18.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 669

İktidarla İmtihanı Kaybettiler

0

Muhafazakâr camia içinden de, Ak Parti iktidarı döneminde yaşanan yozlaşmadan bazı şikâyetler oluyor. Ancak Hayrettin Karaman’ın “sigara içen başörtülü kadınlar” için yaptığı eleştiri kadar ilgi çekmiyor.

Bu parti “3Y yani yolsuzluk, yoksulluk ve yasakları kaldıracağız” vaadiyle yola çıkmıştı.

AKP döneminde Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik kesimin milli gelirden aldığı pay artarken, en fakir yüzde 20’lik kesimin payı daha da azaldı. Yani gelir dağılımı daha da bozuldu.

Ancak Ak Parti’nin yönetim kademeleri ile yakın yandaşlar içinde yoksul kalmadı. Merkezi yönetimde veya yerel yönetimlerde görev yapan AKP’lilerin hemen hepsinin çocukları son derece yetenekli birer iş adamı oldular.

AKP kendi büyük zenginlerini yarattı. Ama nedense vergi rekortmenleri arasında bunların ismine rastlayamıyoruz.

Yasaklardan kalkan sadece başörtüsü oldu. Ülkenin tamamı OHAL kapsamında ve Kanun Hükmünde Kararnameler ile yönetilir hale geldi. Her kesimden insanların özgürlüğünün ve mal varlığının teminat altında olduğunu söylemeye imkân kalmadı. Terör sebebiyle can güvenliğimiz de ciddi risk altında.

Ama hiç olmazsa 15 seneden beri “İslamcı” bir iktidarın döneminde yönetimde ve toplumda “İslam ahlak ve fazileti” yaygınlaşıyor diyebilseydik.

******************************

Para, Makam ve KADIN Açlığı

“Şunu görelim, bizim para, makam ve kadın açlığımız var. Şeytan da buradan saldırıyor. Parave makamı paylaşamayınca birliğimiz dağıldı.”

Bu sözler Yandaş Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak’ın. Dilipak AKP ve muhafazakâr camianın içinden olup, en fazla özeleştiri yapanlardandır.

Dilipak muhafazakâr kanattan duymaya alışık olmadığımız, Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün bir kitabının ismi olan, “Allah ile aldatmak” kavramı üzerinden de özeleştiri yapıyor:

“Şu alçak, hain, lanet olası rüşvetçilerden yakanızı bir an önce kurtarın nasıl kurtaracaksanız. Bunlar herkesi haraca bağlıyor. İhalelere hile karıştırıyorlar, imar işlerinde bu işler çok fazla. İli, ilçesi yok.

Bu işe vakfı, camiyi de karıştırıyorlar. Cami avlusunda rüşvet pazarlığı yapıyor bu ahlaksızlar.

3 kuruşluk işi 10 kuruşa yapıyorlar, aradaki farkı paylaşıyorlar. Siyasetçi, bürokrat, işadamı herkes bu şeytani halkaya katılıyor.

Hani o ‘Şeytan sizi Allah’la aldatmasın’ diye bir ayet var ya, bunlar da cami ile vakıfla aldatıyorlar!”

Gerçekten rüşvet mekanizmasında vakıfların ve Camilerin böylesine kullanıldığı bir dönem daha önce hiç olmadı.

Bu rüşvetleri alanların “Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın fetvası” ile olmayan vicdanlarını rahatlattıklarına dair bol bol örnek hikâyeler dinliyoruz.

Karaman’ın fetvası ile “devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına bağış yapmalarına cevaz verdiği ve bu fetvanın yolsuzluğa ve rüşvete kılıf arayanların önüne geniş bir meşruiyet alanı yarattığı” iddiaları vardı.

Dilipak’ın cümleleri bu iddiaları doğruluyor.

******************************

AKP Döneminde Zina

Ahlak” deyince muhafazakâr kesimden bazılarının aklına sadece kadın kıyafeti ve davranışları geliyor.

Bu alanda yozlaşma olmamasının reçetesi olarak da tesettürü, İmam Hatipleri ve Kur’an Kurslarını görüyor.

Bakalım bu alanda rakamlar neler söylüyor?

Hürriyet Gazetesi’nde Ertuğrul Özkök 16 Ağustos’ta “Alnı secdeye değen erkeklerin yüzde kaçı eşini aldatıyor” başlıklı bir yazı yazdı.

Bu yazıda çok ilginç ve üzücü rakamlar paylaşılmış.

  • “Türkiye’de erkeklerin yüzde 58’i, kadınların yüzde 40’ı eşini (veya partnerini) aldatıyor.
  • Bu rakam 2000’li yılların başında erkelerde yüzde 25, kadınlarda yüzde 11 civarındaydı.
  • Türkiye, eşini veya partnerini aldatma oranı konusunda, dünyanın en yüksek oranlı ülkeleri arasında yer alıyor.”

Ertuğrul Özkök -haklı olarak- “Alnı secdeye değenler arasında bu oran nedir?” diye soruyor.

“Araştırmalara göre, toplumun yüzde 70’nin muhafazakâr olduğu, kadınların yüzde 50’den fazlasının başörtüsü taktığı” bir Türkiye’deyiz. “Hiç şüpheniz olmasın ki, toplumun her kesimi aldatma oranından üzerine düşen payı alıyor.”

Bu değişimi değerlendirirken bir hususu da gözden kaçırmamak lazım:

AKP iktidarı döneminde 26 Eylül 2004‘te çıkarılan bir kanunla zina Ceza Kanunu açısından suç kapsamından çıkarıldı. 2005 yılında çıkarılan yeni TCK’da da, 1926’dan beri yürürlükte olan, zinayı suç sayan maddeler konulmadı. Böylelikle zinaya ilişkin her türlü yaptırım yok sayıldı.

AKP’nin zinayı suç olmaktan çıkarmasının muhtemelen aldatma oranını yükselten bir etkisi olmuştur. Fakat ne kadar artırdığını bilemiyoruz.

Aldatma oranının artışı sosyolojik bir değişim ise AKP’nin bu değişime olumsuz bir katkı sağladığı açıktır.

*********************************

Yolsuzluk Var ama Yollar Yaptık

“Dürüstlük, ahlak, adalet, hak, hukuk” gibi değerleri hatırlattığımız zaman sözde muhafazakar kesimden gelen “ama köprüler, duble yollar; ama AVM’ler, ama havalimanları yaptık” savunması geliyor.

Bu ne yaman çelişkidir?

Son on senedir sadece yüzde 3,3 olan ortalama büyüme bile ekonomide de başarısız olduklarını göstermeye yeterlidir.

Fakat görünen o ki, “İslam ahlak ve fazileti” konusunda verecekleri iyi örnekleri pek yok.

Muhafazakâr mahalleden taşınan Levent Gültekin haklı:

“İslamcılık şatafatlı bir iktidarla beraber ağır bir mağlubiyet yaşıyor.”

 

Cehaletin Kolektif Tahsili

0

Son zamanların meşhur yazarı Yuval N. Harari’nin ‘Sapiens’ kitabında CEHALETİN KEŞFİ diye bir bölüm var. Batı’nın “İgnoramus / Bilmiyoruz” diyerek Cehaletini kabullendiğini, Doğu’nun ise hala kabullenmediğini tespit eder ve günümüzde medeniyetler arası derin uçurumun bundan kaynaklandığını söyler. Bir de bireysel ve kolektif cehaletten bahseder.

Bizde de bu alanda ilginç kitaplar var: Biri Bakan Nabi Avcı’nın doçentken yazdığı ENFORMATİK CEHALET ve diğeri Prof. Hüseyin Atay’a ait CEHALETİN TAHSİLİ. Her ikisi de Kolektif Cehaletle alâkalı görünse de Siyasetçi Nabi Avcı’nın yazdıklarıyla Millî Eğitim ve Kültür Bakanı iken yaptıklarıyla hiç örtüşmediği için es geçiyoruz.

Tarih disiplininde yüz yıllık birikimiyle Halil İnalcık Hoca ne ise İlâhiyatta da Hüseyin Atay Hoca odur. Geçen yıl kaybettiğimiz Tarihçilerin Pîri’ni yakın zamanda andık. İlâhiyatçıların Pîri ise 87 yaşında; Allah ömrünü uzattıkça bereketlendirsin. 15 yaşında medreseyle tanışan, liseyi ve üniversiteyi Arapça aşkına Bağdat’ta bitiren, Cehaletin Tahsili kitabını yazdığı 2000’li yıllardan beri de bazen basın bazen sosyal medya üzerinde mesajlarını iletmeyi sürdürüyor.

Hüseyin Atay; “Toplumda üç şey eksik: 1.Allah korkusu 2.Kanun korkusu 3.Kamu vicdanı korkusu” derken ve bunu ‘İman eksikliği’ne bağlarken gözümün önündeki otobanda da Dindar ama Allahsız, Şeriatçı ama Kanuntanımaz, Müslüman ama Hırsız çelişkileri yarış yapıyor. Atay Hoca’nın “İnandıklarına inanmış değiller” cümlesini görünce Sezai Karakoç’un “Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum” mısrası takılıyor aklıma.

Prof. Atay; “Niçin sorusu düşünmenin başlangıcıdır” ve “Medeniyet kurmak felsefe yapmakla olur” derken de zihnimize halkımızın başucu sloganları olan -Felsefe yapma! -İcat çıkarma! -Fazla merak iyi değildir! -Çok düşünme, kafayı yersin! replikleri şekere karıncaların üşüşmesi gibi üşüşüyor. Sonra kafama takılıyor: Düşünen Adam Heykeli neden Ankara Siyasal’ın yada Marmara İlâhiyat’ın bahçesinde değil de Bakırköy Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları bahçesinde; Hüseyin Atay gibilere Deli muamelesi yapmak için mi?

Atay, “İslam’da düşünmek farzdır” der ve Kuran’ı iki kelimeyle özetler: İlim ve İman. Yani bilerek inanmak yada inanarak bilmek.. “Dünya tarihinde Kuran’dan başka hiçbir kitap ‘Oku’ buyruğu ile başlamamıştır. Bundan dolayı da adını ‘Okumak’ olarak Kur’ân koymuştur.” Yani Müslüman okur / kaari, Kur’an da okunan demek.. H. Atay son mesaj olarak da Ta-Ha 114’ün sonunu esas alır: “Rabbî zidnî ilmâ / Rabb’im ilmimi arttır!” De ve söyle!

“Kuran’ı çoluk çocuk, okuryazar, okumaz yazmaz, âlim, düşünür, edip, fâkih, müçtehit, filozof, ilkokul mezunu, lise mezunu, hiçbir yerden mezun olmayan, doktor, doçent ve profesör, herkes, her türlü durumda, abdestli, abdestsiz okuyacak. Çünkü o, insanlık kitabıdır” diyor Hüseyin Hoca; hem de “Dinsiz de, dinli de okuyacak” notuyla.. Kur’an okumayı engellemenin de ya fizikî güç kullanımıyla veyahut okumaya şartlar getirerek mümkün olabileceğini söylüyor.

Bireye Tapma bahsinde de Atay, seçkin bireyleri putlaştırmanın her şeyi ondan beklemenin haricinde sorumluluğun da putlaştırılanlarda yoğunlaşması ve öbür bireylerin sorumsuzlaşmasıyla ilgili olduğunu kaydeder. İnsan düşünmeden edemiyor; kültürümüzdeki bu Tekadamlık düşkünlüğü ve Kulperestlik Yunan mitolojisinin mi, Türk mitolojisinin mi örnekleridir?

Dürüstlüğü de hırsızlık yapmamak ve yaptırmamak olarak tarif eden Prof. Atay, “Kendi hırsızlık yapmaz görünerek sırtından hırsızlık yaptıranlar; hırsızlığın ahlâksızca, korkusuzca aşırı derecede yapılmasına sebep oldukları için hem hain hem de en kötü hırsız sayılırlar” diyerek toplumsal algının kendi sonunu hazırladığına dikkat çeker. Yani bindiğimiz dalı kendimiz kesiyoruz.

Ve ömrünü emrolunduğu gibi dosdoğru bir çizgiye adayan Hoca’nın 65 yıldır tekrarladığı şu Arapça mısra kitabının yazılma gerekçesi gibidir: “İzâ kâne hâze’d-dînu dîne mezelletin felestü bîmüslimi / Eğer bu din alçaklık dini ise ben Müslüman değilim”

 

Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmeyenler

0

Çok isabetli, çok ciddî ve yerinde bir yazıyı iktibas ediyor, sütunuma zevkle alıyorum:

Merhum Sultan Abdülhamid’in 1876’da ilk defa, 1908’de ikinci defa ilân ettiği Hürriyet ve Kanunu-u Esasi (Anayasa) Osmanlı toplumunun farklı kesimlerinde lehte ve aleyhte dalgalanmalara yol açtı…

Bir grup, işi daha da ileriye götürerek; Anayasa’nın Şeriat’a (Dine) muhalif, dine aykırı olduğunu dillendiriyorlardı. Hatta bunun küfür (kâfirlik) olduğunu söylüyorlardı.

Bediüzzaman ise bunların aksine, koyu bir hürriyet ve meşrutiyet (hükümdarlıkla yönetilen bir ülkede hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan hükümet etme biçimi) taraftarıydı.

Gazetelerdeki makaleleriyle ve söylemleriyle, Meşrutiyetin (bugün Cumhuriyet ve Demokrasinin), Hürriyetin, Kanun-u Esasi’nin Şeriata (Dine) aykırı bir sistem olmadığını; bunun Din dışı bir şey olmadığını anlatıyordu.

Bediüzzaman, bu konuda kendisine sorulan bir suale şöyle cevap vererek; Sultan Hamid’in ilân ettiği ‘Kanun-u Esasi’yi (Anayasa’yı) savunuyor; ümmetin (milletin) önünü hem sosyal, hem de hukuki açıdan açıyordu:

“Maatteessüf (maalesef, ne yazık ki), su-i tesadüfle (yanlış bir düşünce eseri olarak) hükümete itiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite (bu konuda çok ileri gidenlere ve çok geri kalanlara) rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Arap’tan sonra İslâmiyetin kıvamı (onu ayakta tutanı, koruyanı, gözeteni ve asırlarca savunanı) olan Etrak’ı (Türkleri) tadlil ediyorlardı (Türkleri dalâlette, yanlış ve bâtıl yolda olmakla itham ediyorlardı)..

“Hatta bir kısmı o derece tecavüz etti (saldırıda o derece ileri gitti) ki, ehl-i kanunu (Kanun-u Esasi’den yani Anayasa’dan yana olanları) tekfir ederdi (kâfirlikle suçlardı). Otuz sene evvel olan Kanun-u Esasi’yi ve Hürriyetin ilânını tekfire (kâfirlikle itham etmeye) delil gösterdi. ‘Her kim Allahın indirdiğiyle hükmetmezse’ (Maide: 44) ila ahir (ayetini) hüccet ederdi (delil olarak gösterirdi).

“Biçare (zavallı) bilmezdi ki: Ve men lem yahkum (Her kim hükmetmezse) bilmânâ (asıl mânâ ve anlamı): Ve men lem yusaddık’tır (tasdik etmezse, kabul etmezse). Acaba sabık (geçmiş) istibdadı (baskı rejimini) hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasiye (Anayasaya) itiraz eden (karşı çıkan) adamlara nasıl itiraz etmiyeceğim?” (Münazarat)

Gerçek bir Türk dostu ve muhibbi olan (Türkleri seven) Bediüzzaman, hem bir gerçeği tesbit ediyor, hem de Türkleri bu muterizlere (itiraz edip karşı çıkanlara) karşı ayet-i kerimenin ışığında savunuyordu.

Aynı tespitler bu gün için de geçerli değil midir?

Bu ayette geçen ifadelere bakalım: Ayette geçen ‘ve men lem yahkum’ bi’l-mâna (mânâsı) ‘ve men lem yusaddık’tır. Yani; Allahın hükümleri ile amel etmeyen (onları tatbik etmeyen) değil de, Allahın hükümlerini tasdik etmeyen, Allahın hükümlerine inanmayan kâfir olur demektir.

Zira amel etmemek (işlememek) ayrıdır, inkâr etmek ayrıdır. Amel etmeyen (Allahın emirlerini yerine getirmeyen) günahkâr olur ama inkâr eden (inanmayan) kâfir olur. Hükümet amel etmiyor (Allahın emirlerini yerine getirmiyor) olabilir ama inkâr da etmiyor (inanmıyor değil). Çünkü zaten (o zamanki) anayasasının 11. maddesinde devletin dini ‘İslâm’dır demektedir.

Bu anayasayı kabul ve ilân ettiği için Türkleri ‘dalalette’ (yanlış ve bâtıl bir yolda) olmakla suçladılar. Ve Bediüzzaman; ‘Türkler, Araplardan sonra İslâmiyetin kıvamıdır (İslâmı ayağa kaldıran, ayakta tutan ve onu koruyandır).’ dedi. Hem Türkleri savundu hem de Anayasaya itiraz edenlere karşı Kanun-u Esasi’yi (Anayasayı) savundu.

Günümüzde, İslam dünyası hâlâ bu konuyu tartışmaktadır. Ama Bediüzzaman’ın bu içtimaî (sosyal) konulardaki görüş ve tahlilleri (ayetin inceliklerini göstermesi) ümmete (halka) duyurulmuş ve işlenmiş olsa; bu tartışmaların önü kesilir ve içtimai (toplumsal ve sosyal) sahada da ümmetin (milletin) önü açılmış olur…(Atilla Yılmaz, Yeniasya, 22 Ağustos 2017, s.10

 

Akşener’in Yolu

0

Hemşerimiz Meral Akşener, yeni bir siyasal oluşumun lideri olarak yola çıktı.

Yolu açık olsun.

Çok partili siyasal düzenlerde farklı toplumsal kesimlerin çıkarlarını savunan partiler vardır. Bu partilerin başarıları, çıkarlarını savundukları toplumsal kesimlerin “bilinç düzeyine” bağlıdır.

Örneğin; emekçi sınıfların hak ve çıkarlarını savunan bir sosyalist partinin başarısı, emekçilerin “sınıf bilinci” oluşmuşsa mümkündür!

Öte yandan; din, mezhep ve etnik köken üzerine kurulu siyasi oluşumlar, “Ulus Devlet” temeline konan dinamitlerdir!

İşte Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin içler acısı hali. Emperyalizmle işbirliği içinde olan Krallar, Emirler ve Şeyhler, yaşadıkları coğrafyayı kana buladılar. Bu kan, yüzyıllar sürecek “kin ve öfkenin” tohumlarını besleyecek.

Ne yazık ki, son 15 yıldır iktidarda olan AKP de uluslar arası siyasette büyük yanlışlar yaptı. “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi çiğnendi.

Ulusal varlıklar yabancılara satıldı. Ülke dış borç batağına saplandı. Eğitim Siyaseti, ülkenin en büyük ihtiyacı olan “nitelikli-üretken insan” yetiştirmiyor. Çünkü siyasal iktidar “kindar ve dindar bir nesil” üretme inadında! Oysa bugün Ortadoğu ve dünyada yaşanan terör olayları, küçük yaştan itibaren beyinleri kirletilen “kindar nesil” eliyle gerçekleşiyor!

AKP iktidarının, demokrasi, hukuk devleti ve özellikle de laik devletle sorunları var!

O halde ne yapmalı?

Akşener’in liderliğini yapacağı siyasi parti nasıl bir parti olmalı?

  • MHP’nin yeni bir kopyası olmamalı,
  • Toplumun farklı kesimlerini kucaklayan bir “Merkez Parti” olmalı, program ve ilkeleriyle bunu kanıtlamalı,
  • Bilim ve teknolojiye dayanan bir eğitim düzeni öngörmeli,
  • Emekçi sınıfların hak ve özgürlüklerini savunmalı,
  • Tarımda üretimi teşvik eden, üreticiyi koruyan bir siyasal hedefi olmalı,
  • Sanayide, “ileri teknoloji ve ARGE’yi teşvik etmeli,
  • Ulaşımda demiryolu ve denizyolu ulaşımını öncelikli kılmalı,
  • Dış Politika’da “Yurtta ve dünyada barış” ilkesine dayanmalı, öncelikle de YURTTA BARIŞ’ı sağlamalı,
  • Cumhuriyet’i kuranlara sahip çıkmalı,
  • Dini değerlere sahip çıkmalı ve fakat dini kirli siyasetin aracı haline getiren anlayışlara geçit vermemeli,
  • Kültür ve sanata önem vermeli, sanatçıya ve bilim adamlarına sahip çıkmalı,
  • Üniversitelerden siyasetin elini çekmeli, “Mali ve İdari özerkliğe sahip üniversite” idealine sahip çıkarak, 12 Eylül faşizminin ürünü YÖK’e son vermeli,
  • Ülke kalkınması için uzun erimli “Kalkınma Planları” hazırlamalı,
  • Ulusal varlıkların yok pahasına satılmasına engel olmalı,
  • “Yap-İşlet-Devret” olarak tanımlanan emperyalist uygulamalara son vermeli,

Bu “siyasal manifesto” daha da geliştirilerek halkın karşısına çıkılmalı ve iktidarı hedeflemelidir.

Bu temel değerleri ve hedefleri savunan bir siyasal partinin bu ülkede başarılı olacağına ve toplumsal çatışmaları da engelleyeceğine inanıyorum.

Yolun açık olsun Akşener…

 

Danışmanlara Danışmalı mı Danışmamalı mı?

0

ABD Başkanı Donald Trump ilginç bir başkan. Alışılmadık çıkışları ve beyanatları oluyor. Buna karşılık Trump’ın ekibindeki istifa ve ayrılık depremi devam ediyor.

Yedi aylık süreçte Beyaz Saray Milli Güvenlik Danışmanını, FBI Direktörünü, üç iletişim direktörünü kaybeden Trump, son olarak 17 danışmanının istifasına neden oldu. Trump ayrıca bir yıldır beraber çalıştığı Baş Stratejisti‘ni işten çıkardı.

Geçen hafta Danışmanlar Konseyinden 8 üye Başkan Trump’ın açıklamalarını benimsemedikleri için istifa etti. Danışmanlar Konseyinden istifa edenler arasında ABD’nin dünyaca Intel, Merck, Frazier, 3M gibi dev şirketlerinin tepe yöneticileri olan ünlü CEO’lar vardı.

Bu konseyde ayrıca IBM, General Motors, JP Morgan Chase, Wal-Mart, Boeing, Pepsi gibi şirketlerin CEO’ları da vardı.

Trump da tam kendisine yakışanı yaptı: Danışmanlar Konseyini feshetti.

Hem de sosyal medya hesabından, “Konseyden ayrılan her CEO’nun yerine getirebileceğim çok kişi var. Tribünlere oynayanlar devam etmemeliydi” mesajını paylaşarak.

Daha önce de UBER’in eski CEO’su, çoğunluğu Müslüman olan bazı ülkelere getirilen seyahat yasağının ardından; Tesla’nın CEO’su ve Disney’in CEO’su ise ABD’nin Paris iklim anlaşmasından çekilmesi üzerine kuruldan ayrılmışlardı.

Sanayi Konseyi‘ndeki 11 CEO ise Trump’ın ırkçılık yanlısı gruplara karşı söylemini hafif buldukları gerekçesiyle danışmanlık görevlerinden ayrıldıklarını açıklamıştı.

Bir başka istifa furyası da Beyaz Saray Sanat Komitesi’nden geldi. Sanat Komitesinden 16 üye, Trump’ı protesto etmek amacıyla görevlerinden ayrıldı.

*************************************

Saygı Yerine Kaygı

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hoca’nın gençlerle sohbetinde söylediği şu iki cümle önemlidir:

“Hiçbir kimse her şeyi bilemez. Akıllı insanlar danışır.”

“Hayatta üç OTORİTE KAYNAĞI vardır. İdeal olan bu üçünün bir arada olmasıdır. 1- Yaş/ tecrübe sebebiyle sağlanan otorite. 2- Mevzuattan kaynaklı, belli bir makama tayin edilmek veya seçilmekle kazanılan otorite. 3- Bilgiden kaynaklanan saygı ve otorite.”

Otorite ile saygı duyulma arasında bir ilişki vardır. Fakat saygı duyulan biri olmak için otoriteyi sağlamak yetmez. “Korku duyulana saygı gösterilir” gibi bir düşünce olsa da, “saygı hak edilmesi gereken bir kavramdır.”

Hayata sadece kendi dar penceresinden bakan, başkalarının duygu, düşünce ve hatta varlığını umursamayan insanlara saygı duyamayız. Saygı göstermeyene saygı duyulmaz.

Başarılı olmak, sayılmak isteyen kişiler bu sebeple istişare eder. Başkalarının bilgi, tecrübe ve aklından faydalanmak isteyen devlet veya şirket yöneticileri her zaman yakınında istişare edebileceği nitelikte insanlar bulundurur.

Fakat bir süre sonra danışan kişiler (Başkan, Bakanlar, şirket CEO’ları, Genel Müdürler) her şeyi öğrendiklerini, danışmanlardan daha iyi bildiklerini düşünmeye ve kimseye danışmadan yönetmeye başlarlar.

İşte Trump bu noktaya erken geldi.

ABD Başkanı seçilmesinin sağladığı otoriteyi yeterli görünce, Devlet Başkanına yakışmayan bir üslupla pervasızca konuşuyor. Hata üstüne hata yapmaya devam ediyor.

Danışmadığı, ancak kendi görüşlerini desteklemesini istediği Danışma Konseyini istediği olmayınca kapatıyor. Bu tavırlarıyla bir kısım ABD vatandaşları için utanç vesilesi oluyor.

Kendisine saygı duyulmuyor. ABD’nin (ve dünyanın) geleceği için kaygı duyuluyor.

***********************************

Devletimiz Diplomasi Dilini Kaybetti

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan çok tecrübeli, çok güçlü bir politikacı. Adeta ülkeyi yöneten tek adam durumunda.

Bayramın kaç gün olacağından, faizlerin mertebesine, Anayasa Mahkemesinin nasıl karar vermesi gerektiğinden, mahkûmların kıyafetine kadar her konuda tek karar mercii O.

Bu gücün verdiği özgüven patlaması ile üslubu pervasız.

Mesela devletimizi kuran ve halen ana muhalefet olan parti için “CHP’nin tek adam diktatörlüğünde ne yapıldı Allah aşkına? CHP’ye soruyorum: Yahu senin bu memlekette dikili bir ağacın mı var? Bu cibilliyetsiz partinin bu ülkeye hiçbir katkısı olmamıştır” diyebiliyor.

Diğer partilerin liderleri, Yüksek Yargı Başkanları, Bakanlar, Baro Başkanı, Merkez Bankası Başkanlarına vb. karşı bir sokak ağzı ile yaptığı alçaltıcı sözler için internetten bir araştırma yapsanız koca bir kitap olur.

“Eğer racon kesilecekse bu raconu bizzat kendisi kesen” bir lider O.

Aynı üslup dış ilişkilerimize de yansımış durumda.

İşine gelmeyen bir karar alan bir devletin Başkanı veya Başbakanına miting meydanlarından veya muhtar toplantılarından veryansın ediyor. “Ey!!!” hitabıyla başlayan isminin arkasından muhatabına “Sen kim oluyorsun?, haddini bil!, yaşın tecrüben ne kadar?” tarzı beyanatlardan payını almayan devlet az kaldı.

Sadece son dönemde Fransa, Rusya, İsrail, Hollanda derken şimdi de Almanya hakkında konuşurken (haklılığını da gölgeleyen) üslubu diplomasi dilinden ne kadar uzaklaştığımızın birer göstergesi.

Bütün ülkelerde diplomasi kaynaklı olmayan devlet başkanları bazen hata yapabilir. Bu durumda görev danışmanlara veya dışişleri bakanlıklarına düşer. “Yanlış anlaşılmayı” diplomatik bir dille düzeltirler.

İşin kötüsü bizde bu süzgeç kalmadı. Başbakan ve Dışişleri Bakanı da Erdoğan’ın kötü birer kopyası olmayı tercih ediyor. Danışmanlardan istifa eden yok, hepsi susuyor.

Oysaki danışman fikri olan ve fikrini danışanla paylaşan insandır. Ancak sadece maaş için danışman atananların ne fikri olur, ne de tavrı.

Bence Trump haklı. Madem danışmayacaksın bütün danışmanlıkları ve ilgili bakanlıkları kaldırın gitsin.

 

Bilelim Saadet Asrını Görelim Mutluluk Kasrını

0

İnsana bu kâinat ve mevcudat; Mâlik’ini ve Hâlık’ını / Yaratanını aratmalı. Bu uğurda fikrî, tefekkürî ve düşünsel bir yola sevketmeli, yöneltmeli. Bu hususta elbette her şeyden önce bu mevcudat ve varlığın en meşhuru / en ünlüsü, düşmanlarının da tasdiki ve doğrulamasıyla en mükemmeli / en tamı, en büyük kumandanı / komutanı, en namlı hâkimi / hükmedicisi, sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı fazileti / güzel ahlâkı ve erdemi ile ve getirdiği Kur’an ile ışıklandıran Muhammed-i Arabî’yi ziyaret etmesi ve aradığını ondan sorması gerek.

Tabii bunun için de Asr-ı Saadet / Saâdet ve Mutluluk Asrı’na gitmek lâzım. O asır, hakikaten, o zat ile insanlığın saadet ve mutluluk asrı olmuş. Çünkü en bedevî, en ümmî / câhil / okur-yazar olmayan bir kavmi / topluluğu, getirdiği nur / ışık vasıta ve aracılığı ile, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim / hümedici ve idareci eylemiş.

Elinde; bu kâinat sahibinin bir fermanı / emir ve buyruğu bulunuyor. O fermanı her asırda üç yüz milyondan fazla insan tasdîk ve kabul ediyor. O ferman olan Kur’an-ı Azîmüşşan / Şanı Büyük Kur’an, yedi bakımdan harika. Kırk vecihle / kırk tarzda mucize / insanı acze düşüren bir edebî eser. O’nda kâinat Hâlikının / Yaratıcısının sözleri bulunuyor.

İşte Hz. Muhammed, böyle bir gerçeğin, hak ve hakikatin aynısı olan fermanın yâni Kur’an’ın tercümanıdır. Onun mübelliği / tebliğ edeni, beyan buyurup anlatanı ve onun ilâncısı ve yayıcısıdır. İşte böyle bir zât’ta; elindeki Kur’an’a / Ferman’a / Emîr ve Buyruğa ihanet ve hıyanet etmek demek olan yalan olamaz. Bulunamaz.

O zât, öyle bir şeriat / din, öyle bir islâmiyet, öyle bir ubudiyet / kulluk, öyle bir dua / istek / arzu, öyle bir dâvet / çağrı ve öyle bir iman / inançla meydana çıkmış, ortaya atılmıştır ki, onların ne misli / eşi, benzeri var ne de olur. Onlardan daha mükemmeli, tamı ne bulunmuş, ne de bulunur.

Çünkü, ümmî / okur-yazar olmayan bir zâtın elinde zuhur eden / ortaya çıkan o şeriatın / o dinin; on dört asrı ve insanoğlunun beşte birini, adaletli bir şekilde, hakkaniyet / doğruluk üzere, inceden inceye araştırarak sayısız kanunlarıyla idare etmesi; emsal / eş ve benzer kabul etmez. Çünkü, islâmiyet o ümmî zâtın ef’âli / fiilleri, akvâli / sözleri ve ahvâlinden / hâllerinden çıkmıştır. Üstelik her asırda üç yüz milyon insanın rehberi / önderi, mercii / kaynağı olmuştur.

Ve o zât her asırda, üç yüz milyon insanın akıllarının muallimi / öğreticisi, mürşidi / irşâd edicisi / doğru yolu gösterici olmuştur.

Ve o zât her asırda, üç yüz milyon insanın kalplerinin münevviri / aydınlatıcısı ve kalplerinin saflaştıranı, arındıranı olmuştur.

Ve o zât, her asırda üç yüz milyon insanın nefislerinin terbiye edicisi, temizleyicisi olmuştur.

Ve o zât, her asır ve yüzyılda üç yüz milyon insanın ruhlarının geliştiricisi ve yükselticisi olmuştur.

İşte o zâtın; ilerlemenin madeni ve kaynağı olması hasebiyle, asla misli / benzeri olamaz ve olamamış.

Yine o zât, yâni Hz. Muhammed; dininde bulunan bütün ibadetlerin bütün nev ve çeşitlerinde en ileri seviyede olmuştur. Yani en lâyık kulluğu o yapmıştır.

Takvada / Allah korkusunda herkesten çok ileridedir. Daimî bir şekilde mücahedeler / ceht ve cihatlar / çalışmalar / nefisle yapılan maddî mânevî uğraşlar ve dağdağalar / sıkıntılar içinde olduğu hâlde, tam bir ubudiyet / kulluk içinde olmuştur.

O zât yani Hz. Muhammed, ubudiyet ve kulluğunu; en ince detaylarına, en ince esrar ve sırlarına riayet ederek yerine getirmiştir. Bu hususta kimseyi taklît etmemiş kendisi taklit edilmiş, ancak kendisine uyulmuştur.

Her şeyi ilk yaptığı hâlde, en mükemmel şekilde yapmış; artık onun üstünde bir durum söz konusu olamıyacak şekilde, her şeyi yerli yerinde oturtmuştur.

İşte o zâtın yani Hz. Muhammed’in bütün bu fiil, söz ve hâllerinin bir misli / benzeri görülmez, görülemez. Zaten görülmemiştir.

 

Sosyolog Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN ile ALEVİLİK Konulu Röportajın İkinci Bölümünde CEMEVLERİ’ni, Dergâh ve Zaviyeleri Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: ‘Alevîlik’ denildiğinde En çok tartışılan hususlardan biri de Cemevleri… Röportajımızın ikinci bölümüne Cemevleri hakkında lütfedeceğiniz umûmî bilgilerle başlayabilir miyiz?

Dr. Abdülkadir Sezgin: Bu meseleyle ilgili her halde sorulması gereken ilk soru şu olabilir: ‘Cemevi ibâdethâne olarak kabul edilirse, Alevîlerin veya Alevîliğin problemleri çözülmüş olacaktır mıdır?’

Bize kalırsa konuyu bütün olarak ele almadan, yâni konunun târih, kültür ve tasavvuf boyutu ile ilgili bilgi birikimine gitmeden bu soruya cevap verilmesi bir mânâ ifade etmeyebilir.

Olaya, ‘bütün yeryüzü mesciddir‘ diye bakarak veya ‘ülkemizde bu kadar cami, şu kadar kilise ve bir o kadar da Havra var, Cemevi de aynı statüde olsa ne çıkar?’ diyenler olduğunu da hatırlamalıyız. Meselenin bu kadar basit ve kolay olmadığını da kabul etmeliyiz. Burada bahsedilen her şey bir başka dini; inancı ifade etmiyor mu?

Bu soruya doğru bir cevap verebilmek için aşağıdaki hususların da bilinmesi ve birlikte düşünülerek bir cevap verilmesi gerekecektir.

Unutmayalım ki devlet, insan aklının bulabildiği en büyük organizasyondur. Devlet, kuralları ve kurumlarıyla bir anlam ifâde eder.

Bilginin, çağımızın iletişim hızıyla yayıldığı, hukukun üstünlüğünün yaygınlaştığı, insanın din, dil, ırk ayırımı yapılmadan ‘Allah’ın yarattığı şerefli bir varlık’ olarak kabul edildiği bir çağda yaşadığımızı bu arada kaydetmek istiyorum.

‘Cemevi’ etrafında şekillenen problemlerin neler olduğunu anlamak için öncelikli olarak incelenip, bakılacak alanın ‘Alevîlik’ olarak ifade edilen meselenin tarih, kültür, tasavvuf ve sosyoloji boyutunun incelenmesi, araştırılıp değerlendirilmesi gerekecektir. Çünkü ‘Cemevi’ kendi başına, salt olarak doğmuş bir kurum, bir mekân veya kendi başına bir ‘problem’ değildir.

– Alevî olarak bilinen insanların ‘yol’, ‘erkân’ veya ‘usul’ kelimeleriyle ifade edilen uygulamalarının hayata geçirildiği mekân olarak bilinen Cemevi nedir, nerelerde olurdu, kim tarafından nasıl yönetilirdi?

– Bu ‘Cemevi’ denilen mekânlar târihî ve kültür olarak hangi yerlerde, nasıl bir mimarî ile yapılmışlardı?

– Bugün şehirlerde yapılmış Cemevleri, târihteki hangi kurumların karşılığıdır?

– Hâlen Cemevi’nde yapılan yol, usul, erkân içinde neler var ve bunların dinî veya kültür temelleri var mıdır?

– Günümüzde en çok tartışılan ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesi açısından veya yürürlükteki hukukumuz açısından Cemevi’nin durumu nedir?

Târihimizde, ‘cemevi’ sosyal veya kamu hizmeti açısından ne işlev görürdü?

Cemevi deyimi, Köylerde kış mevsiminde yapılan ‘Cem Âyini’; yani Kızılbaşların tarikat toplantılarının yapılacağı ev anlamındadır. Tarım ve hayvancılığın etkin olarak yapıldığı köylerden her hangi birinde yapılmış ‘Cemevi’ yoktur.

Sebep de gayet açıktır: İlkbahar, yaz ve sonbahar dönemleri etkin, yoğun ve yorucu tarım ve hayvancılık arasında tarikat toplantısı yapılamazdı. Bu sebeple de ‘Yol ve Erkân’ toplantıları için de imkân olmazdı. Âyini yönetecek Dede de hem tarımla, hem de hayvancılıkla meşguldü.

Hem Tâlipler, hem de Dede için uygun olan vakit kış geceleri idi. En fazla bir hafta sürecek bir toplantı için de müsait olan bir ev yeterli idi.

Dede’nin köye gelişi ile birlikte komşular, bir birine ‘Cemevi kimin evi?’ diye sorarlardı.

Cemevi tabiri çok eskilerden beri bilinmekle beraber, anlatılan sebeplerle cemevi adı ile bağımsız bir bina yapılmasına ihtiyaç duyulmadı.

Köylerin boşalması tarım ve hayvancılığa zarar verdiği gibi, özellikle de yol ve erkân açısından da sıkıntılar meydana getirdi.

Köye yaşayan herkes aynı yol ve erkânı bilir ve yaşatırdı. Dede geldiğinde de bir ev ‘Cemevi’ olarak hazırlanmış olurdu.

Şehirlerde ‘Cemevi’ yapılmasının altında biraz da bu sıkıntıya bulunmuş bir cevap vardır.

Bu yeni yapı olarak Cem Evleri’nin mevcut farklı yapıları, farklı uygulamaları sebebiyle problemlerinin olduğunu da biliyoruz.

Hatta kendisini ‘Pir Hacıbektaş Veli’ yerine koyup, yeni ilkeler ve düzenleme yapan Dedeler olduğu da biliniyor. Bunların yeni icatları olan yol ve erkânların uyuşmadığı da biliniyor.

Dergâhlar, yukarıda bahsedildiği gibi, aynı zamanda ‘yaygın halk eğitimi merkezleri’ idiler.

Diğer tarikatların da ticarî, siyasî pek çok yanlışları, sosyal, kültürel ve dinî yozlaşmaları ve artan yobazlaşmalarını da biliyoruz.

Çetinoğlu:Cemevleri ‘ibâdethâne statüsünde bir mekân‘ olarak kabul edilebilir mi?

Dr. Sezgin: Mevcut hâliyle ‘Cemevi’ ibâdethane statüsü içinde sayılamaz. İbâdethanelerde günlük, haftalık ibâdetler olduğu gibi, ibâdethanelerde yıllık olarak da Ramazan ve Kurban Bayramı namazları da kılınır. Ve bu mekânlar devletin izni ile herkese hizmet verir.

Tarikatların ise, hukukî meşruiyetleri olmadığından Cemevi ibâdethane olamaz.

Çetinoğlu: Cemvevi ve Cem uygulaması ne zaman ve nasıl başladı?

Dr. Sezgin: Cemevleri, Türklerde şehirlileşmenin yaygınlaştığı dönemlerin ürünüdür.

Yol ve erkân toplantıları, 1511 yılından itibâren; şehirli ve köylü yahut ‘Bel evlâdı‘ ve ‘Yol evlâdı‘ olarak devam etti. Bu terimler farklı şekillerle de ifâde edilir. ‘Bel oğlu‘, ‘yol oğlu‘ veya ‘belden gelen‘ veya ‘yoldan giden‘ gibi aynı yol içinde iki başlı gibi bir hâle geldi.

Öz olarak incelendiğinde bu ikili yapılanma son derece yerinde ve isâbetli olmuştu. Bir tarafta tarım ve hayvancılıkla meşgul köylü, diğer yanda medreseli, Enderun’lu kültürel ve sosyal gelişmesini tamamlamış bir yapı vardı. Osmanlı dönemi dedebaba, halife baba ve babaları incelendiğinde çok önemli bilim ve din adamları oldukları anlaşılır. İçlerinden Şeyhülislamlığa yükselmiş olanlar olduğu bilindiği gibi, Hacıbektaş kasabasının bağlı olduğu Kırşehir kazası Müftüleri de çok uzun bir dönem Bektâşîlikten nasip almış insanlar olmuştu.

Çetinoğlu: Bu geleneği ve kültürü, yeni deyimle güncellemeye ihtiyaç yok mudur?

Dr. Sezgin: Kızılbaşların bağlı oldukları ‘Dede’ler eskiden olduğu gibi, Hacıbektaş Veli’nin soyundan gelen ve ‘Beloğlu’ olarak da anılanlar ‘Çelebi’lere bağlı olarak kaldılar.

Şehirli olan Bektaşîler ile Bektaşîliğe bağlı Yeniçeri askerleri ‘yol oğlu’ olarak da anılan ve 1511 yılında Balım Sultan tarafından kurulan ‘Yol oğlu’ kolu da aynı yolun ‘şehirli kolu’ olarak ‘Bektaşîlik’ adıyla ‘Dedebaba’ya bağlı kaldı.

Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nda bu târihten itibâren biri köylü ve konar-göçerlerin bağlı olduğu Çelebi, diğeri de şehirli dergâhların üst yöneticisi olarak Dedebaba tarafından ortak yönetilen hâle geldi.

Çetinoğlu: Bu iki başlılık ihtilafların yaşanmasına sebebiyet vermedi mi?

Dr. Sezgin: İki başlılık ihtilaflar olmasına sebebiyet verdi ise de, ciddî problemlerin yaşandığı da söylenemez.

Hem Çelebiler, hem de Dedebaba olanlar Osmanlı Sultanları tarafından ‘Hacıbektaş Veli Zâviyesi/Dergâhı/Vakfı Mütevellisi’ olarak atanırdı. 1826 yılında, Yeniçeriliğin topa tutularak imhasını tâkip eden günlerde, Bektaşîlik yasaklandı ve Hacıbektaş kasabasındaki merkez dergâh dışında kalan, bütün dergâh ve zâviyeler kapatıldı.

Hacıbektaş Veli’ye duyulan saygı ve hürmet sebebiyle merkez dergâh kapatılmadı ama burasını da yönetmek üzere Bektâşîliğe en yakın tasavvufî yol olarak bilinen ‘Nakşî’ yolundan Şeyh Esat Efendi ‘mütevelli’ olarak görevlendirildi. Böylece gelenek bozuldu.

Çetinoğlu: Dergâhlar daha sonra nasıl açıldı?

Dr. Sezgin: Bu işlemleri yapan Sultan 2. Mahmud Han’ın Hakk’a yürümesinden sonra oğlu Sultan Abdülmecit tahta geçince, Bektâşîlîğe mensup olan annesi Bezmialem Valide Sultan, oğluna;

– Sen şehzâde iken, babanızın kapattığı Şahkulu Dergâhını ziyâret ederek; himmetinle, oğlum Sultan olursa, dergâhını açtıracağım, diye söz verdim. Beni mahcup etme’ şeklinde bir beyanda bulundu ve kapalı mekânlar içinde ilk açılan Bektâşî Dergâhı oldu.

Sultan Abdülmecit’in vefatı üzerine tahta geçen Sultan Abdülaziz tarafından da, yasakların kaldırıldığı ve dergâhların yeniden kaldıkları yerden vazifeye devam ettikleri bilinmektedir.

Ülke genelindeki tarikatların yönetimi Şeyhülislamlığa bağlı görünse de özerk çalışan ‘Meclis- Meşayih’ (Şeyhler Meclisi) tarafından idare edilirdi. ‘Bektâşî Dede Baba’sı da bu heyetin üyesi idi.

Bu meclisin çalışmalarını düzenleyen ‘Tüzük’, o günkü adıyla ‘Şûray-ı Devlet’ yeni adıyle Danıştay tarafından incelenerek yürürlüğe girmiştir. Tüzüğün açıklama ve uygulamalarını anlatan 8 de yönetmelik çıkartılmıştı.

Çetinoğlu: Dergâhların kapalı olduğu dönemlerde neler yaşandı?

Dr. Sezgin: Hatırlatmamız gerekir ki bu yasak dönemi başından başlayarak dertli, acılı, kanlı ve ıstıraplı olaylar olmuştur.

Bu yasakla birlikte Hacıbektaş yolunun her iki yolu da kapatılmıştır. Bu olayların bir kısmı için ‘Hacıbektaş Veli ve Bektaşîlik’ adlı kitabımıza bakılabilir. Detay çalışmak isteyenler de, ‘Esat Efendi, Üssü Zafer, İstanbul, 1341’ adlı yazma esere de bakabilirler.

Çetinoğlu: Müsaadenizle, yeri gelmişken sorayım Hocam! ‘Makalât’ isimli eserin, özellikle de Rahmetli Prof. Dr. Esat Coşan’ın tercüme ettiği kitabın, ‘Hünkâr Hacıbektaş-ı Veli’ye ait olmadığı, Nakşibendîlerin tahrifatı olduğu‘ iddia ediliyor. Ne dersiniz?

Dr. Sezgin: İddia tamamen tutarsızdır. Esat Hoca, bu çalışmayı aynı zamanda bir doktora tezi olarak hazırlamış ve gerçekten ilmî bir çalışma yapmıştır.

İslamî bağlılığı zayıflamış, Kızılbaş veya Bektâşî olarak görünen ama hiç bir hayat belirtisi ve uygulaması olmayan bir takım insanların câhillikleri ve kıskançlık dâhil, çekememezliklerinin eseri olarak değerlendiriyorum.

Prof. Dr. Esat Coşan Hoca son derece dikkatli, kültürü, geleneği ve geçmiş uygulamaları bilen; arşiv belgelerini su içer gibi okuyan, son derece dikkatli bir bilim adamı idi.

Çetinoğlu: Yanlış anlamadı isem, Türk Alevîliğinin temelinde Hoca Ahmed Yesevî öğretilerinin bulunduğunu söylediniz. Ahmed Yesevî’yi bir de sizden öğrenebilir miyiz? Kimdir, fikriyatı nedir?

Dr. Sezgin: Ahmed Yesevî’in Yesi (bugünkü adı: Türkistan) şehrinde 12. yüzyılda kurduğu Dergâh/Zâviye bu günün ifâdesiyle büyük bir üniversitedeydi. Bu üniversitede sâdece ders verilmez, uygulamalar yapılırdı. Bunlar içinde en önemli yeri de bu günün deyimi ile ‘Milletlerarası Stratejik Araştırmalar ve Uygulamalar Merkezi’ olarak yaptığı çalışmalardır. Hâlen ‘Anadolu Erenleri’ olarak bildiğimiz ‘Horasan Erenleri’ olarak da tanınan Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa ve sayıları binlerle ifâde edilen insanların tamamı aynı merkezde yetiştirilerek, yıkılmakta olan, en batıdaki ‘Türk Devleti Selçuklu’nun yıkılmasının önlenmesi ve devletin yenilenmesi; yeniden kurulması ana görevi ile Anadolu’ya gönderildiklerinde şüphe yoktur. İşte Osmanlı Devleti’nin kuruluş mâcerasının en önemli sırrı da burada gizlidir.

Bu inanç ve gayretle Anadolu’ya gelen Gaziyân, Bâciyân, Dervişan, Abdalân… her kim varsa tamamı aynı inancı ve duyguyu aynı pınar gözesinden almışlardı.

Tabîi ki, bu gelen binlerce dervişin bir de koordinasyonu ve yönetim sistemi vardı ve cümle Erenlerin başı kuşkusuz Hünkâr Hacı Bektaş Veli idi.

O’nun tebliğleriyle başlayan, çok basit gibi görünen ve yedi yüz yıldır eskimeyen, pörsümeyen slogan hâlindeki tebliğleri, bütün Türk oymak, boy ve aşiretlerini bir arada tutmayı başarmıştır.

Eline, diline, beline sahip ol‘ gibi pek çok sözün; ‘kibar-ı kelâm’ın anlamı bugün daha çok anlaşılmıyor mu?

Bugün yaşamaya devam eden Alevîlik, bu kaynak dışında, hiç bir kaynakla irtibatlandırılamaz.

Kültürün de ana kaynağının ‘Horasan Yolu’ olduğunu anlatmaya da gerek yoktur. Ahmed Yesevî’nin ‘Fakirnâme’si, Üçüncü Halifesi Süleyman Hakîm Ata’nın, ‘Kitab-ı Bakırgân’ı, Hacıbektaş Veli’nin ‘Makalat’ı birlikte incelendiğinde her ‘üç Eren’in aynı yol, temel ilkelerde değişiklik yapılmadan geliştirilen aynı yol, usul ve erkân olduğu açıkça görülür.

Selçuklu’nun Moğol istilasına uğraması, şehirlerin yağmalanması, halkın perişanlığı gibi sıkıntılar, bu Horasan Erenleriyle nefes almaya başlamış,  görünmeyen, sâdece herkese dua eden bu dervişler görevlerine târif edilemeyecek başarıyla devam etmişlerdir.

Hacı Bektaş Veli’nin yerleştiği yer ‘Suluca Karahöyük köyü’ yedi hâneli bir Çepni köyüdür.

Burada başlayan Hacı Bektaş Veli tebliğleri Osmanlı eliyle üç kıtaya yayılmıştır. Bundan daha büyük başarı olabilir mi?

Hangi adla anılırsa anılsın Kızılbaş/Alevî/Bektâşî adıyla bildiklerimiz Ortaasya’dan Tanrı Dağları’ndan getirilen Türk, Türkmen kültürünü yaşamaya devam etmişlerdir. Giyim, kuşam, kullanılan araç, gereç… Hayvancılık aynen devam etmiştir. Oralardan getirdiğimiz ‘at ve koyun kültürü’ hâlâ devam ediyor. Gerçi gelişen motorlu vasıtalar, ulaşım araçları atın önemini azaltmışsa da at ve ata bağlı kültür, deyimler, atasözleri ile de yaşamaya devam ediyoruz.

Hatırlanması gereken bir husus da yerleşik hayat ve onun gereği olarak toprakla, tarımla meşgul olmamız da yaygın olarak bu topraklarda başlamış…

Yedi hâneli köyde başlayan ve bütün Anadolu ve Balkanları saran ‘Hacı Bektaş Veli Yolu’nun 1826 yılı kapatmasından nerede ise yüz yıl sonra, bütün türdeşleriyle birlikte, ikinci bir kapatılmayla karşı karşıya kaldı.

30.11.1925 târihinde kabul edilen ve 13.12.1925 târihinde resmî gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ‘Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dâir Kanun’ o günün sosyal ve sebepleriyle bütün tekke, dergâh ve zâviyeler kapatıldı.

(DEVAM EDECEK)

 

Evrenin Tılsımı

0

Güneş ziyayı / ışığı, ışık gündüzü gerektirdiği derecede; kâinat ve evrendeki hikmet / İlahî gaye ve maksatlar da; Ahmed’in yâni, Hz. Muhammed’in risalet ve peygamberliğini gerektirir.

Nitekim haklı ile haksızı ayıran, işi hikmetle / bir amaç gözeterek yapan Allah’ın Hakem ve işleri belli gaye ve amaçla yapan Allah’ın Hakîm isimlerinin en büyük tecellî ve görüntüleri; azamî şekilde / son derecede Ahmed’i yâni Hz. Muhammed’in varlığının; gönderilmesinin, İlahî mesajla görevlendirilmesinin şart ve elzem olduğunu icap ettiriyor.

Nitekim Esma-i Hüsna / Allah’ın en güzel isimlerinden -tüm isimlerini içeren- Allah, sonsuz merhamet sahibi Rahman, çok şefkatli / Rahîm, çok seven ve sevilen / Vedûd, nimet verici / Mün’im, ihsan ve bağışta bulunucu / Kerîm, güzel / Cemîl, mürebbî ve terbiye edici / Rab gibi, Allah’ın birçok isim ve adlarının her biri; kâinattaki en büyük bir tecellî / görüntü ile, azamî bir şekilde ve kesin bir sûrette, Hz. Muhammed’in risalet / peygamberlik ve elçiliğini gerekli kılıyor.

Madem kâinat mevcuttur / vardır. İnkâr edilmiyor. Yok sayılmıyor.

Elbette kâinatın renkleri, ziynetleri / süsleri, ziyaları / ışıkları, sanatları, hayatları, rabıtaları / bağları hükmünde olan hikmet / İlahî gaye, inayet / yardım, rahmet, cemal / güzellik, nizam / düzen, mizan / ölçü / denge, ziynet / süs gibi gözle görünen hakikat ve gerçekler; hiçbir cihetle inkâr ve ret edilmiyor.

Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değil. Elbette o sıfatlarla vasıflanan / nitelenen biri var. O fiil ve hareketlerin fâili / yapanı var. O ziya ve ışıkların güneşi olan biri var.

Üstelik o zâtın yâni Allah’ın vücûdu / varlığı zaruri ve zorunlu.

Aynı zamanda o kişi Hakîm / hikmet sahibi, bilge bir zât. Ayrıca o zât Kerîm / ihsan ve ikramı bol.

Rahîm / çok acıyıcı.

Cemîl / güzellik sahibi.

Hakem / haklı ile haksızı ayıran ve her işi bir hikmete / bir amaca göre olan Allah.

Hele onun Adl’i / adaletli oluşu hiçbir bakımdan inkâr ve red edilmez.

İnkârı kaabil, mümkün ve olası hiç değil.

Elbette o saydığımız İlahî sıfat ve fiillerin zuhûrunun ve meydana gelişinin bir sebebi var.

Belki mükemmel ve tam oluşlarının bir gereği var.

Belki değil muhakkak olan şudur ki, tahakkuk / ortaya çıkış nedeni var.

İşte bütün bu sebep ve nedenlerin odak noktası, ekber / en büyük rehber / en büyük önder olan Hz. Muhammed’dir.

Ekmel / en mükemmel muallim / öğretmen olan Hz. Muhammed’dir.

Âzâm / en büyük dellâl / ilân edici olan Hz. Muhammed’dir.

Evet, hiç şüphesiz Kâinat’ın / Evren’in tılsımını / gizli sırrını keşfeden / açan Hz. Muhammed’dir.

Her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin ise hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı yâni, Samed olan Yüce Allah’a âyîne / ayna olan Hz. Muhammed’dir.

Ve o Rahman / çok merhametli olan Allah’ın sevgili habibi olan Hz. Muhammed’dir.

İşte böyle cihannüma / cihanın maddî-mânevî her yönünden bizleri haberli kılan Hz. Muhammed’in risaleti, peygamberliği ve elçiliği; hiçbir şekilde inkâr edilmez. Edilemez.

Hakikat âleminin, kâinat / evren gerçeğinin ziya ve ışıkları gibi, Hz. Peygamber’in de ziyası, nûr ve ışığı; görmezden gelinemeyecek şekilde; kâinatın en parlak, en şaşaalı bir ziyası, nûru ve ışığıdır.

Öyle ise, Cenabı Hakk’a iman eden / inanan kimse; elbette O’na itaat edecek / O’na boyun eğecek. Fakat itaat yolları içinde en makbûlü / kabûle şâyân olanı, en müstakimi / en doğru olanı, en kısası, şüphesiz Habibullah’ın / Allah’ın sevgili elçisi ve kulu olan Hz. Muhammed’in gösterdiği ve takip ettiği yoldur.

Çünkü O’na Rabb’i edep yolunu; en güzel bir surette ihsan etmiş / vermiş ve O’nu en güzel bir tarzda edeplendirmiştir.

 

Ahde Vefa Ne Güzeldir

Ahd iki tarafın sözleşmesi demektir. Bir taraf söz verirse bu vaad olur. Vefa ise, “sevgiyi sürdürme, sevgi ve dostluk bağlılığı” anlamındadır. Ahde vefa ise, “verdiği sözünü yerine getirmek” demektir.

Vefalı insan, hata yaptığında dostunu yalnız bırakmaz, bağışlayıcı olur. Zorluk zamanlarında insanın sevgisi, sadakati ve vefası daha iyi ortaya çıkmaktadır.

.Öğretmen okulu, dördüncü sınıfta okuyorduk. Edebiyat öğretmenimizin dersi vardı. Teneffüste birkaç kişi derslikte oyalanıyorduk. Bir arkadaşımız öğretmenin takma adı olan “çaylak” sözcüğünü sandalyenin altına, zemine tebeşirle yazdı.

Kendisine “yazma” diye çok ısrar etmemize rağmen, “eğilip bakmaz” merak edilecek bir şey yok” dedi.

Edebiyat öğretmenimiz derse başladıktan bir süre sonra, sandalyeyi ileri geri oynatırken “çaylak” sözcüğünü gördü. Takma adını biliyordu, ayağa kalkarak, “bu yazıyı kim yazdı?” diye sordu. Derslikte çıt yok. Bu sefer, “teneffüste içeride olanlar tahtaya çıksın ” dedi.

Teneffüste derslikte olanlarımız eksiksiz çıktık. Tabi aramızda yazıyı yazan da var. Bize tekrar sordu: “Bu yazıyı kim yazdı?” diye.

Yine bizden ses yok. Bu sefer, “yazanı gören var mı?” Diye sordu. Hepimiz de görmüş, hatta “yazma” diye müdahale etmiştik. Fakat söylememiz imkânsızdı. Arkadaşımızı asla ele vermeyecektik. Öğretmenimiz bu tavrımıza iyice kızdı. “demek yazanı ele vermeyeceksiniz, bravo size. Ben de sırayla sizi dövmeye başlayacağım, ta ki söyleyene kadar” dedi.

Ceketini çıkardı, o anda, yazan arkadaşımız ileri çıkarak, “hocam ben yazdım, arkadaşlarımı dövmeyin lütfen” diye itirafta bulundu. Bu duruma yine de sevinememiştik. Nitekim gözümüzün önünde, “siz misiniz kahramanlık gösteren” der gibi insafsızca arkadaşımıza meydan dayağı çekti.

Demem o ki, gencecik öğrencilerdik ve arkadaşımızı ele vermemiştik. Fakat O’da bizi koruma adına dövülmeyi göze almıştı. Bunun adı ahde vefaydı bize göre.

Sevgi, şefkat, merhamet, iyilik, hoşgörü, değer vermek, unutmamak,yiğitlik vb. Duygular vefanın meyveleridir.Sevgi, karşılıksız, beklentisiz ve sınırsız olmalıdır. İnsan sevdiği kişiyi her haliyle, her durumda sevmelidir.

Yaşlı bir adama sokakta yürürken bisikletli çarpmış ve hafif yaralanmıştı.

Görenler hastaneye götürdüler. Görevliler röntgen çekmek isteyince, yaşlı adam huzursuzdandı; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söyledi. Hastane görevlileri, merakla acelesinin nedenini sordular.

“Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” dedi.

Görevli, “eşinize telefon açar gecikeceğinizi söyleriz” deyince;

Yaşlı adam üzgün bir ifade ile: “Ne yazık ki eşim Alzheimer hastası ve hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” dedi.

Görevliler hayretle: “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor, neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?” diye sordular.

Adam: “Fakat ben onun kim olduğunu biliyorum” dedi.

Vefa, verilen sözlere sadık kalmak, arkada bırakılanları unutmamak,dostluğun asaletine ihanet katmamaktır. Gerçek vefa; tam, mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığı, sadakat ve üstün ahlak özelliğidir.

Çanakkale Savaşının en kanlı sahnelerinin birinde. Bir asker, arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. Ateş yağmuru altındaydılar. Siperden dışarı hamle yapacağı sırada, yanındaki asker omzundan tutarak içeri çekti:

“Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma” dedi.

Fakat o dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. Korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.

Sırtına alarak koşa koşa geri döndü. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki arkadaşı;

“Sana gitme demiştim. Hayatını tehlikeye atmana değdi mi?”

Giden, yaşlı gözlerle: “Değdi” dedi, “hem de çok değdi…”

“Nasıl değdi?”

“Yanına vardığımda henüz sağdı”:

“Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…” diyordu.

“Onun bu sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için. Çünkü güvenini boşa çıkarmadım.”

İşte vefanın en nadide örneklerinden biri.

İnsan ilişkilerinde, güven duygusunun oluşması ahde vefaya bağlıdır. Söz namustur. Kişi namusu hususunda titiz olduğu kadar sözünü yerine getirmede de o derece titiz olmalıdır.

Tutulamayacak söz verilmemeli, yapılabilecek özveriden de kaçmamalıdır. Verilen söz de mutlaka tutulmalıdır.

Uluslararası hukukta ahde vefa (Latince: Pacta Sunt Servanda) devletlerin imzaladıkları antlaşmaların kurallarını kendi iradeleri ile kabul etmiş olmaları gerçeğine dayanmaktadır.

Mondros Mütarekesi imzalanmıştı. Türk heyetinde olanlar 24.maddenin çıkartılmasını istiyorlardı. Uygulanması imkânsız ve çok ağırdı. İngiliz sefiri, “bu maddeyi asla uygulamayacağız. Size namusum ve şerefim üzerine söz veriyorum” demişti.

Tabi hiç de sözlerini tutmadılar. Sözleri kendisine hatırlatılan İngiliz sefiri şu ibretlik cevabı vermiştir:

“Benim namus ve şerefimin İngiltere’nin yüksek menfaatleri yanında ne kıymeti olabilir ki.”

Oysa düşmanda olsa; dürüstlük, sözünde durma, şeref ve namus kavramları asla hafife alınmamalıdır. Bu kavramlar evrensel ve muteber değerlerdir.

İşte bu da, vefasızlığın ve şerefsizliğin tipik bir örneğidir.

Yapılan iyilikleri unutmamak, karşılığını ilk fırsatta fazlasıyla yapmak, dostların sıkıntılarına katlanmak, hatalarını hoşgörüyle karşılayarak görmezden gelmek, sözünü yerine getirirken severek güçlüklerine katlanmak vefanın gereğidir.

Toplumu kaynaştıran, gönülleri birbirine derinden bağlayan, sevgi ve muhabbeti artıran vefa içerikli davranışlarımızdır.

Anne-baba, eş, çocuklar, yakın-uzak akrabalarımız, öğretmenlerimiz, usta ve amir pozisyonunda emeği geçenler, komşularımız, arkadaşlarımız ve üzerimizde hakkı olan tüm insanlara karşı vefa borcumuz vardır.

Bunlara sevgide, saygıda, hatır sormada, yardım etmede, ziyaretlerine gitmede ihmalkârlık yapmamalıyız.

Başta çocuklar olmak üzere bütün insanlara, hayvanlara ve doğaya karşı hoşgörülü, merhametli olmalı, saygı ve sevgi ile muamele etmeliyiz.

Güzel tavırlar sergileyip, güzel söz söylemekte önemlidir. Kötü söze ya da kötü davranışa güzellikle karşılık vermek daha güzeldir.

Bugün, büyüklerine sevgi ve saygı duyan, sadık, vefalı, şefkatli, merhametli, çok yönlü düşünen, tecrübeli ve ufku geniş, cesur ve mert, gözü pek, dinlemesini bilen, sözü yerinde, kırmadan, yanlış anlaşılmaya meydan vermeden kullanan, yapıcı, hoşgörülü, kötü söz söyleyeni uygun dille uyarabilen, sevdiklerini koruyan, mağdurun ve mazlumun hakkını koruyan güvenilir insanların sayısını nartmasına ihtiyaç vardır.

Bu bağlamda, insanlar arasında sevgi, muhabbet, dostluk bağları kuranlara ne mutlu.

 

Sevgiyle kalın…

 

Devleti Yönetenlerin Hukuk Kavrayışı

0

Hukuk Fakültelerinin amacı, kanunları, mevzuatı bilen kişiler değil, “hukuk nosyonu” kazanmış hukukçular yetiştirmektir.

Sadece hukukçuların değil devleti, şirketleri, kurumları yönetenlerin de hukuk nosyonuna sahip olması yani hukuk kavrayışı elde etmiş olmaları çok önemlidir.

Prof. Dr. Ersan ŞenHukuk nosyonunun (kavrayışının) kaynağı, hukukun evrensel ilke ve esaslarıdır. Bu ilke ve esasların varlık nedenleri ile önem ve fonksiyonlarını anlayıp gözeten kişi, hukuk nosyonunu elde etmiştir. Bu nosyonu kazanmak, hiç kimse ve hiçbir mesele için terk etmemek hukukçunun (devleti yönetenlerin de. RS) amacı olmalıdır” diyor.

***

BİR HATIRA – Şimdi Petkim Petrokimya Yarımca Kompleksi’nde çalıştığım dönemde yaşadığım ilginç bir hatıramı nakledeyim.

Petkim’in, Başmühendisi olduğum, CBR Fabrikası ile diğer bir fabrikasında (SBR) ana hammadde olarak kullanılan Bütadien 1,3 adı verilen maddeden ikibin ton satın alınmış ve gemi ile limanımıza gelmişti. Gemiden alınan numunelerin analizinden sonra anlaşıldı ki, geminin önceki yükü olan bir başka kimyasal maddenin kalıntısından karışma olmuş. Bir tonluk malzeme içinde yaklaşık 10 gram mertebesindeki bulaşma fabrikanın çalışmasını etkileyebilir, hatta durdurabilirdi. Bu sebeple limanımıza kadar gelen hammaddemizi almayı riskli bulduk.

Ancak yeniden hammadde temin edilmesi için gerekli sürede mevcut stok tükeneceğinden iki fabrikamızın birinin veya ikisinin birden durma ihtimali vardı.

Petkim yöneticileri bu hammaddeyi iade etmek veya almak zorunda kalırsak fiyatında indirim yaptırmak için müzakere masasına oturdular.

Avrupa menşeli bu maddeyi Petkim’e satan şirketin temsilcileri son derece profesyonel ve ağızları iyi laf yapan kişilerdi.

Onların tezi ise “Petkim’in Bütadien talebi esnasında bildirdiği spesifikasyonda (teknik özellikleri bildiren tabloda) gemide önceki yükten karışan kimyasalın bulunmayacağına dair bir not yoktu. Bu maddeyi almak zorundasınız” şeklinde idi.

Spesifikasyonda normal olarak Bütadien içinde olması muhtemel diğer kimyasal maddeler için belli üst sınırlar belirtilmişti. Asli özellikler bunlardı. İçinde olması hiç olağan olmayan maddelerin olmayacağı veya en fazla şu oranda olacağına dair bir bilgi konulması hem mantıksız ve hem de imkânsızdı.

Asli niteliğin varlığı, arızi özelliklerin yokluğu” esas alınmalıydı.

Olay yapılan müzakereler sonucu bir şekilde çözüldü. Ancak bu hatıranın benim için unutulmaz olan ilk yönü satıcı firmanın bu kadar mantıksız ve hukuki temeli olmayan tezinin saatlerce ciddi ciddi tartışılmasıydı. Daha da kötüsü şirketimizin avukatının bu teze cevap verememiş olmasıydı.

*************************

Hürriyet Lütuf Değildir

Prof. Dr. Kemal Gözler‘in “İnsan Hakları Hukuku” kitabından birkaç cümle:

İnsanın sağlıklı olması asli özelliği, hasta olması arızi bir durumdur. Otomobilin çalışıyor olması asli niteliği, arızalı olması ise arızi niteliğidir.

Tıpkı bunlar gibi “insanın hür olması onun asli niteliği, hürriyetinin olmaması veya sınırlandırılmış olması arızi niteliğidir.”

Mecelle‘de yer alan hükme göre, “aslî niteliğin varlığı, arızî niteliğin yokluğu asıldır.”

Yani, “Hürriyetin varlığı asıldır, yokluğu veya sınırlandırılması arızadır.”

Bir insanın belirli bir fiili yapıp yapmama konusunda hürriyetinin olup olmaması sorunu da aynı şekilde çözümlenir.

Örneğin, parkta bankta veya çimlerin üzerinde oturan bir kişinin gitar çalma hürriyeti var mıdır? Bunun için polisten veya belediyeden izin mi alması gerekir?

Öncelikle parkta gitar çalmanın serbest olduğu varsayılır. Çünkü gitar çalmak bir insan fiilidir ve insan fiilleri konusunda hürriyetin var olması asıldır.

Parkta gitar çalmak yetkili makamlar tarafından usulüne uygun olarak önceden yasaklanmamış ise, bir kişinin parkta gitar çalması için bir makamdan izin almasına gerek yoktur; hürriyet asıldır ve isterse gitar çalabilir.

  • Yasaklanmamış her fiil serbesttir.
  • İnsanın hürriyet sahibi olabilmesi için devletin ona hürriyet vermesine gerek yoktur.
  • Yasak, yasak koymaya yetkili makam tarafından usulüne uygun olarak ayrıca ve açıkça konulmuş olmalıdır: Yorum yoluyla yasak üretilemez. (Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz İlkesi)
  • Hürriyet Geniş, Yasak Dar Yorumlanır.
  • Kanunla yapılacak bir düzenlemenin olağanüstü hâl KHK’si ile yapılması tipik usûl saptırmasıdır.

Bu kadar temel hukuk bilgisini okuma zahmetine katlandıysanız şimdi bir de bu bilgiler ışığında, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan‘ın CHP’nin “adalet yürüyüşü” hakkında söylediği sözlerini okuyunuz:

“Yapılan iş hukuki değil. (Ankara’dan İstanbul’a) Gidişiniz hükümetimizin bir inceliğidir. Daha da ileri gidiyorum lütfudur.”

Devleti yönetenlerin hukuk kavrayışı böyle.

Ya hukukçular?

Prof. Dr. Kemal Gözler hukukçulardan da şikâyetçi:

“Şüphesiz ki, insan haklarına saygının üzerinde yeşerdiği felsefî, kültürel, ahlâkî vb. değerler vardır. Bu tür değerler, hukukçuya özgü değerler değildir; bunlar birer insanlık ve yurttaşlık değeridir. Bu vasıflar, insanın vicdanıyla alakalıdır.”

“Belirli bir hukukçunun bu vicdana sahip olup olmadığı da normal zamanlarda anlaşılmaz. Normal zamanlarda insan hakları havarisi kesilenler, insan haklarının gerçekten tehdit edildiği dönemlerde, Türkiye’de 2016-2017 yıllarında olduğu gibi, ortadan kaybolabilmektedirler.”