22 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 8, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 641

Üçüncü Bölüm: Sevr’de Milletimizi Esir Alamayan, Bu Gazi Toprakları Ele Geçiremeyenler;

Yaklaşık bir asırdan bu yana, türlü yöntemlerle hala vatanımızı ele geçirebilmenin çeşitli uygulamalarını yapmanın peşindeler! Bu uygulamalar illa ki savaşarak ülkemizin ele geçirilmesi anlamına gelmemelidir!

Dünyayı tehdit eden terör belası, günümüzün en önemli silahıdır. Bu silah 1984 yılından beri ülkemize çevrilmiş, canımıza da, malımıza da kast etmiştir.

Pek çok yiğidimiz, bu alçaklıkları önlemek uğruna hayatlarını severek feda etmiş şehit, gazi olmuştur. Ülkemizin ekonomisi, büyük bir enerjisi, bu belayı savuşturmak, önlemek adına kullanılmış, kullanılmaya devam etmektedir.

15 Temmuz 2016 yılında ülkemizi ele geçirmek amacıyla, yüzünü tüm alçaklığıyla gösteren FETÖ darbe teşebbüsü, bu hainliğin en çarpıcı uygulamasıdır.

Ülkemizin son beş yılında AB ülkeleriyle, ABD ile Ortadoğu’da gelişen olaylar nedeniyle yaşadığımız sorunlara,

Suriye’de gelişen süreç nedeniyle ülkemize sığınan milyonlarca göçmenin yurdumuzda yaratmış olduğu sıkıntılara,

Yine Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle doğu komşumuz Rusya ile turizm ve dış ticaret, sosyal ve kültürel ilişkiler v.b hususlarda yaşanan olumsuzluklara bakıldığında:

Ülkemizin aydınlık, çağdaş yarınlarını gösteren yapısı böylesi bir görüntüyü hiç de hak etmemektedir.

Gelişen bu olaylar analiz edildiğinde, işte tam da bu noktada:

Milletimizin ”manevi ve milli moral gücü” tehdit altında olduğu görülecektir.

Bu gücümüzün ne anlama geldiğini daha iyi bilen, anlayan emperyalist güçler ve onlarla bağlantılı hainler; aşağı yukarı yüz elli yıldır bu gücümüzü törpülemekte, aşındırmakta, yıpratmakta, yok edecek kıvama getirmenin peşindedirler. Bana göre en büyük tehdit ve tehlike de budur.

Ortadoğu’da bugün yaşananlar, geleceğimize tehdit eden önemli gelişmeleri ihtiva etmektedir. Ülkemizin güneyinde terör silahının kullanılması, desteklenmesiyle kurulmaya çalışılan adı konmamış ama hedefi belli yönetim/lerin oluşturulmasının,

Ülkemizin güneyinde açılmaya çalışılan Kürt koridorunun, Ortadoğu’nun parçalanarak paylaşılması hedeflerinin yanı sıra;

Bu süreç: Ülkemiz üzerinde Sevr hayallerinden vazgeçmeyen kimi ülkelerin iştahını kabartmış durumdadır!

Ancak büyük Türk Milleti coğrafyamız, tarihi ve kültürel zenginliğimiz, milletimize has özel niteliklerimizle büyük bir ulusun temsilcileri olarak yaşadığımız coğrafyanın hala en güçlü ülkesiyiz.

Bu ‘gazi topraklar’ adeta bir kan çanağı içinde bize vatan olmuştur. Bu son vatan parçamız, istiklalimiz uğruna nesillerce evladını seve seve feda eden atalarımızın emanetidir.

Büyük Türk ulusu, dünya coğrafyasının neresinde yaşarsa yaşasın bunun bilincinde, anayurdumuz Türkiye’mizin ebediyete kadar yaşaması için elinden gelebilecek her şeyi yapmanın kararlılığındadır.

Bir zamanlar ‘milliyetçiliği ayaklar altına alanlar da” yaşadığımız coğrafyada bir ve beraber olabilmemizin yurdumuz üzerinde esen tehlike rüzgârlarını, türlü tehditleri bertaraf edecek en önemli gücümüz olduğunu anlamışlardır.

Ancak bu güç sözle, hamasetle değil, çok çalışarak, milli varlıklarımızı har vurup savurmadan, kendi öz kaynaklarımızla üreterek ama her şeyden de önemlisi ilmin ve aklın ön planda olduğu, çağdaş eğitimle donanmış nesiller yetiştirerek olacaktır.

Büyük Atatürk’ün: ”Hayatta en hakiki mürşit (doğru yolu gösteren, kılavuz) ilimdir” sözü geleceğimizin teminatıdır. Milli ve ulvi değerlerimiz, birlik ve beraberliğimiz ise ülkemize yönelik tüm tehditleri bertaraf edecek en önemli güç kaynağımızdır.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:

KAHRAMAN TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ;

Öncelikle şu sıralarda devletimizin ulusal güvenliği ve bekası için Suriye’de yuvalanmış tüm terör örgütlerine yönelik temizlik harekâtında görev alan. Yağmur, kar, bora, fırtına demeden vatan ve vazife uğrunda gerektiğinde hayatlarını seve, seve feda eyleyen aziz şehitlerimizi minnet ve saygıyla anıyor; tüm silah arkadaşlarımı, kahraman Mehmetçiklerimizi sevgiyle selamlıyorum.

Yüce Rabbim, yar ve yardımcıları olsun.

Her kim olursa olsun; sınırlarımızın dibinden ülkemizi, Büyük Türk Ulusunu tehdit etmeye kalkışanlar, birlik ve beraberliğimize kast edenler; Mehmetçiğin muzaffer süngüsüyle hak ettiği dersi alacaklardır.

Türk Silahlı Kuvvetleri hala dünya silahlı kuvvetleri arasında silah, disiplin ve moral gücü ile temayüz etmiş, dünyanın en güçlü orduları arasındadır.

Çünkü Ordularımız bu gücü; Yüce Türk Milletinin öz varlığından, Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan M.Ö 209 yılından bugüne ardında bıraktığı o muhteşem tarihçesinden alır.

Ama ne acıdır ki, böylesine güçlü bir ordu; alçak FETÖ hainlerinin her bir kuvvetin içine sızmasıyla yıllar öncesinden başlayan bu sancılı süreçte:

”Ergenekon, Balyoz” adıyla anılan, sahte belgelerle kurgulanmış bu kumpas davalarında; Türk ordusunun vatanına sadakatle bağlı pek çok yiğit komutanı haksız ve hukuksuz bir şekilde yıllarca ceza evinde tutulmuş, yargılanmış çoğu da ömür boyu hapis cezası almıştı.

Bu konuyla ilgili unutulmaması gereken en önemli husus; 12 Haziran 2007’de başlayan bu akıl tutulmalı süreçte, böylesine kurgulanmış bir senaryonun uygulanmasına neden müsaade edildiği, bu süreçte kimlerin, hangi makam sahiplerinin rol aldığıdır…

Bunun yanıtı henüz net bir şekilde verilmiş değildir! Ancak yıllar sonra da olsa tarihin unutmaz hafızası bu gerçeği tekrar hatırlatacak; işte o zaman kimin hangi rolü oynadığı, bu dönemde siyaseten bulunanların kimler olduğu, oynadığı rol anlaşılmış olacaktır.

Çünkü bu sürecin siyaset tarafında içte ve dışta nelerin nasıl yaşandığı henüz net değildir. Zaten yargılama süreci de devam etmektedir.

Bu kumpas davalarına muhatap olan tüm komutanların suçsuzlukları ispatlanmış, çoğuna maddi, manevi tazminatlar da ödenmiştir.

Yıllar öncesinden planlandığı anlaşılan ‘Ergenekon ve Balyoz Kumpaslarını’ yöneten, yargılayanların tamamına yakını, alçak FETÖ örgütüne mensup oldukları, yardım ve yataklık ettikleri için şimdi de onlar yargıya hesap vermekte, az da olsa bir kısmı yurt dışında kaçak yaşamaktadır.

Sonuç olarak demem odur ki, ardımızda kalan bu kumpas döneminde; Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir sınav vermiş, içine sızmış hainlerin büyük bir kısmı temizlenmiş, bu akıl tutulmalı süreçten daha da güçlenerek çıkmıştır.

Şu gerçeği de sade vatandaşından ülkemizi yöneten en yüksek makam sahibine kadar herkes bilmelidir:

Türk Silahlı Kuvvetleri; milletimizin bağrından çıkan, savaş meydanlarının yiğit askeri ”Mehmetçiği” yetiştiren, hiçbir zaman değişmeyecek peygamber ocağı vasfıyla; hala Türk Milletinin göz bebeği olup, vatanımızın korunup kollanması yönünde görevinin başında, dimdik ayaktadır.

Özellikle sınırlarımızın dibinde savaş çığlıklarının atıldığı bu kritik süreçte ordularımızın moralini güçlendirmek, onlara her konuda destek olmak, her makam sahibi ve her Türk vatandaşı için milli görevdir.

Mazisi zaferlerle dolu Şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerimiz;

Tarihin her döneminde vatan topraklarımızın, devletimizin koruma ve kollama görevini layıkıyla yerine getirmiştir. Bugün de aynı kararlılık ve güçle görevinin başında, verilen her görevi canları pahasına yerine getirmeye devam etmektedir.

Hiç kimse şöyle bir kanıya kapılmamalıdır;

15 Temmuz 2016 da yaşanan o alçak kalkışma sonucunda ordularımız güç kaybına uğradı!

Böyle bir durum asla mevcut değildir, olamazda. Ordularımızın morali de, silah gücü de tamdır, eksiksizdir.

Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilemeye başladığı bu önemli dönemde ülkemizin üstlendiği rolü; kim ne derse desin çok önemlidir.

Kaldı ki, Suriye iç savaşının genişlemesiyle birlikte sınır boylarımızın dibine kadar genişleyen, giderek büyüyen bu kritik dönemde Türk Silahlı Kuvvetlerimiz ezici gücünü bölgesel olarak hissettirmeye devam etmektedir.

Evet, günümüzün savaşları artık sanayi, ekonomi ve kültür zemininde verilmekte bu tür savaşın etkisini yaşanan coğrafyanın tüm insanları hissetmektedir.

Ama tüm modern silahları kullanan da insandır, onun zekâsı ve eğitim gücüdür. Türk Silahlı Kuvvetleri tüm personeliyle bu gücün en iyi temsilcisidir.

Savaşı yaşayan, bilen bir Muharip Gazi olarak; bu önemli konuyla ilgili söyleyebileceğim tek bir şey vardır; yüce Yaratan vatan topraklarımız da bir daha bize savaş denen o canavarın verdiği zararı, vereceği felaketi yaşatmasın.

Ancak şunu da belirtmem gerekirse; bir gün olur da bu gazi topraklar savaş denen felaket ile karşı karşıya kalırsa; hiç şüphem yoktur ki; gücünü Yüce Türk ulusundan alan ordularımız, bu felaketi defedecek vatan topraklarımızı koruyacak güç ve kudrettedir. Bunun içinde her türlü modern donanımıyla ordularımız görevi başındadır, tetiktedir.

 

 

Demokrasilerde Baskı ve Tehdit!..

Demokrasi “siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi”dir.

Demokrasi aynı zamanda bir “erdemliler hareketi”dir. İçinde hoşgörü, yüksek ahlak, özgürlük, barış, kardeşlik ve eşitlik bulunur. İnsanlar bu sistem içinde birbirilerine karşı saygılı ve anlayışlıdır. Birbirlerinin üzerinde bir tahakküm kurmaya çalışmazlar.

Demokrasilerde bireyin özgürlükleri başka bireylerin özgürlükleri ile sınırlıdır. Dogmalar değer bulamaz. Irk, etnik, dini ve mezhep, dil farklılıkları belirleyici unsur olmaz.

Ama gelin görün ki, 72 yaşına girmiş bulunan demokrasimizde nerede ise bunların hiç birini bulamazsınız. Bir de, “demokrasi kültürü”müz oluştu diye böbürlenip dururuz…

Ülkemiz demokrasisi, tarihimizin en zor günlerinden geçiyor. Siyasi partilerin davranışları ve söylemleri, liderlerin tavırları, hoşgörüsüzlük, ahlaki zaafiyet, yolsuzluk ithamları, iktidarın ne pahasına olursun olsun sürdürülmesi gayretleri, demokrasiden bölücülük çıkarma çabaları ve bütün bunların halkın davranışlarında yansımalar bulması; demokrasimiz için çok üzücü bir tablo ortaya koyuyor.

Düşünün ana muhalefet partisinin genel başkanının, Türk Milletinin seçim tercihini “etnik ve mezhep temelli düşüncelerin belirlediğini” ifade etmesi, hangi noktada olduğumuzun bir dışa vurumudur.

İktidarın ise muhalefete hem de kendisini iktidardan edebilecek bir muhalefete ve siyasetin yeni yüzlerine hiç tahammüllü yoktur. Sanki ebediyen iktidarda kalınmak ister gibi bir tavır ve davranış içerisindedirler. Bu taraftarlarına da, yansımaktadır.

Siyasi partilerin Gazi Meclis(TBMM)’te yapılan grup toplantıları ise futbol maçlarını aratmayacak tezahürata ve tribün şovlarına sahip olmaktadır. Siyaset “ulan ahlaksız” seviyesine inmiştir.

Yeni kurulan bir siyasi partinin ilçe başkanı; ilçe binası tutmak için en az yirmi yer baktığını ve tam sekiz kez kontrat yapmak zorunda kaldığını ve insanların parası mukabili boş duran gayrımenkullerini, üzerilerindeki “mahalle baskısı” nedeni ile kiraya vermek istemediklerini bana anlattığında hayretler içinde kaldım.

Nerede AB kriterleri, nerede demokrasi, nerede çoğulcu çok partili parlamenter sistem, nerede hukukun üstünlüğü, nerede anlayış ve hoşgörü ve de bütün bunların cem olduğu demokrasi kültürü, nerede? Sadece boş nutuklarda mı, bunlar?

Ya da muhalefetin çalışmalarına katılırsanız ve burada yazmak istemediğim; o olur, bu olur baskıları ve de hatta tehditleri! İşinden atılanlar, görevlerinden alınanlar, görev süreleri yenilenmeyenler! Bu nasıl demokrasi? Farklı düşünemeyecek ve farklı hareket edemeyecekmiyiz? Meselelere kendi penceremizden bakamıyacakmıyız? Yasak mı, bunlar? Yasaksa, demokrasi aynı zamanda bir yasaklar sistemimi de, oluyor? Çokbilmiş demokrasi havarileri anlatsın da bir öğrenelim…

Olmaz arkadaşlar, olmaz! Aynen hukuk nasıl hepimiz için lazımsa emin olun demokrasi de, hepimiz için lazım… Vazgeçin bu sevdadan! Böyle devam ederseniz, ülkenize ve topluma en büyük kötülüğü yapmış olursunuz. Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış size de kalmaz. Ama toplumu öyle bir kaos sokarsınız ki; bunun faturasını onlarca nesil öder. Bunu yapmaya hakkınız ve hakkımız yok! Açın yolu, kaldırın demokrasinin önündeki engelleri… Türk Milletine bu yakışır.

 

 

Afrin Üzerinden Suriyeleşme Tehlikesi

İngilizcede “Syrianisation” diye bir kavram var; Türkçesi Suriyeleşme. Belki de Türkçeden İngilizceye geçmiştir. Zira ilk kez Temmuz 2011‘de bir Hürriyet yazarı tarafından dile getirilmiş. Marksizmden noeliberalizme kayan bu yazar bölgede hep Amerikan operasyonlarının ön açıcısı / akıncısı olarak işlev gören Cengiz Çandar. Arap Baharı, Ergenekon ve Balyoz’la Türk Ordusunun tasfiyesi, Açılım Süreci, Cemaat ve Fethullah Gülen gibi konularda Hükümet’e en çok gaz veren duayen olarak tarihe geçtikten sonra FETÖ – PDY soruşturmalarında Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak’la aynı kaderi paylaşmamak için 15 Temmuz öncesinde Stockholm‘e yerleşmişti.

Afrin, PKK-PYD-YPG’nin elindeki bir ilçe; Örgütün ‘kanton‘ yani ‘eyaletçik‘ yapılanmasında. Başka var mı? Şabha, Şedadî, Rakka, Kobani, Cezîre, Deyr-i Zor… Bunlardan son 3’ü eyalet büyüklüğünde.. Ve bunlardan sondan 3’ncüsü 29 Ekim 2014 Rezaleti‘yle kurulmasına göz yumduğumuz, hatta “Kobani’ye Destek” çağrısıyla ülke içinde 6-7 Ekim Olayları‘nda 50 sivil vatandaşımızın öldürülmesine maalesef seyirci kaldığımız yer; Ayn’el- Arab veya Kubanlı.

Eee, ne alâka? BİR: Afrin’den sonra da Menbiç, Tel Abyad, Resulayn, Kamışlı, Amude, Haseki ve Dirik‘e de harekât yapılabilir; her şey Afrin’den ibaret değil. İKİ: Menbiç yakınlarındaki Karakozak Köyü’nden Kobani yakınlarındaki Suriye Eşmesi Köyü’ne ricat ettirdiğimiz Süleyman Şah Türbesi‘ni tekrar eski yerine taşıma ve S.Şah Saygı Karakolu‘nu da yeniden inşa etme mecburiyetindeyiz. ÜÇ: Bu işler kavgayla olmaz. 200 küsur günlük Fırat Kalkanı Operasyonu‘nda iktidarı & muhalefeti nasıl bütün halk Türk Ordusu‘nun arkasında olduysa şimdi de var olan bu birlik ve beraberliği bozmamak şart. Niye? Çünkü bir adım sonrası Suriyeleşme.

Nedir o? “Gaziantep çöplüğünde çöp toplayan bir Suriyeli genç anlatıyor: Şiîler iktidardı, Sünnîleri beğenmiyorlardı. Sünnîler çoğunluktu, Şiîleri ve diğerlerini beğenmiyorlardı.

Hristiyanlar zengindi, fakirleri beğenmiyorlardı. Kürtlerin ise bambaşka hayalleri vardı. Ayrıştık.

Birbirimize başka gözlerle bakmaya başladık. Bugün zengini fakiri, Arabı Kürdü; Gaziantep Çöplüğü’nde bir araya geldik. Keşke…” (Ahmet Atam – 22.01.2018)

Suriyeleşme demek cepheleşme demek.. En çok birlik olunması gereken ortak konularda, millî meselelerde bile birbirini teröristlikle suçlamak.. Adeta Kuzey Anadolu Fay Hattı gibi kapanmayacak yeni toplumsal fay hatları oluşturmak.. Ve – Allah korusun – yarınlarda bir iç problemde Suriye’deki gibi hemen birbirinin varlığına kast etmek..

Bu ayrıştırma dili, bu kavga üslûbu ve bilhassa İktidarın muhalefet takıntısı Afrin için zafer niyazında bulunduğumuz kahraman Ordumuzun bütün emeklerini boşa çıkarır. Suriye’nin toprak bütünlüğü için girdik; içeride bütünlüğü sağlayamıyoruz. Olur mu böyle şey!

Bu meyanda Amerika’nın bize yaptığı gibi ‘taraflara itidal‘ çağrısı yapmıyoruz. Milleti bir ve bütün tutacak olan Devlet erkidir. Hükümet temsilcileri “Benim attığım her adım millî adımdır; birini bile desteklemeyen haindir” politikasından vazgeçmelidir.

4,5 yıl önce Vatan Hainliği Dâvâsından (!) haksız yere Ağırlaştırılmış Müebbet Cezası‘na çarptırılan Doğu Perinçek Ak Parti Hükümeti’nin dış politika rehberi konumunda. Kızıyor muyuz; bilâkis seviniyoruz. Hem madem İktidarımızın kandırılma geleneği var; düşünsenize herkes aynı fikirde ve ülkece herkes kandırılmış. Ya sonra? The End mi diyeceğiz?!

4’ncü yılına giren Ertuğrul Diriliş dizisine aldanırsak Osmanlı Devleti biraz zor kurulur. Baksanıza bir Kale’nin (Karacahisar) fethi için bile Afrin Harekâtı’nı bekledik. Ben de bekliyorum ki Ertuğrul Gazi devleti anahtar teslim kurup oğlu Osmancık‘a devrettiğinde bizim Şeyh Edabâli gelsin ve noktayı koysun:

“Ey Oğul! Beysin; bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül alma sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.”

 

 

Erdoğan’ı Bu Ağzı Bozuklar Savunacaksa…

Siyasi tartışmalardaki seviyesizliğin, özellikle de sosyal medyada iğrenç yorum ve paylaşımlarla rakipleri sindirme çalışmalarını biliyordum.

İYİ Parti Kurucular Kurulunda görev alırken benzer çirkinliklerle karşılaşmayı göze almıştım. Bu sebeple böyle saldırılara muhatap olunca şaşırmadım.

Bu tür saldırılara cevap vermeyi yersiz ve lüzumsuz buluyorum. Zaten o seviyede cevap vermek bana yakışmaz.

Hz. Mevlana gibi “Her lafa verilecek bir cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye. Bir de söyleyene bakarım adam mı diye?” deyip geçiyorum.

Fakatneredeyse tamamınınkendini dindar olarak tanımlayacağından emin olduğum bu vatandaşlarımızın psikolojisini değerlendirmeninönemli olduğunu düşünüyorum.

Bu yazımda bir yanlış haber paylaşımının altına yapılmış iğrenç saldırıları tahlil ederek trolleşmiş partizanlarınbireysel ve sosyal psikolojisini değerlendirmeye çalışacağım.

Ancak öncelikle ifade edeyim ki, böyle taraftarları olduğu için Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan adına üzüldüm.

Üzüldüm, çünkü bu kadar ağzı bozuk, iftiradan, kul hakkındançekinmeyen, küfürbaz taraftarın Sayın Erdoğan’ın kendisine faydası değil, zararı olacağını biliyorum.

“Sen kimsinki, reis zorlansa senin kadar b. sıçar” diye savunulduğunu görse Erdoğan bunları herhalde sopayla kovalar.

*************************************

GAZETECİLİK ETİĞİ

21 Ocak’ta İYİ Parti’nin Kocaeli İlçe Teşkilatları Tanıtım Toplantısında bir konuşma yaptım. Bu konuşma yerel medyada geniş yer aldı. Ancak birkaçında haber eksik ve yanlış başlık ve değerlendirmelerle çıktı.

Engin Şahin’in yönettiği ve başyazarı olduğu enkocaeli.com adlı internet gazetesi de “Ruhittin Sönmez’den Ağır İtham- En Nefret Edilen Lider Erdoğan’dır” başlığıyla verildi. Ben de derhal bir düzeltme yazısı yazdım.

Bu arada Engin Şahin (21 Ocak’ta) eksik ve yanlış haberi Facebook’ta, hem de “Ruhittin Bey’in Erdoğan Öfkesi Bitmiyor” yorumuyla, paylaşmış.

Benim açıklamamı görünce enkocaeli.com bir gazetecinin yapması gerekeni yapmış. Yaptığım açıklamayı ve düzeltmeyi (22 Ocak’ta) yayımlamış.

Ancak bu aradailk haberin altına bazı kişiler hakkımda çok sayıda hakaret, iftira ve küfür içeren yorumlar yapmış.

Ben bunları beş gün kadar sonra gördüm. Yorum kısmına “düzeltme” yazımı koydum. Engin Şahin de yorum kısmına 22 Ocak’ta yayımlanan düzeltme haberinin linkini koydu. Hızını alamayan iki üç kişi haricinde yorumlar (hakaret, iftira ve küfürler) kesildi. Fakat iğrenç saldırıların sahipleri özür manasına gelecek bir şey yazmadılar.

*************************************

HEM SÖZDE “DİNDARLAR”, HEM DE İFTİRACI VE KÜFÜRBAZLAR

Üşenmedim 60 civarındaki hakaret, iftira ve küfür içeren sözde yorumu tek tek okudum. Kimler yazmış inceledim.Hangi psikoloji ile yazmış olduklarını anlamaya çalıştım.

Hakaret, iftira ve küfür edenlerden çoğunun beni tanımadığı belli oluyordu. Hiç tanımadıkları birisi hakkında neden bunca çirkin yorumlarda bulunmuşlardı?

Benim siyasi analiz yaptığım cümlelerimin tamamını, hatta eksik ve yanlış haberin metnini dahi okumamış olduklarını sanıyorum. Sadece “Erdoğan en nefret edilen liderdir” cümlesi onları öfkelendirmişti.

Oysaki biraz okuma alışkanlıkları olsa çok sayıda yazarın ve anket firmalarının benzeri değerlendirmeler yaptığını bilirlerdi.

Gerçekten Tayyip Erdoğan”hem en sevilen ve hem de en nefret edilen” liderdir. Zaten bu durum Erdoğan’ın bilinçli bir tercihidir.

Ak Parti ve Erdoğan’ın seçim kazanma stratejilerinin omurgasını kutuplaştırma ve ayrıştırma oluşturmaktadır. Böylece kendi taraftarlarını konsolide eder, kemikleşmiş bir taraftar kitlesi yaratır.

Bu yüzden bizde mesela Avrupa’daki gibi medeni bir siyasi rekabet, rakibe karşı saygılı bir ilişki yoktur. Bu yüzdenrakip partilerin taraftarları O’ndan nefret ediyor.

*************************************

ERDOĞAN ELEŞTİRİLEMEZ Mİ?

Hakkımda çirkin yorumlar yazanların kurdukları cümleler de aynı ayrıştırıcı zihniyetin yansıması. Hoşuna gitmeyen bir siyasi tespite karşı beni tanımadığı halde “fetöcü …” iftirası atabiliyorlar. (Bu davranışın kendilerini gizlemeye çalışan kriptofetöcülerde yaygın olduğunu biliyoruz.)

“Erdoğan’ı sevmeyenler vatan hainidir,teröristtir, fetöcüdür, komünisttir, faşisttir” gibi kin ve nefret tohumları eken garip bir anlayışa sahipler.

En çok ilgimi çekenler ise Erdoğan’dan nefret edilebileceğini tasavvur dahi edemeyenler.

“Reis’e en nefret edilen gözü ile nasıl bakılabilir acaba?” diye hayret ediyorlar.

Aslında pek de güzel olmayan Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakınca Leyla dünyanın en güzel kızı gibi görünürmüş. “Aşkın gözü kör olur” derler. Erdoğan’ı aşk derecesinde sevenlerin de gözleri kör olmuş.

TV’lerde O’nun bir cümlesini dinlemeye tahammül edemeyenler olduğunu; hatta“O Müslümansa ben değilim” diyenler, hatta bu yüzden Deizm’e, Ateizm’e kayanların da var olduğunu göremiyorlar.

Oysa Erdoğan bir siyasi liderdir. Siyasi kararlar alır. Doğru aldığı kararlar da, yanlış aldığı kararlar da vardır. Her vatandaşın sevmek hakkı da vardır, nefret etme hakkı da vardır.

Muhtemelen beni dinlemezler amadilerim kendi mahallelerinden Abdurrrahman Dilipak’ınuyarısına uyarlar: “Kimse liderlerini, din büyüklerini, Şeyhlerini İlah ve Rab makamına yüceltmemelidir.Her kişi hata yapabilir.Nefs taşıyan herkesin nefsinde Şeytanın bir yeri vardır.. Allah kitabında “Din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin” der! Kimse eleştirilmez değildir.. Kimse la-yüs’el değildir..”

***

CİNSİYET AYRIMCILIĞI: Bunların bir kısmı tam bir cinsiyet ayrımcısı.Bir nefret suçu işliyorlar. İYİ Parti liderinin bir kadın olması sebebiyle bizleri“bir kadının eteğinin altına sığınmakla” suçluyorlar.

Hatta adı Asuman olan bir kadın İYİ Partililere “etekli itler” diyebilecek kadar şuursuz. Kendi cinsine saygı gösterenlere hakaret ve küfür edebiliyor.

SAVAŞ ZAMANINDA ELEŞTİRİ OLMAZMIŞ: Erdoğan’ın eleştirilmemesi gerektiğini düşünenlerin bir kısmı, “Ruhittin Beyler kime hizmet ediyorlar bu savaş zamanında. Başkomutanımıza kimse dil uzatamaz”gerekçesine sığınıyor.

Erdoğan’ın çok sevilen fakat aynı zamanda nefret edilen bir lider olduğunu bilmiyorlar.

Bunu bilseler ve nefret edilmesinin sebebini merak etseler belki öğrenecekler:

Sizler böyle olduğunuz için, sizleri bu hale getirdiği için Erdoğan’ı sevmiyorlar.

*************************************

HEPSİ DE DEVLETTEN GEÇİNENLER

Hakkımda pespaye yorumlarda bulunanların üç ortak noktasını tespit edebildim. Bunların çoğu 1- Kendini dindar olarak tanımlayanlardır, 2- Devletten geçiniyorlar ve 3- Okuma özürlüler..

Trolleşen partizanların içinde bu kadar çok Belediye çalışanı olması tesadüf olmasa gerek.

Ak Parti döneminde devlet imkânlarından faydalanarak zenginleşenler, makam mevki sahibi olanlar da şükran borçlarını böyle ödüyor olmalılar.

İçlerinde geçmişte belli yerlerde yolumuz kesişip de saygı duyduğumuz kişiler olması da hayatın bir cilvesi. Demek ki, hak etmeyene saygı göstermenin bir bedeli olabiliyor.

 

Milli Mutfağa Buyurun

Buyurun, buyurun Türk Mutfağına buyurun, fiyatlarımız son derece uygun. Sağ olsunlar kuru fasulye, barbunya, nohut ve börülce ithalatında gümrük vergisi oranları sıfıra indirildi. Neden diye sormayın? Dar gelirli vatandaşlarımız ucuza karınlarını doyurabilsinler diye. Milli iradeye hizmet için sizlere bu hizmet sunuldu. Aklınıza şu gelebilir. Milli Mutfak ne demek? Milli Piyango oluyor da Milli Mutfak neden olmasın.

Buyurun, buyurun, hoş geldiniz, beyefendi, hanımefendi doyamayacağınız, gittiğiniz her yerde tavsiye edeceğiniz Türk usulü milli kuru fasulyemizi size tavsiye ediyorum. Servis hizmeti öncesi müşterilerimizi önce bilgilendiriyoruz. Umarım beğeneceksiniz.

 

2 su bardağı dolusu Güney Kore Kuru fasulyesi.

  • 2 kaşık Tunus zeytinyağı.

  • 300 gram Sırbistan kırmızı eti.

  • 1 adet İran kuru soğanı

  • 2 adet KKTC sivri biberi

  • 1 kaşık Ukrayna domates salçası

  • 2 adet Çin sarımsağı.

  • Yanında 3 bardak Amerikan pirinci ve Kanada mercimeği ile yapılan mercimekli pilav.

Tatlımızı da unutmayalım. Osmanlı Tulumbası nasıl hazırlanıyor? El değmeden Rus doğal gazı ve Fransız düdüklü tenceresi ile hijyenik ortamda. Ne dersin hanım? Bu menü reddedilir mi? Tıpkı milli piyango gibi. Biz burayı daha önce neden keşfetmedik. Garson bey bize tadına doyamayacağımız sözünü ettiğiniz milli kuru fasulye, pilav ve Osmanlı tulumbası söyleyiniz. Afiyet olsun, Afiyet olsun. Bu tüketiminizle Türk tarımına ve çiftçisine de hizmet sunuyorsunuz.

Beslenme sağlıklı nesillerin yetişmesinde son derece önemlidir. Bu kapsamda iki olaya değinmek istiyorum. Bir televizyon kanalında toplum psikolojisine değerlendiren bir bilim adamı, ama süsü verilen bir figüran ile para bozdurarak sokaktaki vatandaşın nabzını tutmaya karar veriyor. Ama cebinde 50TL’yi çıkarıp, sokakta hareket halindeki insanlara bilerek 5 (beş TL)mi bozar mısınız talebinde bulunuyor. Yaşları 50’nin üzerinde olan bir erkek ve bir kadın evladım, bu 5 TL değil 50 TL bozuk paramız yok cevabını veriyorlar. Yaşları 18-25 arasında değişen iki bay ve iki bayanın davranışları çok ilginç. Paranın 50TL olduğunu görerek 5 TL bozuk para veriyorlar amaya. Biri kız, diğer erkek ise 50 TL’yi alarak kaçıyorlar. Ama arkalarından bağırıyor fakat aldırış eden yok.

Diğer hadise ise karı-koca anlaşmazlığı yüzünden ayrılma noktasına gelen evli çiftten, baba 2 ve 4 yaşındaki kızlarını görmek ister. Anne çocukları teslim eder. Daha sonra telefon ile aralarında tartışırlar. Baba pompalı tüfek ile iki çocuğunu canına kıyar, kendisini de öldürür.

Mutfak ile alakası ne? Genetiği ile oynan besinlerle sağlıklı nesillerin yetiştirildiğine örnek olsun diye seçtim. Sorumlu kim? Kamuoyunun takdirlerine arz ediyorum.

AFİYET OLSUN!

 

Yazımızdır Kızıl Elma

Asırlarca özlemimiz hedefimiz kızıl elma
Gurur ve öğüncümüz özümüzdür kızıl elma
Be hey gafil cühela haddine mi kızıl elma
İlahi nihaye yanan közümüzdür kızıl elma

Tarihimiz şan ve şeref başarılarla doludur
Her zerresi anlamlıdır Efendimiz’in yoludur
Kutsal davamız peşinde koşamayanlar ölüdür
Biz yüce TÜRK MİLLETİ’yiz sözümüzdür kızıl elma

Düşman bir an uyumuyor dikkatlice olmak gerek
Uyuşukluk yaraşmıyor coşmalıyız hep bir yürek
Kızıl elmamız bekliyor arkaya bakmayı bırak
Hedefe odaklanırız gözümüzdür kızıl elma

Uysal gibi görünürüz aldanmayasınız sakın
Sözlerinde durmayanlar gözümüze iyi bakın
Zannetmeyin gecikmişiz zaferimiz elbet yakın
Gözyaşımız kalbimizde nazımızdır kızıl elma

Mehteranım çıksın yola verilmesin gayri mola
Yüreklerden haykırırız yemin olsun son yüz yıla
Şehadete koşuyoruz yüzlerimiz güle güle
Türkü türkü dillerdedir sazımızdır kızıl elma

Düşman senden korkmuyoruz mutluluğa ermek için
İmanımız göğsümüzde zafer yayın germek için
Cihanlara sözümüz var her bir kalbe girmek için
Dünya alem iyi görsün pozumuzdur kızıl elma

Ruhlarımız incinmesin herkes ne dediğin bilsin
Türkün sonsuz cömertliği paslı yüreklere ilsin
Biz bu gücü nerden aldık bilebilen beri gelsin
Hikmetinden sual olmaz gizimizdir kızıl elma

Şahadet şerefimizdir korkuyorsan geriye git
Ürkekliği korkaklığı kibri nefsi geriye it
Ana bacı yarenleri yüreğinin ardına at
Gözümüzden yaşlar akmaz sızımızdır kızıl elma

Başkumandan haykırıyor istikamet kızıl elma
Yüreklerin yetmiyorsa sakın arkamızdan gelme
Oktan hızlı koşuyoruz sakın ayağıma ilme
Tutabilmek yürek ister hızımızdır kızıl elma

Vatan Millet sevdasıdır yüreğimi candan yakan
Yüce dinimin özüdür sessiz sessiz kalbe akan
Türklük gurur ve şuuru al bayrağı göğe diken
Bilemezler yolumuzu izimizdir kızıl elma

Kader önüne hiç kimse istese de geçemiyor
Mana ile karılmışız kimsecikler seçemiyor
Türklük ruhu taşımayan şahadetin içemiyor
Alnımıza kazınmıştır yazımızdır kızıl elma

 

Amerikan Emperyalizmi Budur!..

Çeşitli kaynaklar Emperyalizmi şöyle tanımlamaktadır:

.Bir ulusun kontrolünü diğer halklar üzerinde genişletmesini sağlayan politika ve uygulamalar,

.Bir devletin kendi sınırları ötesindeki halklar üzerinde, rızaları olmaksızın, kontrol kurma politikası ve uygulamalarıdır.

Collier’s Encyclopedia; Emperyalizmin tarihsel evrelerini üçe ayırmaktadır:

Birincisi, 16. yüzyıla kadar devam eden imparatorlukların genişlemesi ile ilgili olan evredir.

İkincisi, coğrafi keşiflerle başlayıp 19. yüzyıla kadar devam eden emperyalizmdir. Eski emperyalizm olarak adlandırılmaktadır;

Üçüncüsü, yeni emperyalizmdir; yaklaşık 1880’lerde başlamış, sömürgelere yeniden büyük ilgi duyulmasına, Asya ve Afrika’nın paylaşılmasına yol açmıştır.

Amerika kıtasının keşfiyle birlikte ABD’nin kuruluşuna giden yolun taşları, dönemin sömürgeci ülkeleri İngiltere ve Fransa tarafından döşenmiş; Amerika, çeşitli milletlere mensup kolonilerden oluşmuştur.

Ancak o süreçten sonra ”Özgürlükler Ülkesi Amerika” etiketi ortaya çıkıncaya kadar, kıta Amerika’nın asıl sahipleri Kızılderililere, Zencilere uygulanan soykırım, bu ülkenin kuruluş tarihinin kara lekesidir.

Amerika’nın kuruluşunda yaşanan iç savaşın, günümüz dünyasında hangi ülkeyi ele geçirmek isteseler iş birlikteliği yaptığı İngiltere’yle yapıldığı da unutulmamalıdır!

1873’de Versailles Antlaşmasıyla Amerika tarih sahnesine çıkarken; Osmanlı İmparatorluğu gerileme dönemine girmiştir.

O süreçte Amerika’nın giderek artan satın alma gücüne karşılık; Osmanlıda yaşanan ekonomik durgunluk, Amerika’nın Osmanlı toprakları üzerindeki etkisini de arttırmıştır. Amerika’nın ekonomik gücünün yanı sıra;  19’ncu asırdan itibaren ”Amerikan Donanması” ve ”Amerikan Misyonerlik” faaliyetleri de etkili olmuştur. Ayrıca Hristiyanlığın doğduğu toprakların, Osmanlı hâkimiyetinde bulunması da; ABD’nin nezdinde Osmanlı Devletini daima önemli kılmıştır.

Bu özet tarihçeden sonra Cumhuriyet Türkiye’sine bakıldığında; karşılaştığımız her uluslararası problemde Amerikan’ın eli, emperyalizminin ayak izleri olmuştur!

2’nci dünya savaşından sonra ülkemizi yönetenler; SSCB’den gelebilecek türlü tehditlere karşı Amerika’yla yapılan ittifakları tercih etmiştir.

6 Nisan 1946’da Amerika’nın ünlü Missouri zırhlısının İstanbul’a gelmesiyle başlayan bu süreç; dönemin yöneticilerince Sovyetler Birliğine karşı Amerika’nın yanımızda olduğunun göstergesi olarak vasıflandırılmış, Amerikan severliğin çığırtkanlığı yapılmıştır.

Türkiye Amerikan emperyalizmini 1947 yılında imzalanan Truman Doktrinini ihtiva eden yardım antlaşmasıyla hissetmeye başlamıştır.

Bu antlaşmanın sadece ”4’ncü maddesi” dahi, bu yardımların Amerikan’ın müsaadesi olmadan başka bir maksat için kullanılamayacağını içerir ki; bu da ülkemizin nasıl bir teslimiyet içine sürüklendiğini gösterir.

Bu maddenin en acı anlamını Türkiye, 1963’te Kıbrıs’ta yaşanan olaylar nedeniyle adaya müdahale etmek istemesiyle yaşayacaktır! Dönemin ABD Başkanı Johnson’un 3 Haziran 1964 tarihinde Türkiye’nin adaya müdahalesinde, Amerikan silahlarını kullanamayacağı yönünde İsmet İnönü’ye yazmış olduğu ağır ifadelerle dolu mektup, bu sürecin en çarpıcı kanıtıdır!

1948-1951 yılları arasında ülkemize yapılan Marshall yardımı, bu yıllardan sonraki yaşamımızı da etkileyecektir!  Çünkü bu yardım antlaşması sadece ekonomik değerlerimizi değil, geleceğimizi de ipotek altına almış; milli ağır sanayimiz üreten olmaktan çıkmış, Amerika’ya bağımlı hale gelmiş/getirilmiştir!

1950’li yıllarda dünya barışına katkı sağlanması için ama aslında NATO’YA girebilmemiz adına Kore’de Amerika’nın yanında savaşan Mehmetçiklerimizin gurur duyduğumuz kahramanlık tarihi bize, savaşın ”emperyalizme odaklı menfaatleri” Amerika’ya kalmıştır…

1974’te Kıbrıs adası elimizden kayıp gitmek üzereyken; yasal garantörlük hakkımız gereğince adaya yapmış olduğumuz müdahale sonrasında, Amerika’nın ülkemize uyguladığı ekonomi ve silah ambargosu; ABD’nin emperyalist menfaatlerine aykırı hareket ettiğimiz içindir.

Ülkemizin 80’li-90’lı yıllarda yaşadığımız çalkantılı dönemler; 11 Eylül 2001’de Amerika’da ikiz kulelerin vurulmasıyla birlikte başlayan süreç; Amerika’nın Balkanlardan-Afganistan’a, Ortadoğu’dan, Afrika’ya uzanan GBOP’nin acımasızca uygulanmasından başka bir şey değildir. Bu süreçte milyonlarca Müslüman halk acımasızca katledilmiş; evleri, yurtları Amerikan postallarıyla kirletilmiştir.

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar da bunlardan farklı değildir.

Kısaca özetlemeye çalıştığım bu ”süreç analizinden” ortaya çıkan sonuç; bugün Suriye’de karşı, karşıya olduğumuz gerçeğin de kendisidir.

Ülkemizi yönetenlerce”Amerika’nın stratejik ortak”olarak görüldüğü,”Ben, GBOP’nin eş başkanıyım” söyleminin kullanıldığı bir süreçten sonra;

Ülkemizi yıllardır tehdit eden, zarar veren teröristlere bu stratejik ortak tarafından eğitim verildiği, silah desteğinde bulunduğu döneme nasıl gelindiğini, bu gelişmeler ulusal güvenliğimizi, devletimizin bölünmez bütünlüğünü tehdit ederken; bunun ‘hangi stratejik ortaklığa’ uyduğunu sormak, Emperyalizmin bölgedeki kirli yüzünü bir kez daha sorgulamak gerekir…

Bu süreçte; Büyük Önderimiz Atatürk’ün Nutuk’ta ifade etmiş olduğu şu bölüm; bir kez daha okunmalı, yaşananlara ders olmalıdır:

”Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke ancak tam istiklale(bağımsızlığa) sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Yabancı bir devletin koruma ve kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlüğü ve miskinliği itiraf etmekten başka bir şey değildir. Bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Hâlbuki Türk’ün haysiyeti, gururu ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyi İstiklal savaşımızın milletçe kazılmasındaki ruh da budur.

Türk Milleti tarihin her döneminde istiklalini de, devletimizin bölünmez bütünlüğünü de canından aziz bilmiş; vatanımız ne zaman dara düşse haysiyetini, gururunu, vatan sevdasını daima göstermiştir. Tıpkı 15 Temmuz 2016 tarihinde alçak FETÖ kalkışmasında gösterdiği gibi. Bu büyük millet, nereden gelirse gelsin, ülkemize yönelik her türlü tehdidi bugün de bertaraf edecek kararlılıkta ve güçtedir.

Kahraman Türk Silahlı Kuvvetlerimiz Suriye’de sınır ötesinde 10 günden beri teröre odaklarına yönelik bunun gereğini yapmaktadır. Ülkemizin bütünlüğünü içte ve dışta tehdit eden tüm teröristler yok edilinceye kadar bu şerefli göreve devam edeceği açıklanmıştır.

Devletimiz, milletimizle tek yumruk olmuş; terör tehdidinin, bu tehdidi destekleyenlerin karşısında dimdik ayaktadır.

Amerika’nın günümüzde Ortadoğu’da yapmaya çalıştığı şey; emperyalist hedeflerine uygun bölgeyi yeniden şekillendirmek istemesinden başka bir şey değildir!

Böylesi bir yapılanmanın en büyük engeli de, Türkiye Cumhuriyeti Devletidir.

Bu coğrafyada var olabilmemiz, emperyalist tuzaklara düşmemekten, devletimizin varlığını, bütünlüğünü tehdit eden hiçbir oluşuma izin vermemekten geçmektedir. Türkiye’nin gücü, bunu kararlılıkla yerine getirmeye muktedirdir.

Rusya’dan Amerika’ya göç eden gazeteci ve eğitimci Max Lerner’in şu sözleri, bugün Ortadoğu’nun neden lime, lime edildiğinin önemli bir tespitidir:

”Amerikan tarihi baştan sona sürekli yayılıp, genişleme eğilimini ortaya koyar. Kendi sınırlarını bir kıtanın son sınırlarına kadar genişletebilecek bir ulusun, gelip de Okyanus’un kıyısında durabileceğini düşünmek hafiflik olur.”

İşte, Amerikan emperyalizmi de budur.

 

Türk’ün Aklı

Bugün, bir türlü hazmedemediğim bir darb-ı meseli paylaşmak istiyorum: “Türkün ya kaçarken ya …ken aklı başına gelirmiş.” Yalnız Türklere mal edilse de bu söz, aslında her insan için doğruluk payı taşıyor. Bunu biraz daha kibarlaştıralım: “Ya belada ya helada” daha doğru düşünebiliyoruz. Einstein bile en ilginç fikirlerin, tıraş olurken aklına geldiğini söyler.

Başın belada olması veya kaçar halde olmak, duyguların veya düşüncelerin yoğunlaştığı durumlardır. Kişi, tek bir noktaya odaklanır, onun dışında bir durumla ilgilenmez. Dümen kilitlenmiştir. Bir sıkıntıyı aşmak, bir sorunu çözmek, bir tehlikeyi bertaraf etmek veya ondan kurtulmak artık onun tek hedefidir. Zor, oyunu bozar, denmiş; bu doğrudur. Büyük keşiflerin, icatların zor zamanlarda yapıldığı bir gerçektir. Zor, bir bakıma, yeniliğin, başarının dinamosudur.

Gevşeme halinde de zihin yeni fikirlerin harmanı olabilir. Günlük koşuşturmalar içinde kendimize yeterince zaman ayıramadığımız için düşünmeye, zihin jimnastiğine pek vakit bulamayız.Zihni meşguliyetler, bedeni koşuşturmalar bizi bizden alır; kendisine kul köle eder. Artık biz, o olayların birer figüranıyızdır. Bunlardan kurtulduğumuz mekânlar ve zamanlar, kendimize geldiğimiz hatta bedenimizle ruhumuzu buluşturduğumuz hallerdir. Her insan gibi, Türk’ün de burada aklı başına gelecektir. Bu arada, Darb-ı meselde aklın başa geldiği yer olarak ifade edilen helanın, akıllı telefonlar yüzünden artık bu işlevi de yerine getirmediğini belirtmek zorundayım.

Her ne kadar öz eleştiri taşısa da, her millet için doğru olan bu söz, özelde Türkler için daha doğru görünüyor. “Türk’ün sonradan aklı başına gelir.” atasözünü de hatırlarız. Oluru olmaz haline getirmek, kolayı zorlaştırmak; karakterimiz haline gelmiş. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” sözünü hayatımızın paradigması yapmışız. Öğrenciliğimizde, her gün bir parça çalışmak yerine, sınava bir gün kala hazırlanma hatasını hepimiz yapmışızdır.

Bu atasözünün vurguladığı hakikatte övünülecek taraf yoktur; söz,öz eleştiri olarak da kalmamalı. Bu hakikatin vurguladığı acı sonun yaşanmaması için gerekli tedbirler alınmalıdır. Bu tedbirler hayatımızı zorlaştıran değil, bilakis kolaylaştıran programlar, tercihler olmalı. İnsani anlamda birbirimize güven, kardeşlik, vefa, dostluk …gibi. Aynı vatanı kutsamak, aynı dili konuşmak, aynı tarihe ve ülküye sahip olmak; şüphesiz, başımız belaya girmeden önce hayatımızı kolaylaştıran zenginliklerimizdir, kazançlarımızdır. Sürekli gündemde tutmamız gereken bu zenginliklerimiz nedense ya başımız belaya girdiğinde ya da kaçarken aklımıza geliyor. Gereksiz bir hamasetle, kendimize hayran oluyoruz. Pahalı kazanılan hayranlıklar ve kahramanlıklar, zamanımızı israf etmekten, olmamız gereken yerin gerisine düşmekten bizi kurtaramıyor.

İnsan olarak dünyada, vatandaş olarak bu ülkede yaşamak zor. Ülkemizin coğrafi güzelliği, konjonktürel önemi zorluğu artırıyor, gafleti bize haram kılıyor. “Su uyur, düşman uyumaz.” düsturu ile yaşamak zorundayız. “Gafil”den geçtik, düşmansız yaşayamayacağımızı kabul etmek durumundayız. İç ve dış düşmanlarımızı millet olarak tanımak için 15 Temmuz İşgal Girişimi’ne ve Zeytin Dalı Harekatı’na gerek yok. Kimliğimizin, varlık nedenimizin farkında olmak yeterli.

Kibirlenme, büyüklük taslama hakkı her kula yasak, millet olarak yerinmenin de gereği yok. Uyanık, dinamik olmak yeterli. Her sıkıntı yaşanmak, her sorun çözülmek, her yokuş çıkılmak, her dağ aşılmak için vardır. Aklımızı başımıza devşirelim. Korkum, aklı başına, helada ya da belada gelmeyenlerin “sala” da gelmesidir. Ondan sonrası, “Son durak, kara toprak”.

 

İçerde ve Dışarda Acının Kız Kardeşi Sızı

İstanbul’da tiyatro sanatı bana daha bir başka yansır. Oysa bizim kuşak sinemadan daha derin etkilenmiştir ama bu romantizm  İlhan Engin’in romanından, Fikret Hakan,  Gisella Dali ve Suphi Kaner’in oynadığı film “İstanbul’da Aşk Başkadır”dan öteye gidememiştir.

İstanbul’da 1960’lı yıllarda Kocamustafapaşa’da Çevre, Fındıkzade’de Kenan Büke, Vahi Öz, Saadettin Erbil’in Bulvar; Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde Haldun Dormen, Altan Erbulak’ın Dormen, Fikret Hakan’ın Genar; Şükran Güngör, Yıldız-Müşfik Kenterlerin Kenter, Cem Karaca’nın babası, Toto Karaca’nın eşi Mehmet Karaca’nın İstiklal Caddesi’ndeki İstanbul; Muammer Karaca’nın Karaca ve Tolga Aşkıner-Nisa Serezli, Nejat Uygur, Beyazıt’ta Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrolarının büyümesi İstanbul Şehir Tiyatrolarının kenti ve toplumu etkilemesi , kucaklaması ve kuşatması neticesindedir.

Sadece tiyatro sanatçılarını ve seyircilerini görmek üzere İstiklal Caddesi’nde kalabalıklar olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Çünkü sanatseverler de tiyatroya gidenler; en cici moda olan elbiselerini giyer, erkekler sinek kaydı tıraşlarını olur, hanımlar kuaförüne gider, kokularını sürer; herkes birbirine hanımefendi, bey diye nazik davranan tamı tamına birer İstanbul Efendisi aydın naif insanlardı. Maruf insanlar, yerel yöneticiler, yazar, çizer, akademisyen, müteşebbisler, sivil toplum temsilcileri, öğrenciler de İstanbul Tiyatrolarının olmazsa olmazıydı.   Artık öyle değil, galalara bile “koyu renk kıyafet giyilmesi zorunludur” dense de umursayanların sayısı fazla değil. Hele moda diye saçı sakalı uzun, yırtık blucini ile öne çıkmaya çalışanlar hep en önde. Ancak yine de saygın sanatseverleri aramızda görmek mümkün.

AYNI MEDENİYETİN ÇOCUKLARI

Acının Kız Kardeşi SIZI’nın galası da öyle oldu.

O gece öyle bir fırtına ve yağmur vardı ki kentsel dönüşüm inşaat alanlarından malzemelerin uçtuğunu gördüm. İstanbul sokaklarında yağmurdan yer yer göller oluştu ve  araç trafiğinin zora girdiğini yaşadım. Yine de SIZI’nın galası beklenenin çok üzerinde kalabalıktı. Hele Birinci Ordu Komutanı Orgenelal Musa Arsever ve arkadaşlarının galaya gelmesi sanatseverleri, oyuncuları daha bir sevindirdi. Bir Ustamız Yazar Üstün İnanç da oradaydı. Talebeleriyle gurur duyduğunu anlattı bize.

SIZI yıllarca değişik ırk, din ve düşünceye sahip, aynı mutluluk ve acıyı paylaşabilen  ailelerin Anadolu’da bir arada yaşayışına dikkat çekerek, daha sonra araya giren fitne ve fesatlar yüzünden başlayan göçü anlatıyor. Kışkırtıcılar, işbirlikçiler, güçlüden yana konumunu belirleyenler bu eserde de en önde.  SIZI da bu örnekler güçlü. Fransa’ya göç eden Ermeni Ailelerini, aralarındaki militan Ermeni işbirlikçileri Paris’te de rahatsız ediyor. Oysa bütün Ermeniler Paris’te de olsa doğup büyüdükleri, ekmeğini yiyip, suyunu içtikleri Anadolu hasreti içindeler. İstanbullu Ermeni aileler ise evlerine geri dönebilmenin duygusallığını yaşıyor, hayalini düşlüyorlar. Bu geri dönüş için Cezayirli Ahmet ve Malik Bin Nebi Ermeni Ailelere yardım ediyor. Ancak işgalcilerle iş tutan kıykırtıcı Ermeni militanlar buna mani olmak için her türlü şiddeti, tacizi ve saldırıyı yapıyor, kitaplarla Türkçe özlemini gideren Aram’ı öldürüyorlar. Aram’ın kızı Karine ve eşi  Mari perişan oluyor. Fakat çok zor şartlar altında da olsa İstanbul’a dönmeyi Cezayirli Ahmet ve Malik Bin Nebi’nin yardımıyla başarıyorlar. Süreci ise yazar 1913’ten itibaren dünya savaşlarını da içine alarak hatırlatıyor. Hikaye özetle böyle.

İÇİNDE DERİN ACILAR OLAN BİR GÖÇ ÖYKÜSÜ

Önce bir roman olarak yayınlanan Acının Kız Kardeşi SIZI’nın müellifi Dr. Salih Efilioğlu(1956-Ordu/Akkuş) öğretmenlikten sonra sırayla Bolu, Kastamonu ve Gaziantep’te il kültür ve turizm müdürlüğü yapmış. Halen İBB Şehir Tiyatro Müdürlüğü göreviinde. Birleşmiş Milletler’ce (2010) Dünya Kültürüne Üstün Hizmet Altın Madalya ve Beratı alan Onursal Profesör ünvanlı Dr. Salih Efilioğlu Azerbaycan’da da (2016)”Yılın Medeniyet Adamı” seçiliyor. Göç ve medeniyet sosyolojisi uzmanı olan yazarın Tütüncü Baba(roman), Üç Sultan ve Çam Sakızı adlı oyunlarıyla, bir müzikal çalışması olan Ritüel isimli eserleri vardır.

Acının Kız Kardeşi SIZI’nın müellifi  Dr. Salih Efilioğlu  asırlarca birlikte olduğumuz insanlara karşı bu eserinin bir minnet borcu olduğunu hatırlatarak “Anadolu ruhun sıvasıdır, kurulan tuzakları bilmek gerekir” diye belirtiyor. Buna gerekçe olarak da “Çünkü bizler aynı medeniyetin çocuklarıyız” diye de işaret ediyor.

Acının Kız Kardeşi SIZI oyununda mapping tekniği uygulanmış, dekor projeksiyonla  sahneye yansıtılarak, önemli bir derinlik ve zenginlik kazandırılmış. Önce savaş, sonra göçün vurgulandığı tren sahneleri bu açıdan bütün dikkatleri üzerine topladı. Paris görüntüleri de öyle oldu.

Dr. Salih Efilioğlu içinde derin sızılar barından bir göçün hikayesini anlatırken şunları söylüyor; “Anadolu kültürün, medeniyetin beşiğidir ve tüm insanlığın yoludur. Kıymetli ve bereketli bu toprakların sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü, doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık, hakkaniyet, tevazu gibi değerleri vardır. Bu değerler  Orhun Yazıtlarından günümüze kadar Anadolu renkleriyle barışın ana yurdudur. Anadolu sevdadır, kucak açan, koruyandır.”

Dr.Salih Efilioğlu söz konusu hikayeyi büyüklerinden dinlediğini belirterek şunları anlatıyor “Acının Kız Kardeşi SIZI benim de hikayelerini dinlediğim bir öyküdür. Sonunda derin etkilendiğim bir hikayeyi yazdım. Anadolu’muzda gerçekleşen savaşların ortaya çıkardığı acıları ve kardeşçe yaşayan halkların sevgi dolu bütünlüğünü bozmak isteyenlerin  olduğu daha bir çok hikayeler vardır. Bu onlardan sadece biridir.”

SIZI yazarının da belirttiği gibi yüzyıllar öncesinde yaşanan ve içinde her şeye rağmen dostluğu, seviyi ve saygıyı taşıyanların umutla, güzel günlere doğru yolculuğudur.”

BİR HARPUT TÜRKÜSÜ

Anadolu toprağında sebebi ne olursa olsun göçler hala sızlatır.

SIZI başarılı bir uygulama.

Dramaturg, kostüm, ışık, efekt, müzik, görsellik her şey yerli yerine oturmuş. Hamide, Aram, Ara, Mari, Karine, Ali Onbaşı, Hagop, Araksi, Cezayirli Ahmet, Adran, Malik Bin Nebi, Firuze, Milis ve Askerler ile biirlikte, 40’ı aşkın çalışan bu başarılı eserde pay sahibi. Şapka, kostüm, saç tasarımları, aksesuarlar hepsi 20. Yüzyılın başından örnekler. Anadolu’dan acıları yüreğinde, göç eden bu aynı medeniyetin çocukları Paris’te toplanarak saz, kaval ve tef ile Harput’u seslendirmiyorlar mı, yüreklerin tellerine kadar insanlarımızın her yer sızladı salonda;

Kar mı yağmış şu Harput‘un başına,

Kurban olam toprağına taşına aman!

Henüz girmiş on üç on dört yaşına.

Küçük yaşta bir yar sevdim aman,

Oy nenni oy nenni aman!

Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır,

Bugün posta günü canım sıkılır aman!

Ellerin mektubu gelmiş okunur,

Benim yüreğime hançer sokulur aman!

 

YİRMİNCİ ASRIN TAKINLARI

Acının Kız Kardeşi SIZI oyununda Cezayirli Ahmet ve Malik Bin Nebi’nin yerleştirilmesi çalışmanın evrensel bir boyutu. Cezayir bir zamanlar Osmanlı Cihan Devleti’nin parçasıydı. Cezayirli Ahmet bunu SIZI’daki konuşmasında vurguluyor. Malik Bin Nebi de kendi dar imkanlarından İstanbul’a gitmek isteyen önce dört, sonra imkansızlık nedeniyle sadece Mari ve Karine’nin tren bileti parasını veriyor. Malik Ben Nebi’yi (1905-1973) rahmetlinin yakın dostu merhum Ergun Göze Ağabey dolayısıyla Tercüman Gazetesinde birlikte çalıştığımız günlerde tanıdım. Önemli bir entelektüeldi. Ergun Göze Ağabey bütün eserleri gibi Malik Bin Nebi tercümeleri de imzalayıp vermişti. Malik Bin Nebi’nin idealizmi, insanlığın ta kendisidir. İşte bu idealizmi, bu sesi, bu soluğu Fransa yıllarca ezmiş ve halkı sömürmüştür. Ancak galip gelen sonunda Cezayir olmuştur, “Sömürgecilik hâlâ gece yarısı çanlarını çalıp sömürge halkını uykuya devam etmeye çağırıyorsa da, artık uyku saati geçmiş, İslam dünyasının teslimiyetçilik ruhu dönmemek üzere gitmiştir.” diyen rahmetli Malik Bin Nebi olmuştur.

Türkçeye kazandırılmış Malik Bin Nebi’nin eserleri de şöyle; İslam Davası (Yöneliş), Cezayir’de İslam’ın Yeniden Doğuşu (Boğaziçi), Fikir ve Put (Boğaziçi),  Kur’an-ı Kerim Mucizesi (Diyanet Vakfı), İdeolojik Savaş Ajanları (Timaş),Yüzyılın Tanığı (Lale), Kültür Sorunu ve Bir Toplumun Doğuşu (Ankara Okulu).

Ali Kureyşi’nin Ekin Yayınları’ndaki “Malik Bin Nebi’ye Göre Toplumsal Değişim”  ve Fatih Okumuş’un Denge Yayınları’nda çıkan “Malik Bin Nebi: Yirminci Asrın Tanığı” kitapları da Malik Bin Nebi’yi tanımak için faydalı eserlerdir.

SIZI’YI YABANCI DİLLERDE SAHNEYE KOYMAK

Keşke Acının Kız Kardeşi SIZI adlı bu çalışma uluslararası terörün bir parçası olan Ermeni terörünün hortlatıldığı sırada telif edilseydi, sahne alsaydı, sinemaya yansıtılsaydı. Demek ki fikir emekçilerine önem verilir, imkan tanınırsa yüz akı eserler ortaya çıkabiliyor. Dileğim SIZI Acının Kız Kardeşi adlı bu oyun ilk fırsatta birkaç yabancı dilde, Ermeni Diasporasının güçlü olduğu ülkelerde de oynanır, “aynı medeniyetin çocukları” yeni bir mesaj verip, tuzaklara düşmeden, kışkırtmaları görerek; sevgi ve barış ile yeniden dünya gündemini tayin eder.

 

Teşekkürler Dr. Salih Efilioğlu, teşekkürler İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları.

 

 

Kaynatılan Ortadoğu Kazanı Üzerine

Günümüzde, küreselleşme, ABD ve AB dayatmaları, “insan hakları, azınlık hakları, demokratik haklar vb.” arkasına sığınılarak, “Siyasi İslâmcılık”, “İkinci Cumhuriyetçilik”, “Etnik-Mozaikçilik” ve “Yeni Osmanlıcılık” gibi gayrımilli akımlar ele vermişler, milliyetçiliğe savaş açmışlardır. Bu akımların bazıları, milliyetçiliğe karşı oldukları halde,  özellikle son günlerde iç ve dış politikanın oluşturduğu ülke şartlarını ve siyasi çıkarlarını gözeterek, milletin milliyetçilik duygularını istismar etmektedirler.

Milliyetçilik; milleti sevmek ve onun gelişmesi, güçlenmesi  için çalışmak istek, duygu ve düşüncesinin adıdır. Samimiyet derecesi, “Ben Türk milliyetçisiyim” diyen kişinin söylem, eylem ve üretimi ile ölçülür. Milliyetçilik fikri, kişiye, kurum veya kuruluşa, siyasi partiye mahsus bir fikir  değildir. Milliyetçilik, hepsinin üstünde, milletin bütününü kapsayıcı bir fikirdir. Milli birliği sağlayan ve milletin bekasını temine yönelik bir fikirdir.

Milliyetçilik, milletin yaşama ve yükselme iradesini ifade eder. Millete millî kimliğini kazandıran bütün maddî ve manevî değerleri sevmek, yaşatmak ve geliştirmek de, milliyetçiliğin bir gereğidir. Sadri Maksudi Arsal “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli esrinde, milletlerin var olma azim ve iradesine, “Millî şuur“, “Milliyet duygusu” veya “Milliyetçilik” adlarını vermektedir.

Bir milletten olmak başka, milliyetçi olmak başka şeydir.  Bir milletten olmak tabii bir hadise, milliyetçi olmak ise kültür, şuur ve irade meselesidir. Milliyetçi, mensup olduğu milleti tanıyan, seven ve onu yükseltmeye çalışan insandır. Mehmet Kaplan‘ın “Nesillerin Ruhu” isimli eserinde belirttiği gibi, “Hiçbir insan, milliyetçi olarak doğmaz. Milletin şuuruna erdikçe, mazisini, halini tanıyıp, istikbalini düşündükçe ve  ıstıraplarını kalbinde duydukça milliyetçi olur.

Milliyetçilik, diğer milliyetçiliklere ve hümanizme (insaniyetçiliğe) karşı değildir. Milletini yükseltmeyen, insanlığı nasıl yükseltebilir. Milliyetçilik, aynı zamanda ferdiyetçiliktir (bireyciliktir). Ferdiyeti ve şahsiyeti kuvvetli olmayan bir kimsenin ne milletine, ne de insanlığa bir faydası olur. Kısacası, milliyetçilik, pratik  insaniyetçiliktir.

Türk milliyetçileri, hiçbir dönemde ırkçı olmamışlar, yabancı düşmanlığı yapmamışlardır. Kendi ırkını üstün tutup, diğer ırkları küçük ve hor gören ırkçılık anlayışının, Türk milliyetçiliği ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Milliyetçilikte hareket noktası, milletin tarih içinde meydana getirdiği kültürdür. Milliyetçi, milletin kültür bütünlüğünü savunur, bu manevi yapıyı korumayı ve geliştirmeyi amaçlar.

Türk milleti, tarihin en eski çağlarından günümüze kadar, milliyetçilik duygusunu, milli kimliğimizi oluşturan (dil, vatan, soy, kültür vb.) unsurlardan birini diğerinin önüne çıkarmak suretiyle oluşturmuştur. Günümüz Türkiyesinin özel şartları içinde Milliyetçilik düşüncesi, bütün etnik ve dini farklı kimliklerin “vatanseverlik” ortak paydasında buluştuğu,  ‘yeni bir kimlikle’ ilgilidir. Milletin bütününü kucaklayan milliyetçilik anlayışı, “vatanseverlik” bağlamındaki milliyetçiliktir. Türk tarihinin Oğuz Kağan‘dan Atatürk‘e kadar devam eden döneminde ortak değer “vatan” olmuş, bütün savaşlar “vatan savunması” için yapılmıştır. Çünkü, vatan, milletin üzerinde yaşadığı toprağa, kan ve can pahasına kazandırdığı milli bir kimlik ve kutsal bir ortak değerdir.

Vatanseverlik, “Türkiyelilik” ve sadece “vatandaşlık” demek değildir. Vatan da, sadece coğrafi bir kavram değildir. Vatan, üzerinde uzun yıllar yaşayan insanların, ortak tarih, mazi ve kültür oluşturdukları manevi bir mekandır. Vatan, farklı etnisite, inanç ve kültürlere sahip insanlar arasında saygıya dayalı ortak yaşama kültürünü oluşturur. Bu kültür, farklı gelenek, görenek ve ritüellerin ortak değerler olmasını sağlar. Anadolu coğrafyasında üç inancın ibadet mekanları olan cami, kilise ve havra yüzyıllarca birlikte inananlarına hizmet vermiştir. Milletimizin “Yaradılanı hoş gör / Yaradandan ötürü” düşüncesine ve “sevgi, saygı, hoşgörü” anlayışına dayanan insanlığı kuşatıcı İslâm anlayışı, hem vatandaşlık bağını kuvvetlendirmiş, hem de vatanseverlik duygusunu güçlendirmiştir.

Milliyetçiler, “Türk” kavramını, bir etnisite olarak değil, ortak vatanda oluşan kültürel bir kimlik ve milletler ailesinde kullanılan ortak ad olarak görmektedirler. Bu yüzden, Türkiye’yi vatanı bilen, seven, kendisini bu vatanın ayrılmaz bir parçası kabul eden herkesi, bu milletin bir ferdi kabul etmişlerdir. Atatürk de, Türk milletini tarif ederken, “Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran halka, Türk milleti denir” diyerek hiçbir etnisiteyi öne çıkarmamıştır. Bu sebeple, yurttaşlarımızı kökenine göre “Türk olan” ve “Türk olmayan” diye ayırmamış, kendini bu vatanın ve bu milletin bir ferdi görenler için “Ne mutlu Türküm diyene!” demiştir. ortak paydasını öne çıkaran milliyetçilik, milletin bütününü bir sevgi kuşağıyla kuşatan birleştirici bir düşüncedir.

Devleti yönetenlerin görevi, milli birlik ve beraberliği, her türlü imkân ve vasıtayı kullanarak güçlendirmektir. Bunu sağlayacak olan da, ““Vatanseverlik” odaklı milliyetçilik anlayışıdır.  Bunu millete benimsetme görevi, Milli Eğitim Bakanlığı’dır. Bakanlık da bunu, siyaset üstü tutulması şart olan milli eğitim eğitim sistemi ve bu duyguyla yetişmiş öğretmenler vasıtasıyla hayata geçirilmelidir. Müfredatın buna göre düzenlenmesi ve ders kitaplarının buna göre hazırlanması gerekmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı, bugünkü yapısı, anlayışı ve müfredatla bu fonksiyonu gerçekleştiremez.

Milliyetçilik, maalesef son günlerde bazı siyasiler tarafından günlük siyaset malzemesi olarak kullanılmaktadır. Burada önemli olan, milliyetçilik fikrinin kişisel veya kurumsal tekele alınmaması ve günlük siyasetin üstünde tutulmasıdır. Çünkü milliyetçilik, milletin bir bölümünü değil, bütününü kucaklayan bir fikirdir. Bu kutsal düşünce, milletin milli duygularının istismar vasıtası yapılmamalı, günlük siyasetin malzemesi olmamalıdır. Milliyetçilik günlük siyasetin malzemesi yapılarak ucuzlatılmamalıdır.