27.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 644

Daha Farklı Bir İnsan Daha Farklı Bir Aydın

Benim aziz dostum, şair, musikişinas ve eczacı Memduh Cumhur (25 Ocak 1947-12 Ocak 2017)  hakka yürüdü. Bir kalp krizi geçirmiş. Haydarpaşa Dr. Siyami Ersek  Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılmış. Sosyal medyadan haber hemen duyulmuş. Yayınlandı. Benim gibi bütün dostları panik atak. Memduh Cumhur Bey sağlıklı biriydi, üstelik titizdi bu konuda. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” demekten başka elimizden başka bir şey gelmiyordu. Ne diyordu alemlerin Rabbi “Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksin. Ankebut-57″ Bir başka ayette de ” Allahtan geldik, yine O’na döneceğiz. Bakara-156) denmiyor muydu?

Karacaahmet Şakirin Camiinde Son Bbuluşma

Memduh Cumhur Bey de bu hatırlatmayı yaşadı. Kendisini Karacahmet’te son yolculuğuna uğurladık. Çağdaş bir mimari tarzında inşa edilen Şakirin Camii pazar  günü olmasına rağmen miting alanı gibiydi. Cuma namazlarındaki gibi cemaat dışarı taşmıştı. Yurtdışından ve taşradan gelen yakınları, dostları ve arkadaşları da vardı. Düzce’den genç değerli bir aydınımız İlhan Karabulut ile Üsküdar’da buluşup Şakirin Camii’ne erken geçtik. Avlu bile dolmuştu. Her zaman bir kaç çiçekçi gelirken, bu defa onlarca değişik kuruluşların temsilcileri gelmişti. Bir o kadar da medya mensubu. Sonra dostlar. Cumhur Ailesi de oradaydı. Sıraya girerek eşine, kızına ve oğluna taziye bulunduk. Ön sıradaki tabutuna yaklaşmak zordu ama becerdim. Duamı okurken Rasim Cinisli’yi gördüm. Ailesiyle tanıştırdım Rasim Ağabeyi. Yeniden bu defa birlikte taziyede bulunduk. Cenaze namazının ardından Karacahmet’te yeni açılan bölümdeki mezarlıkta da defnettik Memduh Cumhur Bey’i.

Akşam Memduh Cumhur Bey’in her zaman sohbetlerini yaptığı,  şiirlerini okuduğu Üsküdar sahildeki Balaban Tekkesi’nde ruhuna Kur’an ve ilahiler okundu, dualar edildi. İstanbul’un önemli bestekarlarından musikişinas Amir Ateş Başkanlığındaki heyette ünlü hafızlarımız Yunus Balcıoğlu, Fehmi Atay, Mustafa Başkan, İsmail Çimen ve Kerim Öztürk yer aldı. İndirilen üç hatim için de Yaradan yakardık.

Memduh Cumhur Balkan göçmeni Boşnak bir aile çocuğu. Bursa İnegöl’de doğmuş. Liseyi ise İstanbul Haydarpaşa ve Bursa’da tamamlamış. İstanbul Eczacılık Fakültesinden mezun olmuş. Daha talebe iken şiirle meşgul olmuş, musikimizin meşk meclislerine katılmış. TRT’ye girmiş. 10 yıl çalışmış. Şiir ve yazılarını Hareket, Müzik ve Nota, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Türk Edebiyatı Dergisinde yayınlamış. Birinci baskısı tükenen Tuna’yla Hasbıhal(2012) adlı bir çalışmasını  Kubbealtı Akademisi yayınlamış.

Aydınlar Evi Olan Eczane

Benim tanışmam(2009) ikince defa İstanbul’a avdet etmemle başladı. Perşembe akşamları Cağaloğlu’nda ESKADER’deki Babıali Sohbetlerinde zaman zaman birlikte olduk. Üsküdar merkezindeki Salman Eczanesi küçük idi ama sohbetleri muhitindeki çayhane, cafe, lokantalarda devam ederdi, ettirirdi. Her Üsküdar’a gittiğimde mutlaka uğrar birlikte olurduk. En son Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Arslan ve bir hafta önce de Dr. Şakir Diclehan ile ziyaret etmiş, derin muhabbetlere girmiştik. Rubai üstadıydı ama konjonktürle alakalı aykırı görüşleri, kara mizah dizeleri daha da düşündürücüydü. Bir İstanbul Efendisi olana Memduh Cumhur Bey Üsküdar’ın da bütün sırlarını üzerinde toplamıştı. Eczane bir aydınlanma evi gibiydi. Sultan Beşinci Murat’ın Torunu Ali Vasıp Efendi’nin oğlu Şehzade Osman Osmanoğlu’nu burada tanıdım. Şehzade Beylerbeyi’nde İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un bir müddet ikamet ettiği evde oturuyordu. Orayı da ziyaret ettik. Daha sonra hep birlikte İstanbul’un yaşayan önemli yerel aş evi Kanaat Lokantası’da İstanbul Mutfağının yeniden lezzetine vardık. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’mızın Kahire Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği sempozyumun konser programına Memduh Cumhur Bey katkı vermiş, birkaç enstrümanı çalabilen ve solist olarak da musiki icra eden bir İzmirli sanatçıyla tanıştırmıştı. Ancak bu sanatçının iki defa İstanbul-Kahire bileti aldırmasına rağmen yeni bir mazeret göstererek gelmemesine çok üzülmüş, hatta kızmıştı. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Yürüyüş Yolu Kitabını hazırlarken bir sohbetimiz esnasında anlattıkları da ilginçti. “Murat ve Mehmet Yalçıntaş’ın sünnet düğününde biz de TRT sanatçıları olarak mini bir konser vermiştik. ” Üsküdar Fatih Mahkemesi’ndeki bir konuşmamda aruzun son temsilcilerinden Kilisli Şair Hafız Kamil Kıdeyş’i anlatmıştım, büyük bir alaka ile dinlemişti. Üzerinde tartışmıştık.

İstanbul’un Efendisi, Üüsküdar’ın Çelebisi

Memduh Cumhur bir gönül dostu, musikimizin aydın sanatçısı bir şairimizdi. Nüktedanlığını, mizah ustalığının yanında zarif ve naif bir insandı. Kara mizah dörtlüklerinin bazılarını sosyal medyada yayınladığında büyük bir alaka görüyordu. Haklı olarak belden aşağı vurmalarına eşinin karşı çıktığını söyleyerek, kendini frenlemiş, cazip kelimelerin yerine daha dikkat çekicileri yerleştirmişti. Bu haliyle rubai ve hiciv sanatçısı olarak aynı zamanda hikmet sahibiydi. Bir bakıma Neyzen Tevfik, Şair Eşref ve Rıza Tevfik Bölükbaşını hatırlatıyordu bana. Bir örnek vermek istiyorum; Kürsüde raks eder görürüz hokkabazları,

Beyhude zannedip almadık mezarda biz,

İslam’ı mal sanır, bugünün biz yobazları;

Yanmaz kefen satanları gördük pazarda biz!.

39. Evlilik yıldönümünü kutlamıştı. Tebrik edince teşekkürle geri dönmüştü. 2017 yılı içinde hem Almanya ve hem de Baltık ülkelerine gezi yapmıştı. Yakından takip ettim. Meğer Dresten’de aynı dönemde olmuşuz. Baltık ülkelerine gitmek istediğimi söyleyince ilkbahar sonu, yaz başlangıcının en iyi mevsim olarak belirtmişti. Yeni tanıştığı herkese yaş grubuna bakmadan “Arkadaşım hoş geldin” derdi. Bilge bir şairdi. Alicenap ve mükrim bir insandı. Çelebiydi özetle. Ses tonu sizi etkilemeye yeterdi. Temsil özelliği çok fazlaydı. Her zaman şık giyinirdi. Ehl-i dildi. Gezdiği galerileri, okuduğu kitapları, dolaştığı mekanları tavsiye ederdi. Bir Azeri sanatçının Ümraniye Kültür Merkezi’nde açtığı tezhip, minyatür ve kabartma sanatını tavsiye etmişti. Ancak sergininin açılışı bir fiyasko olmuş. Buna çok üzülmüştü. Gerçekten gidip gördüm, muhteşem bir sergiydi. Ancak yöneticilerin böyle bir endişesi olmaması böyle neticeler veriyordu. Rahmetli az kızardı bu olay da bunlardan biriydi.

Sevgilinin Lütfuna Muhtaç Olmak

Osmanlıdan günümüze kadar tarih, edebiyat, dil, musiki, tasavvuf, sanat ve medeniyet hareketi içinde kültür donanımlı olan Memduh Cumhur bir dörtlüğünde şöyle diyordu bu günlerini görerekten;

Yadelleri silmekten ibaretmiş ömür,

Can sırrını bilmekten ibaretmiş ömür;

Canana giden yolda nefesler sayılı,

Sevmek ve sevilmekten ibaretmiş ömür!.

“Huve’l Hallak’ul Baki”  Makamı ali, mekanı cennet olsun. Nurlar içinde yatsın aziz dostum, değerli gönül adamı. Bir dörtlüğünde de  bam telimize vuruyor;

Daldıkça bu âlemde derinden derine, Söz mülkünü seçdim nice mülkün yerine, Kalbim ve lisânımla ulastır Rabbim, Ecdâdımızın vecîz rubâîlerine

Merhum Ahmet Yüksel Özemre’ye ithafında da şöyle diyor;

Her lâhza seven sevdiğinin lutfuna muhtaç,

Tevhîdi bilen der ki tevekkülden ibâret,

Gül sevgisi Hak sevgisinin remzidir ancak;

Alemdeki tek varlığımız gülden ibâret!.

 

 

“Babatürk” Denktaş

”Milli davalar uzun soluklu mücadeleler sonucunda, milli menfaatlerimizi koruyarak, dik durarak kazanılır. Hiçbir neden, bağımsızlığın ve özgürlüğün teslimiyeti için geçerli olamaz…”(K.K.T.C Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş)

Hep bu gerçeği savundun, böyle seslendin halkına.

Hep Kıbrıs dedin.

Ama hayat bu! Yaşamak kadar ölüm de gerçek…

Ne de çabuk geçiyor zaman!

Takvimin yaprakları birer birer dökülüyor…

Biliyorum ki, siz de dönmeyeceksiniz o ebedi yolculuktan.

Siz yoksunuz ama hala duyulur sesiniz o gazi topraklardan:

Baf’tan, Lefkoşa’dan, Girne’den, Beşparmaklardan,

Kıbrıs’ta özgülük mücadelesini anlatan yıllardan,

Uğruna hayatınızı adadığınız davanızdan.

Bu gerçekleri kimleri görmezden gelse de, unutturmak istese de!

Kıbrıs’ın taşı, toprağı; tarihe yazılı Kıbrıs gerçekleri bunu söyler.

Siz yaşamınız boyunca;

”Bu topraklar bizim vatanımız, ata yadigârımız. Kıbrıs Türk’ünün insan gibi yaşama hakkının, kazanılmış anayasal haklarımızın elimizden alınması, tarihi gerçeklerin görmezden gelinmesi asla kabul edilemez…” Diye haykırırken:

Bilirim, yüreğinizdeki sevdanın da sesiydi ay yıldızlı ikizimiz.

Son yolculuğuna uğurlarken halkı ona;

”BABATÜRK DENKTAŞ” adını verdi

O da son kez halkına şu cümleleriyle vasiyet etti:

”Devletsiz yaşayan insan olabilir ama devletsiz yaşayan millet yoktur. ‘Kıbrıs Türk Halkı, Türk Milletinin’ ayrılmaz, kopmaz bir parçasıdır. Devlet demek hürriyet demektir, dimdik ayakta durup, kimsenin boyunduruğu altına girmemek demektir. K.K.T.C bir evlat gibidir, ona zarar vermeye çalışan herkese ‘dur’ demek, tüm Kıbrıslı Türklerin görevidir…” dedi.

” Burası bizim vatanımız, biz Türk Milletinin ayrılmaz, kopmaz bir parçasıyız” diyerek yola çıkan;

Son nefesine kadar Kıbrıs’taki hakkımızı, hukukumuzu savunan bir dava adamının sözleridir o haykırışlar.

Uluslararası toplumun, Yunan’ın, Rum’un adayı ele geçirmekle ilgili türlü tuzaklarını bozan,

Kurucusu olduğu K.K.T.C devletinin yaşaması için mücadele eden,

Atatürk ilke ve devrimlerine sadakatle bağlı, Türk Milletine mensup olmanın gururunu taşıyan bir devlet adamının kendisinden sonra gelenlere mirası niteliğindedir o sözler.

”O kan çanağından bir devlet çıkarmıştır.”

Kıbrıs Türk Halkının adadaki varoluş tarihi incelendiğinde;

Kıbrıs Türk’ünün;

İngilizlerin, Rumların yıllarca yapmış olduğu baskılara boyun eğmeden vermiş oldukları o muhteşem direnişi,  bu uğurda verdikleri binlerce şehidi, binlerce gaziyi, Türk Ulusunun bu uğurda günümüze kadar yapmış olduğu maddi ve manevi fedakârlıkları anlatır o cümleler.

Kıbrıs Türk’ü tarihin hiçbir döneminde ne İngiliz’e, ne de Rum’a diz çökmemiştir.

Onun en büyük eseri; bedeli binlerce yiğidin kanıyla, canıyla ödenerek kurulan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletidir.

Bu gerçeklerin tümünde Kıbrıs milli davamızın liderleri;

Sn. Dr. Küçük’ün, Sn. Denktaş’ın ve dava arkadaşlarının önderlikleri, Türkiye’nin o dönemini başarıyla yöneten devlet adamlarının imzası, Türk Milletinin desteği vardır.

Sn. Denktaş ölümünden kısa bir süre önce vermiş olduğu mesajda:

”Devletsiz yaşayan millet yoktur” derken; aslında Kıbrıs Türk’ünün adadaki varoluş mücadelesi unutulmadan, günümüzde dikkat edilmesi gereken en önemli kavramın bu olması gerektiğini de işaret etmiştir.

Yıllardır yürütülen taraflar arası görüşmelerde; Rumların adadaki ”Tek Devlet”, ”Tek Egemenlik”, ”Tek Millet” dayatmalarına direnen, bu mücadeleyi başarıyla yerinen getiren liderdir Sn. Denktaş.

Kıbrıs Türk Halkı; 20 Temmuz 1974’te kazanmış olduğu özgürlüğünü, kurulan K.K.T.C ile taçlandırmıştır.

2018’de hiç gündemde yokmuş gibi duran Kıbrıs konusu, yeniden gündeme gelecek.  A.B.D’nin, Yunanistan’ın, Rum kesimin, AB’nin bilinen ayak oyunları yine devam edecektir.

Adada yarım asırdan beri devam eden müzakerelere rağmen neden sonuç alınamadığını açıklaması bakımından kısa bir süre önce yaşadığımız şu gerçek oldukça önemlidir;

Kasım 2012’de Filistin’in BM’de 138 Devletin evet oyu ile ‘Gözlemci Devlet’ statüsünü kazanması ,   (ABD’nin ve İsrail’in karşı çıkmasına rağmen!) Filistin Halkının lideri rahmetli Yaser Arafat’ın ölümünden kısa bir süre önce rahmetli Denktaş’a hitaben:

”Sizin gömülecek bir devlet toprağınız var, benim gömülecek bir karış toprağım bile yok’ demesinden sonra yaşanan aşağıdaki gelişme Kıbrıs Türk Halkı için de emsal teşkil etmelidir.

Türkiye’nin öncülüğünde kısa bir süre önce İslam Birliğine üye ülkeler; Filistin’i, Kudüs’ü tanıdıkları yönünde açıklama yapılmıştır. Bu tanınma uluslararası nitelikte olması bakımından önemlidir.

Böylesi bir tanımanın K.K.T.C için de zamanı gelmiştir.

Adada yaşanan de-facto durum dikkate alınmalı. Türkiye’yi, K.K.T.C’yi yönetenler zaman geçirmeden bu süreci başlatmalıdırlar.

Böylesi bir açıklama geç kalmış da olsa!

Yarım asırdan bugüne ayağı yere basmayan, adayı ele geçirmekten vazgeçmeyen iki yüz yüzlülere Kıbrıs’taki gerçeği anlatan iyi bir cevap olacaktır.

Sevgili Cumhurbaşkanım, ‘Baba Türk Denktaş’;

Ebediyete intikalinizin altıncı yıl dönümünde sizi sevgi, saygı ve minnet duyguları ile anıyorum.  Mekânınız cennet, ruhunuz şad olsun efendim.

Vatan size minnettardır.

 

 

Milli de Değil, İttifak da Değil.. İltica

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday çıkarmayacaklarını, kayıtsız şartsız Tayyip Erdoğan’ı destekleyeceğini” açıklamasından hemen sonra, Saray’a davet edildi. Burada yapılan Tayyip Erdoğan- Bahçeli görüşmesinden “milli ittifak” kararı çıktı.

Bir seçim işbirliğinden çok, iltica (sığınma) denebilecek bir birliktelikti bu.

AKP’nin MHP’lilerin oylarına ihtiyacı vardı. İltihak (katılma) veya iltica (sığınma) dense ülkücülerin gururu incinir, oy vermezlerdi.

Hemen o müthiş propaganda makinesi harekete geçirildi. Öncelikle yandaş medya bu “ittifak” dışında kalan partileri (bir ittifak yapacaklarına dair hiçbir söz söylemedikleri halde) “şer ittifakı” ilan etti.

AKP- MHP birlikteliğini “şer ittifakına karşı yerli ve milli ittifak” sloganı ile pazarlama planı yürürlüğe kondu.

Gerekçe hazır: “Türkiye adeta bir milli mücadele vermektedir. Yerli ve milli unsurların milli mutabakatına ihtiyaç vardır.”

BBP Genel Başkanı Mustafa Destici de “şer ittifakı” içinde anılmaktan korkmuş olmalı ki, bu “ittifaka” girme konusunda atağa kalktı.

MHP ile AK Parti’nin bu birlikteliğinden duyduğu memnuniyeti ifade eden Destici “BBP bugüne kadar olduğu gibi bu birlikteliğin yanındadır ve bu birlikteliğe katkı sunmaya devam edecektir” dedi.

  • Öncelikle belirtelim ki, kendileriyle siyasi işbirliği yapmayan rakiplerini “gayri milli, yabancı ve şer ittifakı” olarak nitelendirmek peşinen milli mutabakatı sabote etmektir.
  • MHP ve BBP genel başkanlarını biz Türk Milliyetçisi olarak bilirdik. Bu iki genel başkan Tayyip Erdoğan’ın BOP’un eşbaşkanı olması; kendisini Türk kabul etmemesi, Türk Milletini etnisite temelli yirmi küsur parçaya bölmeye çalışmasına dair eleştirileri kulaklarımızdan silinmedi. PKK ile müzakere etmesine karşı çıkıp, “Çözüm değil, Çözülme süreci” dediklerini unutmadık.

Erdoğan ve Ak Parti’yi TSK’ya kurulan kumpaslar, ordumuzun vatansever kadrosunun tasfiye edilmesi; FETÖ’yü palazlandırması sebebiyle yaptıkları çok ağır eleştirileri hala hafızamızda taze.

AKP iktidarı hakkındaki yolsuzluk, hırsızlık iddialarını ve Devlet Bahçeli’nin odasındaki 17.25’de durdurulmuş duvar saatini unutmadık.

  • Erdoğan’ın, Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldığını; Bahçeli’ye ve Türk milliyetçilerine ‘kafatasçısınız, kandan besleniyorsunuz, Fatiha bilmezsiniz’ dediğini Bahçeli unutmuş olabilir ama biz unutmadık.

Bugüne kadar Erdoğan’ın bu görüşlerinin değiştiğine dair kendisinden bir söz duymadık.

Şimdi insaf edin ve söyleyin, İYİ Parti lideri Meral Akşener haksız mı?

“Şimdi bu muhteremler yerli ve milli, bizler gayrı milli ha. Hadi oradan be!…”

**********************************

“Çömez Devlet, Güçsüz Devlet” Saygısızlığı

Cumhurbaşkanı Erdoğan 11 Ocak’ta 43. Muhtarlar Toplantısı’nda beni ürperten bir cümle sarf etti:

“Karşınızda ne Osmanlı’nın ‘hasta adam‘ı, ne Cumhuriyetin ‘çömez devlet’i, ne 1970’lerin, 1990’ların güçsüz ülkesi var. Artık bunların karşısında büyük ve güçlü Türkiye var” dedi.

Ürperdim. Çünkü “Çömez devlet” dediği Atatürk döneminde Türkiye Cumhuriyeti en itibarlı, en çok saygı gören devletlerin başında geliyordu. Devletin başı olan Atatürk, düşmanlarının bile saygı ile andığı bir liderdi. Savaş sonrasının bütün olumsuz şartlarına rağmen, ekonomik olarak da Cumhuriyet tarihimizin en yüksek rakamlı büyümesinin sağlandığı dönemdi.

Ürperdim. Çünkü “Çömez Devlet’in” 1932’de zamanın en büyük Uluslararası Örgütü olan Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) ya da sonraki adıyla “Birleşmiş Milletler”e üye olmasını hatırladım.

O zaman ki Milletler Cemiyetine girmek için prosedür gereği Türkiye’nin müracaat etmesi gerekiyordu. Ancak M. Kemal Atatürk böyle bir katılımın bizim yapacağımız bir başvuru ile değil, doğrudan doğruya Cemiyet-i Akvam’ın Türkiye Cumhuriyeti’ni resmen daveti ile olması gerektiğine inanmaktadır.

Genel Sekreter Sir Eric Dummond, durumu inceledikten sonra şu karara varıyor: “Cemiyet-i Akvam’a katılmanın hukuksal şekli yönünden öncelikle bir talepte bulunmak daha doğru olacaktır. Ancak eğer böyle bir işlem; MUSTAFA KEMAL TÜRKİYE’SİNİN örgüte katılmasına engel olacaksa,  o zaman hukuksal sıradanlıklardan vazgeçilmesi gerekmektedir. Çünkü MUSTAFA KEMAL TÜRKİYE’SİNİN, CEMİYETİ-İ AKVAM ÖRGÜTÜ AÇISINDAN ÖNEMİ BÜYÜKTÜR.”

Cemiyet-i Akvam Genel Kurulu toplanır. Türkiye’yi davet kararı alınır. İçinde Kurtuluş Savaşımızda düşmanımız olan İngiltere, İtalya, Fransa, Yunanistan dâhil bütün üye ülkelerin katılımıyla Türkiye’ye davet çıkarılır. Türkiye daveti kabul ederek bu örgüte üye olur.

Ürperdim. Çünkü “Güçlü Türkiye” dediğiniz günümüzde ise Cumhurbaşkanımız Fransa’dan randevu alabilmek için 5700 ton et, füzeler ve Airbuslardan oluşan bir alım sözü vermek zorunda kaldığını düşündüm. Milyarlarca Euroluk bu alımı yaptığı halde, Fransa Cumhurbaşkanı Macron‘un demokrasi ve insan hakları nasihatlerini de dinlemekten kurtulamadığı aklıma geldi.

Ürperdim. Çünkü “Güçlü Türkiye”de ABD’nin sınırımızda bir PKK devleti kurmakta olduğunu düşündüm.

***

Erdoğan’ın “Güçsüz devlet” dediği dönemlerde (hatta koalisyonlarla yönetilen Türkiye’de) unutmayın Türkiye Kıbrıs‘a girdi. Soydaşlarımızın hakkını korudu, orada bir devlet kurdu. ABD üslerini yasakladı, ambargoya direndi. Kardak için savaşmayı göze aldı. K. Irak’ta 50-60 km derinliğinde alanlarda operasyon yaptı. PKK’yı bitirme noktasına getirdi. PKK’yı besleyen ve A. Öcalan’ı barındıran Suriye, bir generalimizin ihtarıyla, Öcalan’ı sınır dışı etti.

Güçlü Türkiye dediğiniz günümüzde ise Ege’de 18 adamızı Yunanistan işgal ve ilhak etti.

Vatan toprağımız sayılan bölgeden Süleyman Şah türbesini kaçırdık.

Yunanlar Türk hava sahasını ve deniz sahamızı defalarca ihlal ediyor. Çipras Keçi Adamızda ayine katılıyor. Devletimizi yönetenlerden ses seda çıkmıyor.

“Çömez ve güçsüz devlet” dönemi dediğiniz zamanın devlet adamları kadar iyi şeyler yapamıyorsunuz. Bari onlara saygı duyun.

Şimdi lütfen söyleyin, İYİ Parti lideri Meral Akşener şöyle söylemekte haksız mı?

“Şimdi bunlar yerli ve milli. Bizler gayrı milli ha. Hadi oradan be!..”

 

 

Teslimiyet!

0

Sayın Devlet Bey’in Danışmanı Şefkat Çetin’in , Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, Semih Yalçın’ın ve de Sadri Durmaz,ın hemşehrisi gazeteci ve danışman Metin Özkan Habertürk Tv de ilk turda Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan büyük farkla başkan olarak seçilir dedi. Öyle bir iştahla ve sevecenlikle ifade ettiler ki daha önceki yıl ve yıllarda akp ye akp lilere Başbakana, C Başkanına yaptığı giderleri unutmuşcasına Türk Milleti’ni saf zannederek konuşmalarını iştahla yapıyorlar. San ki bir Ülkücü başkan seçiliyormuşcasına, ne istek beee ,bu ne iştah ne celal!

*

Devlet Bey, geçen yıla kadar Erdoğan’a,Erdoğan’ın da Devlet Bey’e hakaretlerini dinleye dinleye Tv yi açamaz olmuştuk. Şimdi neler oldu da Ülkücü Hareket tepki göstermesine rağmen Bahçeli sanki boynunun borcuymuş gibi, akp sessizken bizim başkan adayımız R Tayyip Erdoğan’dır diyor. Bu alınan kararla tekrar bir kırılma dalgasının geleceğini bilmiyorlar mı? Artık herkesin aklından geçen belli! Ülkücülerin partisi bitirilmek mi isteniyor?

*

Daha bir kaç ay önce kurulan İyi Parti genel başkanı Meral Akşener, ben başkan adayıyım derken, 50 yıllık MHP nin genel başkanı biz aday çıkartmıyoruz,adayımız Erdoğandır diyor. Siz başkan olmak istemiyorsanız, siz iktidar olmak istemiyorsanız, siz devleti yönetmek istemiyorsanız biz ne yapalım efendi? Şimdiye kadar elimizden ne geldiyse yaptık, kanımızla, canımızla, paramızla, ailelerimizle, bizden daha ne istiyorsunuz?

*

Biz sizlerden sadece Ülkücü duruşu istedik, ama duramadınız !Size hakaret edenlere teslim oldunuz.Yazık ! Ve Ülkücü Hareket ‘e ikinci yeni bir kıran girmesinin yolunu açtınız. Anlamadığımız şu ki ; Ülkücü Hareket koptukça yeni kopmalara sebebiyet verecek adımlar tekrar atılmaya devam ediliyor. 47 yıllık bir Ülkücü olarak artık düşünmeden edemiyoruz,neler oluyor,bu nasıl bir siyaset, bu nasıl bir tavır ?

*

Bu durumlar ,teslimiyet değil midir? Ülkücü Hareketi batırmak ,bölmek ,parçalamak değil midir? Şu an Ülkücü Hareket son bir yıl ki kadar çıkılmaz bir ortama düşmemiştir. *İki yıl öncede Sayın Erdoğan’a hesap sormazsak namerdiz diyorlardı. Anlamadığım şu ki Ankara’ya seçilip gidenler Ankara da olunca milli davayı da şahsiyeti de, dürüstlüğü de, halkı da bırakıyorlar zahir. Siyasetçi- politikacı oluyorlar her şey bozuluyor,liderin kuklası oluyorlar. Ülkücü şehitleri, verilen mücadeleyi, çekilen acıları düşündükçe ağlamamak elde değil!

*

Özellikle İyi partinin açılmasının müsebbibi bu akp ye teslim olanlar değilmidir? Demokrasi gereği kongre istekleri gasp edilen delegeler daha ne yapmalı idiler? MHP nin en önde gelen fikir hocaları artık çıkış yolu bulunamayınca, İyi partiyi kurmak zorunda kalmışlardır. Tüm bu gelişmelerin müsebbibi Erdoğan’a kayıtsız şartsız teslim olanlar değil midir?

*

Başbuğ Alparslan Türkeş, Dursun Önkuzular ve tüm diğer Ülkücü şehitlerimiz şu ana kadar yapılan hataları izliyorsalar eğer, toprağın altında nasıl da göz yaşı döküyorlardır, bizim döktüğümüz gibi! Yazık dememek elde değildir maalesef! Saygılarımla…

 

 

Ölüm En Yüce Mutluluk

“Bir sperm damlasının çağrıştırdığı düşünce(ye göre)…işitmesi ve zekâsı olmayan bir sperm(den)…bir damlacıktan çok karmaşık ve çok ahenkli bir insan vücudu doğmakta. Organların gelişimi… Ve zekânın yükselişi…(gibi)…Bu inanılmaz evrimin gayesiz olması mümkün değildir ve bu gaye, ki o bunu sürekli ifade eder, ‘özelliği, ruhu sevince boğmak olan’ cennete, öbür âleme erişmektir.

“O kendi görevini bu şekilde görür. Yani, insanları uyandırmak, onlara kaderlerinin bu yeryüzünden çok daha ilerilere gittiğini hatırlatmak; marifete (Allah’ı bilip tanımaya) ve hakkında en ufak fikir sahibi olamadıkları parlak bir geleceğe dâvet edilmiş olduklarını kendilerine anlatmak…

“Kaybedilecek zaman yoktur ve şeyh, insanların beklemeden yola koyulmalarını teşvik etmek için oradadır.

“Nitekim görevinden bahsederken şöyle diyordu: ‘Bırakıverseydik kendimizi uykuya, bütün bu uyuyan bahtsızların derdine derman kim olurdu? Hepsinin sorumluluğunu üzerime aldım, Allah’tan onları olgunluğa eriştirmesini isteyeyim diye.’

“Çünkü insan olgun (kâmil, mükemmel) olmak üzere yaratılmıştır. Mevlâna’nın temel sezgisi ve asıl düşüncesi de şüphesiz budur. İnsan insanı sınırsızca aşıp geçer ve şeyhin rolü de, son tahlilde, insanı mükemmel yapmak, kemâle erdirmektir. Şeyh, hepimizin olmamız gereken o kâmil insanı doğurtacak olan bir ebedir.

“Mevlâna bizdeki, yani her insandaki gizli Ben, tereyağı olarak ayrışabilen veya daha doğrusu tereyağının tadı, kesmikten ayrılabilsin diye, yayıktaki ayranı çalkalayan hizmetçi gibidir.

“Mevlâna için ÖLÜM, en yüce mutluluk olsa gerek. Elbette öyle. Çünkü bugün bile bütün Türkiye’de, onun ölüm yıldönümü ‘Şeb-i Arus / Düğün Gecesi’ olarak adlandırılır ve kutlanır. Gerçekten de ölümünden birkaç gün önce, kendisine sağlığına tekrar kavuşması temennisinde bulunan birine, şöyle demişti:

” ‘Ben Allah ile buluşayım diye, düğün gecemi beklerken, sen niçin burada kalayım istiyorsun?’

“Başucuna gelen Şeyh Sadreddin’e de şunları söylemişti: ‘Sevenle Sevilen arasında artık sadece kıldan bir gömlek kaldı, ışık ışığa kavuşsun istemiyor musun?’

“17 Aralık 1273’te, gün batımı sırasında ruhunu teslim etti. Bütün halk merasime katılmıştı. Müslümanlar, aynı zamanda da Hristiyanlar ve Yahudiler. Çünkü onda herkes kendisini buluyordu. Herkes ağlıyordu, çığlıklar atıyordu, üstünü başını paralıyordu. Doğu halklarını tanıyanlar, böyle bir günü zihinlerde canlandırmakta hiç güçlük çekmezler. Yahudiler merasim alayı içinde Hz. Davud’un Zebur’unu seslendiriyor, Hristiyanlar İncil okuyor ve hiç kimse onları dışlamayı aklından bile geçirmiyordu. Böylesine evrensel bir dinî birliktelik daha hiç görülmemişti…Bir Müslüman’ın cenazesine neden böyle katılıp kutlamışlardı?

” ‘Biz onu görüp dinleyince, Hz. İsa’nın, Hz. Musa’nın ve bütün peygamberlerin gerçek mahiyetini anladık. Biz onda, kitaplarımızda okuduğumuz şekliyle peygamberlerimizin kâmil davranış tarzlarının aynısını bulduk. Hem zaten Mevlâna, ‘Bizler, tek bir dünyada, iki yüz dinle uyuşup akordu yapılan bir neyiz!’ dememişmiydi?’

“Ölümümüz, ebediyetle düğünümüzdür bizim.

Nedir sırrı bunun? Allah birdir, bir!

Güneş evin aralıklarından geçerken bölünür;

Bu aralıklar kapandığında, çokluk yok olur.

O çokluk sıkılmadan önceki salkımlardadır:

Üzümden fışkıran suda artık bulunmaz çokluk!

Allah’ın nurunda yaşayan kimse için,

Tenle alâkalı bu rûhun ölümü bir nimettir!

Sen onun hakkında ne iyi söyle ne kötü,

Çünkü o iyinin de kötünün de ötesine geçmiştir.”

(Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch, İslâm’ın Güleryüzü, Çeviren: Cemal Aydın, İstanbul-2017, s.91-95

 

 

Edebiyat Araştırmacısı Yazar İSA KOCAKAPLAN İle MEHMET ÂKİF ERSOY’un Ebedî Âleme İntikalinin 81. Yıldönümü Vesilesiyle İSTİKLAL MARŞI Hakkında Konuştuk.

Giriş:

İstiklal Marşı, belki de dünyanın en anlamlı millî marşıdır. Onun; içinde doğduğu ortam, Türk milletinin hayatında çok kritik bir devre oluşturuyordu.

Varlık-yokluk kavgası içine girmiş, mahrumiyetlerin pençesinde kıvranan bir millet, bütün dünyanın tahminlerini tersine çeviriyor; küllerinden yeniden doğan bir kaknus (phoiniks) gibi, kendini yok etmek isteyenlerin karşısına yiğitçe dikiliyordu.

İstiklâl Marşı, bu yiğitçe doğruluşun ve ‘Ben bu topraklar üzerinde kıyamete kadar yaşayacağım.’ diyen milletin destanıdır.

Bu bakımdan millî marşımızın anlaşılması ve her Türk gencinin yüreğinde yer etmesi önemlidir. Bu bengi kaynakla beslenen Türk gençleri, sâhip oldukları istiklâl karşılığında, atalarının ödediği bedelin bilincine varacak ve onu kıskançlıkla korumaya devam edecektir.

İsa Kocakaptan

İstiklal Marşı

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım, çehrene ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
Garb'ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
''Medeniyet!'' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri ''toprak!'' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne na-mahrem eli;
Bu ezanlar -- ki şehadetleri dinin temeli --
Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -- varsa -- taşım;
Her cerihamda, İlahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım!
O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal.

Oğuz Çetinoğlu: Marş, ‘edebiyatımızda nazım türlerinden biri‘ olarak kabul edilir. Özelliklerini ve ifâde ettiği mânâyı anlatarak sohbetimize başlayabilir miyiz?

İsa Kocakaplan: Millî marşlar, milletlerin kahramanlık destanlarıdır. Onu dikkatle okuyan ve gönülden söyleyen nesiller, millî şuurlarını kazanır ve kim olduklarının farkına varırlar.

Çetinoğlu: İstiklal Marşı, ‘sancak’ ile başlıyor. Sancak, bayrağın bir başka adı… İstiklal Marşı’nın bayrakla ilişkisini yorumlar mısınız?

Kocakaplan: Bayrağımız ve onun hürriyetini ebedileştiren İstiklâl Marşımız milletimizin ruhunu, târihini, ideallerini aksettiren ölmez değerlerdir.

Bayrağımızın rengi ve hilâli, sanatkârlarımıza zarif hayaller ilham etmiştir. Ârif Nihat Asya’da bu zarâfet şu mısralarla dile gelir:

Kopardılar ay’ı gökten

Bir ipek dala astılar.

Yurt dediler gölgesine

Ayaklarını bastılar…

İstiklâl Marşı’nda da Âkif’in dert ortağı, gönül arkadaşı bayraktır.

Çetinoğlu: İstiklal Marşı, heyecanla okunuyor. Güzel… O’nu anlamak da gerek. Fakat nasıl?

Kocakaplan: İstiklâl Marşı’nı anlayabilmek için, Mehmet Âkifi iyi bilmek, O’nun bütün yönleriyle şahsında topladığı ve Türk milletinin bütünüyle benimsediği ‘Millî mücâdele ruhu’nu yakından tanımak, o ruhu hakkıyla hissetmek gereklidir.

Çok yerinde bir kararla okullarımızda İstiklâl Marşı’nı ezberlemek mecburî kılınmıştır. Ancak marşın ruhuna nüfuz edemezsek, yazıldığı devrin özelliklerine gidemezsek, bu muhteşem âbide, alelâde manzumelerle aynı kategoride mütalâa edilecektir.

Genç nesilleri, Millî Mücâdele’yi yapanların içinde bulundukları dünyaya götüremezsek, bütün çabalar neticesiz kalır. Orta 3. sınıflarda Cahit Sıtkı Tarancı’nın ‘Borazanbaşı, borazanbaşı‘ diye başlayan ve şâirin İstiklâl Marşı’nı dinlediği andaki duygularını işleyen şiirini okumaya başladığımızda, ‘Borazanbaşı‘ kelimesini duyan öğrencilerin gülüşmeleri, o neslin duygu dünyasına ulaşamamalarından kaynaklanmaktadır. ‘Vatan, millet, Sakarya‘ tekerlemesinin doğmasına sebep de, araya giren zamanın bizi o duygudan uzaklaştırmış olmasıdır.

Çetinoğlu: İstiklal Marşımızla târihimiz arasındaki münâsebet nasıl kurulabilir?

Kocakaplan: İstiklâl Marşı’nı işlerken târihle mutlaka ilgi kurulmalıdır. Osmanlı’nın yükselme devrini ve Sevr Antlaşmasıyla ülkenin düştüğü hâli gösteren iki harita, öğrencinin zihnine nakşedilmelidir. Mondros Mütarekesi’yle ilgi kurularak milletin çâresizliği, ordunun kımıldayamaz duruma getirilmişliği ve nihâyet ‘yedi düvele’ karşı verilen mücâdelenin emsalsizliği, heybeti, bu mücâdeleyi yürütenlerin sabrı, tevekkülü, gayreti… Tereddütsüz Hak yoluna fedâ-yı can edişleri… Hep bunlar genç zihinlere bir daha silinmemecesine yazılması gereken olay ve hasletlerdir.

Çetinoğlu: İstiklal Marşı’nın mısralarında, anlaşılmayı kolaylaştıracak hususlar hakkında neler söylenebilir?

Kocakaplan: Marşımızın birinci dörtlüğünde, içinde bulunulan karanlık tabloya rağmen ‘İnananlar ye’se kapılmaz.’ kavlince Türk milletine verilen ümit vardır. Bu tablo, tabiî bir olay ile izah edilir. Âkif; Çanakkale Şehitleri’nde güneşin batışıyla ay’ın parlaması olayını esas alarak, ‘kahraman Mehmetçik’in fonksiyonunu ‘Bir hilâl uğruna Yarab ne güneşler batıyor‘ mısraında dile getirir.

Şâir birinci kıt’ada Türk milletine seslenir. Şafak vaktinden önce gecenin en karanlık zamanı yaşanır. Bizim İstiklâl Savaşı verdiğimiz yıllar, bu en karanlık zamana benzer. Fakat bu zaman çabucak geçer ve ardından şafak söker. Aydınlık günler başlar, Bunun için millet, içinde bulunduğu karanlığın uzun süreceğini sanarak korkuya kapılmamalıdır. Biraz sonra şafak sökecek ve karanlık son bulacaktır. Bu benzetme şâirin, Türk milletinin bağımsızlığına çok kısa sürede kavuşacağı hakkındaki kesin inancını ortaya koyar. İkinci mısra millete verilen ümidi taşımakla beraber, ona gösterilen bir yoldur da: ‘Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak’ demek, aynı zamanda ‘Bayrağı indirmemek için, son fert olarak kalsan bile mücâdele edeceksin‘ demektir.

Üçüncü mısra Türk istiklâline olan sarsılmaz imanı haykırır: ‘O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak.’ Milletimin yıldızı, Türk’ün kaderi; tâlihidir. Tâlih ve kader mânâsına yıldız, deyimlerimize de girmiştir. ‘Yıldızı kararmak‘ ve ‘yıldızı parlamak‘ bunlardan ikisidir.

Bayrak milletin kaderini, tâlihini temsil eder. O parlıyorsa (hür ise) millet de aydınlık günlerini yaşamaktadır. Onun zevâli, milletin de sonudur. Türk övülmüş bir millettir. Âkif üçüncü mısra ile, Türk milletinin ve istiklâl sembolü bayrağımızın, kat’î olarak ebediyete kadar yaşayacağını ve dalgalanacağını belirtir. Bundan zerre kadar şüphesi yoktur. Millî Mücâdele’nin zafere ulaşması işte bu sarsılmaz imânın sonucudur.

Çetinoğlu: Bayrak mühim bir sembol…

Kocakaplan: Şâir ikinci kıt’ada bayrağa seslenir. Bayrak canlıdır. İkinci şahıstır. Hatta sevgilidir. Uğruna can verilen bir sevgili. Onun kaş çatışı bile âşıkını elemlere sürükler. Lirizmin sâdece aşk şiirlerine has olmadığını Âkif’te görürüz. Âkif şiirimize vatanî-millî lirizmi getirmiştir. Bayrak sevgilinin yüzüdür, hilâl ise kaşı. Ve o, bütün milletin -kahraman bir ırkın- sevgilisidir. Kızgınlık ve öfke bu sevgiliye yakışmaz. Onun gülümsemesi âşıklarına can verir, kahramanlıklarına kahramanlık katar. Şâirin bayrağı ikinci şahıs ve canlı bir varlık olarak kabul ettiğini söylemiştik. Her şahsın mutlaka zayıf bir yönü vardır Âkif, bayrağın bu yönünü yakalar. Kahraman ırka gülmediği takdirde, bu millet onun uğrunda döktüğü kanları kendisine helâl etmeyecektir. Bayrak, rengini bu kanlardan almıştır. Dolayısıyla Türk milletine borçludur. Son mısra hem millet hem de bayrak için bütünlüğü temsil eder. Milletin, ye’se kapılmasına, bayrağın da yüzünü asmasına sebep yoktur. Çünkü Hakk’a (Allah’a) tapan bu millet, istiklâli ‘hak’ etmiştir.

Çetinoğlu: Târihimiz de ihmal edilmiyor…

Kocakaplan: Üçüncü kıt’ada Âkif’in diliyle Türk târihi, Türk kahramanlığı ve Türk’ün yılmaz karakteri konuşur. Bu dörtlükten itibâren şiirin sonuna kadar, dalga dalga mefâhir bütün ruhları doldurur. 1921 Türkiye’sini düşününce bu mısralardaki lirizm ve destanî hava kendini daha fazla hissettirir. Çıkmazlar ve imkânsızlıklarla dolu bir devirde böyle haykırabilmek Âkif’e ve Türk milletine mahsustur.

Dördüncü kıt’a Batı âlemi ile Türklüğün mukayesesidir. Şâir yine milletiyle bütünleşmiş hâldedir. Batı çelik zırhlarını kuşanmış, âlemin iftihar vesilesi olması gereken bir milleti, ‘medeniyet’ adına boğmak için saldırmaktadır. Yedi düvelin teknik ve sayı üstünlüğü, göğsü imân dolu Mehmetçik karşısında kırılmaya mahkûmdur.

Çetinoğlu: İstiklal Marşı’na bir etiket koymak gerekirse en uygunu nedir?

Kocakaplan: İstiklâl Marşı ümit ve cesâret şiiridir desek yanlış olmaz.

Âkif beşinci kıt’ada askere yapması gerekeni değil, zaten onun yapmakta olduğunu hatırlatır. Türk yurduna saldıranlar ‘alçak, hayâsız ve zalim’, müdâfaadakiler ise göğüsleri iman dolu mazlumlardır. Kıt’anın son iki mısraı, imanın karşılığı olan ‘zafer’ müjdesini verir. Allah, kitabında inananlara zafer vâdetmiştir. Zaferin yakınlığı müminlerin gayretine ve kahramanlığına bağlıdır.

Çetinoğlu: Vatan kavramı da ihmal edilmemiş…

Kocakaplan: Âkif, sonraki üç kıt’ada vatan fikri üzerinde durur. Vatan alelâde toprak değildir. Onun altında binlerce kefensiz (şehit) yatmaktadır. Toprağı vatan yapan, o şehitlerin kanlarıdır. Askerlikte en yüksek rütbe şehitliktir. Ve bu herkese nasip olmaz. Vatan uğrunda bizim kadar şehit veren millet yoktur. Her karış toprak şehitlerle doludur.

İnancımıza göre şehitler cennete giderler. Bağrında bu kadar çok şehit barındıran toprağın cennetten farkı yoktur. O bizim dünyadaki cennetimizdir: Vatanımızdır.

Âkif, vatanı için canı dâhil her şeyini fedâ etmeye hazırdır. Allah’tan, dünyada kendisini vatanından ayırmamasını diler.

Vatana yabancı girmesin, mâbetlerimizin göğsüne onların kirli elleri değmesin. Ve en önemlisi ezanlar susmasın. Ezan sesleri ebediyen Türk semâlarında inlesin. Çünkü o ezanlar Millî Mücâdele’nin de mihveri olan Kelimeişahadet’i, günde beş vakit minarelerden alıp sonsuzluk âlemine götürürler.

Bilindiği üzre ezanın Allahüekber’den sonra gelen ‘Eşhedü en lâilâhe illâllah (şâhitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur.) ve ‘Eşhedü enne Muham-mede’r-resûlullah’ (şâhitlik ederim ki Muhammed, Allah’ın peygamberidir.) kısımları İslâmiyet’in temeli olan Kelimeişahadet’i ifâde eder. Bu bakımdan ezanlar günde beş vakit, ülkenin Müslüman olduğuna şâhitlik yapar.

Çetinoğlu: Birinci kıt’adaki bayrak tasviri ile son kıt’adaki arasındaki fark dikkat çekiyor…

Kocakaplan: İlk kıt’ada bayrak, karanlığı haber veren şafak ânındaki güneşin allığında yüzmektedir. Yüzmek, insana suyu tedâî ettirir. Bu noktada bayrak, milletin gönlündeki istiklâl ateşidir de, düşman denizi içinde sönüverecekmiş gibi görülür. Ama Âkif, şiirinin dokuz kıt’asında bunun sâdece görüntüden ibâret bulunduğunu belirtmiş, gerçeğin hiç de göründüğü şekilde olmadığını söylemiştir.

Çeşitli savaşlara girip, zaferle çıkan bayrak (istiklâl ateşi) işte nihâyet kesin sonuca ulaşmıştır. Şan kazanmıştır.

Birinci kıt’adaki nazlı hilâl, son kıt’ada şanlı hilâle dönüşmüştür. Yeni, aydınlık ve hür ufuklar, şanlı hilâlin dalgalanışı ile süslenecektir. Son kıt’adaki şafak kelimesi de sabahleyin güneşin doğuş anındaki kızıllığı ifâde eder. Bu vakit gündüzün, aydınlığın özetle kesin zaferin müjdecisidir. Sabah vaktinin huzuru, ümidi, temizliği ve sükûnu bayrağa izâfe edilir. Bayrak artık şafaklar gibi şanlı, dalgalanacaktır. Kahraman ırka ‘çehre çatmak’ da söz konusu olmadığına göre, onun uğruna dökülen kanlar kendisine helâl edilebilir. Zira bundan sonra ebediyete kadar, bayrağa ve Türk milletine yok olma, yere düşme, yeryüzünden silinme şeklinde bir tehlike yoktur. Bayrak ve millet, bu yaşama hakkını târihleri ve verdikleri son imtihan sonucu hak etmişlerdir. Türk bayrağı ezelden beri hür yaşamıştır, bundan sonra da hür yaşamak hakkıdır. Türk milleti Allah’a olan imanıyla, bağlılığıyla asırlardır istiklâlini korumuş ve bu defa da ezan seslerini susturmamıştır. Öyleyse istiklâl içinde bulunmak onun da hakkıdır.

Çetinoğlu: Umûmî mâhiyetteki değerlendirmenizle sohbetimizi bitirebilir miyiz?

Kocakaplan: Kısaca İstiklâl Marşı, millî karakterimizi, târihimizi, imanımızı, Millî Mücâdele günlerinin heyecanını içinde taşıyan, o günleri ve o günleri yaşayanların duygularını nesilden nesile aktaracak olan emsalsiz bir âbidedir. Çanakkale Savaşı’nı âbideleştiren Âkif, Millî Mücâdele’ye de İstiklâl Marşı âbidesini hediye etmiştir. İstiklâl Marşı sâdece duygu yönünden değil, şiir sanatı yönünden de büyük değere sâhiptir.

Çetinoğlu: O hususu da ayrı bir sohbette konuşuruz inşallah. Teşekkür ederim.

 

İSA KOCAKAPLAN

1956 yılında, vaktiyle Çankırı’nın, 1995 yılından itibâren Karabük’ün ilçesi olan Eskipazar’da doğdu.      İlk ve ortaokulu İstanbul’da okudu. İstanbul, Tunceli ve Kırşehir İlköğretmen okullarında devam eden lise öğrenimini Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulunda tamamladı. 1974-1975 yıllarında Siirt ili Eruh ilçesinde ilkokul öğretmenliği yaptı. 1979’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdi. Çeşitli ortaokul ve liselerde Türkçe/Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1990 yılında ‘Yahya Kemal’in Şiirlerinde Edebî Sanatlar‘ isimli tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını bitirdi ve aynı yıl Kültür Bakanlığı bünyesinde çalışmaya başladı. İstanbul İl Kültür Müdürlüğünde Müdür Yardımcılığı ve adı, 1997’den sonra Ansiklopediler Yayım Müdürlüğü olarak değiştirilen İslam Ansiklopedisi Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Şubat 2001-Eylül 2005 târihleri arasında Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 2002 Aralık ayında İl Kültür Müdürlüğü Müdür Yardımcılığı görevinden emekliye ayrıldı. O târihten itibaren İstanbul Kültür Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Daha çok biyografi, metin incelemesi ve deneme türünde eserler veren İsa Kocakaplan’ın Hareket, Divan, Türk Edebiyatı, Orkun, Türk Dili, Millî Folklor, Berceste, Bizim Külliye, Varlık vb. dergilerde çok sayıda makale, inceleme ve röportajları yayımlandı.

Kitap hâlinde yayımlanmış eserleri: *Türklük Mücâhidi İsa Yusuf Alptekin (Altan Deliorman ve Abdülkadir Donukla birlikte), *Açıklamalı Edebî Sanatlar, *Cengiz Dağcının Dört Romanı, *Gök Kubbemizin Şâiri Yahya Kemal, *Kırım’dan Londra’ya Cengiz Dağcı, *Namık Kemal, *İstiklâl Marşımız ve Mehmet Âkif Ersoy, *Ziya Gökalp, *Ahmet Hâşim, *Türkü Söyleyen Şehirler; *İki Cihan Arasında-1 Şinasi, *İki Cihan Arasında-2 Ziya Paşa, *İki Cihan Arasında-3 Nâmık Kemal, *İki Cihan Arasında-4 Abdülhak Hâmid, *İki Cihan Arasında-5 Muallim Naci,  *Tür ve Şekil Bilgisi (Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında) (Mehmet Aça ve Halûk Gökalp’la birlikte), *Kırım’ın Ebedî Sesi Cengiz Dağcı, *Üniversitelerde Türk Dili ve Kompozisyon  (Rekin Ertemle birlikte), *Edebiyat Burcu/ Makaleler, *Yahya Kemal’in Şiirlerinde Edebî Sanatlar.

 

 

Bir Genç Âlim Konuşuyor

İstanbul Platformu 10 yılı aşkın süredir Çengelköy Kuleli Yakamoz’da yemekli programlar gerçekleştirir. Buraya davet edilen konuklar her görüşten olabiliyor. Konuyla alakalı düşüncesini açıklayan konuşmacılara daha sonra sorular yönetiliyor, gerektiğinde aykırı düşünceler de tartışılabiliyor. Hür, demokrat, akılcı, önü açık, bağımsız ve  saygın bir kuruluş İstanbul Platformu. Ocak 2018’in ilk konuşmacısı, bir dönem benim de İletişim Fakültesinde ders verdiğim İstanbul Ticaret Üniversitesi  Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Murat Yalçıntaş oldu. Konu özetle gelişmişlik, kalkınmayla, açlık ve hastalıklarla boğuşan Nijer idi.

 

Biat değil Gençlerin Önünü Açınız

Peki konuşmacımızı herkes tanıyor muydu? Bana göre evet. Çünkü 2008’de tutuklandığında İTO başkanlığının yanında, TOBB Başkan Yardımcısı ve Akdeniz Ülkeleri Odalar Birliği Başkanlığını da yürütüyordu. Uluslararası bir konumu vardı. Söz konusu günde birkaç bakan ile birlikte Dünya Bankası’nın Amerika’daki toplantısında bulunuyordu. Tutuklanma kararını duyunca “alnım ve yüzüm ak” diyerek otel rezervasyonları ve uçak biletlerini iptal ederek evine bile uğramadan, çoluk çocuğunu görmeden Ankara’ya gitti. Birkaç gün göz altında kaldıktan sonra, tutuklanarak 40 gün kalacağı Sincan Cezaevi’ne gönderildi. Gelişme ülke gündemine girdi. Oysa Murat Yalçıntaş kamu malını koruyordu. Nitekim daha sonra Anayasa Mahkemesi’nde berat etti. Bu olayı çok geniş biçimde “Demokrasinin Perde Arkası; Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Yürüyüş Yolu, Yazılmayan Anılar” adlı kitabımda anlattım. Anlattım ama 83 yaşındaki rahmetli hocam Nevzat Yalçıntaş ile birlikte 72 yaşındaki kitabın yazarı bendeniz, eseri neşreden yayınevi ve alıntı yapan gazeteciler olarak 7 kişi yargılandık.  Rabbime şükür aklandık.

 

Konuya dönersek Doçent Dr. Murat Yalçıntaş (1977-1984) Saint Joseph Fransız Lisesi’ni, (1984-1988) Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makina Mühendisliği Bölümü’nü, (1988-1990) Boston & Vrije Üniversiteleri Ortak İşletme Yüksek Lisans Programı’nı ve (2005-2007) İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü (Hizmet Sektöründe Müşteri Memnuniyeti) Doktora programını tamamladı. İngilizce, Fransızca, Almanca , Arapça dillerini bilen Yalçıntaş evli ve 3 çocuk babasıdır.

 

53 yaşındaki Murat Yalçıntaş(İstanbul 1965), meslek hayatı boyunca birçok kurum ve kuruluşta çeşitli görevler aldı. Sondan öncekilere doğru sıralama şöyle;

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkan Yardımcısı, İstanbul Ticaret Odası (İTO) Meclis Üyesi (Sıhhî Tesisat ve İklimlendirme Komitesi), Akdeniz Sanayi ve Ticaret Odaları Birliği (ASCAME) Başkanı, Türkiye Wushu Federasyonu As Başkanı, İstanbul Sergi ve Ziyaretçi Bürosu (ICVB) Başkanı, Turizmi Geliştirme ve Eğitim Vakfı (TUGEV) Başkanı, İstanbul Ticaret Üniversitesi (İTİCÜ) Mütevelli Heyeti Üyesi, İstanbul Dünya Ticaret Merkezi Yönetim Kurulu Başkan Vekili, kısa adı İTO olan İstanbul Ticaret Odası Başkanı(2005),  İTO Meclis Üyesi (Madeni Eşya Meslek Komitesi),  AK Parti İstanbul İl Başkan Yardımcısı, AK Parti Kurucular Kurulu Üyesi (2001), İTO Madeni Eşya Meslek Komitesi Üyesi, Fazilet Partisi İstanbul İl Başkan Yardımcısı, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Yönetim Kurulu Üyesi, İTO Meclis Üyesi (Madeni Eşya Meslek Komitesi),  İslam Kalkınma Bankası, Proje Sorumlusu(1991), Cidde Avrupa Birliği / Uzman Araştırmacı, Brüksel.

 

Bazı ülkeler Çok Zengin, Bazıları Karma Karışık

2000 yılından itibaren aldığı  ödüllere gelince; Fransa / Légion d’Honneur Nişanı, İtalya Devlet Nişanı / Commendatore, Kırgızistan Cumhurbaşkanlığı Akademisi / Fahri Profesörlük, İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi Yılın Ekonomisti Ödülü, İstanbul İhracatçılar Birliği İhracat Hizmet Onur Ödülü, TRUE Avrupa Dergisi Onur Plaketi, İstanbul Valiliği Onur Ödülü, Platin Ekonomi Dergisi Sosyal Sorumluluk Ödül, GAP Gazetecileri Birliği Yılın Oda Başkanı Ödülü, Siyaset Dergisi Yılın Oda Başkanı Ödülü, MÜSİAD Başarı Belgesi

 

İstanbul Platformu Başkanı Adalet eski Bakanı Avukat İsmail Müftüoğlu Murat Yalçıntaş’ı tanıtan bir konuşma yaptı önce. Toplantıya Birçok ilçe ve ilden de konuklar gelmişti. Mesela Silivri ve Sakarya’dan. Salon doluydu. Çorba ve Kefal ikramından sonra kabak tatlısı dağıtımı tamamlanmadan oturuma geçildi. Doç. Dr. Makina Mühendisi Murat Yalçıntaş döviz, Reza Zarrap,  Amerika ile mevcut gergin durum, Suriye ve İran’daki olayları isim olarak zikredip esas konuya girdi. Neden bazı ülkeler zengin, diğerleri karmakarışık ve birbiriyle kavgalı? Merhum Nevzat Yalçıntaş’ın bir deyişini hatırlattı oğlu ” Şeytan taşlamaktan abdest almaya vakit bulamıyorlar” da belki ondan mı? Notlarıma bakarak konuşmayı özetlemeye çalışayım.

Murat Yalçıntaş’a göre; zenginlik ve gelişmişlik farklı şeyler. Mesela Suudi Arabistan çok zengin. Ancak gelişmiş değil. Gelişmiş ülkelerin tümü teknoloji üretir, zengin olan ülkeler ise bunları kullanır. En somut örnek akıllı telefonlar. Sosyal medyada görmüşsünüzdür Japon metrosunda gençler kitap okurken, bizdekiler onların ürettiği cep telefonlarıyla meşguller! Teknoloji üretenler ve kullananlar böyle bir şey. Dolayısıyla ülkeler arasında büyük uçurum var. Bu konuda bilimsel araştırmalar yapılmış. Allah insanları farklı yarattı acaba ondan mı? Kuzey ve Güney Kore aynı ırk grubundan oluşuyor. Ancak Güney Kore çok önde. Demek ki gelişmişlikte ırk önemli değil. Peki doğal kaynaklar?!. Sudan tek başına bütün Afrika’yı besleyebilir. Japonya’da ise tam tersi, tarım yapılacak toprak bile yeterli değil. Netice şöyle; politik ve ekonomik kurumlar, sistemler doğru kurulursa ülke ve toplum büyüyor. Kapsayıcı kurumlar başaralı, dışlayıcı kurumlar otoriter oluyor.

 

Dördüncü Nesil Geliyor Dikkat!

Bilim adamları ABD ve Meksika’da iki başarılı işadamını incelemişler. Amerika’da genç işadamları mesela Microsoft, Facebook, Google gibi sosyal medya endeksli teknolojileri geliştirerek birçok ülkenin bütçesine denk olacak kadar para kazanıyor, şirketlerinin değerini milyar dolarlarla katlıyorlar. Üstelik bunlar bedava hizmet veriyor. Ayrıca fabrikaları falan da yok. Maddi değeri ise ortada. Bunlar 3. Nesil.  Şimdi artık sıra 4. Nesle geldi.

Meksika’nın ünlü zengini ise hükümetin telekomünikasyonu özelleştirmeden dolayı malını, mülkünü, servetini artırıyor. Bu da gösteriyor ki insanlara yenilik yapma şansı verilmeli. Yoksa makas daha fazla açılır. Batıda sanayileşmenin başladığı dönemlerden örnek verirsek; insan ve buhar gücü ile olan gelişmişlik bugün kendini daha da belli ediyor. Buhar gücü öne geçti ve gelişmesini sürdürdü. ABD’de bir başka araştırmada ise Hitler’in Alman halkını kendisine nasıl sadakat içine soktuğu da denekler üzerinden araştırılmış. Mahkûm ve gardiyan deneklerinde görülmüş ki güce boyun eğiliyor. Bununla normal psikolojik bir süreç yaşanıyor. Dolayısıyla insanları tanımak gerek, kimseye bağımlı olmamak icap ediyor.

Günümüzdeki teknolojik gelişmeleri bırakın yakalamayı, anlamaya bile ulaşılamıyor. 4. Nesil sanayi devriminden de öte dijital para bitcoin ortaya çıkardı. Görülüyor ki dünyadaki güvene dayalı anlayış değişiyor. Mesela bankacılık. Yeni teknoloji ile araçlar sürücüsüz yolu kendi kendine buluyor. Tıpda yeni bir gelişmeyle cilt kanseri hemen ortaya çıkarılabiliyor. Robotta ilerleme had safhada. İleriki yıllarda mutfağınızda buzdolabı, bulaşık makinasına aşık olabilir.

 

ALKIŞLANACAK İNSANİ VE TIBBI YARDIMLAR

Murat Yalçıntaş ufuk açıcı, yol gösterici konuşmasında herke  pür dikkat ve sessizdi. Saatler sürse herkes dinleyebilecekti. Ancak platformun konuşmacı için ayırdığı süre belli olduğundan, açlık ve sefaletin hüküm sürdüğü Nijer’e maile yaptığı gönüllü seyahate anlattı. Müslüman Nijer’de 22. defa Türk hekim ve hemşirelerinden oluşan Yeryüzü Doktorları geçici polikliniği için Murat Yalçıntaş, yanında Eşi hemşirelere yardımcı Ayşe Hanım ve depolardan sorumlu yardımcı personel kızı olduğu halde bu ülkeye gidiyor. Sloganları “hayat kurtarınca güzel”. Nijer’e gitmeden önce herkes aşı oluyor, ilaçlar alıyorlar önce. Yanlarına da konserve yiyecekler. Çünkü bölgede açlık kadar hastalık da had safhada. Havaalanına iniyorlar, gidecekleri yer 800 km uzakta. Yol otoban ama köy yolu gibi çukurlarla dolu. Güvenlik ise ise bir ağaç gölgesinde, gişeye para ödedikten sonra iple geçiş izni veriyor. Evler derme çatma. Çoğunda tuvalet ve mutfak falan yok. Çocuklar yarı çıplak. Gelenekçi bir din anlayışı hakim ülkede. Anneler herhangi bir yerde göğüslerini çıkararak çocuklarına meme verebiliyorlar. Ancak çocuklar hep gülümsüyor ve fotoğraf çekilmesinden pek hoşnutlar. Yiyecekler, sıraya girerek bir kaba toplanıyor. Halkın temel sağlık bilgisi yok. Su sıkıntısı had safhada. İstanbul Şefkat Vakfı Lisesi Öğrencileri Nijer’de su kuyusu açmışlar.

 

FRANSA NİJER’DEN NÜKLEER ENERJİ İÇİN URANYUM GÖTÜRÜYOR

Tarım ürünü darıya benzeyen bir yiyecekten ibaret. Bunu kaynatıp yiyorlar. Bunu da herkes yapamıyor. Zenginleri ise buna su değil, süt karıştırarak yiyebiliyor. Çünkü bunların inekleri var. Ayrıca devlet her aileye 3 keçi veriyor. Nijer’de kadınlar çalışıyor, insanlar eşyalarını kafasında taşıyorlar. Çocukları ise sırtlarından. 9-10 çocuk yapıyor anneler. Çocuk ölümleri bayağı fazla. Derme çatma hastaneleri ise aşırı kalabalık. En fazla göz, diş, kadın hastalıkları önde. Her gün fahri olarak en az 12-14 saat çalışan Yeryüzü Doktorları ve TİKA buraya alkışlanacak insanı ve tıbbi yardım yapıyorlar. Bu gönüllü insanlar arıca masraflarını da kendileri çekiyor. Kabileler bu hizmetten mutlu. Teşekkür ve karşılama için resmi kabile elbisesini giyerek karşılama yapıyorlar Türk heyetine. Mevcut eski arabaların içi dışı insan, hayvan, eşya ile dolu. Benzin, şişelerde satılıyor. Motosiklet sayısı çok fazla.

 

Nijer, 26 kadar eski Fransız sömürgelerinden biri. Fransızca konuşuyorlar. Milli paraları kısa adı CFA, açık şekli Fransız Kolonisi Eurosu. Yıllardır böyle basılan Nijer parasından artık ortadaki (F) finans olarak değiştirilmiş. Fransa dünyanın en fazla nükleer enerji üreten ülkesi.  Nijer de en fazla uranyumu olan ülke. Bu sömürü devam ediyor. Ayrıca Nijer’de altın ve petrol de var.

 

Doç. Dr. Murat Yalçıntaş, Nijer’i gördükten sonra “Türk vatandaşı olmaktan ve Türkiye’den yaşamaktan dolayı şükürler olsun” diyor. Türkiye’nin ve insanımızın gerçekten batının sömürdüğü Afrika’ya yaptığı karşılıksız, gönüllü hizmetler her türlü takdirin fevkinde. Teşekkürler Murat Yalçıntaş, teşekkürler Yeryüzü Doktorları, teşekkürler TİKA, teşekkürler Türkiye, teşekkürler sivil toplumumuz. Doç. Dr. Murat Yalçıntaş’a platformumuz adına ben ve değerli hukukçu  Mehmet Fındık, İsmail Müftüoğlu ile birlikte Türk Süsleme Sanatının güzel örneklerinden bir ebru çalışması sunduk.

 

 

İstikametimiz, Nihayetimizdir

Yolcu, rastladığı kişiye, en yakın köye ne kadar zamanda varabileceğini sorar. Adam, “Ne bileyim?” der. Birkaç dakika sonra arkasından yolcuya bağırır: “İki saatte varırsın.” Yolcu, “Az önce niye bilmediğini söyledin?” deyince kendisine sorulan adam: “Yürüyüşünü görmedim. Bu hızla ancak iki saatte oraya varırsın.” cevabını verir. Yürüyüşünü görmek, ne olacağını bilmektir. Perşembenin gelişi, çarşambadan belli olur, gibi.

Behlül Dana’yı biliriz. Bakarak tefekkür ettiği virane duvar bir gün yıkılır. Hazret, buna pek sevinir. İçini bir sürur kaplar. Kendisine nedenini sorarlar.  Behlül Dana: “Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı.” der. “Bunda şaşılacak, sevinecek ne var?” dediklerinde Behlül Dana bu defa: “Mademki dünyada her şey nihayetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur.” cevabını verir. Meylimiz, istikametimizdir; istikametimiz nihayetimizdir.

Aydın Boysan’ın ölümü üzerine cenaze törenine katılanlardan biri şunları söylüyor: “Aydın Bey, Türkiye’nin ender yetiştirdiği entelektüellerdendir. Hayatı, her saniyesine kadar doya doya yaşamıştır. Rind insandı, dostları, hayranları pek çoktu. Cenazedeki bu kalabalık, size onun ne kadar sevildiğini anlatmalı.  Çiçek Pasajındaki meyhane onunla şenlenirdi. Fotoğrafı oradan hiç inmeyecek, ben de şimdi cenazeden ayrılıp onun gittiği meyhanede, hatırasına şarap içeceğim.” Kişi nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir.

Avrupalı arkeologları gezdiren iki Meksika yerlisi, birden durur, yolun ortasında bir süre bekledikten sonra yola devam eder. Arkeologlardan biri bunun nedenini sorar. Kılavuz yerlinin verdiği cevap oldukça hikmetlidir: “Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok geride kalmıştı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik…” İhtiraslarımız ve hayatın hızı, bizi bizden alıyor.

Ruhumuzun bize yetişip bedenimizle buluştuğu yaşa gelince de iş işten geçmiş oluyor. Müflis tüccar gibi eski defterleri karıştırsak da alacaklarla yeni bir sermaye oluşturamıyoruz.

İnsan hayatında yol haritası çok önemli. Bu haritada güzergâhımız, menzilimiz, duruşumuz, hızımız, temayüllerimiz, tercihlerimiz yer almalı. Sorumlu bir hayat, sorunsuz hesap demek.

Değerler oluşturmalıyız kendimize. Bu değerler haz, hız, tüketim üzerine değil; sorumluluk, dinginlik, üretim üzerine olmalı. Bu değerlerin formatladığı insan, herkese model olmalı. Duruşu, yürüyüşü; sıra dışı olmalı, fakat ulaşılmaz olmamalı.

Yorumunu akıl ve idrak sahiplerine bıraktığım hayatı, doğru tanımlamalıyız. Öğrencilerime hep söylemişimdir: “Hayatınıza öyle yön vermelisiniz ki herkesin “Eyvah!” dediği o günde yaptıklarından, pişman olmayan, tek ama tek kişi siz olasınız.”

Kimisi savruluyor kuru yaprak misali, kimisi bilgece akıyor Sakarya misali; ismimiz Behlül Dana da olsa, Aydın Boysan da olsa bir gün buram buram ter döktüğümüz dünya hamamından tası tarağı toplayacağız. Küp gibi, dışımıza sızan içimizde yaşattıklarımız olacak. Cenazemize katılanlar ya namazınızı kılacaklar ya alkışlayacaklar, dostlarımız bizi ya dualarında ya da kadehlerinde yaşatacaklar.

Siz cenazenize kimin gelmesini istersiniz, kimin hatıralarında yer almak istersiniz? Yoksa Necip Fazıl gibi: “Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam; / Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam…” diyenlerden misiniz?

Kadir Durgun

kadir@kadirdurgun.com

 

 

Savaş ve çocuklar

“Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Ulusun yaşamı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir” (1923-Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

Bu yaşlı gezegen, insanların neden olduğu ama insanlığı da perişan eden iki dünya savaşı yaşadı..! Savaş denen bu vahşeti yaratan insanlık âlemi bu dehşet dolu yaşanmışlıklardan ders aldı mı?

Tabii ki hayır!

Çünkü hala dünyanın dört bir yanında süregelen savaşlar, çatışmalar pek çok insanın canından can almaya, yaşam alanlarını yakıp yıkmaya devam ediyor…

Ve ne acıdır ki!

Savaşı da, çatışmaları da çıkaranlar hep insan!

Pekiyi yetişkinlerin türlü nedenlerle yarattıkları, can aldıkları savaşlarda en çok kim, kimler etkileniyor?

Tabii ki çocuklar…

Savaşın vahşetini en çok onlar yaşıyor, onlar hissediyorlar.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) 2017 yılını, savaş/çatışma bölgelerindeki çocuklar için ”kâbus yılı” olduğuna dikkat çekti.

Çünkü çocuklar savaşın tam da orta yerinde her türlü vahşetle karşı karşıya kalıp, her acıyı yaşıyorlar!

Kimileri ailelerini yitiriyor, evinden yurdundan oluyor,

Kimileri kaçırılıyor,

Kimleri eline silah verilip savaşa sürükleniyor,

Kimileri intihar bombacısı yapılıyor,

Kimileri canlı kalkan olarak kullanılıyor,

Kimileri cinsel saldırıların hedefi oluyor…

Kimileri de, savaşın yarattığı utanç ortamında ”zorla evlendirilmelere”, ”alıkonulmalara”, ”minik bedenleriyle ucuz işgücünün kurbanı” olmaya zorlanıyor…

UNICEF’in yayınlamış olduğu rapora göre;

Özellikle Irak, Suriye, Yemen, Nijerya, Güney Sudan ve Myanmar gibi ülkeler; çocuklar için tam bir cehennem…

Bu ülkelerde milyonlarca çocuk açlığın, sefaletin, hastalığın pençesinde…

Milyonlarcası okula gidemiyor.

Savaşta, çatışma ortamında kalan milyonlarca çocuğun yaşadıkları günümüzün ”Yetişkinler Dünyası” için tam bir utanç tablosudur.

Bu acımasızlıkları yaratanlar ise kendilerini medeniyetin temsilcileri, adaletin simgesi olarak tanımlayan, kendi siluetlerini dev aynasında görüp ama aslında insanlığın en büyük belası savaşa neden olanlardır;

” Silah-Dolar Beyinlilerdir…”

Irak’ta kimyasal-nükleer silah yapılıyor yalanı ile milyonlarca sivili çoluk, çocuk demeden bombalayan, türlü terör örgütlerini silahlandırarak pek çok masumun acımasızca katledilmesine sebep olanlar, olmaya devam edenlerdir.

Dünyanın pek çok bölgesinde süregelen savaşlarda çocukların yaşadıkları türlü acılara kulaklarını tıkayanlar, gözlerini kapayanladır!

Emperyalist menfaatlerini savaşa odaklayarak teröristlere, önce işgal edip sonrasında o ülkelere milyarlarca dolar silah satanlar!

Siz savaşın eli kanlı liderleri,

Hey sizler! Savaşı körükleyenler!

Dünyanın dört bir yanından yükselen çocuksu çığlıkları duyuyor musunuz?

Milliyeti, lisanı, inancı ne olursa olsun onlar birer çocuk.

Sadece sınırlarımızın hemen dibinde beş yıldan buyana süregelen Suriye’deki savaşı, savaş ortamını düşünün!

Suriye savaşı ve sonrasında ülkemize sığınan milyonlarca insanın yaşadığı savaş acısını en çok onlar hissetmedi mi?

O çocukların on binlercesi annesizliği, babasızlığı savaşta tatmadı mı?

Ege’nin suları sessizce yitip giden, serin sularda boğulan o minik bedenlerle dolmadı mı?

Bodrum sahilinde cansız bedeniyle yatan 3 yaşındaki ”Suriyeli Aylan Kurdi” bebeği unutmadık değil mi?

Savaşın yaşandığı ortamlardan sırf canını kurtarabilmek kaçan anaların, çocukların gözlerindeki ölüm korkusunu, bombalanan evlerinin sokaklarının yıkıntıları, yangınları arasına sıkışıp kalan çocukların çaresizliklerini, televizyonlarımıza yansıyan görüntülerini, işitilen çığlıklarını unuttuk mu?

Hepsi bir yana!

Ya hala caddelerimizde, sokaklarımızda avuç açan binlerce Suriyeli yavrudan birisi yanınıza yanaştığında, onların gözlerine dikkatle bakın!

Göreceğiniz, görebileceğiniz yegâne şey; derin bir acı ve yalnızlıktır…

O küçücük avucunu açıp da size uzattığı kâğıt mendil paketi için talep ettiği şey aslında, onun bedeni gibi minik bir umuttur. Yaşadığı onarılmaz acılara, yalnızlığına uzanan küçük bir umut…

Avucunda kalan madeni paranın ne anlama geldiğini anlamayacak kadar da küçüktür o…

Kendi akranlarından milyonlarcası okula gidip, oyunlar oynarken;  milyonlarcasının bir eli yağda bir eli balda büyürken;

Size/bize yalvaran gözlerle bakan o minik bedeni; onu orada, o zaman kesitinde, öyle bir kadere mahkûm eden savaşın, savaşa neden olan yetişkinlerin diyetini ödemektedir…

Çocuklar anaların, babaların yarınlarıdır; onların canları, en değerli varlıklarıdır.

Çocuklar bir milletin, bir ülkenin geleceğidir.

Onun içindir ki,

Savaş denen canavarı bu aziz vatan topraklarımızdan uzak tutmak; yönetenlerin en önemli görevi

 

Öğretmen Liseleri, Üniversiteleri ve Akademileri

0

Eğitimin temeli, öğretmendir. Öğretmenlik özel bir ihtisas mesleğidir. Hiçbir eğitim aracı, gereci, teknolojisi, donanımı, materyali ve yöntemi, öğretmenin yerini tutamaz. PISA Direktörü Andreas Schleicher, Türkiye’nin PISA’daki durumunu değerlendirirken “Öğretmenleriniz ne kadar iyiyse, eğitim sisteminiz de o kadar iyidir” demiştir.

Türkiye’de öğretmen eğitimi, 16 Mart 1848’de Dârülmuallimîn adlı öğretmen yetiştiren okulun açılışıyla başlamıştır. Bu kurumun içinde 1891 yılında, lise düzeyindeki okullara öğretmen yetiştirmek üzere açılan “Âli” kısmı,  Yüksek Öğretmen Okullarının  çekirdeğini oluşturmuştur. 1926 yılında Konya’da açılan Orta Öğretmen Okulu, Ankara’ya taşınıp 1930’larda Gazi Eğitim Enstitüsü adını almıştır. Bundan sonra Eğitim Enstitüleri yurt genelinde yaygınlaştırılmıştır.

Yine 1930’larda köylere öğretmen yetiştirilmek amacıyla, altı aylık kursa alınan askerliklerini onbaşı/çavuş olarak tamamlayanlar, “Eğitmen” adıyla köylerde görevlendirilmişlerdir. 1940 yılında ise, köy çocuklarının alındığı, eğitimimizde büyük iz bırakan Köy Enstitüleri açılmıştır.  1946’ya kadar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde 21 Köy Enstitüsü açılmıştır. Bu okullar, kısa sürede bir taraftan solun ideolojik egemenlik kurma çabaları ve mezunlarının köylerdeki taassup odaklarını rahatsız etmesi üzerine yıpratılmıştır.

Öğretmen eğitiminde geri adımlar, 1950’li yıllarda Köy Enstitülerinin Öğretmen Okuluna dönüştürülmesi ile başlamıştır. 1970’li yıllarda bütün okullarda yaşanan sağ-sol kavgası, öğretmen yetiştiren okullarda da yaşanmıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, anarşik olaylara bulaştığı gerekçesiyle Eğitim Enstitüleri ve Yüksek Öğretmen Okulları kapatılmış ve öğretmen yetiştirme görevi, üniversitelere devredilmiştir. Son olarak 2014 yılında Öğretmen Liseleri de kapatılmış ve böylece öğretmen eğitimi veren eğitim kurumu kalmamıştır.

OECD ülkelerinin eğitim düzeyini ölçmek üzere 15 yaş çocukların arasında yapılan ve ülkemizin son sıralarda yer aldığı PISA yarışmalarının Direktörü Andreas Schleicher, Türk eğitim sistemi ile ilgili genel değerlendirmesinde özetle “Öğretmeniniz yetersiz” demiştir. Başarısızlığı öğretmen kalitesi ile açıklamış ve şunları söylemiştir: “İyi öğretmenler araştırmacıdır, sadece ders kitabında ne yazıyorsa onu öğretmezler. Sizin öğretmenleriniz nakilci. Eğitiminiz ezberci. Okuduğunu anlamayan öğrenciler yetiştiriyorsunuz. Öğretmenleriniz hem finansal, hem entelektüel açıdan desteklenmelidir. Eğitiminiz değişen dünyaya uyum sağlamalıdır”.

Schleicher’in değerlendirmelerine büyük ölçüde katılıyorum. Türk eğitim sisteminin yeniden yapılandırırken öncelikle öğretmen eğitimi konusu ele alınmalıdır. “Fikren, bedenen ve ilmen güçlü, fikri hür, irfanı hür ve vicdanı hür” gençler yetiştirilmesi ve “ülkemizin çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarılması”, ancak idealist, fedakâr ve donanımlı öğretmen yetiştirmemizle mümkündür.

Bunun için en kısa zamanda, Öğretmen Liseleri, Öğretmen Üniversiteleri ve Öğretmen Akademileri açılmalıdır. Bunu yaparken, Türk Öğretmeninin yıpranan itibarı yeniden kazandırılmalı, sosyal ve mali statüsü yükseltilmelidir.