18.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 670

(Vefatının Birinci Yıl Dönümünde) Şeyh-ül Müverrihîn Prof. Dr. Halil İnalcık (07 Eylül 1917 – 25 Temmuz 2016 Tarihin Kutup Yıldızı

0

 

Bir milletin, milletler camiasında mümtaz bir mevkie sahip olmasında,  o milletin yetiştirdiği büyük ilim, fikir ve müspet manada aksiyon adamlarının mühim bir yerinin olduğu muhakkaktır. Diğer taraftan bir milletin varlık gücü, kendi tarihi hakkındaki bilgi ve şuuru ile doğru orantılıdır. Türk tarihi; kısmen de olsa, siyasi mülâhazalarla yazıldığından ve zaman içerisinde aynı mülâhazalarla değiştirildiğinden hakikatleri yeteri kadar yansıtamamaktadır. Yakın zamanlara kadar da Türkiye’de tarih ve tarihçilik yeteri kadar alaka ve destek görmüyordu. Onun içindir ki ‘Türkler tarih yaparlar fakat tarih yazmazlar‘ sözü sıkça kullanılır olmuştur. Buna rağmen ilmine, dürüstlüğüne, geniş bir kütlenin itibar ettiği tarihçilerimiz de olmuştur. Yakın tarihimizde bu grupta yer alabilen tarihçilerimizden biri Prof. Dr. Halil İnalcık’tır. Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği müstesna bir şahsiyet olan Prof. İnalcık, Türk tarihçiliğinin yüz akıdır.

Elbette saygı ile hatırlayacağımız çok sayıda mühim tarihçilerimiz vardır. Birkaçını hatırlamak gerekirse; (alfabetik sıra ile) Ahmet Cevdet Paşa, Bahattin Ögel, Faruk Sümer, Hakkı Dursun Yıldız, Hüseyin Nihal Atsız, İbrahim Kafesoğlu, İsmet Miroğlu, Mehmet Altay Köymen, Mübahat Kütükoğlu, Osman Turan, Yılmaz Öztuna, Zeki Velidi Togan ve Ziya Nur Aksun isimleri sayılabilir.

Halil İnalcık Hoca, bitip tükenmeyen bir çalışma azmiyle ve yüz yaşına, günler itibariyle çak az bir zaman dilimi kaldığı yıllarda bile ilim hayatını devam ettirmiş çok kıymetli eserler vermiştir.  Prof. İnalcık, ‘Türk târihi en çok tahrif edilmiş, bozulmuş bir târihtir. Özellikle Osmanlıların sosyal târihini baştan aşağı yeniden yazmak gerekir.’ Diyor ve bu yanlışlığı, eksikliği gidermeye çalışıyordu.

Ömrünü Osmanlıların sosyal ve kültürel târihini baştan sona kadar yeniden yazmaya adamıştı. Kendine has inceleme tahlil ve yorumlarıyla ve çok titiz bir çalışma ile ‘güvenilir târihçi’ unvanını hak etmişti.  Osmanlı târihinin günümüzdeki en seçkin yazarıdır. ‘Benim Cumartesim, pazarım, akşamım, sabahım ve bayramım yoktur. Büyük bir devletin târihini yazıyorum, başka türlü bu vazifemi îfa edemem.’ Diyordu. Kendisini târih ilmine adamıştı. Hayatının hiçbir döneminde, dekanlık, rektörlük gibi idârî görevlere tâlip olmadı. Kendisine yapılan teklifleri reddetti. Politikayla alakadar olmadı, milletvekilliği istemedi. O’nun hedefi, Türkiye’de ve bulunduğu batılı ülkelerde kendisi gibi, ilim haysiyetine sâhip târihçiler yetiştirmekti. Kendisini ilme adamış, yüzlerce makale ve pek çok kitap yazarak îtibar gören bir şöhret olmuştu.

Prof. Dr. Halil İnalcık,  târih ilmi üzerinde çok hassas inceleme çalışmaları yapmasına rağmen, bu güne kadar kendisi hakkında ciddî ve derinlemesine bir çalışma yapılmamıştır. Biz, dirilerinden çok ölülerine saygı duyan bir milletiz. Ümit edilir ki, İnalcık Hoca’nın ebedî âleme intikalinin birinci yıldönümünde milletimiz ve ilim hayatımız üzerindeki hakkını ödeyecek eserler gün yüzüne çıkar.

Hayat Hikâyesi:

25 Temmuz 2016 târihinde, 100 yaşına basmaya 44 gün kala Ankara’da ebedî âleme intikal eden Prof. Dr. Halil İnalcık, 7 Eylül 1917 târihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Aslen Kırım Türklerinden olan aile büyükleri 1924 yılında Ankara’ya yerleşti. Orta tahsilini 1931’de Ankara’da Gazi Muallim Mektebi’nde tamamladıktan sonra Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi’nde lise tahsiline devam etti. 1936 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Târihi bölümünde yüksek öğrenimine başladı. 1940 yılında mezun olduktan sonra fakültede asistan olarak kaldı.

1947’te Türk Târih Kurumu üyeliğine seçildi. 1949 yılında burslu olarak İngiltere’de eğitimine devam etti, 1951’de Türkiye’ye döndü. Osmanlı hukuku ve sosyal hayatı üzerine çalışmalar yaptı.

Profesörlük unvanını ‘Viyana Bozgunu Yıllarında Osmanlı-Kırım İşbirliği‘ başlıklı çalışması ile 1952 yılında elde etti. 1956-1957 yıllarında Harvard Üniversitesi’nde araştırmalar yaptı. 1972’de Ankara Üniversitesi Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi’nden emekli olunca, Chicago Üniversitesi tarafından dâvet edildi ve 15 yıl Amerika’da öğrenci yetiştirdi. 1978’de Princeton Üniversitesinde düzenlenen ‘Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi‘ mevzulu kongrede aynı adı taşıyan bildirisini sundu. Bu bildiri ile akademik dünyanın ilgisinin Osmanlı târihine çekilmesini sağladı. ABD’de ve İngiltere’de birçok üniversitenin ilim kurullarından dâvet aldı. 15 yerli ve yabacı üniversite kendisine ‘fahri doktor’ unvanı verdi. Türkiye Bilimler Akademisi Şeref Üyesi, American Academy of Arts and Asciences, Sırp, Arnavut akademileri O’nu bilim kurullarına danışman seçti. American Historical Association Şeref Üyesi oldu. UNESCO’nun ‘Uygarlık Târihi‘ adlı altı ciltlik kitabının beşinci cildini Peter Burke ile birlikte yazdı. 1991’de Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından Yüksek Hizmet Madalya ve Diploması’na layık görüldü.1992’de Bilkent Üniversitesi tarafından Târih Kürsüsü’nü kurmak üzere dâvet edildi. Çok iyi seviyede Osmanlı Türkçesi, iyi derecede; İngilizce, Fransızca, Almanca, orta derecede de; Arapça, Farsça ve İtalyanca biliyordu. 1999 yılında Cambridge’de bulunan Milletlerarası Biyografi Merkezi tarafından dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2000 bilim adamı arasında yer aldı. 2002 yılında Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Sanat Büyük Armağanı ile taltif edildi. 2012’de Türksoy şeref madalyası verildi.

‘International Association for Social and Economic History of Turkey’ isimli milletlerarası sivil toplum teşkilatının kuruluşuna öncülük etti. Bu teşkilat, birincisi 1977’de Hacettepe Üniversitesi’nde olmak üzere 11 milletlerarası kongrenin toplanmasına öncülük etti.

Prof. İnalcık, Osmanlı-Türk târihi hakkında yaptığı araştırmalarla elde ettiği yeni bilgi ve belgeleri ilmî araştırmalar yapacak kişilerin istifâdesine sundu. 2003 yılında Bilkent Üniversitesi’nde ‘Halil İnalcık Center for Ottoman Studies‘ adlı bir merkez kurdu. Yıllardan beri çeşitli arşivlerden topladığı belge ve defterlerin kopyalarını, yarım kalmış araştırma metinlerini, 1000’den fazla ayrıbasımı ve diğer materyalleri bu merkeze bağışladı

Hayatının ve târihçiliğinin anlataldığı ‘Târihçilerin Kutbu Halil İnalcıkisimli söyleşi kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan 2005 yılında yayımlanmıştır.

Prof. Dr. Halil İnalcık, İstanbul’da Osmanlı Devleti döneminde protokol mezarlığı olan Fatih Camii haziresine defnedildi.

Başlıca eserleri:

*The Ottoman Empire, The Classical Age, 1300-1600: (Londra 1974), *Studies in Ottoman social and economic history: (Londra 1985), *The Middle East and the Balkans under the Ottoman Empire: (Bloomington 1993), *Süleyman the second and his time: (İstanbul 1993), *An Economic and Social History of the Ottoman Empire (Donald Quataert ile birlikte): (Cambridge 1994), *From empire to republic: essays on Ottoman and Turkish social history: İstanbul 1995), *Sources and studies on the Ottoman Black Sea: (Cambridge 1995), *History of Humanity (editor, Peter Burke ile birlikte): (1999), *Ottoman Civilization (Günsel Renda ile birlikte): (Ankara 2003), *Essays in Ottoman History: (Eren Yayıncılık), *Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar: (Ankara 1954), *Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet: (Eren Yayıncılık 2000), *Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Târihi Cilt 1 /1300-1600: (Eren Yayıncılık, Prof. Dr. Donald Quataert ile 2001), *Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Târihi Cilt 2 / 1600-1914: (Eren Yayıncılık 2004), *Osmanlı İmparatorluğu – Toplum ve Ekonomi: (Eren Yayıncılık, 2. Baskı 1996), *Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600): (Yapı Kredi Yayınları 2003), *Tanzimat ve Bulgar Meselesi: (Eren Yayıncılık), *ABD Târihi, Allan Nevins/Henry Steele Commager’den Tercüme:  (Doğu Batı Yayınları 5. Baskı 2014), *Adalet Kitabı: (İstanbul, 2015), *Târihe Düşülen Notlar (2 Cilt. İstanbul, 2016), *Fâtih ve Fetih Tüm yönleriyle: (Derleme İstanbul, 3. Baskı, 2015), *Şair ve Patron: (Doğu Batı Yayınları 2003), *Balkanlar  Prof. Dr. Erol Manisalı ile. (İstanbul 2003), *Atatürk ve Demokratik Türkiye: (Kırmızı Yayınları: (1. Baskı: Temmuz 2007, 2. Baskı: Aralık 2007, *Devlet-i Aliyye: (2009), *Kuruluş – Osmanlı Târihini Yeniden Yazmak (İstanbul 5. Baskı 2012), *1445 Târihli Paşa Livası İcmal Defteri: (Türk Târih Kurumu Ankara 2013) *Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu (Mehmet Seyitdanlıoğlu ile birlikte): İş Bankası Kültür Yayınları 2011), *Osmanlılar – Fütühat ve Avrupa İle İlişkiler: İstanbul 8. Baskı 2015), *Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab – Nedimler Şairler Mutripler: (İş Bankası Kültür Yayınları 2011), *Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı’da Devlet, Kanun ve Diplomasi: İstanbul 6. Baskı 2016), *Rönesans Avrupa’sı Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci: İş Bankası Kültür Yayınları, 7. Baskı 2015), *İkinci Mehmet ve İkinci Bayezid Devirlerine Ait Yasaknâme ve Kanunnâmeler: (Robert Anhegger ile birlikte), *Ötekilerin Peşinde: (Ortak Çalışma İstanbul 2015) *Osmanlı ve Modern Türkiye: (İstanbul 2013), *Devlet-i ‘Aliyye / Tagayyür ve Fesad – Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar 2: (İş Bankası Kültür Yayınları 2014), *Doğu-Batı Makaleler: (2. Baskı Ankara 2016), *Osmanlı Târihinde İslamiyet ve Devlet: (İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul 2016), *Akademik Ders Notları 1938-1986 / Timur, İnkılap Târihi, Osmanlı Târihi: (Timaş Yayınları İstanbul, 2016)

 

Hakkında yazılanlardan bir makale:

 

Halil İnalcık

Halil İnalcık en büyük târihçimizdir. Dünyada da en saygın Osmanlı târihçisidir. Televizyonlarda hayat hikâyesi anlatıldığı için ben merhum hocamızın târihçiliği üzerinde duracağım.

Evvela en az 80 yıl boyunca arşivlerde ve literatürde araştırmalar yaptı. Kendisinin dediği gibi ‘cumartesi, pazar günleri bile tatil yapmadan‘ bütün ömrünü târihe adadı. Arşivlerde binlerce belgeyi incelediği gibi, başta sosyoloji ve hukuk târihi olmak üzere akraba bilimlerde uzmanlık derecesinde bilgi sâhibiydi.

Kendi araştırmalarına da gömülmemiş, önde gelen dünya üniversitelerinde dersler vererek ve araştırmalar yaparak ufkunu genişletmişti.

Gerçek bir bilim insanı olmak için nasıl bir enerji ve ufuk gerekiyor, görüyor musunuz?

Ekonomik ve Sosyal Tarih

Bizim eski usul siyâsî târihten ‘ekonomik ve sosyal târih’e geçişimiz merhum Ömer Lütfi Barkan’la başladı, Halil İnalcık’la bugünkü seviyesine ulaştı. Kendisi de Ömer Lütfi Barkan’ın izinden gittiğini söyler.

En büyük Türk târihçisi İnalcık, en büyük Fransız târihçisi Fernand Braudel’in metodunu da zenginleştirerek bizim târihimize uyguladı. Bir yazımda ondan ‘Bizim Braudel’imiz’ diye bahsetmiştim. Bundan duyduğu memnuniyeti anlatan mektubunu değerli bir hâtıra olarak hâlâ saklarım.

Bu târih anlayışını hocamızdan aldığım verilerle basitçe anlatmak isterim.

Kanunî Süleyman 1533’te Fransa kralına iki parti halinde 1 milyon 100 bin akçe yardım yaptı; Alman imparatorluğuna karşı Fransa Osmanlı’nın müttefikiydi.

O sırada bütün dünyada tarım ekonomisi geçerliydi, Osmanlı tımar sistemi hem toprak mülkiyetini hem tarım ekonomisini güçlü devlet yaratacak şekilde düzenlemişti.

Fakat 1590’a gelindiğinde yüzyıl önce; Amerika’yı keşfeden Avrupa’da ticaret devrimi yaşanıyor, ‘tüfekli piyade ordusu’ gelişiyordu…

Ekonomi Cökünce

Osmanlılar da kılıç ve ok kullanan ‘tımarlı sipahi’ yerine ‘tüfekli piyade’ye karar verdi. Fakat tımar sistemine bağlı tarım ekonomisi çok para gerektiren bu orduyu kaldıramadı. Hocamız, ‘1590 yılından sonra hazine daima açık verdi‘ diye yazar.

Açığı kapatmak için ağır vergiler, paranın değer kaybı…

1527 yılında 57 Osmanlı akçası ile bir altın alınabiliyordu, 1588 yılında ancak 120 akça ile bir altın alınabilecekti! Devletin giderleri mecburî olarak artarken, elindeki paranın değeri düşüyor, konulan ağır vergiler ve kaynak yetersizliği Anadolu’da isyanlara yol açıyordu. Halil İnalcık, ‘Osmanlı, Avrupa ekonomisinin merkantilizme geçişini anlayamadı‘ diye yazar.

Merkantilizm yâni ticâret devrimi, sermaye birikimi…

1683’te Viyana önlerinden 1913’te niye Meriç Nehrine kadar çekildik? İşte bu yüzden…

Hocamız aynı zamanda kültür ve hukuk târihçisi olduğundan yükseliş ve çöküş dönemlerinin zihniyetini, farklı din algılarını ve hukuk sistemindeki değişmeleri de kitaplarında anlatır.

Tanzimat Nedir?

Türkiye’de hâlâ siyâsî kavgalara konu edilen Tanzimat modernleşmesi hocamızın akademik araştırma konularından biridir.

Şu satırları ondan aktarıyorum:

Tanzimat, iktisâdî-içtimâî temelleri çürüyerek yıkılmaya yüz tutan bir imparatorluğun yeni prensiplerle yeniden kurulma teşebbüsünü gösterir. Bu içtimâî temel ne idi, nasıl bozuldu, yeni vaziyet karşısında imparatorluğun yaptığı hareketin mahiyeti nedir?’

Hocamızın kendisinin ortaya koyduğu bu zihin açıcı soruların cevabı eserlerinde vardır. Toprak düzenini halk lehine değiştiren Tanzimat’ın toprak beylerinin tepkisini çektiğini, büyük karışıklıklar çıktığını anlatan İnalcık’ın nihâî hükmü şudur:

Fakat Tanzimat, öteki cephesiyle, Garplılaşma hareketiyle Türk milletinde bir yaşama hamlesi olarak devam etti ve bu, nihayet millî Cumhuriyet Türkiye’sinde kesin safhasına girdi. Tanzimat bu yönden tarihimiz için mesut, büyük bir hadisedir.’

Muhterem hocamızı derin bir saygıyla, Fatihalarımla anıyorum, mekânı cennet olsun.

İnalcık imzası taşıyan her sayfayı okumak lazım. Özellikle üç eserini tavsiye ederim: Biri ‘Devlet-i Aliyye‘, üç cilt… İkincisi Mehmet Seyithanlıoğlu ile birlikte yayınladığı ‘Tanzimat‘ adlı 800 sayfalık eseri… Üçüncüsü ‘Osmanlı’da Devlet, Hukuk ve Adalet.’

(TAHA AKYOL: Hürriyet Gazetesi, 28 Temmuz 2016)

 

Rusya mı, Çin mi; İşte ABD’nin Bütün Meselesi Bu!

0

Takımların antrenman, taktik, hazırlık maçı ve müsabaka gibi evrelerine ordular, spor kulüplerinden daha çok ihtiyaç duyarlar. Futbol bir güç ve gösteri oyunuysa silahlı kuvvetler de ülkenin kaderi için güç ve gösteri müsabakalarında aktif rol alırlar.

Nitekim PKK, – 10/15 sene önce yazdığımız gibi – Türk Ordusu’nun kum torbasıdır. Cizre, Sur gibi ilçelerde tanklar eşliğinde PKK’lıları kazdıkları hendeklere gömme operasyonu yapıldığında da “Bu muhtemelen tanklarla yapılacak sınır dışı bir harekât hazırlığıdır” demişiz.

Neticede 5 aylık Fırat Kalkanı Harekâtı’yla Suriye‘nin kuzeyinde oluşturulan Güvenli Bölge, strateji ve taktik olarak Devleti rahatlattı. Bu kez de o sıra beyanen kaydettiğimiz ikinci bir harekâtın Dicle Kalkanı adıyla Silopi Sınırından Telafer‘e ulaşan dikey bir hatla Musul ve Sincar arasını tutacak şekilde yapılmasının elzem olduğuydu. Ve halen de öyle. Bekliyoruz!

Bu için dışa bakan tarafı. Bir de dışın dışa ve dışın içe bakan tarafları var. Misal: Trump. Kim seçti kim seçmedi, kalıcı mı yoksa gidici mi, Rusya‘yla mı takışacak yoksa Çin‘le mi kapışacak; belli değil.

Bu tip belirsizliklere kuantum mekaniği de diyebilirsiniz. Amerikan devlet aklının Hilary‘e yatırım yapan kanadı Trump’u dost olmayı umduğu Rusya’yla savaşa zorluyor. O da diğer kanatla beraber Çin’in façasını çizmek için Kuzey Kore üzerinden atar yapıyor. Fakat her iki ihtimal de masada.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medya üzerinden servis olunan Bulgaristan – Romanya hattındaki Amerikan askerî hareketliliği ile kuzeydoğu sınırımızın az ötesindeki ABD + Gürcistan bayraklı zırhlı konvoy geçişleri Karadeniz’de Rusya’ya karşı bir gövde gösterisine dönüşecek büyük bir tatbikatın habercisi olabilir.

Dahası Kırım‘ı yutan ve halen Donetsk ile Luhansk‘ı Ukrayna‘dan koparmaya çalışan Rusya‘ya ekonomik yaptırım haricinde cevap verilemediğinden Moldova‘nın Transdinyester Bölegesi’ndeki Rus ayrılıkçıların Putin’e yeni bir zafer kazandırmaması adına o bölgenin yarısıyla soydaş ve aynı zamanda da NATO üyesi olan Romanya ile bölgeye yapılabilecek bir operasyon bile az da olsa ihtimal dâhilindedir.

Yani Amerika’ya Başkan olabilirsiniz ama size istemediğiniz şeyleri de yaptırabiliriz, diyorlar. Oysa 3 kuşaktır (45 yıl) bekletilen sıfır kum torbası var: Kuzey Kore. Ortadoğu’dan bile beter diktatoryal yapıyla idaresine izin verilen ve yarın – öbür gün savaş gerekçesi olması için silahlanması görmezden gelinen bir yer.

Trump, adaylığından beri taahhüdü olan Çin’in yeni Süper Güç olmasının önünü kesme ve Rusya’yla kendi ekibinin planlamadığı bir savaşa girmemek için kolay hedefe yönelebilir. K. Kore’nin yanlışlıkla Japon egemenliğindeki bir bölgeye füze düşürüşü sonrası ABD + Japonya ve Güney Kore uçaklarının Kuzey Kore sahasında hâkimiyet uçuşu yaptıklarını hatta havada yakıt ikmali gibi piknikvari hareketleri rahatlıkla gerçekleştirdiklerini unutmayalım.

Zaten Çin de, Kim Jong Un‘un ABD hâkimiyetindeki Guam‘ı vurması sonrası Amerika’ya misilleme hakkı doğduğunu kabul etti. Doğrudan Amerikalıların Kim Jong rejimini yıkmaya yönelik askerî darbeye ise sessiz kalmayacağını ilan etti. Bu şu demek:

1- Kendi kendine silahlanan veya müsaade gören Kim denilen zat, sebepsiz yere Amerikan toprağını vurursa ya embesildir ya ABD ajanıdır ya da Saddam’ın Kuveyt’e sokulması gibi etrafındaki ajanların çoğu onu Amerikan köteği yemesi için gazlamaktadır.

Ve 2: ABD, Kim’i bahane ederek Çin’in yeğeni pozisyonundaki K. Kore’yi hem de Çin Mahallesinde evire çevire döverse Çin’in itibarı kalmaz. Şu anki muazzam büyüme hızlarıyla (% 7) zaten 2023-25’te Dünyanın en büyük Ekonomik Gücü olma yolundalar. Bunun Ortadoğu’da Müslümanlara yapılan ve BOP adıyla yutturulan çökme / çökertme gibi hinterlandında yapılmasına izin vermeyecektir Çin.

Atletizm, futbol derken boks maçına hazır olun.

 

Şahin Bey ( Antepli Şahin )

0

İstiklal Harbi’nin büyük kahramanlarından Şahin Bey 1877 yılında Gaziantep’te dünyaya geldi. 1899 tarihinde Yemen’e asker olarak gitti. Burada göstermiş olduğu üstün hizmetleri, yeteneği ve cesareti sayesinde başçavuş rütbesine yükseltildi. 1991 yılında Trablusgarp savaşına arkadaşları ile birlikte gönüllü olarak katıldı. Balkan savaşlarında görev aldı ve Çatalca cephesinde savaştı. Galiçya’da 15. Kolordu emrinde savaşa katıldı. Daha sonra Sina cephesinde görev aldı. Bu cephede göstermiş olduğu kahramanlık ve fedakarlık sayesinde kendisine teğmenlik rütbesi verildi. İngilizlerle Sina cephesinde yapılan savaşta esir düştü. Mısır’daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başına kadar esir olarak kaldı. Yapılan ateşkesten sonra diğer esirlerle birlikte serbest bırakıldı.

Daha sonra Türkiye’ye dönerek muhtelif yerlerde görevlerde bulunuyor. Şahin Bey pek huzurlu değildi? Doğup büyüdüğü Antep ve çevresi düşman işgali altındaydı. Hemen gönüllü olarak Antep ve çevresinde düşmana karşı savaşmak için Antep Heyet-i Merkeziyesi’ne  müracaat ediyor. Müracaatı kabul edilerek kendisine Antep ve Kilis yolunu kontrol altında tutma görevi veriliyor. Etrafına toplamış olduğu 200 civarında gönüllü ile birlikte çatışmalara giriyor. Böylece, düşmanın bu yoldan Antep’e asker ve mühimmat sevkiyatı yapması Şahin Bey ve arkadaşları sayesinde büyük ölçüde engelleniyor.  Şahin Bey, gece-gündüz uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek silah arkadaşlarının maneviyatını yükseltmek için konuşmalar yapıyor. Son köprü başında ise; şahin gibi bir avuç gönüllü arkadaşıyla düşmana saldırıyor, kelimenin tam anlamıyla son kurşununa varıncaya kadar. Son kurşunu da bitince, son sözlerini söylüyor:  ” Allah’ım vatanımı ve Antep’i kurtar! Alçak düşman, sen de gel beni sen süngüle!” Bu büyük kahraman bir avuç arkadaşıyla birlikte 28 Mart 1920 tarihinde kahramanca vuruşarak düşman tarafından şehit ediliyor.

Yavuz Bülent Bakiler’in şu dörtlüğü:

” Ben Antepliyim, Şahin’im ağam.

Mavzer omuzuma yük.

Ben yumruklarımla dövüşeceğim.

Yumruklarım memleket kadar büyük.”

Bu büyük kahramanın ne denli vatanına, milletine bağlı olduğunu tam manasıyla ortaya koyuyor.

Bu vatan için canlarını çekinmeden verenler, bu topraklar için toprağa düşenler; bu vatan ve millet size minnettardır. Yerinizde huzur içinde yatın.

 

Kıdemli Bir Hekim Gözüyle Sağlık Hizmetlerimiz

Yakın tarihte yaşadığım iki sağlık sorunum vesilesi ile sağlık hizmetlerinin ne durumda olduğunu ve hasta-hekim ilişkilerinin ne şekilde işlediğini gözlemlerim ışığında paylaşmak istedim. Amacım aklamak veya suçlamak olmayıp bu tespitler ışığında olabilecek iyileştirmelerin yapılarak sağlık sistemimizin çok daha iyi olabilmesine katkı vermektir.

2002’den sonraki sağlıkta değişim ve dönüşüm, insanımızın hekime, sağlık kurumlarına ulaşımında çok önemli iyileşmeler sağlamıştır. Sağlık kurumlarımız ise özellikle teknolojik imkânların teşhis ve tetkiklerde kullanımında çok önemli imkânlara kavuşmuştur. Bu teknolojik imkânlar sayesinde insanlarımız mikrobiyolojik, biyokimyasal ve görüntüleme (röntgen-yansılanım), endoskopik (iç organlarımızın ilgili uzmanlarca görerek incelenmesi) alanlarında çok önemli imkânlara kolayca ulaşabilmekte ve bu alanlardaki hizmetleri zorlanmadan alabilmektedir. Özel hastanelerimizin de katkısı ile hastane otelcilik hizmetlerimiz de birçok gelişmiş ülkenin seviyesini geçmiştir. Acil, ambulans hizmetleri ve hastane yoğun bakım imkânları ise alabildiğine gelişmiş ve vatandaşlarımız bu imkânlardan kolayca faydalanabilmektedir.

Bütün bu olumlu ve güzel gelişmelerin yanında önemli iki sorun derinleşerek gelişmektedir. Bunlar hastalar için GÜVEN eksikliği ve hekimler için ise MUTLU bir çalışma ve mesleki yaşam ortamından uzaklaşma. Maalesef vatandaş nezdinde bu hizmetlere ne kadar GÜVENEBİLİRİM? Sorusuna verilen cevabın GÜVENSİZLİK yönünde gelişmesi üzücüdür. Yapılan istatistikî çalışmalarda bu sisteme geçmeden önce bir vatandaş ortalama 3 doktora muayene olduğu zaman güvenli teşhis ve tedavi kanaatine kavuşurken yeni yapılan istatistikî çalışmalarda bu sayının ortalama 8-9 doktor muayenesi sonucunda olduğu anlaşılmaktadır. Bu sonuçtan hekim-hasta ilişkisindeki GÜVEN duygusunun azaldığı sonucu çıkmaktadır. Hasta kendisinden istenen tetkiklerin ne kadar yerinde olduğu, yapılmak istenen müdahalenin ne kadar doğru olduğu, konulan teşhisin ve verilen tedavi şemasının ne kadar uygun olduğu hususunda GÜVEN eksikliği yaşamaktadır. Bu sebeple bir başka, daha sonra bir başka doktora ve sonuç olarak daha çok doktor, daha çok kuruma gitmek ihtiyacı hissetmektedir.

Sağlık hizmetini daha pahalı ve zor hale getiren bu güvensizliğin sebeplerinin araştırılıp giderilmesi gerekir. Bu hususta hem hizmet alan vatandaşlara ait hem de hizmet veren sağlık kurumu ve hekimlere ait sorunların olduğu açıktır. Yakın zamana kadar düz bir röntgen filmini çektirmek dahi müşkül bir tetkik iken bugün MR tetkikini yaptırmak dahi çok kolay hale gelmiştir. Dün insanımız basit tetkikleri yaptırmak için bile zorlanırken bugün bütün tetkikleri Aile hekimi muayenesi ile bile yaptırabilmektedir. Ama görüyoruz ki bu kolaylıklar daha çok mesleki ölçüler öngörüsü içinde uygulanmadığı, hekimlik mesleğinin etiği göz ardı edilerek uygulandığı için hem ciddi bir kaynak israfı, hem de güven artırıcı olmak yerine güven azaltıcı şekilde etki etmiştir. Çünkü hasta-hekim ilişkisinde maalesef hala istenilen, olması gereken kaliteli bir davranış biçimi oluşturulamamıştır. Hasta doktorundan beklediği ilgi ve şefkati yeterince görememektedir. Bunu sağlayacak olan ön konuşma, ilk genel muayene gibi iki önemli davranışın yerini, şahsın tetkik için laboratuarlara gönderilmesi almıştır. Hekimlerimiz çoğunlukla hastalarına yeterli bir ön konuşma ve muayene yapmadan teşhis için daha çok tetkik yoluna başvurmaktadır. Bu sebeple ülkemiz dünyada en çok MR çekilen ülke haline gelmiştir. Diğer tetkiklerde de durum farklı değildir. Hekim hastasının memnuniyetini bu yolla sağlama yolunu seçmektedir. Bu ise güven oluşmasına yetmemektedir. Bu durum ana malzemeleri ithal olan bu sarf malzemelerinde oldukça büyük bir kaynak israfına, hasta birim maliyetimizin ise pahalılaşmasına sebebiyet vermektedir. Sağlık kurumlarımızdaki iş yükü artışı da ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hastalar için çok önemli olan bu güven duygusunun tesisine yönelik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu güveni oluşturmada sağlık hizmetinin ana aktörü olan hekimlere önemli sorumluluk ve görev düşmektedir. Bu sebeple onların mesleklerini güven içinde ve mutlu, huzurlu şekilde yapmalarını sağlamak gerekir. Hekimlerimizin sorunları ile ilgili daha önceki makalelerimde (Kocaeli Aydınlar Ocağı internet adresinden bakılabilir) yazdıklarıma ek yeni bir değerlendirmeyi müteakiben yazacağım ve bundan sonra onu da okuyacaksınız.

Sağlıklı, güven içinde mutlu ve huzurlu günler dileklerimle…

 

Yalan Söylemek ve Yalana İnanmak İhtiyacı

0

National Geographic Dergisi’nin Haziran sayısında “Neden Yalan Söylüyoruz” başlıklı bir makale yayımlandı.

Bu makaleden özetlediğim bilgileri ve benim çıkardığım sonuçları ilginç bulacağınızı sanıyorum. Ayrıca yaşadığımız bazı gerçekleri anlamamız için faydalı olacağını ümit ediyorum.

Hepimiz hayatta hiç tanımadığımız kişilerden, sevdiklerimize, iş arkadaşlarımıza kadar, küçük büyük bazı yalanları söylüyoruz.”

Bunların bir kısmı “kişisel yetersizlikleri gizlemek” ya da “başkalarının duygularını incitmemek için” söylenmiş zararsız yalanlar. Bunlara “beyaz yalan” da deniyor.

Bunların dışında ciddi yalanlar da var. Evlilik dışı ilişkiyi eşten saklamak, sahte diploma ile belli makamları işgal etmek gibi.

Araştırmacı Tim Levine, “dürüstlük işe yaramadığında yalan söylüyoruz” diyor.

Yapılan bir araştırmaya göre, söylediğimiz yalanların yüzde 16’sı maddi çıkar (ekonomik yarar sağlamak) için, yüzde 15’i kişisel çıkar (paranın ötesinde yarar sağlamak) için, yüzde 22’si kişisel suç (bir yanlışı veya kötülüğü örtmek) için, yüzde 14’ü kaçınma (insanlardan kaçmak veya kurtulmak) için, yüzde 8’i kişisel etki (pozitif imaj) yaratmak için, yüzde 5’i insanları güldürmek için söyleniyor.

Aynen yürümek ve konuşmak gibi, yalan söylemek de gelişim sürecinin bir parçası. Çocuklar iki-beş yaşları arasında yalan söylemeyi öğreniyor.

Yapılan bir testte iki yaşındaki çocuklarda yalancılık oranı yüzde 30 iken, üç yaşındakilerin yüzde 50‘sinin, sekiz yaşa gelindiğinde ise yüzde 80‘inin yalan söylediği tespit edilmiş. Yaş büyüdükçe de yalan söyleme konusunda ustalaştıkları görülmüş.

Psikolog Bruno Verschuere, “doğru kendiliğinden geliyor. Ama yalan özel bir çaba ve yanı sıra, keskin olduğu kadar da esnek bir zekâ gerektiriyor” diyor.

Psikolog Kang Lee’nin deneyinde zihin ve yönetsel fonksiyon testlerinde iyi yalan söyleyen çocukların performansı kötü yalan söyleyenlerden daha üstün çıkmış. Otizm yelpazesinde yer alan çocukların ise yalan söylemeyi beceremediği gözlenmiş.

SONUÇ:1 İyi yalan söyleyen yalancılar keskin ve esnek bir zekâya sahiptir. Çok inandırıcı yalanlar söyleyebilen çocuğunuzun veya siyasi parti liderinizin, dürüstlüğü ile olmasa da, zekâsı ile övünebilirsiniz.

***

Yalanın Sınırını Toplumsal Değerler Belirler

“Hepimiz birazcık da olsa yalan söylüyoruz ama çoğumuzun yalan söylemesini sınırlandıran bir şey var.”

Kendimizi dürüst bir insan olarak görme isteğimiz, çok büyük menfaatler elde etmemize yarasa da, bizi sonuna kadar yalan söylemekten men ediyor.

“Ne kadar ileri gidebileceğimiz dile getirilmeyen anlaşmalarla, sosyal normlar (örneğin ofisteki malzeme dolabından birkaç kalem alınmasının kabul edilirliği) tarafından belirleniyor.”

Bir bakanın devletten ihaleyi kazanan iş adamının uçağıyla umreye gitmesi Türkiye’de normal karşılanırken, Amerika’da bir eyalet valisinin bedava futbol maçı bileti alması rüşvet kabul edilip, toplum valiyi istifaya zorluyor.

Toplumda “bal tutan parmağını yalar,” “çalıyor ama çalışıyorlar” gibi sosyal normlar gelişmişse yalan ve hile ile devlet imkânlarını kendi lehine kullanan kamu görevlilerinin sayısı ve işledikleri cürmün boyutu artıyor.

SONUÇ:2 Dürüst olmayan toplumlar büyük yalancılar üretir.

***

Yalan Yalanı Besler

Büyük yalancı, dolandırıcı ve seri üçkâğıtçıların “pişmanlık duymadan sükûnetle yalan söylemelerinden anlaşıldığı gibi, yalan bir defa başlayınca art arda diziliyor.

“Yapılan deneylere göre, yalan söylediğimizde ortaya çıkan stres ve duygusal rahatsızlığa beynimiz alışıyor ve bu bir sonraki yalanı kolaylaştırıyor. Küçük kandırmacalar daha büyük kandırmacalara sebep oluyor.”

SONUÇ 3: Bir kişi çok rahat yalan söylüyorsa, çok yalan söylemiş biridir.

***

Yalancının Avantajı

İnsanlar yaratılışları icabı, muhatabından yalan beklemiyor, yalan araştırması yapmıyor.

“Çoğu zaman duymak istediğimiz şeyi duyuyoruz. İster sahte pohpohlama, ister yüksek yatırım kârı sözü olsun, hoşumuza giden ve bizi rahatlatan yalanlara fazla karşı koyamıyoruz.”

Seçilme yaşını 18’e düşürürken gençleri pohpohlayıcı sözler boşa söylenmedi. Çünkü “18 yaşında kaç milletvekili seçilebilir?” sorusunun akla gelmeyeceği biliniyordu.

Jet Fadıl‘ın projeleri binlerce mağdur yaratmıştı. Ancak yüksek kâr vaat eden sonraki projelerine de halkımızın yoğun rağbeti bu tespitin somut bir örneği idi.

“Referandumda evet derseniz terör bitecek” de böyle hoşumuza giden tatlı yalanlardandı.

SONUÇ 4: Hoşa giden yalanlara dikkat edin. Başa gelecek belaları gizlemek için söylenmiş olabilir.

***

Lider Ne Diyorsa O

“Araştırmacılar, dünya görüşümüzü destekleyen yalanları kabul etmeye özellikle eğilimli olduğumuzu ortaya koydular.”

2015 yılında yapılan bir araştırmada 2 bin yetişkin Amerikalıya “aşı otizme yol açıyor” veya “Donald Trump aşının otizme yol açtığını söylüyor” şeklinde iki görüş sundular. Hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde aşının otizme yol açtığına inananlar oldu. Trump yanlısı katılımcılar, Trump adının geçtiği bilgiye daha güçlü bir şekilde inanç gösterdi.

Daha sonra araştırmaya katılanlara, aşı- otizm ilişkisine dair bilginin yanlışlığı bilimsel verilerle açıklandı. Bunun üzerine katılımcıların tamamı ilişkinin yanlış olduğunu kabul ettiler.

Ancak bir hafta sonra yeniden yapılan aynı testler, eski yanlış bilgilerinin aynı oranda geri döndüğünü gösterdi.

SONUÇ 5: Kitlelerin lidere olan inançları sebebiyle doğru kabul ettiği bilgilerin yanlışlığı kanıtlansa bile inançlarından döndürülmeleri zordur.

 

Ayastefanos Anıtı Yeniden Dikilemez

0

Her milletin kendi millî menfaatlerini ve değerlerini sembolleştirdiği çeşitli kutsalları vardı; bayrak, tarihteki çeşitli devlet adamları, sembol haline gelmiş mekân veya binalardır. Bunlar o milletin varlığının belki de yarı efsanevi, yarı gerçek devamını sağlayan figürlerdir. Milletlerin önüne birer hedef koyarak millî birliğin tesis edilmesini kolaylaştırırlar. Bu hedefe varmak için sonraki nesillere dinamizm katarlar.

Bu figürler, milletlerin ulaştıkları son noktayı veya çıkış noktalarını betimleyerek elde edilmesi gereken veya korunması gereken değerleri ortaya koyarlar. Bu anlamda ata mezarları da büyük önem taşır.

Sultan 1. Murat’ın Kosova Priştine’deki kabri, Macaristan’daki Gül Baba Türbesi, Bakü’deki Türk şehitliği, Enver Paşa’nın Kırgızistan’daki kabri (Ki bu mezar yanlış bir kararla Demirel tarafından Türkiye’ye geri getirilmiştir.) vd…

Aynı şekilde diğer milletlerin de ulaştıkları son nokta ve erek olarak aynen bizim gibi mezarlıkları vardır. Yoksa Anzakların (Avusturalya ve Yeni Zelandalılar) on binlerce kilometre öteden her yıl gelip Çanakkale’de dedelerinin mezarları başında “şafak ayini” yapmasını başka türlü izah edemezsiniz…

Bu mezarlar belki siyasi değil ama tarihi ve kültürel sınırları çizerler…

Bugün dünya üzerinde 34 ülkede (Almanya, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Cezayir, Çek Cumhuriyeti, Filistin, Güney Kore, Hindistan, Irak, İngiltere, İran, İsrail, İtalya Japonya, KKTC, Letonya, Libya, Lübnan, Macaristan, Malta, Mısır, Myanmar, Polonya, Romanya, Rusya, Sırbistan, Suriye, Suudi Arabistan, Ukrayna, Ürdün ve Yunanistan şehitliğimiz olan ülkelerdir.) 78 Türk (Osmanlı+Türkiye) şehitliği mevcuttur. Elbette 10 bin yıllık Türk tarihi ve 16 büyük Türk İmparatorluğunu göz önüne alırsak, gökyüzündeki yıldızlar kadar Türk şehitliğinin dünyanın dört bir yanına savrulmuş olduğunu unutmamamız gerekir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi olarak kabul ettiği Osmanlı’nın önemli bir kısım yeni sayılabilecek tarihlerdeki şehitlikleri ve Cumhuriyet dönemi şehitlikleri bunlardır.

Aynı şey diğer milletler, mesela Ruslar için de geçerlidir…

Sultan 2. Abdülhamit’in tahta geçişinden kısa bir süre sonra 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos (Yeşilköy)’da imzalanan antlaşmayla Osmanlı Devleti’ne bağlı bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, Prensliğin sınırları Tuna’dan Ege’ye, Trakya’dan Arnavutluk’a uzanacaktı. Bosna-Hersek’e iç işlerinde bağımsızlık verilecek, Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek, Bulgar ordusu kuruluncaya kadar iki yıl müddetle 50.000’i geçmemek üzere Rus askeri Bulgaristan’da kalacak, Bulgaristan’ın Osmanlı Devleti’ne vereceği yıllık verginin tutarı Osmanlı Devleti ile Avrupa devletleri ve Rusya arasında kararlaştırılacak, Osmanlı Devleti Rusya’ya “Savaş Tazminatı” ödeyecek, Kars, Ardahan, Batum ve Doğu Beyazıt Rusya’ya verilecekti…

Bu antlaşma neticesi Osmanlı Devleti tarihinin en büyük toprak kayıplarından birini yaşamış, milyonlarca vatandaşımız sınırlarımız dışında düşmanın insafına kalmıştır.

Ruslar da Osmanlı Devleti için bir felaket olan bu 93 Harbi’nde (1877-78) İstanbul Yeşilköy’e kadar gelişlerini kutsamak, ulaştıkları son sınırı kalıcı kılmak ve orada ölen askerlerini yaşatmak adına İstanbul Yeşilköy’de (bugünkü Florya Ormanı’nda) kalan yerde Ayastefanos Anıtını dikmişlerdir. Bu anıt aynı zamanda bir kilise olup, İstanbul’u işgale gelirken ölen Rus askerlerinin anıt mezarlarıdır da…

Sultan 2’nci Abdülhamit’in bütün karşı çıkmasına rağmen kabul edilerek inşa edilmiş olan Ayastefanos Anıtı, Rusların Osmanlı ordusunu yenerek İstanbul kapısına dayandığının aynı zamanda resmidir de.

Bu utanç abidesi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve Rusya’ya savaş ilan edilmesi ardından İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından dinamitle patlatılarak yıkılmış ve bu yıkım sahnesi aynı zamanda filme çekilerek Türk Sinema tarihinin de doğumu olmuştur. Bugün Türk sinemasının eldeki en eski filmi Ayastefanos Utanç Abidesi’nin Yıkılması Filmidir. Ve ilk Türk filmi olarak kabul edilmiştir…

Peki, bu kadar anıtlardan, mezarlardan durduk yere niye bahsettik?

Şimdi sıkı durun…

Rusya, bu utanç abidesini yeniden inşa etmemizi istiyor!

Ayastefanos Anıtı’nın inşası Rusya Devlet Başkanı Putin’in 2012 yılındaki Türkiye ziyaretinde Ruslarca gündeme getirilmiş, Türkiye’nin de karşılığında Rusya’daki bir şehitliğinin onarılması önerilmişti.

“Söz konusu anlaşma 3 Aralık 2012 tarihinde Başbakanlar düzeyinde gerçekleştirilen Türkiye- Rusya Federasyonu Üst Düzey İşbirliği Konseyi 3. toplantısında dışişleri bakanları tarafından imzalanmıştı. Rusya, anlaşmaya ilişkin iç onay sürecini 11 Aralık 2013 tarihinde tamamlamıştı. Türkiye tarafı ise dönemin dış işleri bakanının imzaladığı anlaşmayı TBMM gündemine almayarak tasarıyı kadük bırakmıştır.

Ancak Rusya, şimdi ise kendi iç hukuk sürecinde belki tamamlanan; ancak TBMM’nin onaylamadığı için kadük kalan tasarıyı Türkiye’ye uygulatmak için baskı yapıyor.

Buna asla izin veremeyiz. Çünkü Yeşilköy, Rusya’nın ne kültürel ve ne de manevi sınırı değildir ve olamaz!

“Eğer İstanbul’da bir Rus anıtı dikilecekse bunun mütekabiliyet esasına göre karşılığı, yaklaşık 150 yıl Osmanlı himayesinde kalan Moskova’daki Kızıl Meydan’a Türk Şehitliği yapılmasıdır!”

Yoksa 93 Harbinde ve devamındaki Balkan Harbi’nde verdiğimiz milyonlarca şehidin kemikleri sızlar, ‘ah’larını hiçbir şekilde ödeyemeyiz.

 

Ülkemizde ‘PROBLEM’ Hâline Getirilmeye Çalışılan ‘ALEVÎLİK’ Mevzuunu Yrd. Doç. Dr. ABDÜLKADİR SEZGİN ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hocam önce, ‘Alevîlik’ konusunu konuşma teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Söze, ‘Alevîlik nedir’ diyerek başlayabilir miyiz?

Yrd. Doç. Dr. Sezgin: Başta Osmanlı arşivleri olmak üzere, Dedeler’in ellerinde bulunan ‘İcazetname’lerde de Alevî tabiri geçmez. Hz. Ömer’in Halifeliği’ zamanında ‘Şia-i Ömer’ (Ömer taraftarları) olarak bir deyim vardır. Hz. Osman Halife olunca ona da ‘Şia-i Osman’ (Osman taraftarları) denildi.

Hz. Ali’nin Halife olduğunda ise, o kadar çok insan Hz. Ali taraftarı oldu ki, daha öncekilere söylenen sıfatlar unutuldu ve hatırlayanları kalmadı. ‘Şia-i Ali’ (Ali taraftarları) daha sonraki yüz yıllarda da yaşamaya devam etti. Bu taraftarlık aynı zamanda bir niteleme ve yandaşlık ifâdesi idi.

Alevî kelimesi, İslam dünyasının tamamında ortak kültürel bir deyimdir. Anlamı da ‘Evlad-ı Ali’ demektir. İran’dan Ortadoğu ve Asya kıtasındaki bütün Müslüman ülkelerde ‘Alevî’ kelimesi ‘Evlad-ı Ali’ anlamındadır. ‘Ben Alevîyim‘ diyene; Kimin soyundansın veya Hasan soyundan mı, Hüseyin’den mi geliyorsunuz? Sorusunu sorarlar.

Biz, ‘Köylü Bektâşî’ veya klasik adı ile ‘Kızılbaş’ kelimesini kullanmaktan vazgeçtik onların yerine ‘Alevî’ kelimesini koyduk. İslam dünyasından da bu deyimle ayrıldık. Ortak kültürel bir noktamız da kayboldu.

Ahmed Yesevî tarafından kurulup geliştirilen tarikat,  ‘Yesevîlik’ adıyle bilinir. Anadolu’daki Selçuklu Devletinin zayıfladığı bir dönemde Ahmed Yesevî batıdaki Türk Devletinin yıkılmasını önlemek, bu yapılamayacaksa yeni bir Türk Devleti kurulması için Hacıbektaş Veli önderliğinde binlerce yetişmiş dervişini Anadolu’ya göndermiştir. Selçuklu Devletini devam ettirme imkânı kalmadığını gören Hacıbektaş Osmanlı’ya yönelmiş ve yeni Türk Devletini inşada diğer arkadaşları ile birlikte çalışmalar yapmıştır.

Bu dönemde gelenler trene binip topluca gelmedikleri, kağnılarla ve küçük gruplar hâlinde geldikleri için eğitimlerinde aksamalar oldu. Bir kısmı İran coğrafyasına daha önce gelmiş olan tarikat şeyhlerinden, bir kısmı da  Irak ve çevresindeki Yesevî dervişlerinden ‘yol ve erkân’ bağlantılarını kurarak Anadolu’ya yerleştiler. Biz ‘Erdebil dedelerine bağlıyız’ diyen Türk, Türkmen aşiretleri de vardır.

Bunların tamamı Türk, Müslüman ve bir de ‘yol ve erkân’ öğrenmiş; yâni Yesevî’den gelen ‘Kızılbaşlık’ veya ‘aynı anlama gelmek üzere ‘Köy Bektâşîliği‘ bağlantıları da vardır.

Çetinoğlu: ‘Yol’ ve ‘erkân’ kelimelerini açıklar mısınız?

Dr. Sezgin: ‘Yol’ kelimesiyle ifâde edilen şey; ‘Allah Yolu’; Allah’ın emrettiği ve Kur’anla bildrdiği, ‘Hak ve hakikat yolu’ yâni İslam Dini’dir. ‘Erkân’ ise, Hz. Peygamber’den iki ayrı rivayetle gelen Tarikat erkânıdır.

Bu noktadan bakıldığında Kızılbaşlar, Bektâşîler (şehirliler) ve Nakşîler ile yakınlık ve benzerlikler gösterirler. Nakşîlik de, Bektâşîlik de Hz. Peygambere iki koldan ulaşır ve bağlanırlar.

Her iki tarikatın birleştiği noktalar aynıdır: Nakşîler, her gece kendilerine verilen miktarda ‘Allah’ın isimlerini’ kendi kendilerine, sessiz olarak tekrarlayarak okurlar. Bu Nakşîliğin sesiz zikridir.

Bir de Perşembe günü ikindi namazından sonra, diğer tarikat arkadaşlarıyla birlikte ‘Hatm-i hâce’ diye bilinen Yesevî’den gelen duayı açıkça, hep birlikte yüksek sesle okurlar.

Kızılbaşlar (köylüler), ‘Dede‘ denilen ‘Tarikat Önderi‘ liderliğinde; Bektâşîler de ‘Baba‘, ‘Halife Baba‘ veya ‘Çelebi‘ adlı tarikat liderliğinde zikirlerini icra ederler.

Bu tarikatın ‘Açık Zikri’dir.

Özellikle Dedeler’in önemli bir kısmı gece yarısında kalkıp ‘Gece Namazı’ kılarlar. Bu Nakşîler’deki ‘gece zikri’nin farklı bir türüdür.

Kimseyi rahatsız etmeden gece namazı kılan Dedeler’in kendilerine bağlı dervişlerinden ‘Hakkullah‘ denilen bir ücret almaları sebebiyle mecburî bir ibâdet olarak bilinir.

Çepni Dedelerinden Bergama Pınar Köylü Dostum ve kısmen de mürşidim diyebileceğim, Nazım Kılıç Dede’nin; ‘biz bu gece namazını kılmasak aldığımız, Hakkullah bize helal olmaz‘, dediğini bugünkü gibi hatırlıyorum.

Yâni Alevîler iyi Türkmen, iyi Türk ve iyi Müslümanlardır ve bunda kuşku yoktur.

Elbette tarikatların kapatılması, yozlaşmaya, eğitimsizliğe ve kültürel kayıplara da sebep olmuştur.

Bütün tarikatlar için de geçerli olmak üzere illegal olarak serbest, hukuk olarak meşruiyeti bulunmayan tarikatlardaki yıpranma, eğitimsizlik, câhillik ve bizi en çok etkileyen küresel emperyalizmin bütün olumsuz katkılarına rağmen hâlâ ayakta kalmış olmaları önemli olmalıdır. Her iki tarikat da da biri açık zikir, diğeri de gece yapılan sessiz zikir vardır

Alevîlik; Türlüktür, İslam’dır. Hz. Peygamber, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt aşıklığı’dır. Bir başka beyanla Hak duygusu taşımak; kendi hakkına razı olarak başkasının hakkına el uzatmamaktır.

Sofraya yemeğe oturup, kaşığını eline aldığında, ‘bu bana sunulan yemek, bana helal mi?’ sorusunu sormaktır.

Çetinoğlu: Bu târifinizi pekiştirmek için bir de ‘Alevîlik ne değildir’ sorusunu cevaplandırmanız mümkün mü?

Dr. Sezgin: Alevîlik bir ırkı, bir milleti veya aşireti ifâde etmez. Günümüze kadar gelen ve üzülerek ifâde etmeliyim ki, yaklaşık 1987’lerde yaygınlaşmaya başlayan ‘Alevî’ kelimesinin yanlış kullanımı bizi kültür olarak İslam dünyasından kopardı.

Çetinoğlu: Bugün Alevî denilenlerinin Hz. Ali sevgisi dışında, bu soyla ilgileri nedir?

Dr. Sezgin: Hiiiç. Kızılbaş veya ‘Köy Bektâşîsi’ olarak bilinen Türkler, Türkmenler insanlar yanlış yönlendirildiklerini fark etmeden yanlış beyanlarla Alevîlere haksızlık ediyorlar.

Çetinoğlu: Kimileri; ‘Alevîlik İslam’ın ne içinde, ne de dışında…’ Diyor. Kimileri de ‘Hem içinde, hem de dışında’ diyor. Siz Alevîliği İslamiyet’in neresine yerleştiriyorsunuz?

Dr. Sezgin: Alevîlik, (Kızılbaşlar, ve Bektâşîler) bir din değildir, bir mezhep de değildir. Bunu anlamak veya anlatmak için toplumdaki uygulamalara bakmak gerekir. Çocuklarını evlendirenler evlenirken okunan ‘Nikâh Duası’, birisi vefat ettiğinde, kılınan cenaze namazının kaç tekbirle ve hangi dualarla kılındığı, İman esaslarını çocuklarına öğretirken ‘Amentü duası’nı öğretip öğretmedikleri, Ramazan ve kurban bayramlarında bayram namazını kaç tekbirle kıldıkları incelenirse, bu kardeşlerimizin Semerkant’lı Muhammed Maturidi ve Özbekistan’ın Tirmiz Şehri’nden önce Hz. Ali’nin başkentine, oradan da Bağdat’a gelip yerleşmiş olan Ebu Hanife fıkhına bağlı oldukları görülür.

Osmanlı Devleti’ni Anadolu’da uzun ve derin çukurlar kazarak gömme veya geldikleri ‘Tanrı Dağları’na geri gönderme hayâli kuran batılılara karşı yeni bir devlet kurarak püskürtmemizle birlikte, yeni ve güçlü bir TÜRKİYE CUMHURİYETİ kurmuş olmamızı ve yenildiklerini de hazmedemeyen küresel emparyalist devletler bu defa dost kılığına girerek içimizde bizleri bir birimize düşürmeyi denediler.

1962-1972 yılları arasında ülkemize hizmete(?) gelmiş ABD’li ‘Barış Gönüllüleri’ ülkemizde hangi savaşa karşı barış için gelmişlerdi?

Toplam olarak 1201 kişi olarak gelmiş olan bu gönüllülerden 201kişi, yüksekokul ve üniversitelerde İngilizce okutmanlığı yaptı. Geri kalan bin kişinin beş yüzü doğu ve güney doğuda Kürt köylerinde ‘Kürtçülük’ öğretirken, diğer beş yüzü de Kızılbaş Köylerinde, ne yaptılar sanıyoruz?

‘Ali’siz Alevîlik’ten, ‘siz Müslüman değilsiniz‘e kadar ne haltlar işlemediler ki? Bütün bu olumsuz çalışmalara rağmen Kızılbaş Türkler, bu tebliğlere hep şüpheyle baktılar. ‘Elin gâvuru‘ dediler. Kızılbaş kökenli halk âşıkları, başta Âşık Veysel, Âşık Davut Suları, Âşık Tokatlı Selmani, Kahramanmaraş Göksunlu Âşık Hüdâî gibi pek çok âşık: ‘İmanım Âmentü billah -Dönemem estağfurullah‘ Deyip, Şah İsmail’i tekrarlayarak, Türk ve Müslüman olduklarını ifâde etmekle kalmayıp meydanlarda, âyin ve erkânlarda, atışmalarda bunları okudular.

Bir hatıramı anlatayım:

2008 veya 2009 yılıydı. Yanımda üç müfettiş arkadaşımla birlikte, ramazanın ilk sahur akşamında Yozgat – Yerköy ilçesindeydik. Gece, zor da olsa sahur yapacak bir yer bulmuştuk. Sabahleyin Yozgat’a gitmek için yola çıktık.

Aşağı Elmahacılı köyüne geldiğimizde aracı süren arkadaşa, şu köye girelim, dedim. Köy meydanında kimse kalmamıştı. Muhtemelen 40 yaşlarında bir hanıma gözümüz ilişti. O da bize doğru geliyordu.

‘ – Buyurun, köyde bir aradığınız mı var‘ diye sordu. Ben, ‘muhtarı bulsaydık, hem çayını içecektik, hem de biraz sohbet etmek istiyorduk‘, dedim. Hanım iki elini beline yerleştirip bize çıkıştı:

Bugün ramazanın birinci günü, yaşınızdan başınızdan da utanmıyor musunuz?

Arabanın içinde oturan arkadaşlarım öyle bir alkışladılar ki, nerdeyse meydan gümbür gümbür ses verir gibi oldu.

İşte Alevîlik, bu kadının bize verdiği derstir.

Çetinoğlu: Alevîliğin farklı yorumları var. Sizin Alevîlik yorumunuz nasıldır?

Dr. Sezgin: Ülkemizde, bugün ‘Alevîlik’ olarak ifâde edilen anlayış veya inanışın Ahmed Yesevî – Hacıbektaş Veli silsileleri ile Selçuklu devletinin yıkılmakta, Osmanlı’nın kurulmakta olduğu 13. yüz yılda Türkistan’dan gelen ‘Horasan Erenleri‘ ortak adıyla bilinen ‘Hak Dostları’ tarafından kuruldu.

Bu yeni kurulan yolun bir mezhep olduğu şeklinde târihî ve kültür temeline dayalı hiç bir kayıt veya belge yoktur. Bu yeni kurulmuş olan ‘Yol’ İslâm’ın daha hassas kurallara ve inceliklere sahip ‘tasavvuf yolu’ olduğunda ise, şüphe edilemez.

Bu yolun kurulduğu 13. yüz yıl şartlarına göre, bütün dünyada insanlar, yaygın olarak tarım, hayvancılık ve madencilik gibi üretime dayalı bir sosyal hayat yaşamaktadır. Türkler arasında göçebelik, göçerlik hayatı devam etmektedir.

Anadolu’yu vatan tutmuş ve yüzlerce yıl haçlı seferlerine karşı korumuş Selçuklu Devleti, ömrünün son yıllarını yaşarken, Osmanlı ‘Beylikten devlete’ geçme mücadelesi içindedir. Şehirlerdeki nüfusa göre köylerde yaşayanlar çoğunluğu oluşturmaktadır.

Bilinen bu hayat tarzının gereği olarak da bu yeni oluşan ‘tasavvufî yol’ daha çok konar-göçerler ve köylüler arasında yayılmıştır. Bu yolu kuranlar da muhatapları da mensuplarını bildikleri için, yolun ‘usul’ ve ‘erkânı’nı köy ve yayla şartlarına göre düzenlediler.

Unutmayalım ki, tasavvufî ekollerin tamamının kuruluş ve çalışmaları sırasındaki tek hedefi, maddî ve mânevi anlamda ‘insan-ı kâmil’ (olgun insan) yetiştirmektir.

Çetinoğlu: Özür dilerim Efendim! Sünni İslam’ın hedefi de insan-ı kâmil yetiştirmek değil mi?

Dr. Sezgin: Dinin temel hedefi aklı başında, olgun (kâmil) insanlar yetiştirmektir. Ancak hatırlamamız gereken en önemli şey, dinin ifâde ettiği hususlar herkes tarafından aynı şekilde anlaşılır gibi değildir. Kur’an ve Sünnet açısından bile okuma, eğitim her insanın kendi başına becerebileceği bir şey midir? Bunun için muallimler (öğretmenlere) ihtiyaç vardı. Herkes okuma yazma bilseydi bile insanı ‘kâmil’ hâle getirmek için özel eğitimlere ihtiyaç vardı. Hz. Peygamber aynı zamanda öğretmendi. Ama tek başına, herkese tek tek eğitim verme imkânı ne kadardı?

Çetinoğlu: Hünkâr Hacı Bektaş Veli ile Aleviler arasında kuvvetli bir bağ var. Anlatır mısınız?

Dr. Sezgin:Anadolu Erenleri‘ olarak bildiğimiz ‘Horasan Erenleri‘ olarak da tanınan Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa ve sayıları binlerle ifâde edilen insanların tamamı Ahmed Yesevî merkezinde yetiştirilerek, en batıdaki ‘Türk Devleti Selçuklu’nun yıkılmasının önlenmesi ve devletin yenilenmesi; yeniden kurulması ana görevi ile Anadolu’ya gönderildiklerinde şüphe yoktur.

İşte Osmanlı Devleti’nin kuruluş mâcerasının en önemli sırrı da burada gizlidir.

Bu inanç ve gayretle Anadolu’ya gelen Gaziyân, Bâciyân, Dervişan, Abdalân… her kim varsa tamamı aynı inancı ve duyguyu aynı pınar gözesinden almışlardı.

Tabîi ki, bu gelen binlerce dervişin bir de koordinasyonu ve yönetim sistemi vardı ve cümle Erenlerin başı kuşkusuz Hünkâr Hacı Bektaş Veli idi.

O’nun tebliğleriyle başlayan, çok basit gibi görünen ve yedi yüz yıldır eskimeyen, pörsümeyen slogan hâlindeki tebliğleri, bütün Türk oymak, boy ve aşiretlerini bir arada tutmayı başarmıştır.

Eline, diline, beline sahip ol‘ gibi pek çok sözün; ‘kibar-ı kelâm’ın anlamı bugün daha çok anlaşılmıyor mu?

Bugün yaşamaya devam eden Alevîlik, bu kaynak dışında, hiç bir kaynakla irtibatlandırılamaz.

Kültürün de ana kaynağının ‘Horasan Yolu’ olduğunu anlatmaya da gerek yoktur. Ahmed Yesevî’nin ‘Fakirnâme’si, Üçüncü Halifesi Süleyman Hakîm Ata’nın, ‘Kitab-ı Bakırgân’ı, Hacıbektaş Veli’nin ‘Makalat’ı birlikte incelendiğinde her ‘üç Eren’in yollarının, temel ilkelerde değişiklik yapılmadan geliştirilen aynı yol, usul ve erkân olduğu açıkça görülür.

Selçuklu’nun Moğol istilasına uğraması, şehirlerin yağmalanması, halkın perişanlığı gibi sıkıntılar, bu Horasan Erenleriyle nefes almaya başlamış,  görünmeyen, sâdece herkese dua eden bu dervişler görevlerine târif edilemeyecek başarıyla devam etmişlerdir.

Hacı Bektaş Veli’nin yerleştiği yer ‘Suluca Karahöyük köyü’ yedi hâneli bir Çepni köyüdür.

Burada başlayan Hacı Bektaş Veli tebliğleri Osmanlı eliyle üç kıtaya yayılmıştır. Bundan daha büyük başarı olabilir mi?

Hangi adla anılırsa anılsın Kızılbaş/Alevî/Bektâşî adıyla bildiklerimiz Ortaasya’dan Tanrı Dağları’ndan getirilen Türk, Türkmen kültürünü yaşamaya devam etmişlerdir. Giyim, kuşam, kullanılan araç, gereç… Hayvancılık aynen devam etmiştir. Oralardan getirdiğimiz ‘at ve koyun kültürü’ hâlâ devam ediyor. Gerçi gelişen motorlu vasıtalar, ulaşım araçları atın önemini azaltmışsa da at ve ata bağlı kültür, deyimler, atasözleri ile de yaşamaya devam ediyoruz.

Hatırlanması gereken bir husus da yerleşik hayat ve onun gereği olarak toprakla, tarımla meşgul olmamız da yaygın olarak bu topraklarda başlamış…

Yedi hâneli köyde başlayan ve bütün Anadolu ve Balkanları saran ‘Hacı Bektaş Veli Yolu’nun 1826 yılı kapatmasından nerede ise yüz yıl sonra, bütün türdeşleriyle birlikte, ikinci bir kapatılmayla karşı karşıya kaldı.

30.11.1925 târihinde kabul edilen ve 13.12.1925 târihinde resmî gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ‘Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dâir Kanun’ o günün sosyal sebepleriyle bütün tekke, dergâh ve zâviyeler kapatıldı.

Çetinoğlu: Şia’nın veya bir başka ifâde ile Şiîliğin birçok mezhepleri olduğu gibi, Alevîliğin de pek çok kolları veya Frenkçe isimlendirilmesiyle fraksiyonları, uyduma Türkçeyle bölüntüleri var. Bunlar hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Dr. Sezgin: Farklılıklar daha çok Türk boylarının farklı bölgelerde yaşamış olmalarından kaynaklanıyor. Tahtacılar, Orta Asya’dan başlayarak, bütün hayatlarını ormanlarda geçiren; ağaçtan ev âletleri üreten, ev yapımında kullanılan direk, tahta gibi ürünleri sağlayan insanlardır. Hayatları yazın da kışın da ormanda geçen insanlardı.

Tahtacılarda tarım ve hayvancılık son derece zayıftır. Oğuz boyuna mensup olanlarla beraber Kıpçak boyuna mensup Türkler olduğu gibi daha alt guruplar da var. Akkeçili, Karakeçili olanlar ve başkaları var.

Her farklı boya mensup olanların diğerlerinden biraz farklı gelenekleri oluşmuştur. Kültürlerin farklılaşmalarla şekillenmiş olması,  ayrılıklar-farklılıklar gibi gözükmeye başlamıştır.

Dilimizdeki şive farklılıklarını ‘dilimizin zenginlikleri‘ olarak kabul ediyoruz. Alevî topluluklarında görülen nüans seviyesindeki farklılıkları da ‘Alevî kültürünün zenginlikleri’ olarak kabul etmeliyiz.

Bu farklılıklar içinde değişmeyen değerler arasında Ahmed Yesevî’den Hacıbektaş Veli’ye uzanan çizgi var.

Yirmi milyon kilometre kare vatan üzerinde gelişmiş, yaşamış dilimiz, medenîyetimiz, eserlerimiz bizi hâlâ İslam Dünyası’nın lideri konumunda sayılmamızı ifâde etmiyor mu?

Tamamı Arap olan Suudi Arabistan’da; Mekke ve Medine şehirleri başta olmak üzere, yaşayan Türk Kültür unsurları var. Yeniçeri’lerden kalmış ‘Mevlid Okuma geleneği’, Hz. Peygamberin ‘Mirac kıssası’ okunurken herkesin Bektâşî geleneği gereği olarak (kadın-erkek herkesin) ayağa kalkarak dinlemesini fark eden Türk arkadaşların hepsini ağlatan duygular görmüşüzdür.

Hâlen yaşayan bu ortak değerlerden ne kadar haberdarız?

‘Şia’ veya ‘Şii’ kelimeleri birden çok mezhebin ortak adı olarak bütün İslam dünyasında yaşamaya devam etmektedir (Caferi, İsmaili, Zeydi… gibi topluluklar, bu guruba dâhil mezhepler olarak kabul edilmektedir).

*Kızılbaş deyimi yerine, ‘Köy Bektâşîsi’ ismini ilk kullanan Besim Atalay’dır. ‘Bektâşîlik ve Edebiyatı’ kitabına bakılabilir.

 

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

Seyrantepe’de Yaz Akşamları

Bülent Katkak’ın davetine ancak iştirak edebildim. Genelde İstanbul dışındaydım bu davetler sırasında. Geçen yıl da Seyrantepe’de Yaz Akşamları” gerçekleşmişti, ama kısmet bu sene oldu. Geçtiğimiz yaz ise yine Münip Utandı Konseri’ne Heybeliada’da Faruk Berksan’ın konuğu olarak iştirak etmiş, keyifli ve mutlu bir gece yaşamıştık. Adı da “Heybeliada’da Mehtap Konseri” idi. Programa o kadar ilgi vardı ki gece 01.00’de özel gemiyle ancak Bostancı’ya geçebilmiştik. Avrupa tarafından oturanlar ise sabaha karşı varmışlardı evlerine.

 

Kısa adı TURİNG olan Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun 4. Levent yakınındaki merkezinde yapılan konser öncesi sohbet 18.00’de başladı. Metro olunca ulaşmak daha rahattı üstelik. Bülent Katkak iyi tarif etmişti arabalı ve arabasız gelişleri. Bittabi önce ikram ile taze fasulye ve imambayıldıdan oluşan zeytinyağlı tabağı tas kebabı, bulgur pilavı, ayran ve soda ikram edildi. Hitama erince de konser salonuna geçtik.

TURİNG büyük bir fiziki mekana sahip. Yeşil alanı da bir hayli. Üstelik binaların tümü de en fazla iki katlı karşındaki gökdelenlere inat, otobanlara nispet olsun.. oh be!

 

Şarkılar ve Şiirler Birer Sevda

Münip Utandı(1952-Hatay) da bu kara sevda İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi iken başlıyor. Ruhi Ayangil, Ali Rıza Kural, Melahat Pars, Süheyla Altmışdört ve Ender Ergun ustalarından ders alıyor. Nevzat Atlığı ile birlikte çalışıyor. Yurt içinde ve dışında onlarca konser veriyor, ödüller alıyor.

Münip Utandı stilize çalışmalar da yapıyor ve sergi açıyor. Halen Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Kurulunda ve Haliç Üniversitesinde öğretim üyesi. Sesinin genişliği ve orijinal rengiyle son dönemin önde gelen yorumcusu olarak kabil ediliyor. Eşi Ceyda Hanım ve kızı Merve Utandı Kalkan da Türk Sanat Müziği sanatçısı. Hatıralarını içeren “Bir meşaledir” isimli anıları da geçen yıl sonunda Kubbealtı yayınları arasında çıktı.

Birkaç sene önceydi galiba Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız da MünipUtandı’ya Akif’in güftelerinden oluşan bir repertuvarla Fatih AiEmiri’de bir konser verdirmişti. Gerçekten Münip Utandı da çok az bulunan büyüleyici bir ses tonu var, etkileyici bir icraya sahip. Münip Utandı’nın ustalığını ben biraz da bizim gençliğimizin starı Nevzat Güyer’e benzetirim. Rahmetlinin sesi de öylesine etkileyiciydi.

 

40 Yıl Önce

“Seyrantepe’de Yaz Akşamları” konseri tam vaktinde 19.30’de başladı. Bu çok iyi bir tespit. Çünkü İstanbul’un değişik semtlerinden gelenler var. Tuzla ve Beylikdüzü arasında nereden bakarsan bak evlerine gidecekler için birkaç saat gerekiyor. Son vapuru, metroyu veya otobüsü kaçırma riski de mevcut. Araçlarıyla gelenler o günkü trafik yoğunluğu ile örtüşürlerse onlar da aynı sürede evlerine ulaşabiliyorlar. İstanbul artık böyle bir yer, 24 saat canlı, hareketli, yoğun ve kalabalık.

40 yıllık genç dostum Bülent Katkak’ın TURİNG Yönetim Kurulu Başkanı olduğunu da bu vesileyle öğrendim. Hafızam beni yanıltmıyorsa MTTB Turizm Müdürlüğü’nde yöneticiydi. O yıllarda çoğu üniversiteli genç bu vesileyle çok ucuza yurt dışına çıkmıştı. Tren ile İngiltere’ye kadar gidiyor, yabancı dil kurslarına katılıyor, Fransa’da bağ bozumu mevsiminde çalışıyor, yabancı dillerini geliştiriyorlardı. Almanya ve Danimarka’ya gidenleri hatırlıyorum. O günler için bu imkanlar bir ayrıcalıktı. Önemli faydalara vesile oldu MTTB. Bu çerçevede rahmetli Kahramanmaraş’lı Fahri Akben’i de hatırladım. MTTB’nin trafik müdürlüğü binlerce üniversiteliye ehliyet, eğitim müdürlüğü de kurslarıyla lise mezunu gençlere üniversite imkanı hazırlamıştı.

 

Bülent Katkak açılış konuşmasında bir tiyo verdi, sanatçının en son 4 şarkı talebinin karşılanabileceğini hatırlattı. Kültür eski bakanı Atila Koç’un etkinlikle bulunması sanatçıyı ve herkesi  mutlu etti. Şöhretini “uyuyan  bakan” olarak yaptığını kendisi anlatır ama, Atila Koç, Kültür Bakanlarımız arasında entelektüel çizgi olarak ön sıralarda yerini alır. En çok okuyan, kitap alan, etüt eden, kültür gündemini izleyen, eleştirilmekten çekinmeyen, sanat, kültür, fikir etkinliklerine katılan, sanatçılarla örtüşen ve motive eden, kitapçılarda, galerilerde, salonlarda rastlayabileceğiniz bir devlet adamı. Bazıları gibi kaba, görgüsüz, sonradan görme, kibirli, burnu havada biri değil. Purosunu da kim ne derse desin tüttürerek içer. Kendisiyle en son Gaziantep Üniversitesi’nde  bir hafta süren sempozyumda birlikteydik.

 

Muhteşem Bir Program

Çok konsere gittim, bu farklıydı gerçekten. MünipUtandı’ya Kemençe’de Lütfiye Özer, Kanun’da Serap Çağlayan, Tanbur’da Gamze Ege Yıldız iştirak etti ve  Seyrantepe’de Yaz Akşamları başladı.

Önce Kürdilihicazkar(curcuna, sengin semai, sofyan, Türk aksağı, aksak, düyek, semai) Hacı Arif Bey, Lemi Atlı, Yesari Asım Arsoy, Selahattin İçli, Selahattin Pınar, Sadi Hoşses, Ahmet Mithat Güpgüpoğlu, Alaattin Yavaşça, Zeki Müren Münir Nurettin Selçuk bestelerini içimize çeke çeke, keyif ala ala izledik..

İkinci bölümde nihavende geçildi yine Münir Nurettin Selçuk, Sadi Hoşses ve Yesari Asım Ersoy, Osman Nihat Akın’ın eserlerini dinledik.

Konseri izleyenler arasında Mehmet Güntekin ve TRT’den Alpaslan Aslan gibi yine Türk sanat müziği ustaları vardı. Alpaslan Aslan hafif kırıklığı olmasına rağmen sanatçıyı ve izleyicileri kırmadı önce “Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır”ı, sonra Münip Utandı ile düet yaparak “Kalbimin Sahibi Sensin”i söyledi. Konser salonu alkıştan kırılıyor. Ama bir alkış da Bülent Katkak’ın açıklamasına;

-Sayın Bakan Atila Koç eşine “Ömrüm Seni Sevmekle Nihayet Bulacaktır” diyormuş, eşi de kendisine “Kalbimin Sahibi Sensin” diye cevap veriyormuş!

 

Yahya Kemal’den Behçet Kemal’e

Bakan Atila Koç da anektodu doğruladı. “Öyle yapıyoruz” dedi.

Seyrantepe’de Yaz Akşamları Münip Utandı Konseri’nde bir de şartlanmışlık buzuldu; “Yok başka yerin lütfu ne yazdan ne de kıştan/ Bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış’tan” adlı Münir Nurettin Selçuk bestesi içinde “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar” geçiyor ya bu dizeleri hep Yahya Kemal’e ait olduğunu bilirdik. Ona yakıştırıyorduk daha önceki şiirlerini ve yazılarını da anımsayarak. Meğer Behçet Kemal Çağlar’a aitmiş. Sağlık olsun. Bu dikkat için de TURİNG yönetimini kutlarım. Çünkü herkese yazılı bir program verilmişti.

Konser sonrası Yeşil Sera’da meyve ve çay ikramı yapıldı. Mutluluktan katılımcıların gözlerinin içi gülüyordu. TRT neden böyle programlar yapmıyordu artık?  Bazı masalarda tartışıldı. Kimisi TRT yönetimini sanata, kültüre, müziğe yeterli önemi vermediği için eleştirerek “İyi ki Alpaslan Aslan gibi sanatçılar var, onlar da emekli olursa yandı mı keten helva” diyerek görüşünü açıkladı, kimisi de “TRT aynı zamanda bir müzik mektebidir, devam edecektir” diye.

 

Gerçekten şarkılar bir sevdaydı, Türk Sanat Müziği bir kara sevdaydı. Sahip çıkanlara minnettarım. Alpaslan Aslan’a anlattım sohbet sırasında gençlerimizi bu sanattan, bu kültürden mahrum etmememiz, onlara katkı vermemiz gerekiyor.  Ama nasıl? Bunu önce kamu kuruluşlarımız düşünecek, sonra da aydın sorumluluğu taşıyan bizler.

 

Kimliğini Bilmeyenler ve İnkâr Edenler

0

Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” kitabında geçen bir bölüm Müslüman Türkler için can yakıcıdır.

Aydemir, Birinci Dünya Savaşı yıllarında 1915’de, daha 18 yaşında iken gönüllü olarak askere yazılır. Görevi 28. Alay komutanlığıdır. Bu alay Kafkas Cephesinden çekile çekile Erzincan’ın batısına kadar gelmiştir. Bu alaydaki askerlere talim ve dersler veren Aydemir dersler sırasında erlere bazı sorular sorar. Aldığı cevaplar akıl alır gibi değildir.

Ø  Dinini ve peygamberini bilmeyen Müslümanlar

“Biz hangi dindeniz?

Hep birden: ‘Elhamdülillah Müslüman’ız!’ diye cevap vereceklerini sanıyordum. Öyle olmadı. Kimisi ‘İmamı Azam dinindeniz’ dedi, kimisi ‘Hz. Ali dinindeniz’ dedi, arada ‘İslam’ız’ diyenler de çıktı.

‘Peygamberimiz kimdir?’ deyince, akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi: ‘Peygamberimiz Enver Paşadır’ dedi.

İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da:

‘Peygamberimiz sağ mı, ölü mü?’ deyince, iş gene çatallaştı. Bir kısmı ‘sağ’, bir kısmı ‘ölüdür’ tarafını tuttu.

‘Peygamberimiz sağdır’ diyenlere:

O halde ‘peygamberimiz hangi şehirde oturur?’ diye sordum.

İstanbul’da, Şam’da, Mekke’de oturtanlar oldu.

Hiç biri namaz surelerini yanlışsız okuyamadı.

‘Köyünde cami olanlar ayağa kalksın’ dedim, birkaç kişi kalktılar.

Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı.

İlk ders beni sarsmıştı. Bu bölük o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler.

Ø  Türk’üm demekten utanan Türkler

Şevket Süreyya Aydemir kitabında, komutasındaki erlerle ilgili hatırasına devam ediyor.

Asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarında anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.”

“Biz hangi milletteniz, deyince her kafadan bir ses çıktı.

‘Biz Türk değil miyiz?’, deyince de hemen, ‘ESTAĞFİRULLAH!’ diye karşılık verdiler.

Türklüğü kabul etmiyorlardı. Hâlbuki biz Türk’tük.

‘ESTAĞFİRULLAH!’ diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek Kızılbaş demekti.

Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bir bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şekil ve adını, vatanımızın neresi olduğunu da bilmemektedir.”

***

“Suyu Arayan Adam” kitabında anlatılan bu hatıra Osmanlı Devletinin son dönemleri için milletimizin genel durumunu açıklayan bir kesit sunuyor. Elbette toplumun tamamı böyle idi denemez.

Savaş yorgunu, eğitimsiz, sağlıksız, moralsiz bir toplumduk. Bilimde, teknolojide Batı’nın çok gerisinde kalmıştık. Osmanlı son iki yüz yılda Anadolu’ya yatırımları tamamen durdurmuştu. Anadolu her haliyle perişandı.

Osmanlı Devletini yönetenlerin çoğu Türk değildi. “Türk” kelimesi hakaret unsuru olarak kullanılmakta, milletin asli unsuru “etrak-ı bî idrak” yani “idraksiz (akılsız) Türkler” diye tanımlanmaktaydı.

Buna karşılık son dönemlerde açılan modern okullarda yetişen aydın kesim içinde sayıca az da olsalar, iyi yetişmiş insanlarımız da vardı.

Bu dönemde aydınlar makûs talihimizi değiştirmek için fikirler ürettiler. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları yeni devletimizi, Cumhuriyetimizi kurarken 50-100 yıldır süren bu tartışmaların birikimini değerlendirdiler ve çok isabetli tercihlerle devletimizin temellerini attılar.

Ama her şeyden önce Türk kimliğimizi ve dinimizi doğru bir şekilde öğretmeye, birbiriyle uyumlu, kenetlenmiş bir Türkiye yaratmaya önem verdiler.

********************************************

Atatürk Nefretleri Sebepsiz Değil

Atatürk kimliğinden habersiz kalabalıkları “Türk Milleti zekidir, çalışkandır”, “Bir Türk Dünya’ya bedeldir” gibi muhteşem etkili sözlerle motive etti.

“Büyük Türk milletinin bir ferdi olmaktan” mutluluğunu dile getirdi.

“Türk kahramanlığını”, Milletimizin “yüksek Türk kültürü”, “yüksek karakteri, yorulmaz çalışkanlığı, fıtrî zekâsı, ilme bağlılığı, güzel sanatlara sevgisi, millî birlik duygusunu” övdü.

“Türk, öğün, çalış, güven” dedi. Kimliğiyle, kültürüyle, tarihiyle gurur duyan, bir millete dönüştürdü.

Okuryazar oranı erkeklerde yüzde 7, kadınlarda yüzde 1, ortalamada yüzde 3 civarında olan bir topluma koyduğu hedeflere bakınız:

“Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağızdedi.

Bunlar elbette yoktan var edilen özellikler değildi. “Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti” vardı ve Atatürk milletinin bu özelliklerini biliyor ve inanıyordu.

********************************************

Bilmeyenler Azaldı, İnkâr Edenler Çoğaldı

Dinini ve milliyetini bilmeyenlerin azaldığını ve fakat dini saptıranların ve milliyetini inkâr edenlerin çoğaldığını kastediyorum.

Yukarıda bahsi geçen, Osmanlının son döneminde Türk olmaktan utanan, kimliğinden ve dininden habersiz erlerin temsil ettiği kalabalıklar cahildi, bilgisizdi. Bu durum da onların değil devletin kusuru idi.

Fakat bugün Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bilgiye erişimin son derece kolay olduğu bir ülke. Bu ülkede okumuş, belirli makam ve mevkilere gelmiş insanlar içinde bakın kimler çıkıp, neler söyleyebiliyor.

Bir belediye başkanı çıktı, “içimize kanı bozuklar, sütü bozuklar sızdı. 1923’de koskoca 650 yıllık çınara darbe yaptılar, cumhuriyet kuruldu” dedi.

Bir milletvekili çıktı, Osmanlı’nın 90 yıllık reklam arası sona erdi” dedi.

Başka bir milletvekili çıktı, “100 yıllık prangadan kurtuluyoruz” dedi.

Bir genel başkan yardımcısı, “Türk diye bir ırk yoktur” dedi.

İstanbul İl Başkanı, “AKP sayesinde hepimiz Türk olmaktan kurtulduk” dedi.

Gençlik Kolları Başkanı, “kimse Türk, Atatürk demesin. Orijinali Yunan. Keşke Atatürk olmasaydı” dedi.

Eski MKYK Üyesi, “yeni bir devlet kuruyoruz” dedi.

Tesadüfe bakın ki bunların hepsi Türkiye’yi 15 yıldır yöneten partiden, yani AKP’nin seçtiği ve seçtirdiği kişiler.

Bu sözler cehaletin eseri değil. Bunların yaptıkları sadece ihanettir.

Bunlara göz yummak, destek vermek ise en hafif tabiriyle gaflettir.

AKP tepe yöneticileri bunları ya duymazdan geldi. Veya halktan çok tepki görürse “bizi bağlamaz” dedi.

Ama bunların her yaptığı Türk Milletini bağlamaya devam ediyor.

 

HZ. Muhammed’in SIDK ve Emaneti

0

Hz. Muhammed’in nübüvvet ve peygamberliğini mütalâa, tetkik ve araştırmadan önce şu hususları göz önüne almak lâzım:

Fıtrî / yaratılıştan gelen kara gözlülük, sun’î / yapma / yapay kara gözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun’î olan bir şey, ne kadar güzel ve ne kadar kâmil / olgun olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz / onun yerine geçemez. Her hâlde sun’îliğin yanlışlıkları, onun ahvâlinden / hâl ve durumlarından, etvârından / tavırlarından belli olacaktır.

Ahlâk -ı âliyeyi / yüksek huyları hakîkate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşatan, ciddiyet ile sıdk(doğruluk)tur. Eğer sıdk kalkıp, araya kizp / yalan girerse, rüzgârlara oyuncak olan yapraklar gibi, o adam da insanlara oyuncak olur. Mütenasip / uygun olan eşya / şeyler arasında meyil / eğilim ve cezbe / çekim vardır. Yani, birbirine temayül / meyl ederler ve yekdiğerini / bir diğerini celp ederler / kendine çekerler, aralarında ittihat / birlik olur. Fakat, birbirine zıt olan eşyanın / şeylerin aralarında nefret / soğukluk vardır, çekememezlik olur.

Cemaatte / toplulukta olan kuvvet fertte / bireyde yoktur. Meselâ, çok iplerin vasıflarına bakılmaksızın teşkil ettiği / meydana getirdiği urgandaki kuvvet, ipler birbirinden ayrı olduğu zaman bulunmaz.

X

Evet, o zâtın bütün âsârı / eserleri, sîretleri / ahlâk ve karakterleri, hayat tarihçesi ve diğer hâlleri, onun pek büyük ve azîm bir ahlâk sâhibi olduğuna şâhitlik ve tanıklık ediyorlar. Hattâ düşmanları bile onun ahlâkça pek yüksek oluşundan dolayı kendisini “Muhammedü’l-Emîn” / “Her bakımdan güvenilen kişilik sâhibi.” ile lâkaplandırmışlardır.

Mâlûmdur ki, bir zatta içtima eden yüksek ahlâkın imtizacından / kaynaşmasından; izzet-i nefis / değer ve şahsiyetini koruma hâli, haysiyet / onur, şeref, vakar / ağırbaşlılık gibi, hasîs / adi, alçak ve bayağı şeylere tenezzül etmeye / inmeye müsaade etmeyen / izin vermeyen yüksek hâller husûle gelir / hâsıl olur.

Evet melâike / melekler şanları yüce ve şerefleri büyük olduğundan şeytanları reddederler, kabul etmezler. Böylece, bir kişide içtima eden / toplanan yüksek ahlâk; kizb / yalan, hile gibi alçak hâlleri reddeder. Evet, şecaatle / yiğitlikle iştihar eden / ünlenen bir zat, kolay kolay yalana tenezzül etmez / yönelmez. Bütün yüksek ahlâkı cem eden / kendisinde toplayan bir zât, nasıl yalana ve hileye tenezzül eder / yönelir, imkânı var mıdır?

Özet olarak: Hz. Muhammed, kendi kendine güneş gibi bir bürhan ve kanıttır. Bunun gibi, o kişinin dört yaşından kırk yaşına kadar geçirmiş olduğu gençlik devresinde, bir hilesi, bir hıyaneti görülmemiş ve bir yalanı işitilmemiştir.

Eğer o zâtın yaratılışında, tabiatında bir fenalık bir kötülük hissi ve meyli olmuş olsaydı, mutlaka gençlik saikasıyla dışarıya vuracaktı. Hâlbuki, bütün yaşını, ömrünü tam bir istikametle, metanetle, iffetle, düzgün bir tarzda ve intizam üzerine geçirmiş, düşmanları bile hileye işaret eden bir hâlini görmemişlerdir.

Bunun gibi, yaş kırka bâliğ olduğunda, iyi olsun, kötü olsun ve nasıl bir ahlâk olursa olsun, sağlamlık meydana gelir. Yerleşmiş olur. Meleke hâlini alır. Artık terki mümkün olmaz. Bu zâtın tam kırk yaşının başında iken yaptığı o büyük inkılâbı / köklü değişikliği bütün dünyaya kabul ve tasdik ettiren / onaylatan; âlemi celp ve cezbettiren / dünyayı kendine çeken, cihanın ilgi odağı olan Hz. Muhammed’in evvel ve âhir herkesçe bilinen sıdk ve emaneti / emin ve güvenilir oluşu idi. İşte bu özellik; yani O’nun sıdk ve emaneti / emînliği; nübüvvet / peygamberlik dâvâsına en büyük bir bürhan, delil ve kanıt olmuştur.

Çünkü, Hz. Muhammed’in ahvâl / hâlleri ve hareketleri birer birer yâni tek tek onun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse, bütün hâl ve tavırları; sözleri, işleri, duruşları ve hattâ susuşları / bazı durumlarda sükût etmeleri, ne tasdik eder ne reddeder bir vaziyet almaları; onun nübüvvet ve peygamberliğine öyle bir delil olur ki, şeytanları bile tasdike mecbur eder / zorlar.