18.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 668

Doğu Anadolu’muzun Muzaffer Kumandanı KÂZIM KARABEKİR Paşa’nın 4 Kitabı:

0

1-Birinci Cihan Harbi’ne Neden Girdik 2-Birinci Cihan Harbi’ne Nasıl Girdik? 3-Birinci Cihan Harbi’ni Nasıl İdâre Ettik – 1 (Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu) 4-Birinci Cihan Harbi’ni Nasıl İdâre Ettik – 2 (Sarıkamış, Kars ve Ötesi)

Kâzım Karabekir Paşa’nın Birinci Cihan Harbi ile alâkalı yazdıklarını, Emre Yayınevi, 12,5 X 19,5 santim ölçülerinde 4 kitap hâlinde 1994 yılında yayınladı.

Birinci cilt; ‘Birinci Cihan Harbi’ne Neden Girdik‘ adını taşıyor ve 199 sayfadır. 1995 yılında ikinci, 2000 yılında 5. baskısı yapılmıştır.

Türk milletini dört yıl ateş ve kan içinde hırpalayan ve neticede yüzyıllardan beri bu kahraman milletin nice fedakârlıkları karşılığında elde tutulan Osmanlı Cihan Devleti’ni parçalayan Birinci Cihan Harbi’nin Türk milletini alakadar eden cephesini inceden inceye düşünmek ve öğrenmek her vatandaşın büyük vazifesidir.

Kâzım Karabekir Paşa, Cihan Harbi esnasında Erkan-ı Harbiyye-i Umumiyye istihbarat şubesini idare etmiş, harp müddetince de Çanakkale, Irak ve Kafkas cephelerinde fırka kumandanlığı, Ordu Erkan-ı Harbiye Reisliği, Kolordu kumandanlığı ve ordu kumandanlığı vekâletinde bulunmuştur. Bu dönem zarfında da gördüklerini ve bildiklerini askerî disiplin içerisinde, bütün teferruatı ile ve akıcı bir üslupla yazdı.

Kitapta, Paşamız; Birinci Dünya Savaşı yaklaşırken dünyadaki gelişmeleri anlatıyor, gelecekle alâkalı tahminlerini veriyor. Eserde ayrıca, Kâzım Karabekir’in görev yaptığı alanlarla, özellikle istihbarat servisi ile alâkalı, aynı mevzuu işleyen diğer kitaplarda bulunmayan bilgiler yer alıyor.

Birinci Dünya Savaşı’nı oluşturan sebepleri bizzat içinde yaşayarak gören Doğu Cephesi’nin muzaffer komutanı; ‘Balkan Harbi sonrasında Erkân-ı Harbiye’mizi (Genel Kurmay Başkanlığı’mızı), geliştirmek ve yeniden tanzim etmek için Almanlara teslim etmiştik‘ diyor.

Ve şu gerçeği ifşa ediyor: ‘Almanların dünya hâkimiyeti kurma düşünceleri vardı ve biliniyordu. Onların bu maksatla başlattığı savaşa girmeyebilirdik, girmemeliydik. Fakat Erkân-ı Harbiye, onların elinde olunca, ister istemez savaşa sürüklendik.’

Harp tarihi ve siyasi tarih uzmanları; ‘İttifak Devletleri olarak Almanya ve Türkiye galip gelse idi, Kurtuluş Savaşı’nı Almanlara karşı yapmak mecburiyetinde kalacağımızı‘ belirtirler.

Kâzım Karabekir Paşa’mız, serinin birinci kitabında, Birinci Cihan harbi’ne neden girdiğimizi, Almanya ile Osmanlı Devleti arasındaki İttifak Sözleşmesi’nin maddelerini tahlil ederek izah ediyor.

Bütün kitaplarda Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı’na Enver Paşa’nın soktuğunu yazar. Karabekir Paşa, Enver Paşa’nın bu işi neden yaptığını açıklıyor: ‘Yunanlıların eline geçen adalarımızı geri almak…’

464 sayfa ile serinin en hacimli kitabı olan 2. Cilt, ‘Birinci Cihan Harbi’ne Nasıl Girdik‘ adını taşıyor. Kitap; İkinci Dünya Savaşı’ndan durumumuzu ‘1912-1913 Balkan Harbi’nde ordularımız perişan olmuş ve saldırı kabiliyetimiz tamamen kırılmıştı‘ cümlesiyle net bir şekilde özetleyerek başlıyor.

Karabekir Paşa, bu ciltte de selis Türkçesi ve akıcı üslûbu ile derin tahliller yapıyor, isâbetli teşhisler koyuyor ve ilim adamı titizliğiyle araştırmalarının neticelerini açıklıyor.

Serinin 3. Cildinin birinci kitabı 270 sayfadır ve  ‘Birinci Cihan Harbi’ni Nasıl İdâre Ettik / Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu‘ adını taşıyor. Kitabın 2. Baskısı Ocak 1995’te yayınlandı.

Kitabın Birinci Bölümü’nde Erzincan’ın kurtuluşu (s: 15-127), İkinci Bölümünde Erzurum’un kurtuluşu anlatılıyor. (s: 129-155)

Kitapta Osmanlı ordusunun Doğu Anadolu’daki ileri harekâtını, rahat okunur bir üslupla en ince teferruatına kadar anlatıyor. Doğu Harekâtı’nın teferruatı ile bilinmesi, târihimiz için olduğu kadar yetişmekte olan gençlerimize ve umumiyetle millî terbiyemiz için de son derece mühimdir.

Karabekir Paşa, Birinci Cihan Harbi döneminde Irak ve Kafkas cephelerinde bulunmuştur. Kitapta cephede yaşananlarla cephe gerisindeki sosyal hayat ve bölgenin şartları yer alıyor.

Kitabın 67 ve 68. Sayfalarında, Lenin’in Rusya’nın başına gelmesiyle neticelenen hâdiseler yer alıyor:

7-8 Kasım 1917’de Petersburg şehrinde halk, ‘ekmek ve sulh isteriz‘ feryatlarıyla 5 gündür sokaklardaydı. Halkı evlerine göndermekle vazifelendirilen askerler de isyancılar tarafına geçince, Rusya’da çarlığın devrileceği anlaşılmıştı. 18 Haziran 1917’de Sosyalist lideri Kerensky (1881-1970) vaziyete hâkim oluyor: önce Adliye ve Harbiye Nâzırı oluyor. Eylül başlarında icra heyeti reisliğini ve başkumandanlığı da eline alıyor. Hemen de Rus ordularını Almanlara karşı taarruza kaldırıyor. Fakat Rus ordularının mağlup ve perişan olmaları Kerensky’i halkın ve ordunun gözünden düşürüyor. Artık Komünist partisi mevki tutmaya başlıyor. Bu yeni vaziyetten, Kerensky’nin evvelce azlettiği başkumandan Kornilof (1870-1918) istifâdeye kalkıyor 12 Eylülde bir hükümet darbesi yapıyorsa da muvaffak olamıyor. Bu haller karşısında Ekim ayı başlarında artık Kerensky’nin kredisi büsbütün bitmiş oluyor.

6 Kasım 1917’de Bolşevik ihtilâli başlıyor, çabuk da muvaffak oluyor ve Kerensky hükümeti devriliyor. İsviçre’de bulunan Bolşevik lideri Lenin, Almanlar vâsıtasıyla ve kapalı vagonla gizlice Rusya’ya geliyor. Artık bütün cephelerde bozgunluk da baş gösteriyor. Herkes, torak[1], hayvan ve eşya alacağız diye memleketinin yolunu tutuyor, bu arada birçok kumandan ve zâbitler de mahvoluyor. Gömülemeyen silahlar, toplar yol baylarınca atılıyor. Malzeme ve mühimmat depoları hâliyle bırakılıyor. Halkın yağmasına uğruyor, bozgunluk; trenlere veya ordunun binek, koşum hayvanlarına binebilenler önde, yaya kalanlar geride olmak üzere mâzinin büyük millî muhâceretini andıran silahlı bir göç hâlini alıyor.

İkinci Baskısı Emre Yayınları tarafından okuyucuya sunulan kitap 12,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 271 sayfadır.

Serinin 3. Cildinin ikinci kitabı 384 sayfadır ve  ‘Birinci Cihan Harbi’ni Nasıl İdâre Ettik / Sarıkamış, Kars ve Ötesi‘ adını taşıyor. Kitabın 2. Baskısı Ocak 1995’te yayınlandı.

Bu bölümdeki başlıkların bâzıları: *İbret Alınacak Dersler, *Emriniz Altındakileri Yeise Düşürmeyiniz. *Sarıkamış Taarruzu. *Sarıkamış’ın İşgali. *Ermeni Ordusu Hakkında Malumat. *Kars İçin Muharebeler. *Novo Selim Meydan Muharbesi. *Ermenilerin Kancıklığı. *Ermenilerin Kars’ı Teslim Edişi. *Kars’a Girişim. *Gümrü Muharebesi. *Ermenilerle Sulh.

Doğu Cephesi’nin muzaffer Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa, zaferden sonra Gümrü Kalesine girişini şöyle anlatıyor:

17 Mayıs Cuma günü Ermeni köyleri beyaz bayraklar çekerek teslim oldular. Yalnız Ani istasyonu hafif bir müsâdeme ile zaptolundu. Er Ermeni askeri ölü bulundu. Ben Erkân-ı Harbiyem’le önce atlarla Gümrü’nün güneyi yakınındaki Karakilise’nin 3 kilometre kadar güney doğusundaki tepeciklere gittik. Buradan tarassud ettik. Kolordumun kıtaları hedeflerine vardıkları görülüyordu. Öğle ymeğini de orada yedik. Karakisile, büyücek fakat pis bir Ermeni köyü. Şimdiye kadar gördüğümüz Ermeni ve Türk köyleri sefil manzara gösteriyor. Gümrü etrafındaki köyler hep Türk adını taşıyor. Gümrü köylerinde ve Gümrü’de tek tük Türk ihtiyar kadın ve erkekleri kalmış. Gümrü’de sekiz on Türk evi var. Ortada Türk genci görülmüyor. İhtiyar Türk baba ve anaları ve ihtiyar dedeler askerlerimize sarılıp öpüyor. Elinde kanlı bir sopa, aksakallı ve birçok yerlerinden kanlar akan fakat dimdik duran bir dede bir askerimizin boynuna sarılmış şöyle haykırıyor:

‘-93 Harbinden beri bir gün dahi ümidimizi kesmeden sizinle kavuşacağımızı biliyordum. Fakat artık dünyanın sonuna kadar dahi ayrılmayacağız. Ve gözlerinden yaşlar boşanıyor.’

Yaralı, ak saçlı ve kanla ıslanan saçları sanki başına bir Türk bayrağı sarmış manzarasını gösteren ihtiyar bir nine de diğer bir askerimize sarılmış şöyle haykırıyor:

Oğlum, bizi bu hale Ermeniler koydu. Fakat çok şükür artık bir daha gelemezler. Oğlum, Karabekir Paşa nerede? Ben onu kucaklamadan ölmek istemiyorum.’

Ve beni gören kendini kaybediyor. Dizlerime kapanıyor. Gözyaşları, hıçkırıklarla şükranlarını ifâdeye çalışıyorlar ve dualar ediyorlar.

(Bilgi ve belge tedarikindeki katkıları sebebiyle Dostum, Emekli Albay / Araştırmacı Yazar Mehmet Şadi Polat’a teşekkür ediyorum.)

Kâzım Karabekir:

Asker ve devlet damı Kâzım Karabekir İstanbul’da 1882 yılında doğdu. 66 yaşında iken, 26 Ocak 1948 tarihinde Ankara’da vefat etti.

 

Kurtuluş Savaşı’na katıldı. 1920 ve 1923’te iki dönem milletvekili seçildi. 1946 yılında TBMM başkanlığı yaptı. Askerî ve siyasî hâtırâlarını, ekonomi ve sosyal konular ile ilgili görüşlerini kitap olarak yayınladı. Başlıca eserleri:  İstiklâl Harbimiz (1943),  İktisadî Esaslarımız (1920),  Sanayi Projeleri (1935),  Ermeni Meselesi (1918),  Öğütlerim (1940),  Ülkümüz: Kuvvetli Bir Türkiye (1945).

 

Babası, Kırım Gazisi Mehmet Emin Paşa’dır. 1902 yılında Harbiye’den mezun olduktan sonra Harp Akademisi’ne girdi. Burayı da birincilikle bitirip Kurmay Yüzbaşı olarak Manastır Erkân-ı Harbiyesi’nde görev aldı. Burada, Rum ve Bulgar komitecilerine karşı çarpıştı.  Başarıları sebebiyle terfi ettirilip İstanbul Harbiye Mektebi’ne tâyin olundu.   1908’de İkinci Meşrutiyet ilân edilince Edirne’de görevlendirildi. 31 Mart Vak’ası üzerine Hareket Ordusu’na katılarak İstanbul’a geldi. 1910 yılında Arnavutluk isyanının bastırılması harekâtına katıldı. 1912’de binbaşılığa terfi ettirildi. 1912 – 1913 Balkan Harbi’ne katıldıktan sonra  görevli olarak Almanya’ya gitti. 1914’te yarbay oldu.

 

Asıl başarılarını Birinci Dünya Savaşı’nda elde etti. Irak ve Çanakkale cephelerinde komutanlık yaptı. 1915’te Genelkurmay Başkanlığı’nda görevlendirildi. 1918’de Erzincan’daki Birinci Kafkas Kolordusu Kumandanı oldu. Rus desteğindeki Ermeni ordusuna karşı Erzincan ve Erzurum’da başarılı harekâtları bizzat yönetti. Ermenilerin girişmiş olduğu katliam ve insanlık dışı işkenceleri önledi. Yerli halkın sevgisini ve saygısını kazandı, Tuğgeneralliğe terfi ettirildi.

 

Birinci Dünya savaşı sonunda müttefik kuvvetler mağlup sayılınca, yedi cephede şan ve şerefle mücâdele eden Türkiye, 1918 Mondros Mütârekesi ile silâh bırakmak mecburiyetinde bırakıldı. Bu sırada kendisine Genel Kurmay Başkanlığı teklif edildi. İstanbul’da vatan ve millet için hizmet imkânı kalmadığını gördüğünden görevi kabul etmedi. Sultan Mehmed Vahideddin Han ile görüştükten sonra, Erzurum’daki Kolordu Komutanlığı görevini üstlendi. İtilâf Devletleri’nin (1) karşı koymasına ve tehdit etmesine aldırmayarak 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ni düzenledi. Bu hareketiyle, Mustafa Kemal Paşa’nın da takdirlerini kazandı.

 

Sarıkamış ve Kars’ta Ermenileri mağlup ederek  3 Aralık 1920’de Gümrü Antlaşması’nı  (2) imzaladı.  Bu Antlaşma, Türk İstiklâl Mücadelesi’nin ilk milletlerarası sözleşmesidir. Anlaşma gereğince Ardahan, Artvin ve Kars, millî sınırlarımız içerisine alındı.  Türk heyeti başkanı olarak Rusya, Ukrayna, Azerbaycan, Gürcüstan ve Ermenistan Sovyet temsilcileriyle 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması’nı imzaladı. Bu sözleşme ile de Türkiye – Sovyetler Birliği sınırları belirlendi.

 

Bu antlaşmalar ile Doğu Cephesi’nde zafer kazanılmış, barış sağlanmış ve ordunun işi bitmişti. Personel ile askerî malzemeyi Batı Cephesi’ne sevk etti.

 

1920 Yılında, Edirne milletvekili olarak Türkiye Büyük millet Meclisi üyesi oldu. O dönemde,  hem asker hem milletvekili olunabiliyordu.  Ankara’daki Birinci Ordu Müfettişliği görevi de kendisine verildi. 1923’de İkinci dönem TBMM’ne,  İstanbul milletvekili olarak katıldı.

 

1924’te Cumhuriyet döneminin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’ni kurdu ve genel başkanlığına seçildi. Bu parti, Şeyh Sait İsyânı’nın ülkede meydana getirdiği karışıklıklar gerekçe gösterilerek kapatıldı. Yalnızca partisi kapatılmakla yetinilmedi.  Kâzım Karabekir’e çeşitli iftiralar yöneltildi. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir’de düzenlenen suikast teşebbüsü ile ilişkili olduğu söylendi. Bu gerekçe ile ve İdam talebiyle İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edildi. Mahkeme, kendisini suçsuz bulup beraatına karar verdi.

 

1927 yılında kendi isteği ile emekliye ayrılıp İstanbul’a yerleşti. Tek parti konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi  (CHP)  yönetimi ile arası açık olarak 1938 yılına kadar zamanını kitap yazmakla değerlendirdi. Evine baskın yapılarak yazdığı kitaplar ve elindeki bütün belgeler alınıp yakıldı. 1938 yılında Cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü’nün ısrarı ile Ankara’ya gelerek tekrar siyâsî hayata girdi. CHP’den İstanbul Milletvekili seçildi. 1946’da TBMM Başkanlığı’na getirildi. Bu vazifede iken, geçirdiği kalp krizi sonucu ebedî âleme intikal etti.  Yazdığı ve yayınladığı kitapların sayısı 57 adettir. Henüz yayınlanmamış 24 adet kitabı ve çok sayıda makalesi vardır.

 

(1)İtilâf Devletleri: Birinci Dünya savaşı’nda; Almanya, Avusturya, Macaristan, Osmanlı Devleti ve Bulgaristan’dan oluşan grup.                              (2)Gümrü Antlaşması: Gümrü Muâhedesi olarak da anılır. 03 Aralık 1920 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan arasında imzalandı. Yeni Türk Devleti’nin imzaladığı ilk antlaşmadır. Antlaşma ile, günümüzde de geçerli olan Türkiye – Ermenistan sınırları belirlendi.

 

Kâzım Karabekir’in Bir Şiiri:

İki Damla Yaş

 

 

70 lira ile bir mütekait adam

İken, ikiz çocukta geldi, olduk tamam

Evet, tamam; çünkü herkes kaçıyor benden

Ve ben de sabahları erkenden

Yavruların hazırlıyorum sütlerini.

Kaçıp gitti evdekiler

Parasız kim kimi bekler?

Tam bu sırada hastalık saldırdı bize

İki yavrumla anneleri diz dize.

Sancılar altında kıvranıyorlardı;

Hayatın kalmamıştı artık tadı.

Kalmamıştı elimde hiç satacak.

Peki ya bu hastalara kim bakacak?

Vejetalin eritmek için sarılmıştım kepçeye,

Fakat doktor parası sığmıyordu hiç bütçeye.

Satmıştım elimde olanı

Yemiştim maziden kalanı.

Düşünüyordum iki elimde başım,

Dalmışını bunalmışım.

Seslendi Refikam

-Paşam! Paşam!

Nedir bu yes’in? Nerede her günkü neşen?

Hastalığım artar, seni böyle görürsem.

Bu günler de geçer üzülme sakın

Nerede ise gelirler doktorlar; vakit yakın.

Doktorlar mı gelecek dedin?

Acı, pek acı bir şeyler söyledin.

Söylemeye bulamıyorum mecal,

Viziteye verecek param yok İclâl!

Borç  felâkettir şuna ve buna:

Giremem bu tehlikeli oyuna.

Yanıyordu ellerimde başım:

O  yüksek ruhlu bir Türk kızı idi.

Türk varlığının bir yıldızı idi

Taşlı saatini uzattı bana,

Ben de gönderdim “sat” salonuna

Birkaç yüz lira geldi geriye

Sıkıntıyı attık biz ileriye

Fakat refikam:

Döndürürken duvara başını

Gördüm iki damla gözyaşını.

Dedim lanet olsun geçime,

Artık düştüm ben de kendi içime.

Kulaklarım içimi dinliyor

Her yerim inliyor.

Gözlerim içime bakıyor,

Ve gördüğü yeri yakıyor

Kalbimi deldi o iki damla yaş

Halksız yere idi bu çetin savaş.

Bu düşüncelerim pek kısa sürdü.

Çünkü vicdanım tamamen hürdü.

Arkadaşımla bakıştık. Ve gülüştük.

Hemen topladık kendimizi.

Düşündük köylü efendimizi:

Neler çekiyor asıl onlar?

Yaşamıyor muydu şerefiyle milyonlar

Dedik ve karımla el ele verdik,

Bu acı günleri pekâlâ yendik.

 


[1] torak: sütten yapılmış gıda maddesi

 

 

Zafer’ler Kolay Kazanılmıyor”

0

(8 yıl önceki yazımızı bugünlerin anısına paylaşıyoruz)

Millî Mücadele‘mizi büyüten yokluktur, yoksunluktur. Ordunun ve paranın yok, düşmanınsa çok olduğu hengâmede çözülen diz bağları “Kurulur, bulunur, yenilir” üçlemesiyle onarılmıştır.

1911, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22.. Sayması dile kolay, yaşamasızehir – zemberek tam 12 sene harp meydanları evimiz, siperler döşeğimiz, mermiler azığımız olmuş. Anaokuluna yeni başlayan yavru liseyi bitirince bitirmişiz askerlik tahsilimizi.

Elde yok, avuçta yok.. Kiminin ekmeklik bir parça mısırını da düşman alınca mısır koçanlarını döverek un etmişler ve ondan da ekmek. Kimi atların, katırların dışkılarındaki arpa tanelerini toplayıp temizleyerek çorba..

Kimi ağaç kabuklarını (Edirne), kimi süpürge tohumlarını (Çeşme), kimi otları ve ısırganları (Bahçecik) yiyerek yaşaya kalmışlar ve zaferin müjdesini bunun karşılığında almışlardı.Kimi Hacer Nine gibi bitip tükenmek bilmeyen göç yolculuklarında yorgunluktan öldü diye bırakılmış, kimi Mahmut Dede gibi seferberlikten dönen babasının üniformasındaki bitleri elleriyle ayıklamış ama hepsi de mütevekkil, mağrur ve halâskârlara minnetle dolu.

O yüzden millî efsanemizin Şairi İstiklâl Marşı’mıza âyetle başlıyor: “Korkma! Üstün gelecek sensin, sen.” (Ta-ha – 68) Yine o yüzden “Allah bir daha bu millet İstiklâl Marşı yazdırmasın” diye dua ettiriyor.

Duanın dem vakti felâketlerse en büyük felâket 7 düvelin işgal orduları değil 7’den 70’e bu milletin 7, 8 hatta 9 parçaya bölünerek umudun sandalına kürek çekmesidir.

o Mevcut İktidar (Hilâfet ve Hükümet)

o Kuva-yı Milliye (Milli Kuvvetler)

o Kuva-yı İnzibatiye (Kontra Ordu)

o Azınlık Çeteleri (Rum ve Ermeni eşkiyası)

o Âdi Çeteler (Yerli eşkiyalar)

o İşgal Komiserliği (İngilizler, Fransızlar)

o Düşman Kuvvetler (Yunanlılar)

o Yerli İşbirlikçiler (Hain kontenjanı)

o Propagandalı Yılgınlık (Hiçbiri şıkkı)

Talihin çoktan seçmeli sorusu iletişimin ve ulaşımın zar zor becerildiği lâkinaynen bugün olduğu gibi dezonformasyonun / bilgi kirliliğinin had safhada olduğu bir vetirede kalbiyle ve gönlüyle doğru yolu bulmuştur. Feraset, labirentin çıkışıdır.

İzmihlâle gidenOsmanlı Devleti‘nin ve Türk Milleti’nin derinlikleri kendiiçinden sürgün vermesini bilmiştir. Mustafa Kemal Paşa ve Ulusal Kurtuluş’un kıvılcımını yakan kadro çöken bir yapıdan diz çökmeyen ve sarsılmayan bir iradenin adı olarak doğmuştur.

O iradenin resm-i geçitleridir İnönü, Sakarya, Dumlupınar / Başkomutanlık..Ve zafer en çok sana ve senin peşinden kıvrım kıvrım bir ırmak gibi akan bu millete yakışıyor Gazi Paşa’m. O acıyı yaşayanların dua ve niyazlarında hep sen varsın.

Acaba bugün seni anlamak istemeyenler 90 yıl önce kaderlerini yanlışşıklara ilmekleyenlerin torunları mıydı? Yoksa biz düşmanla boğuşurken dahi namlularını bize çeviren mantığın uzatmalı devamı mıydı?

Zaferin zekâtı affetmektir. Tövbe hatada ısrar etmemektir. Ve fakat bir çetinsoru hâlâ zihnimin koridorlarından gitmemektedir:Şimdi – Allah korusun – benzeri bir durum olsa milletçe o seçeneklerin hangisine yığılırdık?

 

O’ki O Yüzden Varız!

0

O zât, ebedî saâdet ve mutluluğun kapısını açacak bir anahtar sahibidir.

O zât, bütün kâinatın Rabbi, bütün mevcudatın Hâlık’ı / Yaratıcısı olan Cenabı Hakkın sohbetiyle şereflenmiştir.

O zât, bütün kâinatta yansımaları görünen Esma-i Hüsna’yı / Allah’ın Güzel İsimleri’nin hepsini birden, ruh aynasında gösterebilmektedir.

O zâtı, insanoğlunun mânen en âzam / en büyük ferdi olan Hz. Muhammed’i; Yüce Allah en büyük tecellisine / zâtının tecellisine mazhar kılmıştır.

O zâtı şerifte doğrudan doğruya, celâl ve büyüklük sahibi olan Allah’ın her şeye ayrı bir özellik veren Ehadiyeti, çok yönlü olarak kendini gösterir.

O zâtta, Ahmed’in / Hz. Peygamber’in sırrı, bu İlahî tecellide saklıdır.

O zâtın velâyeti / veliliği / Allah Dostu oluşu; risaletine / peygamberliğine başlangıç olmuştur.

Öyle bir zât ki, velâyetiyle Halk’tan Hakk’a gitmiş.

Öyle bir zât ki, risaleti / peygamberliğiyle, Hakk’tan Halk’a gelmiştir.

X

Madem bu kâinat / evren; gayet / son derece muntazam / düzgün bir memleket. Gayet muhteşem / ihtişamlı ve haşmetli / gösterişli bir şehir hükmündedir.

Madem bu mevcudat, bu varlıklar; son derece müzeyyen / süslü bir saray gibidir.

Elbette onun bir hâkimi / hâkimiyet sahibi, onun bir hükmedeni ve idare edeni / yöneticisi, bir mâliki, bir ustası vardır.

Madem, böyle haşmetli, celâlli bir mâliki, mükemmel bir Hâkimi, güzeller güzeli yani cemal sahibi bir Sanatkârı / Sanatla Yaratanı vardır.

Hem madem bütün o âleme, o memlekete, o şehre, o saraya alâka ve ilgi duyan, his ve duygularının hepsiyle münasebet ve ilişki içinde bulunduğu her şeye; küllî / kapsamlı bir bakışı olan insan vardır.

Elbette, o muhteşem Sanatkâr Yaratıcı olan Yüce Allah; o küllî / kapsamlı nazar ve bakış sahibi, her şeye karşı ilgi duyan, şuur ve bilinç sahibi olan insanla; herkes ve her şeyden ziyade bir münasebet ve ilgi kuracak. Ona kudsî / kutsal bir hitabı / çağrısı ve âlî / yüksek bir teveccüh ve yönelişi olacaktır.

Hem, madem Âdem Aleyhisselâm’dan şimdiye kadar, şu münasebet ve ilgiye mazhar olanların içinde biri var ki, eserlerinin şehadet ve tanıklığı ile, yeryüzünün nısfını / yarısını tasarruf dairesine almış. İnsanların beşte birini etkilemiş. Kâinatın mânevî şeklini değiştirmiş. Evreni mânen ışıklandırmış. Daha bunlar gibi, en yüksek bir mertebede bulunmayı; ancak Hz. Muhammed gösterebilmiş. Onun içindir ki, Yüce Allah, o abdini / kulunu insanın sahip olabileceği maddî-manevî tüm mükemmellik ve güzelliklerle donatmıştır.

Yüce Allah, onu farklı isim ve sıfatlarının tecellîsine, görüntü ve yansımalarına mazhar kılmış. Yani o zâtı muhteremde Yüce Allah; her isim ve sıfatını, onda bir nebze de olsa yansıtır, aksettirir olmuş. Böylece diğer insanlar için, nümûne-i imtisal / örnek alınacak davranışları, onun şahsında gözler önüne sermiştir.

Yüce Allah, O Nebiyyi Zîşânı / O Şanlı Nebiyi, bütün kâinat tabakalarına nâzır kılarak; tüm gözlerin ona çevrilmesini istemiştir.

Onu; Rububiyet / Rablık saltanatını, yani bütün varlıkları yaratıp, onların ihtiyaçlarını gidererek, tam bir hâkimiyetle sevk ve idare ettiğini âlemlere bildirecek bir dellâl / ilân edici / tanıtıcı / Hakka çağırıcı bir mübelliğ / tebliğ edici kılmıştır.

Yüce Allah onu, İlahî isteklerini halklara sunacak şanlı bir Resûl, kutlu bir elçilikle vazifelendirmiş. Kâinatın tılsım / sır ve gizini açmakla görevlendirmiştir. Velhâsıl:

X

O ki, o yüzden varız

Yoksa, yokluk olurdu bize muarı

 

Nasıl Bir Cihat

0

Bilim ve medeniyet çağındayız. Geçmiş zamanlarda, yani vahşetin galebe çaldığı, üstün geldiği çağlarda, âlemde hükmünü yürüten vahşetti. Bu vahşetin sebep olduğu geri kalış ve çöküş nedeniyle kuvvet ve cebrin saltanatı hüküm sürüyordu.

Medeniyetin galebe çaldığı hengâmda ise, âlemde hükmeden ilim ve marifet oldu. Elbette, insanoğlu son zamanlarda ilim ve fennin peşinde koşacak. Bütün kuvvetini ilimden alacak ve almalı. Böylece hüküm ve kuvvet; ilmin eline geçecek. Nitekim geçti.

Bu asır ilim asrıdır. Bundan ötürü insanlar için ikna yolu asıl olmalı. Nitekim medenilere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi, icbar / zorlama ile değildir. Unutmayalım ki, bizler muhabbet fedaileriyiz. Husumete vaktimiz olmamalı. Gayemiz maddi değil “manevi cihat” olmalı. “müspet hareket” metot ve prensiplerine sarılmalı. Bu da ancak Kur’an’ı yegâne / tek mürşit / irşat edici / yol gösterici olarak görmekle mümkün ve olası.

Barış ve uzlaşmanın sadece Müslüman halklar arasında değil, Batı ve İslâm arasında da olması gerektiğini düşünmeli. Bunun da ancak din, ilim ve marifet temelleri üzerinde yükselebileceğini bilmeli. Bunun için de hem yurtta hem de cihanda, sulh ve barış esas alınmalı. Çünkü “aslah tarik musalâhadır” / “en iyi yol barıştır”. Her şeyden önce yurtta asayiş ve huzur sağlanmalı. Bu konuda herkes kendini bundan sorumlu ve bununla görevli bilmeli.

X

Hemen bir parantez açalım ki, asayişi muhafaza ve korumak; aynı zamanda teröre meydan vermemeyi, ona açık kapı bırakmamayı da gerektirir. Bunun yolu ise “müspet hareket” etmekten, menfî / olumsuz harekete kesinlikle izin vermemekten geçer. Zira yurt içinde silâha sarılmaya kesinlikle cevaz ve izin yoktur. Ne dince, ne de aklıselim ve sağduyuca. Tabii dıştan askerî bir taarruz ve saldırı olursa; var yok demeden hemen silâha silâhla karşılık verilir ki, o başka mesele.

Bundan dolayıdır ki, bölücülük asla hoş görülemez. Kaldı ki bugün istenen her şey verilmiş, sadece devlet kurmaları kalmıştır. İşte burada durmalı. Devlet çadır kurmaya benzemez. Yabancıların oyuncağı ve onlara âlet olarak, onlara hizmet ederek devlet kurulmaz, kurulamaz. İçinde bulunduğu ve nimetlendiği devlete kafa tutarak devlet kurulmaz, kurulamaz.

X

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluş bahasını sayısız gazi ve şehitlerin kanlarıyla fazlasıyla ödemiştir. Fiyatını ödetmedikçe de devletinden asla vazgeçmeyecektir. Dost düşman bilsin ki, bu devleti kimse yıkamaz. Yıkmak isteyenler, yıkmak istedikleri devletin kahrına uğrayacak olan bedhah ve bedbahtlar / kötülük isteyen ve bahtı kötü olanlardır.

Tükürün onların hayâsız yüzlerine.

Takın zillet halkasını pis ellerine.

Çünkü bu vatan sokakta bulunmadı.

Zira bu vatan sokakta kurulmadı.

Ki, sokakta yıkılsın.

Böyle düşünenler lâyık oldukları yere tıkılsın.

Kaldı ki:

“Ölmez bu vatan farzı muhal, ölse de hatta

Çekmez kürenin sırtı, bu tabutu cesimi.”

X

Şimdi asıl konumuza dönelim: Hattâ bir hadiste: “Başınızda bulunanlar eğer dünyevî umurunuzu (işlerinizi) tedvir ediyor (evirip çeviriyor) ve dinî faaliyetinize ilişmiyorsa, onlara karşı gelmeyin. Velev ki, başınızdaki karabacaklı bir Habeşli bile olsa.”

Evet, dış taarruz ve saldırı olmadıkça, yurt içi ve yurt dışı cihadı “manevi cihat” olarak ele almalı. İkna yolunu tercih etmeli. Çünkü:

“Bârika-i hakikat, müsademe-i efkârdan çıkar.” / “Hakikat kıvılcımları, fikirlerin çarpışmasından doğar.” derken de maddî çarpışmayı değil, kalemle manevî cihadı kastediyoruz.

 

Sevgi Eken Sevgi Biçer

0

Dr. Şefik Postalcıoğlu‘nu kaybedeli 6 sene oldu. Sevenlerinden bir grup, her sene olduğu gibi vefat yıldönümü olan 26 Ağustos’ta, bu yıl da kabri başında andı.

Kocaeli’nin yerlisi olmayan, Afyon’da doğmuş, Ankara’da büyümüş bir hekim Kocaeli’nde neden bu kadar çok sevildi? Neden O’nun ismi geçtiğinde herkes saygı ve sevgiyle rahmet dilemekte? Neden hala dostları her yıl mezarı başında O’nu özlemle anmakta?

Bu sorunun cevabı ve O’nun hayatını özetleyebilmek için bir kelime bulmamız gerekse bu “SEVGİ” olurdu.

O’nun hayatının merkezinde ve diğer her yerinde sevgi hâkimdi.

Şefik Bey eşini çok sevdi. Sıkça söylediği”Efem” (Kordon boyu seyrine düştü) şarkısının içinde geçen “Ayşe” ismi yerine, sevgili eşinin adı olan “Zeynep” ismini koyarak söylerdi. Tabii bunun için şarkının bestekârı Erol Sayan‘dan izin almıştı. (Büyük Bestekâr Erol Sayan, Şefik Bey’in cenazesine gelmiş ve “Şefik benim oğlum gibiydi” demişti.)

Şarkıyı okurken “Zeynep senin gönlüne düştü” kısmında eşine olan sevgisi gözlerinin ışıltısından yansır, “bekler durur bir sözün üste” mısraında O’nun tarafından sevilmenin mutluluğu ve gururu vücut diline aksederdi.

O çocuklarını çok sevdi… Onları helal lokma ile büyüttü. Evlatlarının iyi yetişmesi için fedakâr bir baba oldu.

Arkadaşlarını, dostlarını çok sevdi… Sosyal bir insandı. Çok yoğun mesleki ve sosyal hayatına rağmen ilişkilerini hep sıkı tutmaya gayret etti. İşinden gece 22-23 civarında döndüğünde bile, o saatten sonra dahi dost ziyaretlerini yapmaya çalıştı.

Mesleğini çok sevdi. İyi bir Kulak Burun Boğaz uzmanı hekim idi. İzmit’te on binlerce insana şifa dağıttı. Hastalarını çok sevdi. Mesleğini para için yapmayan, haksız kazanca tevessül etmeyen bir hekim oldu. İdari görevler de aldı. Kocaeli Devlet Hastanesi Başhekimi olarak önemli hizmetler yaptı. Tabip Odası üst kurul delegesi oldu.

Hemşerilerini sevdi. Afyonkarahisarlılar Derneği‘nin kurucu başkanı oldu. Kocaelililerin hepsini birer hemşeri gibi gördü.

Türk Milletini çok sevdi. Katıksız bir Türk Milliyetçisi idi. Oğuzhan’dan Atatürk’ekadar bütün Türk büyüklerini sevdi.

Kutsallarımızı sevdi. Milletimizin yarattığı bütün değerleri sevdi. Derviş gönüllü Dr. Şefik Bey kutsallarımıza, değerlerimize bir saldırı olduğunda adeta “kadife eldiven içinde bir çelik yumruk gibi” olurdu.

Kültürümüzü çok sevdi. Dilimizi, tarihimizi, sanatımızı, en çok da müziğimizi sevdi. O’nun bulunduğu sohbet meclislerinde şarkı veya ilahi okumadan ayrıldığımız nadirdi. Uzun yıllar Kocaeli Valiliği Kültür Müdürlüğü Türk Müziği Korosu yöneticiliğini, korist ve solistliğini yaptı.

Dinimizi çok sevdi. Şanlı Peygamberimizden günümüze kadar dinimizin doğru anlaşılmasına ve yaşanmasına katkı sağlayan herkesi sevdi. İslam ahlak ve faziletinin bir örneği idi.

Yüce Yaratanımızı sevdi. Allah inancında korku değil sevgi öncelikliydi.

Bu duygularını ve özelliklerini paylaştığı arkadaşlarıyla Kocaeli Aydınlar Ocağı bünyesinde hizmet etmeye çalıştı. Vefatı sırasında Ocağımızın Yönetim Kurulu üyesi idi. İnancını, ilkelerini ve arkadaşlarını satması mümkün olmayan; satın alınamaz, sırtınızı dayayabileceğiniz güvenilir bir dost idi.

O kadar çok sevgi ekti ki, mezar taşında yazdığı gibi, “bu dünyadan gider olduğunda” ektiklerini de biçtiğini gördük. Sevgi ekmişti, sevgi biçti. Çok sevildi.

Eşi, çocukları, arkadaşları, meslektaşları, hastaları, hemşerileri, Aydınlar Ocaklılar, Kocaelililer, hayatı bir şekilde Onunla kesişen hemen herkes tarafından sevildi. İnanıyorum ki, O’nu Allah da çok sevmiştir.

Ebediyete uğurlanışında Cami içini ve avlusunu dolduran kalabalığın sayısı ve çeşitliliği bunun bir göstergesiydi. Halen sevgi ve saygı ile anılmaya devam etmesi de.

Ben “bu dünyada nasıl yaşamalıyım?” sorusuna,“Şefik Postalcıoğlu gibi” cevabını veriyorum.

O’nun gibi eşimi, çocuklarımı, akrabalarımı, arkadaşlarımı, hemşerilerimi, Türk Milletini, kutsallarımızı, kültürümüzü ve değerlerimizi severek mutlu oluyorum. “Yaratılan her şeyi Yaratandan ötürü sevdiğimde” huzur buluyorum.

Bu sevginin sadece duygudan ibaret kalmamasını, O’nun gibi, sevdiğim kişilere, kurumlara,topluma ve inandığım değerlere faydalı olmayı ve hizmet edebilmeyi diliyorum. Güvenen ve güvenilen bir birey olabilmek istiyorum.

 

Perde Arkasında Biri Öne Çıkardı Peygamberi

0

Biri; bu sanatlı, hikmetli / gayeli masnuatıyla / sanatlı yarattığı mahlûkatıyla; kendi hüner / bilgi, maharet ve marifetlerini; kısaca sanatkârlığının mükemmel ve tam oluşunu teşhir etmek / göstermek ve sergilemek istiyor.

Biri; bu süslü, ziynetli nihayetsiz / sayısız mahlûklarıyla / halk ettiği, yarattığı canlı cansız varlıklarla; kendini tanıttırmak ve sevdirmek istiyor.

Biri; bu lezzetli, bu kıymetli hesapsız nimetleriyle, kendine teşekkür ve hamd ettirmek istiyor.

Biri; bu şefkatli / karşılıksız merhametli ve himayetli / korumalı ve esirgemeli umumî / genel terbiye ve iaşe / besleme ve yaşatması sebebiyle, kendisine minnettarane / minnet duyarak, müteşekkirane / teşekkür ederek ve perestişkârâne / taparcasına, aşırı bir sevgi ile bizi kendisine ibadet ve kulluk ettirmek istiyor.

Biri; ağızların en ince zevklerini, iştihaların / isteklerin her nev’ini / her tür ve çeşidini tatmin edecek / doyuracak bir surette ihzar edilen / hazırlanan Rabbanî / Rabbe ait it’amlar / taam vermeler ve kullarına sunduğu ziyafetlerle; Rububiyetine / Rablığına karşı şükür ve hamd içinde olmalarını istiyor.

Biri; mevsimlerin peşpeşe gelerek tebdîli / değiştirilmesi, gece-gündüzün tahvîli / bir hâlden başka bir hâle geçirilmesi ve birbirini tâkip etmesi gibi, azametli / büyük ve haşmetli / ihtişamlı bir şekilde bunlar üzerinde tasarrufat / iş ve icraatları sebebiyle; bilinmek, bulunmak, sevilmek ve bizlerin kendisine karşı istediği gibi bir kul olmamızı istiyor.

Biri; hikmetli / amaçlı gaye ve faaliyetleri, hallâkıyeti / yaratıcılığı ile kendi ulûhiyetini / ilahlığını izhar ederek / açığa vurarak; kuldan o uluhiyetine karşı kendisine iman, kendisine teslim olmasını, inkıyat / boyun eğiş ile kendisine itaat etmesini istiyor.

Biri; her zaman iyiliği ve iyileri himayede / koruma ve esirgemede bulunuyor. Fenalığı, fenaları / kötüleri izale yani yok ediyor. Semavî / göksel tokatlarla zâlimleri, yalancıları imha ederek ortadan kaldırıyor.

İşte bütün bunlar gösteriyor ki, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen, zâhirî perdeler arkasında biri var. Yani Yüce Allah.

Öyleyse, elbette ve elbette, o gaybî / gözle görünmeyen Zât’a; yanında en sevgili mahlûku, en doğru abdi / kulu olarak; O’nun mezkûr / zikredilen, anılan maksatlarına tam hizmet edecek biri gerek.

Öyleyse, elbette ve elbette, kâinat ve evrenin hilkatini / yaratılış tılsımını / gizli sırrını ve muammasını / güç işini hâl ve keşfedip açacak biri gerek.

Öyleyse elbette ve elbette ve daima o Hâlık / o Yaratıcının namı ve adına hareket edecek, O’ndan istimdad edip / yardım isteyecek biri gerek.

Öyleyse, elbette ve elbette Allah tarafından imdadına / yardımına koşulacak. Allah’ın tevfikine / başarı vermesine mazhar ve nail olup erişecek biri gerek. İşte o Zât, Muhammed-i Kureyşî / Arapların Kureyş kabilesine bağlı ve mensup olan Hz. Muhammed Mustafa’dan başkası değildir.

Çünkü, bu zat yani Hz. Muhammed; Âdemoğullarının şeref kaynağıdır.

Çünkü, bu zat yani Hz. Muhammed; bu âlemin iftihar / fahr ve övünç kaynağıdır.

Çünkü, o “Fahr-i Âlem” / Âlemin kendisiyle övündüğü peygamberdir.

Çünkü, o “Şeref-i Benî Âlem” / İnsanlığın şerefi, insanoğlunun şeref menbaı ve kaynağıdır.

Çünkü O’nun elinde Rahman olan Allah’ın fermanı / buyruğu ve emri olan; beyanı acze düşürücü Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan var.

Çünkü O’nun manevî saltanatının haşmet ve ihtişamı; arzın nısfını / yeryüzünün yarısını tutmuş ve etkisi altına almıştır.

Çünkü O’nun şahsî / özel kemâlât / olgunluk ve mükemmelliği gösteriyor ki, bu âlemde en mühim zat ancak O’dur. Çünkü O’nun yüksek haslet / iyi ve güzel özellikleri gösteriyor ki, bu âlemde en önemli zat O’dur. Hâlık ve Yaratanımız hakkında en gerçek ve en mühim söz O’nundur.

 

Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığında Müftü ve Müfettiş Olarak Çalıştıktan Sonra Emekli Olan Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN ile Röportajın Üçüncü ve Son Bölümünde; KIZILBAŞLAR, BEKTÂŞÎLER VE ÂŞIK VEYSEL Hakkında Konuştuk.

 

Oğuz Çetinoğlu: Alevîlikle bir arada anılan  ‘Kızılbaş’ kavramı nereden geliyor?

Dr. Abdülkadir Sezgin: Kızılbaş kelimesinin, Hz. Ali’nin savaşırken başına kırmızı bir şey sararak çıktığı, o sebeple de ‘şu kızılbaş yine çıktı’ gibi algılamalardan bahsedenler vardır. Bu doğru değildir. Arapça’da ‘Kızılbaş’ anlamında bir tek kelime bile yoktur.

Kızılbaş kelimesi Türkçedir. Kaynağının da ‘Akbaş, karabaş, bozbaş, kızılbaş..’ gibi başa giyilen başlıklarla ortaya çıkmış deyimler; kelimelerdir.

Çetinoğlu: Bâzı câhil, kötü niyetli insanların ‘Kızılbaş’ kelimesine, iftira ve hatta ‘küfür’ şeklinde bir mânâ yükledikleri biliniyor. Bilenler biliyorlar: yüklenen bu mânânın hakîkatle bir alâkası yok. Câhilleri aydınlatacak, onları yanlış düşünmekten vazgeçirecek bir açıklama rica etsem…

Dr. Sezgin: Eğitimin gelişmediği, medeniyetin anlaşılmadığı dönemlerde iletişimin de yetersiz olduğunu; haberleşmenin sâdece mektupla yapıldığını hatırlayınca, câhillerin yakından tanımadıkları hakkında hangi yakıştırmaları, hangi gerekçelerle uydurdukları bilinmiyor.

Sanki kendisi aydın, medenî, okumuş, Allame olmuş bir insan imiş de karşı köydekiler oturup kalkmayı, doğru – dürüst konuşmayı bile bilmeyen kara câhillermiş gibi davrananların olduğu yıllarda, hayâlî olarak üretilen sonradan ürettiklerini doğru zannederek, kendi soyundan ve kendi dininden olan insanlara çamur atanlar olduğunu biliyoruz.

Cumhuriyetin açtığı okullar, yetişen öğrenciler, öğretmenler ve diğerleri kurumları ile halkın çağın insanı olma yolundaki gelişmeleriyle gericilikten kurtulduğunu da biliyoruz.

Tarikatların kapatılması sonrasında, ‘yaygın halk eğitimi kurumları’ açılabilmiş olsaydı, bugün dünyaya ışık veren aydınlatan; ekonomide, kalkınmada ve uzay çalışmalarında en önde biz olabilirdik.

Bunu başaramadık. Bu güne kadar da böyle bir kurumu kimse hatırlamadı.

Câhilliğin, yozlaşmanın ve yobazlığın getirdiği nokta hâlâ aramızda itibarını koruyor.

Çetinoğlu: Bektaşîler hakkında bilgi verir misiniz?

Dr. Sezgin: Osmanlı Ordusunun ‘düzenli ordu’ hâline gelmesi ile birlikte, o dönemin kültür değerleri olarak ‘Pirsiz meslek haramdır‘ anlayışı, askerlerin psikolojik motivasyonu ve benzer sebeplerle Hacıbektaş Veli zamanında ve muhtemelen Sultan Orhan devrinde yeni kurulan düzenli ordunun yeni elbiseleri (üniforma) ile Hacıbektaş Veli’ye götürülmesi ve kendisinden ‘hayır dua’ alınması ile başlayan ‘Yeniçeri’lerin kahramanlıkları ile bu yol, adını bütün dünyaya kısa sürede duyurdu.

1510 yılı sonu ve 1511 yılının ilk aylarında meydana gelen Safevi (İran) Devleti kaynaklı Şahkulu Tekelü Baba İsyanı, Osmanlı devletini yeni ve çok yönlü tedbirler almak mecburiyetinde bıraktı.

Osmanlı kültürünün önemli bir kısmını da oluşturan Hacıbektaş Veli Yolu’nun, ‘şehirli kolu’ olarak Bektâşîliğin Balım Sultan tarafından kurulması da bu tedbirler arasında, Sultan 2. Beyazıt tarafından hayata geçirildi.

‘Velî Padişah’ olarak da bilinen Sultan 2. Beyazıd, Balım Sultan tarafından kurulmuş olan Bektâşîliğin ilk dervişleri arasına adını yazdırdı.

İşte bu tarihten sonra ‘Hacıbektaş Veli Yolu’nun şehirli olan koluna ‘Bektaşîlik’, yola mensup olanlar da ‘Bektaşî’ olarak anılmaya başlandı.

Yeniçeriler arasında Bektâşî ve Bektaşîlik deyimleri zaten kullanılmaktaydı. ’66. Yeniçeri Ortası’nda ‘Hacı Bektaş Veli Yolu’nu temsilen bir ‘Bektaşî Halife Babası’ bulunurdu.

1826 yılına kadar ‘Kızılbaş’ köylü, konar-göçe ve ‘Bektaşî’ aynı yolun şehirli kollarının isimlerini ifâde etti.

Her iki kolun bağlı olduğu Hacıbektaş Veli Yolu’nun şehirli kolunun ‘Dergâh’ ve ‘Zâviye’leri vardı. Bu dergâh sayıları incelendiğinde Bursa’da iki yüz kadar, İstanbul’da ise, daha fazla sayıda Bektaşî Dergâh ve Zâviyeleri vardı.

Adına ister ‘Kızılbaşlık‘, ister ‘Alevîlik‘ diyelim bildiğimiz mevcut yapı bizde doğmuş, bizde yaşamış ve yüzde yüz bize ait bir kültürdür.

Çetinoğlu: Alevîlik bizde doğmuş, bizde yaşamış ve yüzde yüz bize ait bir kültürdür‘ dediniz. Bu sözünüzü, ‘Türk olmayan Alevî yoktur‘, ‘Alevîlik; din değildir, mezhep değildir, kültürdür, inancını yaşama biçimidir ‘ şeklinde kesin bir kalıp içerisine koyabilir miyiz?

Dr. Sezgin: Elbette… Kızılbaşlık da, Bektâşîlik de yüzde yüz bize ait bir kültürdür. Türk boy adları olan mahallî adlar ‘Sıraç’, ‘Barak’, ‘Çepni’, ‘Türkmen’, ‘Tahtacı’ ve benzeri isimler de aynı anlamda kullanılmaya devam etmektedir.

Hem Bektâşîlik, hem de Kızılbaşlık (tekrar ediyorum) yüzde yüz bize ait; yıllarca devletimize hizmet vermiş kurumlardır.

Bu kurumları el yordamı ile tâkip eden, geçmişe ait orijinal belge okuyamayan; tarihten habersiz, kulaktan duyduğu üç beş hikâyeyi doğru zanneden câhillerin elinde kalmış yalan yanlış bilgilere itibar edilmemelidir.

Bugün ‘Alevîlik’ adı ile şöhret yapılmış inanç veya kültür bir din değildir. Kendisini Alevî sayan insanımız yüzde yüz Türk ve Müslüman insanlardır. Benden veya bizden ayrı bir mezhebe de bağlı değildirler.

Bu ‘yol ve erkân’ tam tamına bir tarikattır. Hani Yunus Emre diyor ya:

Şeriat, Tarikat yoldur varana                                                                                                                     Marifet, Hakikat, andan içeru

Elbette Tarikatların ürettikleri kültürler de vardır. O ayrı bir şeydir.

Tarikat, Müslümanın yüksek bilgi, beceri ile uzun ve ince bir yolda akılla elde edilebilen yüksek duygularla bulunup yaşanacak bir kemâl hâli olmalıdır.

Çetinoğlu: ‘Alevî Kürtler‘ veya ‘Kürt Alevîler‘ isimlendirmesi yanlış mı? Basın’da; ‘Irak’ta Alevî Kürtler, Sünnî Kürtler’ olduğuna dâir ifâdeler yer alıyor. Bu yanlışlık nereden kaynaklanıyor?

Dr. Sezgin: Ülkemizdeki Kürt dediğimiz vatandaş ve arkadaşlarımız ‘Kirmançı’ denilen bir dil ile konuşurlar. Kültür tarihi incelendiğinde, Kirmanlı’ların dili anlamındadır. Kirmanlı Beyliği ve Devleti Türklere aitti. Onlarla şimdi yaşayan ve Kirmançı konuşanların ilgisi var mıydı, bilemiyoruz.

Kırşehir, Ankara, Yozgat gibi yerlerde yaşayanlar yaygın olarak Hanefi mezhebindedir. Güneydoğu’da yaşayıp da ‘Kürdüm‘ diyenlerin önemli bir kısmı Şafii mezhebindedir.

Alevîyim, Kürd’üm diyenler içinde, şahsen tanıdıklarımın tamamı Hanefi idi. Hem Alevî, hem de Şafii olanına rastlamadım.

Ayrıca ülkemizde bulunan Şia’nın Caferi mezhebine mensup olan Müslümanların da Türk, Türkmen olduklarını biliyoruz.

Çetinoğlu: ‘Kürt Alevî’ olamayacağı, onların Ermeni oldukları, aslını gizlemek maksadıyla ‘Kürt Alevî’ etiketini kullandıkları iddia ediliyor. Bu iddialar sizce doğru mu?

Dr. Sezgin: Bu tür iddiaları ciddiye almamak lazım. Birlikte yaşadığımız insanlardan düşman üretmeye ihtiyacı olan mı var? Ayıptır. İnsanın soyu, dini, yaşayışı lüzumsuz şekilde irdelenmemelidir.

Türk devleti, kurulurken sâdece Türklerden bir devlet kuralım, diyen kimse yoktur. Farklı kültürlere mensup insanlarla birlikte yaşamanın son derece önemli üretim tarzları, farklılıkların meydana getirdiği rüzgâr, toplumun refahını artırıcı gücü de dikkate alınarak, birlikte yaşamaya son derece önem verilmiştir.

Atalarımız, Şeytana tapana da, puta tapana da, ateşe ve güneşe tapana da saygı göstermiş; huzur içinde yaşamalarına önem vermiştir. Bu sebeple Türk devletlerini saygıyla, şükranla anmalıyız.

12 Eylül sonrasındaki baskılar sebebiyle Mardin’deki ‘Süryâni Kadim Patrikhanesi’nin ülkemizden ayrılarak Hindistan’a taşınması, ülkemizin hayrına olmamıştır. Önemli bir kayıp sayılmalıdır.

Çetinoğlu: Tekke, dergâh ve zâviyelerin kapatılması meselesi enine boyuna tartışılması gereken bir meseledir. Denilebilir ki kapatmak yerine ıslah etmek daha uygun olurdu.

Ülkemizde tek tip Alevîliğin olmadığı biliyor. Sağduyu sâhipleri, Âşık Veysel kıvamındaki Alevîlerin çoğalmasını arzu ediyor.

Âşık Veysel’in Alevîliğini yorumlamak suretiyle röportajımızı tamamlayabilir miyiz?

Dr. Sezgin: Ben Âşık Veysel’i tanıdığımda (1969), ‘Türkiye Aşıklar Cemiyeti’ adıyla bir derneğimiz vardı. Maraşlı Âşık Hüdai, Tokat Almuslu Âşık Selmanî, Tekirdağlı Âşık Zülfikar Divanî de kurucu üyelerimizdendi. Başkanımız Âşık Hüdai, ben de yardımcısı idim.

Âşık Veysel, İstanbul’a geldiğinde Sirkeci’den valiliğe çıkan caddedeki Meserret Otelinde kalırdı. Çok değerli, son derece aklı başında, iyi bir Müslüman ve çok çok şuurlu Türk idi.

Türk ve Müslümanlığını her vesile ile ortaya koymuş, kimseden çekinmemiş bir insandı.

1971’e gelirken Kapalı Spor salonunda aşırı sola mensup insanların yaptığı toplantıda Âşık Veysel de vardı.

Aşırı sol sloganlarla yıkılacak gibi olan salonda, sıra Âşık Veysel’e geldiğinde, sahnede sazına meşhur vuruşuyla dokunduktan sonra, şunları söylüyor:

‘- Canlar beni dinleyin: Allah’a inanmayan adamdan âşık olmaz! Bunu unutmayın!’

Sesler kesiliyor, Âşık Veysel alkışlanırken, mikrofonu eline alan birilerinin Veysel’e dokunan sözlerine, Veysel Baba cevap bile vermiyor.

Ertesi gün Âşık Hüdai ile buluştuğumuzda olayı O’ndan dinliyorum. Âşık Veysel şöyle diyor:

Aslım Türk’tür; Elhamdülillah Müslüman                                                                                                        Şükür, Amentüye etmişiz iman

Çetinoğlu: Teşekkür ederim efendim.

Dr. ABDÜLKADIR SEZGİN 1948 Yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Yozgat’ta, orta öğrenimini Yozgat, Ankara ve İstanbul’da tamamladı. 1971 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirdi. 1970 yılında İstanbul Şehzade Camii Hatibi olarak başladığı memuriyet hayatında, Müftülük, Vaizlik, İl Müftü Yardımcılığı, Din Bilgisi ve Ahlak Öğretmenliği, Diyanet Yayınevi Müdürlüğü, Başkanlık Merkezinde Uzmanlık, Şube Müdürlüğü, Müfettiş Yardımcılığı, Müfettişlik ve Başmüfettişlik yaptı. Kasım 2011 de emekli oldu. İstanbul – Eminönü Din Görevlileri Cemiyeti Başkanlığı yaptı. Cumhuriyetin 50. yılında Müftü olarak bulunduğu Tekirdağ Malkara ilçesinde ‘Cumhuriyet Camii’ adıyla bir cami yaptırdı. Trakya bölgesinde ilçede ilk İmam – Hatip Lisesini bu ilçede açtırdı. Yunanistan, AB ve ABD’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması taleplerine karşı, alternatif olarak, eğitim dili Türkçe ve Türk soylu Hıristiyanlar ve diğerlerine hitabedecek şekilde, 1977 yılında; ‘İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Hıristiyanlık bölümü açılması projesi’ni geliştirdi ve YÖK tarafından 1999 yılında proje ‘Diğer Dinler Bölümü’ adıyla kabul edilerek, açılmaya karar verildi. İstanbul Üniversitesi ve İlahiyat Fakültesi yönetimlerinin ilgisiz ve isteksizliği sebebiyle öğrenci alınmadı ve 2005 yılında öğrencisizlikten kapandı. Yaklaşık 300 camii bulunan Caferi Türklerin din adamı ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Iğdır veya Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde de bir Caferi Bölümü açılmasına dair projenin kabulü için çalışmaları cemaatın ve Diyanet’in muhalefeti sebebiyle açılamadı. 1978 yılında, Seyyid Ahmed Arvasi başkanlığında beş kişi tarafından kurulan Türk Gençlik Vakfı kurucuları arasında yer aldı, hâlen bu vakfın Mütevelli Heyeti üyesidir. 1987-1991 yılları arasında Prof. Dr. Şaban Karataş başkanlığındaki Ankara Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1992-1995 yılları arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Din Hizmetleri Müşaviri olarak görev yaptı. Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin açılmasını sağladı ve iki öğretim yılı ‘İlimler Namzedi’ (Doçent) unvanı ile Öğretim üyeliği yaptı. Azerbaycan’da İmam – Hatip Lisesi’ne benzeyen beş adet ‘İlahiyat Temayüllü Lise’nin açılışını sağladı. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi’nin 1988-2007 yılları arasında Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı. Hâlen aynı merkezin danışmanı, İlim Kurulu Üyesi ve ilmî hakem olarak ilişkisi devam ediyor. Emniyet Genel Müdürlüğü hizmet içi eğitim programlarına 1996-2001 yılları arasında beş yıl konferansçı ve öğretim üyesi sıfatıyla katıldı.

Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Târihi Enstitüsü’nde, ‘Cumhuriyet Döneminde Dinî Hayatın Meselelerinin Târihî Kökenleri’ tezi ile Yüksek lisans yaparak ‘Bilim Uzmanı’ oldu. On ilde, yaklaşık on bin Alevî denek üzerinde araştırma yaptı ve yaklaşık iki bin Alevî köyü gezdi. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Türkiye’de Alevîlik – Bektaşîlik Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma ‘ konulu tezi ile de ‘Bilim doktoru ‘ oldu. Yayımlanmış ilmî içerikli 12 kitabı ve yüzden fazla makalesi bulunmaktadır. Evli, 3 evlât ve 5 torun sâhibidir.

 

Meşk Meclisinde Biri Var

Değerli muallimimiz, şair ve sanatçı Uğur Elhan’a Sevgiyle

Musiki keyfini bana kim verdi? Bu melodilerin lezzetini ve kıymetini nasıl anladım acaba? Şöyle bir düşünüyorum da galiba önce aile ve mahalle, sonra mektep. 1950’lere çok öncelerine dönüyorum.

Dr. Alaattin Yavaşça Kilis’te komşumuzdu. Şarkıları çalınırdı radyoda. Hepimiz gururlanırdık. Babam, güftesi ve bestesi Alaattin Yavaşça’ya ait olan “Ümitsiz bir aşka düştüm ağlarım ben halime/ Gönlüm kırık, bağrım yanık hasretim ben yârime “yi duygulanarak söylerdi. Benim de hoşuma giderdi bu melodi. Hatta öğrenmiştim bile.

Bir başka komşumuz Filistin’de 16. Tümen 48. Alay’da asker iken esir düşerek(1918) İskenderiye Kuveysna Osmani Useray-ı Harbiye’de epeyi süre kalıp, sonra kaçarak kurtulan Ahmet Nuri Ulusoy ve ailesi müzisyendi. Ulu Camii’nin küçük kapısının girişinde sağda onlar oturur, karşısında da biz ikamet ederdik. Nuri Bey ve oğlu Nahit Bey Keman, anne Essüm Hanım ud çalardı. Bu evden her zaman müzik sesleri gelirdi. “İndim kuyu dibine Tango, Deniz dibi tekneli, Sultanın giydiği hareli kumaş, Çadır altı minare, Kapımın önünde gelip geçersin, Zeytin yaprağı yeşil” gibi bölgemizin eserlerini evimizden keyifle dinlerdik. Ahmet Nuri Ulusoy’un hakka yürüyüşünden sonra Öğretmen oğlu Nahit Bey de başkanı olduğu Sabah Pazarı’ndan Ulu Cami yolu girişindeki Kilis Türk Musikisi Derneğinde arkadaşlarıyla birlikte meşklerini vefat edene kadar sürdürdü.

Yılların Hatırlattıkları

Malatyalı Fahri Kayahan ve Abdullah Yüce’nin parçaları 1950’li yıllarda Zeki Müren gibi Kilis’te de modaydı; Viran Dağlar, Yanarım Ömrüme, Mahpushane Çeşmesi, Leylamı Sevdim Seveli hala benim bile aklımda kalanlar. Kilis’te Bağ bozumu üzüm keserken faal (emekçi) Ali öyle dokunaklı bam teline basardı ki bu parçaları söylerken, bitişik tarla komşularımız bile akşama davet ederlerdi.

Şam radyosunun Türkçe bölümü de dinleyici istekleri olarak Zeki Müren, Suzan Yakar Çelik, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar’dan şarkılar çalardı. Radyo o yıllarda çok az evde olduğundan Eşref Kasteli Çarşısında bu istekler anons edildiğinde bir şenlik gibi karşılanırdı. Farkında olur muyduk bilmiyorum ama, çoğu şarkıya şartlanarak ezberlemiştik.

İlk, Orta ve kısmen lise sırasında Kilis’te düğün ve kutlamalarda da bölgenin şarkı, türkü ve oyunu vazgeçilmeyenlerdendi. Annem

“Bahçeleri gezelim, olmaz mı şekerim” diye bir şarkı dillendirirdi arkadaşlarıyla birlikte koro olarak. Kör Elif ve kocası Nessüm bölge şarkı ve türkülerinin birer arşivi gibiydiler. Hem çalar hem de söylerlerdi. Orta mektepte müzik hocamız Nezir Şener bestelerini mandoliniyle sınıfta çalarken aman ne hoşumuza giderdi.

Elmadağ’da Şan Sineması

Liseye İstanbul’a gelmiştim. Vefa’ya kaydoldum. Sonra Üniversite. Taksim Elmadağ’da Şan Sineması Pazar günleri saat 11.00’de konserler programlamıştı. Bir hafta türkü, diğer hafta Türk Sanat müziği konserleri icra edilirdi. Ahmet Sezgin, Recep Birgit, Nesrin Sipahi, Tülin Korman gibi ustaları bu vesileyle tanımıştım. Bütün radyo sanatçıları buraya gelirdi. Onları ayrıca tanımaktan keyif alırdık. Giriş ücreti 2.5 TL idi. Talebe bursları 250 TL olduğuna göre her öğrenci bu etkinliğe gidebilirdi. Nitekim İTÜ İnşaat Fakültesi öğrencisi arkadaşım Mehmet Candemir ile öyle yapıyorduk. Bugün acaba talebeler aldığı burs ile bir konsere gidebilir mi?

Dahası var, İstanbul Üniversitesi, Teknik Üniversitesi Türk Müziği Kursları, ayrıca İstanbul Belediyesi Konservatuvarı ve Üsküdar Türk Musikisi Derneği, MTTB, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği birer lokomotifti. Hocaları Süheyla Altmışdört, Nedim Otyam, Arif Sami Toker, Yıldırım Gürses gibi ağır toplardı.

Promosyon yapan Tercüman Gazetesi Harbiye Spor Sergi Sarayı’nda tertiplediği gecelerde ise Alaattin Şensoy ve Hamiyet Yüceses vs gibi sanatçılara konserler verdirirdi.

Bir Fırtınalı Gecenin Keyfi

Bunları neden hatırladım?

Çünkü kısa adı Turing olan Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda Alp Aslan’ın verdiği Seyrantepe’de Yaz Akşamları konseri vesile oldu. O gün İstanbul’da sürekli fırtına ve yağış uyarısı yapıldı. Galeriler araçlarını yatak yorgan sarmalar gibi özel korumaya aldılar. Kapalı garajlar karaborsaya düştü. Sürekli kazanmaya alışmış sigorta şirketleri ve belediyeler eleştirilerden kurtulmak için “uyarı” üzerine uyarı yaptılar. Gerçekten konserin yapılacağı salı günü gök delinmiş gibiydi. Ama hayat devam ediyordu.

Turing, Alp Aslan’ın bu muhteşem konserini programladığı gibi hayata geçerdi. Başkan Bülent Katkak söz verip de gelmeyenlere serzenişte bulundu. Açık Hava Tiyatrosunda her yaz devam eden konserleri 5 bin kişi yağmurlu havada şemsiyeleri ile takip ederken davetlilerden bazılarının gerektiği gibi sanatçıya, sanata, Türk Sanat Müziğine söz ile katkı verdiği halde, gerçekte ise öyle olmadığını

iştirak etmeyerek gösterdiler. Yazıklar olsun. Bittabi buna en fazla da emeği fazla olan Bülent Katkak üzüldü.

Akşam Sefası Hiç Bitmesin

Sanatçı Alp Aslan konsere başlamadan önce bir hatırlatmada da bulundu “Bülent Katkak gibi 10 tane aydınımız olsa Türk Sanat müziğinin sırtı yere gelmez.” Çok doğru ve yerinde bir tespitti. Üstelik bu dönemde kamudaki yönetimlerin ve yöneticilerin de pek umursadığı ve böyle bir endişeleri falan da yoktu. Bülent Katkak ise gelişmeye çok duyarlı. Cumhurbaşkanlığı Türk Sanat Musikisi Devlet Konservatuvarı da Yıldız’daki mekanından edilince, onları yine Bülent Katkak Turing’te konuk ediyor, imkanlar ortaya çıkarıyor ve kaynaklar bulmaya çalışıyor.

Alp Aslan(Mengen 1974) İTÜ Türk musikisi Devlet Konservatuvarı Ses Eğitimi Bölümünden mezun. TRT’nin açtığı imtihanı da birincilikle kazanarak TRT Sanatçısı olmuş. Hepimiz TRT Müzik’te Cuma akşamları yayınlanan Akşam Sefasının tiryakileri olduk bu nedenle. İstanbul’da yaşayan sanatçı Alp Aslan bir çok özel ve resmi kuruluşlarda Türk Müziği hocalığı yapıyor, konserler veriyor.

Seyrantepe’te Yaz Akşamları konserinde Alp Aslan’a klasik kemençede Emre Erdal, kanunda Atila Akıntürk ve tanburda bir hanım sanatçı Pelin Değirmenci eşlik etti. Çok şık bir repertuvar hazırlanmıştı. Itrı, Hacı Arif Bey, Fehmi Tokay, Şükrü Şenozan, Saadettin Kaynak, Erol Sayan, Alaattin Yavaşça, Faize Ergin, Nikogos Aga, Halil Necipoğlu, Cinuçen Tanrıkorur, Neyzen Hakan Alvan, Ahmet Hatipoğlu ve Metin Alkanlı’nın bestelerini keyifle izledik. Bir konser ancak bu kadar muhteşem olur. Üstelik sabah ses tellerinden rahatsız olan Sanatçı Alp Aslan ilaçla ve dua ile ayakta durduğunu belirtti. Bülent Katkaklar ve Alp Aslanlar oldukça Türk Sanat Müziğimiz daha uzun yıllar yaşayacak.

Çanlar Niçin Çalınıyor, Sela Kimin için Veriliyor.

TRT’de en fazla reatingi bir zamanlar Türk Sanat müziği alırdı. En azını ise klasik hafif batı müziği. Orkestra şefi Hikmet Şimşek’in (1924-2001)her Pazar verdiği klasik batı müziği konserlerinin reatingi binde 3 falandı. TRT klasik batı müziği prodüktörlerinden biriyle sohbet ederken bu reatingi hatırlatmış, yenilikler getirmeleri gerektiğini söylemiştim de bana “Kanun öyle. Seyirciler izlemek ve TRT de yasa gereği her hafta en az bir saat yayınlamak durumunda” diyerek kolaycılığa kaçan bir cevap vermişti. Oysa film müzikleri buradan besleniyordu.

Bu defa çanlar bizim için de çalıyor. TRT 4 sürekli Türk Sanat Müziği verirken artık ismi de değiştirilerek TRT Müzik’te sadece belli zaman dilimlerinde bu sanatımıza kapı aralanıyor.

Alp Aslan ‘ı ekranda izlemek farklı, canlı daha farklı. Tut-i mucize guyem ne desem laf değil ile olmaz ilaç sine-i sad pareme’yi iddia ediyorum bu kadar güzel dinlememişsinizdir. Gözlerinden içti gönlüm neşveyi derken Alp Aslan, Bir rüzgardır gelip geçer sanmıştım’a vurgu yaptı. Geçmedi. Her biri ayrı lezzet içinde. Hele hele “İnceciktan bir kar yağar tozar elif elif diye” yok mu gel de elifi ve dik duruşlu kamil insanı bir araya getirme.

Türk Sanat Müziğinin Başbakanı

Öyle bir vefa gösterdi ki Alp Aslan “Ne bildim kıymetin, ne bildin kıymetim”i icra ederken ustası Alaattin Yavaşça’da sağlığı için dua etti, sonra salondan hakka yürüyen bütün müzisyenlere fatiha istedi. Bu ne örnek bir vefa. Açılır gonca gül yar, Kız sen geldin Çerkeşten, Ruhuma gecenin matemi doldu, Gönlüm özledikçe görürdüm hele, der demez bütün gönül tellerimiz titredi.

Alp Aslan’ın okuduğu hicaz sofyan ilahilere gelince salon onu yalnız bırakmadı. İştirak etti. Duygulandı. Alkıştan kırıldı. Alp Aslan, Ahmet Hatipoğlu’nu aratmayacak. Hani Uğur Işılak iktidarca milletvekili yapıldıydı ya, Alp Aslan Türk Sanat Müziğinin Başbakanı neden olmasın?

 

Bir Durum Tespiti Sonrası. Ne Olacak Şimdi?

Bir husus canımı sıktı. Üzüldüm.

Üniversite yerleştirme sonuçlarının neticesi hiç de yarınımız için umut vermedi. En fazla dikkati boş kontenjanların sayısı dikkat çekti. Lisans ve ön lisansta boş kontenjan sayısı açık öğretim ile birlikte 279 bin 589’u buldu. Tüm kontenjanlar itibariyle doluluk oranı geçen yıl %95.3 iken bu sene %74.7’ye geriledi. Çoğu yerde kontenjan sayısı arttı ama talep düştü.

Hele bir de ÖSYM, 2017 ÖSYS yerleştirme sonuçlarının hatalı hesaplama yapıldığını açıklayıp da binlerce adayın bazılarını sevindirip, bazılarını perişan etmesi tamamıyla skandal oldu. Prof. Dr. Ahmet Ünal Yarımağan, Prof. Dr. Ali Demir’den sonra nihayet son ÖSYM Başkanı Ömer Demir de istifa etti.

Ayrıcalık ve Öncelik

Fotoğraf çok kötü, flu bile değil. İşte bir örneği; İşletme, fen bilgisi öğretmenliği, bilgisayar ve öğretim teknolojileri öğretmenliği ve uluslararası işletmecilik ile çevre mühendisliğine 8 üniversitede bir tane bile olsa öğrenci alınmamış, yerleştirilmemiş.

Mezunların türlerine göre de İmam Hatip Liseleri %18, Anadolu Liseleri %35, Fen Liseleri %55, Özel liseler %44, Özel Fen liseleri %59 olarak üniversiteye giriş imtihanlarında başarılı olmuşlar. Bu rakamlarda en fazla iddiasızlık ise kısa adı İHL olan İmam Hatip Liselerinde oluyor. Oysa hem öğrenci ve hem de okul sayısı da hızla artmış, çoğu okul İHL haline getirilmişti. Çünkü hükümet İHL üzerinde çok önemle durduğu gibi, çok ciddi yatırımlar da yapıyordu. Öyle ki “kolej” deniyor. Başta İlim Yayma ve ENSAR Vakfı olmak üzere çok sayıda sivil toplum kuruluşu da kamu gibi İHL önceliği ve ayrıcalığı içinde. Sadece İstanbul’da ENSAR 30 Bin İHL öğrencisine her gün üç öğün yemek veriyor.

Eğitim ve öğretimin devam ettiği günlerde İstanbul’da İHL Müdürü bir arkadaşıma “Hocam bir eliniz yağda, bir eliniz balda” dediğimde şaşırmıştı. “Dışarıdan öyle görünüyoruz değil mi?” deyince “Evet.. mesela yatılı İHL öğrencileri için bir veya iki kişilik odalar, içinde televizyon, buzdolabı, bilgisayar, kütüphane, lüks yatak, masa, sandalye ve klima olduğu söyleniyor. Bu kolej lafı da sanırım oradan çıkıyor.” dedim. Üzgündü, canı sıkılmış gibiydi “İçi seni, dışı beni yakar” deyip bir itiraf gibi açıklama yaptı;

Eksiklik Nerede?

-800 kadar öğrencimiz var. Okulumuzda çok amaçlı salonlar ve süper tesisler bulunuyor. Hepsi doğru. Ancak dersler boş geçiyor.

İnanamadım. Hem hükümet aşırı önem versin, hem de dersler boş geçsin. “Sanırım matematik, kimya, fizik, astronomi gibi derslerdir” dedim. Hayret etti.

-Maalesef meslek dersleri boş geçiyor. Söylediğin dersler dolu fakat Kur’an, hadis, fıkıh, kelam gibi esasa müteallik olan meslek derslerinin hocası yok!

İnanamadım. Çünkü İlahiyat Fakültelerinin de sayısı arttı, üzülerek yeniden sordum “Peki neden? O kadar çok teoloji eğitimi için yeni fakülteler açıldı ve çok mezun verdi?”

-Çünkü ilahiyat eğitim alan arkadaşlarımız artık İmam Hatiplerde öğretmenlik yapmak istemiyor, gözü Ankara’ya dikmiş bekliyor.

-Nasıl yani?

-Artık bürokraside söz sahibi olunca TRT başta olmak üzere dışişlerinden tut, enerji, ekonomi, maliye, bayındırlık bakanlıkları, merkez Bankası gibi her yerde görev almak istiyorlar. En azından bir personel dairesi başkanlığı falan. Makamı ve arabası olsun, sekreteri olsun, her gün günlük gazeteler gelsin, kurum yemekhanesinde ayrı masası bulunsun, önemli toplantılara katılsın, bazı yönetim ve denetim kurullarında ek görev verilsin gibi. Önünde örnekleri de var ve bu sayı her geçen gün artarak devam ediyor. İlahiyat mezunlarının çoğu artık öğretmen olmak istemiyor.

Müdür arkadaşımın son hatırlattığı daha da içimi yaktı; “Maalesef ibadet eden öğrencilerimizin sayısı da onda bire düştü. Her öğrencinin elinde pahalı bir akıllı telefon derste onunla meşgul. Öğrencilerimiz marka giyme peşinde.”

Burada lafını kestim “Diğer meslek okulu ve klasik liselerde de öyle.” Başını salladı. Belli ki içi yanıyordu.

Tarih Tekürrür mü Ediyor?! Hata Nasıl Yapıldı?

Hatırlar mısın 27 Mayıs darbesinden sonra harp okuluna giren askeri öğrenciler kendilerini hep yarının cumhurbaşkanı olarak görürlerdi. Çünkü devlet başkanları hep askerdi. Şimdi durum tersine döndü, her teoloji mezunu insanımız da kendisini belki de Bekir Bozdağ, Fikri Işık, Hakan Çavuşoğlu, Abdülhamit Gül, Mehmet Özhaseki, Nihat Zeybekçi, Osman Aşkın Bak, Bülent Tüfekçi, Numan Kurtulmuş, Naci Ağbal, Nurettin Canikli ve Ahmet Demircan gibi görüyor. 26 kişilik bir kabine en az 12 bakan İmam Hatip mezunu. Ancak İHL mezunlarının üniversiteye girişlerinde düşüş yaşanıyor.

Bu durumu yani eğitim, kültür ve medeniyet hareketindeki geriliği ilk gören yine imam hatip mezunu olan Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Eğitim ve kültürde geri kalındığını, başarılı olunamadığını, değerlerden uzaklaşıldığını, bir yorulmuşluk hali olduğunu, aralarda defoluların bulunduğunu, bazılarının yolunu kaybettiğini açıklayıp durdu. Bunun muhatabı olan siyasiler ve bürokratlar da hiç üzerine almadı, istifanın da insan için oluğunu düşünmediler.

Bir Uyarı Daha

AK Parti Genel Başkan Yardımcılarından Mustafa Ataş da durumu fark etmiş ki partisini uyardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hatırlattığı AK Partideki bazı yöneticilerin metal yorgunluğunu, işini yapmayan embesililerden bu ülkenin kurtulması gerektiğini, akraba ilişkisi olmayanların ancak yönetimde görev alabileceğini, kendilerine ayak uyduramayanların ayrılması icap ettiğini, kendi şahsi çıkarları için siyaset yapmaya çalışanların önceliği millete hizmet anlayışına çekmek durumunda olduklarını, temel kriterlerinin de liyakat, ehliyet, emniyet ve dürüstlük olduğunu bildirdi!

Daha önce bu tespitleri yapanlara kızılıyor, dışlanıyordu. Artık bu noktaya gelinmiş görünüyor. Osmanlı Cihan Devleti çağın gerisinde kaldığı için çözüldü. Rasyonalist İslam Filozofu İbni Rüşt’ün “Tehafüt- tutarsızlık/dengesizlik” adlı eseri 16. Yüzyılda Avrupa’da 17 defa basılırken bütün Osmanlı kütüphanelerinde sadece 4 adet el yazması bulunuyordu!. Kitaptan uzaklaşılıyordu. Bunun sebebini politik hurafelerde ve hamasette aramamak gerek. Çünkü aynı Osmanlı parlamentoyu, Yargıtay’ı, Sayıştay’ı, Danıştay’ı, maarifi, mülkiyeyi, adliyeyi ve maliyeyi kuran cihan devletiydi. Tuğrası hala bu kurumların çoğunda asılıdır. Sultan 2. Abdülhamit bunu fark etti, Almanya’dan subaylar getirterek orduyu yenilemeye çalıştı. Yeni okullar kurdu. Peki günümüzde böylesi bir örtüşme var mı? Elbette yok değil.

Önce İnsan

Tarih vizyonumuz ve bilgimiz olmadan gelişmeleri değerlendiremeyiz. Osmanlı’yı tımar sistemi cihan devleti yaptı, sonra tarımdan sanayileşmeye geç kalındı. Çünkü daha sonraki zaman dilimindeki sorumlularda toplumsal, siyasi ve zihni ortam yeterli değildi. Bilim, hür düşünce, hukuk, iktisadi rasyonalizm, uzmanlık ve liyakat gibi çağın temel dinamikleri zihinlere ve yüreklere henüz sinmemişti.

Denetim ve denge de gevşemişti. Hukuk güvenliği ve kuvvetler ayrılığı zarar görmüştü. İtaat kültürü iyice yerleşmişti. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” diyen İslam Peygamberinin bu söylemini güçlüye biat ederseniz es geçersiniz. Yoksa sizi hizaya getirirler. Neticede suskun ve pasif bir toplum olunur.

Bütün bu gelişmelerde herkes nerede hata yapıldığını yeniden fark etmeli ve insana yatırım yaparak yola çıkmalı. Bu da önce eğitim, kültür, sanat, sorgulama ve medeniyet hareketi içinde olmakla başlar.

 

 

“Aldatan Bizden Değildir”

0

Elimde bir fotoğraf karesi. Hangi mahallenin bakkalıdır, bilmiyorum. Kendisini bu davranışından ve verdiği ince mesajdan dolayı tebrik ediyorum. Mehmet Özüdoğru, mahallesindeki davet edildiği bir düğünde evlilere zarf içinde 50 TL takdim eder, zarfın içine şunu yazar: “Sayın komşum, sen alışverişini BİM’den yaparsın; ama düğününü hayırlamaya mahalle bakkalı gelir.” Sayın bakkalımızın tepkisini ve buradaki nükteyi çok iyi anlıyorum.

Bayram öncesi, hanım: “Bir derindondurucu alalım.” dedi. İsteği emir kabul ettik, bulduğumuz bir kampanya kapsamında soğutucu aldık. Satıcı, bizim bu ürünü 300 TL indirimli aldığımızı, kendisinin bir şey kazanmadığını, ancak firmadan 50 TL pirim alacağını söyledi. İnandım. Aynı firmanın bir başka isimle çıkardığı aynı kalitedeki bir ürününün, bizim aldığımız fiyattan 250 TL daha düşük fiyatla çok şubeli bir markette satıldığını görünce pek şaşırdım, hayıflandım. Yani bu ürün, demek ki gerçek satış fiyatının yarısından daha düşük fiyatla satılabiliyormuş.

Mahallemizdeki kırtasiyeciyle konuşuyorum. Bana şunları söyledi: “Büyük, zincir mağazalar bir iki üründe acayip indirim yapıyorlar, diğer ürünleri pahalı satıyorlar. Bir öğrenci, ihtiyacı olan ürünlerin tamamını bizden alırsa daha uygun fiyata alır. Büyük marketler, promosyon adıyla müşteriyi cezbediyor ve totalde kandırıyor. Biz bunun örneğini sık yaşıyoruz. Vatandaş farkında değil.”

Ticaretin yapıldığı pazar, bir toplumun ahlak düzeyin gösterir. Bakkallarımızın, esnafımızın ihlasla, sabırla tevekkülle hizmet üretip rızkını kazandığı, terbiye ocağı çarşılarımızın yerini alan zincir marketler çoğaldıkça hem ticaretin tadı kaçtı hem insanların tamahkârlığı arttı. Ben bu işe bir anlam veremiyorum. Derdimizi anlatıp sırrımızı paylaştığımız bakkal amca, kaprisimizi, nazımızı çeken esnaf dayı piyasadan çekildikçe alışverişte güven de bereket de huzur da yok oluyor. Satıcı: “Bereket versin.”,  alıcı: “Bereketini gör.” derdi. Dualaşma seansları yaşanmıyor. Her alışverişimde aldatılma korkusu yaşıyorum.

Bulunulan fiziki ortam, kurulan sosyal yapı, kişilerin düşüncelerini etkiler, huzurunu artırır veya azaltır. Şehirlerimizi kent yaptık, bakkalın yerine market getirdik,  berberi kuaföre çevirdik, esnafımıza brokırveya müşteri temsilcisi dedik; şimdi, içini boşaltıp küçümsediğimiz mana dünyamızda mutluluk arıyoruz. “Böyle gecenin hayır umulur mu seherinde?” Beyhudedir bu gidiş, yoktur sonu. Batı’nın ticaret arenası olan marketlerde aldatmaya dayalı satış yöntemleri kullanılıyor. 1 Nisan şakalarındaki ahlak: “Kandırarak kazanmak” veya “Karşındakini aptal yerine koymak”

Bakkal Mehmet, tepkisini başka nasıl göstersin? Vatandaş, kandırılmadığından nasıl emin olsun? Böyle ticaret olmaz. Peygamberimiz ne güzel söylemiş: “Bizi kandıran, bizden değildir.”

Son zamanlarda düğünlerde, damat ya da geline pahalı altınların taklitleri takılıyormuş. Bir milyonluk tam altının taklidini 10 liraya alıp takabiliyormuşsun. Bu uygulama yaygınlaşmaya başlamış. Ne denir bu işe, bilmiyorum. Kim kimi kandırıyor, nereye kadar kandıracak? “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.” ilkesi nerede kaldı? Uyanık olan kim, aptal yerine konan kim? Kazandık zannederken neleri kaybediyoruz? Hani güven, hani doğruluk? Gösteriş budalası olduk. Global kapitalist ahlak mı bizi bu hale getirdi yoksa biz zaten bu muyduk? Ahlakın tanımı değişti de bizim mi haberimiz yok?

Karamsarlık telkin etmek istemiyorum;  ama bir şeyler değil, çok şeyler yanlış gidiyor! “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes.” diyenler de bu kirlenmeyi temizleyemedi; üstüne üstlük, “artırdı”.

Yeni medeniyet inşa etmek isteyenler, toplumumuzdaki, ticaretimizdeki bu çürümüşlüğü görmeli, gereğini yapmalı. Nereden başlamalı diye sorunlara: “Alın size başlangıç noktası”. Girin içeriye!