24.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 643

Afrin’e Harekât

Silahlı Kuvvetlerimiz Afrin’e yönelik “Zeytin Dalı” harekâtını başlattı. Öncelikle operasyonu yürüten kahraman askerlerimizin kayıp vermeden görevlerini başarıyla tamamlamasını Cenabı Allah’tan niyaz ediyorum.

Böyle bir durumda devletin yanında olmamamız düşünülemez.

Devletimiz bir savaş içindeyken, TSK’nı müdahale mecburiyetine getiren diplomasi yanlışlarını konuşamayız.

“Kardeşim Esad’ın, katil Esed”e dönüştüğü süreçteki hataları anlatamayız. Suriye ve Irak politikasında ilk düğmenin yanlış iliklenmesinden dolayı bugün yaşadığımız sıkıntılar sebebiyle iktidarı eleştirmeye devam edemeyiz. Şimdilik bunlara ara vereceğiz.

***

Caydırıcı Olmak

Türkiye büyük devlettir, Türk Silahlı Kuvvetleri de dünyanın en güçlü ordularından biridir.

Ancak devletlerin büyüklüğü ve asıl gücü düşmanlarına karşı caydırıcı olabilmesiyle ölçülür.

Bu olmadı. Sözde “stratejik ortağımız” ABD, Türkiye’ye rağmen, terör örgütü PKK’nın uzantılarını hemen sınırımıza yerleştirdi ve ağır silahlarla teçhiz etti. Açıktır ki, bu çapulculara bir devlet kurdurmak niyetinde.

Keşke, bu niyetlerinden vazgeçirebilseydik.

Sınırlarımızda PKK uzantılarının 60 bin kişilik bir silahlı güç oluşturmasına diplomasi yoluyla mani olabilseydik.

Ama şu anda bir gerçek var. Türkiye Afrin’e bir harekât yapıyor.

*************************************

Harekât Meşrudur

Hiç şüphesiz, bu harekât uluslararası hukuka uygun meşru bir harekâttır.

Genelkurmay Başkanlığının açıklamasında harekâtın “meşru müdafaa hakkı çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra ediliyor” denilmekte.

“Toprak bütünlüğüne saygılı” olacağımıza göre anlaşılan şartlar olgunlaşınca Suriye’den çekileceğiz.

Ama şimdiden planlamamız lazım. Suriye’de kontrol ettiğimiz bölgeleri buradan çekilirken kime terk edeceğiz?

Bu coğrafyanın son siyasi haritası Türkiye için çok riskli bir yapılanma olduğunu gösteriyordu. Bu harekât PKK uzantısı terör örgütlerinden bölgeyi temizlemek için zaruri idi.

Ancak bu hedefin yanında harekâtın Suriye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünü sağlayacak bir siyasi çözüme ulaşmak için de yapıldığı anlaşılıyor.

“Toprak bütünlüğünü korumak ve siyasi çözüm”, Suriye / rejim / Esad ile müttefikleri Rusya, İran ve Çin olmadan mümkün değil. Çünkü Suriye’deki diğer unsurlar Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Koridoru ve Kürt Devleti oluşturmaya niyetli ABD ve O’nun örgütlediği teröristlerden ibaret.

Afrin (El Bab gibi) Fırat’ın batısında bir bölge. PKK uzantılarının Fırat’ın doğusunda da hâkimiyet sağladığı malum.

Bu sebeple Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Afrin’den sonra Münbiç ve Fırat’ın doğusu da var’ dediğine göre çok daha geniş bir alanda temizlik yapmamız gerekecek. Bu da çok ağır bedeli olabilecek bir işlem.

Suriye (Esad) kendi ülkesinin bir bölümünde başka bir devlet kurulmasını istemeyeceğine göre PKK/PYD/YPG’nin Suriye topraklarından çıkarılması işini Suriye yapsa ve biz de destek versek bizim için daha az maliyetli bir çözüm olmaz mıydı?

Keşke, Devletimiz Esad’la barış yaparak PYD/YPG ile mücadeleyi tüm sınır boyunca Şam’la birlikte yapsaydı. Suriye bataklığından çekilseydik.

Keşke, Türkiye’deki sığınmacıların güvenlik içinde ülkelerine geri dönmelerini sağlayabilseydik.

Umuyorum ve diliyorum ki, Türkiye bu aşamadan sonra mezhepsel dış politika anlayışını terk eder. Devletimizi yönetenler dış politikamızı iç politikanın ve seçim süreçlerinin aracı olmaktan çıkarır.

*************************************

Savaş, Diplomasisi ve Ortak Akıl

Savaş bir silahlı diplomasidir. Diplomasi ise silahsız bir savaştır.

Savaş sürerken ve sonrasında başarıyla yürütülecek bir diplomasi mücadelesine ihtiyacımız var.

Türkiye binlerce yıllık devlet tecrübesinin mirasçısıdır. Eğer kişisel kararları değil, devlet tecrübemizi kullanabilecek kurumlarımızın ortak aklı ile politikalar üretebilir ve uygulayabilirsek bu sıkıntılı durumu fırsata dönüştürmemiz bile mümkün olabilir.

Bütün bunları tartışacak daha epey zamanımız olacak gibi.

Şimdi içimden sadece Mehmetçiğimizin zaferi için dua etmek geliyor.

“Zeytin Dalı” Harekâtının en kısa zamanda, en az zayiatla, milli menfaatin en yüksek mertebede gerçekleştiği bir neticeye ulaşmasını diliyorum.

Allah askerlerimizi korusun. Milletimizi yüceltsin.

*************************************

Zafer Kazanmanın Sırrı

Sinan Meydan’ın Kurtuluş Savaşımızla ilgili yaptığı değerlendirmelerini okumanın tam zamanıdır:

“Zaferin sırrı en ufak bir karar alırken bile danışmaktı.

Zaferin sırrı tartışmaktı, sormaktı, sorgulamaktı, denetlemekti; gerektiğinde yetkilendirmek, gerektiğinde frenlemekti, gerektiğinde hesap sormaktı…

ZAFERİN SIRRI ORTAK AKILDI. Zaferin sırrı millî egemenlikti.

Zaferin sırrı bir ölüm-kalım savaşında tüm yetkiyi ve sorumluluğu BİR ADAMA değil BİR MECLİSE vermekti.

Atatürk, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkının’ yani Türk milletinin, tüm farklılıklarıyla Meclis çatısı altında bir araya gelerek, omuz omuza vererek bir ölüm-kalım savaşını kazanabileceğini kanıtladı.

Durum bu kadar açıkken, hangi akıl ve vicdan sahibi gerçek yurtsever, Meclis’le, ortak akılla, millî iradenin gücüyle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderini BİR ADAMIN aklına, insafına, vicdanına teslim edebilir? Milletin canı pahasına kurduğu bu ülkeye ve bu ülkenin Gazi Meclisi’ne bundan büyük saygısızlık olur mu?

….  Demem o ki, egemenliğini asla bir adama devretme ve hiçbir zaman özgürlüğünden vazgeçme…

İstiklâl Harbi’nin sırrı güçlü Meclis‘ti. Tüm adımlarını milleti düşünerek, milletle birlikte atan ve sürekli ‘millî egemenliğe‘ dayanan Atatürk gücünü, güçlü Meclis’ten alıyordu.

24 Nisan 1920’de Atatürk, Meclis’e bir önerge sundu… 3. Maddesinde ‘Meclisin üstünde hiçbir güç yoktur.’ (dedi).

Atatürk, 4 Mayıs 1920’de yayımladığı bir genelgede, ‘Millî irade fiilen vatanın mukadderatına el koymuştur’ dedi.

Kazanılamaz denilen İstiklâl Savaşı’nı Meclis’le kazanan Atatürk, ‘Büyük millî dertlerin şifa bulacağı yer Meclis’tir’ diyordu…  Atatürk çok haklıydı.

Gerçekten de Türkiye Meclis’le kurtuldu; Meclis’le kuruldu.”

(Sinan Meydan, Yüzyılın Kitabı, İstanbul, 2018)

 

 

Öz Belli Değil

 

Mevsimler değişmiş, hâl başkalaşmış;
Bahar belli değil, yaz belli değil.
Herkes tüyü düzmüş, kıl başkalaşmış;
Ördek belli değil, kaz belli değil.

Çeşmeden su akmaz, altından kurna;
Sılaya uçmuyor şu garip turna,
Davullar patlamış, kırılmış zurna;
Oyun belli değil, saz belli değil.

Her ağızdan ayrı bir söz çıkıyor,
Ama gözler tek ağıza bakıyor,
Âkil sofra gözler, deli sekiyor;
Mimik belli değil, söz belli değil.

Kimi geri dönmüş, şaşırmış yolu;
Kimi dala çarpmış, kırılmış kolu;
Bu yol, sarhoş olmuş başlarla dolu;
Ayak belli değil, iz belli değil.

Gönül şeyhi bilir, şeyh de her şeyi;
Takmış arkasına efendi beyi,
Kuşatmış şehiri, ilçeyi, köyü;
Niyaz belli değil, naz belli değil.

Sular akmaz olmuş taştan aşağı,
Kartal yere inmiş kuştan aşağı,
Pis koku yayılmış baştan aşağı,
Kireç belli değil, tuz belli değil.

Karabudak söyler, görmez göz gözü;
Horoz çok olunca duymaz söz sözü,
Nefisler kabarmış, bilmez yüz yüzü;
Kabuk belli değil, öz belli değil.

 

 

 

 

Şair ve Yazar M. Halistin Kukul ile Kültür ve Dil Üzerine Sohbet – 1

Oğuz Çetinoğlu: Türk milletçiliğinin; ırka, coğrafyaya, dil ve din temeline değil, kültür temeline oturtulduğu biliniyor. Ancak kültür kavramının tarifinde farklı görüşler var. Siz, efrâdını câmi, ağyârını mâni bir tarif yapar mısınız?

M. Halistin Kukul: Rahmetli Bahtiyar Vahapzâde de, ‘milletçilik’ derdi. O’nun, ‘Milletçi olmadan, müstagil ve azad olabilmek mümkün değildir. Bunu heç yadınızdan çıkarmayın‘ sözü, sâdece sosyolojik bir kabûl değil, bir ömrü komünist idârenin zulmü altında geçiren mücâdeleci bir yapının tecrübesinin netîcesidir.

Türk milletçiliği veya milliyetçiliği, muhakkak ki, ırkî bir muhtevâ taşımamakla birlikte, ırk/soy/kavim/millet kavramlarının konulabileceği başka bir mekân da yoktur. Hem dînen ve hem de kanûnen yasak olan ırkçılık’tır.

Cenâb-ı Allah, Hucûrat sûresinin 13. âyetinde: ‘Sizi, şûbe şûbe/kabîle kabîl/kavim kavim yaptık ki, tanışasınız. Muhakkak ki, Allah indinde/nezdinde en üstününüz takvâca ileride olanınızdır‘ buyurmaktadır.

Ve yine, Peygamber Efendimiz de: ‘Soylarınızı biliniz.’, ‘Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi îmândandır‘ buyurmaktadır.

Şunu ifâde edeyim ki, hem milliyetçiliğin ve hem de kültürün, bugüne kadar yüzlerce târîfi mevcuttur ve kanaatim odur ki, hiçbir târif yeterli bulunmayacak, yeni târifler ortaya çıkacaktır. Bu sebeple; ‘Efrâdını câmi, ağyârını mâni‘, bir başka deyişle, ‘dörtbaşı mâmûr‘ yâni kusursuz, noksansız veya mükemmel bir târife ulaşmanın mümkün olabileceğini düşünemiyorum.

Çetinoğlu: Bu yüzlerce tariften en sıhhatlisine nasıl ulaşabiliriz?

Kukul: Bir defa, kültür kelimesi üzerinde durmamız gerekecektir. Bu kelime, Lâtince ‘cultura‘ dır ve F(ı)ransızca ‘culture‘den de Türkçe’mize geçmiştir. Okunuşu ‘kültür’ dür ve Türkçe’mizde de böyle telâffuz edilmektedir. İnce seslilerle örülü, güzel, Türkçe’ye uyumlu bir kelimedir. Ziya Gökalp, bunu, Arapça ‘hars‘ kelimesiyle karşılamış ve daha sonra, uyrudukçacılar, ise, bunu ‘ekin‘ diye söylemişler fakat tutmamıştır. Çünkü ‘ekin‘, içi doldurulmamış bir kelimedir. Çünkü ‘kültür‘ün sâdece maddî yanını temsil etmektedir.

Kültür‘ün ise, içi doldurulmuştur ve ‘hars‘a göre de daha fazla kabûl görerek yaygınlaşmıştır.

Hars olsun kültür olsun, esâsında ‘Çift sürme, tarla sürme…’ gibi mânâlara gelmektedir. Bu ikisinden birinci Arapça, ikincisi F(ı)ransızca’dan girmesine rağmen, Türkçe olan ‘ekin‘ tutmamış, kültür tutmuştur.

Kısaca; kültürü, bir milletin sâhip olduğu bütün maddî ve mânevî değerler yekûnu olarak târif edebiliriz. Şüphesiz ki, ‘millet’in ne olduğu ve hangi hüviyete bürülü bulunduğu da önemlidir. Ve tabiî ki, kültür, daha geniş muhtevâlı târif ve îzaha muhtaçtır. Bu bakımdan, ben, en şumûllü bir târif olarak, Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın târifini düşünürüm.

Kültür Değişmeleri‘ adlı eserinde şöyle der: ‘Kültür, bir cemiyetin sâhip olduğu maddî ve mânevî kıymetlerinden teşekkül eden öyle bir bütündür ki, cemiyet içinde mevcut her nevi bilgiyi, alâkaları, itiyatları, kıymet ölçülerini, umûmî atitüt1, görüş ve zihniyet ile her nevi davranış şekillerini içine alır. Bütün bunlar birlikte, o cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek olan ve onu diğer cemiyetlerden ayırt eden hususî bir hayat tarzı temin eder.’

Burada; ana başlıklar vardır. Bunlar da; ‘cemiyet‘- elbette ki, millet-, ‘maddî ve mânevî kıymetler‘, ‘umûmî atitüt, görüş ve zihniyet‘ ve ‘her nevi davranış şekilleri‘… Bundan başka çok önemli bir hususa daha temas mevcuttur: ‘o cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek‘ olan hâlleri, ‘diğer cemiyetlerden ayırt eden hususî hayat tarzı‘dır.

Çetinoğlu: Sizce, esas olan ‘ayırt’ edicilik midir?

Kukul: Mümtaz Hoca öyle söylüyor, ben de kabûl ediyorum. Bu ‘ayırt edici‘ özellik, kültüre, millîlik vasfını kazandırıyor. Şunu da ifâde edeyim ki, S. Ahmet Arvasî de bu hususta çok kafa yoranlardandır. ‘Kültürün Millî Özelliği‘ başlıklı yazısında şöyle diyor: ‘İnsanlık âlemi, millî kültür dâirelerine bölünmüş görünüyor.’

Evet, dünyâmız, ‘millî kültür dâirelerine‘ ayrılmıştır ve her kültürün yayıldığı bir coğrafya sâhası vardır. Bu kültür dâireleri arasında, târihî ve coğrafî yakınlıklar nazara alınarak ‘akrabalıklar‘ bulunabilir. Bu durum dahî, kültürlerin ‘millî karakterini‘ inkâra değil, isbata yarar. Esâsen, vatan kavramı dahî, bir kültür ve coğrafya kaynaşmasından doğmaktadır.

Arvasî daha da ileri giderek şöyle der: “Bir milletin içinde, elbette farklı tabakalar, bölgeler, sınıflar ve birimler mevcut olmuştur ve olacaktır. Bunlar, umumiyetle aynı dine mensup, aynı dili konuşan, aynı târihe, kültüre, bayrağa ve ülkülere bağlı kimselerdir. Bu birimlerin, ‘millî kültür değerleriniyaşama ve yansıtma bakımından ufak tefek ‘farklar’ göstermesi de tabiîdir. Bu farkları, millî kültürün birervariationu olarak görmek gerekir. Yoksa bunları, istismar ederek milleti parçalamaya yönelmek cehâlet değilse, ihânettir.”

Çetinoğlu: Mümtaz Turhan hoca ile Arvasî hocanın görüşlerinde benzerlikler çok mu demek istiyorsunuz?

Kukul: Mümtaz Hoca’nın ‘ayırt edici‘ özellikleri ile Arvasî Hoca’nın ‘kültür dâireleri‘ aynıdır. Hatta kültür alış-verişiyle, kültür emperyalizminin sınırlarını da iyi tâyin etmek lâzımdır.

Çetinoğlu: Bu hususta, Gökalp’in görüşüne de kısaca temas edebilir misiniz?

Kukul: Gökalp, önce ‘Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Garp medeniyetindeyim‘ demiştir. Sanıyorum ki, sonuncusunu, sâdece teknoloji mânâsında söylemiştir. Çünkü daha sonra, bunu, ‘Türkleşmek- İslâmlaşmak-Muasırlaşmak‘ (1929) olarak değiştirmiştir.

Başa dönerek şunu diyebilirim ki, Türk milletçiliği veya Türk milliyetçiliği, açıklamaya çalıştığımız bu kültür değerleri üzerinde hareket bulur. Çünkü bütün ilim ve fikir adamlarınca kabûl gören bir husustur ki, kültürün esâsını ‘dil‘ ve ‘dîn‘ teşkil eder.

Bunu, söz san’atlarının en mühimi olan şiirde de, p(ı)lâstik san’atlarda bilhassa mîmârîde de görebiliriz. Bırakınız; Hıristiyânî kilise mîmârîsini, bizim sembollerimizden olan câmilerimizdeki minârelerimizde bile Selçuklu Türk ve Arap/Emevî tarzı böyle bir kültürün yansımasından başka bir şey değildir.

Kültürün oluşumunda, şüphesizdir ki, yeme-içme âdâbından, iklime kadar tesir eden hususlar vardır. O milletin, özünden gelen yâni fıtrî kaabiliyetler, çevre şartlarıyla da birleşince, tamamen müstakil olmasalar bile, millî karakterin/mizacın/huyun/tabiatın harekete geçirdiği ve herkesi ihâta edebilen müşterekliklerden mürekkep sosyo-kültürel bir zemin teşekkül eder. İşte, millet buradadır.

Lütfen bakınız; aynı dîne mensup olduğumuz hâlde -ki, dörtyüz yıl da Osmanlı-Türk Devleti’nin himâyesinde bulunmuşlardır- Araplar’la kültür müşterekliğimiz olduğunu söylememiz mümkün müdür? Diğer taraftan, bâzıları bu kadar yıl olmamasına rağmen, Orta Avrupa’dan Çin’e kadar, yer yer ufak tefek kopukluklar olsa bile, yaygın bir Türk kültüründen söz edebiliriz.

Çetinoğlu: Dilin, kültür kavramı içerisindeki yeri nedir?

Kukul: Dil, -bizim için Türkçe- bir milletin varlık şartıdır. Bu, her millet için aynı derecede geçerlidir. Bir defa şunun bilinmesi şarttır. Bunu, bâzı makalelerimde de ifâde ettim. Mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’de, Rûm Sûresi’nin 22. âyetinde, Allahü teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: ‘Gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin/lisânlarınızın çeşit çeşit/farklı farklı, renklerinizin/benizlerinizin türlü türlü oluşu da yine o delillerdendir.’

Bu ne demektir? Bu, ‘dilimizi korumamız ve geliştirmemiz, hem dînî ve hem de millî bir mecbûriyet bir vazîfedir’ demektir.

Dilsiz, bir milletten bahsetmek mümkün değildir. Yâni; dil, milletlerin varlık şartıdır. Bu bakımdan, büyük şâirimiz Yahya Kemal, ‘Edebiyata Dâir‘ adlı eserinde, ‘Türkçe’nin çekilmediği yerler vatandır, ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar, vatanın gövde ve rûhu Türkçe’dir.’ der.

Düşününüz ki, bir toprak parçası üzerinde, şu veya bu sayıda bir insan topluluğu yaşıyor. Buna, bir kabile de diyebiliriz. İnsanların anlaştığı bir kaç kelimelik de bir lisânları mevcut. Kendilerini, bu lisanla ifâde edebiliyorlar. Bu birkaç kelime bile, onların kültürüne temel teşkil eder ve yaşadıkları bu ufacık toprak parçasını vatanlaştırırlar.

Tabiî ki, toprağın/coğrafyanın/iklimin/bitki örtüsünün, dile, dilin de, bunlar vasıtasıyla insana tesiri vardır. Bunların hepsi, karşılıklı irtibatlanmayla olur.

Dil olmadan, dini de, târihi de, geleceğe dâir tasavvurları, ülküleri de düşünemeyiz, öğrenemeyiz. Zâten, düşünemeyiz dedikten sonra, her şey biter.

Binlerce senelik bir lisânı, orasından burasından bozup tahribe çalışmak, sâdece bilmezlikle veya gafletle îzah edilemez. Hazret- i Mevlâna: ‘İnsan düşüncenden ibârettir, geri kalanı et ve deridir‘ buyurur.

Dil olmayınca, ne kültür olur, ne ilim olur ne de san’at… Bu bakımdan, dil, kültürün ana damarı/şahdamarıdır diyebiliriz.

Çetinoğlu: Türkçemizin, mâruz kaldığı saldırılar sebebiyle geleceği konusunda endişeler var. Saldırılar hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Kukul: Endîşeler vardır fakat endîşeleri yok edecek ümitlerimiz de vardır. Elbette ki, bu, kolay bir iş de değildir. Bilinmelidir ki, bu, bir mübârek ve mukaddes bir mücâdeledir. Türkçe’mize saldırılar, tek yönlü de değildir. Senelerdir yaptığımız çalışmalar Türkçe sevgisiyle, onun korunması ve geliştirilmesi cihetindedir. Türkçe konusunda, geniş çaplı, yüzün üzerinde makale yazdım. Sırf, bu bahsettiğiniz ‘endişeler’ den dolayı. Bu bakımdan, mevzûyu kısa tutarak ifâde edeyim.

Türkçe; yabancı kelime hayranlarının ve uydurukçacıların baskısıyla bu hâle düşürülmüştür. Şâyet uydurukçacılar olmasaydı ve en azından, 1912’lerde Genç Kalemler’le başlayan Türkçe sevdâsı ve gayreti devam ettirilebilmiş olsaydı, bugün, Türkçe’nin durumu çok daha gelişmiş olurdu.

Uydurukçacılarla uğraşılırken, yabancı kelime istilâsına dur denilememiş ve yeni giren kelimelere karşılık bulunamamıştır. Bu da, tahribatı artırmıştır.

Çetinoğlu: Yâni, Türkçe karşılığı varken, yerine başka kelime türetmek değil de uydurmak, en büyük zarara sebebiyet vermiştir, öyle mi?

Kukul: Aynen buyurduğunuz gibi. Bakınız; ‘kişi‘ kelimemiz, Orhun Âbideleri’nde geçer, Yûnus Emre’de de defalarca geçer. Yâni binlerce yıllık bir kelime. Türk milleti bunu severek söylemiş ve yazmış. Ayrıca, güzel de bir kelime. Bu kelimenin karşılığı olarak, milletimiz tarafından kullanılan ‘şahıs‘, ‘fert‘ ve ‘zât‘ kelimelerimiz de var. Fakat bu dört kelime varken, sen tut, bunların yerine bir ucûbe bir kelime uydur. Ne mi? ‘Bireysel‘! İşte, korkunç olan budur ve ne yazık ki, aklı eren ermeyen bu dört güzel kelimemizin yerine bunu kullanıyor hattâ okul kitapları bunlarla doludur.

Ziyâ Paşa bir beytinde şöyle diyor:

Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz                                                                                                                          Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde’

Büyük Şâirimiz, hem ‘kişi‘yi ve hem de aynı mânâya gelen ‘şahıs‘ı artarda iki mısrasında kullanmıştır. Bu, hem şiirde ustalık ve hem de dilde zenginlik numûnesidir. Peki ne yapıldı? Bu dört kelime atıldı ve yerine, hiç de ihtiyaç duyulmayan yanlış, evet yanlış bir kelime uyduruldu. Nasıl mı?

Bir‘ sayı sıfatıdır. (-ey) takısının Moğolca olduğu söyleniyor ve (-el, al) takılarının da F(ı)ransızca olduğu kesin. (s) ise, kaynaştırma harfi olarak bulunuyor. Bir defa, sayı sıfatından isim olmaz ve bu da ‘kişi‘, ‘şahıs‘, ‘fert‘, ‘zât‘ mânâsına gelmez. Fecaâti görüyor musunuz? İki yabancı takı ile öz Türkçe (!) kelime icâd ediyorlar…Ne âlâ!!!

Çetinoğlu: Örnekleri artırabilir miyiz?

Kukul:Örnek‘ dediniz; bundan başlayalım: Bu kelime, kültür alışverişi yoluyla Ermenice’den dilimize geçen, yaygın, güzel ve sevilen bir kelimedir. Türkçe’den de diğer dillere geçen nice kelimemiz vardır. Bu, tabiî bir hâldir yâni hiçbir müdahâle olmadan kültür alışverişiyle benimsenmiştir. Bu kelimeyi, yediden yetmişe herkes bilip konuşur. Bunun yerine, ‘misâl’ kelimesini de kullanır. Ancak; durup dururken, yine herkesin bilip konuştuğu ‘meselâ‘, ‘farazâ‘, ‘sözgelimi‘ veya ‘sözgelişi‘ yerine yine Ermenice ‘orınagın‘dan, ‘örneğin‘ diye bir kelime uydurur ve bunu, bütün okul kitaplarına yazarsanız, burada dilin demokratik gelişimi de insan hakkı da Türkçe’ye saygı da bulunmaz.

Kaldı ki, örnek kelimesini, sâdece misâl yerine kullanmayız. Bilhassa hanımların el işlerindeki örnek yerine de misâl kullanılamaz.

Bakınız şimdi size, gerçekten korkunç bir şeyden bahsedeceğim. Tabiî ki dil hakkında. 2005, 2006, 2009 ve 2011 yıllarına ait, ÖSS ve YGS Türkçe sorularında kullanılan bâzı kelimelere dâir dört ayrı makalemden bir hulâsa nakledeceğim:

Hikâye yerine ‘öykü‘: 2006’da, 12 tâne; 2009’da 21 tâne; 2011’de 15 tâne.

Kelime yerine ‘sözcük: 2005’te 45 tâne; 2006’da 12 tâne; 2009’da 13 tâne; 2011’de 22 tâne.

Hayat yerine ‘yaşam‘: 2005’te 11 tâne; 2006’da 10 tâne; 2009’da 10 tâne; 2011’de 10 tâne.

Tabiî yerine ‘doğal‘: 2005’te 9 tâne; 2006’da 3 tâne; 2009’da bir tâne,

Eser yerine ‘yapıt‘: 2005’te 28 tâne; 2006’da 11 tâne; 2009’da 9 tâne; 2011’de 12 tâne.

İmkân yerine ‘olanak‘: 2005’te 5 tâne; 2006’da 2 tâne; 2009’da 3 tâne… kullanılmıştır.

 

Daha çok var. Fakat bu kelimeler, kullanılırken, bir tâne olsun, ‘hikâye‘, ‘kelime‘, ‘hayat‘, ‘tabiî‘, ‘eser‘ ve ‘imkân‘ kelimesi kullanılmamıştır. Böyle bir tesâdüf olabilir mi? Bu kadar despotluk olabilir mi?

Kaldı ki, bu kelimelerin hepsi Türk Dünyâsı’nda en çok kullanılan kelimelerdir.

Peki, biz, bu Türkçe anlayışıyla Türk Dünyası Türkçesi’ni nasıl inşâ edeceğiz ve Türk kültürünü koruyacağız?

Hür/hüriyet, şart, tabiat/tabiî, medeniyet, hâkimiyet, cevap kelimeleri de bunlardandır.

Kelime-i şahadet‘ veya ‘Er kişi niyetine‘ nasıl diyeceğiz?

Çetinoğlu: Yeri gelmişken, bir cümleyle de olsa, sebebini ve çâresini sormak isterim?

Kukul: Birincisi, ilim temsilcilerinin yâni üniversitelerin ilgili bölümlerinin ihmâli; ikincisi, siyâsî irâdedeki millî eğitim ve kültür bakanlıklarının iş bilmezliği; üçüncüsü; siyâsî partilerimizin Türk dilinin korunması ve geliştirilmesine dâir hedeflerinin olmaması ve dördüncüsü de yazarlarımızın ve basının bu bahse uzak kalışları/duruşlarıdır.

Mes’ele düşündüğümüzden hem çok geniş ve hem de sâhip çıkılmadığı zaman çok vahimdir. Düşününüz ki, ilkokul 2. sınıfa İngilizce dersi konulmuştur. Fakat üniversitelerin anabilim dalı Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri hâriç, tıp, mühendislik, matematik, iktisat… bölümlerinde Türk Dili dersi okutulmaktadır. Sebebi nedir biliyor musunuz? Çok vahim: İlk ve orta öğretim kurumlarında Türkçe’nin yeterli seviyede öğretilememesi!

Fakat ne hikmetse, ilkokul 2. sınıfta İngilizce öğretilebiliyor (!)  Hem de herkese… Bu durum, birkaç sene evvel de yazdım, sömürgeci bir lisân öğrenimidir. Elbette ki, ihtiyaç nispetinde ve arzu edene yabancı dil öğretilmelidir. Fakat görünen o ki, bu, öyle değil…

1atitüt: Tavır, tutum.

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Beka Sorunlu İki Lider

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, iç ve dış mihrakların oluşturduğu tehlikelerle boğuşurken, birde yöneticilerin kendi çıkarlarını korumak için devleti kullanmaları, hem devlet organlarını hem de milletimizi ziyadesiyle yordu.

Evet devletimizin bir BEKA sorunu var yalnız iktidardakiler bu sorunları giderecek yerde iç politikaya malzeme çıkarmak için Matruşka bebek misali sorun içinden sorun çıkarıyorlar.

Malum; AKP’nin kongre yılı. Her gün Cumhur Başkanı bir ilde, başbakan diğer bir vilayette.

Bunlar mikrofonu ellerine aldıklarında, Ulusal kanallar hepsi birden yayınlarını kesip onlara bağlanıyorlar.

Ordumuzun bir kısmı Suriye içlerinde bir taraftan PYD-YPG ile savaşırken diğer yandan DEAŞ terör örgütünün kalıntılarını temizlemekte. Mehmetçik orada ölüm kalım mücadelesi verirken, siyasiler orada olan vakaları iç politikaya döküp kendilerine siyasi malzeme çıkarıyorlar. Her gün, her kongrede: “Bir gece ansızın gelebiliriz, Sabrımızı sınamayın” gibi sloganlarla kitleleri coşturuyorlar. Hâlbuki savaş taktiğidir bağıra çağıra bu işlerin yapılmayacağını onlarında bilmeleri gerekir ama yukarıda da değindiğim gibi, maksat iç politikaya malzeme çıksın, kitleler coşturulsun.

Kıbrıs barış harekâtını hatırlayanlar bilirler, Türk askeri Kıbrıs adasına çıkmadan evvel, dışişleri Bakanı Turan Güneş İngiltere’den: “Ayşe tatile çıksın” parolasıyla savaş talimatını verdi.

Bütün bu milli meselelerin iç politikaya alet edilmesinin sebebi, önümüzde üç seçim var Yerel seçimler, Milletvekili seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Erdoğan için hayati önem taşıyor. Nasıl taşımasın ki… Düşünsenize bir defa kaybettiğini. Arkasında bir sürü haksızlıklar, yolsuzluklar ve hırsızlıklarla dolu yıllarını bırakıp gidecek. Ayrıca iç ve dış politikada yapılan hatalar ve Türkiye’nin bu günkü getirildiği konum belli. Bunların hesabının bir bir verilmesi lâzım.

Bu yüzden Erdoğan için BEKA sorunu var.

Bahçeli’yi derseniz; ideoloji partileri için iktidar şansı çok zor olmasına rağmen, MHP, tarihinde MC(milliyetçi cephe) dönemlerindeki koalisyon ortaklığını saymazsak, Bahçeli döneminde bir iki defa iktidar olma şansı yakaladı ama nedense Bahçeli, iktidar olmayı istemedi. Üstelik bir önceki yazımda da belirttim, kendi partisinden çıkacak bir Cumhurbaşkanını da(Sadi Somuncuoğlu) istemedi.

Hâlbuki ülkücüler, ateş çemberinin içinden geçerek iktidara gelebilmek için birçok bedel ödeyip bu günlere geldiler. Siyaset, başarılı olma sanatıdır, başarabilen kalır, başaramayan gider.  Yıllar sonra dayanamayıp, Sayın Bahçelinin kendi seçtiği delegeleri bile genel başkan değişiminin şart olduğunu düşünerek olağanüstü kongre talebinde bulundular. Gemerek mahkemeleri ve hukukun katledildiği diğer mahkemeler olmak üzere gelinen sonuç hepimizce malum.

Hukukun katledildiği bir süreçte ülkücü ve MHP’li delege ve partililerden oluşan bir grup, çarelerin tükendiği en son aşamada partilileşme yoluna giderek Sayın Meral Akşener liderliğinde İYİ Partiyi kurarak Türk siyasetindeki yerlerini almış oldular. İyi Partiye gerek MHP içerisinden gerek yurttaşlar tarafından büyük oranda ilgi duyulunca Bahçeli ve Erdoğan, çareler aramaya başladılar.

Birisi iktidar, diğeri muhalefet kanadında Erdoğan ve Bahçeli yıllardır birbirlerine söylemediklerini bırakmamışken, Erdoğan’ın hakaretlerinden Ülkücüler de nasiplerini almışken, birde baktık ki bu iki lider den “NURTOPU” gibi “Yerli ve Milli” bir ittifakımız olmuş.

Hâlbuki yerliliğin şifrelerini rahmetli Ziya Gökalp yıllar önceden ne güzel vermiş:

Evinin yemişi erikle elma

Komşunun bağından hurmayı alma!”

Şimdi sormak gerekir daha kuruluş aşamasında bir partinin programı ABD den yazılıp geliyorsa(kaynak: Aslan Bulut-Yeniçağ Gazetesi) bunun yerliliğine inanmak ne kadar gerçekçi olur. Sürekli kendilerinden önceki yılların iktidarlarını karalayan kimisini hasta, kimisini güçsüz ve çömez olarak niteleyen bir iktidarın başını, yerli ve Milli olarak düşünmenin ne kadar abes olduğunu bilmeyen olurmu? Hâlbuki Türk Milliyetçiliği ve Türkçülüğe yapılan hakaretlerde henüz hafızalarımızda tazeliğini koruyorken kimse kusura bakmasın ama ülkücüler bu kadar da saf değil.

Saygılarımla.

 

 

Sorguluyorum

Asker ve Sivil Aydın’larımızın fikir, söz ve yazılarını okuyup düşünürken; ortaya koydukları doğru – yanlış, fakat iyi niyetle gösterdikleri çıkış yollarını; Osmanlı Devleti’nin dağılmaya yüz tuttuğu son dönemlerinde kaleme aldıklarını unutmamalıyız.      Çünkü bir sözü değerlendirirken “Kim söylemiş?”, “Kime söylemiş?”, “Niçin söylemiş?”, “Ne makamda söylemiş?”, “Ne maksatla söylemiş?” gibi hususları, yani ne  hikmetle söylendiğini hesaba katmak lâzım.      Çünkü söz ve yazı soyut olarak doğru, yerinde ve isabetli bir mahiyet gösterirken; zaman ve zemin bakımından uygun olmayabilir! Hattâ zararlı bile görülebilir!     Osmanlı Devleti Avrupa’nın gittikçe kendine gelerek, pozitif / müspet ilimler sahasında katettiği ilerlemeleri algılamakta gecikti! Zirve hâlinin her hususta devam edeceğini sanıyordu. Oysa “İki günü birbirine eşit olan bizden değildir.” anlamındaki hükmü âdeta unutmuştu.      Batı; Osmanlı Devleti’yle ilim sahasında arasını açtıkça açıyor! Açık denizlere, uzak kıt’alara doğru açıldıkça açılıyor. “Sa’y (çalış)!” mealindeki İlâhî emri, en iyi şekilde yerine getiriyordu.      Çünkü bu  hususta -dünya için- Îlâhî kanun; çalışanın kazanacağı, çalışanın yükseleceği şeklindeydi. İster inansın ister inanmasın; sonuç daima çalışanın hakkıydı. Dünya için Sünnetullah / Îlâhî düstur ve prensip buydu. Nitekim:     “Şöyle gözden geçse bir hilkat temâşâ-hânesi:Çıkmıyor bir zerre fa’âliyyetin bigânesi.
(Yaratıklar âlemi dikkatle incelendiği zaman, bir zerrenin dahi hareket ve canlılıktan yoksun olmadığı görülür.)
Âsümânî, hâkdânî cümle mevcûdât içinKurtuluş yok sa’y-i dâimden, terakkîden bugün.
(Yeryüzü ve gökyüzü de dahil, bütün varlıklar ilerleme yolunda her an çalışmaktadırlar. Bugün artık çalışmaktan başka kurtuluş yolu yoktur.)
Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!Bunların hakkında bilmem bir bahânen var mı? Dur!
Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlik bile:Bak tecellî eyliyor bin şe’n-i gûnâgûn ile.
Ey bütün dünya ve mâfîhâ ayaktayken, yatan!Leş misin, davranmıyorsun? Bâri Allah’tan utan.
(Eğer sen, yerlerin göklerin bu çalışmaları karşısında oturmaktan utanç duymayacaksan otur! Bakalım buna da bir bahane bulacak mısın?      Dur…Daha önemlisi de var: Biz sadece yaratılmışların çalışmasından bahsediyoruz. Aslında, onların yaratıcısı olan Allah bile boş durmuyor.      Allah’ın, çeşitli emirlerle bin türlü iş ve faaliyetleri yürüttüğünün farkında değil misin?      Ey; bütün dünya ve dünyadaki bütün varlıklar ayaktayken yatmakta olan miskin, sana sesleniyorum!     Leş mi kesildin? Kıpırdan biraz! Bu halinden topluma karşı utanç duymuyorsan, bari Allah’dan utan da silkinip kurtul şu miskinlikten!…)” (Mehmed Âkif Külliyatı I, Haz: İsmail Hakkı Şengüler, Hikmet Neşriyat s: 72 – 73)

Oku’mak Yerine Okuntu Yapmak

Yavuz Sultan Selim Mısır’a gireli 500’ü 1 geçiyor. Herşey Ocak 1517‘de başladı. Yavuz kazandı, Tomanbay kaybetti. Osmanlı yükseldi, Memluklu söndü. Halife öldü, yaşasın Yeni Halife!

Ol Memlûk Devleti ki 13.yy’ın yenilgi yüzü görmemiş Moğollar‘ını üstüste yenme başarısı göstermiş Mücahit bir Türk teşkilatıydı. Eşarî şekilciliği 2 – 2,5 asırda bu dinamik kaynağı kuruttu.

Mısır‘ın fethiyle Kahire‘den İstanbul‘a gelen 1-2 bin civarında Eşarî âlim sonraki asırlarda Osmanlı’yı da kuruttu ve aklını soldurdu. Belki de Mısır’ın zenginliğinin laneti ve Memlukluların uzun vadeli intikamıydı bu (!)

Ekim 1517‘de Martin Luther diye biri Almanya‘nın Wittenberg şehrinde Kilise zulmüne başkaldırdı. Tanrı‘yla kul arasını girilmesini, Ruhban sınıfı diktatörlüğünü, Cennetten köşk satılmasını ve hatta müminlerin tekfir / aforoz edilmesini Protesto ederek 501 yıllık aklî bir gelenek başlattı.

Biz de 501 yıl içinde Hıristiyanlığın geride bıraktıklarını ala ala İslamiyet’i Hıristiyanize ettik. Aklı terkettik, nakle geçtik. Özü unuttuk, şekle baktık. Sorgulamayı attık, taklide tutunduk. Yaşayan ve insanlar gibi canlı bir Dini aldık, buzdolabındaki kalıplara koyduk. Günümüz İslam Dünyasının donukluğu bundandır.

Allah‘ın “Oku” emrine, “Düşünün, Akledin” talimatına, “Yeryüzünü gezin, inceleyin” düsturuna, “Yaratıcı’nın kâinattaki âyetlerine / izlerine bakın” hükmüne uyan Avrupalılarsa bu 501 yıl içinde hem Dünyanın Efendileri oldular hem de bozulmuş Hıristiyanlığı İslamî prensiplerle tedavi ettiler.

Bizse “Oku“madık, Okuntu yaptık. Şamanlık ve Göktanrı Dini zamanında da yaptığımız gibi.. O zamanki ozanlar ve kamlar destanları ezberler ve bunları müzikal formda, şiirsel üslupla halka topluca arz ederlerdi. Şimdi de imamlar ve hafızlar Yasin-Tebareke-Mevlid ezberleyerek aynı ortamlarda aynı usullerle halka sunum yapıyorlar.

Ki burdan hâsıl olan sevabı 501 yıl boyunca istediğin gibi dağıt. Allah’ın bu okuntulara zaten kaç puan vereceğini de biliyoruz. İmtihan dünyası ama cevapları çalmışız. Ölünce bile nerden ne sorulacağını Rabb’e dikte etmişiz; “Men Rabbuke? Vemen dinuke? Vemen nebiyyuke?” gibi hep çalıştığımız yerden..

Câhilliğimizden kıl aldırmayız ve hatalarımızı asla sorgulamayız. Kandırıldığımızı bile başımıza iş gelmeden idrak edemeyiz. Müstakim ve mü’min değiliz. Hergün “İhdina’s-sırat’el-mustakîm / İstikamet yolunda aydınlat bizi” derken bile kıldan ince ve kılıçtan keskin bir köprüden gişesiz geçişimizi hayalleriz. Ebu Cehil gibiyiz; Allah’ı biliyor ama O’na güvenmiyoruz, paraya ve güce güveniyoruz.

Câhilliğimizi kabul etmediğimiz gibi eski köye yeni âdet getirenleri de sevmeyiz. 40 asırlık okuntu geleneğimizle mutluyuz; mutluluğumuzu bozanları yüzdesel kesretimizle bozarız. Hep kaybedeniz ama küçücük hesaplarımızı her yoldan kazanmaya bakarız. Ve sonra hüsran! “İnne’l-insâne lefî husr”

Ben miyim Müslümcü, Ümmet-i İslam mı; anlayamadım. “Dertler İnsanı”, “Mahzun Kul”, “Sefalet Aşkım Oldu”, “Kahretmişim Hayatıma”, “Gözümde Yaş, Bağrımda Taş”, “Küllü Harap”, “Ağır Yaralı”, “Yıkıla Yıkıla” ilh.

El fâtiha!

 

 

Anayasa Mahkemesi de İtibarsızlaştırıldı

Mehmet Altan’a ve Şahin Alpay’a karşı herhangi bir sempatim yoktur. Benimle dünya görüşü çok farklı olan gazetecilerdir.

Ancak ifade özgürlüğü kavramını en güçlü bir şekilde anlatan şu cümleyi değerli buluyorum: “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum; fakat bunları söyleme hakkınızı ölünceye kadar savunacağım.”

Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi (AYM)’nin tutuklu gazeteciler Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın tahliyelerine karar verdi. Bireysel başvuruları değerlendiren mahkeme hak ihlali olduğuna hükmetti.

Ben AYM’nin bu kararını ve yerel mahkemelerin bu karara uymamasını düşünce ve ifade özgürlüğü ve hukuk güvenliği açısından değerlendireceğim.

***

“DARBEYİ TEŞVİK VE TERÖR ÖRGÜTÜNÜ ÖVME SUÇU” NASIL OLUR?

Mehmet Altan, Şahin Alpay ve diğer gazeteciler “darbeyi teşvik, örgütü övmek” suçlarından yargılanıyorlar.

Anayasa Mahkemesi (AYM) tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi darbe suçu için “suçlamaya konu olan yazılarda hükümetin zorla uzaklaştırılması gerektiği yönünde ifadelerin yer alması gerektiğini” kabul ediyor.

“Terör örgütü üyesi” olmak veya “övmek” suçu için, “örgütün yasal olmayan yönünü, hükümeti zorla uzaklaştırma hedefinin bilerek övülmesi gerektiği” ölçüsünü kullanıyor.

Dosyayı inceleyen AYM üyeleri dosyada bu tür yazıların veya başka delillerin bulunmadığını değerlendirdi. “Dosyadaki delillerin yeterli olmadığına” ve mahkûmiyete yeterli somut deliller olmadığı halde verilen tutuklama kararlarının “insan hakkı ihlali” olduğuna karar verdi.

İhlal kararlarını alan 11 hâkimin içinde de,  karara muhalefet eden 6 hâkimin içinde de Ahmet Necdet Sezer’in, Abdullah Gül’ün ve Tayyip Erdoğan’ın atadığı hâkimler var.

Bu da bana AYM’ nin dosyayı siyasi değil, hukuki açıdan incelediğini düşündürüyor.

***********************************

AYM KARARI UYGULANMAK ZORUNDA…

Bireysel başvurularda AYM “ihlal” kararı verebilir, “tahliye” kararı veremez, yerel mahkemeler de bunun gereği olarak “tahliye” kararı verir.

Bir hukukçu olarak, Anayasa Mahkemesi’nin Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında verdiği “hak ihlali” kararı üzerine yerel mahkemelerin tahliye kararı vermemesini son derece yanlış ve tehlikeli buluyorum.

Yerel mahkemeler AYM’nin bu tür kararlarını uygulamamak yetkisine sahip değildir.

Somut bir örnekle açıklarsak, AYM adam öldürmek suçundan tutuklu yargılanan sanığın adam öldürmediğini tespit etse ve hak ihlali kararı verse, yerel mahkeme “siz görev gaspı yaptınız, hak ihlali kararı veremezsiniz” deyip direnebilecek midir?

AYM kararları kesin ve bağlayıcıdır. AYM kararlarını yanlış da bulsanız, görev gaspı yaptığını da düşünseniz itiraz edilecek başka bir merci yoktur.

AYM’ye bireysel başvuru hakkı 2010 referandumu ile AKP tarafından getirildi. Anayasaya göre artık “AYM,  AİHM’nin sahip olduğu bütün yetkilere sahiptir, tıpkı AİHM gibi insan hakları denetimi yapar.”

AYM kararları AİHM içtihatlarına uygun olmazsa saygınlığı azalır. AİHM kararlarına aykırı AYM kararları bu defa bu uluslararası mahkemede bozulur.

AYM kararları uygulanmazsa, AİHM kendisine müracaat için “iç hukuk yollarının tüketilmesi” gerekliğine dair kuraldan vazgeçecektir. Çünkü “AYM kararları mademki uygulanmıyor, AYM’ye başvurmadan AİHM’e başvurulabilir” diyecektir.

Böylece AYM’ye bireysel başvuru hakkı fiilen kalkmış olur.

***********************************

YSK KARARI GİBİ, AYM KARARI DA BAĞLAYICIDIR

Hatırlayınız 16 Nisan 2017 Referandumunda Yüksek Seçim Kurulu (YSK) daha seçim devam ederken mühürsüz oyları geçerli sayan bir karar aldı. Bu karar seçimin kaderini değiştiren bir hukuksuz müdahale olarak nitelendirildi.

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler sözü geçen YSK’nın kararının açıkça hukuka aykırı olduğunu gerekçeleriyle açıklamıştı. Buna rağmen Gözler bir hukukçu olarak,

“YSK’nın kararı kesin ve bağlayıcıdır.

Hukuk sistemimizde YSK’nın kararları, kanuna ne kadar apaçık bir şekilde aykırı olursa olsun geçerlidir ve bağlayıcıdır. YSK’nın kararının yanlış olması başka şey, bu kararın geçerliliği ve bağlayıcılığı başka şeydir.

Kararın hukuken doğruluğunu tartışabiliriz; ama kararın bağlayıcılığını tartışmamamız gerekir. Aksi takdirde hukuk güvenliği sarsılır.

Anayasamız seçimlerin yönetimi ve denetimi konusunda son sözü söyleme yetkisini YSK’ya vermiştir. YSK’nın kararları, biz beğensek de beğenmesek de, kanuna uygun da olsa, aykırı da olsa, Anayasamıza göre geçerli ve bağlayıcıdır” demişti.

Ak Parti kanadı da bu süreçte hep YSK’nın son merci ve YSK kararının geçerli ve bağlayıcı olduğunu iddia etti.

Nitekim bütün hukuksuzluğuna rağmen YSK kararları geçerli ve bağlayıcı oldu. Bu hukuksuz kararla Türkiye’nin yönetim sistemi değişti.

Prof. Dr. Kemal Gözler‘in bu sözlerinde geçen YSK yerine AYM koyunuz cümleler aynen yine doğrudur.

Anayasamız bireysel başvurularda “hak ihlali tespiti” konusunda son sözü söyleme yetkisini AYM’ye vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararı uluslararası hukuka uygundur.

Fakat karar, hukuksuz dahi olsa, kesin ve bağlayıcıdır.

İktidarın aksini iddia etmesi ve yerel mahkemelerin AYM kararını uygulamaması hukuk güvenliğini derinden sarsmıştır.

 

18.01.2018

Ruhittin SÖNMEZ

 

 

 

 

Denktaş

(Evet, biliyorum; bu uzun bir yazı oldu! Ama Denktaş adı, kısa bir yazıya sığmazdı ki… 13 Ocak 2012’den sonsuza…)

Ebediyete intikalinin 6’ncı yıldönümünde; o büyük ‘Özgürlük Savaşçısının’, Devlet Adamının, Türk Milletinden aldığı güç ve Kıbrıs Türk’üne olan sarsılmaz inancıyla vermiş olduğu mücadele sonucunda, ata yadigârı ‘o gazi topraklarda’, kan çanağından bir devlet çıkardığı gerçeğinin altını çizerek. Onu; minnet ve hasret duygularıyla anıyorum.

Mekânı cennet olsun.  Vatan ona minnettardır.

O; ‘Toros Dağlarının’ yüceliğine, ‘Karkot Deresinin’ özgürce akışına sevdalıydı. Son nefesine kadar Kıbrıs Türk Halkının özgürce yaşamı ve bağımsızlığı için direndi,  mücadele verdi ve sonunda kan çanağından bir devlet çıkardı.

Yaşamının hiçbir döneminde Anavatan Türkiye’den, Türk Milletinden ve Mehmetçikten asla vazgeçmedi…

Rauf Raif Denktaş:

Kıbrıs Milli Davamızın lideri.

Adı; ‘Türk Dünyası Tarihine’ altın harflerle yazılan bir devlet adamı, halkının kazanılmış tarihsel ve hukuksal haklarını dirençle savunan bir özgürlük savaşçısı, K.K.T.C Devletinin Kurucu Cumhurbaşkanı.

İyi bir hukukçu, şair, yazar, fotoğraf sanatçısı, iyi bir eş ve baba, duygusal kişiliğini doğaya, doğanın içinde ki tüm dostlara yansıtan bir kişi.

Yukarıda sıralamaya çalıştığım bu kadar çok niteliği bir arada toplayan, 88 yıllık ömrü boyunca, Türk Milletinin ve onun ayrılmaz parçası Kıbrıs Türk Halkı için gerçekleştirdiği başarılarıyla; adını tarih sayfalarına, Türk Milletinin, Kıbrıs Türk’ünün başarıları için çarpan yüreklerimize kazıyan bir lider,

Denktaş.

Ata yadigârı Kıbrıs adasının son Bayraktarı…

Mücadele yıllarında, Rumların neden olduğu kan ve ateş bulutlarının sarmaladığı toplumuna umut veren, Türk Milletine olan inancıyla, Mehmetçiğe olan güveniyle, Rum’a asla ve hiçbir dönemde diz çökmeyen direnişçilerin lideri; ‘Toros’…

Ömrünün neredeyse tamamını Kıbrıs Türk Halkının adada ki var oluş mücadelesine adamış, ‘Özgürlük Savaşçısı’ Denktaş’ın, ebediyete intikalinin 6’ncı yıldönümü bugün…

44 yıl önce Kıbrıs’ta:

Kıbrıs Türk Halkının Rumlar tarafından topyekûn imha edilmesini, adanın Yunanistan’a bağlanmasını, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulmasını önlemek adına;

20 Temmuz 1974 tarihinde garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale kararı alan dönemin T.C Hükümetinin, bu savaşa gönderdiği TSK Birlikleri içerisinde Bölük Komutanı olarak görev alan ben; rahmetli Denktaş’ı o yıldan beri tanıyordum.

Ama o büyük devlet ve dava adamını, ‘İnsan Denktaş’ı’ iyice tanımam, ona daha yakın olmam; kendisinin Cumhurbaşkanlığı görevindeyken 1994 yılında, bana ait savaş anılarımı toplatarak Lefkoşa’da bastırdığı, “Özgürlük Nefesi” adının verildiği kitabım vesilesiyle olmuştu. Cumhurbaşkanlığı görevini bırakmasıyla başlayacak, aynı davayı savunmak için yemin eden ‘İki Kıbrıs Gazisi ‘ olarak, bu yakınlığımız son nefesine kadar devam edecekti.

 

Sanki aramızda özel bir iletişim kurulmuştu. Her yazdığım makaleyi, Türkiye’den çalışma ofisine göndererek, o büyük insanın yorumuna arz ediyor; Kıbrıs konusuyla ilgili güncel ve tarihe ışık tutacak değerli görüşlerini alıyordum.

Öylesine nazik, öylesine öğretici ve öylesine bilgi doluydu ki, onun yanında geçen zamana unutamayacağım anılar sığdırarak, böylesine tarihe mal olmuş bir devlet adamının çok yakınında bulunabildiğim için kendimi çok şanslı addediyorum.

Kıbrıs konusunda kendisinden öğrendiğim doğruları, Kıbrıs Milli Davamıza damgasını vuran olayları, tarihe yazan ve tarihe mal olmuş bir ‘Türk Büyüğünden’ dinlediğim için, can liderimle birlikte geçirdiğim yılları, bu süreçten bana kalan anıları,  ömrümün en önemli, en değerli kazanımı olarak görüyorum.

Unutulmasın ki, Kıbrıs adası elimizden kayıp gitmemiş, hala üzerinde ay yıldızlı bayraklarımız şan ve şerefle dalgalanıyorsa; Kıbrıs Türk Halkı adada özgür ve bağımsız bir devlet olgusu içinde yaşayabiliyor ise;

Bu milli ve ulvi değerleri,

Öncelikle bu uğurda hayatlarını seve, seve feda eden şehitlerimize,

50’li yıllardan son nefeslerine kadar, Kıbrıs’taki tarihsel ve hukuki kazanımlarımız için yılmadan çalışan, çabalayan; tarihin hiçbir döneminde Rum tarafına diz çökmeyen,

Daima anavatanları Türkiye’ye ve Türk Milletine güvenen Kıbrıs Davasının simge isimleri Dr. Fazıl Küçük, Rauf Raif Denktaş ve dava arkadaşlarına;

Ve tabii ki, bu uzun süreçte Kıbrıs Konusunu Türk Ulusunun vazgeçilmez en önemli sorunu olarak gören, bu konuyu milli menfaatlerimize uygun bir şekilde her platformda yılmadan savunan siyasetçilerimize borçluyuz.

Denktaş’ın vefatı; o tarihte beni öylesine etkilemişti ki, sanki öz babamı kaybetmiştim. Çünkü özellikle kendisiyle aktif siyaset hayatını bıraktıktan sonra aramızda çok önemli bir güven, sıkı bir dostluk bağı oluşmuştu.

Değerli Cumhurbaşkanımın etrafında çok insan vardı. Kimileri dava arkadaşları, kimileri onun adından istifade ile bir takım talep peşinde olan siyasetçiler, kimileri onun engin deneyim ve bilgilerini öğrenmek isteyenler, kimileri sanat çevresinden, kimileri dış dünyadan, kimileri gazeteci ve yazar ama en çok da gençler…

 

Can liderim Denktaş; özellikle gençleri çevresinde gördüğünde gözleri parlar, adeta onlarla gençleşirdi. Yanına gelen herkese istedikleri konuda yardım etmeye çalışır, hiç kimseyi geri çevirmezdi.

O öncelikle mükemmel bir insan ve hayatını savunduğu davasına adamış büyük bir liderdi.  Ve mükemmel bir aile reisi, sevgi dolu bir eş, davası uğruna çocuklarına yeterince zaman ayıramadığının hüznünü, acısını kalbinde hisseden, son nefesine kadar bu hüznü taşıyan çok iyi bir baba… (Ki, bu özelliğinin en yakın ve canlı tanığı olmuş, 27 Aralık 1985 tarihinde bir trafik kazasında (bu kazanın oluş şekli üzerine çok yorum yapılmış, kanıtlanamayan pek çok şey ortaya atılmıştır…) kaybettiği büyük oğlu Sevgili Raif Denktaş’ı; kaza sonrasında Lefkoşa Burhan Nalbantoğlu Hastanesine getirdiklerinde; o dönemde adada ki görevim nedeniyle, Sn. Denktaş’ın, Değerli Eşi Aydın Hanımın bir anne ve baba olarak çaresizliklerini o büyük acılarını, onlarla birlikte yaşamıştım.

Kısacası Sn. Denktaş; insan olabilmenin tüm üstün niteliklerini kendisinde toplamış değerli bir faniydi.

Cumhurbaşkanlığı görevini bırakıp da, aktif siyaset arenasından çekildikten sonra, herkes onun bir kenara çekilip, emeklilik dönemi yaşayacağını sanmıştı!

Ama o; sevdalısı olduğu ata yadigârı o topraklarda bir devlet kurmuş, Kıbrıs adasının yakın tarihini yazmış, halkının özgürce yaşam hakkı için inançla direnmiş, mücadele etmiş, bu uğurda ölmek pahasına yola çıkmış bir dava adamıydı.

Ona göre yapılacak daha çok şey vardı…

17 Nisan 2005 tarihinde Cumhurbaşkanlığı görevini bıraktıktan sonra, kendisine tahsis edilen birkaç kişilik çalışma arkadaşıyla birlikte Lefkoşa Köşklü Çiftlikteki çalışma ofisinde başlayacağı yeni çalışma süreciyle birlikte; bilge kişiliğinden taşan tarihsel doğruları; öncelikle kendi halkıyla, sonrasında ise; Türk Milletiyle paylaşmaya devam edecekti.

Sn. Denktaş, o süreçte belki de ilk kez bir Türkiye Cumhuriyeti Hükümetiyle görüş ayrılığına düşmüştü! Bunun hüznünü ve hayal kırıklığını daima hissetti.

O ki, Anavatan Türkiyesiz hiçbir şeyin başarılamayacağını tarihin akışıyla gören,  yaşayan, bu gerçeği çok iyi bilen, Kıbrıs konusunda ardında bıraktığı yarım asrı aşkın aktif siyaset sürecini, Türkiye’deki hükümetlerle uyum içinde geçiren bir lider olarak;

Özellikle AB müzakere sürecinin başlamasıyla birlikte, ortaya çıkan Annan planına karşı çıkması,  bu süreçte K.K.T.C’de yaşananlar,  (Bk. “Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka, K.K.T.C’nin 2002-2005 Ver Kurtul Belgeseli” isimli kitabım )

Kıbrıs konusunda yıllardan beri vermiş olduğu mücadelenin, savunduğu ilkelerin ve kendi siyasi tercihlerinin, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın siyasi görüşü ve tercihleriyle örtüşmediğini görmüş. Kıbrıs konusunda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetiyle uyumsuzluk yaşandığı görüntüsünü vermemek adına;

 

Gerek kendisinden sonra Kıbrıs konusuna çözüm üretebilecek yeni siyasetçilerin önünü açmak için, gerekse, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin bu müzakere sürecinde elini kolaylaştırmak için aktif siyaseti bırakma kararı almıştı.

İşte bu özellik, bir devlet adamında olması gereken en önemli nitelikti. Bu nitelik, Sn. Denktaş’ta fazlasıyla vardı.

Bu niteliklerinden birisini anlatan küçük bir anıyı, siz değerli okurla paylaşmak isterim:

O büyük liderin kendisinden sonra seçilen 2’nci K.K.T.C Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’a görevini teslim etmeden önce, K.K.T.C Devletinin 21’nci kuruluş yıl dönümünde;

15 Kasım 2004 tarihinde Lefkoşa’daki tören alanında; Cumhurbaşkanı olarak son kez Halkına, Türk Milletine, Rum tarafına ve tüm dünyaya seslendiği son törendi…

Bu törende yapmış olduğu konuşmasında; Kıbrıs Türk Halkına, Türkiye’ye, Rum tarafına ve dünyaya seslenerek çok önemli mesajlar vermişti.

Benim de tören alanında bulunduğum o gün;

Rahmetli can Liderim Denktaş, her zaman olduğu gibi tam zamanında tören alanına geldi.

Törene katılan birlikleri denetlerken gözlerindeki bakışlar; Beşparmak Dağlarında efsaneleşen Mücahit Denktaş’ın 1963, 1964 direniş yıllarındaki kadar, 1974’te Mehmetçikle kucaklaştığı 20 Temmuz günündeki gibi kararlı ve dinçti.

Yıllar boyunca, Mücahitleriyle birlikte omuz, omuza mücadele veren; ‘Saint- Hillarion’un’ zirvesinden Anavatan Türkiye’ye, Torosların mor lacivert görüntülerine özlemle bakan o gözler; “Cumhurbaşkanlığı görevim bitti ama daha henüz bu topraklara, ‘Bu Gazi Topraklar’ uğruna hayatlarını feda eden Şehitlerimize olan borcum bitmedi” der gibi pırıl, pırıldı…

Gözlerini her kapayıp, açışında bu dava uğruna vermiş olduğu mücadele; sanki bir film şeridi gibi bakışlarının önünden geçer gibiydi…

Cumhurbaşkanı olarak son kez selamladı; gerektiğinde uğruna ölmek için ant içtiği,  huzurlarında ‘Mücadele ve Cumhurbaşkanlığı’ yemini ettiği ‘Ay Yıldızlı, Al Sancaklarımızı’.

Törene katılan birlikleri son kez denetledi. Mehmetçiğin, Mücahit’in hançeresini yırtarcasına söylediği ‘Sağol’ sesini son kez işitti…

Ve sonrasında şeref tribünün de yerini aldığında; gözleri dalgın ve hüzün bulutlarıyla kaplanmıştı. Kolay değildi, bu devleti ne mücadeleler sonrasında kurmuş, bir evlat titizliğiyle büyütmüş, ardında kalan o uzun mücadele yıllarına, koskocaman bir ömür, türlü acılar ve zorluklar sığdırmıştı.

Ama sonunda başarmıştı.

İşte Devlet, İşte Millet. Tam karşısında duruyor, onu bir kez daha minnet ve şükran duygularıyla selamlıyorlardı.

Can liderim Denktaş; K.K.T.C’nin 21’nci kuruluş yıldönümünde vatandaşlarının karşısına son kez Cumhurbaşkanı olarak çıktığında, ben de oradaydım.

Tam iki koltuk arkasında…

Törende yapmış olduğu konuşma; aslında halkına, devletine veda, tarih sayfalarına düşülen not niteliğindeydi.

Konuşmasını sonlandırırken; ‘halkı ve doğup büyüdüğü topraklar için yaptığı her şeyi helal etti. Halkından da helallik aldı’ Bu duygu yoğunluklu konuşmasıyla halkını Cumhurbaşkanı olarak son kez selamladı, veda etti…

Konuşmasını sonlandırıp, yerine oturduğunda;  güneş gözlüğünün ardına sakladığı gözlerinden akan iki damla yaşı kaç göz fark etmişti bilemem?

Ama onun ne kadar duygusal bir kişiliği olduğunu bilen yüreğim; yaşamı acılarla yoğrulan Can Liderimin yüreğinden kopup, gözlerini nemlendiren o iki damla yaşı fark etmişti…

Sayın Denktaş; Cumhurbaşkanlığı görevini teslim ettikten sonra köşesine çekilip, birilerinin istediği, umut ettiği gibi sessiz, sedasız bir emeklilik süreci yaşamadı.

Aktif siyaseti bıraktıktan hemen sonra, Lefkoşa Köşklü Çiftlikteki çalışma ofisinde kendisini ziyaret ettiğimde; bundan sonrası için nasıl bir yol izleyeceğini öğrenmek adına sorduğum sorulara, vermiş olduğu bilgi dolu yanıtlarında:

“Kıbrıs Milli Davamızın” doğrularını, bu konuda milletçe elde etmiş olduğumuz hukuki kazanımlarımızı, hem adada, hem de Türkiye’de yine millete anlatmaya devam edeceğini ifade etmiş;

Özellikle siyasilerin bu konuyla ilgili atacakları her yanlış adıma karşı çıkacağını, bu yanlışların nedenlerini yine Türk Milleti ve Kıbrıs Türk Halkıyla paylaşacağını, çözüm adına ortaya konulan ‘Birleşik Kıbrıs’ çatısı altında tek egemenlik, tek devlet, tek kimlik konusunun adada ki, Türklerin sonu olacağının altını kalın harflerle çizmişti.

Sn. Denktaş; bu söylediklerini son nefesine kadar uyguladı. Kıbrıs konusuna damgasını vurmuş bir devlet adamı olarak, tecrübelerini paylaşmak adına AB sürecinde Annan planına karşı, sonrasında ise; 2008 yılından itibaren taraflar arasında yeniden başlayan Kıbrıs Müzakerelerinde yapılan yanlışları Türkiye’de Türk Milletine, adada kendi halkına anlatmak için her platformu kullandı.

Asla pes etmedi o bir direnişçiydi. O; müreffeh geleceği için yemin ettiği, bunun için yıllarca çalışıp, çabaladığı vatan topraklarında tüm kurumlarıyla yaşayan son Türk Devletinin hem kurucusu, hem de savunucusuydu.

O nedenledir ki, köşesine çekilip, emekli hayatı yaşamayı tercih etmedi. K.K.T.C devletinin yaşamsal gerçeklerini halkına ve özellikle Türk Milletine anlatmaya devam etti.

Ama günü geldi Anavatanım dediği Türkiye’yi yönetenlerden:

Kıbrıs davası Denktaş’ın şahsi davası değildir.’, ‘Artık Kıbrıs konusunda tavizler vermenin zamanı gelmiştir.’ Cümlelerini duyduğunda çok üzüldü.

Hele, hele ‘Git sen kendi ülkende konuş! Davanı git kendi halkına anlat…’ söylemini işittiğinde yüreği paramparça oldu, kırıldı ama yanıt dahi vermedi. Çünkü o anavatanına ve yönetimine sonsuz bir sevgi ve saygıyla bağlıydı.

Annan planı döneminde Kıbrıs Türk Halkının zihnini bulandırmak adına verilen o parlak vaatlere, Kıbrıs Türk Halkına ‘evet’ demeleri için yapılan onca baskıya rağmen, o hep direndi. Halkına ve Türkiye’ye yapılan yanlışları anlatmaya devam etti.

Annan planı döneminde ‘Kıbrıs’ı verelim kurtulalım.’Diyenlere: o günlerde,  öylesine bir yanıt verdi ki!

Aşağıdaki o yanıt, ömrünü bu davaya adayan bir lidere, bir devlet adamına yakışır nitelikteydi:

‘Ben vermem. Verecekse Türkiye versin! Bu şerefsizlikse anlıma yazın…”

Rahmetli Denktaş ile ilgili olarak, bugüne kadar çok şey söylendi, yazıldı çizildi. Hakkında çok kitap yayınlandı. Yaptıklarıyla, yapamadıklarıyla yine pek çok kitaplar yazılacaktır…

Vefatından bugüne, 6 yıl geçmesine rağmen; hala ona layık bir anıt mezar yapılmamış olsa da?

O Büyük İnsan;

Türk Milletinin ve Kıbrıs Türk Halkının gönlünde anıtlaşan liderlik vasıfları ve tarihi mal olmuş başarılarıyla,

Doğduğu toprakların ‘o yasemin kokulu gecelerini asla unutmayan’, ‘Karkot Deresinin’ özgürce akan sularının yoğurduğu çocukluk ve gençlik anılarıyla coşan.

Doğa ve doğa canlıları âşıklısı,

Hayatı boyunca gönlünü yakan hürriyet ve bağımsızlık ateşini; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten, Anavatanı Türkiye’den, ‘Torosların’ ardından doğan güneşin ışıltısından alan,

Ve en nihayetinde Anadolu’dan, Mehmetçikten gelen özgürlük nefesini; Beşparmak Dağlarında soluyan bir direnişçi, büyük bir lider, Kıbrıs adasında son Türk Devletini kuran, Türk Dünyasının büyük bir kahramanı,

‘Baba Türk Denktaş’ olarak anılacaktır…

 

 

Türkiye’nin NATO’ya Girişi ve Nato’nun Stratejik Önemi

Türkiye 1950 yılında üç piyade taburu,  bir tugay ve 241. Piyade Alayı ile ve Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla, Birleşmiş Milletler komutası altında, ABD ve Güney Kore’nin yanında Kore Savaşı’na katıldı. Daha sonra askeri birlik takviyeleri yapıldı. Türkiye’nin bu savaşa katılmasının nedeni NATO’ya üye olarak girebilmek ve böylece NATO üyeliği konusundaki niyetini uluslararası kamuoyuna duyurmaktı. Kore Savaşı’nda verilen şehitler, gaziler, yaralılar ve gösterilen kahramanlık sayesinde Türkiye 18 Şubat 1952 yılında NATO’ya üye olarak kabul edildi. İşte bu tarihten sonra Türkiye’nin makus talihi böylece değişecekti.

NATO, düşmanca baskı, tehdit, yayılma ve yok etme emellerine hedef olan milletlerin Birleşmiş Milletler Yasası çerçevesinde oluşturduğu bir savunma ittifakıdır. Türkiye’de aynı ihtiyaçla bu ittifaka üye olarak alınmıştır. NATO ittifakı bölge barışını korumakla çok defa başarılı da olmuştur. NATO üyeliği Türkiye için çok önemlidir. Öte yandan Türkiye’de NATO için önemlidir. Türkiye’nin Batılı müttefiklerine karşı kullanabileceği en önemli etkenin NATO olduğunun bilinmesi gerekir. Türkiye, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahiptir. Bu bakımdan Türkiye’nin NATO için önemi her geçen gün  daha da artmaktadır. Türkiye NATO içindeki yerini ve varlığını hem kendi milli çıkarlarını gözeterek, hem de müttefikleri ile ittifak dayanışması içinde olduğunu göstererek sürdürmelidir. Ancak, Türkiye ortak savunma gayesi ile büyük fedakârlıklara katlanmasına ve ittifakın getirdiği risklere hedef olmasına rağmen müttefiklerinden maalesef amacına uygun karşılık görememektedir. Bu durum, hem Türkiye’nin güvenliğini hem de NATO’nun savunma gücünü zayıflatmaktadır. Bu itibarla Türk yetkilileri, NATO Savunma Organizasyonu’nun Güneydoğu Kanadı’nda asli gücü oluşturan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakkı olan desteği sağlamaları için gerekli olan çalışmaları yapmaları gerekmektedir.

Son günlerde Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması veya Türkiye’nin NATO’dan kendi isteği ile çıkması hususunda bir takım spekülasyonlar  yapılmakta. Bu hususa son derece dikkat edilmelidir. NATO üyeliği, Türkiye’ye karşı düşmanca tavırları ve sinsi emelleri bir noktada engellemektedir. NATO üyeliği, Türkiye’nin komşuları ve diğer ülkeler ile iyi ilişkiler kurabilmesi için çok önemlidir. Bu bakımdan dost-düşman iyi bilmelidir ki, Türkiye’nin NATO’dan çıkması ülke yararına değildir. NATO üyeliğinin Türkiye için stratejik önemi çok büyüktür.

 

 

 

Klasikler Sınıfına Dâhil Edilen Bir Aşk Romanı ALİ İLE NİNO

William Sharespeare’in (1564-1616) yazdığı ‘Antonius ve Kleopatra’ ile ‘Romeo ve Jülyet’, Fransız yazar Abbe Preuvost’un (1697-1763) yazdığı ‘Manon Lescaut’, Senaryosunu Erich Segal’in yazdığı, Ali MacGraw ve Ryan O’Neal’in başrollerini paylaştığı, ‘Lowe Story / Aşk Hikâyesi’ adlı film, Kırgızistan Türklerinden Cengiz Aytmatov’un (1928-2008) yazdığı ‘Cemile’ isimli hikâyesi, satış rekorları kıran aşk romanlarıdır.

‘Ali ile Nino’ isimli kitap, Bakü’de 1918-1920 yıllarında Komünist Rusya’sının işgalinin arifesinde Azerbaycan Türklerinden Müslüman bir genç olan Ali Han Şirvanşir ile Hıristiyan Gürcü kızı Nino Kipiani arasında yaşanan imkânsız aşk üzerine yazılmıştır. Bu roman 1937’de Viyana’da yayımlandığı zaman ‘yüzyılın aşk romanı’ olarak değerlendirilmiş; Romeo ve Juliet, Rüzgâr Gibi Geçti, Doktor Jivago gibi aşk romanlarıyla mukayese edilmiş, eserin Romeo ve Jülyet’in yerini alabilecek bir aşk hikâyesi olduğu ileri sürülmüştür.

Azerbaycan târihi, millî kimliği, Kafkasların siyâsî ve sosyal yapısı hakkında bilgiler veren eser, Azerbaycan’ın ‘millî romanı’ kabul edildi.

Yazarın hüviyeti hakkında târihçiler ve edebiyat araştırmacıları yıllar boyunca iki gruba ayrılmıştır: Bir grup kitabı Essed Bey adıyla bilinen Bakü doğumlu Lev Nussimbaum (1905-1942) ile Avusturyalı Barones Elfriede Ehrenfels’in (1894-1982) Kurban Said imzasını kullanarak birlikte yazdıklarını kabul ederken diğer grup kitabın Azerbaycanlı yazar Yusuf Vezir Çemenzeminli’ye ait olduğunu iddia ediyorlar. Büyük bir ihtimalle, ikinci iddia doğrudur.

Azerbaycan’ın bağımsızlık savaşı verdiği karışıklık ortamında geçen romanın kahramanı Ali Han Şirvanşir, soylu bir Türk ve Müslüman ailenin oğludur. Rus disipliniyle yetişmiş ve Avrupa’nın hayat tarzını benimsemiş, iyi eğitim görmüş, soylu bir ailenin kızı olan Nino’ya âşıktır. Ali Han Asyalı kültürünü benimsemiştir, Müslüman’dır. Nino Kipiani ise Avrupa kültürünü tercih etmektedir, Hıristiyandır. İki genç, aşklarını yaşatabilmek için mücâdele ederler.

Bu imkânsız aşkı yaşatabilmek, Doğu ile Batı arasındaki o görünmez ve fakat heybetli-sarp sınırı kaldırmak kadar zordur. Birinci Dünya Savaşı ve Komünist İhtilâli boyunca Ali, Müslüman ve Türk atalarının kültürüyle Nino’ya olan bağlılığı arasında bir seçim yapmak mecburiyetinde kalır.

Liseden mezun olduktan sonra, Ali, Nino’ya evlenme teklif eder. Nino’nun tereddüt içerisinde olduğunu görünce; tesettüre girmek, peçe giymek mecburiyetinde olmadığını, haremin parçası olmayacağını vaat edince Nino teklifi kabul eder. Ali’nin babası, kadınların Müslüman klasik bakış açısına sâhip olmasına rağmen, evliliği destekler. Nino’nun babası ise evliliği geciktirmeye çalışır. Anadolu kültürümüzde yaygın bir tâbirle: ‘Ne kızı verir, ne dâmâdı küstürür.’

Israrlar karşısında Nino’nun ailesi iki gencin evlenmesine râzı olur. Bu gelişme üzerine Nino, Ali Han’ı ailesi ve akrabalarıyla tanıştırmak üzere Tiflis’e götürür. Onlar Tiflis’teyken Nino, ona âşık Ermeni genç Melik Nahararyan tarafından kaçırılır. Durumu haber alan Ali Han, arkadaşlarıyla birlikte onlara yetişir ve Nahararyan’ı öldürür. Ali artık aranan bir suçludur; Dağıstan’a gider. Bir gün, Ali Han’ın dostu Molla Seyit, O’na Nino’yu getirir. İki sevgili evlenir. Rusya’da gerçekleşen ihtilalden sonra Ali Han artık aranan bir suçlu olmaktan çıkınca Bakü’ye dönerler. Bir müddet sonra Bakü’de Rusların silahlandırdığı Ermeniler ile çatışmalar başlar. Ali Han da çatışmalara katılır. Sonunda Ermeni-Rus birlikleri şehri istila eder. Olaylarda ailelerini, akrabalarını ve dostlarını kaybeden Ali Han, Nino ile birlikte İran’a gider. Nino, İran’ın bâzı gelenek ve

göreneklerini, kadercilik kavramını anlamakta ve kabullenmekte zorlanmaktadır. Nino’nun bu ülkeye alışamaması Ali Han’ı çok üzmüştür. Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’yü Rusyanın desteklediği Ermeni işgalinden kurtarmasından sonra Bakü’ye döndüler. Ali Han, Mehmet Emin Resulzâde’nin 28 Mayıs 1917târihinde kurduğu Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanlığı’nda memuriyete başladı. Nino ile bir kızları dünyaya geldi.

Bakü, 28 Nisan 1920’de Rus Kızılordusu tarafından işgal edilince, Ali Han, eşini ve kızını Tiflis’e gönderdi. Kendisi milis kuvvetlerine katılarak işgal kuvvetlerine karşı vatanını müdafaa ederken Gence Köprüsü üzerinde vuruldu ve şehit oldu.

Ali ile Nino’nun mâceralı hayatı, yaşadıkları Kafkas coğrafyasının târihi, sosyal, siyâsî ve iktisâdî hayatı ile birlikte romanın mevzuudur.

Ali ile Nino, ‘Kurban Said’in eseri olarak ilk defa 1937’de Viyana’da Almanca olarak yayımlanmış ve kısa zamanda 37 dile çevrilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hakkında çok konuşulan ancak bir süre sonra unutulan kitap 1969’da Yenia Graman adında bir şahıs tarafından İngilizceye çevrildi ve bu tarihten sonra ismi yeniden edebiyat dünyasında anılmaya başladı. Eser, 1971 yılında Türkçeye çevrildi, İngiliz oyun yazarı Christopher Hampton tarafından senaryo hâline getirildi ve 2015 yılında aynı adla filmi çekildi.

Ali Ekber Aliyev ve Azat Ağayev tarafından yayına hazırlanan Ali ile Nino romanı, Türkiye Türkçesine çevrilerek Haziran 2017’de yeniden yayınlandı. Bu baskıda yazar adı olarak Yusuf Vezir Çemenzeminli ismi görülmektedir.

Eserin başka yayınevleri tarafından yapılan çok sayıda baskısı vardır.

KAKNÜS YAYINLARI:

Mimar Sinan Mahallesi, Selami Ali Efendi Caddesi Nu: 5 Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0 216-341 08 65 Belgegeçer: 0.216-334 61 48 e-posta: kitap@kaknus.com.tr // www.kaknus.com.tr

YUSUF VEZİR ÇEMENZEMİNLİ: Köklü ve asil bir aileye mensuptur. 1887’de Azerbaycan’ın Şuşa şehrinde dünyaya geldi. İlk eğitimini kültürlü bir insan olan babasından aldı. İlk şiirini 17 yaşında yazdı. Resim ve karikatür çizdi. Dergi çıkardı. Bakü Fen Lisesi’ni bitirdikten sonra Ukrayna’da Kiev Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Tahsil yıllarında millî duyguları gelişti. Azerbaycanlı gençleri eğitti. Türk Ademi Merkeziyye Fırkası Müsavat’ın Kiev şubesini kurdu ve başkanlığını üstlendi. Daha sonra, yeni kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nce Ukrayna’ya diplomat olarak tâyin edildi. Rusça, Almanca ve İngilizceyi mükemmel konuşuyordu. Tahsilini tamamlayınca Ukrayna, Almanya ve Türkiye’de çalıştı. İstanbul’da bulunduğu yıllarda ‘Azerbaycan Edebiyatına Bir Bakış’ ve ‘Târihî, Coğrafî ve İktisâdî Azerbaycan’ adlı kitapları yayımlandı. 1920 yılında Rus orduları Azerbaycan’ı işgal edince İstanbul’daki görevi sona eren Yusuf Vezir, Paris’e gitti. Burada Avukatlık mesleğini icra edemeyince fabrikalarda işçi olarak çalıştı, Paris Haberleri Gazetesi’nde ‘Şark Mektupları’ başlığı altında yazılar yazdı. Sovyet hükümetinin çıkarttığı genel aftan yararlanarak Azerbaycan’a döndü. Kendisine, geçimine yetebilecek maaşla küçük memuriyetler verildi. Rusça-Türkçe (Azerbaycan lehçesiyle) Sözlük hazırladı. Roman ve tiyatro eserleri yazdı. Tolstoy, Turgenyev, Nevarov, Victor Hugo gibi yazarların eserlerini Azerbaycan Türkçesine çevirdi. 1937 yılında Sovyet yönetiminin, Azerbaycan edebiyat ve sanat dünyasından birçok tanınmış ismin tevkif ve idam edildiği ‘temizleme operasyonu’ sırasında işinden atıldı. 1938 yılında Özbekistan’da öğretmen ve kütüphane müdürü olarak iş buldu ise de 1940 yılında tevkif edilip Bakü’ye getirilerek sürgün ve hapis cezâsına çarptırıldı, 1943 yılında hapishânede vefat etti.

DERKENAR: LEYLA İLE MECNUN Türklerde ve İslam dünyasında sözlü edebiyattan günümüze intikal eden en tanınmış aşk hikâyesi, Leyla ile Mecnun’dur. Eserin aslı, bir Arap halk hikâyesidir: Necd çölünde yaşayan Benî Âmir kabilesinden Kays, Leylâ’ya âşık olur. Kabîle gelenekleri ve bâzı sebepler yüzünden Leylâ’nın babası, kızını Kays’a vermez. Başkası ile evlendirir. Kays, aşk acısı ile aklını kaybeder. Bu sebeple kendisine ‘Mecnûn’ (deli) denir. İyi olması için babası onu Mekke ve Medine’ye götürür. Fakat Mecnûn, orada iyi olmak için değil, aşkının ve dolayısıyla ıztırâbının artması için duâ eder. Bu vaziyette çöllere düşer, vahşî hayvanlarla dost olarak yaşar. Kays’ı sevmekte olan Leylâ da aşkının acısına dayanamıyarak ölür. Mecnûn bu haberden sonra daha çok üzülür, yanık şiirler söyleyerek çöllerde dolaşır. Sonunda, o da, acı içinde ölür. Aileleri, Leyla ile Kays’ı aynı mezara gömerler. Böylece yaşarken birleşemeyen âşıklar, ölümle birbirlerine kavuşurlar. Arap halk söylentilerinde aslı bu şekilde olan hikâye, şâirler tarafından işlenmiştir. Hikâyeyi ilk defa Azerbaycan Türklerinden Genceli Nizâmî (1141-1209) Farsça ve Mesnevî tarzında yazıya aktarmıştır. Sonraki yıllarda; Türk edip, şâir ve devlet adamı Ali Şîr Nevâî (1441-1501), Türk dîvan şâiri Fuzûlî (1480-1556) ve Osmanlı şâir ve târihçilerinden Sinan Behiştî Çelebi 1506 yılında Leyla ile Mecnun adlı eserler yazdılar böylece Leyla ile Mecnun hikâyesini Türkleştirdiler. Günümüzde, ‘Leyla ile Mecnun’ denilince, Fuzûlî’nin eseri akla gelmektedir. İNCİLER: Gidenler bir çok şey ekmiştir bize Biz de ekmeliyiz gelecek neslimize. Genceli Nizâmî ‘Karıncayı bile incitmem’ deme. Karınca, ‘bile’ kelimesinden incinir. Söz söylemek irfan ister Anlamak insan… Fuzûlî İş yapmak isteyen imkân bulur İstemeyen bahâne arar. Ali Şîr Nevâî

KUŞBAKIŞI:

UYURGEZERLER – Avrupa, 1914’te Savaşa Nasıl Girdi?

İmparatorluklar çağını bitirip millî devletleri doğuran Birinci Dünya Savaşı’nın kanlı günlerine Avrupa hangi şartlarda gelmişti? 1914’ün fitilini ateşleyen hâdiseleri ve sayılı günler için krizi ileri safhalara taşıyan, devletlerarası yanlış anlaşılmaları deşifre eden Cambridge Üniversitesi tarih profesörü Christopher Clark yeni kaynaklar ışığında yola çıkıyor.

15,5 X 23,5 santim ölçülerinde, 704 sayfalık kitabı Türkçeye Cem Demirkan çevirdi, Ekim 2017’da yayımlandı.

Yazara göre, emperyalist politikalara eşlik eden bitmek bilmeyen hırs ve toprak sevdası, 19. yüzyılda en kaliteli başaklarını veren Avrupalı aydınlar grubunun 100 yıl içerisinde yok olmasına sebebiyet vermiştir. Avrupa târihinin o zamana kadar gördüğü en acılı günlerin öncesine okuyucuyu misafir eden yazar, roman kurgusu içinde heyecan dolu bir târihî yolculuğa çıkarıyor.

Savaşa giden yolu St. Petersburg, Viyana, Berlin, Londra, Paris ve Belgrad arasında dakika dakika, nefes kesen bir üslupla adımlarken, savaşın Balkanları başlangıç adresi seçmesinin sebeplerini, şu sorunun cevabında arıyor: ‘Avrupallar ne oldu da savaşın tek çâre olduğuna topyekûn ikna oldular?’

Yazar Clark’ın bu soruyu merkeze alarak savaş öncesi Avrupa’nın sosyo-ekonomik tahlilini yaptığını görüyoruz. Başarısız politikacıların koltuklarında oturmaya devam etmek için koskoca bir kıtayı nasıl ateşe attıklarını görünce, bugün yaşanan milletlerarası gerilimlere endişeyle yaklaşmakta ne kadar haklı olduğumuzu fark ediyoruz.

PEGASUS YAYINCILIK TİCARET VE SANAYİ LTD. ŞTİ.

Gümüşsuyu Mahallesi, Osmanlı Sokağı Nu: 27/9 Taksim, İstanbul. Telefon: 0.212- 23 50 Belgegeçer: 0.212-244 23 46 e-posta: info@pegasus.com // www.pegasus.com

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN EKONOMİK VE SOSYAL TÂRİHİ – 1

‘Tarihçilerin Kutbu’ olarak anılan Prof. Dr. Halil İnalcık, orijinali Cambridge Üniversitesi tarafından yayınlanan bu eserinde Osmanlı Cihan Devleti’nin, 1300-1600 yılları arasındaki ekonomik ve sosyal yapısını inceliyor.

Eser aynı zamanda, İkinci Dünya Savaşına kadar siyâsî ve askerî olaylardan ötesini sorgulamayan tarihçilik yaklaşımının, sosyal ve iktisâdî boyutların da eklenmesiyle zenginleştirilen dünya târihçiliğinin, Osmanlı târihi bölümüne dâir çalışma olarak hazırlanmıştır.

Bu çalışma, gelecek nesil târihçiler için daha derinlemesine çalışmalar bekleyen yeni gündem maddelerini ve metodolojik örneklerine de yer veriyor. Eser, 1600-1900 yıllarını inceleyen ikinci cilt ile tamamlanacaktır.

15,5 X 23 santim ölçülerinde, 652 sayfalık kitap, Ekim 2017’de yayınlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat:4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri) Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

YAKUP’UN KANATLARI

Misli Baydoğan’ın ‘Hû Diyen Karga-Selçuklu Hikâyeleri’ isimli kitabını bu sayfada tanıtmıştım. Bu defa ‘Yakup’un Kanatları’ isimli, 12,1 X 19,5 santim ölçülerinde 168 sayfada 18 adet hikâye ile Ekim 2017’de okuyucuya sesleniyor.

Hitaptaki hikâyelerin kahramanları, her gün çevremizde görebileceğimiz insanlar. Onlardan hikâye çıkarmak hayli zordur. Fakat Misli Baydoğan, Psikolog Doktor olması hasebiyle, her bir kahramanda, okuyucularının alakasını çekecek okuma arzularını diri tutacak özellikler buluyor.

Bu kahramanlardan biri de öğretmen emeklisi Besim Bey’dir. Belki de sizin ilkokulda, ortaokulda öğretmeniniz… Veya öğretmeninize çok benzeyen biri…

Besbelli evde Semih’in bir misâfiri vardı. Bu seferki kimdi acaba? Oğlu, küçüklüğünden beri arkadaşlarını eve yatıya getirmeye bayılırdı. Sâdece arkadaşlarını mı? Sokakta bulduğu yavru kediler, yaralı güvercinler, bacağı kırık koca köpekler az mı evin başköşelerine kurulmuşlardı? Hem de Besim Bey’in bütün itirazlarına rağmen. Fakat Semih ne yapar eder, babasının ağzından girip burnundan çıkar ve onu her defasında kendi silahlarıyla vurmayı başarırdı. Oğlu, ‘Bana merhameti, vicdanı öğreten sensin şimdi

bu zavallı canlıyı sokakta ölüme mi terk edelim yani, sunduğun alternatif bu mu gerçekten baba!’ diye çıkıştığı anda Besim Bey’in karşı koyuşları tükenir, süngüsü düşerdi.’

Bu defa oğlunun yatılı misâfiri, giyimi kuşamı, saçlarının rengiyle eşcinsel olduğu şüphesini uyandıracak bir gençti.

Semih’le arkadaşı İsmail konuşurlarken Besim Bey yanlarına gitti. Bacak bacak üstüne atmış durumda oturan İsmail derhal toparlandı. Üçlü sohbet ilerledikçe, Besim Bey’in, İsmail hakkındaki şüpheleri sebebiyle mahcubiyeti arttı, kendisini tutmasaydı özür bile dileyecekti.

Şehitler için yapılacak yürüyüşe katılmak üzere evden ayrılmakta olan gençleri uğurlarken, özür yerine geçecek cümleleri zorlukla söyleyebildi:

-İsmail, evladım, istediğin zaman gelip bizde kalabilirsin. Sofra her gün kuruluyor. Allah ne verdiyse birlikte yeriz.

Hikâye, Türklerin güzel bir deyişi olan; ‘İnsanlar, dış görünüşleriyle karşılanırlar, -iç görünümleri demek olan- düşünceleriyle uğurlanırlar.’ Cümlesinin mükemmel bir açıklamasıdır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1- SON MASAL: Levent Kent / Epsilon Yayıncılık.

2- AŞKIN ÇOCUKLARI: Muzaffer Yünlü / Bilgeoğuz Yayınları.

3- CUMHURİYETİN DEMOKRASİYLE İMTİHANI: Ahmet Yıldız / Nesil Yayın Grubu.

4- ŞAİR DEDİĞİN: Ali Çolak. / Kapı Yayınları:

5- TÜRKİYE TÜRKÇESİNDEKİ TÜRKÇE SÖZCÜKLERİN KÖKEN BİLGİSİ SÖZLÜĞÜ: (Tıpkıbasım), Prof. Dr. Tuncer Gülensoy / Türk Dil Kurumu Yayınları.