18.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 645

Savaş ve çocuklar

“Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir” (1923-Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

Bu yaşlı gezegen, insanların neden olduğu ama insanlığı da perişan eden iki dünya savaşı yaşadı..! Savaş denen bu vahşeti yaratan insanlık âlemi bu dehşet dolu yaşanmışlıklardan ders aldı mı?

Tabii ki hayır!

Çünkü hala dünyanın dört bir yanında süregelen savaşlar, çatışmalar pek çok insanın canından can almaya, yaşam alanlarını yakıp yıkmaya devam ediyor…

Ve ne acıdır ki!

Savaşı da, çatışmaları da çıkaranlar hep insan!

Pekiyi yetişkinlerin türlü nedenlerle yarattıkları, can aldıkları savaşlarda en çok kim, kimler etkileniyor?

Tabii ki çocuklar…

Savaşın vahşetini en çok onlar yaşıyor, onlar hissediyorlar.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) 2017 yılını, savaş/çatışma bölgelerindeki çocuklar için ”kâbus yılı” olduğuna dikkat çekti.

Çünkü çocuklar savaşın tam da orta yerinde her türlü vahşetle karşı karşıya kalıp, her acıyı yaşıyorlar!

Kimileri ailelerini yitiriyor, evinden yurdundan oluyor,

Kimileri kaçırılıyor,

Kimleri eline silah verilip savaşa sürükleniyor,

Kimileri intihar bombacısı yapılıyor,

Kimileri canlı kalkan olarak kullanılıyor,

Kimileri cinsel saldırıların hedefi oluyor…

Kimileri de, savaşın yarattığı utanç ortamında ”zorla evlendirilmelere”, ”alıkonulmalara”, ”minik bedenleriyle ucuz işgücünün kurbanı” olmaya zorlanıyor…

UNICEF’in yayınlamış olduğu rapora göre;

Özellikle Irak, Suriye, Yemen, Nijerya, Güney Sudan ve Myanmar gibi ülkeler; çocuklar için tam bir cehennem…

Bu ülkelerde milyonlarca çocuk açlığın, sefaletin, hastalığın pençesinde…

Milyonlarcası okula gidemiyor.

Savaşta, çatışma ortamında kalan milyonlarca çocuğun yaşadıkları günümüzün ”Yetişkinler Dünyası” için tam bir utanç tablosudur.

Bu acımasızlıkları yaratanlar ise kendilerini medeniyetin temsilcileri, adaletin simgesi olarak tanımlayan, kendi siluetlerini dev aynasında görüp ama aslında insanlığın en büyük belası savaşa neden olanlardır;

” Silah-Dolar Beyinlilerdir…”

Irak’ta kimyasal-nükleer silah yapılıyor yalanı ile milyonlarca sivili çoluk, çocuk demeden bombalayan, türlü terör örgütlerini silahlandırarak pek çok masumun acımasızca katledilmesine sebep olanlar, olmaya devam edenlerdir.

Dünyanın pek çok bölgesinde süregelen savaşlarda çocukların yaşadıkları türlü acılara kulaklarını tıkayanlar, gözlerini kapayanladır!

Emperyalist menfaatlerini savaşa odaklayarak teröristlere, önce işgal edip sonrasında o ülkelere milyarlarca dolar silah satanlar!

Siz savaşın eli kanlı liderleri,

Hey sizler! Savaşı körükleyenler!

Dünyanın dört bir yanından yükselen çocuksu çığlıkları duyuyor musunuz?

Milliyeti, lisanı, inancı ne olursa olsun onlar birer çocuk.

Sadece sınırlarımızın hemen dibinde beş yıldan buyana süregelen Suriye’deki savaşı, savaş ortamını düşünün!

Suriye savaşı ve sonrasında ülkemize sığınan milyonlarca insanın yaşadığı savaş acısını en çok onlar hissetmedi mi?

O çocukların on binlercesi annesizliği, babasızlığı savaşta tatmadı mı?

Ege’nin suları sessizce yitip giden, serin sularda boğulan o minik bedenlerle dolmadı mı?

Bodrum sahilinde cansız bedeniyle yatan 3 yaşındaki ”Suriyeli Aylan Kurdi” bebeği unutmadık değil mi?

Savaşın yaşandığı ortamlardan sırf canını kurtarabilmek kaçan anaların, çocukların gözlerindeki ölüm korkusunu, bombalanan evlerinin sokaklarının yıkıntıları, yangınları arasına sıkışıp kalan çocukların çaresizliklerini, televizyonlarımıza yansıyan görüntülerini, işitilen çığlıklarını unuttuk mu?

Hepsi bir yana!

Ya hala caddelerimizde, sokaklarımızda avuç açan binlerce Suriyeli yavrudan birisi yanınıza yanaştığında, onların gözlerine dikkatle bakın!

Göreceğiniz, görebileceğiniz yegâne şey; derin bir acı ve yalnızlıktır…

O küçücük avucunu açıp da size uzattığı kâğıt mendil paketi için talep ettiği şey aslında, onun bedeni gibi minik bir umuttur. Yaşadığı onarılmaz acılara, yalnızlığına uzanan küçük bir umut…

Avucunda kalan madeni paranın ne anlama geldiğini anlamayacak kadar da küçüktür o…

Kendi akranlarından milyonlarcası okula gidip, oyunlar oynarken;  milyonlarcasının bir eli yağda bir eli balda büyürken;

Size/bize yalvaran gözlerle bakan o minik bedeni; onu orada, o zaman kesitinde, öyle bir kadere mahkûm eden savaşın, savaşa neden olan yetişkinlerin diyetini ödemektedir…

Çocuklar anaların, babaların yarınlarıdır; onların canları, en değerli varlıklarıdır.

Çocuklar bir milletin, bir ülkenin geleceğidir.

Onun içindir ki,

Savaş denen canavarı bu aziz vatan topraklarımızdan uzak tutmak; yönetenlerin en önemli görevi

 

Öğretmen Liseleri, Üniversiteleri ve Akademileri

0

Eğitimin temeli, öğretmendir. Öğretmenlik özel bir ihtisas mesleğidir. Hiçbir eğitim aracı, gereci, teknolojisi, donanımı, materyali ve yöntemi, öğretmenin yerini tutamaz. PISA Direktörü Andreas Schleicher, Türkiye’nin PISA’daki durumunu değerlendirirken “Öğretmenleriniz ne kadar iyiyse, eğitim sisteminiz de o kadar iyidir” demiştir.

Türkiye’de öğretmen eğitimi, 16 Mart 1848’de Dârülmuallimîn adlı öğretmen yetiştiren okulun açılışıyla başlamıştır. Bu kurumun içinde 1891 yılında, lise düzeyindeki okullara öğretmen yetiştirmek üzere açılan “Âli” kısmı,  Yüksek Öğretmen Okullarının  çekirdeğini oluşturmuştur. 1926 yılında Konya’da açılan Orta Öğretmen Okulu, Ankara’ya taşınıp 1930’larda Gazi Eğitim Enstitüsü adını almıştır. Bundan sonra Eğitim Enstitüleri yurt genelinde yaygınlaştırılmıştır.

Yine 1930’larda köylere öğretmen yetiştirilmek amacıyla, altı aylık kursa alınan askerliklerini onbaşı/çavuş olarak tamamlayanlar, “Eğitmen” adıyla köylerde görevlendirilmişlerdir. 1940 yılında ise, köy çocuklarının alındığı, eğitimimizde büyük iz bırakan Köy Enstitüleri açılmıştır.  1946’ya kadar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde 21 Köy Enstitüsü açılmıştır. Bu okullar, kısa sürede bir taraftan solun ideolojik egemenlik kurma çabaları ve mezunlarının köylerdeki taassup odaklarını rahatsız etmesi üzerine yıpratılmıştır.

Öğretmen eğitiminde geri adımlar, 1950’li yıllarda Köy Enstitülerinin Öğretmen Okuluna dönüştürülmesi ile başlamıştır. 1970’li yıllarda bütün okullarda yaşanan sağ-sol kavgası, öğretmen yetiştiren okullarda da yaşanmıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, anarşik olaylara bulaştığı gerekçesiyle Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları kapatılmış ve öğretmen yetiştirme görevi, üniversitelere devredilmiştir. Son olarak 2014 yılında Öğretmen Liseleri de kapatılmış ve böylece öğretmen eğitimi veren eğitim kurumu kalmamıştır.

OECD ülkelerinin eğitim düzeyini ölçmek üzere 15 yaş çocukların arasında yapılan ve ülkemizin son sıralarda yer aldığı PISA yarışmalarının Direktörü Andreas Schleicher, Türk eğitim sistemi ile ilgili genel değerlendirmesinde özetle “Öğretmeniniz yetersiz” demiştir. Başarısızlığı öğretmen kalitesi ile açıklamış ve şunları söylemiştir: “İyi öğretmenler araştırmacıdır, sadece ders kitabında ne yazıyorsa onu öğretmezler. Sizin öğretmenleriniz nakilci. Eğitiminiz ezberci. Okuduğunu anlamayan öğrenciler yetiştiriyorsunuz. Öğretmenleriniz hem finansal, hem entelektüel açıdan desteklenmelidir. Eğitiminiz değişen dünyaya uyum sağlamalıdır”.

Schleicher’in değerlendirmelerine büyük ölçüde katılıyorum. Türk eğitim sisteminin yeniden yapılandırırken öncelikle öğretmen eğitimi konusu ele alınmalıdır. “Fikren, bedenen ve ilmen güçlü, fikri hür, irfanı hür ve vicdanı hür” gençler yetiştirilmesi ve “ülkemizin çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarılması”, ancak idealist, fedakâr ve donanımlı öğretmen yetiştirmemizle mümkündür.

Bunun için en kısa zamanda, Öğretmen Liseleri, Öğretmen Üniversiteleri ve Öğretmen Akademileri açılmalıdır. Bunu yaparken, Türk Öğretmeninin yıpranan itibarı yeniden kazandırılmalı, sosyal ve mali statüsü yükseltilmelidir.

 

 

Devletin Başına Devlet’mi Gelecek!

08 01 2018 Tarihi itibariyle Devlet Bahçeli, basın toplantısında yaptığı açıklamalarla tarihin silinmez sayfalarına kap kara bir not düştü. “2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP seçimlere girmeyecek, Cumhurun adayı Recep Tayyip Erdoğan’ı destekleyecek”.

İş cumhurbaşkanlığı seçimiyle de kalmıyor. Ondan sonraki beş yıl süreyle de cumhurbaşkanlığı sisteminin rayına oturması için yine AKP’ye desteğini sürdürecek.(Siyasal hayatta 24 saat bile çok uzun zaman sayılırken; bir muhalefet partisinin yedi yıla yakın bir süre iktidar partisine destek çıkması nasıl bir mantıkla izah edilir anlaşılır gibi değil.)

Böylelikle CHP den sonra Türkiye’nin en eski partilerinden biri olan MHP, tarihi misyonunu tamamlamış teslimiyetçi görüntüsüyle sadece taraftarlarının değil, değişik partilerden birçok kişinin dahi yüreklerini burkmuştur.

Kolaymı; Milliyetçi Hareket Partisi Tabutluklardan tutun Mamak mahkemelerinde idamla yargılananların partisi. Adlarına ağıtlar yakılmış beşbin küsür şehidin gönül verdiği bir parti.

Ama gelin görün ki, 15 yıldır ülkeyi kötü idare eden AKP hükümetlerini haklı olarak eleştiren, zaman zaman dozunu kaçırsa da muhalefet partisi olmanın görev şuuruyla yapılan yanlışlara yanlış dedi. Çözüm süreci müsebbiplerine: “yüce divanda hesap sormazsam namerdim” 17-25 Aralık yolsuzluk olayları için genel merkez’in saatlerini 17-25’e ayarlayan Sayın Bahçeli, 15 Temmuz 2016 sonrası ani bir karar değişikliği ile hükümet’in yanında yer almaya başladı.

Herkesin sorduğu soruyu kendi kendime bende soruyorum:

Peki ama ne oldu?

Bir “BEKA” meselesidir gidiyor. Hükümet işine geldiği konularda BEKA falan dinlemiyor, üst üste çıkarılan KHK lerle dilediğini yapıyor.

Ama gerek Bahçeli’nin gerekse Erdoğan’nın iki liderin de BEKA sorunu yok değil var. Çünkü birisi 7 Haziran seçimlerinden sonra partisinin vekil sayısını 80’den 40’a düşürdü.(3 Kasım seçimlerinde) Hele Yeni Parti kurulduktan sonra Sayın Meral Akşener’in yurt gezilerinde gördüğü ilgi, MHP’nin değil baraj üstüne çıkması 5-7 bandını yakalarsa kendilerini şanslı saysınlar. Diğeri ise kendisini %50 + 1 gibi zor bir yükümlülüğün altına soktu.

İşte bu ikisi için gerçekten BEKA sorunu var.

İşin enteresan tarafı Sayın Bahçeli, bazı durumlarda AKP’ye mensup milletvekillerinin dahi eleştirmekten çekinmediği son çıkan KHK’nin yanlışlarını AKP’lilerden önce savunup eleştirenlere veryansın ediyor.

Belki de bu gidişle adını, dünya siyaset tarihine “muhalefeti eleştiren muhalefet lideri” olarak yazdıracak!

Burada bir noktayı daha hatırlatmakta fayda var. Sayın Bahçeli’nin kendisine yakın kimselere karşı pekte vefalı olduğu söylenemez. 2000 Yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde MHP’li Sadi Somuncuoğlu’nun nasıl engellenerek adaylıktan vazgeçirildiğini hepimiz iyi biliyoruz.

İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener, daha meydanlara iner inmez cumhurbaşkanlığına aday olacağını söyledi. Düne kadar Sayın Bahçeli’nin kendi milletvekili, kendi meclis başkanvekiliyken şimdi komplo üzerine komplo kurmak ne ile izah edilir onu takdirlerinize bırakıyorum.

Yaklaşık 1,5 ay önce Ankara’da MHP’nin düzenlediği gövde gösterisi niteliğindeki gençlik kurultayına, yurdun dört bir yanından Ankara’ya akın akın Ülkücü gençler geldi.

Bahçeli kürsüye çıktığında hepsi bir ağızdan: “Devletin başına Devlet gelecek” diye attıkları sloganın sadece hoş bir seda olarak kalacağını bilseler gelirler miydi, gelseler de yinede haykırırlarmıydı hiç sanmıyorum.

Kalın sağlıcakla…

 

 

İran da Bir Turnusol Kâğıdı

İran nüfus, yüzölçüm ve devlet geleneği olarak Türkiye’ye benzer. Fakat orda “derin devletKum‘daki Mollalardır ve çoğu Türk asıllıdır. Zaten İran nüfusunun ve Başkent Tahran’ın yarısı Türk. Son 15-20 yıllık performansıyla hem silah-savunma sanayi hem de Bölgesel Güç olarak Türkiye’nin bir hayli önünde.

Bana kalırsa Kuzeybatı İran yani Güney Azerbaycan‘ın Kuzey Azerbaycan‘la birleşmesinden yanayım. Afrasya – Alternatif Eksenler kitabımda bununla ilgili projeksiyonlar da mevcut. Fakat Amerika ve İsrail‘in İran’ı parçalamasına karşı çıkarım. Tıpkı Suriye’de karşı çıktığım ve evvelden “Kapana Sıkıştırılan Türkiye Ancak Esad’la Birlikte Suriye’nin Toprak Bütünlüğünü Sağlayarak Bu Vartayı Atlatabilir” dediğim gibi.

Şimdi de İran’ın toprak bütünlüğü ortak kırmızı çizgi. Zira Irak / Barzanî Kürdistanı Emperyalizmin Ortadoğu Ofisi; onun Suriye / PYD Kürdistanı‘yla birleşip denize uzayan Birleşik Kürdistan (The United Kurdestan) olarak varlığına Fırat Kalkanı ile Güvenli Bölge takozu koyduk. Onlar da madem Suriye’den veremedik İran’dan parça verelim modunda İran Kürdistanı‘nı Kuzey Irak’a eklemlemek için harekete geçmiş gibiler.

Halen Kurdistan adını taşıyan İran’ın Türkiye ile Irak’a sınır olan Eyaletinde II.Dünya Savaşı akabinde Mehabad adıyla kısa süreli bir Kürt Devleti bile kurulmuştu. İran nüfusunun yüzde 10 kadarını oluşturan bu unsuru PKK’nın İran kolu PJAK vasıtasıyla gazlamak için Batı’dan Doğu’ya İran’ın 10-15 şehrinde yapılan Protesto Gösterilerinin haklı gerekçesi olan Yolsuzluklar ve Yoksulluk kullanılıyor.

İran gibi güçlü, kapalı ve hatta baskıcı bir rejimde bu kadar eş mekanlı ve uzun zamanlı olaylar patlak veriyorsa bizde ne olmaz?! Yirmiden fazla insanın öldürülmesiyle işin içine kan girdiyse bu gösteriler bir dâvâya dönüşecek demektir.

Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit!” Asıl hedef Türkiye’dir. Serbest Piyasa ve Kapitalist sistemdeki yeriyle, yöneticilerin suça ve yolsuzluğa bulanmasıyla “biri yer biri bakar; kıyamet ondan kopar” düsturuyla önemsenmesi gereken bir olgu bu. Ve bizim ülkemiz İran’a kıyasla dış etkiye çok açık.

696 sayılı KHK benzeri tedbirlerle bu süreci yavaşlatmanın tam tersine hızlandırırsınız. Bu tip olaylarda sivil güçlerin kanlı müdahalesi demokratik haklara dayanan gösterileri bambaşka bir çehreye büründürür. Bizim gibi yaş itibariyle 80 öncesine yetişemeyenler Sağ & Sol’vari yeni bir çatışmayı kucaklarında bulur ve Amerika mı çıkardı, İsrail mi çıkardı diyerekten yeni bir ‘meleklerin cinsiyeti‘ gevreğini çiğnemeye başlarlar.

Sınırlarımızın dibindeki ülkelerde oynanan oyun kaosu düzen kılma oyunudur. Suriye’de iç savaş 7 yıldır devam ediyor. Esad kaybetseydi de ABD-İsrail bloku kazanmıştı, Esad kaybetmediği halde ABD-İsrail-AB bloku kazanmayı sürdürüyor; biraz kârdan zarar ederek. Çift taraflı kumpas..

Hâsılı; İran’da Türkler harekete geçmediği sürece sıkıntı olmaz. İran Yoksulluk ve Yolsuzlukla ilgili talepleri dikkate aldığı sürece sıkıntı olmaz. Türkiye’de toplum ikiye ayrışmadığı sürece sıkıntı olmaz. Tarihten ve 15 Temmuz’dan ders alındığı sürece sıkıntı olmaz. Dışarıya ihale kesmek yerine içerde Yoksulluk ve Yolsuzlukla mücadele verildiği sürece sıkıntı olmaz. Demokrasi kurumlarıyla birlikte işletildiği sürece sıkıntı olmaz.

Amma velâkin sıkıntılı bir sürece giriyoruz; 2017’yi aramayız inşallah.

 

Nefretten Sevgiye Bahçeli Erdoğan’ı seviyor!

Hep derlerdi de inanmazdım. “Büyük aşklar nefretle başlar” diye…

Bu söz gerçek oldu. Nefretle başlayıp devam eden Bahçeli Erdoğan ilişkisi platonik bir aşka dönüştü.

Birbirleri hakkında ağza alınmayacak sözler söylemişlerdi.. Meydanlarda, TV’lerde bu hakaretlerini bağıra çağıra defalarca tekrar etmişlerdi.

Şimdi bu sözleri yazmaya kalksam sizler rahatsız olursunuz. Çünkü bu köşede böyle bir üsluba alışık değilsiniz.

Devlet Bey bir kalp ameliyatı oldu. Huyu da, tavrı da değişti.

En yakın arkadaşlarını sevmediğini, en nefret ettiği zatı ise çok sevdiğini fark etti.

Flört döneminde pek anlayamamıştık. Sadece belli konularda işbirliği yapacaklar sanmıştık.

Fakat Bahçeli yıllardır savunduğu bütün ilkelerin tam tersini savunmaya başladı.

Platonik aşk o kadar tesirli oldu ki, sevdiği zatın gücüne güç katması için Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en tehlikeli hamlesini yaptı. Türkiye’yi tek adam yönetimine götüren referandumun mimarı oldu.

“Devlet Beyimizin bir bildiği vardır” diye düşünen bir kısım samimi ülkücüleri de bu günahına alet etti.

“Aşkın gözü kördür” derler.

Demokrasi tarihimizde önceden hiç görülmeyen bir şeyler oluyor. İlk defa bir muhalefet partisi kendisinin iktidar hedefi olmadığını, hedefinin Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçtirmek olduğunu açıkladı. Artık rekabet bitmiş, ortaklık resmileşmişti.

Hatta Devlet Bahçeli Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday çıkarmayacaklarını, kayıtsız şartsız Tayyip Erdoğan’ı destekleyeceğini açıklamakla kalmadı. 2019’dan sonraki 5 yılda da desteğinin devam edeceğini söyledi.

Şaşırdık.. Bir parti gelecek altı senesini nasıl böyle ipotek altına alırdı? Partinin yetkili kurullarında tartışılmış mıydı? Bilemiyoruz.

Bahçeli’nin bu tavrını, CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel “batan geminin malları bunlar” kampanyasına benzetti. “Büyük mağazaların kapısında görürsünüz, ‘patron çıldırdı, kapatıyoruz’ falan. MHP’nin durumu o” diye yorumladı.

Bu tavra “çıldırma” denebilir mi bilemiyorum ama ben sebebini galiba anladım. Bir muhabbet tezahürü bu.

Bu nefretten muhabbete dönüşen sürecin benzerini Süleyman Soylu’da, Numan Kurtulmuş’ta da görmüştük. Anlaşılan Erdoğan da nefretleri aşka dönüştürebilen bir iksir yeteneği var.

Bahçeli, muhabbetinin katıksızlığını göstermek için de, “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olduğunda, kuracağı hükümetin içerisinde ‘bu kadar bakanlık isteriz’ gibi ahlaksız bir davranışın içinde olmayız” dedi.

Yetmedi, “kendisine destek verdik diye, ortaklık veya koalisyon talebimiz de olmaz” diye ilave etti.

Sadece bu emsalsiz sevgi bağının nişanesi olarak, tek taş pırlanta niyetine, küçük bir ricada bulundu:

Yüzde 10 barajı çok yüksek. Ya barajı düşürün veya seçim kanununa ittifakları dâhil ediverin. Baraj altında kalsak da Hazine yardımının devamını sağlayıverin.

Erdoğan mutlu da olsa biraz nazlı gibi. Ama bu kadar muhabbeti karşılıksız bırakmaz herhalde.

***************************************

Benim Gözümle Bakarsan.

Melik Hazretlerine Mecnun’un halinden bahsediyorlar. Dediler ki:

“Mecnun, iyi ve kuvvetli bir şair olduğu halde, Leyla’nın aşkından çöllerde dolaşıp perişan bir hale düştü. İrade dizginini elinden kaçırdı.”

Melik, “Onu bulup getirin” emrini verdi. Mecnunu bulup getirdiler ve huzura çıkardılar.

Melik, onu ayıplayarak şöyle dedi:” İnsanlık şeref ve haysiyetinden ne zarar gördün ki, hayvanlık huyunu aldın da, insanlar arasında yaşamaktan vazgeçtin?”

Mecnun ona inleye inleye şu cevabı verdi:

“Birçok dostlarım Leyla’yı sevdiğim için beni ayıpladılar. Fakat bir gün Leyla’yı gördüklerinde, benim mazur olduğumu anlayacaklardır.”

“Ey gönlümü alan güzel! Keşke beni ayıplayanlar seni bir görseydiler. Seni görünce, turunç kesecekleri yerde kendilerinden geçip ellerini keserlerdi. Bunu görmek isterdim. O zaman hakikat meydana çıkar ve davamda haklı olduğum sabit olurdu.”

Melik; “Bir de biz görelim bakalım. Ne biçim şeymiş bu Leyla” dedi ve onun aranıp bulunmasını ve huzuruna getirilmesini emretti.

Melikin emri üzerine memurlar Leyla’yı bularak getirip huzura çıkardılar.

Melik, baktı ki, bu Leyla denilen kız, esmer mi esmer, zayıf mı zayıf. Melik, Leyla’yı beğenmedi. Çünkü haremindeki cariyelerin en çirkini ve hakiri, ondan daha güzel ve daha süslü idi…

Zeki Mecnun, melikin aklından geçeni derhal anladı ve dedi ki:

“Ey Melik! Leyla’ya kıymet vermek için ona, Mecnun gözüyle bakmalısın. Eğer Leyla’ya benim gözümle bakarsan ondaki güzelliğin o zaman farkına varırsın…”

Mesnevi’de şöyle geçiyor:

Sen benim derdimi kavrayamazsın ki, bana acıyabilesin. Benim derdimi idrak ve ihata edebilen bana arkadaş olabilir. “İki odun birlikte olursa iyi yanar.”

“Sağlam insanlarda yara derdi bulunmaz. Ömründe bir kimseyi arı sokmamış ise, ona arıdan bahsetmek boş şeydir. Sen benim gibi bir derde müptela olmamış isen, benim halim sana efsane gibi gelir. Onu bir masal gibi dinlersin.”

Leyla ile Mecnun hikâyesinin sonu daha da ilginçtir: Leyla her şeyi göze alarak, Mecnun’u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnun, dünyadan elini eteğini çekmiş, Leyla’dan geçip Mevla’ya sığınmıştır. İlâhî aşk yüzünden Leyla’nın maddî varlığını unutmuştur. Leyla, çölde Mecnun’u bulduğu hâlde, Mecnun onu tanımaz. Şu sözler dökülür ağzından:

“Sen sensen ben kimim? Ben bensem sen kimsin?”

 

 

Safahat’tan Seçmeler (2)

Hani, milliyet’in İslâm idi…Kavmiyyet ne!
Sarılıp smsıkı dursaydın a milliyetine
“Arnavutluk” ne demek? Var mı Şeriat’te yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.
Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;
Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!
Müslümanlık’ta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber (2)
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebî tefrikanın;
Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!
Şu senin âkıbetin bin bu kadar yıl evvel,
Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?
(2) Hadis-i Şerif: “Asabiye (ırkına, kabilesine körükörüne tarafdarlık) dâvâsı güden, bizden değildir.” Ebû Dâvûd, Edeb-112.
(Safahat, Haz: M. Ertuğrul Düzdağ, Üçüncü Baskı: 2006, s.192)
x
Âkif’in veciz ve özlü mısralarını iyi düşünmek, doğru anlamak lâzım.
Soyut olarak bakarsak yanlış yorumlamış, hâlin gerektirdikleri mecrada düşünürsek isabet etmiş oluruz.
Çünkü her şeyin iki tarafı vardır: Müsbet / olumlu, menfî / olumsuz.
Müpbet felsefe – menfî felsefe, müspet milliyet – menfî milliyet, müsbet bakış – menfî bakış gibi.
Nitekim müspet milliyet; sosyal hayatın iç ihtiyacından ileri geliyor.
Yardımlaşmaya, dayanışmaya sebeptir. Yararlı bir kuvvet sağlar. İslâm kardeşliğini daha çok kuvvetlendirecek bir araç olur.
Fakat, müspet milliyet fikri; İslâmiyet hizmet etmeli. Kale olmalı. Zırhı olmalı. Yerine geçmemeli.
Çünkü İslâmiyetin verdiği kardeşlik içinde bin kardeşlik var.
Beka ve Berzah âleminde o kardeşlik devam ediyor.
Onun için, aynı milliyetten olma kardeşliği ne kadar da kuvvetli olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu, onun yerine koymak; aynı kalenin taşlarını, kale içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak gibidir.
Medeniyetin güzellik ve iyilikleri ve insana yararlı taraflarının zıddı olarak medeniyetin kötülüklerinden biri olan menfî milliyet ise, kitleler arasındaki bağını; başkalarını yutmakla gerçekleştirir. Kavmini, soyunu sopunu daha üstün görür. Özelliği ise, korkunç çarpışma ve çatışmalara yol açıcı olmasıdır.
Evet, herkesin ve her şeyin hem müspet hem de menfî tarafı olmakla beraber, aynı zamanda herkesin ve her şeyin; hem özel, hem de genel özellikleri vardır.
Herkesin inancı özeli, herkesin dini oluşu genelidir.
Herkesin başka başka isimleri oluşu; onların özeli. Herkesin insanlığın birer ferdi oluşu, onların geneli. Yani herkesin adı oluşu özeli. İnsan oluşları genelidir.
Herkesin vatanı onların özeli, herkesin dünyalı oluşu onların genelidir. Herkesin evi kendine ait özel, vatan ise herkesin genelidir. Yani vatan herkesin müşterekidir.
Tüm ana ve babalara sevgi ve saygı insanların genelidir. İnsanın kendi ana ve babasına sevgi ve saygısı ise bir başkadır. Yani çok özeldir.
Özetlersek: Özelin varlığı, geneli inkârı gerektirmez. Genelin varlığı da, özeli reddetmez. Her şeyin hem özel, hem de genel tarafı vardır. Hiçbir şey; hiçbir şeyi inkâr etmeyi icap ettirmez. Çünkü, her özelin ve her genelin kendine has bir yeri, bir değeri, bir sevilen yanı vardır.

Önce Vatan

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar Atilla Çilingir’in, 13,6 X 21 santim ölçülerinde 126 sayfalık ÖNCE VATAN isimli kitabı, Eylül 2017’de yayınlandı. Kitap; Yazar Hüseyin Adıgüzel’in ‘Önsöz’ başlıklı takdimi, Atilla Çilingir’in ‘Başlarken’ ve ‘Giriş’ başlıklı yazılardan sonra devam eden 5 bölümden oluşuyor. Her bölümde Vatan, Millet, Devlet ve Bayrak kavramları yüceltiliyor. Şuur sâhibi Türklerin vazgeçilmezleri olan değerli dört varlığa olan ‘aşk’ veya ‘karasevda’ olarak adlandırılabilecek bağlılığın ateşi ve heyecanı elle tutulabilecek ölçüde hissediliyor. Yazar birinci bölümde: *Türk kimdir? *Millet nedir? *Türk Milleti ne demektir? *Vatan-Yurt nedir? *Vatan, Türk Milleti için neden bu kadar önemlidir? *Bayrak, Türk Milleti için ne ifade eder? *Devlet, Türk Milleti için ne demektir? *Türk Milleti için ‘Önce Vatan’ ne anlama gelmektedir? Gibi soruların cevapları veriliyor. Herbiri; ayrı bir kitap yazılmasını gerektirecek cevaplar, belli bir vezine tâbi olmadığı, kafiye şartına uyulmadığı halde, şiir âhenk, tadında ve üslûbunda bir nesirle akıcı bir şekilde sıralanıyor. Üstelik cevaplar; yazdıkları, umumun tasvip ve takdirini kazanmış değerli yazarların muhteşem eserlerinden alınan cümlelelerle doğrulanarak, sağlaması yapılarak veriliyor. Eserlerinden kısa alıntılar yapılan yazarlardan birkaçının isimlerini verelim: Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan: (İstanbul, 12 Ekim 1920 – İstanbul, 18 Ocak 2010), Prof. Dr. Aydın Taneri: (İstanbul, 17 Ocak 1932 – Muğla, 01 Aralık 1997), Prof. Dr. Bahaeddin Ögel: (Elazığ, 07 Mart 1989 – Vazifeli olarak bulunduğu Moğolistan, 07 Mart 1989), Kaşgarlı Mahmud: (Kırgızistan’d Barsgan Şehri, 1008 – Doğu Türkistan’da Opal şehri, 1090), Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu: (Burdur, 1914 – İstanbul, 1984) ve toplamda, herbiri yekdiğerinden değerli 27 kaynak eser, 27 kaynak kişi… Bölümün devamında herbiri; vatan-millet sevgisini, bayrak gibi göklerde dalgalandıran, bâzıları Yazar Çilingir’in başından geçen bâzıları da kumandası altındaki kahraman Mehmetçiklerin yaşadıkları kahramanlık hâtıraları yer alıyor. Harbiri okuyanları gururlandırıyor, imrendiriyor. İkinci bölümde; Türk milletine asâlet ve necâbet kazandıran özellikler yer alıyor. Bu özellikler; Aile yapısı, akrabalık-komşuluk ilişkileri başlığı altında zengin örneklerle, Atatürk ve Ziya Gökalp’ın görüşleri desteğinde veriliyor. Üçüncü bölümde; milletimizin târihî özellikleri ve bu özellikleri kazandıran hâdiseler hakkında bilgi veriliyor, şehircilik şuurunun yönlendirmesiyle İstanbul’un hâl-i pür melâli, yüreğimizi kor gibi yakmasına rağmen vatan-millet sevgimizi diri tutan terör belâsı hakkında düşünceler bulunuyor. Dördüncü bölümün başlığı: ‘Ülkemizin son 15 yılına damgasını vuran hâdiselerin özeti ve milletimize millî kimlik kazandıran, unutulmaması gereken târihî gerçekler.’ Gönlü vatan-millet aşkıyla dolu Atila Çilingir, şuurlu bir Türk Milliyetçisi olarak; geçmişimizi dâima târih şuuruyla tahlil ediyor, şâhidi olduğu hâdiseleri dâima bir kefesine millî menfaatlerimizi koyduğu kuyumcu terâzisinde tartıyor. Eğer terâzinin diğer kefesi bir miligram ağır gelirse, feryatfigan kaleme sarılıp ilgilileri sert ve cesur bir dille ikaz ediyor, milletini uyarıyor. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün tâbiriyle yaşadığımız coğrafya, son yurdumuzdur. Beşinci bölümde Atilla Çilingir, vatanı korumanın, geleceğimizi aydınlatmanın, teknik, sosyal hukuk, insan hakları, askerî güç başta olmak üzere her sâhada, güçlü ülkeler arasında hatta onların önünde, yüce Türk milletinin hakkı olan yerde olmamızı sağlayacak, dua kabilinden düşüncelerini açıklıyor. Kitâbiyat sayfalarını tâkip edenler fark etmişlerdir: Tanıtımı yapılan kitaplardan ‘tadımlık bölümler’ sunulmaktadır. Okumakta olduğunuz 282 numaralı bu bölümde, ‘kitaptan tadımlık bir bölüm’ başlığı altında alıntı yapılmamıştır. Çünkü buraya alınacak herhangi bir cümle, kitaptaki diğer cümlelere haksızlık edilmesine sebebiyet verecekti. Kitap, baştan sona kadar, noktasına-virgülüne varıncaya kadar dikkatle okunmalı ve okutulmalıdır. Özellikle evlatlarımıza-torunlarımıza… Çünk onların bir kısmı, aziz ve necip milletimizin, târih sahnesine çıktıkları günden beri bu günkü şartlar içerisinde yaşadığını zannediyor. Bu, annelerinbabaların kabahati değildir. Erken kalkanın eğitim sistemini, müfredat programını değiştirmesinin tabiî neticesidir. Milletimizin parlak geleceğini, gönlü vatan sevgisiyle dolu olan hassasiyet sâhibi vatanseverler inşa edecektir. Önce Vatan, o sevginin sayfalara yansımış şeklidir. BİLGEOĞUZ YAYINLARI: Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr ATİLLA ÇİLİNGİR: 1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı… O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam etti, ‘Gazi’ unvanı ile nurlandırılarak Türkiye’ye döndü. 1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev yaptı. Bu uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış tarihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir. T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği ile emekli olduktan soma; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı yayını 1995), Girne’den Doğan Güneş (1997), Unutanlar, Unutturulanlar ya da Hatırlayamadıklarımız (2004), Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka (2006), Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim (2007), Tarihten Gelen Çığlık (2010), Kıbrıs / Yes Be Annem (2002-2016) isimli kitaplarıyla; Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan, yaşanmış önemli olayları anlatan: 10’ların İzleriyle Türkiye (2014), Kırılmadık Ne Kaldı?-Zaman Asla Kaybolmaz (2015) isimli kitapları da bulunmaktadır… Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde, görevine devam etmektedir. Pek çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012) isimli bir kitabı daha bulunmaktadır. Atilla Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul Gazileri Demeğine ‘Tarihten Gelen Çığlık’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de, Mapuder-A.D.D Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphânenin açılışını yapmıştır.

DERKENAR:
KELİMELER, MİLLETİMİZİN MÜŞTEREK DEĞERLERİDİR OĞUZ ÇETİNOĞLU Şahsî gelişmesini henüz tamamlayamamış kişiler; sahne ve perde sanatkârlarının, politikacıların, memurlar âmirlerinin, öğrenciler öğretmenlerinin kullandığı kelimeleri kullanmaya meyillidirler. Doğru veya yanlış… duydukları her kelimeyi kullanmaya özenirler. Bu durum bazen câhil özentisi derekesine de düşebilir. Bilgili(ymiĢ) gibi görünmek için yabancı dillerden alınmış kelimelere kendince mânâlar yükleyip kullanıma süren yarı aydın, kalem, mikrofon ve ekran erbâbı, dil katliamının başta gelen sorumlularıdır. Kelimeler, insan topluluklarını millet hâline getiren kültürün kemer taşları, omurilik sistemidir. Bir tânesi yerinden alınır veya oynatılırsa, yapı bozulur. Kültürümüzün ana unsuru olan kelimeleri kâse gibi kullanmaya, değişik zamanlarda; içine ihtiyaca göre, pirinç, mercimek, süt, su, yoğurt vesaire koyar gibi değişik manâlar yüklemeye hakkımız yoktur. Câhil özentisi zaafı ile bâzı kelimeleri lügatlerden değilse bile kullanımdan kaldırmak dil bayrağımız olan Türkçemize saygısızlık ve hatta ihânettir. Kelimeler; evimizdeki koltuk, halı, perde gibi şahsî malımız değildir. Milletimizin müşterek değerleridir. Müşterek değerlerimizi şahsî istek ve düşüncelerimize göre değiştiremeyiz. Bayrağımızı değiştiremediğimiz gibi… 
KUŞBAKIŞI: 
PERSLER – Anadolu’da Kudret ve Görkem: Kaan İren, Çiçek Karaöz ve Özgün Kasar tarafından hazırlanan, Ayşe Tatar, Bike Yazıcıoğlu, Çağlayan Keskin ve Merete Çakmak tercümesiyle, İngilizce ve Türkçe olarak, 23,5 X 33 santim ölçülerinde, 444 sayfalık kitap, 2017 yılında yayımlandı. Perslerin doğudan batıya uzanan göçleri sırasında Anadolu toprakları 200 yıl boyunca Pers etkisi altında kaldı. Zerdüştlük, Kral Yolu, haberleşme teşkilatı ve satraplık* yönetim biçimi Anadolu’nun kadim zenginlikleriyle sentezleyerek kendine kattığı Pers mirasından sâdece birkaçıdır. Bu eşsiz sentezi; coğrafya, sanat eserleri, halklar ve kültürel ürünler üzerinden incelemeyi hedefleyen kitap, hazırlayanların deyimiyle ‘Pers hâkimiyeti altındaki Anadolu’yu tanıtma yolunda atılmış kapsamlı bir ilk adım.’ Kitap, zengin fotoğraflarla Anadolu’da saklı Pers medeniyetini okuyucuya sunuyor. Eseri farklı kılan bir husus da, Eski Yunan isimlerin kolayca okunması için hazırlanan transliterasyon** rehberi. Okuyucu, sayfaları çevirdikçe Anadolu topraklarının derinlikleri gözler önüne seriliyor. *Satraplık: Bir nevi eyâlet sistemi. **Transliterasyon: yabancı yazıların, okunuşları göz önüne alınmadan yalnızca harf harf aktarılması, harf çevirisi.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK: İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

DUVAR 
Siyaset ilmi Profesörü Deniz Ülke Arıboğan, 1989 yılında yıkılan Berlin Duvarı’ndan yola çıkarak tarihte ve günümüzde devletlerin milletlerine ve birbirlerine karşı ördüğü iktisâdî ve siyâsî yeni duvarları anlatıyor. Dünya ekonomisinin batıdan Çin’e kaymakta olduğunu dikkatlere sunuyor. Bu eksen etrafında, modern dünya politikaları ile alakalı yeni açılımlara ulaşmaya çalışıyor. Yazarın küreselleşmeye, göçe, siber dünyaya, Çin’in ekonomik yayılmacılığına, Rus askerî yayılmasına ve demokrasiye karşı inşa edilen duvarları, ‘duvarlı dünya’ perspektifiyle ele aldığı kitap 13,5 X 21,5 santim ölçülerinde, 208 sayfadır. Kasım 2017’de yayınlandı. Kitapta; küreselleşme aktörlerinin sınırları ve duvarları zorlamaya devam ettiği günümüzde, otoriter/totaliter sistemlerin yükselişe geçtiği yeni bir dönemin başladığı belirtiliyor. Güçlü, seçilmiş ‘demokratik kral’ liderlerin öncülüğünde siyâsetin yeniden şekilleneceğini ifâde ediliyor. Yazar, devlet merkezlerinin, elindeki teknolojik donanımların da katkısıyla duvarlar içine hapsettikleri kendi insanlarını daha kısıtlayıcı sistemlerle yöneteceğini, devletler arasındaki ilişkilerin devlet dışı aktörlerce yönlendirilen kontrolsüz bir anarşi ortamından, kontrollü bir rekabet ortamına gireceğini söylüyor. Berlin Duvarı’nın 1989’da yıkılışı, milletlerarası ilişkiler alanında temel söylemlerin ve kavramların değiştiği, yeni paradigmaların kurgulandığı bir milat olarak kabul edilmişti. Küreselleşme ifâdesinin ve liberalleşme eğilimlerinin zirve yaptığı bir dönem olarak kabul edilen 20. yüzyılın son çeyreğinde ‘duvar’ sembolü nasıl ön plana çıktıysa, 2010’lu yıllarda da ‘duvar’lar ana gündemi oluşturmaya başladı. Ancak bu defa sözü edilen, ‘yıkılan değil inşa edilen ve edilecek olan duvarlar’dır. Berlin Duvarı’nın yıkılışından bugüne kadar geçen sürede 70’ten fazla ülkenin sınırları, duvar veya çitle çevrilmiştir. Dünyanın ruhu değişti. 1987’de Ronald Reagan’ın Berlin’de yaptığı konuşmadaki ‘yıkın bu duvarı’ tâlimatı, şimdilerde yerini Trump’ın ‘duvar korur’ söylemine bıraktı. ‘Sınırları olmayan dünya’ kavramı çoktan tarihe gömüldü bile… Değişen küresel şartları, akıcı bir dille ve disiplinler arası bir yaklaşımla ele alan Arıboğan, Duvar isimli kitabıyla; duvarı sadece taşın taşın üstüne konduğu bir inşaattan ibâret olarak anlamanın yetersizliğini, ‘duvarın insan medeniyeti üzerindeki sosyolojik ve psikolojik sonuçları itibâriyle de farklı mânâları olan bir tasarım’ olduğunu anlama ve görme imkânı sunuyor.

İNKILAP KĠTABEVİ: Çobançeşme Mahallesi, Sanayi Caddesi, Altay Sokağı Nu: 8 Yenibosna 34196 İstanbul. Telefon: 0.212-496 11 11 Belgegeçer: 0.212-496 11 12 www.inkilap.com e-posta: posta@inkilap.com 
ÇIRAK Amerika’da yaşayan Yahudilerden Bernar Malamud’un yazdığı roman, Seda Çıngay Mellor tarafından Türkçeye çevrildi, 14 X 21 santim ölçülerinde, 351 sayfa olarak Kasım 2017’de yayınlandı. Bir çocuk… Annesi, çocuğunu doğurduktan bir hafta sonra ölmüş. Çocuk beş yaşına gelinceye kadar annesinin resmini bile görememiş. Birlikte kaldığı tek odalı evden babası, sigara almak için çıktı ve bir daha dönmedi. Yetimhânede büyüdü. Sekiz yaşına geldiğinde sert bir ailenin yanına verildi. 10 defa kaçtı. Hep hayatını düşündü ve kendi kendine sordu: ‘Bütün bunlardan sonra ne olmasını bekliyorsun?’ Ara-sıra olsa da bâzı güzelliklere rastladığı oluyordu. Anasız ve babasız büyüyen çocuğun mâcerâlı hayatı romanla birlikte devam ediyor. 
KAFKA YAYINEVİ: Gürsel mahallesi, Nurtaç Caddesi, İcâbet Sokağı Nu: 3 Kâğıthâne – İstanbul. Telefon: 0.212-294 46 00 Belgegeçer: 0.212-294 46 03 e-posta: bilgi@kafkayayinevi.com // internet: www.bafkayayinevi.com KISA KISA / KISA KISA… 1- NURİ PAŞA: Necdet Karaköse. Ötüken Neşriyat. 
2- GAYRI RESMİ YAKIN TARİH: Mustafa Akyol. Etkileşim Yayınları. 
3- KELAM: Editör: Şaban Düzgün. Yazarlar: Ramazan Altıntaş, İlyas Çelebi, Şaban Ali Düzgün, Mehmet Evkuran, Cağfer Karadaş. Grafiker Yayınları. 
4- İSLAMCILIK ÖLDÜ MÜ? 30 Yazarın 100 Makalesi. Ufuk Yayınları. 
5- GELENEK VE MODERNLİK ARASINDA: Mustafa Armağan. Timaş Yayınları.

 

 

Değerlerimiz

 

Ayırmalı akı ve de karayı,
Bu nasıl bir dünya, yaşamak bu mu?
Hoş görüp sevmeli yaratılanı, 
İnsanca ekmeli sevgi tohumu. 
*
Bulmalıdır insan gerçek sevgiyi,
Bu nasıl insanlık, insanlık bu mu?
Sevmeli, hayvanları ve insanları,
Hatırdan çıkarma kul olduğunu.
*
Bitirilmemeli sevgi ve saygı,
Ne hallere geldik adamlık bu mu?
Vatan, millet, devlet ve de bu bayrak,
Bu değerler elbet, yaşamanın düğümü.
*
Küçüklere sevgi, büyüğe saygı,
Doğayı ve suyu korumak bu mu?
Unutmamalıyız yaratanı, yaratılanı,
Bu değerlerle anlarım kimin insan olduğunu!

 

 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ SAMSUN ŞUBESİ Başkanı Dr. IŞIK ÖZKEFELİ Hanımefendi ile şehir hastanelerinden sağlığa, gençlik meselelerinden kültüre… Türkiye’nin meselelerini konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Son yıllarda ‘Şehir Hastaneleri‘nden söz ediliyor. Şehir Hastaneleri’ kavramını açıklar mısınız?

Dr. Işık Özkefeli: Şehir hastanelerinde temel mantık, iktidarın köprü, tünel gibi projelerde uyguladığı yap-işlet-devret modelidir.

Bir ilde Şehir Hastanesi yapılırken o ildeki kamu hastaneleri kapatılacaktır. Çünkü hastaneyi yapan şirkete yüzde yetmiş doluluk oranı güvencesi verilmektedir. Bu yüzden toplamdaki yatak sayısının arttırılması planda yoktur. Şehir Hastanesi hasta bakacak, kontrol altında olmayan bir ödenek olan ‘Döner Sermaye’ ile kiralar ödenecektir. Kirayı ödeyememesi durumunda kullanılmak üzere 2018 bütçesinde büyük bir bütçe ayrılmıştır.

Köprü, tünel ve şehir hastaneleri gibi yap-işlet-devret modeli ile ülkenin geleceği ipotek altına alınmakta; aynı köprüden geçen araba sayısı gibi hasta olacak insan sayısı güvencesi vermek; sosyal devletin yapması gereken sağlığın korunmasından ne kadar uzaklaşıyor olduğumuzu göstermektedir. 2004 yılından sonra başlayan sağlıkta dönüşümün bir ayağı durumundadır.

Çetinoğlu: Ülkemizdeki sağlık hizmetleri, dünya standartlarının neresinde?

Dr. Özkefeli: Sağlık hizmetlerinin dünya standartlarına göre yerini belirleyebilmemiz için önce sağlık kavramını bilmemiz gerekiyor. Dünya Sağlık Teşkilatı’nın tarifine göre sağlık; ‘kişinin sadece bedenen değil, ruhen ve sosyal açıdan iyilikte olma hali‘dir. Ülkemizde sağlık hizmetleri, ‘tedavi edici hizmetler‘ olarak anlaşılmaktadır. Oysa sağlık koruyucu sağlık hizmetleri ile başlar. Yâni hastalık olmadan halk sağlığı hizmetleri temel öncelik olmalıdır. Bunun maliyeti daha düşüktür. Sağlıkta dönüşüm ve Aile Hekimliği ile birinci basamak koruyucu sağlık hizmetlerinden, tedavi edici sağlık hizmetlerine dönüştürülmüştür.

Çetinoğlu: İstek hâlinde, hastalıktan korunma konusunda aile hekimleri, kişilere bilgi vermiyorlar mı?

Dr. Özkefeli: Meslektaşlarım elbette her türlü bilgiyi veriyor ama iş yükleri o kadar ağır ki sâdece poliklinik yapıp hasta bakmak bunların başında geliyor.

Çetinoğlu: Koruyucu sağlık hekimliğinden tedâvi edici sağlık hizmetlerine dönüştürülmüştür.’ Dediniz. Koruyucu sağlık hizmetleri, tedâvi edici sağlık hizmetlerinden daha düşük olduğuna göre yapılan dönüşümün sebebi ne olabilir?

Dr. Özkefeli: Küresel sermaye için; her zaman hastalıkların tedâvi edilmesi, hastalıklardan korunmaya göre daha kârlıdır.

Çetinoğlu:Sağlık hizmetlerini küresel sermaye değil, T.C. Sağlık Bakanlığı yürütmüyor mu?

Dr. Özkefeli: Ülkemizde tedâvi edici hizmetlere yönelik bir ağırlık vardır. Elbette Bakanlık yürütüyor ama sağlık kamudan çıkıp özele yönelmekte ve piyasalaştırılmaktadır.

Çetinoğlu: Yönlendirme‘den mi söz ediyorsunuz?

Dr. Özkefeli: Nereden kaynaklandığını bilmek mümkün değil. Uygulamaya bakıldığında, tedâvi edici yönteme öncelik verildiği görülüyor. Tüm uygulamalara bakıldığında; Sağlık tamamen özele yönlendirilmiş durumdadır. Yani artık ülkemde paran varsa sağlık alabileceksin durumundayız.

Çetinoğlu: Hangi uygulamaya bakıldığında?

Dr. Özkefeli: Şehir hastâneleri ile devletin ihaleyi alan şirketlere verdiği %70 hastâne doluluğu garantisi, koruma hizmetleri için değil, tedâvi hizmetleri için verilen güvencedir. Koruma ile ilgili bir hüküm yoktur. Zâten özel hastanelerin, Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile yaptığı sözleşme hükümleri kapsamında koruma hizmetleri yoktur. Sâdece tedâvi hizmetleri vardır. Açık ifâdesiyle, hastalıktan korunmak maksadıyla özel hastânelerden hizmet alanlar, SGK güvencesinden faydalanamazlar.

Çetinoğlu: Sağlık hizmetlerinde eksikliklerimiz nelerdir?

Dr. Özkefeli: Hizmet anlayışında eksiklikler, sapmalar var. Ne kadar çok hastanın tedâvi edildiğine değil, kaç kişiyi muhtemel bir hastalıktan koruyabildiğimize bakmalıyız.

Çetinoğlu: Nasıl sağlanacak?

Dr. Özkefeli: Tabiî ki ve yalnızca zihniyet değişikliği ile sağlanabilir.

Çetinoğlu: İzninizle başka bir konuya geçelim. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Samsun Şubesi Başkanı’sınız. Dernek hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Dr. Özkefeli: Bundan 28 yıl önce, Millî Mücadele’nin başladığı günün 70. yıldönümü olan 19 Mayıs 1989 târihinde, Genel Merkezimiz kuruldu.

Çetinoğlu: Hangi düşünce ile kuruldu?

Dr. Özkefeli: Kurucular Kurulumuz bu soruya şöyle cevap veriyordu:

Atatürk’ün bedeninin aramızda bulunmamasından cesâret alan içteki ve dıştaki bâzı olumsuz düşünceli güçler, Atatürk devrim ve ilkelerine karşı açık veya kapalı saldırılarını doruğa ulaştırmış bulunmaktadır. Bundan daha kötüsü, plânlı ve sinsî bir çalışma ile o devrim ve ilkeleri gelecekte yok etmek çabası içindeler.’

İşte bu düşünce ve inanç doğrultusunda kurucular kurulu Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Merkezi’ni oluşturmuşlardır.  Bu büyüklerimiz arasında Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Prof Dr. Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Prof Dr. Nusret Fişek, Prof Dr. Özer Ozankaya gibi isimler vardır.

Onlar ve bizler biliyoruz ki; Atatürk sâdece bağımsızlığı tehlikeye girmiş Türk Milletini emperyalist güçlerden kurtaran büyük bir asker değildir.

O; bunun çok daha ötesinde, insanların inançlarına dokunmaksızın, toplumumuzu Ortaçağ zihniyetinden ve kör taassuptan kurtarmayı hedeflemişti. Sürekli biçimde çağdaş ve medenî bir millet olmanın ve böyle kalmanın yollarını gösteriyordu.  Atatürk; ‘akıl’a dayalı lâik düşünce, lâik hukuk ve lâik öğretim sistemlerini toplum hayatına hâkim kılan büyük bir devlet adamıdır. Tek hedefi Millî egemenliğe dayanan tam bağımsız Türkiye idi.

Yüzyıllarca ikinci sınıf insan durumuna düşürülmüş Türk kadınını gerçek yerine yükseltip, eşit haklara ve yüksek haysiyete sâhip insan ve yurttaş yaparak, eşitsizlikleri kaldıran bir liderdi.

Misak-ı Millî sınırları içinde ‘Türk’üm diyen herkesin Türk olduğu prensibini getirerek, ırkçılığı reddedip; yapıcı, olumlu ve çağdaş Türk milliyetçiliğini yaratarak, onu devletimizin temel ilkelerinden biri yapan büyük bir dehaydı.

Yurtta sulh, cihanda sulh‘ ilkesini hem devlet yönetiminde hem de milletlerarası ilişkilerinde temel olarak almıştı.

Bu durum karşısında Atatürk inkılâp ve ilkelerinin, sosyal meselelerimizin çözümlenmesinde ışık tutucu niteliğe ve yaratıcı güce sâhip olduğuna inananlar, ‘Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurarak, O’nun inkılâp ve ilkelerinin gelecekte de hâkim olmasına katkıda bulunma ve onlara bekçilik yapma mecbûriyetini duymuşlardır.

Atatürkçü Düşünce Derneği Samsun Şubesi de 1994 yılında aynı ilke doğrultusunda düşünen büyüklerimiz tarafından kurulmuştur. Genel Merkeze bağlı olarak çalışmaktayız. Şu an Türkiye’de üç yüzü aşkın şubesi ile kamu yararına faaliyet gösteren en büyük derneklerden biriyiz.

Yıllık aidatımız 24 TL’dir. Hal böyle olunca bağışlar, yapılan dayanışma yemekleri, iktisâdî işletme satış gelirleri ile derneğimizi mâlî olarak ayakta tutmaya çalışıyoruz.

Ben ve Yönetim Kurulum iki yıl önce Olağan Genel Kurul ile üyelerimizin tercihi ile yönetime geldik. Hepimiz gönüllü olarak görev yapmaktayız. Ben özel bir hastâneninâcil polikliniğinde pratisyen hekim olarak görev yapmaktayım. Ama inanın şu an hekimlik mesleğini bir kenara bıraktım ve dernek adına çalışmaktayım. Ülkenin içinden geçtiği bu kritik süreçte bütün vatanseverlere çok görev düştüğü inancındayım.

Derneğimiz, yukarıda bahsettiğim kuruluş amaçları doğrultusunda; Cumhuriyetin temelleri olan Atatürk ilke ve inkılaplarının gelecek nesillere taşınması; tam bağımsız, laik, demokratik, parlamenter, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet yaşaması için çalışmalar yapmaktadır.

Gelecek gençliktir. Bunu hepimiz biliyoruz. ‘Önce gençlik‘ diyerek yola çıktık. Gençlik Kolları yönetimimiz ve Lise Komisyonumuz var. Burada pek çok çocuğum var.

Eğitim, kültür, sanat, sosyal sorumluluk projeleri ile her alanda aktif olmaya çalışıyoruz.

Benim anlatacaklarım bitmez ama bu sorunuza bu kadar cevabım yeterli sanırım.

Çetinoğlu: Kültür faaliyetleriniz de var. Neler yapıyorsunuz? Samsunluların kültür çalışmalarına ilgisinden memnun musunuz?

Dr. Özkefeli: Ulu Atatürk; ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür‘ diyor. Atamızın çizdiği çağdaş uygarlık hedefine ulaşmada medeniyet ve kültürün birbirinden ayrılamayacağına inanıyoruz. Bu sebepledir ki Atatürkçü düşünce sistemi içinde kültür çalışmalarına yer vermemek mümkün değildir.

Bu noktadan hareket ederek birçok çalışmalar yapmaktayız. Geçen dönem Düşünce Akademisi kapsamında konularında uzman misâfirlerimizle Türk târihi, dili, edebiyatı, sanatı gibi pek çok alanda toplantılar ve konferanslar gerçekleştirdik. Bu yıl da bu toplantılara devam edeceğiz.

Özellikle Türkçenin doğru kullanılmasına çok özen gösteriyoruz. Bu anlamda hazırladığımız bir sosyal sorumluluk projesini mutlaka hayata geçireceğiz.

Yine millî kültürümüzün sanat alanında gelişmesi için bünyemizde bulunan Türk müziği ve halk müziği korolarımızla konserler düzenliyor, her hafta şiir geceleri yapıyoruz. En son bu hafta içinde Selma Ergün sanat evi ve halk eğitim merkezi ile birlikte bir resim sergisini açtık ve hâlen bu sergi ziyâretçilerini ağırlamaktadır.  Kütüphânemizde bulunan kitaplara ait listemizi resmî web sayfasından yayınlıyoruz. Böylece yurttaşlarımızın kütüphânemizden faydalanmasını sağlıyoruz. Şehrimizde sanat ve sanatkâra karşı yapılan her türlü haksız uygulamada diğer sivil toplum kuruluşları ile berâber hareket ederek tavır koymaktan çekinmiyoruz. Geçen yıl gazi sahnesinin kapatılması ve Opera durağının adının değiştirilmesi konularında eylemelerde bulunduk. Samsunluların kültür çalışmalarına ilgisi her zaman en yüksek seviyede olmuştur. Bununla bir Samsunlu olarak gurur duyuyorum. Ancak yeterli sergi ve toplantı mekânı bulamadığımız için bâzı faaliyetlerimizi yapamamaktan üzüntü duyuyoruz.

Çetinoğlu: Atatürk’ün hayal ettiği ve gerçekleştirmeye çalıştığı Türkiye ile günümüzdeki Türkiye’yi, sosyal ve iktisâdî açılardan mukayese ettiğinizde ulaştığınız neticeleri ve bu netice ile alakalı duygularınızı anlatır mısınız?

Dr. Özkefeli: Cumhuriyetimizin onuncu yılında Yüce Önder ‘On yılda çok büyük işler yaptık, fakat yaptıklarımızı asla yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecbûriyetinde ve azmindeyiz‘ diyor.

Ulu Atatürk çağdaş medeniyet yolunda bugünümüze yol gösteren, eşsiz bir ileri görüşlülükle bunun temellerini atmış ve devâmını bizlere emânet etmiştir. Ancak geçen onca yıla karşın bu hedefleri gerçekleştirmede ne yazık ki başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz. Atatürk’ün iktisâdî hedefi her alanda olduğu gibi tam bağımsızlıktır. Ekonomik olarak bağımsız olamayan bir milletin tam bağımsızlığından söz edilemez.

Bakınız bu gün Türkiye’nin brüt dış borç stoku millî gelirin yarısını aşarak 432 milyar dolardan fazladır. İşsizlik ve enflasyon oranları çift hâneli rakamlarda dolaşmakta, canlı hayvan veya karkas eti, hatta hayvanlara yedireceğimiz otu bile yurt dışından satın almak mecbûriyetinde kalmış durumdayız.

Adâlet sisteminin tarafsızlığını yitirmesi başlı başına bir yıkımdır. Bütün bunlar karşısında duygularım ise umutsuzluk ve üzüntü asla değildir. Tam aksine daha çok ve hırsla çalışarak işimi en iyi şekilde yapmaya devam etmek olacaktır. Biliyorsunuz umutsuz durum yoktur, umutsuz insan vardır. Bizler; çağdaş ve medenîolmakla alakalı ümidimizi hep canlı ve diri tutuyoruz.

Çetinoğlu: Ülkemizdeki eğitim hizmetlerini tatminkâr buluyor musunuz, noksanlarımız, hatâlarımız var mı?

Dr. Özkefeli:Tabiî ki var. Bu konu sanırım başlı başına özel bir röportaj konusu olur ve sayfalar tutar. Ama kısaca bahsetmek gerekirse 16 yılda onlarca defa imtihan sistemi ve müfredat değiştiren bir ülkenin, ‘millî eğitim politikası yok demektir.

Çetinoğlu:Problemlerin giderilmesi için teklifleriniz nelerdir?

Dr. Özkefeli: Akılcı, ilmî ve çağdaş bir müfredatın uygulanması gerekir.

Çetinoğlu: Sözünü ettiğiniz müfredat programı ile ulaşılmasını düşündüğünüz hedefler nelerdir?

Dr. Özkefeli: Akılcı, dürüst, çalışkan, her hal ve durumda âdil olabilen, inançlı, vatan-millet âşığı bir neslin yetiştirilmesidir. Eğitim stratejisi âcilolarak bu maksada yönelik olarak değiştirilmelidir.

Çetinoğlu: Öğretim en çok 15 veya 17 yıl devam eder. Eğitimin ise ömür boyu devam etmesi arzu edilir. Okul çağında ve sonrasında, ülkemizde okul dışı eğitim hakkında ne düşünüyorsunuz?

Dr. Özkefeli:Eğitim ömür boyu bir süreçtir ve hayatımızı etkiler. Bu nedenle eğitim, öğretim kurumları dışında pek çok alanda kaynak bulur. Bu kaynakların içinde en önemlisi ailedir. Daha sonra çevre, medya araçları,  siyâsî partiler, dernekler sayılabilir. Bu konuda en önemli görev ailelere ve ailelerin eğitimine düşüyor.

Bizce okul dışı her eğitim alanının millî şuurla, akıl ve ilmi rehber edinecek yurttaşların yetişmesine hizmet edecek şekilde yeniden yapılanması gerekir. Tarikat ve cemaatlerin kör karanlığına yurttaşlarımızın düşmesini istemiyorsak daha fazla müzeler, ilim merkezleri, millî parklar, sanat kuruluşları kurmalı, spor kulüplerine önem vermeli ve sivil toplum kuruluşlarına daha fazla katılımı sağlamalıyız.

Çetinoğlu: Spor ve müzik ile diğer sanatlardan herhangi biri ile meşgul olmanın insanlara kazandıracakları hakkında bir değerlendirme yapar mısınız?

Dr. Özkefeli: Bu değerlendirmeyi Atatürkçülük perspektifi ile yapabilirim. Atatürk, emânetinin yücelmesi ve çağdaş milletler seviyesine ulaşabilmek için genç kuşağın bedenen, ruhen, zihnen, fikren, ahlâken ve ilmen iyi yetiştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunun da yolu spor, müzikle ve sanatla mümkündür. Biz gençlerimizi bu konuda devamlı motive etmeye ve yönlendirmeye çalışıyoruz. Geçen yıl engelli arkadaşlarımızla, gençlik kollarımızın yaptığı basketbol maçında duyduğum gururu asla unutamam.

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramını bu duyarlılıkla ayrı bir heyecanla kutluyor, bisikletli sporcularımızla Samsun’dan Anıtkabir’e sevgi bayrağını taşıyoruz.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için veremediğiniz mesajınızı okuyucularımıza sunmanız için söz sizin efendim, buyurunuz…

Dr. Özkefeli: Öncelikle derneğimi ve şubemi anlatma fırsatını verdiğiniz için size ve Önce Vatan ailesine çok teşekkür ederim.

ADD Samsun Şubesinin benden önce hep erkek başkanları olmuş. 2016 yılında eski başkanlarım ve büyüklerim bana ‘Bizim hiç bayan başkanımız olmadı‘ diye Samsun Şube başkanlığını teklif ettiklerinde gerçekten gurur duydum.

Yönetimim ve ben gençlik teşkilatlanmasına çok önem verdik ve gençliğe kapılarımızı açtık.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk bir sözünde: ‘Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek olan sizsiniz.’ demiştir.

Siyâsî partilerde sâdece adı olan bir gençlik ile bu ülkenin bir yere gelemeyeceğini hepimiz çok iyi bilmemize rağmen yine de onlardan uzak durmaya çalışıyoruz. Ama şunu o kadar iyi biliyorum ki onlar artık her gün siyâsî çekişmelerle uyanmaktan bıktılar. Siyâsetin içinde olmak istiyorlar ama itilmekten kakılmaktan dolayı uzak duruyorlar. Onlar refah ve huzur içinde, hür, demokratik şartlarda, barış içinde yaşamak istiyorlar. Huzur ve barış içinde bir toplumda yaşamak istiyorlar.

Derneğimize gelen gençlerimizden ihtiyacı olanları burs ile destekliyoruz. Burs sağlayıcılarımız var. Bir komisyon kurduk. Geziyoruz, anlatıyoruz, maddî destek istiyoruz. Burs yönergemize göre başvuruları alıp, mülakat sonrası, dokuz ay boyunca eğitim bursu desteği yapıyoruz.

 

Dr. IŞIK ÖZKEFELİ:

06 Nisan 1970 târihinde Samsun’da doğdum.

İlk, Orta ve Lise eğitimimi Samsun’un Çarşamba ilçesindeki okullarda tamamladıktan sonra 1987 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım.

1993 yılında İlk Görev yerim olan Sinop’un Gerze ilçesinde Sağlık Merkezi Âcil Servisi’nde göreve başladım. 1995 yılında Çarşamba’ya tâyinle geldim. Devlet Memuriyetinden istifa ettiğim 2010 yılına kadar Çarşamba Devlet Hastânesi Âcil Polikliniği’nde çalıştım.

2010 yılına kadar sendikal çalışmalar ve Samsun Tabip Odasında çeşitli pozisyonlarda görev aldım.

Hâlen özel bir hastânenin âcil servisinde mesleğini, Atatürkçü Düşünce Derneği Samsun Şubesi’nin başkanlığını yapmaktayım.

 

 

“Hatırla Beni Hayat”

Gazneli Devletinin kurucusu ve Hindistan Fatihi Gazneli Mahmut(Afganistan Gazne 971-1030 Gazne) kurduğu devletin 32 yıl hükümdarlığını yapan(998-1030) bir devlet adamı. Danışmanlarından en fazla Ayas’ı tutuyor. Çünkü denemeyle görmüş ki en fazla Ayas, devletine faydalı oluyor, ayağı yere basıyor. Diğer üç vezirine bir fetih için görev verdiğinde tümü de askeri tedbirleri alıp imkânları artırırken, Ayas aynı konuda değişik düşünüyor; “Önce bölgeye adamlarını gönderiyor. Halkın durumu, geçimi, yaşantısı hakkında bilgi alıyor. Sonra bölgenin coğrafi keşfini çıkartıyor. En kötü ihtimalleri de hesap ederek görüşünü aktarıyor.” Dolayısıyla da Gazneli’nin göz bebeği mesabesindedir kendini yöneten insan Ayas.

 

İnsanı ve Sorgulamayı Öğrenmek

Bu öyküyü; ilk defa tanıştığım, kendisini ilk kez Zincirlikuyu Kültür Konseyi Lokalinde dinlediğim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji mezunu sosyolog Yusuf Özkan Özburun(1877 Nevşehir) anlattı. Sadece bu değil elbette. İnsan ile alakalı çok şey söyledi. Sayın Özburun bir dönem üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmış ama artık kendi şirketine zaman ve imkân ayırıyor.

Yaklaşımları ilginç. Mesela “Çıraklık bilincini koruyalım. Öğretmen sınıfın en çalışkan öğrencisidir.” gibi. Dahası var “Dönüştürücü insan potansiyeline yönelmek gerekiyor. Dinleme de çeşit çeşit; görünüşte dinleme, seçerek dinleme, şartlanmış dinleme, savunucu dinleme ve tuzak kurucu dinleme.” Tümü de doğru. Herkes hangi dinleme sınıfına girdiğini en iyi kendisi bilir.

Sadece çocukluğumuzda değil, üniversiteye kadar bütün eğitim sistemimizde bizlere hep “felsefeye sakın ha sakın kulak asmayın, kafanızı karıştırmayın” denmiştir. Meğer felsefe toplumumuza ne kadar gerekmiş belli bir yaştan sonra ancak öğrenebiliyoruz. Çünkü size sorgulamayı öğretiyor. Karşınızdaki de cevap vermek için donanımlı ve birikimli olması icap ediyor. İkisi de olmayınca kolaycılık ortaya çıkıyor, her iki taraf da tembellikte zirve yapıyor.

İbn-i Haldun, İbn-i Rüşt, İbn-i Sina, Buruni işte bundan dolayı hala okunuyor, adlarına enstitüler, fakülteler, üniversiteler açılıyor.

 

Mizaç Bir Tohum mu? O Zaman Sorun Nerededir?!.

Yusuf Özkan Özburun bilgisayardan grafiklerle beslediği konuşmasında şahsiyetli insanı anlattı. Ne kadar da ihtiyacımız var özellikle bugünlerde. Şahsiyetli insan değerlendirmelerinde siz “beni sevmiyor, beni eleştiriyor, beni küçük görüyor, beni baskı altına almak istiyor, beni gözden çıkardı, beni çekemiyor” biçiminde düşünseniz de gerçek eleştiri bizim gelişmenizi istiyordur. Sanıyorum bir batılı, galiba Aristo diyor ki “Beni tenkit eden eğer doğru ise, nefsimi düzeltmeye yardımcı olur; yok eğer yanlış ise iftiradır beni de ilgilendirmez.” Ben bu görüşe katılıyorum.

Yusuf Özkan Özburun’a göre; kritik, analitik düşünce çok önemli. Mizaç bir çekirdektir. Tohumdur. Mecellede bir kaide vardır “zararlı şeyleri def etmek, faydaları ikameden önemlidir.” Yani önce zararlıları kovacaksın. Bunun için de kolektif zekâ gerekiyor. Bu zekâ için de yerel unsurları güçlendirmek icap ediyor. Özellikle de bunlar Müslüman toplumlar için acildir. Yoksa Türkiye bile ilerde Müslüman Roma olabilir. Çözüm insana yatırım yapmaktır.

Satrançta önemli olan hamleyi okuyabilmektir. Çağrışım zenginliği üreticiliktir. İnsan büyük düşünmeli. Bazı şeyler ise kurmacadır. Örnek verecek olursak iş hayatımız gibi.

İnsan, toplum, kâinat bir kitaptır doğru bakılınca. Bunu iyi okuyabiliyorsak sorun yok. Kozmik düşünce ise tepeden bakmaktır. Peki sorun nerededir. İşte problemler; 1)Tembellik, 2)Ertelemecilik, 3)Mazeret üretmek, 4)Rahatlık düzeyi, 5)Konforizm, 6)Hedenistlik, 7) Amaçsızlık, 8)Motivasyonsuzluk, 9)Beklentisizlik, 10)Disiplinsizlik, 11) Öz yönetim eksikliği, 12)Yanlış Kadercilik, 13) Kısa Vadeli Düşünme, 14)Teslimiyetçilik, 15) Pasiflik, 16)Alınganlık, 17) Küskünlük,  18) Sorumsuzluk, 19) İnisiyatifsizlik.

Özeti şöyle Yusuf Özkan Özburun’un bütün anlattıklarının; insan iyi bir dinleyici olmalı, iletişim içinde bulunmalı, toplumun dışında yaşamamalı.

 

Yaşama Sevinci ve İnsan Sıcağı

Ben sosyolojiyi, felsefeyi, mantığı her geçen gün daha fazla seviyor, toplumumuz için bir ilaç mesabesinde olacağını düşünüyorum. Sordum kendisine; bu konuda yaşayan sosyologların eserlerinden örnek rica ettim. İki çalışma söyledi. Prof. Dr. Sibel Arkonaç’un Sosyal Psikoloji, diğeri yabancı İngiliz toplum bilimci Anthony Gidders’in (1938)  Sosyoloji Kitabı. Sonra düşündüm, Nurettin topçu’nun ders kitaplarından neden çıkarttılar ki?

Yusuf Özkan Özburun’a da eserleri olup olmadığını sordum. İkisinin ismini söyledi. Ancak elimden kurtulamadı. Çünkü önemli bir aydın. Ayrıca derin bir dini birikimi var. Sanatçı yönü de ağır basıyor. Şairliğini de bu vesileyle öğrendim. İşte yayınlanan eserleri; Hatırla Beni Hayat’ta şöyle diyor;

“Filozofun, Hiç Kimsenin Ülkesi dediği düşünce yurdunda, her birimizde var olan hakikat çocuğunun sancısını çekmenin çarpıntısıyla, kaleme tutunmak anlamına geliyor benim için yazma etkinliği.
İlk gençlik yıllarımdan beri yazmakla olan muaşakamın beni bu küçük kitabın kıyısına getirip bırakacağını hiç tahmin etmezdim. Benimkisi, zaman, can elmasımı kül etmekteyken bir yerlere çentik atma, iz bırakma, ben de yaşadım, ‘Hatırla Beni Hayat’ deme çabasından başkaca bir şey değil.”

 

Yaşama Sevinci ve İnsan Sıcağı Öyküleri’nde ise yaklaşımı farklı. Çünkü bam teline basıyor;

“Öykü okuyabilene, mesel söyleyebilene, “Yaşama Sevinci”ni ve “insan sıcağını” duyabilene ne mutlu!
Belki binlerce öykü, hikâye, mesel, masal okudum bu çalışmayı hazırlarken. Bunun en başta benim düşünce ve hayal hamuruma muazzam katkıları olduğunu bizzat gördüm. Yüzyıllar boyunca halk irfanının bu öykü, mesel ve hikâyeler yoluyla taşındığını, hikâyelerle, öykülerle düşünmenin insanda ayrı bir bilgelik inşa ettiğini bir daha kavramak olağanüstüydü doğrusu. İyice anladım ki insanlara saatlerce teorik ve teknik terimlerle konuşmak yerine bir öykü anlatmak, bir temsil getirmek, bir nükte yapmak yeterli olabilmektedir. O vakit düşündüm ki bilgelik, erdem, anlam, anlaşmak her zaman yüce dağların başında bir mor ışık halesi şeklinde belirmez.”

 

İçimizdeki Açlığı Teskin İçin Aranan Şey
Gelelim Kıvılcımlar Kitabı’na. Yayıncısı kitap için şöyle diyor;

“Kıvılcımlar Kitabı” ile üçüncü kez görücüye çıkan şairimiz; ömrünün oldukça erken bir devresinde zorlu bir şiir yürüyüşünün (ama sıçramalarla dolu bir yürüyüşün) örtük tablosunu arz ediyor okuyucuya. Zira kendisi şiirin, “düz yolda rehavetli bir yürüyüş değil, varoluşun uç boylarında hummalı bir raks” olduğunu dillendiriyor. Varlığın sınırlarını tırmalayan şiirin “bir kıvılcım, içteki harlı ateşin karşı konulmaz dışa vurumu” olmaklığını söylüyor. Diplerden, ta diplerden kopup gelen yalazlı bir soluğu “okuyucu”nun yüzüne üfürüyor, o kadar.

Gelelim Teselliler Kitabı’na; Aşk, ayrılık, hüzün, anlamsızlık, yalnızlık, yaşlılık, ölüm, çirkinlik, yoksulluk… Çağdaş dünyanın yaralarına kadim merhem: “Teselliler Kitabı”  Bizlerle sakin, dingin ve rahat bir dille konuşan Tesellici, insanlığın ortak kültüründen beslenen hikmetli bir bakışla bütün zamanlarda ve günümüzde yaşanan dertlere çare olacak, yüreklerde açılan yaraları sarmalayacak bir bakış aktarıyor. İşaret ettiği tema ise şöyle “Anladım ki her insan şu fani dünyada bir sığınak, bir liman, bir teselli arıyor. İçindeki sonsuz açlığı teskin için.”

Toplum ve Sosyoloji

Toprak Kabın Köprüsü’nde ayrıca okuyucuya bir serzeniş var.

“Ben, üstünkörü hayat hikâyelerinin yırtık, pırtık libasına takılıp bir insanı insan eden öze geçiş yapmayan çok kimse tanıdım. Bu sebeple, “şahıslardan kat-ı nazar, hakikatin incilerine teveccüh” prensibini kendi şahsımda temsil etmek istedim. Artık kusura bakmazsın okuyucu.
Eğer hala hülasai hayatımı merak ediyorsan, elindeki bu küçük eserin sahifelerinde seyahat et. Esaslı bir “Okuyucu” isen, oralarda çok şeyler bulacaksın. “

 

Son Ağaç Şiirinden aktarmak istiyorum örnek olarak;

gün olur meşk biter söz susar dil bağlanır,
üşer akşamın tenine bir kanlı ufuk;
uzak bahçelerde dev ateşler harlanır,
kopar, düşer yere ah içindeki çocuk!

 

Senai Demirci ile de ortak çalışmaları mevcut Yusuf Özkan Özburun’un. Velut bir müellif ve araştırmacı. Güzel Türkçemizi çok iyi kullanıyor, vurguları yerinde. Rahat okunabilen eserler.

 

Bir aykırı mütefekkir aziz dostum Prof. Dr. Hüsamettin Arslan’ın ani vefatından sonra hayattaki az sayıda da olsa sosyologlarımız daha fazla önem arz ediyor.  Çalışmaları daha da öne çıkıyor. Keşke kıymetlerini bilebilsek.

Kültür Konseyi Başkanı Dr. Metin Eriş bizleri ne güzel insanlarla tanıştırıyor. Kendisine müteşekkirim.