24.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 642

Şâir ve Yazar M. Halistin Kukul ile Türk Dili Üzerine SOhbet – 2

Ahlâk‘ kelimesinin yerine ‘Etik‘ kelimesini koymaya çalışıyorlar. ‘Ahlâksız adam’ yerine ‘Etiksiz adam‘ mı diyeceğiz?

Oğuz Çetinoğlu: Devrik cümle hakkında neler söylemek istersiniz?

M. Halistin Kukul: Benim tahsil saham F(ı)ransız Dili ve Edebiyatı’dır. Otuz senelik meslekî hayatımın yirmi beş yılını üniversitede F(ı)ransızca dilbilgisi/g(ı)rameri okutarak geçirdim. Türk dili üzerindeki merakım ve çalışmalarım talebelik yıllarıma dayanır. Herkes, kaideli/kurallı cümle kurmayı arzular. Devrik cümleyle yazanlar, kendi üslûbunu ona göre tanzim etmişler ve okuyucuları da kendilerine göredir.

Zâten, adı üstünde, ‘devrik‘tir. Böyle bir anlayışla, bir dili kendi mensuplarına veya yabancılara nasıl öğretebilirsiniz? İşi, esâsından saptırmadır. Bir üslûp’tur diyenler de bulunabilir, bu da, onların düşüncesidir.

Çetinoğlu: Maymuncuk gibi her kelimenin ardına takılabilen ‘Sel‘ – ‘sal‘ takıları kabul edilebilir mi?

Kukul: Karnaval, festival, k(ı)ristal, normal, kültürel, sosyal, natürel, s(i)piral, orijinal, jeneral, banal, sinyal, parcel, rasyonel, reel, personel, p(u)rofesyonel, aktüel, jurnal, pastel, emperyal, s(i)pesyal, legal…F(ı)ransızca’dan Türkçe’ye geçen(-el), (-al) takılı kelimelerdendir. Daha çok var.

Bu takılar, Arapça’dan geçen kelimelerdeki (î) âidiyet takısı yerine getirilmek isteniliyor. Yâni; millî, ilâhî, ciddî, maddî, edebî, hayâtî, aklî, medenî, mânevî, askerî, tabiî, mâdenî, coğrafî… demeyeceksiniz. Peki ya ne diyeceğiz? mill-el, ilâh-al, cidd-el, madd-el, edeb-el, hayat-al, akl-al, meden-el, mânevsel, asker-el, (tabiî’nin yerine) doğ-al’ı uydurmuşlar, mâden-el, coğraf-al…

Meselâ; ‘târih‘ kelimesi Arapça’dan geçme bir kelimedir. Târihî yerine, târih(s)-el deyince, bu kelime nasıl öz Türkçe (!) oluveriyor anlamak mümkün mü?

Meselâ; insânî kelimesi Arapça’dır. Bunu, -olamaz ya- insân(s)al değil de, insancıl yapmışlar; bu, insân yiyen’ demektir. Balıkçıl da olduğu gibi…

Bir de ne çıktı biliyor musunuz? ‘Evsel!’

Türkçe mütehassısı (!) belediyeler, çöp bidonlarına, harıl harıl ‘Evsel atık!’ yazıyorlar. Ne muazzam bir keşif! Halbuki ne denmeli? Ev atığı!

Elbette ki; Türkçe’de kullandığımız; el, al, sel, sal, misâl, masal, ikbâl, istikbâl, istiklâl, ihtilâl, Temel, Cemal, Kemâl, hilâl, emel, hamal… gibi kelimeler bunlardan değildir.

Meselâ; duygusal deniliyor. Bu, ‘hissî‘ yerine kullanılıyor. Aslında, biri: ‘Ben, çok duygusalım!’ derken, ‘Ben, çok duyguluyum‘ demek istiyor. ‘Ayşe-Ahmet, çok duygu-lu (duygu-suz) bir kız’dır-delikanlı’dır‘ demek uygundur. Hissî, başkadır; ‘duyguya âit‘ demektir

Çetinoğlu: Hikâye, şiir, roman, seyahatnâme ve benzeri edebî türlere, ‘anlatı‘, ‘dinleti‘, ‘söyleşi‘, ‘söylence‘ gibi ilâveler yapılıyor. Bunlar neyin nesidir?

Kukul: Bu kelimelerin neyin yerine ikame edildiğini bilmek lâzımdır. Hepsinin de kuruluşlarının doğru olduğu görülüyor. Ancak; bir kelimenin kabûllenilebilmesi için, 04 Aralık 1981 târihli Tercüman Gazetesi’nde yazdığım ‘Dilde Üç Ana Unsur: Doğruluk-İşleklik- Güzellik‘ başlıklı yazım, bu hususa ışık tutucudur. Bu kelimeler; takıları itibâriyle doğru görünüyorlar: Anlatmaktan-anlatı; dinletmekten-dinleti; söyleşmekten-söyleşi-yine söyleşmekten söylence…

Türkçemiz’de gürültü, patırtı, şırıltı, akıntı, yıkıntı, ışıltı,uğultu, homurtu, horultu..kelimelerimiz vardır ve mânâları da bellidir. Peki; ilk üç kelime için söylüyorum, bunlar, neyin karşılığında kullanılmaktadırlar? 1. Anlatı: hikâye etme, tahkiye, anlatış tarzı/biçimi. Anlatma/tarzı da denebilir. Tahkiye de, hikâye etme, anlatma’dır. Bana göre; edebî bir terim olarak tahkiye yerleşmiş gibi, ancak, anlatı da iğreti duruluyor. Anlatma, anlatış biçimi/şekli/tarzı daha anlaşılırdır.

Dinleti; F(ı)ransızca concert/konser kelimesinin karşılığı olarak türetilmiştir. Dinletmek’ten dinleti, yabancı bir kelime yerine hiç de iğreti durmuyor. Fakat mânâ olarak konser’in yaygın karşılığını karşılayabiliyor mu, o mechûl!

Meselâ; filânca kişinin konserine gideceğim yerine, dinleti’sine gideceğim de bir sıkıntı yok. Fakat filânca kişi, filân yerde konser verecek yerine ‘dinleti’ verecek denildi mi, iş değişiyor. Yâni, doğru olması yetmiyor. İşlek de olmalıdır.

Söyleşi; söyleşmek’ten, (i) takısıyla yapılmış güzel bir kelime. Yâni, kuruluşu doğru, yapmaktan-yapı; sevmek’ten-sevi, sevgi, güldürü, bildiri gibi… Ancak; sohbet, hasbihâl gibi bir kelimelerin zâyi olması da hoş değil. İkisi de kullanılmalıdır.

Söyleşi, bir de mülâkat yerine kullanılıyor. Maalesef, bunların yerine F(ı)ransızca reportage/röportaj daha yaygındır… Olmamalıdır!

Söylence; söylenmek’ten yapılmıştır. Söylenti de, aynı kökten kurulmuştur. Söylence’nin, dinlence, gülmece, yutturmaca, uydurmaca, düzmece, bulmaca, bilmece, eğlence gibi benzerleri var. Bunlardan dinlence, tâtil’in yerini asla tutamamıştır. Söylenti, rivâyet yerine kullanılıyor. Fakat dedikodu da olabilir. Rivâyet, rivâyettir. Dedikodu, dedikodu’dur. Söylence, efsâne karşılığındadır ammâ efsâne de efsâne’dir.

Çetinoğlu: Şâir‘ ve ‘ozan‘ arasındaki farkı bilmeyenlere işin doğrusunu anlatır mısınız?

Kukul: Bu iki kelime, sözlük mânâlarının âşikârlığına rağmen hâlâ tartışılmaktadır. Şâir-şâire, bellidir. Şiir yazan kimsedir. Bâzı yerlerde, ‘şiir söyleyen‘ ifâdesiyle de karşılaşırız ki, bundan, irticâlen söyleme kastedilir. Netîce îtibâriyle, şâir/şâire, şiir yazan veya söyleyen kişidir.

Tartışılan, ‘ozan‘ kelimesidir. Bunun için, Misalli Büyük Türk Sözlüğü’nde şu târif veriliyor: (Moğolca’dan geldiği söylenen kelime, Türkçe’den Arapça ve Farsça’ya da geçmiştir.) (Asıl anlamı ‘çok konuşan, çenesi düşük kimse‘ olup ‘saz şâiri‘ mânâsını sonradan kazanmış olmalıdır. Eski Türkiye Türkçesi metinlerinde kelime bu iki anlamda geçmektedir) 1-Saz şâiri, 2-yeni. Şâir” (Bknz: İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı, İstanbul 20111, Sf. 959)

Görüldüğü gibi, kaynaklarımız, kesin bir hüküm veremiyor. Alışılagelmiş, halk arasındaki bilinen yâni genel kabûl gören mânâsı, saz ile şiir söyleyen’dir. Fakat bu kişi, şarkıcı veya türkücü müdür? Hayır! Ozan, bunlarla da ifâde edilmiyor. Aslında, ozan, İslâm öncesindeki saz şâirleri/saz ile şiir söyleyen şâirler / âşıklar’dır. İşin içinde ‘şiir yazmak‘ görünmüyor. Bu durum, bugün için de, her ne kadar, şâir eşittir ozan deniliyorsa da, saz şâirlerine/halk şâirlerine/âşıklara daha uygun düşmektedir.

Çetinoğlu: ‘İlim’ kelimesinin yerine ‘bilim’ kelimesinin kullanılması sizce doğru mudur?

Kukul: İlim, Arapça, ‘ilm‘den gelmektedir. Bilim de, ilim karşılığında, ‘bilmek‘ten türetilmiş bir kelimedir. Tabiî ki, bütün sıkıntı, mevcudu varken, bunların yerine kelime türetilmesi veya uydurulmasındadır. Türetilmede fazla sıkıntı olmamasına rağmen, türetilen kelime doğru olsa bile, kelimenin işlekliği yâni kullanma sahası ve güzelliği bakımlarından kaygılar belirmektedir.

Meselâ; yazmak’tan yazım deniliyor ve imlâ yerine kullanılmak isteniliyor. Dizmek’ten dizim, süzmek’ten süzüm… tamam da, yerleşik/oturmuş tâbir kabûl edebileceğimiz yâni tamamen Türkçeleşmiş bir kelime -ki ‘bilim‘ kelimesinde ısrar ediliyorsa- insanımızı şaşkına çeviriyor.

İlim; daha şümûllü görünüyor. Bugün, ‘bilim adamı‘ denilince, üniversitelerde hocalık yapan kişiler göz önüne getiriliyor. Halbuki ilim adamı, maddî ve mânevî ilimlerle mücehhez dörtbaşı mâmûr bir kişidir. Demek ki; ilm/ilim, daha geniş bir muhtevâ taşımaktadır.

Meselâ; Dînî Terimler Sözlüğü’nde, ‘İlm/ilim; her şeyi hakkıyla bilmek, anlamak, öğrenmek, cehlin ‘zıddı’ ( Bknz. Dînî Terimler Sözlüğü, Cild: 1, Sf. 225)olarak târîf ediliyor. Bu mânâda bilim; sâdece belli bilgileri, sâdece fizik, kimyâ, edebiyat, sosyoloji bilgilerini… elde etmeyi hedef alır.

Çetinoğlu: Bilimle meşgûl alana bilgin/bilim adamı diyoruz. İlim sâhibine de ‘âlim‘ diyoruz. Bir de ‘alîm‘ kelimesi var. ‘Alîm‘ ile ‘âlim‘ arasında da fark olmalı değil mi?

Kukul: Çok önemli bir hususa temas buyurdunuz. Bu hususu, isterseniz yine Dînî Terimler Sözlüğü vasıtasıyla cevaplayayım. Çünkü bilim ile ilim ve ilim adamı ile bilgin/bilim adamı arasındaki ince ayrıntıyı o zaman daha iyi ifâde etmiş olurum. ‘Alîm: Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerindendir). ‘Devamlı ve eksiksiz bilen‘ mânâsındadır.

Allahü teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de meâlen buyurur ki: O, her şeyi alîmdir (bilendir). (Hadîd sûresi, 5)

Âlim ise; ‘Bilen, ilim sâhibi‘ demektir. 1-Allahü teâlânın sıfatlarından olup, her şeyi bilmesi, 2- Zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kurân-ı Kerîm’in ve yüzlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm’ın yirmi ana ilim ve kolları olan seksen ilimde mütehassıs (uzman) dört hak mezhebin inceliklerini öğrenmiş, tasavvufun (evliyâlığın) en yüksek derecesine ulaşmış, yetişmiş ve yetiştirebilen, insanların, iliminden faydalanacağı zât, mücdehid.’ (Bknz. a.,g.,e., Sf. 21)

Şu var ki, günümüz de, herkes, ilim ve bilim’i birbirinin yerine kullanıyor ve hiç de işin inceliğini düşündüğünü sanmıyorum. Fakat şu var ki; ilim adamı, bilim adamından veya bilginden daha geniş mânâlıdır. Tabiî ki, aynı şekilde, ilim de, bilimden daha geniş bir muhtevâ taşımaktadır.

Çetinoğlu: Etik‘ kelimesi, ‘ahlâk‘ kavramının ihtiva ettiği derinliği ve enginliği karşılayabilir mi?

Kukul: Etik/ethique, F(ı)ransızca bir kelimedir. Türkçe karşılığı, -Arapça’dan Türkçe’ye geçen ve Türkçeleşen- ahlâkî yâni ahlâkla ilgili demektir. Ahlâk ilmi mânâsına da gelir.

Peki, ahlâk, nedir? Ahlâk; hulk’un çoğuludur. Yâni, huylar ve umûmiyetle, mizaç, karakter, tabiat, seciye mânâlarına gelir. Birileri çıkıp, ‘Bu iş, hiç de etik olmadı‘ derken, ne demek istemektedirler? ‘Bu iş, hiç de ahlâkî/ahlâka âit olmadı‘ demek isteniliyor.

Yine peki; ‘ahlâkî‘ veya ‘ahlâka âit olmak‘ nedir? Boş lâftır!

Çünkü ahlâk; dediğimiz gibi, Arapça, hulk’un çoğuludur. İnsandaki iyi ve kötü huylardır ve şâyet ‘ahlâklı‘ veya ‘ahlâksız‘ dersek bir mânâ kazanır. Yâni; ‘Bu iş, hiç de ahlâklı olmadı‘ veya ‘Bu iş, çok ahlâksız oldu‘ gibi… dersek anlam kazanır.

Diğer taraftan; ahlâk, ahlâklı, ahlâksız kelimelerimiz varken, etik’i kullanmak asla kabûl edilemez bir durumdur. Türkçe’ye darbedir.

Çetinoğlu: Umûmîyetle, ‘Ne… Ne de…’edatlarının kullanıldığı cümlelerin son kelimesi müspet olur. ‘Ne rüşvet aldı, ne de adı bir yolsuzluğu karıştı…’ gibi. Fakat istisnalar da var. Bâzı durumlarda fiilin olumlu, bâzı durumlarda olumsuz olması gerekebiliyor. İsteğe bağlı durumlar da söz konusu. Bu mesele, 1940’lı yıllarda ve sonrasında da tartışılmış. Sıhhatli bir zemine oturtulamamış. Siz yetkili olsanız meseleyi nasıl bir kaideye bağlardınız?

Kukul: Bunun tartışılması, artık son bulmalıdır. Kaide kesindir. Hattâ bu durum bütün diller için de geçerlidir. Ben, bunu, biraz daha uzatayım: Kullanılan (ne..ne…ne..ne de…) den sonra gelen fiil, -bu (ne..) ler, zâten olumsuzluk ifâde ettikleri için- olumlu olur.

Bir misâl verelim: ‘Ne Mehmet Kaplan, ne Peyami Safa, ne Nihad Sâmi Banarlı, ne Necmettin Hacıeminoğlu ve ne de Yavuz Bülent Bâkiler, Türkçe’nin bu durumda bulunmasına râzı gelirlerdi.’

Çetinoğlu: Siyâsî ve ideolojik düşüncelerden arındırılmış ‘Türk Dili Akademisi’, dilimizle alakalı problemlerin çözümünü sağlayabilir mi?

Kukul: Böyle bir yapının mevcut şartlarda olabileceğini düşünemiyorum. Çünkü Türk Dili o kadar sâhipsiz ki, tahmin edemezsiniz. Az önce de söyledim. Okul kitapları böyle olan bir başka maarif sistemi olamaz. Böyle bir durumda, bin tâne Türk Dili Akademisi kursanız ne olur? Türk dilini koruma kanunumuz var mı? Yok! Türkiye’de, bir Türkçe dâvası, bir Türk Dünyası Türkçesi mes’elesi var mı? Yok! Seneden seneye, neyin kutlandığı bilinmeyen bir ‘Dil bayramı‘ başını almış gidiyor.

Sonra, Niçin ‘akademi’ veya niçin ‘enstitü’ kelimeleri? Bunun için seçiliyor. Seneler önce, Türk Dil Kurumu tarafından ‘Yabancı Kelimelere Karşılık Bulma Komisyonu‘ kurulmuştu. Bunun üzerine, ‘Adında (komisyon) bulunan bir heyet bu işi başaramaz‘ tarzında bir yazı yazmıştım. Nitekim, başaramadı da…

Niçin, Türk Dil Kurumu, Üniversitelerin ilgili bölümleri, Kültür ve Millî Eğitim Bakanlıkları bu işi hâlle yanaşmıyorlar? Yetkileri mi yok, yeterli sayıda düşünen mensupları mı? Hepsi var… Peki ne yok? Mes’uliyet hissi! Bir araya gelip, başbaşa verip, bir mes’eleyi, enine boyuna tartışarak hâlletme zihniyetinin henüz teşekkül etmemesi…

DEVAM EDECEK

DERKENAR

TÜRKÇEMİZİ NASIL MAHVETTİLER?

1941 yılında İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne, Maârif Vekâleti’nden Hasan Âli Yücel imzası ile bir tâmim gelir: Fakültelerde ilim terimlerini öztürkçeleştirmek üzere bir komisyon kurulması emredilmektedir.

Her fakültede komisyonlar kurulur ve Temmuz ayında çalışmalara başlanır. Edebiyat Fakültesi hazırlıklarının konuşulacağı ilk toplantıya Hasan Âli Yücel, İbrâhim Necmi Dilmen ve Şemseddin Günaltay katılır. Dekan Râgıp Hulûsi, Vekâletin emrinin ilim ile bağdaşmadığını îmâ eden bir cümle söyleyince Vekil bey parladı, Dekanı yaramaz bir çocuğu azarlar gibi azarladı. Dekan, kızardı ve sustu. Daha sonra söz alan Hâlide Edip Adıvar söz aldı: ‘Biz Türk münevverleri sıfatıyla, ilmî bir mevzuun müzâkeresi için toplandığımızı zannediyordum. Görüyorum ki, Vekil Beyefendi, mutlaka kendileri gibi düşünmemizi istiyorlar. Toplantılar bu havada devam edecekse, ben şimdiden özür diliyorum.’ İbrâhim N. Dilmen işi tatlıya bağladı.

Üçüncü toplantı, Ali Fuat Başgil’in Dekanı olduğu Hukuk Fakültesi’nde yapılır. Hasan Â. Yücel kısa bir konuşma ile toplantıyı açtıktan sonra: ‘Hukuk Fakültesi! Sizin hazırlıklarınızı görelim.’ Başgil Hoca cevap verir: ‘Bizim hazırlığımız yok efendim.’ Vekil Bey yine celallenir. Azarlama faslına başlayacakken, Başgil Hoca: ‘Müsaade buyurunuz, arzedeyim…’ diyerek söze başlar:

Hukukun dili evvelâ kanûn, sonra da millet dilidir ve kânûn ile bağlıdır. Kanûnun dili de millet câmiasının dilidir ve öyle olmak lâzımdır. Çünkü kanûn insanlara meram anlatmak için yapılır. Binaeneleyh hitap ettiği insanların diliyle yazılması icap eder.

Bu çok basit hakikati kabul ediyorsak, bir hukuk hocasının kanûn dilinden başka bir dil ile ders vermesi, evvelâ kanûna aykırıdır ve meslekî bir suçtur. Saniyen de, talebesine karşı vazifesini yapmamaktır. Zîra hukuk hocasının ilk vazifesi talebesine kanûn öğretmektir. Kanûn kendi diliyle konuşulursa öğretilir.

Eğer bizden de, tıp ve fenden olduğu gibi, derslerimizi öztürkçe yapmamız istenirse, evvelemirde, Teşkilâtı Esâsiye Kânûnu’ndan başlamak üzere, bütün ana kanûnların dilini değiştirmelidir. Başka türlü olmasına hem hukuken, hem de usûlen imkân yoktur. Bu düşünce iledir ki biz hiçbir hazırlıkta bulunmadık.

Bakan Bey cevap verdi: ‘Bu doğrudur. O halde, biz hükümet olarak, evvelâ Teşkilâtı Esâsiye başta gelmek üzere, ana kanûnları öztürkçeye çevireceğiz.’

Çevirdiler.

Çeviremez olaydılar…

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil: Türkçe Meselesi. Yağmur Yayınevi, İstanbul 2006, s: 53-57 özetidir.

 

 

Rahmetli Nihat Gürer’in Kabri Başında Toplandık

0

Çok sevgili can kardeşimiz, aziz dostumuz Nihat Gürer vefat edeli bir yıl olmuş. Kocaeli Aydınlar Ocağı Sekreteri Dr. M. Bora Bulut Bey telefon edip, Musa Bey 23 Ocak Salı günü saat 15.oo de Nihat Gürer’i anmak için Kabri başında toplanıyoruz dediğinde, bir anda, bir sene önce 22 Ocak 2017 tarihinde ebedi istiratgahına tevdi ettiğimiz günü hatırlayıp bir hayli hüzünlendim. Zira, son yıllarda aramızda bulunan çok değerli arkadaşlarımızı kısa aralıklarla peş peşe kaybetmiş olmanın üzüntüsünü henüz üzerimizden atamamış iken, bu defa da kendisine başkanların başkanı diye hitap etmiş olduğum ve çarşıya çıktığım zamanlarda sık sık bürosuna uğradığım çok yakın dostum Nihat Gürer Beyi kaybetmiştik.

Bu cümleden olarak, çok eski yıllara gitmemek kaydıyla, sadece yakın tarihlerde kaybetmiş olduğumuz bazı değerli arkadaşlarımızın isimlerini zikretmek icap ederse, 03 Temmuz 2011 tarihinde Ali Balkaya’yı, 06 Temmuz 2011 tarihinde Kemal Selim‘i, 26 Ağustos 2011 tarihinde bir Ramazan günü, hem de Kadir Gecesi günü Dr. Şefik Postalcıoğlu’nu, 15 Mart 2013 tarihinde Mimar Sedat Onaran’ı, 22 Mart 2013 tarihinde Gündoğdu Mahallesinde Bismillah Teyze olarak bilinen Hatice Hanımın eşi, Elektrik Teknisyeni Sadi Yaman’ı, 06 Nisan 2013 tarihinde on yıl Kocaeli de İl Müftüsü olarak vazife yapmış bulunan değerli Müftümüz Hikmet Kutlu’yu, 21 Temmuz 2014 tarihinde, Yeniden Milli Mücadele Grubundan gelen, Milliyetçi Camianın has adamlarından birisi olan Elektrik Mühendisi Yaşar Şener’i, 04 Temmuz 2015 tarihinde yine bir Ramazan günü, ismi ve soyadı ile müsemma Av. Beytullah Uslu’yu ve en son olarak ta 08 Ocak 2017 tarihinde Çakıcı Hukuk Bürosunda Baba Çakıcı olarak bilinen Av. Selim Selami Çakıcı’yı kaybetmiştik

Bu vesile ile yukarıda isimlerini zikretmiş olduğum değerli dostlarımız ile birlikte burada isimlerinden bahsetme imkanı bulamadığım, Allah’ın Rahmeti Rahmanına kavuşmuş bulunan bütün dostlarımıza Allah rahmet eylesin Mekanları Cennet olsun. Geride kalan kederli aile efratlarına da Cenab-ı Allah sabırlar versin.

Yapılan davet üzerine, Nihat Gürer Beyi vefatının birinci yıl dönümünde anmak üzere, Gündoğdu Mahallesinde bulunan kabri başında 23 Ocak 2018 Salı günü saat 15.oo de toplandık. Bu arada şu hususu üzülerek ifade edeyim ki, anma programına kimler ve kaç kişi davet edildiğini bilmiyorum ama, katılanların sayısı çok azdı. Halbuki bir sene önce Cenazesine binlerce kişi iştirak etmişti. Ayni durumu 08 Ocak 2018 tarihinde Av. Selim Selami Çakıcı’nın ruhuna ithaf edilmek üzere, Eren Camii de okutulan Mevlit de de ayni durumu yaşamıştık. Demek ki, bir defa ölmeye gör.

Anma programına iştirak edenlerden bahsedecek olursak, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez, Ahsen Okyar, Ali Kahraman, Tuncer Akşener, İdris Türkten, İsmail Kaya, Orhan Çakar, Erdal Baykara , Musa Ordu, Ahmet Görgün Küçük ve Yaşar Kardeş olmak üzere sadece 11 kişi iştirak etmiştir.

Anma programında Ahsen Okyar Beyin Dünürü Fevziye Camii Derneği Başkanı Ahmet Görgün Küçük Hoca Kuranı Kerimden Yasin ve Mülk Suresi olarak da bilinen Tabareke Surelerini okudu. Arkasından da çok güzel bir hatim duası yaptı. (Ahmet Hocanın ağzına sağlık olsun) Bizlerde hep birlikte bu güzel duaya can-ı gönülden Amin dedik. Allah kabul etsin. Amin, Amin..

Mevzu buraya kadar gelmişken kısa da olsa biraz da Rahmetli Nihat Gürer Bey ile olan münasebetlerimizden bahsetmek istiyorum. SEKA Çaycuma Müessesinde çalışmakta iken, 1973 Yılı Haziran ayında İzmit de bulunan SEKA Genel Müdürlüğü’ne naklen ve terfian tayin edilerek geldiğim zaman ilk tanıştığımız insanlardan birisi Nihat Gürer oldu. Rahmetli o zaman MHP’nin Kocaeli İl Başkanıydı. O tarihlerde MHP İl Başkanı olmak büyük cesaret işiydi. Zira sağ ve sol çatışmaları sebebiyle her gün en az bir MHP Yöneticisi hunharca katlediliyordu.

Daha sonra Nihat Bey vasıtası ile Av. Beytullah Uslu, Vahap Atlı, Ahsen Okyar, terzi Ali Vardal, Av. Selim Selami Çakıcı, terzi Kazım Akçay ile tanıştık. Bu arkadaşların hepsi o zamanlar MHP’nin veya Ülkü Ocaklarının önde gelen isimleriydi. Mesela Av. Beytullah Uslu MHP’nin İl Yönetim Kurulu Üyesi, Ahsen Okyar da Kandıra Ülkü Ocakları Başkanı idi. Ahsen Bey daha sonra SEKA Genel Müdürlüğü’ne Muhasebe Memuru olarak tayin edildi.

Esasen o yıllarda İzmit de bulunan MHP’li ve Ülkücülerin sayıları son derecede az idi. Adeta sağdan say beş kişi, soldan say beş kişi misalinde olduğu gibiydi. Bu itibarla, Çarşıya indiğimiz vakitler ancak bu arkadaşlar ile irtibat kurar, bunlar ile Memleket meselelerini istişare ederdik. Allah’a şükürler olsun ki daha sonraları irtibat kurduğumuz arkadaşların sayısı her geçen yıl arttı.

Burada bir husustan bahsetmek istiyorum. O da şudur. SEKA Genel Müdürlüğünde çalıştığım 1970’li yıllarda yukarıda isimlerinden bahsetmiş olduğum arkadaşlar her sene mutlaka tam takım Ramazan Ayın da İftar için SEKA’nın yemekhanesine gelirlerdi. O tarihlerde bu arkadaşların toplu olarak SEKA Yemekhanesine gelip iftar yapmaları büyük bir hadise olarak görülürdü. hatta öyle ki, SEKA’da çalışmakta olan ve Ülkücü olarak bilinen bazı arkadaşlar bu iftara katılmaya cesaret edemezlerdi. Küçük bir topluluk ile yapılan bu iftar günün mühim konularından birisi olarak SEKA Camiasında günlerce konuşulurdu.

Rahmetli Nihat Gürer 03 Mayıs 1985 tarihinde Kurulan Kocaeli Aydınlar Ocağın da ilk Ocak Başkanlığını yapan; İnş. Müh. Cevdet Bağdat ve ikinci olarak başkan olan Av. Halil Demiral dan sonra Ocağın 3. Başkanı olarak seçilmiş ve bu görevini 4 sene müddet ile muvaffakiyetle yapmıştır.

Nihat Gürer Bey, Daha sonra İzmit Ticaret Odası Başkanlığı da yapmıştır. Bu vazifesinden ayrıldıktan sonra da AK SİGORTA’nın bayisi olarak bu işine vefat edinceye kadar devam etmiştir.

Yukarıda biraz bahsettiğim üzere, Çarşıya çıktığım zamanlar umumiyetle bürosuna uğrar sohbet ederdik, Rahmetlinin her mevzuda söyleyecek bir şeyi olmasına rağmen, daha ziyade politik ve siyasi meseleler ile alakalı hususları konuşmayı çok severdi. Karşısındakini sıkmadan konuşur, kendisini dinletirdi. Güler yüzlü tatlı dilli birisiydi. Netice itibariyle, kısaca ifade etmek icap ederse tam bir dost, tam bir gönül adamıydı vesselam.

Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun.

 

Milletçe Yaşadığımız Gerçekler

BİRİNCİ BÖLÜM,

VATAN, MİLLET, DEVLET BAYRAK:

Ay Yıldızlı Al Bayrağımız altında yaşamaktan onur duyan, Büyük Türk Milletin ayrılmaz bir parçası olmanın gururunu taşıyan her yurttaş gibi; ‘vatan, millet, devlet, bayrak’ kavramları benim kutsalımdır, vazgeçilmezimdir.

Kaldı ki, atalarımız ardımızda kalan o dört bin yıllık muhteşem tarihimizi, bu dört önemli kavram üzerine inşa etmişlerdir.

Ben, devletimizin yüksek menfaatleri için 1974 yılında ata yadigârı Kıbrıs adasında savaşmış bir Muharip Gaziyim.

Sekiz bölümlük bu yazı dizimde belirtmiş olduğum görüşlerim:

Ülkemizin kuruluş felsefesi olan Atatürk ilke ve devrimlerini benimsemiş, Atatürk milliyetçiliğine inanan, ülkemizin aydınlık yarınlarını; modern ilmin çağdaş uygulamalarında gören bir yazarın değerlendirmelerini, analizlerimi içermektedir.

Günümüz Türkiye’sinde; bizi birbirimize bağlayan bu dört önemli kavramın kimilerince görmezden gelindiği, kimilerince küresel dünya şartlarında artık ”dünya vatandaşlığı” kavramı geçerlidir algısının yaratılmaya çalışıldığı bir süreç yaşanırken;

Bu önemli kavramlara değinmek, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu son vatan topraklarımızda kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, ancak onun göstermiş olduğu ilkeler doğrultusunda çağdaş yarınlara ulaşabileceğine dikkat çekmek benim için önemli bir vatan görevidir.

Türk Milleti:

Asırlar boyunca devlet kurduğu, yaşam sürdüğü her coğrafyada; ”Önce Vatan” kavramını canından da aziz bilmiş. Vatan tehlikeye düştüğünde; hiç tereddüt etmeden canını da, malını da bu uğurda feda etmiştir.

Bilgi ve değerlendirmenize sunmuş olduğum her bölüm; tarihi niteliklerimizi unutanlara, unutturmaya çalışanlara cevap olması için kaleme alınmıştır.

‘Milenyumlu yılların’ başlamasıyla birlikte, ülkemiz üzerindeki emellerinden hiçbir zaman vazgeçmeyen emperyalizmin acımasız yüzü bu defa bir toz bulutu gibi çökmüştür.

Bu süreç ne yazık ki, bizi biz yapan ‘vatan, millet, devlet, bayrak’ kavramları üzerinde onların amaçlarına uygun birtakım aşınmalar yaratmış, yaratmaya devam etmektedir.

Özellikle AB’ye üyelik sürecinin başlamasıyla birlikte, bizler için çok hassas olan bu kavramlar; küreselleşen dünya standartlarıyla uyuşmuyor safsatasıyla, gelişen/modernleşen Türkiye söylemleriyle içi boşaltılmaya çalışılmıştır!

Öyle bir an gelmiş ki, milliyetçilik ayaklar altına alınırken, okullarımızda her sabah okutulan ‘andımız’ kaldırılmış. Türk kelimesini kullanmak dahi yadırganır, cumhuriyet dönemine dayanan simge olmuş kurumlarımızın önündeki T.C. kısaltması dahi kullanılmaz olmuştur.

En nihayetinde bu vatan;

Onur ve gurur timsalimiz şanlı bayrağımızı gönderinden indirme-yakma cüretinde bulunabilecek kadar hain ama nüfus cüzdanında T.C vatandaşı kimlik numarası yazan kimi alçaklara da tanıklık etmiştir.

Bu arada bizi millet yapan en önemli niteliğimiz olan ana dilimiz güzel Türkçemizin o zengin anlam derinlikleri olan kelimeler, cümleler yerini;

Giderek yozlaşan, yabancı kelimelerin istilasına uğramış bir Türkçeye bırakmış olup. Günlük konuşma lisanımızda anlamını yitirmiş, devşirilmiş pek çok kelimelerin yer almasının yanı sıra; yazım lisanımızda da ne yazık ki, dil bilgimizin neredeyse yok olduğu benzer bir süreç yaşanmaktadır…

Milliyetçilik, benim için yurtseverliktir.

Ne Amerika, ne Rusya, ne de Avrupa Birliği derim. Hepsinden, her şeyden önce benim için canımdan da çok sevdiğim ülkem Türkiye’m, bu aziz vatanın milli ve ulvi değerleri gelir.

Devletimizin kurucusu Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirleri, devrimleri ve Türk Milletinin yapısal özelliği ile ilgili tarihe not düştüğü gerçekler, çağdaş yarınlarımızın yol göstereni olmalıdır.

Bu yazıyı kaleme almamın en önemli nedeni:

Özellikle böylesine kritik bir sürecin yaşandığı ülkemizde, yaşam coğrafyamızda, bir ve beraber olabilmemizin ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmek;

Toplumdan ümmete, ümmetten millet olmaya giden bu kutlu yolda aşındırılmaya,  unutturulmaya çalışılan o özel niteliklerimizin önemini Türk Milletine hatırlatmaktır.

İKİNCİ BÖLÜM,

BÜYÜK TÜRK ULUSU;

Türk Milleti çok uzun tarih macerası içerisinde, yaşamını sürdürebilen iki ya da üç halktan birisidir. Yazdığım kitabıma da isim olarak verdiğim ”ÖNCE VATAN” tanımlaması;

Türk Milletinin yaşam mücadelesi boyunca hiç vazgeçmediği, her zeminde, her şartta öne çıkardığı kavramların en önemlisidir.

Bulunduğumuz coğrafyada, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının liderliğinde kurulan bu devlet bizim son vatanımızdır.

Böylesine büyük bir milletin çocuklarının, torunlarının bugününe baktığımızda bizi büyük bir ulus yapan, bizi birbirimize bağlayan, birlik ve beraberliğimizi pekiştiren o dört önemli kavramın; (vatan, millet, devlet, bayrak) manası aşındırılmış, içi boş, toplumu sürü haline getirmeye çalışan akıl almaz senaryolarla yok edilmesi hedeflenmiştir.

Bu milletimize kurulmuş en büyük tuzaktır.

Çünkü bu tuzağın en çarpıcı yanı; ”önce ben, önce param” diyenlerin çoğaltılmasıdır.

Böylesi bir tercih, Türk milletinin yapısal niteliklerine de asla uygun değildir, olamaz da.

Türklerin binlerce yıl önce tarih sahnesine çıkmasıyla başlayan, ardımızda kalan ‘o muhteşem tarihimizin’ harcında:

‘Millet sevgisi, devletimize sadakat, bayrağımıza olan düşkünlüğümüz ama en önemlisi vatan sevdamız vardır.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temeli de, bu niteliklerimiz üzerine atılmıştır.

Ata yadigârı gelenek ve göreneklerimiz, bize has insani özelliklerimiz; bu yaşlı dünyaya hediye ettiğimiz, pek çok millete örnek olacak niteliklerimizin öne çıkanlarından sadece birkaçıdır.

Bu önemli değerlerimizin yanı sıra;

Gerektiğinde vatan uğruna seve seve ölüme gitmek, şehit ya da gazi olmak milletçe tarih sayfalarına kanlarımızla yazdığımız en önemli gerçeğimizdir.

15 Temmuz 2016’da, o salya sümüklü meczubun yönettiği FETÖ hainlerinin milletimizi sırtından hançerleyerek, ülkemizi ele geçirmek adına kalkıştıkları darbe teşebbüsüne ‘Şehitlik, Gazilik’ mertebesine erişen binlerce yurttaşımız; ”Önce Vatan” diyerek dur demiştir.

Bu son vatan parçamız; sevginin, saygının, yardımlaşmanın/paylaşmanın, arkadaşlığın, dostluğun, hoşgörünün milletimizin tüm katmanlarına yaygınlaşmasıyla sonsuza değin yaşayacaktır.

Kavramsal olarak ‘vatan’ kelimesinin çok çarpıcı, çok özel, çok güzel tarifleri yapılmıştır. Ben bu kavramsal anlatımlara; yaşadığımız gerçekleri de dikkate alarak, benim yorumumla bir yenisini eklemek istiyorum:

Vatan; Türk Milletinin yaşam hamurudur. Bu hamur Türk Milletinin namusudur, şerefidir, onurudur. Türk Milletine atalarından emanet, burçlarında ay yıldızlı bayrakların dalgalandığı gururudur. Gelecek nesillerimizin istikbali, yaşam geleceklerinin ele geçirilemeyen, geçirilemeyecek son kalesidir. Türk Milleti için vatan söz konusu olduğunda; ona olan bağlılık her şeyden önde gelir.

O nedenledir ki,

Vatan; Kimi zaman canımıza can katan, Kimi zamansa uğruna can verdiğimiz topraktır.

Yaşadığımız bu son vatan topraklarımız; ülkemizin stratejik konumu nedeniyle tarihin her döneminde tehdit altında olmuş, türlü tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır. Tarih sayfalarımız, bu tehditlerin, bu tehlikelerin örnekleriyle doludur.

ABD’nin son dönemde bölgemizde GBOP (Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi) kapsamında Ortadoğu’da başlattığı:

Bölgenin enerji kaynaklarını kullanmaya, kendi stratejik menfaatlerini savunması için yeni bir uydu devlet kurulmasına (sözde Kürt devleti) yönelik, 2010 yılında Tunus’tan başlayan/başlatılan ‘Arap Baharıyla’ devşirilen, emperyalizme biat eden yönetimlerin iş başına gelmesiyle, bu tehdit daha da belirgin bir hale gelmiştir.

Ülkemizin son on beş yılında içeride ve dış ilişkilerinde yaşananlara bakıldığında;  PKK, PYD, YPG, DEAŞ ve FETÖ terör örgütlerinin vatanımıza vermiş olduğu zarar, bu örgütlerin iç ve dış destekçilerinin yaptıkları, dış ilişkilerimizde özellikle ekonomik yönden AB ile Ortadoğu’nun yeniden yapılandırıldığı bu önemli süreçte, ABD ile yaşadığımız güncel olumsuzluklar değerlendirildiğinde;

”Stratejik derinlikten”, ‘derin bir yalnızlığın’ yaşandığı bir süreçle karşı, karşıya olduğumuz görülecektir!

Özellikle böylesine özel bir coğrafyada yaşayan devletimizin milli menfaatlerini bir başımıza çözmemiz de, günümüz dünyasının gelişmeleri dikkate alındığında pek mümkün görülmemektedir.

Bunun için de düşman değil dost biriktirmemiz, dünya ülkeleriyle dostane ilişkiler geliştirmemiz önemlidir.

O nedenledir ki; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ”Yurtta Sulh Cihanda Sulh” söylemiyle hayata geçirmiş olduğu bölgesel uygulamaları, bugünlere değin özellikle dış ilişkilerimizde ülkemizin barışa odaklı tercihini gösteren en önemli niteliğimiz olmuştur.

Pek tabiidir ki, ülkemizin toprak bütünlüğünü, milletimizin milli menfaatlerini tehdit söz konusu olduğunda; devletimiz bu sürece müdahale etmelidir.

Günümüz olayları değerlendirildiğinde; devletimizin tüm tehdit ve tehlikeleri defedecek güçte ve kararlılıkta olduğu da görülecektir.

Yakın tarihimize bakıldığında; 1974 yılında Kıbrıs konusunda tarih sayfalarına şanla, zaferle yazılan süreç milletimizin, devletimizin milli davası söz konusu olduğunda nasıl davrandığını/davranacağını gösteren tarihsel bir gerçektir.

Halen güney sınırımızda oluşturulmaya çalışılan ”Kürt koridorunun” yaratmış olduğu bu kritik süreç; hiçbir yasallığı bulunmayan Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimin yapmış olduğu bağımsızlık referandumuyla Barzani yönetiminin tırmandırdığı bu krizin önlenebilmesi:

Milletçe bir ve beraber, devletimize sadakatle bağlı olmaktan, millet, bayrak sevgisinden; bu değerler manzumesine yeterince önem vermekten geçmektedir.  ”Önce Vatan” bu değerler manzumesini sarıp, sarmalayan en önemli kavramdır.

Unutmamız gereken önemli bir diğer husus ise; nasıl ki, ”dünya beşten büyüktür” deniyor ise; dünyanın bu en önemli bölgesindeki sorunları bir başına çözmemiz de mümkün değildir.

Tutarlı politikalarla, dost ülkelerle koordineli ama milli menfaatlerimizi gözeten dış politikaların uygulanabilmesi, ülkemiz açısından hayati öneme haizdir.

 

 

İnsana Dost, Fikre Dost; AKÇA KOCALAR

İstanbul’daki yatılı lise hayatımda çok şık giyinen Akçakocalı arkadaşımız vardı. Her hafta sonu memleketine gider, Pazar akşamı okula dönerdi. Kısmet olmadı buna rağmen Akçakoca’ya gitmek. Dolayısıyla Karadeniz’de 35 kilometrelik sahili ile bir taşra kasabası olarak kaldı  aklımda Akçakoca. Bugün de Düzce’ye bağlı bir ilçe.

Akçakoca ile bilgim ne zamanki önce Aydınlar Ocağı, sonra Kandıralılar Derneği ve nihayet Akça Koca Kültür Platformu mensubu dostlarımla tanışınca, değişti ve gerçek Akça Koca’yı öğrenme fırsatı buldum. Bazı hususları öğrenmek için illa bir vesile gerekiyor. Bu da öyle oldu. Bir çoğu 30-40 yıllık dostlarım. Ruhittin Sönmez,  Dr. İbrahim Kahraman, Ahsen Okyar sivil toplum kuruluşlarımızın başkanlığını yapmış saygın arkadaşlarım. Hem bu STK ve hem de bu söz konusu aydınlarımız her zaman gündemi yakından takip eder ve yenilerler. Son bir ayda iki ayrı etkinliklerinde birlikte oldum.

SİLAH ARKADAŞLARI VE SADIK AKRANLAR

Ocak 2018 sonu Akça Koca Kültür Platformu’nun Başkanı Hasan Uzunhasanoğlu beni yeniden konuk etti. Vizyon Turizmin Dış Turlar Müdürü Emre İpekli ve Eşi Arzu Hanım ile birlikte İzmit’e giderek Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Zeynep Cantürk’ü dinledik.

İki ayrı kelime Akça Koca birleştirilerek Akçakoca olmuş ve bir kasaba isim olarak verilmişti. Ama, arka planında bir tarihi hakikat gizliydi. Akça Koca Kültür Platformu olmasaydı bu hakikat hep örtülü kalacaktı.

Tarih yorumcularına göre hakkında çok fazla bilgi bulunmamasına rağmen; Osmanlı Cihan Devleti’nin kuruluşunda Bizans’sa karşı mücadelede görev almış olan Ertuğrul Bey, Osman ve Orhan Gaziler, Samsa Çavuş, Kara Tigin, Aykut Alp, Konur Alp, Turgut Alp, Gazi Rahman, Köse Mihal, Abdurrahman Gazi gibi Akça Koca(1234-1324) da Osmanlı akıncılarından biri, hepsinin silah ve sadık akranı, arkadaşı ve yoldaşı. Kocaeli ve Kandıra başta bölgenin fatihleri bu isimler.

Selçuklular döneminde de var bu yiğitler. Kayılarla birlikte Anadolu’ya gelmişler. Bu civanmertlerin bazılarının adları Anadolu’daki kasabalara isim olarak da verilmiş.

Akçakoca’da görülüp gezilecek yerler arasında Ceneviz Kalesi, Aktaş Şelalesi ve Fakıllı Mağarası olduğunu hatırlatan turizmciler, yerel yönetimin katkısıyla üç Osmanlı yiğidinin birlikte resmedildiği anıt da dikilmiş kente. Fotoğraftan heybetleri hemen anlaşılıyor.

BİR DOĞUDAN DİĞERİ BATIDAN

Akça Koca Kültür Platformu iyi ki hayata geçirilmiş ve tarih bilgimizi yeniliyor. Kocaeli’ne giderken Turizmci Emre ve Arzu İpekli ile araçlarında tanıştım. Emre İpekli’nin ata dedeleri Balkanlardaki İpek(Pec) kabasından. Bir milyonu aşkın insanımızın göç ettiği ailelerden biri. İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un babasının doğduğu Suşisa Köyü de hala İpek’e bağlı. Ben bu bölgelere defalarca gittiğim için Balkan sohbeti gerçekleştirdik Emre İpekli’yle. Kendisi de ata dedelerinin toprağını ziyaret ederek bir vefa göstermiş.

Eşi Arzu Hanım ise Ahıska Türklerinden. Ahıska’yı konuştuk, Ahıskalıların uğradıkları  mağduriyeti hatırladık. SSCB dağılınca Azerbaycan’da, Kırım’da, Kazakistan’da, Özbekistan’da tanıştığım Ahıska Türklerini anlattım Arzu Hanıma. Genel Merkezi Moskova’da olan Ahıska Türkleri Uluslararası Vatan Cemiyeti’nin Başkanı aziz dostum, yiğit arkadaşım Yusuf Serveroğlu’nu tanıttım. Nurlar içinde yatsın. Ahıskalıların bir özelliği Türkiye Türkçesini konuşan en öndeki çok çalışkan karındaşlarımızdır. Halen dünyada vatanı olmayan tek topluluk Osmanlının Kilidi Can Ahıska’dır.

AYDINLARIN BİRLİKTELİĞİ

Araçtaki sohbetimiz koyulaşınca sanki üç beş dakikada Kocaeli’ne girmiş olduk. Toplantının yapılacağı oteli de novigasyon ile kolayca bulduk. Bulduk ama Kocaeli’ne her gelişimde bir değişim, bir yenilik, onlarca inşaat, daha bir kalabalıklar görüyorum. Bu defa da öyle oldu. Yeni yapılanmalardan toz bulutu görüş mesafesini öylesine kısaltıyordu.

Yemekli toplantı başlamadan salonda hazırlıkları gözden geçiren Hasan Uzunhasanoğlu beni Kocaeli Büyükşehir belediyesi Basın Yayın Koordinatörü Alptekin Cevherli ile tanıştırdı. Sonra önceden tanığım veya yeni müşerref olduğum konuklar geldi; Prof. Dr. Zafer Cantürk, eşi Prof. Dr. Zeynep Cantürk, Ahsen Okyar ve eşi, Dr. Oktay Taşolar, Dr. İsmail Çapçı,  Dr. Yunus Özen, Dr. Ayşe Zeynep Turan, Çetin Mut vs. Tümünün ortak özelliği hekimi, eczacısı, öğretmeni, müteşebbisi ve  sivil toplum temsilcisi Kocaeli’nin örnek aydınları.

Prof. Dr. Zeynep Cantürk’ten obeziteyi dinleyeceğiz. Önce benim gibi vatan kurtarmaktan sağlık kurtarmaya vakit ayıramayanlar için çok cazip gelmese de toplantı bittiğinde “iyi ki buraya gelmişim” diyerek samimi bir itirafta bulundum. Hamaset ve tekrarları artık araştırmacılara bırakıp, yeni ufuklara ve insana açılmamız gerektiğini bir kere daha düşündüm; Önce insan.

YAŞLI SAĞLIK TURİZMİNİNE NE DERSİNİZ?

Aynı masayı paylaştığımız Prof. Dr. Zafer Cantürk ile sağlık politikasını konuştuk. Zafer Cantürk Hocaya göre; Türkiye sağlık sektöründe iddialı hale geldi. Çoğu cerrahi müdahaleler ve tedavide Avrupa’dan ilerde. Ayrıca ekonomik açıdan da makul bir fiyat uygulaması var. Bu tespit çok doğru. Çünkü İstanbul’a başta batıdan dünyanın bir çok ülkesinden saç ekme, göz ve diş tedavileri için çok ciddi bir hasta akını oluyor. Türkiye bu bakımdan başarılı. Prof. Dr. Zafer Cantürk sertifikasyon ve akreditasyon sorunu çözümlenirse Avrupa Birliği Türkiye için yeni bir maddeyi görüşmeye açabilecek, katkı verebilecek. Mesela batılı yaşlı nesil için Avrupa çok ciddi bütçeler ayırıyor. Kuzey ülkelerinden güneydeki sıcak bölgelere bu insanlar akın akın gidiyorlar. Ancak Türkiye’de henüz yeteri kadar tesis ve personel olmadığından hızla gelişen bu yaşlı turizmindeki gelişmeden gerektiği kadar pay alamıyoruz. Avrupa hızla yaşlanıyor ve ihtiyar nesil her ülke için ciddi bir kaynak ve kadro aktarılması konusunda çalışmalar yapıyor. Keşke Türkiye terör gibi başındaki belalardan kurtulsa da, gerçek gündemine dönebilse. Bu temenni ve duaya hepimiz yürekten “amin” diyoruz. Çünkü Avrupa’daki yaşlı nesil sıcak bölgelere yedi sekiz aylığına gidiyor ve hem sağlık ve hem de dinleme açısından bu vakti değerlendiriyor. 3 bin yaşlı turistin bile bir ülkeye vereceği maddi katkı büyük rakamlarla ifade ediliyor.

“OBEZİTE’DE NEREDEN ÇIKTI?” SAKIN HA DEMEYİN

Prof. Dr. Zeynep Cantürk görsel malzemeleri de kullanarak obeziteyi anlatırken yaptığı konuşmada hepimizin anlayacağı bir dil ile hitap etti. İşte bu iyi.. Akademik dil olmaması geçer not aldı. Buna göre; obezite şişmanlık, insan vücudunda fazla yağ dokusunun oluşması. En tehlikeli yağlanma da  insan karnı ve üzerindeki yağlanmalar. Bu özeti pek tuttum. Prof. Dr. Zeynep Cantürk notlarıma göre şunları söyledi;

“Türkiye’de obezite ila alakalı gelişmeler son 10 yılda hız kazandı. Daha önce bu konuda uzman doktor sayısı az denecek kadar iken, bugün 500’ün üzerinde uzman hekim obezite üzerinde çalışıyor. Obezitenin ölçüsü ise kadınlarda 88, erkeklerde ise belin 102 cm olması gerekiyor. Bu rakam büyüdükce sağlık da o nispette tehlike arz ediyor. Yaşlanınca organlar da yavaşlıyor. Beslenme hataları önemli hale geliyor. Aşırı yemek, hareketsizlik obeziteyi tetikliyor. Bugün 6.5 milyar dünya nüfusunun bir buçuk milyarı obezite hastası. İnsan vücudunda iç organların yağlanması çok tehlikeli bir gelişmedir. Çaresi ise hayatımızı ve davranışlarımızı değiştirmektir. Stres de yaşanmamalıdır. Modern Tıbbın kurucularından olduğu kabul edilen bilim adamı İsviçreli hekim ve kimyager Paracelsus (1493-1541) “Her madde zehirdir, ancak dozu önemlidir” diyor asırlar önce. Yememizin ve içmemizin dozunu ayarlamamız gerekiyor. Akdeniz Diyeti en ideal olanıdır. Çünkü zeytinyağı ve yürüyüşlere endekslenmiştir. Kalp krizi riskini azaltmak için haftada 150 dakika spor yapmak gerekiyor. Asansörle değil merdivenden çıkmak, otobüsten inince eve yürüyerek gitmek vs bunlar hep spordur. Zayıflama çayları tedavi ölçüsü olamaz. Batıda artık obezite için multidisipliner özel birimleri kuruluyor. Türkiye’de de başladı. Ülkelerin sağlık politikası çok önemli. Buna göre branşlardaki çoğalmalar değişik olabiliyor. Bir ülkede mesela dahiliye uzmanı ihtiyacı fazlaysa bu öne çıkıyor.”

YENİ DOSTLAR EDİNMENİN AYRICALIĞI

Prof. Dr. Zeynep Cantürk’e çok da soru geldi. Demek ki izleyiciler can kulağıyla dinlemişler. Buna göre milli eğitimin okulların kantinlerindeki bazı içeçek ve yiyeceklerin yasaklanması iyi oldu. Eski kültür ve geleneklerimizde, bir günde sabahleyin geç ve akşam olmak üzere iki öğün yemek yeniyordu. Keşke bu örf devam etse. Benim sorum ise, TRT’de görev yaparken bazı spiker arkadaşlarımın ekranda daha zayıf  ve formunda görünmesi için “ayva diyeti” yaptıklarını hatırlatmama “bazı minarelleri alamadıkları için” önermediklerini söyledi.

Bu program çok istifade edilen Akça Koca Kültür Platformu’nun bir toplantısı  oldu. Prof. Dr. Zeynep Cantürk de sunumunda başarılıydı. Vedalaşırken  hediyesiz göndermediler. Sadece kahvenin değil, tepsi içindeki kahve fincanlarının da epeyi süre hatırası olsa gerek. İstanbul’a eli boş dönmedik böylece.

İstanbul için yine İpekli Ailesiyle yola çıktık. Emre Bey, Amerika’da yıllarca kaldığını, araba sürüşüyle bile gösterdi. Sol şeridi araçları geçince hep boş bıraktı. Oysa bizimkiler akıllı telefonla oynayarak sola yapışıp, yavaş da gitse kesinlikle  bu şeridi bırakmaz. İstediğiniz kadar arkasından korna çalıp, ışık yakıp ikaz edin. Beni Şerifali’ye bıraktılar. İkiz çocuklu Emre-Arzu İpekli Ailesi ise Küçükçekmece’ye doğru yola koyuldular. Bu seyahatte yeni dost edinmenin bir ayrıcalığını yine yaşadım. Akça Koca Kültür Platformu gönüllüleri  her yıl yurt içinde iki, dışında bir seyahat uygulamasıyla Mayıs 2018’de Özbekistan’a gidiyorlar. Kaptan da Emre İpekli. Rast gele!

 

 

K. K. T. C. Deki Ayrık Otları!

”Bilmez, bilemez ki onlar vatan nedir, vatan sevdası neye denir? Kimileri kafadan bacaklıdır! Kimileriyse dolar-avro beyinli…”

Kıbrıs konusunun bir hayli gündem dışında kaldığı bir süreç yaşanırken; ulusal güvenliğimizi korumak adına Suriye’nin kuzeyinde kümelenen terör örgütlerine yönelik sınır ötesi harekâtın yapıldığı kritik bir dönemi milletçe yaşıyoruz.

Kahraman Mehmetçiklerimiz yağmur, kar, bora, fırtına demeden görev başında hainler sürüsüne dersini verir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ordularıyla, milletiyle tek bir yumruk olmuş, adeta yedi düvele karşı dimdik dururken;

Geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ta yavru vatan K.K.T.C de çok üzücü iki olay yaşandı!

Bunun ilki;

Orada yayınlanan bir gazetenin manşetinde; 44 yıl önce adadaki Kıbrıs Türk’ünün Rumlar tarafından topyekûn katledilmesine ramak kala; devletimizin uluslararası yasal müdahale hakkını kullanmasıyla, adada yaşayan kardeşlerini yok olmaktan kurtaran Mehmetçiğin, 20 Temmuz 1974’deki Barış Harekâtını da dile getirerek; T.S.K.’nın 18 Ocakta 2017 tarihinde Suriye’ye doğru başlatmış olduğu terör bölgelerini temizleme harekâtıyla birlikte Türkiye’yi işgalci olarak suçlamasıydı..!

Diğeri ise;

7 Ocak 2018 tarihinde K.K.T.C’de yapılan milletvekili seçimlerinde Lefkoşa’dan seçilen bir kadın milletvekilinin;  K.K.T.C Meclis kürsüsünde yaptığı milletvekili yemini sırasında,  provakatif bir konuşma yaparak, adadaki  ”Türk askerini işgalci ve tecavüzcü” tanımlamasıydı!

Her iki konuda üzücüdür, yapılan suçlamalar tek kelime ile: ”Alçakçadır”

Bundan 44 yıl önce adada yaşayan soydaşlarımızın hakkını, hukukunu korumak adına Kıbrıs’ta bölük komutanı olarak görev alan, o gazi topraklara sadece kendi birliğimden 14 şehit emanet eden, bu uzun süreçte Kıbrıs konusunun gerçeklerini hak ve hukuk zemininde, her platformda savunan,

Kıbrıs konusuyla ilgili kitaplar kaleme alan, güncel makaleleriyle gündemi takip eden bir Kıbrıs Gazisi olarak, adada yaşanan utanç verici bu iki olay nedeniyle bana söz hakkı doğmuştur.

Her iki konuya yönelik cevabımı da; hiç eğip bükmeden vereceğim.

Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekirse;

20 Temmuz 1974 Barış Harekâtını, devletimizin bekası için yapılan Suriye’deki terör operasyonunu kast ederek Türkiye’yi işgalci olarak niteleyen o gazete ve köşe başındaki kalemşoru bunu ilk kez dile getirmiş değildir!

Daha dünkü köşesinde tam da kişiliğine yakışır hakaretamiz cümleler kurarak yazdığı köşe yazısı; içinde bulunduğu acınacak, pespaye duruma uygun olmuştur.

K.K.T.C’de yaşayan herkes bu gazetenin haber karakterini çok iyi bilir! Çünkü bu gazetede yazanlar, yazılanlar; onların hizmet ettiği görüşe, ağa babalarına uygundur. Genelde Rum’un ağzıyla konuşurlar. Böyle olunca da onlara söylenecek yegâne şey, Mevlana’nın şu tanımlaması olacaktır:

Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek bir cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye. Bir de söyleyene bakarım adam mı diye?”

Gelelim ”Türk askerini işgalcilik ve tecavüzle” suçlayan Lefkoşa’dan seçilen kadın vekile…

Bu vekile öncelikle K.K.T.C Meclisinde etmiş olduğu şu yemini bir kez daha hatırlatalım:

“Devletin varlığını ve bağımsızlığını, yurdun ve halkın bölünmez bütünlüğünü, halkın kayıtsız şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ve Atatürk ilkelerine bağlı kalacağıma; halkımın refah ve mutluluğu için çalışacağıma; her yurttaşın insan haklarından ve temel hak ve özgürlüklerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya bağlılıktan ayrılmayacağıma; namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

Etmiş olduğu bu yemin sonrasında kendisine iki sorum olacak:

Siz, 2013 yılında Lefkoşa Milletvekili seçildiğinizde de başka bir provakatif eylem gerçekleştirmiş, anayasal yemin yerine aşağıdaki yemininizi etmiştiniz:

“Kıbrıs ülkesinde yaşayan her bireyin; Dili, dini, ırkı, doğum yeri, sınıfı, yaşı, fiziksel durumu, cinsiyeti veya cinsel yönelimi dolayısıyla ayrımcılığa maruz kalmaması için çalışacağıma, emeğin sömürülmediği adil ve eşit bir düzen yaratmak için uğraşacağıma, çatışma ve şiddet kültürünün yerine barış ve uzlaşı değerlerinin yerleşmesi için çaba göstereceğime, demokrasi, sosyal hukuk devleti ilkeleri ve insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağıma; federal bir Kıbrıs kurma ülküsünden vazgeçmeyeceğime insanlık onurum üzerine ant içerim.”

Bu yemini ettikten sonra da; ‘bu vicdan meselesi ama’ diyerek;  anayasaya uygun yemin metnini okumuştunuz.

Geçen yılda; sizin de görev yaptığınız meclisinizin 15 Kasım 1983 tarihinde almış olduğu kararla ilan edilen devletinizin 34’ncü kuruluş yıldönümü etkinliklerini de ağır sözlerle eleştirmiş, halkınızın büyük bir çoğunluğunun coşkuyla kutladığı o gün, sosyal medya hesabınızdan atmış olduğunuz twet’lerle yapılan törenleri, ”rezillik ve kepazelik” diye nitelemiştiniz!

İlk sorum şu:

Siz kendinizi GKRY Meclisinde mi zannediyor, yoksa size oy verenlere yaranacağım diye sergilediğiniz bu kabul edilmez tavırları, söylemleri muhalefet yapmak mı sanıyorsunuz?

İkinci sorum ise; birbirine bağlı gerçeklere yönelik:

Siz daha henüz doğmamışken; o topraklarda yaşayan büyükleriniz kadın, çocuk, yaşlı, bebek demeden, neredeyse adada tek bir Türk kalmayıncaya kadar; o ”iç içe yaşamaya can attığınız Rum yandaşlarınızın” eli kanlı çeteleri tarafından katledilir, yok olmalarına ramak kalmışken;

Bugün özgürce yaşadığınız topraklar uğruna seve, seve hayatlarını feda eden kahraman evlatlarımızı, Türk Askerini ”İşgalcilikle, tecavüzle” suçlamak sizin ne haddinize?

Böylesine kabul edilmez bir suçlamayı yaparken neye dayanıyorsunuz? Eliniz de nasıl bir kanıt var?

Ama bakın ben size bu konuyla ilgili bir yanıt vereyim, hem de yaşanmış gerçeğin ta kendisiyle:

Hani sizin ”tecavüzle” suçladığınız askerlerimiz var ya!

İşte onlar; ”İşgal ettiler” diye suçladığınız o topraklarda, sizlere özgürlüğe giden yolu açabilmek adına mücadele ederken:

”14 Ağustos 1974 gecesi ”Miamilya’nın” şimdiki adıyla Haspolat Köyü’nün hemen dibindeki ”Domuz Mandıraları” bölgesinde toplanan Rumlara, tarihe altın harflerle geçecek bir insanlık dersi veriyordu. O bölgede sıkışıp kalan, günlerce aç susuz dolaşan, içlerinde emzikli bebekler, hamile anneler, yaşlı kadınlar, bastonlu dedeler bulunan tam 187 Rum’la kendi aşını suyunu paylaşıp, emzikli bebeklere civardaki çiftliklerden süt sağıp getirmişti.” (Bk. ”Tarihten Gelen Çığlık” Atilla Çilingir, 2010)

Ama o tarih ve saatte Muratağa-Atlılar-Sandallar köyünde sırf Türk oldukları için yüzlerce masum soydaşımız, 16 günlük Selden Bebek de dâhil; Rum canileri tarafında diri, diri toplu mezarlara gömülüyordu.

Şimdi size değil ama o feminist vicdanınıza soruyorum:

Bu mudur tecavüz? Bu mudur işgal? Siz nasıl oluyor da tarihe yazılan gerçekleri yok sayıyorsunuz?

Size, K.K.T.C anayasasına göre ettiğiniz yemini bir kez daha dikkatle okumanızı, o cümlelerin ne anlama geldiğini iyice bellemenizi öneririm.

Yok, vicdanınız hala 2013’te ettiğiniz yemine bağlı ise; ısrarla ‘mağdur oldular, tecavüze uğradılar, toprakları işgal edildi diyorsanız, Rum yoldaşlarınızın ağzıyla konuşmak, onların amaçlarına uygun politika yapmak istiyorsanız’; K.K.T.C meclisinde değil, adanın yarı buçuğunu temsil eden G.K.R.Y meclisinde görev alınız.

Hey sizler! Birleşik Kıbrıs hayalperestleri;

Orası Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti. O gazi topraklarda ayrık otu misali davranmayınız…

 

 

Afrin Harekâtı Konusunda Gerçekçi Olalım

TV’lerde, her gün bir kısım “uzmanları” dinliyoruz. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Afrin’e yönelik “Zeytin Dalı” harekâtını askeri yönden değerlendiriyorlar.

Bunlardan bir kısmı çok pembe tablolar çizip, kısa zamanda harekâtın başarıya ulaşıp sona ereceğini anlatıyor.

Bazı uzmanlar ise son derece temkinli. Operasyonun çok çabuk bitmeyeceğini, ciddi bedelleri olabileceğini anlatıyorlar.

Nitekim ilk şehit haberlerimiz gelmeye başladı.

Temkinli olanların gerekçeleri mantıklı.

“Bölgedeki PKK güçleri ABD (daha önce de Rusya) tarafından çok gelişmiş silahlarla donatılmış durumda. Karşımızda çoğu savaş tecrübesi yüksek 11 bin kişilik bir kuvvet bulunmakta. Coğrafyanın bir bölümünün arazi yapısı ve iklim şartları sert.. Teröristler sivil yerleşim alanlarında ihtiyaç duydukça sivil halkın arasına karışabiliyor, TSK’nın sivil halka zarar vermeme konusundaki özeni harekâtı yavaşlatıyor.

Bunlar ve diğer sebeplerle operasyon uzayabilir, şehit haberleri alabilir, zayiat verebiliriz.”

Zayiatsız bir başarıya şartlandığınızda şehitler gelince moraller bozulur. İlk günkü coşku ve milli heyecanın yerine karamsarlık hâkim olabilir.

Bu bakımdan toplum psikolojisini olabilecek kötü senaryolara göre hazır tutmak gerekir.

Elbette Silahlı Kuvvetlerimiz dünyanın en güçlü ordularından biridir. Kahraman askerimizin moral değerleri de düşman teröristlerle kıyaslanamayacak kadar yüksektir. PKK’nın (PYD/YPG) ordumuza karşı kazanma şansı yoktur.

Ancak gerçekçi olmak zorundayız. Milletimize verdiğimiz bilgiler hayali olmamalı.

2012’de zamanın Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “En kısa zamanda Şam’a gidecek, oradaki kardeşlerimizle muhabbetle kucaklaşacağız. O gün de yakın. İnşallah Selahaddin Eyyubi’nin kabri başında Fatiha okuyacak, Emevi Camisi’nde namazımızı da kılacağız” sözleri halkımızı heyecanlandırmıştı.

Fakat bu anlayışla yürütülen, “Esed” düşmanlığı üzerine kurgulanmış Suriye dış politikasının Suriye’yi ve Türkiye’yi getirdiği nokta belli.

Bu sözlerin üzerinden yaklaşık 5,5 sene geçti. “Emevi Camiinde namaz kılacağız” sözünü eden kalmadı.

Şimdi geçmişten ders çıkarmanın zamanıdır. Zorlu bir süreçte olduğumuz, ülkemizin güvenliği, milletimizin geleceği için yapmak zorunda olduğumuz bu harekâtın bedellerinin olabileceği bilinmelidir. Bu gerçek halkımıza lisanımünasiple anlatılmalıdır.

Zamanla operasyonu genişletecek ve Fırat’ın doğusunu da içine alacak bir temizleme harekâtı yapacaksak (ki yapılmalıdır) ön yargılarımızdan kurtulup müttefiklerle birlikte bu işi yapmayı başarmalıyız.

************************************

TÜRKİYE’DEKİ SURİYELİLER

“Emevi Camiinde Cuma namazı kılma” hayali üzerine inşa edilen Suriye politikamızın bize yüklediği külfetlerden biri ülkemize sığınan Suriyelilerdir.

Sözcü Gazetesinde Murat Muratoğlu bu konuda yazdığı yazıda bazı bilgi ve rakamlar veriyor:

  • Bizim topraklarımızda 3.5 milyon Suriyeli yaşıyor.
  • Bunlar için 30 milyar dolar harcanmış! Bu harcamanın hesabı tutulmamış. Daha fazla para harcayamayacağımıza göre sorunlar baş gösteriyor. Türkiye bu yükü kaldıramıyor!
  • Türkiye’de 26 mülteci kampında yaşayan Suriyelilerin sayısı 260 bin kişi… Gerisi nerede kendine yaşama alanı bulmuşsa orada yaşıyor.
  • Türkiye’de askerlik çağında 450 bin Suriyeli yaşıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri personel sayısı 2017 verilerine göre 360 bin kişi! Haliyle onlar yerine bizim savaşmamız ayıp oluyor! Askerlik yok.
  • Biz bir ölüyoruz onlar bin doğuyor. Bugüne kadar kayıtlı 225 bin doğum yaptılar. Doğum ücretsiz.
  • Suriyeli sığınmacılara hastane ücretsiz. İlaç ücretsiz. Tüp bebek yapan var. Başı ağrıyan Suriyeli, özel hastanenin acil kapısından beleşe dalıyor içeri…
  • Suriyelilere aylık maaş yatan kartlar veriliyor. Adamlar kaçak işyeri kuruyor, yetkililer göz yumuyor. Kayıt dışı faaliyet gösteren 12 binden fazla Suriyeli şirket var. Kaçak işçi çalıştırıyorlar hiçbiri vergi vermiyor. Ruhsat dahi istenmiyor. Haliyle bizim esnaf onlarla rekabet edemiyor. Dükkânı kapıyor, gidiyor.
  • Suriyelilere toplu taşımalar ücretsiz. Okullar ücretsiz. Ders kitapları ücretsiz. Bizimkilerin üniversiteye girmek için anası ağlasın, onlardan canı çeken istediği bölüme kapak atıyor.

Bütün bunların devlete bir maliyeti var. Ekonomi artık bu yükü kaldıramıyor. Hele bir de yeni göçler olursa!

Bir de toplumda “bu külfeti neden çektiğimiz” sorgulanmaya başladı. “Neden bunlara ayrıcalık sağlanıyor?” sorusu güçlü bir şekilde sorulmaya başlandı.

Erdoğan için önümüzdeki seçimler hayati derecede önemli.

Her zaman olduğu gibi seçim anketleri yaptırarak toplumun nabzını tutuyor. Anketlerin sonucunu gördükçe can havliyle çalışıyor.

Askerimiz Suriye’de savaşırken bile “başkomutan” AKP’nin il kongrelerinde, Gençlik ve kadın kolları toplantılarında seçim hazırlığı yapıyor.

Başarılı bir siyaset taktisyeni olduğu için “nabza göre şerbet vermeye” devam ediyor.

Erdoğan günümüze uygun bir açıklama yapıyor: “Bizim hedefimiz nedir? Var mı? Var. Bizim topraklarımızdaki Suriyeli kardeşlerimizi kendi topraklarına bir an önce göndermek!”

Gönderir mi, gönderebilir mi? Seçimden önce göndermek ister mi?

Murat Muratoğlu “Suriyelilerin hiçbir yere gideceği yok! Bayramlarda ülkelerine gidip, gezip, akrabalarıyla bayramlaşıp, tatil yapıp yeniden Türkiye’ye dönüyorlar. Git deyince giderler mi sence? Acelesi yok, oy verecekler önce!” diyor.

Siz de aynı kanaatte değil misiniz?

 

 

Fırat’ın Batısından Doğusuna Selam!

Cihad modundayız. Allah, Türk Ordusu‘na hasarsız zafer nasip etsin! Türkiye çoktandır yapması gerekeni ve bir müddet Cumhurbaşkanı‘nın ağzından seslendirdiği harekâtı yaptı; has etti.

Bu bir başlangıç harekâtı. Hem sınır vilâyetlerimiz olan Hatay‘la Kilis‘i, hem de sınırlarımızın dışında oluşturduğumuz Güvenli Bölge arazisi ile Astana Süreci‘nde Türkiye‘nin denetimine bırakılan ve ağırlıklı olarak ÖSO’nun konuşlandığı İdlip İlini tehdit eden Afrin‘deki PKK / PYD unsurlarının temizlenmesi elzemdi.

İkincisi ve daha da elzem olanı Menbiç ve Fırat’ın Doğusuna yapılması gerekecek İkinci Harekât. Şu an Birincisi için duadayız ama İkincisi yapılamazsa Birincisinin sonuçları bile zamanla değişebilir.

Putin – Esad blokuna ÖSO’nun elindeki Halep Havaalanı‘nı feda ederek Rusya ve Suriye‘yi razı ettik. Suriye’nin rızası kerhen.. Amerika da zımnen yani Menbiç‘e ve Fırat’ın Doğusuna harekât yapmamamız karşılığında göz yummuşa benziyor. Doğrusu asıl zorluk Afrin’deki Terör Yuvası dağıtıldıktan sonra başlayacak.

Hatırlar mısınız bilmem, Barzanî‘nin yaptığı Bağımsızlık Referandumu sonrasında İran ve Irak Merkezî Hükümeti‘yle birlikte olaya müdahil olmuş ve ciddi sözler / yaptırımlar tekellüm etmiştik. Referandum balonu söndü ve Türkiye de bedel ödetici hiçbir yaptırıma girmedi. Ne Habur kısıtlandı, ne ikinci bir sınır kapısı olarak Ovacık açıldı, ne de Barzanî’nin Türkiye’deki Şirketlerine el kondu. 3 kuşaktır emperyalizmin gedikli işbirlikçisi bir ailenin ferdi; Mesud olsun Neçirvan olsun, imkân bulunca yarın yarım kalan işi tamamlamaya kalkışmayacak mı? Dış politikada bu ne süreksizlik!

Irak’ın kuzeyinde Kürdistan ismiyle bağımsızlığı tanınmasa da halen tanıdığımız Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi var. Buna ister Dicle Kürdistanı deyin. Suriye’nin kuzeyinde hatta kısmen doğusunda da PYD (Salih Müslim) Kürdistanı var ve de facto otonomla bağımsızlık arası. Buna da Fırat Kürdistanı deyin. İran’da tekrar olaylar çıkarılırsa o da bizim Azeri Türklerinin Urmu dediği Urmiye Gölü güneyindeki Kurdestan Eyaleti‘nde gerçekleşecek.

Bu 3’ü bir hizadadır. Bu hizanın Akdeniz‘e çıkışı İdlip – Lazkiye hattıdır. Ve eğer İkinci Harekât olmazsa yarınlarda İdlip‘i Rus baskısıyla boşaltıp İdlip’teki Özgür Suriye Ordusu unsurlarını kurtaracağımız Afrin’e taşımamız gerekebilir.

Ne demek istiyorum? Lazkiye‘yi tutan Ruslar İdlip’i Esad’a iade ettirdiklerinde PYD’nin Kürdistan ilanı Amerika’nın olduğu gibi Rusya’nın da elinde koz olarak durur. Ve bir gün ters düşmeye bakar, pazarlığa bakar.

Niye bu kadar uzatıyorum? Basitleştirmek için. O niye? Eylül 2016‘da büyük harflerle yazdığımız KAPANA SIKIŞTIRILAN TÜRKİYE ANCAK ESAD’LA BİRLİKTE SURİYE’NİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ SAĞLAYARAK BU VARTAYI ATLATABİLİR başlığımızı hatırlatmak için. O nasıl? Çok basit: Putin’in himayesindeki Esad’la Suriye’yi 2011 öncesi sınırlarına döndürürsek maç biter. Terör Koridoru‘nun Suriye kısmı külliyen çöker.

Geriye kalır Barzanî ile Sincar’daki PKK. Barzanî’ye ekonomik abluka uygulanır, Ovacık’tan Telafer hattına ikinci bir sınır kapısı açılır ve bu hattın güvenliği için Sincar / Şengal yöresine Irak’ın da müsaadesiyle hava harekâtları yapılırsa Koridor’un kalanı da felç edilir. Uluslararası anlaşmaların bize verdiği selahiyetler ve bölge ülkeleriyle yapılacak ince diplomasi ile bir de Fırat Kalkanı gibi Dicle Kalkanı Operasyonu yapılır, Silopi’den Sincar’a uzanan bir Güvenlik Kuşağı oluşturulabilirse Terörün kökü kazınmış olur. Böylece Eylül 2011‘den beri yazageldiğimiz Stratejik Körlük de son bulmuş olur. Yoksa şimdi yapılanlar geçici kalmış olur. Bu da Türk Ordusu‘nun kahramanlıklarının boşa gitmesi demektir. Allah emeklerimizi zâyi etmesin!

Not: Bu yazı da önceki yazılar gibi geleceğe yazılmıştır.

 

 

Kahraman Maraş’ta Eser Verecek Yaşayan Şairler

‘Maraş’ isminin, böleye M.Ö. 2000’li yıllarda Kafkasya üzerinden gelen Hititlerin ordu komutanı Manaj’den geldiği söylenmektedir. Şehrin İsmi 1972’de ‘Kahramanmaraş’ olarak değiştirilmiştir.

Kahramanmaraş, târih boyunca Asur, İkinci Bâbil, Pers, Makedonyalı İskender, Roma, Bizans, Müslüman Araplar gibi değişik milletlerin hâkimiyeti altında bulundu. 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra; 1097’de Haçlılar tarafından geri alınarak küçük bir haçlı devleti kuruldu. 1149 yılında Sultan İkinci Kılıçarslan tarafından tekrar fethedildi, 1292’de Mısır-Türk Memlûk Devleti’ne bağlandı. 1515 yılında Osmanlı yönetimine geçti.

Kahramanmaraş’ta tam mânâsıyla Türk-İslam kültürü hâkim olmakla birlikte, târih boyunca bölgede bulunan kültür ve medeniyetlerden, bünyemize adapte edilmiş izlere rastlamak mümkündür.

Kahramanmaraş’ın zengin ve renkli târihi, sanat ve edebiyata yansımıştır. Bunun neticesinde şâiri, edebiyatçısı en bol vilâyetlerimizin başında gelmektedir.

Doğma büyüme Kahramanmaraşlı olan edebiyat ve şehir kültürü araştırmacısı Serdar Yakar; ‘Kahramanmaraş’ta Eser Vererek Yaşayan Şâirler‘ adını verdiği eserinde, 171 şâirin kısa hayat hikâyeleri ile şiirlerinden birer örnek sunuyor.

16 X 23,2 santim ölçülerinde 239 sayfalık kitabın ‘Önsöz‘ başlıklı bölümünde, başlangıcından günümüze kadar Kahramanmaraşlı şâirler hakkında yazılan bütün kitaplar hakkında bilgiler veriyor. Kitapta adı geen şâirler ve onların yakınları, Serdar Yakar‘ı şükran duygularıyla anacaklardır.

Eser, şiirlerini kitap hâlinde yayınlamış Kahramanmaraşlı şâirler için hazırlanmıştır. Serdar Yakar, kitabına yazdığı önsözde, şiirlerini kitap hâlinde yayınlayamamış, gazete ve dergi sayfalarında unutulmaya terk edilmiş şiirleri ve yazarlarını ihtiva eden bir kitap hazırlayacağının sinyalini veriyor. Zor bir iş. Başaracağından emin olarak kolaylıklar diliyorum.

Kitaptaki şâirler ve şiirleri, milletimizin duygu ve düşünceleri ile birlikte bütün renklerini yansıtıyor. İnşaat işçisinin şiir yazması ve yazdığı şiirleri bir kitapta toplayıp yayınlaması, milletimizin şiire olan tutkunluğunu ortaya koyan dikkat çekici bir hâdisedir. Köyde doğup Almanya’da işçi olarak çalışan, şiirleri bestelenen; köyde doğup küçük yaşta annesi vefat ettikten sonra çobanlık ve inşaat işçiliği yaparken şiir yazan ve şiirlerini kitap hâlinde yayınlayan; azruladığı eğitim-öğretim hizmetlerini alamayan, ‘halk şâiri‘ olarak isim yapan; köyünde çiftçilik yaparken, radyo sanatkârı olma fırsatını yakalamışken ailesinin ısrarı ise tekrar çiftçiliğe dönen ve bestelenmeye lâyık görülen 200’den fazla şiir yazan kimselerin varlığı memnuniyet vericidir.

Şiir yazmak için güçlü duygulara, geniş bir muhayyileye, belli ölçüde Türkçe bilgisine, zengin bir kelime hazinesine, seziş kaabiliyetine ve daha nice vasıflara sâhip olmak gerektiği düşünülür. Doğrudur. Bütün bu özelliklere sâhip olmak için iyi bir eğitim-öğretim görmenin şart olduğunu zannedenler de vardır mutlaka. İnsanlarımız, söz konusu eğitimi alma imkânı bulamasalar bile, şiir yazabilmek, hem de yazdıklarını kitaplaştıracak, bestelenecek değerde şiir yazabilmek için gerekli şartların hepsine sâhiptir. Serdar Yakar’ın eseri bu kanaati oluşturuyor.

Şâir milletiz, vesselam…

Bilmeli ve milletimizle iftihar etmeliyiz. Şiirlerin hepsinde insanları; iyiye güzele, doğruya yönlendirişler var. Tabiat sevgisi, Allah’a yöneliş, millî duygular, vatanseverlik, doğruluk, mertlik, kahramanlık… Hepsi mükemmel temalar…

‘… 1948’de doğdu. Babası köyün muhtarı idi. İlkokula Maraş’ta başladı. Babasının vefatı üzerine, köyüne döndü. Cami imamından Kur’an-ı Kerim okumayı öğrendi. 1962’de köyde ilkokul açılınca ilkokulu burada bitirdi. Vatanî görevinin ardından yaşamakta olduğu kasabanın belediye başkanı seçildi, şiir kitabı yayınladı.’

Benzer hayat hikâyesi olan bir insanı, Hıristiyan batıda bulmak bilmem ki mümkün müdür?

Hangi milletin, kitap yayınlamış çoban şâiri var? Bilen var mı?

Türkiye çapında tanınacak kadar isim yapmış, televizyon ve radyo programları hazırlayan, binden fazla şiir yazar, 63 plak, 26 kaset dolduranlar esâsen iftiharımızdır. Serdar Yakar’ın eseri, iftihar edeceğimiz sanatkârların artmasına vesile olur inşallah.

Kitabın son sayfalarında yer alan faydalanılan eserler listesi, ‘Kahramanmaraş’ta Eser Vererek Yaşayan Şâirler‘ isimli kitabın ne kadar zorlu bir çalışmanın ürünü olduğunu ortaya koymaktadır.

Takdire şayan ikinci durum, Serdar Yakar’ın yayınlanmış kitaplarının 50’ye kayın oluşu ve tamamının Kahramanmaraş’la bağlantılı oluşudur.

Kahramanmaraşlıların üçüncü iftiharı da şüphesiz Ukde Kitaplığı’dır. 133 kitap yayınlanmıştır. Destek olmasa bu sayıya ulaşmak mümkün olmazdı. Kahramanmaraşlılar, kahramanlıkları tescilli insanlar. Sanatseverlikleri, kültüre saygıları, onların kahramanlıklarını taçlandırıyor. Örnek alına…

UKDE KİTAPLIĞI: Yazışma adresi: Vefa kitap Kırtasiye. İsmetpaşa Mahallesi Borsa Caddesi Nu: 17/C Buket Sitesi Altı. Telefon: 0.344-225 13 00 Kahramanmaraş.

 

 

 

SERDAR YAKAR:

1965’de Kahramanmaraş’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladıktan sonra 1987’de İstanbul’da Marmara Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden  mezun oldu.

Yazıları; İslam, İlim ve Sanat, Altınoluk, Kadın ve Aile, Sur, Mavera, Kurtuluş, Dört Mevsim Maraş ve Alkış gibi dergilerde yayınlandı.

1992 yılında memleketine dönerek Kahramanmaraş Belediyesi’nde memur olarak göreve başladı, Kültür ve Sosyal İşler Dâire Başkanlığına kadar yükseldi.

Bir grup arkadaşıyla birlikte kurduğu Ukde Kitaplığı adı altında kitap yayıncılığı ve televizyon programcılığı yaptı Dergiler çıkardı.

Serdar Yakar, evli ve üç çocuk babasıdır. 50’ye yakın kitabı yayınlanmıştır.

 

 

KUŞBAKIŞI:

YEMEN ELLERİNDE OTUZ YIL:

Birinci Dünya Savaşı, mütâreke ve Cumhuriyet dönemlerinde son derece aktif olan Yemen’in son vâlisi Mahmud Nedim Bey’in yeni hâtıra kitabının adıdır.

1932 ve 1935 yıllarında Milliyet Gazetesi’nde iki parça hâlinde neşredilen hatıraları Ali Birinci tarafından yayınlanmıştı. Fakat Nedim Bey’in iki hâtırat yazdığı ve bunun tezlerde dAhî gözden kaçtığı anlaşılmıştır.

Ömer Hakan Özal‘ın yayına hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 348 sayfalık kitapta Yemen’in Türkiye’ye bağlılığı, Mustafa Kemal Paşa ve İsmet (İnönü) Paşa’ya bakışları, bölge halkının Anadolu’daki zafer karşısındaki sevinçleri, bedevîlerin Osmanlılarla münâsebetleri yanında Şerif Hüseyin ve ayrılıkçı Araplar hakkında alâka çekici ve yeni bilgiler, 2017 yılında yayınlanan kitabı okunur hâle getiriyor.

İŞÂRET YAYINLARI: Ankara Caddesi Nu: 31/63 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-519 17 28

Belgegeçer: 0.212-528 30 59 www.isaretyayinlari.com.tr e-posta: isaret@isaretyayinlari.com.tr

 

OĞUZ KAĞAN / DİRİLİŞ

Lokman Aydoğan‘ın yazdığı 12,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 416 sayfalık kitabın 8. Baskısı, Kasım 2017’de kitap raflarındaki yerini aldı.

Kadim Türk piramitlerini kimler, neden yapmıştı? Burada saklanan sır neydi? İyi ile kötünün, hak ile batılın arasındaki büyük savaşın perde arkasında kimler vardı? Büyük Tufan’dan önce Hz. Nuh’un oğlu Yafes tarafından dövülen kutlu kılıç, çağlar sonra Türk milletinin kaderini nasıl değiştirecekti? Türklere verilen görev neydi ve bu görevi yerine getirebilecekler miydi?

Teoman Bey’in oğlu Oğuz’un cevaplanmasını istediği sorular bunlardı.

Kehânetlerin, ihânetlerin, babalar ile oğullar arasında yaşanan kıyasıya mücâdelelerin sonucunda dünya yeniden şekillenmeye başlayacak, Tunghular, Yüeçiler ve Çinliler bozkırın yiğit çocuklarını yok etmeye çalışırken Oğuz töreyi yaymak için önce kendi kanından olanlara karşı savaşmak mecbûriyetinde kalacaktı.

Destanlarımızın başşehri Ötüken’de başlayan macera yine Ötüken’de biterken okuyucu da yeni bir çağın başlangıcına adım adım şâhitlik ediyor.

Çiçi Yabgu diyor ki:

Boyun eğmeyeceğiz…

Biz ölsek de kahramanlığımızın şanı yaşayacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaklardır.’

(Arka kapak yazısından)

BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ:

Nuruosmaniye Caddesi Nu: 3 Kardeşler Han Kat: 1 Cağaloğlu 34110 İstanbul.

Telefon: 0.212- 520 72 53 Belgegeçer: 0.212-511 47 74

e-Posta: bilge@bilgeyayincilik.com //  www.bilgeyayincilik.com

TARİHTE FÜTÜVVET VE AHÎLİK (Siyâsî, Dinî ve Sosyal Yönleriyle):

Ahî kelimesi hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre İslâmiyet öncesi Türklerde, kullanılan ‘akı”nın değişime uğramış şeklidir. İkincisine göre kelime, Arapça ‘kardeşim‘ mânâsındaki ‘akhi’ kelimesinden gelmektedir.  Ahî teşkilatı Selçuklu döneminden itibâren Anadolu’da esnaf kuruluşu hâlinde ve fütüvvet felsefesi çerçevesinde kurulmuştur.

Ahîler, sıkı ahlak prensipleri ile birbirine bağlı kişilerdi. Asla yalan söylemezler, müşteriyi aldatmazlar, fâhiş fiyata mal satmazlar, aralarında tam mânâsıyla dayanışma sağlarlardı.

Arapçadaki ‘feta’ kelimesinin çoğulu olan fütüvvet kelimesi lûgatlerde; kişinin herkesle iyi geçinmesi ve herkesle barışık olması, sofrasında yemek yiyen Müslüman ve gayrimüslim arasında fark gözetmemesi, insanlara eziyet etmekten kaçınıp bol bol ikramda bulunması… şeklinde açıklanmaktadır.

Eserin yazarı Umut Güner, 12,2 X 19,5 santim ölçülerinde, 167 sayfalık eserine fütüvveti; lûgat, ıstılah ve târihî bakımdan tahlil ederek başlıyor. Fütüvveti; dinî, siyâsî ve sosyal-kültürel müesseseler olarak inceliyor. Ahîlik kavramını da aynı kalıplarla anlatıyor.

Kılı kırk yararcasına yapılan incelemeler neticesinde, bilinmeyen veya az bilinen bilgileri okuyucuya aktarıyor:

-Feta ve fütüvvet kavramları câhiliye döneminde de vardı.

-Allah Resulü Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, onların bir toplantısına katılmış olmaktan memnuniyet duyduğunu buyurmuşlardır.

-Fütüvvet ehlinin önde gelen husûsiyetleri, Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara tavsiye edilmektedir.  -Ahîler, Abbasi Halifesi, Türk anadan doğma en-Nasr li Dinillah zamanında, 1187 yalında teşkilatlanmışlardır.

-Ahîlerin Anadolu’ya gelişi, ikinci defa Selçuklu tahtına oturan Birinci Gıyasü’d-Din Keyhüsrev zamanında 1204 yılında olmuştur.

-Osmanlı Beyliği döneminde yöneticilerin hemen hemen tamamı, Ahî zâviyelerinden seçilmiştir.

-Ahîler, yönetimleri altındabulundukları devlet veya beyliklerin, zaman zaman lütuf ve ihsanından faydalanmışlar, bâzan da aşırı derecede baskılara tâbi tutulmuşlardır. Ketledildikleri de vâkidir.                     -Ankara bölgesinde devlet statüsüne sâhip olduklarını düşündürecek kadar yönetime hâkim olmuşlardır.

-Ahîlerle Mevlevîler ve Kalenderîler arasında otorite ve güç mücâdeleleri olmuştur.

-İbn Battuta,  ‘Tuhfetu’n Nuzzar fi Garaibi’l-emsar ve Acaibi’l-esfar‘ isimli seyahatnâmesinde, Ahî Teşkilatı’ndan sitayişle bahsetmekte ve Antalya’ya geldiği zaman tanıştığı Ahî Reisi ile aralarında geçen konuşmayı uzun uzun nakletmektedir.

Osmanlı Devleti’nin, ekonomisini batılı ülkelerden aldığı yüksek faizli borçlarla idâre etiği bilinmektedir. İngilizler, Osmanlı’nın yeni bir borç talebine bulunması karşısında iki şart ileri sürmüşlerdir:

1-Vakıf müesseseleri israfa sebebiyet vermektedir. Kapatılması gerekir.                                                                   2-Ahî Teşkilâtı devletin ekonomisini zayıflatmaktadır. Devlet desteğine son verilmelidir.

Ahîlik Teşkilatı’nın bu baskılardan sonra giderek zayıfladığını bir müddet sonra da tesirini tamâmen kaybettiğini belirtmekte fayda var.

Eser, Ahîlik Teşkilatı ile alakalı bütün bilgileri, efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde derli toplu olarak okuyucuya sunmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

DERKENAR:

AHÎ EVREN

OĞUZ ÇETİNOĞLUAsıl adı: Mahmud bin Ahmed el-Hoyi’dir. Günümüzde İran sınırları içerisinde bulunan Türk diyârı Hoy şehrinde 1169 yılında dünyaya geldi.

Âlim bir zat olan Ahî Evren, Anadolu’da, Ahîlik olarak anılan esnaf teşkilâtının kurucusudur. Döneminin en büyük âlimlerinden olan Fahreddin-i Râzi Hazretleri’nin derslerine devam etti, çeşitli ilim dallarında zâhirî ilimleri öğrendi. Bir taraftan da Ahmed-i Yesevî Hazretleri’nin sohbetlerine devam ederek tasavvuf yolunun feyz ve bereketlerine kavuştu. Mânevî olguluklara ulaştı. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve tıp ilimlerinde derin ve engin bilgiler sâhibi oldu.

Bağdat’a elçi olarak gönderilen Sâdeddin Konevî Hazretleri’nin babasının dâveti üzerine insanlara dinlerini öğretmek, kardeşlik ve beraberliği sağlamak için Anadolu’ya geldi. Başşehri Konya olan Anadolu Selçuklu Devleti yöneticilerinden büyük itibar gördü. Hocasının kızı Fâtıma Bacı ile evlendi. Mürşid-ül-Kifâye ve Yezdan-Şinaht adlı eserlerini Sultan Alâeddin İkinci Keykubat’a takdim etti. Hocası ve kayınpederi Evhadüddin ile birlikte Anadolu şehirlerini dolaşarak, özellikle esnaflıkla geçinen insanlara İslâmiyet’i anlattı. Esnafın dünya ve âhiret işlerinin düzgün olması için nasihatlerde bulundu. Yaklaşmakta olan Moğol tehlikesine karşı halkı hazırladı, vatanseverlik duygularını aşıladı ve vatanı savunmaya azimli insanlar yetiştirdi.

Hocasının ölümünden sonra Kayseri’ye yerleşti ve çalışmalarını hızlandırdı. Debbağlık yapıyor ve geçimini kendi elinin emeği ile sağlıyordu. Hava kararınca işyerlerini kapatan esnaflar, zevk ve iştiyakla, Ahî Evren’in sohbetlerine katılmak için O’nun bulunduğu yerlere geliyorlardı.  Çok sevildi. Bu sevgiden güç alarak, başka şehir ve kasabalarda da ders verecek, sohbet edecek elemanlar yetiştirdi. Böylece Ahîlik Teşkilâtı’nın temelleri atılmış oldu.

Ahîlik teşkilâtı,  günümüzdeki esnaf kuruluşlarının işlevlerini daha kapsamlı olarak görüyordu. Yalnız iş konusunda değil, ahlâklı ve dürüst olmak, işini sağlam yapmak, işini sağlam yapan elemanlar yetiştirmek gibi dünya işleri hakkında bilgiler verilirken, İslâmî konularda da esnaf kesiminin bilgi açığı kapatılıyordu.

Ahî Evren’in yetiştirdiği talebeler gittikleri yerlerde sohbet odaları açarak aynı zamanda Türkistan’dan Anadolu’ya yeni gelmiş insanlara meslek edinme, iş ve ev kurma konularında da yardımcı oluyorlardı. Özetle Ahî Evren ve talebeleri, Anadolu’nun Türkleşip Müslümanlaşması konusunda en büyük katkıları sağladılar.

Ahî Evren Teşkilâtı’nın bulunmadığı yerlerdeki halk, Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı ayaklanma teşebbüsünde bulununca, Ahî Evren’in, devlet nezdinde artan itibarını kıskanan bâzı fesat kişiler, yalan ve desiselerle kendisini devleti yönetenlere şikâyet ettiler. Araştırma yapmadan söylenenlere kanan yöneticiler, Ahî Evren’i yargılamadan hapse attılar. Beş sene kadar hapis yattı. Buna rağmen devletine küsmedi. Bu sırada Moğollar, Kayseri’yi kuşattılar. Ahî Evren Teşkilâtı’nın mensupları şehri kahramanca savundular. Devlet kuvvetleri yetersiz kalınca, şehir Moğolların eline geçti. Binlerce esnaf şehit oldu, geri kalanlar da esir alındı. Esirler arasında Ahî Evren’in eşi  Fâtıma Bacı da vardı.

Ahî Evren, cezâsını çekip serbest bırakılınca Denizli’ye gitti ise de,  sonra Konya’ya döndü. Şems-i Tebrizî’nin şehid edilmesinden sonra Kırşehir’e yerleşti. Moğol istilâları, Kırşehir’e de ulaştı. O’nun, halkı düşmana karşı şuurlandırmasından rahatsız olan Moğollar, komutanları Nureddin Caca’nın emriyle 01 Nisan 1261 târihinde şehit ettiler.

Ahî Evren, bir taraftan geçimini temin etmek için çalışan, bir taraftan da esnafın mükemmel bir insan olması için gayret eden bir mübârek zat idi. Çok kıymetli eserler kaleme aldı. Bu eserlerden bâzılarının isimleri şöyledir: Metâli’ul-İman, Tebıirât-ül Mübtedi ve Tezkiret’ül-Mentehi, Et-Teveccüh-ül-etemm, Menâhic-i Seyfî,  Medh-ı fakr ve zemm-i Dünyâ, Ağaz-i Encâm, Mukâtebât, Tercüme-i Elvâh-ı İmâdî.

KISA KISA / KISA KISA…

1- EY ÖZGÜRLÜK: Yıldıray Oğur. Ufuk Yayınları.

2- ÜLKÜCÜ ALİ: Ünver Oral. Bilgecan Yayınları.

3- İSLAM HUKUKU: Editör: Tâlip Türcan. 11 kişilik yazar grubu tarafından hazırlanmıştır. Grafiker Yayınları.

4- MUHTEŞEM HAYATINIZ (Roman): Oya Baydar. Can Yayınları.

5-SURİYE TARİHİ: Ömer İshakoğlu. Kabalcı Yayınevi.

 

 

Selam Olsun Sana Mehmetcik

Sana dar gelmeyecek Makber-i kimler kazsın! “Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın

(Mehmet Akif Ersoy)

Ne güzel, ne anlamlı, tam da seni anlatan bir cümle bu yiğidim. Sen tarihe yön veren kahramanın adısın.

Seni tarih böyle tanıdı, şimdi bir kez daha tanısın.

Sen değil misin binlerce yıllık muhteşem tarihimize şan veren?

Sen değil misin Türk Milletine nice zaferleri hediye eden?

Sen değil misin anaların kına yaktığı pençeleriyle düşmana savaş meydanını dar eden?

Sen değil misin vatan için seve seve canını feda eyleyen?

Ey büyük asker Mehmetçik;

Ey savaş meydanlarının korkusuz yiğidi, seni bütün dünya böyle tanıdı, böyle bildi.

Şimdilerde ise; seni unutmuş gibi davranır kimileri!

Sanki yaşamamışlar gibi Malazgirt’i, Mohaç’ı,

Çanakkale’yi, Sakarya’yı,

Kore’yi, Kıbrıs’ı.

Unutmuş gibiler onlar!

Ama biz unutmadık; ne Mondros’u, ne Sevr’i,

Vatanımızı yakıp, yıktıkları o acı dolu günleri…

Bak yine aynı oyunun peşindeler;

Ortadoğu’yu lime, lime ettiler!

Toz bulutu gibi çöktüler bu bölgeye;

Emperyalizmin ikiyüzlü yüzü tam da sınırlarımızın dibinde…

Amaçları hep aynı değişmedi!

Bu coğrafyada Türkler neden var diye?

Anlamadılarsa yüz yıl öncesinden, bir kez daha anlatırız süngümüzle.

Söz konusu vatansa, kalkarız ayağa milletçe;

Dikeriz ay yıldızlı bayrağı gerekirse her yere.

Bunu herkes böyle bellemeli;

Türk Milleti yaşar bu vatanda.

O Vatan ki;

Her karışı nice Şehitlerin kanıyla yoğrulmuş, bedeli nice yiğitlerin canı olmuştur.

Vatanımızı bölüp yutacağını sananlar, tarihin çöplüğünde kalır.

Dön bak tarih sayfalarına;

Yaşanan her zaferde onun adı, Mehmetçik vardır.

Ne zaman dara düşse bu devlet;

”Önce Vatan” deriz.

Tereddüt etmez uğruna;

Canımızı da, son lokmamızı da feda ederiz.

Bilirim seni Mehmet’im; tanırım er meydanından.

Sen savaşın kartalı,

Barışın koruyucu meleği,

Düşmana korku, dostuna güven verensin.

Bak!

Tarih, almış kalemini eline;

Bir kez daha not düşüyor unutmaz sahifelerine…

Adı her ne ise;

İster P.K.K, P.Y.D,

İster DEAŞ ya da Y.P.G,

Hiç fark etmez sonu geldi bu teröristlerin,

Kaçışı yok, akıbeti bellidir bu hainlerin.

Unutuldu sanılmasın!

Bize dost görünüp de bu alçaklara silah verenler,

Seni hafife alanlar,

Sanmasın orda kalırlar.

Nasıl ki geldikleri gibi gittiler,

Onlar da geldikleri gibi giderler.

Bir kez daha işitildi sesin Afrin’den; tarihe iz bıraktığın nice zaferlerden.

Yüce Atatürk;

”Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir” derken hiç yanılmadı;

Şimdi bir kez daha tanıdılar o kahramanları.

Ne de güzel anlatmıştı Mehmet Akif seni şu dizelerle:

”Sen ki, a’sara (yüzyıllara) gömülsen taşacaksın/Heyhat, Sana gelmez ufuklar/Seni almaz bu cihat.

Ey şehid oğlu şehid/ İsteme benden makber/Sana ağuşunu (kucağını) açmış duruyor Peygamber.”

Selam olsun sana Mehmetçik.

Selam olsun sana yiğitler yiğidi, şanlı asker.

 

 

Cephe Gerisinde Birlik

Türk Ordusu zorunlu nedenlerden dolayı komşu bir ülkenin sınırlarından içeri girerek harekât başlattı. Askeri hareketlerde savaşan cephe kadar bir de geride kalan cephenin fevkalade büyük bir önemi vardır.

Onun için Türk Milleti, topyekün silahlı kuvvetlerinin ve ülkeyi yönetenlerin yanındadır. Bu bir zorunluluktur ve yaşamsal nitelik içermektedir. Milli birlik ve beraberlik içinde davranılmadığı takdirde, ordumuzun silahlı mücadelesi hedefe varamaz.

Ancak bu cephe gerisindeki birliğin sadece savaş zamanlarında ve yüzeysel olarak sağlanması yeterli değildir. İnsanlarımız savaşta olduğu kadar barış ve huzur zamanında da, milli birliğini ve beraberliğini korumalı, adımlarını öyle atmalıdır.

Ne yazık ki, insanlarımız arasında milli birliği ve beraberliği engelleyici suni ayrılıklar vardır ve bu ayrılıklar son yıllarda özellikle derinleştirilmiştir.

Bunları son yaptığım Belçika ve Almanya seyahatlerinde bir kez daha müşahade ettim. Ancak bunu nerede bir Türk topluluğu yaşıyor ise istisnasız görmek mümkündür. Yani sadece Belçika ve Almanya için geçerli bir husus değildir.

İnsanlarımız malesef; Sünni, Alevi, Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Boşnak, Karadenizli, Doğulu, Balkanlı, Fetöcü, Menzilci, Süleymancı, Atatürkçü, sosyalist, komünist vs. gibi bir ayrışma içine girmiştir.

Buna yurt dışında yaşayan Türklere seçme yani seçimlerde oy kullanma hakkının verilmesi ile particilik odaklı bölünmelerde eklenmiştir.

Bu insanlar adeta birbirleri ile selamı sabahı kesmişler, birbirlerinin gelip gittiği yerlere uğramaz olmuşlar hatta camilerini ve diğer ibadet yerlerini de ayırmışlardır. Ortak idealler nerede ise tükenmiş gibidir.

Bu hayra alamet değildir. Nerede ise yüzde yüze yakın müşterekleri olan bu insanların bu ayrışmaya uğratılması, Türk toplumuna nerede olursa olsunlar büyük zararlar verir.

Bu suni ayrışmalar böyle devam ettiği müddetçe bugün Afrin Operasyonu ile gördüğümüz milli birliği ve beraberliği çocuklarımızın ve torunlarımızın görmesi ancak bir hayal olur.

Onun için devletimizi ve siyasetimizi yönetenlerin bu konuda acilen tedbir almaları ve toplumun kaynaşması için gerekenleri yapmaları lazımdır. Eğer bunun aksini yapıp ta bu ayrışmadan kendi lehlerine bir sonuç çıkarmaya çalışanlar olursa da, bunları alenen teşhir etmekten hiç kaçınmamak gerekir. Ancak bu ayrışmada, sorumlulukları ve rolleri olanların bütünleşmeyi nasıl sağlayacakları da, benim için ayrı bir merak konusudur.

Belçika ve Almanya’da sabahlara kadar sarkan sohbetlerde dinlediklerimiz, milli varlığımızın istikbali açısından bizi epeyce üzdü. Ancak üzülmek para etmeyeceğinden hemen neler yapmak gerektiğini düşünmeye ve bu sorunu sizlerle paylaşmaya karar verdim. Hem bir de bunun üzerine “Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri”nin Afrin Operasyonu gündeme girince…

Biz Türk Milletinin askerimize firesiz “Gazanız Mübarek Olsun” dediğini biliyoruz ve bu duygu ve düşüncelerin kıyamete kadar da sürmesini diliyoruz.

Bunu sağlamak içinde, başta Türkiye olmak üzere nerede bir Türk topluluğu yaşıyorsa, barış ve huzur ortamında da, bu birlik ve beraberliği sağlamak ve korumak zorunda olduğumuzun bilincindeyiz.

Onun için Türk Milletine yürekten bağlı olanlara diyorum ki, cephe gerisindeki birliği barış ve huzur zamanında da, daima koruyun. Bunu hem kendiniz hem de ülkeniz için yapın.