18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 646

Buyur Birader!

Az gittik uz gittik dere-tepe düz gittik derken AKP yönetiminde 16. seneye de basmak üzereyiz. Peki bu 16 sene de iyi şeyler oldu’mu, ülke iyi yönetildimi diye soracak olursak; maalesef her gelen sene bir öncekini arattı. Üstelik bu gidişle daha da arar duruma geleceğiz, çünkü Türkiye’nin yönetiminde bu iktidar kaldığı müddetçe, iyi şeyler olacağına dair hiçbir emare görülmüyor.

Ekonomi felç, eğitim berbat, dış politika evlere şenlik, adalet mekanizması derseniz yerlerde paspas.

2002 Yılında kimsesizlerin kimsesi olacağız diye iddialı bir şekilde “balkon” konuşmaları yapan iktidarın başındaki zat, kendi yandaşını oluşturduktan sonra, karşısındakileri sürekli yalnızlığa kimsesizliğe ve çaresizliğe sürükledi.

Ayırımcılık yaptı, ötekileştirdi, azarladı.

Gün oldu:

“Al ananı da git buradan”

Gün oldu, Şehitlere:

“Kelle”

Gün oldu madenciye:

“Yahudi Tohumu”

diye hitabetti.

Bu söylemler tabi ki sadece kendi söylediği ile kalmadı sokaktaki vatandaşta ve kendi Milletvekilleri ve Bakanlarında da karşılığını buldu.

Her kürsüye çıkışında kendisine muhaliflere:

“edep ya hu” diye seslenirken kendileri maalesef, ağza alınmayacak sözlerle karşılarındakilere hitap etmekten çekinmediler.

En son Kemal Kılıçtaroğlunun “MAN” adası belgelerini açıkladıktan sonra İçişleri bakanı çok kızmış olacak ki:

“Bittin sen Kılıçtaroğlu, bittin!”

Sözleri, diğer muhalefet partisi İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener de karşılığını buldu:

“Buyur Birader!”

Eee… Ne olacak şimdi!

Çam devirmeler ve gaflar bununla da sınırlı değil ki! En son konuşmasında Polislere:

“Okul çevresinde uyuşturucu satanların bacaklarını kırın bana gelin sizin cezanızı ben çekerim!”

Bu sözün neresinden bakarsanız bakın bir devlet adamına hele hele içişleri bakanına yakışmıyor.

Eğer gerçekten uyuşturucu ile mücadele etmek istiyorsan, değil kol bacak kırmak, istersen idam et ama yasalar çerçevesinde.

Bu kadar sayıp döktükten sonra bir söz de bizden olsun:

“Edep ya hu”….

 

 

 

Türk Silahlı Kuvvetleri Dünyanın En Güçlü Orduları Arasındadır.

Çünkü Ordularımız bu gücü; Yüce Türk Milletinin öz varlığından, Mete Han’ın tahta çıkış tarihi M.Ö 209 yılından bugüne, ardında bıraktığı o muhteşem tarihçesinden alır.

Ama ne acıdır ki böylesine güçlü bir ordu; alçak FETÖ hainlerinin her bir kuvvetin içine sızmasıyla yıllar öncesinden başlayan sancılı bir süreç yaşamış;

”Ergenekon, Balyoz” adıyla anılan, sahte belgelerle kurgulanmış kumpas davalarında; Türk ordusunun vatanına sadakatle bağlı pek çok yiğit komutanı haksız ve hukuksuz bir şekilde yıllarca ceza evinde tutulmuş, yargılanmış, çoğu da ömür boyu hapis cezası almıştı…

Ancak bu konuyla ilgili unutulmaması gereken önemli bir husus daha vardır!

O da; 12 Haziran 2007’de başlayan bu akıl tutulmalı süreçte, böylesine kurgulanmış bir senaryonun uygulanmasına neden müsaade edildiği, bu süreçte kimlerin, hangi makam sahiplerinin rol aldığıdır…

Bunun yanıtı henüz net bir şekilde verilmiş değildir!

Yıllar sonra da olsa, tarihin unutmaz hafızası bu gerçeği tekrar hatırlatacak; işte o zaman kimin hangi rolü oynadığı, o dönemde siyaseten de olsa görev alanların kimler olduğu, vicdanlara yazılan gerçeklerle anlaşılmış olacaktır.

Çünkü bu sürecin siyaset tarafında içte ve dışta nelerin nasıl yaşandığı henüz net değildir! Zaten kimi davaların yargılama süreci de devam etmektedir.

Bu kumpas davalarıyla tutuklanan komutanların suçsuzlukları ispatlanmış, çoğuna maddi, manevi tazminatlar ödenmiştir.

Yıllar öncesinden planlandığı anlaşılan ‘Ergenekon ve Balyoz Kumpasları’ sürecini yönetenlerin, yargılayanların tamamına yakını, alçak FETÖ örgütüne mensup oldukları, yardım ve yataklık ettikleri için şimdi de onlar yargıya hesap vermekte, az da olsa bir kısmı yurt dışında kaçak yaşamaktadır.

Sonuç olarak demem odur ki;

Ardımızda kalan bu kumpas döneminde; Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir sınav vermiş, içine sızmış hainlerin büyük bir kısmı temizlenmiş, ordularımız bu akıl tutulmalı süreçten daha da güçlenerek çıkmıştır.

Şu gerçeği de sade vatandaştan siyasetçisine, bilim insanından ekonomistine, akademisyeninden diplomatına kadar herkes bilmelidir:

Türk Silahlı Kuvvetleri; milletimizin bağrından çıkan savaş meydanlarının yiğit askeri ”Mehmetçiği” yetiştiren, hiçbir zaman değişmeyecek peygamber ocağı vasfıyla, hala Türk Milletinin göz bebeği olup, vatanımızın korunup kollanması yönünde görevinin başında ve dimdik ayaktadır.

Ordularımız; tarihin her döneminde vatan topraklarımızın, devletimizin koruma ve kollama görevini layıkıyla yerine getirmiştir.

Bugün de aynı kararlılık ve güçle görevinin başındadır. Verilen her görevi canları pahasına yerine getirmeye devam etmektedir.

Hiç kimse şöyle bir kanıya kapılmamalıdır. 15 Temmuz 2016 da yaşanan o alçak kalkışma sonucunda ordularımız güç kaybına uğradı!

Böyle bir durum asla mevcut değildir, olamazda. Ordularımızın morali de, isteği de, silah gücü de tamdır, eksiksizdir.

Ortadoğu’nun yeniden ”şekillendirilmeye” başlandığı bu kritik dönemde; ülkemizin üstlendiği rol, kim ne derse desin çok önemlidir.

Kaldı ki, Suriye iç savaşının genişlemesiyle sınır boylarımızın dibine kadar dayanan, giderek büyüyen kritik gelişmelerin bertaraf edilmesinde; Devletimiz ve Türk Silahlı Kuvvetlerimiz ezici gücünü bölgesel olarak hissettirmiş, hissettirmeye devam etmektedir.

Evet, günümüzün savaşları artık sanayi, ekonomi ve kültür zemininde yapılmakta, bu tür savaşın olumsuzluklarını, acılarını, o coğrafyanın insanları yaşamaktadır

Ama günümüzün modern silahlarını kullanan da insandır. Onun zekâsı ve eğitim gücüdür. Türk Silahlı Kuvvetleri tüm personeliyle bu gücün en iyi temsilcisidir.

Savaşı yaşayan, bir Muharip Gazi olarak; bu konuda söyleyebileceğim bir tek şey vardır, o da:

Yüce Yaratan; vatan topraklarımızda bize bir kez daha savaşın acılarını, o felaketi yaşatmasın.

Ancak şunu da belirtmem gerekirse:

Bir gün bu gazi topraklar savaş denen felaket ile karşı karşıya kalırsa hiç şüphem yoktur ki,  gücünü Büyük Türk Milletinden alan ordularımız;

Bu felaketi defedecek, vatan topraklarımızı koruyacak güç ve kudrettedir. Her türlü modern donanımıyla görevi başındadır, tetiktedir.

Özellikle sınırlarımızın dibinde savaş çığlıklarının atıldığı bu kritik süreçte, beli kırılmış olsa da pek çok terör örgütünün hedefi olmaya devam eden ülkemizde;

Ordularımızın da, güvenlik güçlerimizin de moralini yükseltmek, onlara destek olmak, her makam sahibi, her Türk vatandaşı için milli görevdir.

 

 

İran’da Olanlar

1978’in sonlarında komşumuz İran’da Şah rejimini yıkan kitlesel eylemler başlamıştı. Şah Pehlevi çok güçlü bir liderdi, sokak hareketleriyle devrilemez diye düşünüyorduk. Üniversitedeki İran’dan gelen öğrenci arkadaşlarım “bu defa iş başka, Şah gidecek” demişti. Onlar haklı çıktı.

Gerçekten Şah Pehlevi (16 Ocak 1979’da) ülkesini terk etti, Fransa’da sürgünde bulunan Ayetullah Humeyni (1 Şubat 1979’da) İran’a döndü.

Ayetullah Humeyni yapılan referandumla İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasi ve dini lideri olarak seçildi. Ülkede muhalifleri tek tek ortadan kaldırdı. Kadınların başlarını örtmesi zorunlu kılındı. Şeriat yasalarını tekrar uygulamaya koyarak, alkol tüketimini ve içilmesini yasakladı.

İran’da 1979 devriminden bu yana “Şii mezhebinin görüşlerini esas alan” bir İslam Cumhuriyeti rejimi hâkim.

Şimdi “Mollalar rejimi” diye de adlandırılan İslam Cumhuriyetinin kuruluşundan 39 sene geçti. İran çok ciddi sokak gösterileriyle sarsılıyor. Olaylarda 20 civarında ölen olduğu bildiriliyor.

Eylemler ekonomik sebeplerle başladı. Ama toplumsal muhalefetin fay hatlarında biriken enerjinin açığa çıktığı, derin dip dalgalarının kıyıya vurmaya başladığı izlenimi veriyor. Rejime karşı oluşan toplumsal tepki ülke sathına yayılıyor.

ABD ve İsrail eylemcileri açıkça destekliyor.

Acaba bu defa toplumsal protestolar mevcut rejimi yıkmaya yetecek mi?

Bunu kestirebilmek için İran’ı iyi tanımak gerekiyor. Fakat Türkiye’de aydınlarımızın da en az bildiği ülkelerden biridir komşumuz İran.

******************************

İran’ı Tanımak İçin

İran’da parlamento var, seçimler yapılıyor, anayasalarında kuvvetler ayrılığı ilkesi kabul edilmiş. Fakat dini lider, Ayetullahlar ve müçtehitler sistemi vesayet altında tutuyor.

Seçimler için başvuru yapan aday adaylarının adaylığına dini bir kurul karar veriyor. Talep edenlerin yaklaşık üçte birine izin veriliyor.

Rejimin görünen yüzünü ilk olarak beş yıl kadar önce bir grup arkadaşımla yaptığımız İran seyahatinde görüp etkilenmiştim.

Havaalanından itibaren ilk gözümüze çarpan Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Hamaney’in sarıklı, cüppeli ve sakallı fotoğrafları olmuştu. Kurucu dini lider Humeyni ile zamanın dini lideri Hamaney’in resimlerini İran’da resmi ve resmi olmayan birçok mekânda (hatta türbe / Cami içinde bile) görmek mümkündü. Cumhurbaşkanının portresini ise hiç görmemiştik.

***

Beş sene önce yaptığımız İran seyahati sonrasında yazdığım yazılarımdan bazı bölümleri hatırlamanın zamanıdır.

  • 2010 rakamlarıyla İran nüfusu içinde Türklerin oranı yüzde 49; Farslar yüzde 29, Kürtler yüzde 8,5 Beluçlar yüzde 4, Araplar ise yüzde 2,5 oranında. Başkent Tahran da Türk oranı yüzde 50’nin biraz üzerinde. Yani Tahran İstanbul’dan sonra en büyük Türk şehri. İran’daki Türkler Güney Azerbaycan Türkleri, Kaşgay Türkleri, Afşar ve Bahtiyari Türkleri ile Türkmenlerden oluşuyor.
  • İran’da 6 adet resmi TV kanalı var. Haberler besmele ve salâvatla başlıyor. Hemen arkasından “Hazreti Ayetullah Hamaney” in mesela kabir ziyaretini anlatan bir haber, takiben de Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la alakalı bir açış haberi devam ediyor.
  • Uydu yayını yasakmış. Hatta cezasının idam olduğu söylendi. Buna rağmen milyonlarca insan uydu yayını izlemekteymiş. İnternette de birçok yasak söz konusu. Mesela Google ve Faceboook yasak. Hatta Türkiye gazetelerinin internet sitelerine de erişemedik. Facebook yasak ve bir yıl hapis cezası söz konusu olmasına rağmen İran’da 22 milyon Facebook kullanıcısı varmış.
  • Türkiye’ye yerleştirilen Patriot’ları vurabilecek füzeler yapılmış, Ay’a bir maymun gönderilerek sağ salim dönüşü sağlanmış, nükleer alanında başarı neticeler alınmış. Buna karşılık ABD’nin öncülüğünde Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan ambargo sebebiyle ilaç ve gıda sıkıntısı çekilmekte. Bir tavukçu dükkânının önünde 70-80 kişilik bir kuyruk olduğunu gördük. Ambargodan sonra benzin fiyatları dört katına çıkmış, ancak litresi 60 kuruş olan fiyat bize göre hala çok çok ucuz.
  • İran okullarında özellikle fen bilimlerinde çok iyi eğitim verildiğini öğrendik. İran’da mühendis olarak mezun olan bir gencin direkt NASA’da göreve başlayabilecek bilgi ve birikime sahip olduğu söylendi. Ancak sosyal bilimlerde aynı kalite söz konusu değilmiş. (Nitekim İran bilimsel yayın bakımından Türkiye’yi geçmiş durumdadır.)
  • Şehir duvarlarında bazı sloganların yazıldığı, duvarların çoğunda yazılmış sloganların kazındığı veya boyayla örtüldüğü görülüyor. Bu sloganlar rejim muhalifi gençler tarafından yazılırmış, devlet çok kısa zamanda yazıları yok edermiş. Ciddi cezaları olmasına rağmen devlet bu slogan yazma eylemlerine mani olamamış.
  • Molla rejiminden çok rahatsız olan ve daha fazla özgürlük isteyen gençlerden bir kısmı İslam öncesi Zerdüştlük dönemi simgelerini kullanmaya başlamışlar. “Sizin anladığınız İslam’ı yaşamaktansa Zerdüştlüğü tercih ederiz” mesajı veriyorlarmış.

************************************

Cumhurbaşkanı ile Mollaların Tavrı Farklı

İran’ın mevcut Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani nispeten ılımlı bir devlet adamı. Zaten iktidara “itidal” sloganıyla gelmişti. Ambargonun kötü tesirlerinden kurtulmak için Obama yönetimindeki ABD ile anlaşarak İran’ın nükleer çalışmalarını sınırlandırmıştı.

Gösteriler henüz başlamadan Ruhaniartık başörtüsü takmayan kadınların tutuklanmayacağını ve mahkemeye verilmeyeceğini” duyurmuştu. Dini lider Hamaney ve mollaları bu karara itiraz ettiler.

Son olaylar başlayınca ılımlı Cumhurbaşkanı Ruhani “İran halkının protesto hakkı vardır. Ancak vandallığa, şiddete izin veremeyiz” dedi.

Ruhani‘nin kontrolündeki devlet televizyonu ve haber ajansı protesto gösterilerini vermeye devam ederken, Hamaney kontrolündeki İslami İrşad Bakanlığı twitter ve sosyal medyayı yasakladı.

İran halkının demokrasi ve ekonomik talepleriyle başlayan kitlesel hareketlerin nereye gideceği, ılımlı Ruhani ile teokratik vesayet makamı radikal mollalar arasındaki bu tavır farkına göre belli olacak.

Düdüklü tencerede yükselen basıncın tencereyi patlatması için henüz erken olabilir. Ama gerekli tedbirler alınarak, basınç kontrollü bir şekilde boşaltılamazsa patlama kaçınılmaz gözüküyor.

 

 

Münip Utandı: Sahnelerin Zirvesinden Gönüller Tahtına

İnsan ve kitap… Her ikisi de değerlidir, yekdiğerlerinin değerine değer katarlar.

Hayat bir kitaptır. Okunması gerekir.

Hayat ve insan, ayrılmaz bir bütündür. ‘Kitap gibi‘ insanlar  vardır. Okunası.

İnsanlar vardır, kitap yazarlar… İnsanlar vardır, kitaplara mevzu olurlar.

Kitap ve insan arasında daha pekçok bağlar vardır.

Türkçemizi en güzel kullanan yazarlarımızdan biri olan Refik Hâlid Karay (1888-1965), kitap ve insan arasındaki bağları işleyen bir yazı yazmış olmalıdır. Bulduğumda bu sayfadan okuyucularıma sunacağım.

Sözü fazla dolandırmaya gerek yok: ârif olan okuyucularım anlamışlardır. Kitap tanıtımlarının yapıldığı bu sayfada, bu hafta, kitap gibi, kıymetli bir kitap kadar değerli bir insandan bahsedeceğim:

Münip Utandı…

Günümüzde ‘Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu‘ adı ile T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak faaliyet gösteren müzik topluluğuna, 24 yaşında iken 1976 yılında, o târihte koroyu yönetem Nevzad Atlığ’ın dâveti üzerine imtihan kazanarak dâhil oldu. Başta, (Cenab-ı Allah’tan  sağlıklı ve uzun ömür dilediğim) Prof. Dr. Nevzad Atlığ olmak üzere, Mefharet Yıldırım (1919-1998), Necdet Yaşar (1930-2017), Melahat Pars (1918-2005) ve Süheyla Altmışdört gibi üstadlardan müzik eğitimi alarak  yetişti.

Bekir Sıtkı Sezgin’in hayrü’l-halefi olarak olarak; Abdülkadir Merâgî (1360-1435), Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi (1630 veya 1640-1712), Hacı Sâdullah Ağa (1730-1812), Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi (1778-1846), Hacı Ârif Bey (1831-1885), Tanbûrî Cemil Bey (1873-1916) ve Münir Nurettin Selçuk (1900-1966) gibi, klasik Türk mûsıkîsinin büyük bestekârlarının ‘demir leblebi‘ mesâbesindeki ağır eserlerini, aslına sâdık kalarak, nüans ölçüsündeki ses renkleri ve nağme ilâveleriyle, kendidisine has usta işi yorumlarla okudu. O’nun okuyuşunda ve tavırlarında insana huzur veren,rûhunu kirden-pastan arındıran, dinleyeni kemâle erdiren nezih bir üslûp vardır.

41 yıl içerisinde Koronun, İstanbul’da gerçekleştirdiği yaklaşık 1700 konserinde, diğer şehirlerdeki ve yurt dışındaki konserlerde bulundu. Hastalık veya başka bir mâzeret sebebiyle vazifede bulunmadığı konser olmamıştır. İstanbul Üniversitesi Türk Mûsikîsi Konservatuarı’nda dersler verdi, konser salonlarına gelemeyen hayranları için, birincisi 1997, sonuncusu 2015 yılında olmak üzere  16 CD kaydı yaptı. Bu CD’lerde seslendirdiği eserlerden bâzıları, bestekârlarıyla birlikte şöyledir:

*Yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken (Mısırlı Ûdî İbrâhim), *Ey büti nev edâ olmuşum müptelâ (Dede Efendi), *Hastayım yalnızım, seni yanımda görüp bahtiyar ölmek isterim (Lemi Atlı), *Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına ( Kaptanzâde Ali Rıza Bey), *Olmaz ilaç sine-i sad pareme (Haci Ârif Bey), *Rüzgâr söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı (Şekip Ayhan Özışık), *Koklasam saçlarını bu gece taa fecre kadar (Artaki Candan), *Endülüs’te raks (Münir Nurettin Selçuk),*Gamzedeyim devâ bulmam (Kemânî Tasyos Efendi), *Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul (Münir Nurettin Selçuk), *Aşkı seninle tattı, hicranla yandı gönül (Fehmi Tokay), *Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin? (Osman Nihat Akın) *Yâr senden kalınca ayrı istemem yazı baharı (Münir Nurettin Selçuk), *Titrer yüreğim her ne zaman yâdıma gelsen (Suphi Ziya Özbekkan), *Geçmesin günümüz sevgilim yasla, o güzel başını göğsüme yasla (Alâeddin Yavaşça), *Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç (Münir Nurettin Selçuk), *Ayrıldı gönül şimdi yine bir tek eşinden (Zeki Duygulu), *Yine bir gülnihal aldı bu gönlümü (Dede Efendi) ve diğerleri.

***

Türkiye’mizde, ayda bir defa kültür faaliyeti gerçekleştiren kurum ve kuruluşlar, o aydaki programlarını geçmiş yıllarda, o ay içerisinde vefat eden tanınmış bir şahsa hasrederler. Bilindiği gibi Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri, 17 Aralık 1273 tarihinde ebedî âleme intikal etmiştir. Bu sebeple koro, programına, Hüseyin Fahreddin Dede’nin (1854-1911) Acemaşiran Âyin-i Şerifi ile başladı.

İkinci bölümde Münip Utandı’nın solo programı vardı: Bu bölüm saz heyetinin icra ettiği Asdik Ağa’nın muhayyerkürdi peşrevi ile başladı. Sultan Üçüncü Selim Han’ın (1761-1808) ve  Sâdi Işılay’ın (1899-1969) bestelediği muhayyer sünbüle şarkılarla devam etti. Son iki şarkının ilki, Râkım Elkutlu’nun (1874-1948) Muhayyerkürdi ve Ahmet Râsim Bey’in (1864-1932) muhayyer makamındaki besteleri idi.

Münip Utandı, Klasik Türk Müziği Korosu’nun 3 Aralık 2017 Pazar günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda icra ettiği 2017-2018 dönemi konserlerinin birincisinde yapılan kısa törenle emekliye ayrıldı.

Anadolu’muzda bir söz vardır: ‘Hekimin, öğretmenin   ve sanatkârın emeklisi olmaz.’ Nitekim korodan emekli olan Adnan Mungan ve Mithat Özyılmazel, ‘misâfir sanatkâr‘ olarak müzik severlerin huzuruna çıkıyorlar. Münip Utandı’yı da mutlaka korolarda ‘misâfir sanatkâr‘ olarak dinlemek imkânı bulabileceğiz inşallah.

Münip Utandı’nın küçük konserinden sonra Mithat Özyılmazel’in sunumu ile icra edilen törende, Münip Utandı ile birlikte emekliye ayrıyan 2 kişiye plaketleri verildi. 1500 kişilik salonu hiç boş koltuk kalmamacasına dolduran klasik müzikseverler, babasının plâketini takdim eden Merve Utandı Kalkan’ın heyecan ve duygu dolu konuşmasını ve Münip Utandı’nın tevâzuun zirvelerinde gezinen vakur bir eda ile vedâ mesajından  sonra ayakta ve coşkun alkışlarıyla hayranı oldukları büyük sanatkârı emeklilik hayatına yolcu ettiler.

Bu değişiklikten memnun olacak tek kişi, herhalde torunu Nilsu Kalkan olacaktır.

Konser salonlarının yeri doldurulamayacak değeri Münip Utandı Beyefendi’ye, emeklilik hayatında; en az muvazzaflık sürecindeki kadar renkli, hareketli ve bereketli, sağlık, huzur ve saadetlerle bezenmiş nice uzun yıllar diliyorum.

 

MÜNİP UTANDI:

24 Ağustos 1952 târihinde Antakya’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Antakya’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yükseköğrenimi sırasında müzik dünyasına doğdu. Ruhi Ayangil yönetimindeki Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Korosu’na, Ali Rıza Kural yönetimindeki İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Korosu’na, Melahat Pars yönetimindeki Kadıköy Mûsıkî Cemiyeti’ne ve Süheyla Altmışdört ile Ender Ergün yönetimindeki Üniversite Korosu’na devam etti.

 

Klasik Türk Müziği Korosu’nun ilk kadrosunda yer alarak, çalışmalarına büyük destek ve teşvik gördüğü Nevzad Atlığ ile devam etti. Koronun yurtiçinde ve yurtdışında verdiği konserlerde televizyon ve radyo programlarında solist olarak görev aldı, çok sayıda özel konser verdi, dizi filmlere, tiyatro oyunlarına ve radyofonik piyeslere sesi ile katkıda bulundu. Festivallere katıldı.

 

Türk Hava Yolları 75. Yıl CD’si, Eski Şarkılar, Kûy-i Hicaz, Titrer Yüreğim ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin araştırma projesi olarak; klasik Türk mûsikîsinde az kullanılmış makamlardan oluşan Danyal Mantı’nın besteleri albümü, Nadide İnciler 1 ve 2 ile birlikte 16 albümü yayımlandı. Pek çok topluluklarla konserler, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda dersler verdi. 2013 yılında Beyoğlu Belediyesi ve Türk Musikisi Vakfı tarafından düzenlenen Itrî Müzik Ödülleri töreninde klasik Türk müziği dalında yılın ses sanatçısı olarak ödül aldı. 2015 yılında ESKADER’in armağanına lâyık görüldü.

 

Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nda uzun yıllar sanat kurulu üyeliği yaptı. Haliç Üniversitesi Konservatuarı’nda ve Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nda üslup ve repertuar dersleri vermektedir.

 

Sanatkârın hâtıralarını ihtiva eden Fatih Erbaş’ın hazırladığı  ‘Münip Utandı Bir Meş’aledir‘ isimli kitap, Kubbealtı Neşriyat tarafından yayımlanmıştır.

 

Ceyda Utandı ile evli olan Münip Utandı, Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu misafir ses sanatkârı Merve Utandı Kalkan’ın babası, Nilsu Kalkan’ın dedesidir.

CUMHURBAŞKANLIĞI KLASİK TÜRK MÜZİĞİ KOROSU

Topraklarında zincirleme uygarlıklar yaşatmış ve dünya ortak kültürü açısından söyleyecek çok sözü bulunan ülkemizin, derin ve tarihî klasik müzik birikimini ortaya koymak, yurt içinde ve yurt dışında üst düzeyde icra etmek, bu yolla dünya kültürüne ve sanatına katkıda bulunmak üzere, Cumhuriyet Türkiye’sinin “ilk” resmî Türk müziği topluluğu olarak 1975 yılında kuruldu.

 

Aradan geçen 41 yılda binlerce konser veren Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nun etkinliklerinin odak noktasını Atatürk Kültür Merkezi’nde ve daha sonra Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda verdiği, gelenek hâlindeki “pazar konserleri” ve TRT ekranlarında yaptığı yüzlerce program oluşturdu. Koro, tam kadrosuyla veya gruplar halinde Amerika, Avrupa, Afrika, Asya, Akdeniz ve Uzakdoğu ülkelerinde ve yurt içinde, birçok şehirdeki sanat ve bilim kuramlarındaki organizasyonlar kapsamında çok sayıda konser verdi.

 

Konserlerinin ve TV programlarının dışında kalıcı nitelikte eserler de veren koronun, bu kapsamda yayınladığı plakların, kasetlerin ve CD’lerin toplam sayısı 50 civarındadır. 1991’de UNESCO arşivi için de bir CD doldurmuştur. Nevzad Atlığ ve Fatih Salgar’ın, merhum Prof. Turan Yazgan’ın başkanı bulunduğu Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı işbirliğiyle hazırladığı Türk musikisi klasiklerinden oluşan nota fasiküllerinin toplam sayısı 50 civarındadır.

 

Klasik Türk Müziği alanında Türkiye’nin önde gelen isimlerinden olan Prof. Nevzad Atlığ ile Tarihçi ve Müzikolog Yılmaz Öztuna tarafından kurulan ve ilk şefi Nevzad Atlığ olan koro, Atlığ’dan sonra Ender Ergün; bugün ise, yakın geçmişte Birol Yayla’nın, halen Mehmet Güntekin’in yardımcılığı ile Fatih Salgar tarafından yönetilmektedir. Koronun, İstanbul Devlet Klasik Türk Müziği Korosu olan resmî adı, Türk Musikisi Vakfı ve Kültür Konseyi Derneği’nin önerisi üzerine, eski cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün arzu ve himaye beyanları doğrultusunda, 12 Ekim 2012 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu kararı uyarınca Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’na dönüştürüldü. Bu suretle, Atatürk’ün ölümünden sonra üç çeyrek asırdır unutulan, bir Türk musikisi icra kurumunun isminin başındaki “Cumhurbaşkanlığı” ifadesi, koronun adı ile birlikte anılır oldu.

 

Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nun seslendirdiği Türk musikisi klasikleri, ortaya çıktıkları dönemden müzikal yapılarına ve ifade ettikleri estetik değerlerden felsefi altyapılarına kadar bütünüyle, kendi hikâyemizi müziğin sınır tanımayan ortak diliyle anlatıyor ve dünya kültürü-ne anlamlı bir katkı niteliği taşıyor.

 

 

 

 

DERKENAR:

Türk Musukisinin Kısa Tarihi

Türk müziğinin yapısının coğrafya olarak Orta Asya’dan filizlendiğini söylemek mümkündür.

Fazla kaynaklar olmamakla birlikte, nazariyat olarak ilk defa Türk kökenli olduğu düşünülen Al Farâbî (873-950), eski Yunan Felsefecisi Pisagor’dan etkilenerek yazdığı . ‘Kitab-ı Musiki’ül Kebir / Büyük Müzik Kitabı‘ adlı eseri biliniyor. Buradan yola çıkarak musikimizin bazı kişiler tarafından dış kaynaklı olduğu ifâde ediliyorsa da, ilk defa bir Türk kökenli bilginin ilk nazariyatı yazması sebebiyle bu idianın yanlışlığı anlaşılmaktadır.

Hüseyin Sadettin Arel  ‘Türk Musikisi Kimindir‘ adlı kitabında bu konu üzerinde titizlikle durmuştur.

Daha sonra İbn-i Sina ‘ nın (980-1037) ‘Kitabü’ş-Şifa / Şifa Veren Kitap‘ adlı eserinde musikimiz hakkında yazıları görülmektedir. Mevlana Celaddin-i Rumi ‘nin (1207-1273 )  ‘Sûfi Musikisi /  Tasavvuf Müziği‘ ile şekillenmeler başlamıştır.

Safiyüddin Urmevi ‘nin , ‘Kitab-ü Edvar / Zamanın Kitabı) isimli eseri ile mûsıkî üzerine ilk defa ses perdelerine ve makamlara rastlanmıştır. (Doç. Dr. M. Nuri Uygun / Urmevi ve Kitabül Edvar)

Anadolu’nun, Diyar-ı Acem’in, Horasan’ın ve Maverraünnehr’in ilim ve kültür merkezleri hâline geldiği 15. ve 16. yüzyıllarda, Türk Musikisi adıyla tanıdığımız müzik türünün alt yapısı iyice hazırlanmış ve nazarî temelleri atılmış görünmektedir.

Meragalı Abdülkadir (1360-1412) ve Ladikli Mehmet Çelebi (?-1500?) gibi musiki âlimi ve bestekârların amelî ve nazarî eserleri Türk mûsıkîsinin nakışlarını  işlemeye başlayarak, rengi ve lezzeti, Türk kültür ve medeniyetinin zirve noktasına getirmişlerdir. Bestekar Gazi Giray Han’ın (1554-1608) eserleri , Türk musikisini doruk noktasına eriştirmiştir. Buraya olan bu değişimlere  ‘Klasik Dönemden Önceki Dönem‘ diyebiliriz.

Kanûnî Sultan Süleyman’ın (1494-1566) hükümdarlığı esnasında , ‘Tasavvufi mûsıkînin konservatuarları‘ olarak adlandırabileceğimiz Mevlevihânelerin, imparatorluğun dört bir köşesine yayılmış ve kökleşmiş oldukları görülmektedir . Bu rönemde, görkemli şenliklerde ve törenlerde, büyük çapta mûsikî fasılları tertiplendiği anlaşılmaktadır. Bu tertipleri düzenleyen ‘Şevknâme‘ adlı eseri ile bilinen Abdül Ali Efendi’dir.

Türkler, târihin çok eski çağlarından başlamak üzere mûsıkîyi yazmak için çeşitli notalama sistemleri geliştirmiş ve bu sistemleri kullanmışlardı. Osmanlı döneminden çok gerilerde, meselâ Çağatay Türklerinin ‘Ayalgu‘ adıyla; Uygur Türklerinin ise alfabelerinden geliştirmiş ve kullanmış bulunduğu -özel adı meçhul- nota sistemlerini kullandığı biliniyordu. Sonraki yüzyıllarda da Kutbünnâyî Osman Dede Notası, Şeyh Nâsır Abdülbâkî Dede Notası, Ali Ufkî Notası, Kantemiroğlu Notası ve Hamparsum Notası gibi -mûcitlerinin adıyla anılan- nota sistemlerinin varlığı, bizzat, mûsıkînin yazıya geçirilmesi konusunda bir ihtiyacın duyulduğunu açıkça ortaya koyuyor gibi görünmekle beraber, bu mûsıkî yazısı sistemleri, çoğunlukla, nazarî nitelikli eserlerin ameliye sahasıyla pek fazla iç içe geçmeyen -nisbî anlamda- dar dünyası içinde sıkışıp kalmıştı. Bu konuda baskın olan hareket tarzı, şifahî olandan yana; yani ‘meşk’ geleneğine bağlı biçimde yürümüştür.

(İnternetten alınmıştır.)

 

 

Türkân Bebek!

Türk Milleti diğer insanlarla birlikte yeni bir yıla girdi. Gelecekte bizi neler bekliyor, üç aşağı beş yukarı biliyoruz. Nereden biliyoruz derseniz, geçmişte yaşadıklarımız önümüzü aydınlatıyor da, ondan!

24-26 Aralık tarihlerinde yani eski yılın son günlerinde davetli olarak, Bulgaristan’a gittim. Orada “Türkan Bebek”le sembolleşen törenlere katıldım. Köylerde şehitler için yapılan anmalarda, mevlitlerde ve kabir ziyaretlerinde bulundum.

Ne olmuştu bu 24-26 Aralık 1984 tarihinde, gelin bir hatırlayalım isterseniz. Çünkü ya bilmiyorsunuz ya da çoktan unutup gittiniz.

Hâlbuki yanı başınızda bir milyonun üzerinde Türk, halen Bulgaristan’da yaşıyor!

Bulgaristan’da Türkler, 1984-1989 yılları arasında isimleri ve dinleri değiştirilerek zorla asimile edilmek istenmişti. Gerçi bu Bulgaristan Türklerinin başına gelen ilk felaket değildi. Onlar “93 Harbi” dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından bu yana inanılmaz baskı, katliam, soykırım, sürgün, acı ve gözyaşı ile karşı karşıya kalmışlardı. Yine başlarına aynı felaketlerden biri geliyordu…

Düşünün bir kere, bugün Bulgaristan’da bir çok Müslüman olarak doğmuş, yaşamış insan; dinleri zorla değiştirildiği ve 1984-1989 yılları arasında öldüğü için Hıristiyan mezarlıklarında haçın altında yatıyor! Bunları konuşan insan hakları derneklerimiz var mı?

Ancak her insanın ve her toplumun basılınca ayağa kalkacağı damarları vardır. Bunları ortadan kaldıramazsınız. Bulgaristan Türkleri içinde bu böyleydi. Ne zaman yüzyıllardır taşıdıkları isimlerine, Türkçelerine ve inançlarına dokundular, onlarda buna karşılık her türlü imkânsızlığa rağmen ayağa kalktılar ve haklarını demokratik taleplerle aramaya başladılar.

Bulgaristan’ın o dönem eli kanlı yöneticileri, bu masumane ve insanca hak arayışlarını hiç kabullenmedi, Türklerin üzerine namluları yöneltti ve katliamlara başladı. “Türkan Bebek”te annesinin kucağında daha bir buçuk yaşlarında iken bir Bulgar askerinin üzerilerine öldürmek amaçlı doğrultulan silahından çıkan kurşun ile katledildi. Bir tek o mu? Tabii ki, hayır; köylerde, kasabalarda, şehirlerde katledilen Türk’ün sayısı epeyce çok. niye sayı vermiyorum çünkü bu olayların üstü örtülmek isteniyor ve şehitlerin hakkı aranmıyor da, ondan!

Özgür dünya, katledilen ve insan hakları ihlal edilen bu insanları, sırf Türk oldukları için uzun süre görmezden, duymazdan gelmeye çalıştı. Buna karşılık Bulgaristan Türkleri yılmadan büyük bir mücadele verdi ve bütün dünyaya uğradığı zulmü ve mağduriyeti göstermeyi başardı.

Bunun üzerine Türkiye sınırlarını açtı ve tarihin en büyük göçlerinden biri zorunlu olarak yapıldı. Kimse ezilmese, hakları çiğnenmese köyünü, evini barkını, vatanını bırakıp; elde avuçta ne varsa bir bilinmeze doğru yol almaz. Bulgaristan Türkleri, bu nedenlerle buna mecbur bırakıldı.

Bulgaristan Türkleri, o günlerden bu yana, zulüm yıllarını anmaya devam ediyor. Amaç, geçmişi unutmadan geleceği inşa etmek. Ancak sıkıntılar, oyunlar ve kurulan tuzaklar yoğunlaşarak aynen sürüyor.

Dönemin şehitlerini ve gazilerini hep hatırlıyorlar. Gençlere ve çocuklara yaşananları aktarıyorlar. Şehitler için çeşmeler yapılmış. Kabirleri de bakımlı. “Türkan Bebek Çeşmesi” ise sembol bir anıt…

Bu arada Bulgaristan Türklerinin oluşturduğu siyasal, kültürel ve ekonomik birlik birilerini hem Bulgaristan’da hem de Türkiye’de rahatsız ediyor. Her seçimde onları bölmek ve zayıflatmak için değişik planlar uygulamaya koyuluyor. Sadece dışarıdan gelen hücumlar olsa ne ise, esas ihanet hep içeriden geliyor.

Benim Bulgaristan Türklerine daima bir tavsiyem olmuştur. Bölünmeyin, parçalanmayın ve dağılmayın. Sorunları, eksiklikleri, hataları, yapılamayanları içinizde konuşun, tartışın ve bunlar hiç bir zaman bölünmenize neden değildir. Bakın iki üç bin oyla Bulgaristan siyasetinde düşülen duruma! Kimin işine yarıyor bu?

Nasıl ki; Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak dünyamızı ve ahiretimizi kurtarıyorsa, Bulgaristan’da Türklerin bölünmeden birbirine sarılmaları; onları her türlü sıkıntıdan kurtaracak, rahat, huzurlu ve mutlu yaşamalarına neden olacaktır.

Ben bugüne kadar akla gelmedik her türlü zulme rağmen  isimlerini, dillerini, kültürlerini, milliyetlerini ve dinlerini korumayı başarmış olan Bulgaristan Türklerinin, şehitlerin, gazilerin ve “Türkan Bebek” nezdinde tüm mağdurların önünde saygıyla eğiliyor ve Türk Milletinin gözlerini bu mücadeleye çevirmesini diliyorum.

Siz başardınız, biz de başaracağız!

 

 

Sorunlarımızın Kök Sebebi

Daha önce yazdığım bir yazıda 80 / 20 kuralından bahsetmiştim. Pareto ilkesi de denilen bu kurala göre “ortaya çıkan etkinin %80’i, etkenlerin sadece %20’sinden kaynaklanıyordu.”

Bu yazımda çeşitli örnekler verdikten sonra, “Türkiye’nin temel meselelerinin yüzde 80’i, bunlara sebep olabileceğini düşündüğümüz ilk on sebepten ikisinden kaynaklanıyor” sonucuna varmıştım.

Bunlardan birincisi kurumların işletilmemesi, ikincisi ise devletin kurallarının her zaman ve herkese eşit uygulanmamasıdır.

Kurumların işletilmemesine de Pareto ilkesini uygularsak, ilk iki sebep olarak,

a) Devletimizin bin yıllık bilgi ve tecrübesinin heba edilmesi,

b) Kurumlarda liyakat yerine lidere / partiye sadakatin esas alınmasını gösterebiliriz.

Kuralların uygulanmaması sorununa ise ilk iki sebep olarak da,

a) Kuralların kime uygulanacağı, objektif hukuk normlarına göre değil, güç sahiplerinin işaretine göre belirlenmesi.

b) Yargının tam bağımsız ve tarafsız olmaması, yürütmenin kontrolüne girmesi veya yargı kararlarının muktedir olan tarafından, işine gelmediği zaman, “yok hükmünde” sayılabilmesini kabul edebiliriz.

Bütün bunların hepsinin kök sebebini araştırdığımızda ise meselelerimizin yüzde 80’ini doğuran ana sorunun devlet yönetiminde ortak akıl yerine bir tek kişinin aklının ve ihtiraslarının esas alındığı bir sistemle yönetilmemiz olduğunu tespit ederiz.

Toplumumuz gergin ve kutuplaştırılmış vaziyette. Siyasette ayrıştırıcı ve seviyesiz bir üslup hâkim. Devleti yönetenler mizahı ve espriyi unutmuş halde. Bütün TV kanallardan her an karşımıza çıkıveren asık suratlı, sokak ağzıyla suçlayan, tehdit eden adamlar gerilim üretmekte.

Adalete güven kalmamış. “Senin hırsızın, senin teröristin” tehlikeli suçlu fakat birilerinin hırsızı “hayırsever iş adamı”, onların Fetöcüsü hala devlet görevlisi.

Devletle işi olan herkes parti kanalından gitmeden hakkını alamıyor. Devlet kadrolarında görev alma ve devlet imkânlarının paylaşılmasında tam bir partizanlık hüküm sürmekte.

Devleti yönetenler halka kolayca yalan söyleyebilmekte. “3 ay bile sürmez” diye yetki alarak getirdikleri OHAL‘i yedi defa uzatarak, ülkeyi OHAL- KHK’ları ile yönetmeye devam edebiliyorlar.

Dış politika bile iç siyasetin oy hesabına göre günlük olarak değişmekte. İstikrarsız ve rotasız dış politika sonucu düşmanlarımız çoğalmakta, dostlarımız azalmakta.

Bir an bu anlayışın muktedir olamadığı bir Türkiye düşünün. Hatta bu muktedirlerin bir ay konuşmadığı bir Türkiye düşünün.

Toplumsal tansiyonun birden nasıl düşeceğini, devletin temel meselelerinin kurumlarda ortak akıl işletilerek çözülmeye çalışılacağını, kısaca normalleşmenin huzurunu tasavvur ediniz.

Böyle bir huzuru o kadar çok özledik ki…

O halde Türkiye’nin meselelerinin kök nedeni devleti yönetenlerdir.

2018’de erken seçim olur mu bilemiyoruz. Ancak ilk seçimde bu kök sebebi çözemezsek sorunlarımızın en az yüzde 80’i devam edecek demektir.

******************************

2017’nin En Önemli İki Olayı

  • Referandum

16 Nisan 2017 referandumu ile yapılan Anayasa değiştirildi. Türkiye parlamenter sisteme veda etmek üzere, dünyada eşi benzeri olmayan, adına “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen, bir Başkanlık Sistemine adım attı.

Bu olay, “tek adam” yönetimini anayasal statüye kavuşturmakla, Cumhuriyet tarihimizin en önemli siyasi kırılma noktalarından biridir.

Bu Anayasa Değişikliklerinden iki önemli madde hemen yürürlüğe girdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan resmen partili olarak aynı zamanda Ak Parti Genel Başkanı oldu.

HSYK yeniden yapılandırılarak HSK adını aldı. Artık HSK üyelerinin hepsi (Cumhurbaşkanı olarak atadığı kişiler ile AKP oylarıyla atananlar olarak) Erdoğan’ın istediği kişilerden oluşturuldu. Böylece yasama ve yürütmeden sonra yargı da Tayyip Erdoğan’ın seçtiği kişilerden oluştu.

Son çıkarılan 696 sayılı OHAL KHK’sı ile Yargıtay ve Danıştay’a alınan 116 üye ile bu yargı organları da tamamen “yürütme ile uyumlu” hale getirilmiş oldu.

Eğer erkene alınmazsa 2019’da yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra yeni sistem tam olarak yürürlüğe girecek.

Ülkemizi demokratik bir hukuk devleti kategorisinden uzaklaştıran, ekonomik istikrar ve gelişmemizi de son derece olumsuz etkileyecek bir değişimdir bu.

Ne var ki, muhalefetin “şaibeli” olarak nitelendirdiği referandum sonuçları YSK kararı ile kesinleşti. Hukuki olarak yapılacak pek bir şey kalmadı.

Bu meselenin çözümü için muhalefetin ilk seçimlerde siyasi bir başarı kazanması lazım.

***

  • İYİ Parti’nin Kurulması

İYİ Parti toplumsal bir ihtiyaçtan doğdu. Ülkeyi 15 seneden beri yöneten Ak Parti yüzde 41-51 bandında oy alabiliyor.  Buna karşılık ikinci parti CHP yüzde 25’e kilitlenmiş durumda. Üçüncü ve dördüncü partiler HDP ve MHP ise yüzde 10’luk barajı geçip geçmeme mücadelesi veriyor.

İktidar partisinin bu alternatifsizliği muhalefete oy veren kitlede “öğrenilmiş çaresizlik”, mutsuzluk, umutsuzluk yarattı.

AKP’yi iktidardan indirebilmek için, siyasi olarak merkezde konumlanmış, milliyetçiliğine, vatanseverliğine ve ülkeyi yönetme kabiliyetine güvenilen bir partiye ihtiyaç vardı.

Bu partinin AKP dâhil bütün partilerden oy alabilme potansiyeli olmalıydı ve yeniden parlamenter sisteme dönmeyi vaat eden bir programa sahip olmalıydı.

Hepsinden önemlisi duruşuyla, tavrıyla, cesaretiyle, tecrübesiyle, çalışkanlığıyla güven veren bir liderin önderliği bekleniyordu.

Bütün bunlar oldu.

25 Ekim 2017’de, Türk siyasetinin en tecrübeli politikacılarından Meral Akşener liderliğinde İYİ Parti kuruldu.

Meral Akşener iktidarın yanlışlarından bunalan her kesimden vatandaşımızdan büyük sevgi ve alaka görüyor.

İYİ Parti’ye üye olmak ve görev almak isteyenler o kadar fazla ki. Çok hızlı bir teşkilatlanma süreci yaşıyor. Merkez teşkilatının yanında, seçime girecek sayının çok üzerinde il ve ilçe teşkilatlarını oluşturdu.  Bir ay içinde bütün illerde teşkilatlanmasını tamamlaması bekleniyor.

İYİ Parti’nin hedefi iktidar olmak ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meral Akşener’i Cumhurbaşkanı seçtirmek.

Arkasından kurumları ve kuralları işletilen bir Türkiye inşa ederek, normalleşmeyi sağlamak.

Bu hedefler zor gibi görünebilir. Ama imkânsız değil.

Sadece bütün muhalefetin değil, iktidarın yanlışlarını gördüğü halde “alternatifsizlikten” dolayı başkasına oy vermeyen kitlelerin de umudu İYİ Parti ve Akşener.

İYİ Parti’nin kuruluşunun 21. Yüzyıl Türk siyasi hayatının en önemli olaylarından biri, Meral Akşener’in ise en önemli siyasetçilerinden biri olarak tarihe geçeceği kanaatindeyim.

 

 

Tarihten ve Günümüzden Türk Dünyası Esintileri– 82

Köyümüze Dönmeyeceğiz, Fadime’yi de Getireceğiz…

 

İLHAN KARAÇAY

 

HOLLANDA HABER’i yöneten dostlarım, Kasım sayısına,’Toplanın gidiyoruz‘ yerine, ‘TOPLANIN GİTMİYORUZ !’  şeklinde bir manşet düşürmüşler.

Nereden nereye mi?

Avrupa’dan Türkiye’ye tabii…

 

Ben de bu esprili manşete (Ferdi Tayfur’un bir şarkısından esinlenerek) uygun bir yorum yazıyorum.

 

Köyümüze dönmeyeceğiz, Fadime’yi de getireceğiz…

 

1964 yılında imzalanan işgücü anlaşmasından bu yana tam 53 yıl geçti.

Türkler 1964 anlaşmasından önce, yâni 1960’tan bu yana Hollanda’ya gelmeye başladılar.

Ben, dünya turu yaparken yolumun düştüğü Hollanda’ya 1967 yılında geldim.

Yani tam 50 yıldır Hollanda’dayım.

 

Hollanda’ya gelen her Türk, üç beş yıl çalışıp, bir tarla ve bir traktör alma hayâli yaşıyordu. Çabucak köylerine geri dönme plânları yapıyor ve çalışıyorlardı. Fakat öyle olmadı.

 

Bizler her on yılda değişik problemlerle mücâdele ettik. İlk on yılda, işyerinde ‘suyu sıkılan’, hastalık hâlinde doktorlar tarafından zorla işe gönderilen yurttaşların problemleriyle uğraştık.

İkinci on yılda, aile birleşiminden kaynaklanan iskân meselesi ile uğraştık.

Üçüncü on yılda, çocuklarımızın eğitimi ile uğraştık.

Dördüncü on yılda, Avrupalıların bizi Avrupa Birliği´ne kabul edip etmeme meselesi ile uğraştık.

Son on yılda ise, yurt içindeki siyâsî tartışmaların yurtdışına sıçrayışı ile uğraşıyoruz.

 

Avrupalılar´ın, bizi AB´ye alıp almamaları artık çok daönemli değil. Zira biz 5 milyonluk bir nüfus, yüzbin kişilik bir müteşebbis topluluğu, binlerce politikacı (ki, bunların içinde Bakanlar, milletvekilleri, Vilâyet ve Eyâlet Meclisi üyeleri, Belediye Meclisi üyeleri var) ve binlerce de akademisyen ile zâten Avrupa´ya girmişiz. Hattâ buna ´girmişiz´ demek de hatâ, ´içeriden fethetmişiz´ demek daha doğru olacak.

 

Hayat mücâdelesini Hollanda’da devam ettiren Türkler içinde, başarılara imza atanların sayısı gittikçe artıyor. Anavatanı, ‘arsa ve traktör almak‘ için terkeden bu insanlarımızın çoğu, şimdilerde esnaflıktan orta boy işletmeciliğe ve sonunda da büyük işadamlığına imza atıyorlar.

 

Öyle ya, Hollanda’ya bir asır önce gelmiş olan bir İtalyan, biraz palazlandıktan sonra bir ‘dondurmacı’ dükkânı açabilmişti. En kabadayı İtalyan da nihâyetinde bir ‘spagetti, makaroni ve pizza’ dükkânı açabilmişti. İtalyan öylece kaldı. 50 yıl önce buralara gelen bir İspanyol hiçbir girişimde bulunmadı. İşçi geldi, işçi gitti ve de işçi olarak öldü. 50 yıl önce gelen bir Faslı, ‘İslam kasabı’ olmaktan öte bir şey yapamadı. Bunlara karşılık Türklerin neler yaptığına bakıldığı zaman, yerli halkın bile yapamadığı işlere el uzatmış oldukları görülür.

 

Tabii ki Türkler bu işleri düşe kalka yaptı. Avrupalının hiç de alışık olmadığı bir sistemle, ana, baba, kardeş, amca, dayı dayanışması ile paralar toplandı ve akıllara yatan bir esnaflık başlatıldı. Tecrübesizlik pek çoğunu iflasa götürdü. Ama nasıl ki bir çocuk düşe kalka yürümeyi öğrenirse,  bizim insanlarımız da düşe kalka esnaflığı öğrenmeye başladılar.

 

Bunları yapanlar, şimdi yaşları 80’e dayanan birinci nesil insanlarımızdı. Yaşları 50’yi bulan ikinci nesil insanlarımız bu işleri devraldılar. Üçüncü nesil insanlarımızın bir kısmı iyi bir eğitimden geçtiler. Bunların hesapları daha kuvvetli. Bunlar sâdece Türk lokantaları değil, İtalyan, Fransız, Yunan, Meksika, Arjantin ve ilgi çeken her ülkenin lokantasını işletiyorlar. Düşünün bir kere, Amsterdam’da, kapısında ‘Peppino’ yazılı bir lokantaya giriyorsunuz, karşınıza İtalyanca konuşan personel çıkıyor. Bakıyorsunuz bunların tamamı Türk. Aynı durumla bir Fransız ve Meksika lokantasında da karşılaşabilirsiniz. İşte bunların hepsi üçüncü nesil çocuklarımız. Üçüncü nesil insanlarımız arasında bakanlıklarda, bankalarda, sigorta şirketlerinde, telekomünikasyon firmalarında ve aklınıza gelebilecek her branşta önemli koltuklara oturmuş olanların sayısı da çok.

 

Sevinerek belirtelim ki, yetişmekte olan dördüncü nesil insanlarımızın büyük bir çoğunluğu ‘süper insan’ olacaklar. Görülüyor ki, iki ana dil ve iki ana kültürle yetişmekte olan bu insanlarımızın, yerli halktan fazlaları var. Zira bu insanlar, yerli halk gibi tek dil ve tek kültür bilinci ile değil, iki dil ve iki kültür bilinci ile ‘düşünür’ oluyorlar. Abartmış olmayalım ama bunların çoğu bir filozof kadar bilinçleniyor.

 

İşte, bu filozofi ve hâlet-i ruhiye içinde yetişmekte olan insanlarımızın bu başarıları dikkat çekmeye başladı. Bakanlıklar ve üniversiteler bu konu üzerine eğilmeye başladılar. Küçük ve orta ölçekli işletmeler birliği de bu konuya eğildi.

 

Sözün kısası: Köyümüze gitmiyoruz kardeşim. Fadime’yi de inadına buraya getireceğiz.

 

 

İLHAN KARAÇAY

23 Aralık 1942 târihinde Mersin’de doğdu.  Küçük yaşlarında Mersin’de ailece sâhip oldukları motel, plaj, gazino ve kampingten oluşan turistik tesislerin işletmeciğini yaptı.

 

Yirmi beş yaşında, çalıştırdığı turistik tesislere gelen bir Yunan kaptan hayatını değiştirdi ve onun gemisi ile Çin’e gitti. Çin’de Mao’nun Kültür İhtilali yaşandığı yıllardır. Maksadı gazeteci olarak Çin hakkında yazmaktır.  Şanghay’a vardığında ilk işi postahâneye gidip yol boyunca uğradıkları limanlardan çektikleri fotoğrafları ve alaka çekici haberleri AKŞAM Gazetesi’ne gönderir.

 

Bir müddet sonra Çin’de sarılık hastalığına yakalanır. Hastaneye yatırılırsa da gemi gittiği takdirde Çin’de kalamayacağı için hastaneden kaçar. Gemiyle İngiltere’ye gider. Hastanede yattığı 75 gün içerisinde İngilizce öğrenir. Londra’dan Türkiye’ye dönerken Hollanda’ya uğrayan Karaçay, Hollanda’daki hayatı ve insanları çok sevdiği için burada kalmaya karar verir. Avrupa’da basılmakta olan Tercüman Gazetesi’nde çalışmaya başlar. Daha sonra Hürriyet Gazetesi’ne geçer ve profesyonel gazeteciliğe adım atar, TRT muhabirliğini de üstlenir.

 

İlhan Karaçay 1976’da Türk Hava Yolları’nın Utrecht Bölgesi Genel Satış Acenteliği’ni üstlenerek turizm işine girdi. Sigorta ve kredi işleri yaptı. 1983 yılında Türkiye’ye, 1986’da Hollanda’ya döndü.  1994 yılında Frankfurt’a yerleşti ise de Hâlen Hollanda’da gazetecilik, belgesel çekimi gibi işlerine devam ediyor.

 

YENİ YIL

 

Yeni yıl kutlamalarının, Hz. İsa’nın doğum târihiyle, Hıristiyanlıkla ve Mûsevîlikle bir alakasının bulunmadığını, Türk olduklarına dâir kesin bilgiler bulunan Sümerlerde yeni yıl kutlamalarının yapıldığını iddia edenler vardır. Bu gibi iddiaların sonu, ‘haydi hep birlikte eğlenelim, yeni yılı kutlayalım.’ Cümlesine bağlanır.

 

Gerçekten de güvenilir kaynaklarda Hz. İsa’nın doğum târihine dair kesin bir bilgi yoktur. Hıristiyan kaynaklarında bile farklı târihler verilmektedir. Hz. İsa’nın doğum târihinin yıl olarak milattan dört ile altı yıl önce olduğu belirtilmektedir. Batıda bulunan kiliseler 25 Aralık gününü doğum târihi olarak kabul edip kutlarlarken, Doğu kiliseleri ise bu târihi 6 Ocak olarak kabul etmektedir.

 

Katolikler, 25 Aralık gecesini kiliselerde âyinler yaparak değerlendiriyorlar. 31 Aralık’ta kiliselerde âyinler yoktur, evlerde eğlence vardır.

 

Eski Türklerde yılbaşı Nevruz günü idi. Günümüzde kullanılan takvime göre 21 Mart’a tekabül etmektedir.  Çin kaynaklarında; Türk olduklarından şüphe edilmeyen Hunların 21 Mart günü, evlerinde yapılan zengin çeşitli, bu güne mahsus özel ve güzel yemeklerle kırlara gittikleri tabiatla iç içe yaşadıkları, eğlendikleri, şenlikler düzenledikleri kayıtlıdır. Bütün bunlar, 21 Mart günü içindir. 21 Mart’ın gecesinde eğlence düzenlendiğine dâir hiçbir bilgi yoktur.

 

Aynı gelenekler, Hunlardan sonra Uygurlarda da görülmüş ve günümüze kadar gelmiştir. Uygurlar tarafından yapılan resimlerde 21 Mart günlerinin kutlandığı görülmektedir.

 

Selçuklularda da Nevruz bayramının eğlencelerle kutlandığı şenlikler tertip edildiği, insanların birbirlerine hediyeler verdikleri kayıtlarla sâbittir..

 

Osmanlılar da önceleri 21 Mart gününü benzer şekilde kutluyorlardı. Osmanlılarda ilk yılbaşı kutlamaları, 31 Aralık 1839 târihinde yapıldı.   Hatırlanacağı üzere, 3 Kasım 1839 târihinde Tanzimat Fermanı imzalanmış, taklitçilikten ibâret batılılaşma hareketleri başlamıştı. Görüntü olarak batılılarda ne varsa; batı hayranı, batıcılar aynen İstanbul’da da tatbik ediyorlardı. Yazıldığına, anlatıldığına göre, gözlerinde hiçbir görme kusuru olmayan batı hayranları, terzihânelerdeki model dergilerinde gördükleri monokl (tek camlı gözlük) kullanan erkekleri taklit ederek monokl kullanıyorlardı. Yılbaşı kutlamaları bu beylerle İstanbul’da başladı. Yıllar sonra Anadolu’ya sirâyet etti ve bütün ülkeye yayıldı. Onlarda bile belli bir ölçü, belli bir seviye vardı.

 

İstanbul’un işgal günlerinde İngiliz, Fransız ve İtalyanların düzenledikleri rezâlet derecesindeki çılgın eğlenceler, batıcı elitler tarafından benimsendi, işret, israf ve sefâhat âlemlerine dönüştü.

 

1950’li yıllara kadar Anadolu’da yılbaşı geceleri, mâsum eğlenceler yapılıyordu. Kestâne kebap, patlamış mısır, aile büyüklerinin nezâretinde bilmece-bulmaca, edepli fıkra anlatma, sesli ve hareketli taklitler… kutlama malzemeleri idi. Sosyetik ailelerde tek-tük tombala oynanıyordu.

 

1960’lı yıllardan sonra çam katliamı Anadolu’nun ücra köşelerine kadar yayıldı.

 

Evet! Yılbaşı kutlamalarının, Hz. İsa ile Hıristiyanlıkla, Mûsevîlikle bir alakası yoktur. Fakat Türk-İslam kültürü ile de hiçbir alâkası yoktur.

 

Her şeye rağmen yılbaşı gecesini kutlamak isteyenlere körpecik çamların kesilmemesi şartıyla, hiç kimse engel olamaz. Fakat kim, neyi ve neye dayanarak niçin yaptığını bilmelidir.

 

 

YENİ YIL DUÂSI

 

Yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Her yeni güne başlarken olduğu gibi, yeni yılı dua ile karşılamak da bir tercihtir.

 

Dua, her zaman her yerde inançlı insanların ümit kapısıdır. İnsanın bütün benliği ile Yüce Allah’a yönelerek O’ndan istek ve dilekte bulunması demektir. Dua, kulun Allah (c.c.) ile konuşması, hüznünü, sevincini ve çâresizliğini aracısız bir şekilde her şeye gücü yeten sonsuz kudret sâhibi ile paylaşmasıdır.

 

Son günlerde olup bitenleri üzüntüyle ve çâresizlik içerisinde tâkip edenler… Gelin hep birlikte, yeni yılın iyilikler, güzellikler getirmesi için dua edelim. Allah Zülcelal Hazretleri ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, ihlas ile yapılan duaların kabul edileceği müjdesini vermişlerdir.

 

Anadolu’da insanlarımız gerektiğinde topluca yağmur duasına çıkar. Bâzıları şemsiyesini de yanında götürür. Onlar, dualarının kabul edileceğinden emindirler.

 

Bizler de dualarımızın kabul edileceğinden emin olarak başlayalım:

 

Bizleri terör belâsından kurtar Allah’ım.

 

Asırlar boyunca İ’lâ-yi Kelime-t’ullah için kanlarını sebil gibi akıtan, canlarını seve seve veren bu aziz milletin insanlarını mahallî ve beynelmilel terörün zâlim pençesinden kurtar Ya Rabb’im!

 

Allah’ım, bizlere her şeyi Senin emirlerine, Peygamber Efendimizin tavsiyelerine uygun olarak usulünce yapan ve adâletle hükmeden yöneticiler ihsan eyle.

 

Ya Rabbi! Sen sâhipsizlerin sâhibisin, bizlere sâhip ol Ya Rabbi!

 

Bizleri adâletsizlerin adâletine bırakma.

 

Bizler, ‘ileri demokrasi’ye (?!) değil, adâletine muhtacız. Esirgeme Ya Rabbi!

 

Adâletin tecellisini engelleyenleri engelle Ya Rabbi!

 

Bizleri, Senin Yüce Adınla aldatanların şerrinden koru Ya Rabbi!

 

Bizleri görünür görünmez lobilerin akrep gibi kıskacından koru, Ya Rabbi!

 

İnsanlarımıza ihtiyacımız olan ilahî adâletin üstünlüğünü-faziletini öğret Ya Rabbi!

 

Bizleri, nereden geldiğine bakmayıp çok kazananlardan değil, helalinden kazananlardan eyle.

 

Allah’ım, seçilmiş ve tâyin edilmiş yöneticilerimize sâdık kapı kulları ile değil, liyakat sâhibi dürüst ve âdil kişilerle çalışmayı nasip eyle.

 

Ya Rabbi! Bütün kullarını (vâde dolduğunda) yanına, bu dünyada temiz yaşamış kişiler olarak al.

 

Rüşvetle, hırsızlıkla, avanta hediyelerle ve nesebi gayri sahih kazançlarla semiren arsız kemirgenlerden bizleri koru Ya Rabbi.

 

Allah’ım! Bizleri, mazlum ve mağdurlarla birlikte, zâlim ve mağrurlar için de dua edenlerden eyle.

 

Kin, nefret, intikam, soysuzluk, yolsuzluk, düzenbazlık çirkeflerine bulaşmış olanlara, temizlenmeleri için fırsat ver Ya Rabbi! Onların gönüllerini, gözlerini, özlerini, yüzlerini ve de sözlerini Senin rızanı kazanmaya yönlendir. İçine düştükleri çukurları, nurunla doldur.

 

Karşılaştığımız her kötülük anında bizleri; ‘Lailaheillallah‘, verdiğin nimetlere kavuştuğumuzda ‘elhamdülillah‘, bilerek veya bilmeyerek günah işlediğimizde ‘estağfirullah‘  demeyi bize daima hatırlat Ya Rabbi!

 

Ey Kerem sahibi! Ey esirgeyenlerin en merhametlisi! Yolsuzluklardan hırsızlıklardan bunaldığımızda, terörün zâlim elleriyle tükendiğimizde, dayanacak gücümüz kalmadığında  ‘Medet Ya Allah‘ dediğimizde imdadımıza yetiş Ya Rabbi! Bizleri bu duruma düşürmeye çalışan kişilere fırsat verme Ya rabbi!

 

Allah’ım, Sen bizleri vatansız,  vatanımızı bayraksız, İslamiyet’le yoğrulmuş vatan topraklarımızı camisiz, câmilerimizi minâresiz, minârelerimizi ezansız bırakma Ya Rabbi!

Sana inanan, adaletle hükmeden, kalbi temiz, cebi ve kasası temiz, helal kazanıp helal yiyenleri iki cihanda aziz ve bahtiyar eyle.

 

Ya Rabbim! Bizi yurtsuz, gönüllerimizi umutsuz bırakma.

 

Yurdumuzun bağımsızlığını ve bütünlüğünü, milletimizin birliğini ve dirliğini kimselere bozdurtma Yarabbi!

 

Seçilmiş ve tâyin edilmiş… devletimizin bütün yöneticilerini sırat-ı müstakimden ayırma. Bizi kurtuluş ve yükseliş yolunun yolcularından eyle Ya Rabbim!

 

Her gün yeni bir başlangıçtır. 1 Ocak 2018, sıradan bir başlangıç olmasın. Her türlü belâlardan, musibetlerden kötülüklerden, çirkinliklerden ve kirlerden kurtuluşumuzun, temizlenişimizin başlangıcı olsun ya Rabbi!

 

Allah’ım! Çoğumuzun günahı çoktur. Huzuruna çıkmağa yüzümüz yoktur. Senin rahmetin boldur. Rahmetini esirgeme bizlerden…

 

İçimizdeki soysuzların, hırsızların, haram yiyicilerin yüzünden,  içimizdeki mâsum ve mazlumları sen mağdur etmezsin. Biliyor ve sonsuz güvenle sana sığınıyoruz. Bizi kapından geri çevirme Ya Rabbimiz.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

DÜŞÜNENLER İÇİN

EZAN OKUYAN HOROZ

Bir horoz varmış. Her sabah ezan okuyormuş. Bir gün sâhibi demiş ki

Ezan okuma! Okursan seni keserim.

 

Bu tehdit karşısında horoz korkmuş ve kendi kendine demiş ki: ‘Canımı kurtarmak için ezan okumaktan vazgeçmeliyim. Nasıl olsa benden başka horozlar var. Onlar okurlar.’

 

Horoz ezan okumayı bırakmış.

 

Bir hafta sonra sâhibinin yeni bir emriyle karşılaşmış:

Eğer tavuklar gibi gıdaklamazsan seni keserim.

Horoz bu tehdit üzerine horoz gibi ötmekten de vazgeçmiş ve bir hayli zorlanarak da olsa, tavuklar gibi gıdaklamaya başlamış,

 

Horoz bir ay sonra sâhibinin üçüncü emri ile karşı karşıya kalmış:

Tavuklar gibi yumurtlamazsan seni keserim!

 

Bunun üzerine horoz pişmanlık içinde kendi kendine söylenmiş:

Keşke ezan okuduğum için kesilmeye râzı olsaydım. Benim için şerefli bir ölüm olurdu.

 

*   *   *

Sözün kısası:

Diktatörlerin karşısında mum gibi durmayı kabullenenler, günün birinde yakılmaya râzı olmuşlar demektir.

 

 

 

 

 

Kıbrıs’a Dikkat!

Kıbrıs adası, asırlardan beri ata yadigârımız, vatan toprağımızdır.

Dünyanın gözünün, kulağının olduğu bu stratejik ada; 2018 yılında önemli gelişmelere gebedir! Çünkü hem K.K.T.C’de, hem de GKRY’de adanın geleceğini etkileyecek önemli gelişmeler yaşanacak; Rum kesiminde ”başkanlık”, K.K.T.C’de ise; milletvekili seçimi yapılacaktır.

7 Ocak 2018 tarihinde K.K.T.C’de yapılacak milletvekili seçimleri öncesinde görünen tablo şudur; Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %20 oy alan eski müzakereci Kudret Özersay’ın bu seçimlere dâhil olması, halkın iradesini önemli ölçüde etkileyecektir.

Çünkü Kıbrıs Türk Halkı, uzun zamandır seçimlerde karşısına çıkıp da aynı vaatleri yapan, sonrasında yerine getirmeyen siyasetçi görüntüsünden usanmıştır…

Bu nedenle Sn. Özersay ve ekibinin seçilme şansı, kimi siyasetçilere göre daha yüksek görünmektedir.

Ancak K.K.T.C yapılan her seçim gündemini halen iktidardaki büyük ortak UBP’nin belirlediğini göz ardı etmemek gerekir. Bu partinin genel başkanı ve Başbakan Sn. Özgürgün’ün özel hayatıyla ilgili basına düşen haberlerin oy oranını olumsuz yönde etkileyebileceği düşünülse de; Rahmetli Denktaş’ın görüşlerini savunan UBP’nin, Kıbrıs Türk Halkı içinde kemikleşmiş bir oy potansiyeli daima vardır.

UBP’nin karşısında; iktidarda olsun olmasın, ”Birleşik Kıbrıs” sürecinde Rumlarla iş birlikteliği içinde olan, çözüm adına türlü tavizleri vermekten kaçınmayan CTP vardır! Bu partinin alacağı oy oranı iktidarı getirmese de, olası bir koalisyonun büyük ortağı olabilir.

Sn. Serdar Denktaş’ın partisi DP’ye gelince; bugünlerde ada basınında yazıldığı gibi seçim barajı altında kalacağını söylemek, sadece ”siyasette algı operasyonu” yapmaktan ibarettir. Çünkü bu seçimde de DP, büyük bir ihtimalle seçim barajını geçerek, olası bir koalisyonda anahtar parti rolünü oynayacaktır.

Diğer partiler ise; güç birlikteliği yapmadıkları sürece, bana göre bu seçimi etkileyecek oy potansiyelleri bulunmamaktadır

Rum tarafına gelince;

GKRY’nin başkanı Bay Anastasiadis; müzakereler sürecinde masaya konulan anlaşma taslağını, ”bu hususlar bizim adayı ele geçirmemize mani olur” cin fikirliliği içinde elinin tersiyle itip, müzakere masasını terk etmiştir!

Rum ulusal konseyi, Rum Ortodoks Kilisesince de uygun bulunan bu tavır; 28 Ocak 2018’de yapılacak, ”başkanlık” seçiminde bu zatı bir adım öne çıkarmıştır. DİSİ’nin adayı Anastasiadis Rumların muhafazakâr ve liberal kesiminin temsilcisidir. Karşısında CTP’nin kankası,  AKEL’in desteklediği Stavros Malas ve DİKO’nun adayı Nikolas Papadapulos da vardır.

Rum tarafının ”başkanlık” seçimi ikinci tura kalacak olursa, muhtemelen Anastasiadis yeniden seçilecektir. Ancak kim seçilirse seçilsin Rum tarafının uzlaşmaz tavrında değişen bir şey olmayacaktır…

Bu seçimlerde gözden kaçmaması gereken şey; adada yapılacak seçimlerin; iki ayrı devlette, iki ayrı halkın iradesine göre sonuçlanacağıdır.

Aslında bu de-facto durum; yıllardır çözüm adına hareket ettiklerini söyleyen ”Birleşik Kıbrıs” hayalperestlerinin görmesi gereken en çarpıcı gerçektir.

2018’de adanın iki ayrı bölgesinde yaşanacak seçim atmosferinin yanı sıra; K.K.T.C’yi, Türkiye’yi ilgilendiren çok önemli iki gelişme daha yaşanacaktır!

Her ikisi de enerji odaklı ama sadece Rum tarafının menfaatlerini korumaya yöneliktir. Bu gelişmeler, Türkiye’yi de, K.K.T.C’yi de yakından ilgilendirmektedir.

Bunlardan ilki;

Önümüzdeki yıl Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır arasında Girit’te yapılacak olan üçlü enerji işbirliği toplantısıdır.

Diğeri ise;

2017 yılında teknik komitelerinin görüşmesi sonrasında oluşan ”Sınır Ötesi Anlaşması” çerçevesinde; Güney Kıbrıs, Yunanistan, İsrail ve İtalya arasındaki doğalgaz mutabakat zaptının 2018’de dört ülkenin enerji bakanları tarafından imzalanacağıdır.

Ada çevresindeki ekonomik münhasır bölge denilen, Türkiye’yi de ilgilendiren bu bölgelerdeki enerji kaynaklarının çıkarılması/işletilmesi yönünde Rumların diplomatik atakları sonuç vermeye başlamış, emperyalist ülkelerin ada üzerindeki iştahlarını daha da arttırmıştır.

Bu nedenle Kıbrıs’taki gelişmeler sadece seçime odaklı izlenmemeli! Bölgedeki enerji odaklı iş birliktelikleri dikkatle takip edilmeli, gerekli tedbirler gecikmeden alınmalıdır.

Kıbrıs’ın her iki tarafında da yıllardan beri pek çok seçim yapılmıştır, yapılacaktır. Ama önemli olan K.K.T.C de yapılacak olanıdır. Kıbrıs Türk Halkının teveccühünü kazanıp da seçilenlerin, seçim öncesinde verdikleri vaatleri yerine getirmesi, halkın geleceğini müzakere masasında türlü tavizlerle tehlikeye atacak bir tavır içine girmemesidir!

Ortadoğu’nun değişen şartları, Kıbrıs adasının önemini daha da arttırmıştır.

Görünen odur ki! Gelişen dünya şartlarına bakıldığında; Akdeniz’in enerji havzasının tam da orta yerinde olan Kıbrıs adası; 2018 yılında dünya devlerinin giderek artan ilgi alanı içinde kalmaya devam edecektir.

Önemli olan Kıbrıs meselesini; bir alacak verecek davası değil, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesi; adadaki milli menfaatlerimizden hiçbir tavizin verilmeyeceği vatan toprağımız olarak görebilmektir.

Unutulmasın! Kıbrıs adası Türkiye’nin elinden çıktığı anda, uluslararası sulara açılan penceremiz kapanmış; Türkiye bilinen ülkelerce güneyden kuşatılmaya müsait hale gelmiş olacaktır.

Ortadoğu’nun yeniden yapılanması değerlendirildiğinde;

Son dönemde Filistin’in/Kudüs’ün tanınması yönünde Türkiye’nin liderliğinde ortaya konulan iradenin özellikle 2018 yılında K.K.T.C’nin tanınması yönünde uluslararası platformda öne çıkarılması; hem Türkiye’nin milli menfaatleri, hem de Kıbrıs Türk Halkının adadaki varlığı için, Rum tarafının uzlaşmaz tutumu karşısında yapılacak en önemli tercih olmalıdır.

Onun içindir ki;

Kıbrıs’a dikkat!

Kıbrıs adası Türkiye’nin ön cephesidir.

 

 

Cenine Kalkıp Biri Dese

0

“Ana rahmindeki cenine kalkıp biri dese:

Dışarıda, çok muhteşem bir dünya var,

Hoş, uzun ve geniş, zevkler, tatlar,

Yiyecek şeylerle dopdolu,

Dağlar, denizler, ovalar,

Binbir kokulu meyvelikler,

Bahçeler ve ekili tarlalar,

Çok yüksek ve ışıkla donanmış bir gök,

Güneş, ay ve yüzlerce yıldızın parıltıları,

Güney rüzgârı, kuzey rüzgârı, batı rüzgârı

Bahçelere düğün ve bayram şölenleri vermede.

Bu harikulâde güzellikler,

Her türlü tasvirin de ötesinde…

Öyleyse, bu karanlıkta niçin kalasın sersefil?

Hapishane, pislik ve ıstırap içindeki

Bu dar yerde neden kan içesin böyle?

Cenin, hâlen içinde bulunduğu durumdan ötürü,

Umursamaz görünecek, bu haberi bir yana atacak

Ve ona inanmayacaktır. ‘Saçma bu, aldatmaca.

Ve de bir kuruntu senin söylediklerin!’ diyecektir.

Körlerin düşünme gücü, hayalden yoksundur çünkü.

Cenin böyle şeylerin farkında olmadığı için,

Kulak verip dinlemeyecektir (hakikati),

Aynı şekilde bu dünyada, Veli de alelâde insanlara,

Öte âlemden bahseder.

‘Bu dünya, son derece loş ve dar bir hendekten ibarettir;

Dışarıda korkudan ve renkten uzak bir âlem var!’ der.

Onun sözlerinden hiçbiri,

İnsanlardan birinin bile kulağına girmez,

Çünkü şehvet arzusu kocaman

Ve sarsılmaz bir engel oluşturur.

Arzu, kulağı tıkar, duymasına mâni olur;

Bencillik duygusu gözünü kapatır,

Görmesine set çeker.

Tıpkı ceninin, o değersiz barınaktaki

Besini olan kan arzusu ve hevesi,

Onun bu dünyanın haberlerine

Kulak vermesini engellediği gibi.

Öbür dünya sevincinden, öte âlemin mutluluğundan Mevlâna habire söz eder durur. O saadet onun için varılacak sonuçtur. Zaten bizler bir gün o âlemi tanımak üzere yaratılmış bulunuyoruz. Sürekli hayranlık içredir ve onun bu husustaki derin düşünceleri kendisini zaman zaman alışılmadık yollara sürükleyip götürür.”

(Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch, İslâm’ın Güleryüzü, Çeviren: Cemal Aydın, İstanbul – 2017, s: 90 – 91)

Hakikaten, anne karnındaki bir çocukla konuşmak kabil olsa da, ona, dışarıda; bulunduğu âlemden had ve hesaba gelmeyecek kadar büyük ve geniş bir dünya var desek; acaba onu inandırabilir miyiz buna? Dış dünyanın büyüklüğü yanında rahmin o denli küçüklüğünden söz edebilir miyiz ona? İşte Dünyanın büyüklüğü karşısında Rahim ne ise; Ahiretin büyüklüğü karşısında da; Dünya odur.

 

 

“Hindi Ye, Kul Hakkı Yeme!”

0

KUR’ANdan aldığımız ilhamla “İslamiyet Müslümanlara Beş Numara Büyük“, “Ebu Süfyan Muhafazakârlığı Değil Muhammedî Devrim“, “İslam Âlemi’nin Linç Merasimi“, “Bütün Renkler Aynı Hızla Kirleniyormuş, Birinciliği Muhafazakârlara Vermişler“, İslam Dünyasının Bedevîleşmesi“, “Damarları 19. Yüzyılda Donmuş Adamlar” ve “Âlem-i İslam’ın İmanını İngiltere mi Kontrol Ediyor?”  gibi yazılarla hâl-i pür melâlimizin künhüne değinme denemelerinde bulunduk. Belki ilerde VEMÂ EDRÂKEME’L İSLÂM? adıyla da kitaplaşabilir.

Bizim zaman zaman “Şekilperestik Şamanizm” diye nitelediğimiz Türk Milleti’nin din algısına yönelik Kırklareli Müftü Yardımcısı Adnan Zeki Bıyık‘ın “Hindi Yiyin, Kul Hakkı Yemeyin” başlıklı yazısı çok dikkat çekici. Yazarın www.habername.com sitesindeki diğer yazılarına baktığımızda ise dert çok olsa da hemdert bulmanın bahtiyarlığını yaşıyor insan: “Huzur İslam’da mı, Jeeplerde mi?“, “Kamu Malını Haksızca Yiyen Ateş Yemiştir” ve “İftar Sofralarının Firavun Sofralarına Dönüşmesi” gibi nice derûni yazı.

Egemen küresel güçlere karşı cihadı bırak boykotu bile beceremeyen Müslümancıkların yılbaşı ve hindi cihadı her sene sonu olduğu gibi bu yıl da göz yaşartıyor. Ramazan’ı ve kandil gecelerini Hicrî takvim gereği Milâdî yılın her bir ayına-gününe sarkıttığımız halde “Mekke’nin Fethi“ni nedense hep 31 Aralık‘ta ve hep de büyük salon toplantılarında kutlarız. Millî Görüş geleneğinin gençleri, ihtiyarlarıyla birlikte yarın bilmem hangi yerde bu kutsal (!) ananeyi sürdürecekler, bilmiyorum.

ADNAN ZEKİ BIYIK’ın yakaladığı öyle bir nokta var ki kendini çer çöple oyalayan Müslümancılıktan ‘ikra’ ve tefekkür eden Müslümanlığa geçişe şerit açıyor. Noel‘de hindi yenirse Hıristiyanlara benzeyeceğimizi sakız edenlere bakın ne diyor:

“Şimdi gelin şöyle bir şu kendilerine hindi yemeyerek güya benzememeye çalıştığımız gavurların ürünlerine bir bakalım. Peynir ekmek gibi tükettiğimiz ürünler:

  • Şintoist yani putperest Japonya’nın ürünleri: Sony, Pioneer, Panasonic, Nec, Seiko, Casio, Fujitsu, Canon, Apple, Nikon, National, Aiwa, Toshiba, JVC…
  • Birbirimize hava attığımız Japon arabaları: Mitsubishi, Nissan, Toyota, Isuzu, Honda…
  • Budist yani Putperest Kore Malları:Hyundai, Samsung, LG, Humax, Ssangyong…
  • Budist yani Putperest Taiwan Malları: Acer, Abit, Epox, Beng, Asus…
  • Fransa (Hristiyan): Alcatel, Sagem, Peugeot, Citroen, Renault…
  • Almanya (Hristiyan) :Mercedes, Bmw, Audi, Volkswagen, Adidas, Puma, Grundig, Loewe, Schaub & Lorenz, Blaupunkt,Porsche, Siemens, Aeg, Bosch, Opel…
  • İsrail ve destekli ürünler (Musevî) : Algida, Burger King, Cappy, Doritos, Domestos, Dove, Dunhill, Disney, Elite Cafe, Evian, Elidor, Estée Lauder, Fruko…

Şimdi Müslüman olmayan bu ülkelerin ürünleri bu kadar hayatın içine girmişken tamamen yerli malı olan hindiye düşmanlığın sebebi ne olabilir: “Suçluluk psikolojisi” Kendin bir şey üretme, kitap okuma, kendi sanayîni oluşturma, dizi izleyerek ömür geçir, sonra kalk de ki “hindi yemeyin“.

Bunlar 3. Dünya ülkelerinin kamuflaj manevraları, kendi beceriksizliklerini ve tembelliklerini örtbas etmek için yapılan manipülasyonlar. Oysa her çağda iki büyük güç vardır; biri bilgi, diğeri ekonomik güçtür.

Siz siz olun Hindi yiyin, Kul hakkı yemeyin. Cehennem, hindi yiyenlerden ziyade kul hakkı yiyenlerle dolu olacak!

(NOT: 3 sene önce yazılan bu yazı önemine binaen tekrar paylaşılmıştır.)