16.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 671

Uyursan Ölürsün!

0

“Cellâdına âşık olmuşsa bir millet
ister ezan ister çan dinlet
itiraz etmiyorsa sürü gibi illet
müstahaktır ona her türlü zillet”. (Ömer Hayyam)

“Nefes” Dizi filmi, bir zamanlar uzun süre Türk seyircisini ekranların başına kilitledi. Filmin içeriği her ne kadar askerlikle alakalı olsa da, “Uyursan Ölürsün”! iddialı sözünün, hayatın her katmanında görev yapan insanları ilgilendirdiğini düşünenlerdenim.

Türk Milletinin tamamını kapsayacak bir şekilde ilkokula giden öğrenciden, en üst düzeydeki insanımıza kadar irdeleyecek olursak göreceyiz ki; durumumuz hiçte parlak değil.

Değerli Bilim Adamlarımızdan Sayın Prof. Dr. İskender Öksüz’ün “Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler” kitabında yaptığı araştırmaya göre, 35 OECD Ülkesi içerisinde PISA “Milletler Arası Öğrenci Değerlendirme Programı” 15 yaşa kadar okuma yazma matematik ve fen alanında yapılan değerlendirmelere göre sondan 3.yüz. Demek ki 15 yaşa kadar uyumuşuz.

Peki, yetişkinlerde durum nasıl isterseniz birde ona bakalım: PIAC: “Yetişkin Becerilerinin Milletler Arası Değerlendirmesi” (16-65 Yaş arası) yapılan çalışma neticesinde 33 ülke arasında maalesef gene sondan 3. Sıradayız. Cakarta ve Şili bizi sonuncu olmaktan kurtarmış!

Bu rakamları görüp hâlâ uymadığımızı söyleyecek bir babayiğit çıkar mı karşımıza bilemiyorum ama bir kısım siyasiler ve yandaşları mutlaka çıkacaktır: “Efendim öyle kalkınıyoruz ki Almanya bizi kıskanıyor” veya “bizden önce hiçbir şey yoktu her şeyi biz yaptık biz”! Diyeceklerdir.

Siyasilerin demeçlerine aldırmadan tarihi sürece göz atacak olursak; İstanbul, Fatih Sultan Mehmet tarafından alındığında Amerika kıtası henüz keşfedilmemişti, şimdi ABD nerede biz neredeyiz?

Almanlar, 1945 yılında 2. Dünya harbinden yenik ve ülkeleri harabe olarak çıktı, fakat 1962 senesinde Türkiye’den işçi almaya başladılar. Atatürk’ten sonra uyumadığımızı kim söyleyebilir?

Siyasi iktidarların en büyük hastalığı, bulundukları dönemi kendilerinden önceki hükümetlerle kıyaslamaları. Hiç öyle olmasaydı, “Onuncu Yıl Marşına” dahi tahammül göstermeyip: “Hangi demirağlarla ördünüz ülkeyi ya, hepsini biz yaptık biz” deme gafletinde bulunurlar mıydı?

15 Yıllık AK Parti iktidarı, birde OECD Ülkeleriyle bir kıyaslama yapsa ya. 15 yılda daha Milli Eğitim sistemini oturtamadılar her gelen bakan, bir öncekinin yaptıklarının tersine kendi sistemini oturtmaya çalışıyor.

Bir zamanlar “Beraber yürüdük biz bu yollarda” diyerek birlikte yürüdükleri FETÖ cülerle şimdi en büyük siyasi hasım oldular.

Buraya kadar eğitim sistemini ve siyasi iktidarları eleştirdik ama fert olarak bizlerin hiç mi bir günahı yok, hayır uyumuyoruz diyebilen var mı, uyumuyorsak bu ne hâl? Adaletten, seçim sisteminden, ekonomiden, yapılan yolsuzluk ve usulsüzlüklerden kimler sorumlu?

Televizyonlarda, dizi filmlerinden, Eğlence ve Evlendirme programlarından kendimizi alıp ülke menfaatlerine ne kadar zaman ayırabiliyoruz? Siz evlendirme programlarını izlerken, elin oğlu bilgisayar’ın başında senin alacağın emekli maaşının kaçta kaçının kendisine döneceğinin hesabını yapıyor, eğer bunu bilmiyorsan uyudun sen!

Yaptığın tahsil ne olursa olsun “İnsan sermayesini Sosyal sermaye”ye dönüştüremiyorsan yani örgütlenemiyorsan, uyudun sen?

Şairin dediği gibi: “kurtulmak yok tek başına yumruktan ve zincirden
ya hep beraber ya da hiç birimiz”

Kalkınma için, adalet için, demokrat bir ülkede yaşamak için sivil toplum örgütleri olmazsa olmazlarımızdır. Başta kooperatifler, Barolar Birliği, odalar ve borsalar birliği, işçi sendikaları, öğrenci dernekleri, HSYK vs. vs. Peki bunlar yeteri kadar görevlerini yapıyor mu? Yapmıyorsa şayet, suç: Bende, Sende, Onda.

O halde “Uyursan Ölürsün”,

Uyursak Hepimiz Ölürüz”!

Saygılarımla.

 

Emir Timur

0

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil‘in, birinci cildinin ikinci baskısı Nisan 2017’e yayınlanan OTAĞ genel isimlendirmesi altında hazırladığı serinin ikinci eseri olan Emir Timur isimli kitap; 13,7 X 21 santim ölçülerinde, 320 sayfa hacimle yine Nisan 2017’de yayımlandı.

Serinin ilk kitabında; İslâmiyet’in doğuşu, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleri süreci ve bu süreçte hüküm süren Türk Devletleri anlatılıyordu.

Birincisinden bağımsız olarak düşünülen ikinci kitabın ilk 2 bölümünde Timur’un doğumundan yetişmesine, Türklükle alakalı bağının bütün tarihçiler tarafından itirazsız kabul edilmiş olduğu, Hükümdarlığa giden yoldaki mücadeleleri ve Emir Timur dönemindeki Türkistan’ın ahvali anlatılıyor. Üçüncü ve dördüncü bölümlerde Timur dönemindeki Türkistan’ın genel durumu ve Taragay ailesinin oğlu Timur’un ‘dünya gücü’ oluşu, askerî seferleri, şahsiyeti ve vefatı hakkında teferruatlı bilgiler veriliyor.

Prof. Şimşirgil, Erzurum Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü birinci sınıfında öğrenci iken, Ankara’dan gelip ders veren hocasının; ‘Allah’tan tek bir dileğim olsa, Timur’un cennet yüzü görmemesini isterim‘  dediğini ve bu sözünü yadırgadığını belirtiyor.

Hakikaten Emir Timur, Altın Orda Devleti’nin hakanı Toktamış Han’ı yenmiş, böylece büyük bir Türk-İslam devletinin dağılmasına giden süreci başlatmıştır.  Sürecin sonunda, Türklük âleminin baş düşmanı, 1600’lü yılların başlangıcından 1991 yılına kadar yaklaşık 400 yıl boyunca Asya ve Anadolu Türklerine kan kusturmuş olan Rus Çarlığı ve onun devamı olan Sovyetler Birliği kurulmuştur. Emir Timur, Anadolu’da Türk Birliği’ni bozmaya çalışmış, Yıldırım Beyazıd yönetimindeki Osmanlı ordusunu 1402’de Ankara yakınlarındaki Çubuk Ovası’nda perişan etmiş, Cihan Devleti olma yolundaki Osmanlı’da fetret devrinin başlamasına sebep olmuş ve Türklerin İstanbul’u fethetmelerini 50 yıl geciktirmiştir.

Bu tarihi hakikatleri unutmak mümkün değildir. Fakat bu hakîkatlerden yola çıkarak Emir Timur’u ‘Büyük Türk‘, ‘Cihangir komutan‘ olarak benimsemiş olan ve O’na saygı duyan Asya Türklüğünü Anadolu Türklüğünden uzaklaştıracak husumetleri diri tutmak da asla doğru değildir.

Prof Şimşirgil, ‘Emir Timur Türk tarihinin kahramanlarından biridir. O; Oğuz Han, Bilge Kağan, Alparslan, Fatih ve Yavuz gibi Türk hâkimiyeti mefkûresi idealindeki hakanlardan biridir.‘ Diyor. Eserini de bu düşüncenin geniş kütleler tarafından benimsenmesini sağlamak maksadıyla kaleme almış olmalıdır. Eserde, Emir Timur’un, Anadolu Türklüğüne verdiği zararlar da belirtilmekle birlikte, O’nun ilim adamlarına gösterdiği saygı, ‘Kudret adalettedir‘ düsturu ile hazırladığı ‘Timur Tüzükleri‘nin Türk dünyasına kazandırdıkları, İslâmiyet’e hizmetleri ve en önemlisi Emir Timur’un doğru bir şekilde anlaşılması düşüncesine öncelik veriliyor.

Şimşirgil Hoca’nın akıcı üslûbu ile roman gibi sıkılmadan okunan eserde, özlü sözler dikkat çekiyor. Bunlardan birincisi; Şeyh Ebubekir Tayabâdî’e aittir. Diyor ki: ‘Ey muzaffer Timur! Devlet işlerinde şu üç şeyi ihmal etme: Birincisi istişâre, ikincisi sabır, üçüncüsü sağlam ve uyanıklıkla iş yapmak.’

Babası Muhammet Taragay’ın vasiyeti: ‘Kaderinde varsa hükümdar olursun fakat ne olursan ol, Müslüman ol. Hiç kimseye haksızlık yapma, hiç kimseye sebepsiz zarar verme.’

Emir Timur’dan özlü sözler:

*İşini bilen, tedbirli, mert ve şecaat sahibi, uyanık bir kişi; binlerce tedbirsiz lakayt kişiden iyidir.’

*Biz kim Melik-i Turan, Emir-i Türkistan’ız. Biz kim milletlerin en ulusu ve kadimi Türk’ün başbuğuyuz.

*Fikirler iki türlü olur. Biri dilinin ucundan söylenen, ikincisi yürekten çıkan. Dil ucuyla söyleneni işitirim, Yürekten söylenen tavsiyeyi ile kalp kulağımla dinler, gönlüme yerleştiririm.

*Padişah olan hamlesinden geri dönmez, atılan adım arkaya çekilmez, hükümdar olan tereddüt etmez.

*Bileği güçlü, bir kişi yıkar. Bilgisi güçlü ise bin kişiyi.

*Unutma evladım, kalemin yazdıkları ebedî kalır. Gün gelir sen (Şahruh) ve ben bir avuç toprak olacağız. Uluğ Beg Mirza’nın yazdıkları, yaptıkları ise asırları aşıp insanlığa yol gösterecektir.

*Han olsan da bahçe yap. Köle olsan da bahçe yap. Elbet bir gün meyvesinden tadarsın.

Emir Timur, dünyanın her yerinden çeşitli konularda kabiliyetli, istidatlı birçok ustayı, kalfayı daha önce eşine rastlanmadık şekilde Semerkaand’da toplamayı başarmıştı. Çağlarüstü şehircilik anlayışı ile şehri yeniden inşa ettirdi.

Ayrıca; 17 büyük savaşı kazandı. 27 ülkeye boyun eğdirdi. Hiç yenilmeyen bir strateji dehâsıydı. Yaptırdığı ölümsüz eserlerle bir devre, ‘Timur Rönesansı‘ damgasını vurdu. Hocası Mir Seyyid Bereke’nin ayakucuna defnedilmek isteyecek kadar âlimlere saygı duyan tevâzu sâhibi bir insandı.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, kitabında şu soruların cevabını veriyor:

*Emir Timur, Türk müydü, yoksa Moğol mu?

*Tüzükat’ında anlattığı liderlik sırları nelerdi?

*’Rusya’yı Rusya yapan Timurdu!’ iddiası doğru mu?

*Ankara Muharebesi’nde Yıldırım Bayezid ile neden karşı karşıya geldi.

*Emir Timur, Yıldırım Bayezid’in hanımına nasıl davrandı?

*Anadolu’da neden anlaşılamadı ve zulüm ile anıldı?

*Sivas’ta katliam yaptı mı?

Ve Prof. Şimşirgil’in bu kitabı için ‘Sonsöz’ü:

Elinizdeki eserin okuması tamamlandığında eminim ki bize anlatılan Timur bu değildi‘ dercesine uzun süre düşüneceksinizdir.

Evet, târihin böyle çelişkili hükümleri az değildir. Zira târihi yazanlar hem döneminde ve hem de sonrasında kendilerini duy­gusallıktan kurtaramazlar. Herkes kendi târihini yüceltirken ister istemez kendi devletine darbe vuranları da yerin dibine batırmak­tadır. Nitekim günümüzde de liderler çoğu defa  ideolojik olarak değerlendirilmekte değil midir?

Genelde son yüzyılda Emir Timur’u değerlendiren Türk ve Arap târihçiler, dönemin çağdaş târihçisi İbni Arabşah ve İbni Tagrıberdi’yi esas almışlardır.

Oysa îbni Arapşah ve İbni Tagrıberdi’nin kitapları sanki Emir Timur’a hakaret kastıyla kaleme alınmıştır. Daha başlangıcında ‘Allah’ın belası‘ diye söz girilmekte, aşağılanmakta ve yeri geldikçe en ağır sıfatlar kendisine takılmaktadır. Ona göre Timur’la savaşan­lar hep iyi ve kahraman insanlardır. Timur ordusunda yer alanlar ise ‘eşekler‘, ‘it enikleri‘, ‘açgözlü köpekler‘, ‘aşağılık putperestler‘, ‘pespaye Mecusi büyücüler‘ vesairedir. Maalesef daha sonra Timur’u değerlendirenler de İbni Arabşah’ın dünyasından kurtulamamışlar­dır. Oysa diğer tarafta daha nice çağdaş eserler büyük bir taassupla bir kenara itilerek değerlendirmeye alınmamıştır.

Diğer taraftan Timur’u hiç cihat etmemekle suçlayanlar da az değildir. Bunlar sanki O’nu ve seferlerini hiç incelememiş gibidir­ler. Moğollarla cihadını, Gürcülerle mücâdelesini, Hindistan’daki gazâlarını ve İzmir’in fethini adeta duymamışlardır.

İkincisi ise Türk târihinden gafildirler. Türk târihi maalesef yüz­de seksen iç harplerden ibâret değil midir? Hangi devletimizin dış savaşları iç savaşlarından fazladır acaba? Çok övdükleri Toktamış’ın kâfirlerle hangi cihadı vardır ki?

Netice olarak târih kendi ilmî disiplini içerisinde objektif olarak değerlendirilmelidir. Hatâ ve sevabıyla terâziye vurulmalıdır. Evet, Timur birlik ve beraberliği sağlama yönünde çok kan dökmüştür. Fakat kendimize sâdece bir soru sorup, araştırıp Timur’a verilen sıfatların ne kadar haklı olduğuna ondan sonra karar vereceğiz. Osmanlılar hariç, Timur’un idâresi altına aldığı ülkeler O’nun idâ­resine girmeden önce ne durumdaydılar? Kiminle cihad ediyorlardı ve kimin kanını döküyorlardı? Onlarca beylik ve devletin târihi gözden geçirilirse Timur asıl o zaman anlaşılacaktır.

Emir Timur’un en büyük özelliği, Türk ve Müslümanları birlik ve beraberlik içinde bir bayrak altında toplamasıdır. Cenab-ı Hakk Türk ve İslam dünyasını her daim O’nun arzusuna uygun olarak bulundursun. Düşmanlarını ise zebun eylesin!’ (s: 282-282)

TİMAŞ YAYINLARI:

Alayköşkü Caddesi Nu: 11 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: timas@timas.com.tr /  www.timas.com.tr

Prof. Dr. AHMET ŞİMŞİRGİL:

1959 yılında Sinop’un ilçesi Boyabat’ta doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini aynı yerde tamamladı. 1978’de girdiği Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü’nden 1982’de mezun oldu. 1983’te aynı bölümdeki Yeniçağ Anabilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak vazifeye başladı. 1985’te Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 1989’da Marmara Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Târih Bölümü’ne naklen geçiş yaptı. 1990’da ‘Osmanlı Taşra Teşkilatı’nda Tokat (1455- 1574)‘ isimli çalışmasıyla Târih Doktoru unvanını aldı. 1997’de ‘Uyvar’ın Osmanlılar Tarafından Fethi ve İdâresi‘ isimli takdim teziyle Doçent oldu. 2003’te Profesör kadrosuna tâyin edildi. Hâlen aynı üniversitede Öğretim Üyesi olarak görevine devam etmektedir. Ayrıca Marmara Üniversitesi Osmanlı Târihi Araştırmaları ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü’nü de yürütmektedir. Prof. Şimşirgil’in çeşitli dergilerde yayımlanmış çok sayıda ilmî makalesi bulunmaktadır.

Yayımlanmış eserleri: *Kaptan Paşanın Seyir Defteri, *Kayı 1 -Ertuğrulun Ocağı, *Kayı 2 -Cihan Devleti, *Kayı 3 -Haremeyn Hizmetinde, *Kayı 4 -Ufukların Padişahı Kanûnî, *Kayı 5 -Kudret ve Azamet Yılları, *Kayı 6 -İmparatorluğun Zirvesi ve Dönüş, *Kayı 7 -Kutsal ittifaka Karşı, *Kayı 8 -Islahat, Darbe ve Devlet. *Valide Sultanlar ve Harem, *Denizler Fatihi Piyale Paşa 1 -Cerhe Zaferi, *Topkapı Sarayı: Bir Müstakil Dünya, *Osmanlı Gerçekleri, *Otağ-1 -Büyük Doğuş, *Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle Devr-i *Gül Sohbetleri, *Slovakya’da Osmanlılar, *İstanbul, Fetih ve Fatih Fethin Kahramanları.

KUŞBAKIŞI

Fırtınayla Gelenler

Hasan Külünk, 1954 İstanbul doğumludur. Makine Mühendisi’dir. Sosyoloji ve Antropoloji alanında yüksek lisans derecesine sâhiptir. Bunlarda da yetinmemiş, Seyit Ahmet Arvasi, Osman Yüksel Serdengeçti, Alparslan Türkeş ve daha pek çok yazar, şâir, devlet ve siyâset adamı ile mütefekkirlerin rahle-i tedrisinden feyz almıştır.

Talebelik yıllarında dergi yöneticisi ve yazar olarak adını duyurdu. İş hayatının başlangıcında devlette ve özel sektörde üst düzey idârecilik yaptı.

Hâlen ailesi fertlerinin hissedar olduğu şirketler grubunun Yönetim Kurulu ile Külünk Sağlık, Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucusu ve Mütevelli Heyeti Başkanlıklarını uhdesinde bulundurmaktadır.

Bütün bu meşguliyetlerinin arasında memleket meseleleri üzerinde kafa yormakta, zihin sancılarıyla derin tahliller ve isâbetli tahminler ihtiva eden makaleler yazmaktadır.  Fikir yazılarını, ‘Devletle Hasbihal‘ isimli kitap hâlinde yayımlamıştır.

Türk olup da gençliğinde şiirle ilgilenmeyen, manzume veya şiir yazmayan yok gibidir. Geniş bir ufka sâhip, gönüllerini duygu ve sevgi iksiri ile besleyenlerin – bezeyenlerin şairlikleri, olgunluk yaşlarında da devam eder. Mısra-ı bercesteler önce sayfalara intikal eder, sonra sayfalar zevkle okunan kitaplara dönüşür.

Hususiyetlerinin bir kısmı özetlenen Hasan Külünk, gönül adamıdır. Gönlü yurt ve millet aşkıyla, insan sevgisiyle doludur. Aşkını ve sevgisini mısralarda nakış nakış işlemiştir. O’nun, ‘Fırtınayla Gelenler‘ isimli okunası kitabı zihnindeki ve gönlündeki fırtınaların okuyucuya intikal eden seçkin ürünleridir.

13,6 X 21 santim ölçülerinde, 140 sayfalık eserde Külünk’ün 90 adet şiiri yer alıyor. Eserden tadımlık olarak alınan bir şiir:

BEN NEYİM Kİ?

Dünya malı dediğin,

İki lokma yediğin.

Toplaması hoş amma,

Dağıtmayı unutma.

Mal O’nun mülk de O’nun,

O’dur evvelin sonun.

İstemek kolay amma,

Şükretmeyi unutma.

Verdiği takdiridir,

Sınamak taktiğidir.

Nasip mutlaka gelir,

Bölüşmeyi unutma.

Dinle, düşün, teslim ol.

Budur ona giden yol.

Her şeyi yazmış amma

Fikretmeyi unutma.

Bulduğunu otur ye,

Ye de nerden geldi de.

Sonra kaynağa dönüp,

Zikretmeyi unutma.

Musaoğlu ne dersin,

Sen de geleni yersin.

Herşey aslına dönsün,

Divâneyi unutma.

Musaoğlu mahlasıyla 30.05.2016 târihinde yazılan bu mısraların, diğer şiirlerin hakkını gasbedeceği bilinmektedir. Ne var ki kitaptaki bütün şiirleri buraya almak mümkün değildir.

Hasan Külünk‘ün Mayıs 2017’de yayımlanan Fırtınayla Gelen‘ isimli şiir kitabı,  başarılı bir karne getiren veya sınıfını geçen, mezun olan her yaştaki öğrenciye; aile arasında sözleri kesilen, nişanlanan ve de evlenen gençlere; ziyâret edilen dostlara ve hatta doğum, sevgililer, anneler, babalar, (şâyet varsa) anneanneler, babaanneler, dedeler, gününü kutlama vâsıtası olarak hediye edilebilir. Sonuncular, bizim kültürümüzün dışında kalmakla birlikte, kitap hediyeleşmesine vesile olursa, günün kutlanması (makul görülemese bile) bir dereceye kadar mâzur görülebilir.

Hatta hiçbir vesile olmadan da kitap hediye edilebilir. Hediyeleşmek sünnettir.

Yeri gelmişken belirtilmeli: Kitap hediyeleşmesini alışkanlık hâline getirmekte geç kaldık.

Haydi Bismillah…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

SULTAN ALPARSLAN / Fethin Babası:

Selçuklu Sultanı Alparslan (1029-1072), sâdece 9 yıl hükümdarlık yapmış Türk cihangiridir.

Doç. Dr. Cihan Piyadeoğlu‘nun hazırladığı eserde Alp Arslan’ın Cend’den Maveraünnehir’e, Harizm’den Horasan’a, İran’dan Anadolu’ya uzanan seferleriyle muhteşemdir. O, hâkimiyetini doğu ile batı arasında birleştirmiş ilk Türk devletinin muzaffer hükümdârıdır. Bu coğrafyada Türkleri kalıcı kılan fikirlerin kaynağıdır. Anadolu’nun Türkleşmesinden cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar gelen yolu, O açmıştır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 256 sayfa hacimle Ocak 2017’de yayımlanan kitap, yeni bilgiler sunuyor, gururla okunuyor. Târihçilerin faydalanabileceği gibi, târih severler de zevkle okuyabileceklerdir.  Doğumundan, eğitimine, mücâdelelerinden tahta çıkışına, zafer ve fetihlerinden şehit edilişine kadar romanlara ve filmlere konu olabilecek hayatı, akıcı bir üslupla, kaynaklar ve haritalar eşliğinde sunuluyor.

KRONİK KİTAP:

Klodfarer Caddesi Nu: 16 Fırat Apartmanı Daire: 6 Sultanahmet, İstanbul. Telefon: 0.212-516 66 94 Belgegeçer: 0.312-516 99 80 e-posta: bilgi@kronik.com http://www.kronikyayinlari.com

 

HAYAT AĞACI:

Hayat Ağacı, kökleri cennette, dalları dünyada olduğu varsayılan bir simgedir. Bu ismi taşıyan 16 X 24 santim ölçülerinde, 672 sayfa hacimli kitap, Haziran 2017’de yayınlandı.

Türkolog Prof. Dr. Şinasi Tekin’in eşi Gönül Alpay Tekin‘nin edebiyatla alakalı 21 adet makalesini ihtiva ediyor. Makale başlıklarından bâzıları: *Ali Nihat Tarlan, *Edebî Eserlerin Değerlendirilmesinde Yeni Bir Yaklaşım, *19. Yüzyıl Özbek Edebiyatına Genel Bir Bakış, *Fatih Devri Edebiyatı, *Türk Edebiyatı, 13-15. Yüzyıllar, *Ali Şîr Nevâî’nin Bir Mesnevisi, *Hamdullah Hamdi’nin Leyla ile Mecnun Hikâyesi, *Timur Devrine Ait İki Şiir.

YEDİTEPE BASIM YAYIN DAĞITIM LİMİTED. ŞİRKETİ:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Daire:12 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-528 47 53

Belgegeçer: 0212-512 33 78 www.yeditepeyayinevi.com e-posta bilgi@kitapadresi.com

KISA KISA… KISA KISA…

1-OSMANLI SURİYESİ’NDE BİTMEYEN MÜCADELE: (Selim Han Yeniacun / İlgi Yayınları)

2-OSMANLI TARİHİYLE İLGİLİ TARTIŞMALI MESELELER: (Abdurrahman Türkmen / Cinius Yayınları)

3-KUR’AN-I KERİM TÜRKÇE MEALİ: Elmalılı Hamdi Yazır / Gece Kitaplığı

4-ESKİZ DEFTERLERİMDEN OSMANLI MİMARİSİ: Serap Ekizler Sönmez / Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.

5-BEYAZ KELEBEKLER (Hikâyeler): Rahimcan Otarbayev / Bengü Yaynları

 

Deli Dumrul Devleti

0

İçimizde bazılarının Devlet kurmaya pek bi merakı var. Fakat devlet kurmak turşu kurmaya benzemez. Ki turşu kurmanın bile bir bilgi – birikim altyapısı var. Oysa bunlar beş kişi bir araya gelip yardım derneği kurmaya benzetiyorlar herhalde bir devlet kurgusunu. Zaten o yardım derneğinde de sermaye sıfırdır; sizden – bizden para toplarlar, toplama sırasındaki masraf ve mesailerini keserler, sonra da bir dinî merasimi andıran uygulamalarla teslimat organizasyonları yapıp kayıt altına alırlar. Tabii yazılı değil görsel kayıt. Ve sanki mal, para yardımından çok din, iman yardımı üzerine bir strateji.

Millet egemenliğine dayalı parlamenter sistemde 97 yılı deviren Cumhuriyet, nöronları farklı işleyen bir kafaya göre besmelesiz kurulduğu için yıkılıp yeniden kurulması sorun teşkil ediyordu. Hadi TBMM Cuma günü dualarla, tekbirlerle açıldı diyelim; o zaman Cumhuriyet bir pazartesi günü aniden ve mebusların tamamının oyunu almadan geçti’ye geçecekler. Sanki 1920’den beri farklı bir rejim tasavvuru varmış gibi. Bir bakın son 15 yılda Meclisten ne acayip yasalar geçmiş, bir gece ansızın neler değişmiş?

Bu hafta onları değil bakmadığınız tarafları konu edindim. Ve bence Hükümetin en başarılı olduğu alan; vergi toplama. Rahmetli Kemal Unakıtan‘dan Ali Babacan‘a, Mehmet Şimşek‘ten Naci Ağbal‘a; yeni vergi kalemlerinde, vergi oranlarının artırımında, yılbaşıyla birlikte katlanır zam miktarlarında ve akla – hayale gelmeyecek yöntemlerle tekeden süt sağımında hepsi on numara, beş yıldız.

Mesela elektrik faturama 0.214069 birim fiyatı üzerinden 67.86 Tüketim Bedeli yazmışlar; üşenmemiş 0.11776025 birim fiyatı üzerinden de Dağıtım Bedeli yazmışlar. Yani tükettiğim elektriğin bana girişi oldukça çarpıcı şekilde çifte kavrulmuş leblebi gibiymiş, haberim yok. Bitti mi; bitmedi: 0.68 lira Enerji Fonu, 1.36 TRT Payı, 3.39 da Belediye Tüketim Vergisi.. Çaktırmadan Başiskele Belediyesi’yle beraber ortak tüketiyoruz, TRT – Fon da gramafon..

Mesela su faturama 1.Tarife Su Tutarı 20.60 ayrı, 2.Tarife Su Tutarı 26.32 ayrı olmak üzere 46.92 yazmışlar; yetinmemişler 23.46 liralık da Atıksu Tutarı çiziktirmişler. Ya ben o suları içip içip atmadıysam helalliği benden musallada mı alacaksınız? Yetti mi; yetmedi: Biri % 8 biri % 18’lik iki ayrı KDV, bir adet ÇTV, 3.09 liralık da Bakım Ücreti faturaya çok sanatsal bir biçimde yansıtılmış. İSU’cum senede bir uğramasa bile her ay bana uzaktan bakacak kadar bakımlıdır.

Mesela ev internet ve cep telefonu faturama önce bi güzel % 18 KDV, yanında bi de % 5 ÖİV konduruyorlar ya sevildiğimi anlıyorum. Mesela arabama 1 litre benzin alacaksam hiç üşenmiyorum 2 litre kadarlık da devletime benzin deposundan vergi dolduruyorum. Tapu Harcı, Damga Vergisi, KKDF (Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu), BSMV (Banka Sigorta Muameleleri Vergisi) vs. vs. toplamda 670 çeşit vergiyle aramızda nasıl bir seviyeli ilişki olduğunu hesap edemesen de tahmin et ey halkım.

Mevzu uzamasın; âdetimiz üzere bir sorun – sıkıntı beyan ediyorsak muhakkak bir de çözüm önerisi sunarız. Örneğin Osmangazi Köprüsü‘nü çok beğendim. Hele hele İzmit Körfezi‘nde oturan biri olarak düğünde takılan ilk bilezik kıvamında. Ama asıl ödeme usulüne hayran oldum. Yap-İşlet-Devret modeliyle gerçekleştirilen Köprüden günlük 40 bin araç geçiş garantisi verilmiş. Daha 10 bin geçen aracı yeni bulduğu için her gün 30 bin geçmeyen aracın vergisi bizde. Başlangıçta 130 lira civarındaki geçiş bedeli araç geçişini teşvik önce 90’a, sonra da 65’e indirilmiş. Bu arada Topçular – Eskihisar arasında arabalı vapurla araç taşıyan İDO’nun İngiliz Ortağı bize de garanti verildi diyerekten soluğu mahkemede almış. İşin güzeli ne köprüden ne de arabalı vapurla geçmediğim halde ikisinden de geçmeme ücretimi faturalarla tıkır tıkır ödüyorum. Tam Deli Dumrul’un Köprüsü misali. Hani kuru deredeki tahta köprüden geçenden 1 akçe, geçmeyenden sopayla 2 akçe alıyordu ya kötekleri kafamda hissediyorum.

Yeni devlet teranelerinde yeni isim düşünenlerin aklına Dede Korkut Hikâyeleri‘nden isim düşüreyim; hem tarih hem Türklük kokuyor: Deli Dumrul Devleti.

 

AK Parti Neler Vaat Etti, Neler Yaptı?

Ak Parti Türkiye’yi en uzun süre tek başına yönetme imkânına kavuşmuş bir parti. Aradan 15 sene geçince bize nasıl bir Türkiye vaat ettiklerini unutmuş olabiliyoruz. İnsan hafızası unutsa da yazılı belgeler imdadımıza yetişiyor.

Merak edip AKP’nin parti programını (resmi internet sitesinden) yıllar sonra yeniden okuyunca öyle cümleler gördüm ki tuhaf duygulara kapıldım.

Bakın programda ne yazmışlar, nasıl bir Türkiye vaat etmişler?

Ve neler yapmışlar, Türkiye’yi nereye getirmişler?

Ø  “Ülkemizi sürekli üreten ve üreterek büyüyen bir ülke haline getireceğiz” demişler..

Fabrikaların kapandığı, yenilerinin açılmadığı; tüketim, inşaat ve hizmetler sektörü ile ayakta kalan bir ekonomik yapı kurdular. Tarım arazilerimizin işlenmediği, köylerin göçle boşaldığı; tarımsal hammadde ithalatının ihracatın 6 katına ulaştığı, tarımda da ithalata bağımlı bir Türkiye yarattılar.

Ø  “Kamusal yaşamın her alanında tam şeffaflık ve hesap verme anlayışını hâkim kılacağız” diye vaat etmişler…

Bırakın hesap vermeyi, AKP’li yöneticilerine yönelik hırsızlık ve yolsuzluk iddialarının soruşturulmasını, herhangi bir yandaşa hesap sorulacağında yargıya müdahale dâhil her çareye başvurdular. FETÖ’nün uzantıları oldukları gerekçesiyle yargısız veya yargılanarak yüzbinlerce kişi cezalandırılmakta iken, AKP bünyesinde hiç FETÖ’cü tespit edemediler. Ankara’yı, İstanbul’u parsel parsel FETÖ’ye tahsis edenlere dokunulamadı. Kazara damatlar gibi bazı yakınlar tutuklanınca tez zamanda tutuksuz yargılama kararları çıkarttılar.

Ø  “Partimiz Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmanın en önemli vasıtası olarak algılar ve bunu toplumsal barışın bir unsuru olarak görür” yazmışlar.

Atatürk’e ayyaş dediler, kitaplardan, gönüllerden silmeye çalıştılar. En azılı Atatürk düşmanı, “keşke Yunan galip gelseydi de bizim gâvur hilafeti kaldıramasaydı” diyen fesli meczubu (Kadir Mısıroğlu’nu) Saray’da ağırladılar.

“Kurtuluş Savaşı’nın başlamasında Atatürk’ün herhangi bir etkisi yoktur” diyen, “İstiklal Savaşı hiç olmadı” diyen sözde bilim adamı yandaşlara itiraz etmediler. “Yazı ve dil devrimi Türkiye’yi tarihinden koparmış, insanları bir gecede cahil bırakmıştır” dediler.

Milli Bayramları kutlamamak için türlü bahaneler icat ettiler. 10 Kasımlarda hastalandılar.

Ø  “Parti adaylarının tespitinde tüm üyelerin katılımıyla yapılacak ön seçim sistemi esas alınacaktır” demişler.

Bakanlar, milletvekilleri, Belediye Başkanları adaylarının tamamının seçilmesini bir kişinin iradesine bıraktılar.

Ø  “Partimizin iktidarında, başta bakanlar olmak üzere tüm atamalarda, ehliyet ve liyakat esas alınacaktır” diye vaat etmişler.

Devletin bütün kritik kadrolarını önce “alınları secdeye değiyor” ölçütüyle “cemaat“e teslim ettiler. Şimdi de Reis’e sadakat kriteriyle doldurdular.

Ø  “Kuvvetler ayrımı ilkesi hassasiyetle uygulanacaktır. Yasama, yürütme ve yargı güçleri arasında ve denge denetim sağlanacaktır” diye demokrasinin temel ilkesini hatırlatmışlar.

Son Anayasa değişikliği ile kuvvetler ayrılığını sona erdirip, yasama, yürütme ve yargı güçlerini Cumhurbaşkanının emrine verdiler.

Ø  “Parlamentonun yasa çıkarmada ve denetimde etkin, bağımsız ve verimli olması için gerekli düzenlemeler yapılacaktır” demişler.

Parlamenter sistemi kaldırıp, Meclis’in yetkilerini budadılar. Ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnameler ile yönetilir hale getirdiler. Cumhurbaşkanlığı Sistemi daha uygulamaya başlanmadan OHAL yetkilerini sürekli hale getirip, KHK’lar ile yönetme sürecini başlattılar.

Ø  AKP Programındaki bir başka cümle: “Anayasanın ve kanunların herkesi bağlayıcılığına dair ilke titizlikle uygulanacaktır. Kurallara uymama alışkanlığı ortadan kaldırılacak, kayıt dışılık her alanda önlenecek, kanunlar ve kurallar konuldukları amaç doğrultusunda uygulanacak ve bunların kalitesi evrensel standartlara kavuşturulacaktır.”

İşine gelmeyen mahkeme kararlarını veren hâkimleri cezalandırdılar. Böyle mahkeme kararlarını uygulamadılar. Hatta “Anayasa Mahkemesinin verdiği karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” dediler.

Ø  “Yargıç tarafsızlığı ve yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanacak, yargıç güvenceleri korunacaktır” diye vaat etmişler.

2010 referandumu ile yargıyı Cemaat’e (FETÖ’ye) teslim ederek “cemaat yargısı” oluşturdular. 2016 referandumundan sonra ise “parti yargısı” oluşturmaya çalışıyorlar. Yargıyı kullanarak TSK ve önemli devlet kurumlarını dizayn ettiler. Şimdi de yargının “muhalefeti susturma aracı olarak kullanıldığı” kanaatini güçlendiren davalar açılmakta. FETÖ ile en fazla mücadele eden yazarlar FETÖ’cülükten tutuklu yargılanmakta.

Ø  “Programımız, bir kısım veya kesimin huzur ve mutluluğunu değil, herkesin huzur ve mutluluğunu sağlamayı hedeflemektedir” diye içimizi ferahlatmışlar.

Yandaşların mutlu olduğu, ülkenin yarı nüfusunun kendisini” öz vatanında parya” hissettiği bir toplumsal ayrışmayı başardılar.

Ø  “Dayatan, direten, rant dağıtan bir devlet değil; düzenleyen, denetleyen, fırsat yaratan, teşvik eden ve yol gösteren bir devlet 21. yüzyılın hakim demokratik anlayışının bir gereğidir” diye akıl vermişler.

Hatta “Ak Parti, ideoloji dayatan veya rant dağıtan bir parti değildir, olmayacaktır diye yüksek perdeden söz vermişler.

Kendi dünya görüşünden olanları “biz“, farklı görüşte olanları “onlar” diye andılar. Devlet ihalelerini paylaştırdıkları “milletin şeyine koyan” yandaşları zengin ettiler. Bunlar aracılığıyla havuz medyası oluşturdular. Belediyeler imar planlarında her gün tadilat yaparak yeni rant alanları yarattı.

Ø  En ilginci de bütün bu ve benzeri sözlerin yer aldığı programı mutlaka hayata geçireceklerini “Bu programın en önemli tarafı, eyleme dönüştürülemeyecek söylemlere yer vermemiş olmasıdır” cümlesiyle açıklamışlar.

Görünen o ki, Ak Parti programında seveceğimiz bir devlet tarif etmişler. Sonra da o devleti yıkıp yeni bir devlet kurmaya girişmişler.

Şimdi AKP’nin eski bir MKYK üyesi olan Ayhan Ogan isimli “meczubun” çıkıpBiz yeni bir devlet kuruyoruz, kurucusu da Erdoğan’dır” demesine niye kızıyorsunuz?

 

15 Temmuz 1. Yıldönümünden Sonraki Türkiye Serüvenleri

0

“Zırva tevil götürmez” Türk Atasözü

Anladık 15 Temmuz 2016,Türk tarihinde FETÖ terör örgütünce yapılan başarısız ve alçakça yapılan kara bir darbeydi.

Türk Milleti’nin büyük ekseriyeti ve aklıselim aydın kesim, FETÖ terör örgütünün ne kadar tehlikeli olduğunu biliyor ve her defasında aydınları tarafından hükümete ikazlarda bulunuluyordu. Fakat iktidar kanadı, yapılan sağduyulu ikazları, duymazlıktan geliyor veya karşı hücuma geçiyordu. Uydurma Ergenekon ve Balyoz suçlamalarıyla ordunun başına çuval geçiriliyor, o günün Başbakanı Ergenekon’un savcısı oluyor, Yandaş yazar-çizerlerce Türkiye “bağırsaklarını temizliyordu”.

Ama ne zamanki 17/25 2013 hırsızlık ve yolsuzluk davalarının dinamiti hükümet’in elinde patladı, o gün akılları başlarına geldi ama ne fayda Silivri zindanlarında tutsakların kimisi içerde vefat etti, kimisi aşından ve eşinden oldu. Altına zırhlı Mercedes verilen savcılarsa, birer birer yurtdışına kaçırıldılar.

2016 yılının 15 Temmuz’unda, ordu içerisindeki FETÖCÜ subaylar tarafından gerçekleştirilen başarısız hain darbe, millet tarafından önlendi ama 249 cana mal oldu. Bu gün onlar için şehit ağıtları yakılıyor lakin daha dünü unutmadık: “Mavi Marmara” gemisinde ölenlerin arkasından “kime sordunuz da gittiniz” sözlerini.

17 Temmuz 2016 Darbe girişiminin 1. Yıl dönümü, devlet törenleriyle bütün yurtta şaşaalı bir şekilde kutlana dursun; bir kısım meczuplar, yandaş yazar-çizer takımı, vekiller ve baş danışmanlar, millet’e göstere göstere hızlı ve talihsiz serüven yaşatıyorlar:

  • Anıtkabir’in imara açılma olayı, Türk Milleti’nin aşırı tepkisini alınca yalanlamaya gidildi nabız yoklama hikâyesi, yersen!
  • Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in veda mesajı; helallik istiyor muhterem önce günahlarından arın, İslamiyet adına yaptığın yanlışlardan dolayı Müslüman Türk Milletinden özür dile ondan sonra helallik iste.
  • Milli Eğitim Müfredatında yapılan değişiklerin arkasından gelen iktidar milletvekilinin sözleri: “Cihat yapmasını bilmeyen çocuk, matematik bilse ne olur”?
  • Şanlı Urfa’nın Siverek ilçesinde bir meczup, elinde orakla Atatürk heykeline saldırıyor cesareti nerden aldığı besbelli.
  • Askerlikten sonra disiplin açısından en sıkı birim polis teşkilatı olması gerekirken, Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde bir polis memuru, cüppe giyiyor, sakal uzatıyor, sarık takıyor halkın tepkisiyle nihayet açığa alınıyor.

· Türk Milleti’nin uzun yıllardan beri kendisini İslami yönüyle ulema olarak bildiği ama AKP döneminde hırsızlık, rüşvet ve yalancılık konularında gerçek yüzünü gösterdiği, son zamanlarda daha da ileri giderek aslında bütün kadınları rencide eden şu sözlerin sahibi: “Ben başını örten ama göstere göstere sigara içen bir bayan gördüğümde şöyle bir intibaya kapılıyorum: Sanki farklı olana şunu diyor: Siz benim başımı örttüğüme bakmayın, benden ümidinizi kesmeyin, sizinle paylaşacağım daha çok şeyim var.” Hayrettin Karaman, aynı başlıklı 2. Yazısında mevzu’u düzeltmeğe gitse de “Zırva tevil götürmüyor”.

· AKP MKYK üyesi, Sivil Alan Platform Başkanı Ayhan Ogan‘ın, “15 Temmuz’da bu halk bir devrim yaptı. Vesayet sistemini bitirdi. Şimdi yeni bir devlet kuruyoruz. Beğenin beğenmeyin bu devletin kurucusu Erdoğan’dır” sözleri Perşembe gününden beri gerek Televizyonlarda gerekse sosyal medyada günlerce tartışılıyor. Nihayet iktidar sözcüsü bir açıklamayla geçiştirdi, “onun sözleri AKP yi bağlamaz”.

İyide sizi bağlamıyorsa bu hadsiz sözlerin sahibine neden bir yaptırımınız yok, neden kulağı çekilmiyor?

Buna benzer bir sözü yakın geçmişte, Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı Mehmet Uçum söylemişti: “15 Temmuzdan sonra Millet, kendi devletini kuruyor”.

Bu sözlerin sahiplerine baştakiler müsamaha göstermese acaba bu tür zırvaları bu insanlar söyleyebilirlermi?

İş hiçte iyiye gitmiyor dostlar: “binmişiz alamete gidiyoruz kıyamete” hesabı bakalım nasıl sonuçlanacak.

Sağlıcakla kalın.

 

Göktürkler Döneminin Dünyaca Tanınmış Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ile Bilge Tonyukuk Kazıları’nı Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Orkun Âbideleri ile alakalı çalışmalar 1721’de başlatıldı. Dünya üzerinde başka bir târihî eserle alakalı olarak bu kadar uzun süreli çalışma herhalde yoktur.

Türk İşbirliği Kalkınma Ajansı (TİKA tarafından ‘Türk Anıtları Projesi’ kapsamında 2 yıldır Moğolistan’da devam ettirilen ‘Tonyukuk Kazıları’ 2016 yılının sonunda tamamlandı. Daha önce de 2001-203 yılları arasında çalışmalar yapılmıştı.

Heyet Başkanı olarak kazılarda bulunan eserler hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof.Taşağıl: TİKA tarafından ‘Türk Anıtları Projesi’ kapsamında 2 yıldır Moğolistan’da devam eden Tonyukuk kazılarında Göktürk Veziri Bilge Tonyukuk’a ait, Türk târihine ışık tutan eserler  gün yüzüne çıkartıldı. Tonyukuk Anıt alanı derinlemesine incelendi. Moğolistan’ın başşehri Ulanbatur’un 60 kilometre doğusundaki Bayn Çokto bölgesinde bulunan Tonyukuk Anıtı ve bu anıtın rüzgâr sebebiyle devrilmesi, toprak altında kalan parçaları Türk târihi için adeta mihenk taşı gibidir.

Moğolistan ve Sibirya bölgesinde milattan önce 3000 yılına kadar uzanan kadim Türklere ait kalıntı ve hayat izlerini tespit etmiş olduk.

Tonyukuk Anıtı, Ulanbatur’un 60 kilometre doğusundaki Bayn Çokto bölgesinde bulunuyor.

Çetinoğlu: Bu eserlerden edinilen bilgiler nelerdir?

Prof. Taşağıl: Korumaya alınan eserler, hem atalarımızın hayatına ışık tutuyor, hem de ilk Türk devletinin işleyişini ortaya seriyor. Hiçbir milletin târihî geçmişi milattan önce 3000 yılından önceye gitmiyor.

Çetinoğlu: Türklerin târihini daha eskilere dayandıranlar var…

Prof. Taşağıl: Türklerin 9000 yıl önce de var olduğunu söylemek uydurma. İlk Türklerin çıkış noktası şu an Rusya topraklarında bulunan Abakan, Hakasya ve Minusinsk Krasnoyarsk. Bölgede en eski Türk kültürünü temsil eden kalıntılar ile Afanasiyevo kültürüne ait hayat izleri mevcut. İlk çıkış noktamız bu 3 yer ve Hakasya. Varoluşumuza ışık tutan kalıntıları muhafazaya alıp, gelecek kuşaklara aktarmalıyız.

Çetinoğlu: Devletin işleyişinden söz ettiniz. O hususta ulaştığınız bilgilerden bahseder misiniz?

Prof. Taşağıl: Moğolistan’da 250’den fazla (her geçen gün yeni yazıt bulunuyor) Türk yazıtı var. Tonyukuk Yazıtları Türkler için en önemli kalıntılarındandır. Yazıtlar 2. Göktürk Devleti dönemini, Türk devlet felsefesini, halk, devlet ilişkilerini, iç-dış düşmanların nasıl engellenmesi gerektiğini, hükümdarların görevini, Türklerin o dönem şehirlerde yaşamasının imkânsız olduğunu ve Budizm’in Türklere felaket getireceğini anlatıyor. Yazıtlarda savunma savaşı yapmanın gereksiz olduğu, yerine göre geri çekilip, güçlendikten sonra saldırıya geçmenin gerektiği yönünde askerî bilgiler bulunuyor. Tonyukuk’a ait 2 yazıt bulunurken, biri 27, diğeri 35 satırdan oluşuyor.

Çetinoğlu: Tonyukuk öğütlerini neden taşa yazmış?

Prof. Taşağıl: Tonyukuk’un öğütlerini taşa yazmasını sebeplerinden biri o dönem Türklerin kâğıt kullanmıyor olmaları. Ancak daha da önemlisi bilgilerin gelecek kuşaklara aktarılması.

Çetinoğlu: Rüzgâr, aşırı sıcak ve soğuklar yazıtlara zarar vermiştir. Tâmiri ve sonraki yüzyıllara intikali sağlanabiliyor mu?

Prof. Taşağıl: Kazı ekibinde arkeolog Âdil Yılmaz ve Alparslan Âşık da bulunuyordu. Müze projesinin temeli 2017 yılı içinde atılacak. Proje kapsamında yazıtların üzerinin kapatılacağı bir yapı inşa edilecek. Moğolistan’daki müzelerin büyük kısmı açık alan şeklinde ve birçok Türk yazıtı kaya üzerine kazılı. Bu nedenle eserleri yerinden alıp götürmek mümkün değil. Türk yazıtlarının envanteri çıkartılıp yayınlanmalı. Moğolistan’ın doğusundan, batısına her yerde Türklere ait kalıntılar var. Arhangay, Bayan Ölgiy, Hovd eyaletlerinde bugüne kadar bilinmeyen Göktürk dönemine ait çok sayıda târihî eser bulunuyor. Bu eserler çok önemli. Karabalasagun bölgesindeki yazıtların mutlaka koruma altına alınması gerekiyor. Söz konusu eserler Türk târihi için adeta yeni bir ufuk açıyor.

Çetinoğlu: Ekipte epigraf var mıydı, ilk defa karşılaşılan yazıtlardaki yazılar okunup kayıt altına alındı mı?

Prof. Taşağıl: Orhun ve Tonyukuk yazıtları zaten defalarca yayınlandı. Ekipte tabiiki epigraflar bulunuyordu. Her türlü çalışma sağlıklı bir şekilde yürütüldü.

Çetinoğlu: Moğolistan tarihi hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Taşağıl: Türkler Moğol coğrafyasında bulunurken, ‘Moğol‘ denilen halklar, Moğolistan’ın doğu ve kuzey doğusunda yaşıyordu. 840 yılından itibaren Büyük Uygur Kağanlığı’nın yıkılmasıyla Türk boyları batıya göç etmeye başlayınca, doğan boşluğu doğudan gelen Çinli kabileler doldurdu. ‘Moğol‘ olarak adlandırılan halkların varlığı ise bu coğrafyada 13.-14. yüzyıldan sonra ortaya çıktı. Çok sayıda Türk kabilesi Cengiz Han İmparatorluğu’nda yer alarak önemli işler gördü.

Çetinoğlu: Türklerle Moğollar arasındaki etnik bağları sorsam…

Prof. Taşağıl: Moğollar ile akrabalık bağlarımız var ancak farklı iki milletiz. Kuzey Çin, Sibirya ve Moğolistan coğrafyası Altay, Sayan ve Tannu-Ola Dağları Türk târihinin varolduğu bölgeler. Ancak herkesin merak ettiği ve üzerinde tartışma yaşanan ilk Türklerin varlığı ise Sibirya’nın derinliklerinde saklı. Mutlaka Rusya ve Moğolistan ile masaya oturup târihimizin başlangıcına ışık tutan kalıntıları muhafaza altına alarak gelecek kuşaklara aktarmalıyız.

Çetinoğlu: Gelenekler ve inançlar arasındaki benzerlikten söz ediliyor. Mesela Nargudan…

Prof. Taşağıl: Nargudan Türk yılbaşısı değildir. Türk yılbaşı geleneği 20 Şubat’ta kutlanan Beyaz Bayram’dır. Kışın bitişini simgeleyen Beyaz Bayram, Tuva ve Moğollar arasında kutlanmaya devam ediyor. Kadim Türkler, Göktanrı, Budizm ve tabiat inancı olmak üzere 3 farklı inanışa sâhipti. Çam ağacı Türk coğrafyasında bulunmuyordu. Çam fikri ve Nargudan tezi, Friglerden türeme. Türklerin kutladığı ‘Beyaz Bayram’da et yenir, kımız içilirdi. Nevruz ise ne Türk, ne de Kürt bayramıdır. İranî bir bayramdır. Orta Asya çıkışlı olmayan bu bayram zaman içinde Türkler ve Kürtler tarafından benimsenmiştir.

Çetinoğlu: Türkleşen Moğollar – Moğollaşan Türkler… söylentisi hakikat mi?

Prof. Taşağıl: Birbirine çok yakın milletler oldukları için birbirlerini etkilemeleri gayet normal bir sonuçtur.

Çetinoğlu: Bölgede, yazıtlarla ilgili başka ne gibi işler yapıldı?

Prof. Taşağıl: Ulanbator’da, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’nın (TİKA) öncülüğünde yapılan kazı çalışmalarından çıkan Türk târihine ait yeni kalıntılar Bilge Tonyukuk bölgesinde sergilenecek.

Moğolistan’da gerçekleştirdiği birçok projeyle adından söz ettiren TİKA başkent Ulanbator’un Nalayh kasabasında ikinci Türk müzesini açmaya hazırlanıyor. Moğolistan’daki Türk anıtları projesinin yeniden canlanması maksadıyla TİKA ile Moğolistan Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanlığı arasında iş birliği ile imzalanan iyi niyet anlaşması kapsamında Bilge Tonyukuk Külliyesi bölgesinde yapılan kazı çalışmaları bütün hızıyla devam ediyor. Türk Moğol kazı çalışmaları sonrasında bulunan Türk târihine ait kalıntılar Bilge Tonyukuk bölgesinde önümüzdeki yıllarda TİKA tarafından açılması planlanan müzede sergilenecek.

Çetinoğlu: Siz, ‘Türkiye’nin önde gelen Göktürk târihçisi‘ olarak biliniyorsunuz. Kazılarda elde edilen eserlerin kıymeti hakkında neler söylemek istersiniz?

Prof. Taşağıl: Tonyukuk anıtı gelecek nesillere ders niteliğinde öğütler veriyor. Göktürklerin büyük veziri Tonyukuk, Türk târihinin bilgeliği ile tanınmış en mühim şahsiyetidir. Özellikle İslam öncesi, kayıtların son derece az olduğu bir dönemde ve Çin kaynaklarının onun hakkında verdiği bilgiler son derece alaka çekicidir. Türk kültür târihinin önemli âbideleri olan Orhun yazıtları, bize bunları söylüyor.  Bölge coğrafyasına genel olarak baktığımızda Türklerden kalma ve İslam öncesi döneme ait çok sayıda anıt gördük. Bu anıtın önemi ilk olmasıdır.

Orhun Abideleri’nde yazılı olduğuna göre;  Türk devlet adamları milletine hesap verir; bütün bir milleti ilgilendiren, milletin geleceğine ışık tutacak görüş ve fikirler, Türk milletinin hayatında huzur ve güven için girişilen mücâdeleler anlatılır. Sâdece o zamanki Türklerin devlet, politika ve gelenekleri açısından değil, bütün Orta Asya medeniyetlerinin gelişim târihi açısından da önemli bir yer tutar.

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL:

1964 yılında Kocaeli ilinin Karamürsel ilçesinde dünyaya geldi.

 

1985 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitede 1988 yılında yüksek lisansını tamamladıktan sonra 1991 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Genel Türk Târihi alanında ‘Gök-Türkler (542-630)’ adlı teziyle doktorasını tamamladı. 1992 yılında yardımcı doçent, 1995 yılında ise Genel Türk Târihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu.

 

2007-2008 yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi (MSGSÜ) Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. 2008 yılında ise MSGSÜ de Rektör yardımcısı oldu. 2009 yılında Târih Bölümü Başkanlığı görevine getirildi. Ocak 2015 târihi itibâriyle Yeditepe Üniversitesi Târih Bölüm Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Göktürkler üzerine çalışan ve konuda uzman olan dünyadaki sayılı ilim adamlarındandır. Türk Kültür Târihi, Genel Türk Târihi ve Türk Cumhuriyetleri uzmanlık konularıdır. Bu konularda birçok makalesi ve eseri yayınlanmıştır. 2015 yılından itibâren Bilge Tonyukuk Anıt alanında kazı çalışması yapmaya başlayan Türk kazı heyetine başkanlık etmektedir.

 

İngilizce, Fransızca, Çince, Rusça dillerini ve Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi gibi Türk dillerini bilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğitim Raporu-1 Yeni Müfredat, “Yeni Nesil Yetiştirme Projesi”ne Uygun

0

Eğitim, bir milletin yaşam standardını, tutum ve davranış kalitesini, bilimsel ve ekonomik düzeyini oluşturan yaşam boyu devam eden bir faaliyet sürecidir. Eğitim faaliyetleri, bir milletin istikbaliyle yakından ilgilidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eğitimin millet hayatındaki hayati önemini, “Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder” sözleriyle ifade etmiştir. Bunun için eğitim milli ve siyaset üstü olmalı, sık sık değiştirilmemelidir.

Milli eğitim, uygulandığı milletin milli, manevi, ahlaki, insani ve kültürel değerleri ile evrensel değerleri göz önünde bulundurarak, bilim ve tekniğin rehberliğinde hazırlanır. Şahsi ve kurumsal tercihler, duygular, dünya görüşleri ve ideolojiler milli eğitim politikasının belirlenmesine etkili olmamalıdır. Dünyanın gelişmiş devletlerinde eğitim politikaları süreklidir ve siyasi iktidarların politikalarına göre sık sık değiştirilmez. Biz de ise, özellikle Atatürk döneminden sonra, her siyasi iktidar değişikliğinde, ilk değiştirilmek istenen eğitim politikalarımız olmuştur. Hatta aynı siyasi iktidar döneminde görev yapan farklı bakanlar, bir önceki bakanı tekzip eder uygulamalar yapmışlardır. Bu sebeple, eğitim sistemleri, yönetim kadroları, okulların işlevleri, ders müfredatları ve yönetmelikler üzerinde değişiklikler yapmışlardır.

Milli eğitim sistemimizdeki bu değişiklikler, 2010 yılına kadar, öğrencilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin“milli, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti” yapısına uygun, Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlı “iyi insan ve iyi vatandaşlar” olarak yetiştirilmesine yönelik yapılmıştır. Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, laikliğin dinsizlik olduğuna, dindarların hor görülüp ezildiğine ve ötekileştirildiğine, eğitim sisteminin dine yabancı nesiller yetiştirdiğine inanan bir kesim vardır. Maalesef geçmiş siyasi iktidarların ve askeri darbelerin yanlış tutum ve davranışları da, bu kesimdeki bu algıların güçlenmesine destek olmuştur.  Yıllarca iktidara gelip bu düzeni bütün kurumlarıyla kökten değiştirme düşüncesiyle yetiştirilen bu kesim, şu anda iktidar makamında bulunmaktadır.

2007 yılında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi, 12 Eylül 2010 Referandumu sonucu yüksek yargının el değiştirilmesi ile iktidar, yıllardır oluşturduğu siyasi ajandasındaki, toplumu her alanda dini esaslara göre yapılandırmayı esas alan maddeleri, birer birer hayata geçirmeye başlamıştır. Bunların en önemlileri eğitim alanında yapılanlardır. Bu dönemde üniversitelerde türban yasağının ve meslek lisesi mezunlarına üniversiteye geçişte farklı puan uygulamasının kaldırılması, doğru kararlar olmuş ve birçok öğrencinin mağduriyeti ortadan kaldırılmıştır.

Eğitimde yapılan diğer değişiklikler, iktidarın 2011 yılında açıkça ifade  ettiği kendi dünya görüşüne göre “yeni nesil yetiştirme projesi” çerçevesinde değerlendirilmelidir.

ü  Sekiz yıllık kesintisiz ilköğretim sisteminden vazgeçilerek 4+4+4 biçiminde kesintili bir sisteme geçilmesi,

ü  Kur’an Kurslarındaki eğitimin de zorunlu eğitim kapsamında değerlendirilmesi,

ü  Anadolu Liselerinin Hazırlık Sınıflarının kaldırılması,

ü  Orta öğretime geçiş sisteminde sık sık yapılan değişiklikler (ALYS, SBS, TEOG),

ü  Genel liselerin Anadolu Lisesine dönüştürülmesi,

ü  Anadolu Öğretmen Liselerinin kapatılması,

ü  İmam Hatip Ortaokullarının açılması ve İmam Hatip Liselerine pozitif ayırımcılık yapılması,

ü  Dini ağırlıklı seçmeli derslerin (Arapça, İslam Tarihi, Peygamberimizin Hayatı”Siyer”) her tür ve derecedeki okullarda okutulması,

ü  Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin 1 saatten 2 saate çıkarılması,

ü  Öğretmen olarak istihdam imkanları arttığı için İlahiyat Fakültelerine talebin artması,

ü  Akademik başarısı yüksek okulların“Proje Okulu” seçilerek yönetim ve eğitim kadrolarının zorunlu olarak değiştirilmesi,

ü  Deneyimli yöneticilerin öğretmen veya uzman kadrolarına  çekilerek, yerlerine objektif kriterlerle değil, sübjektif değerlendirmeler yapan mülakat komisyonları ile deneyimsiz kişilerin atanmaları,Oluşturulan yeni ders müfredatları,

ü  Bazı yönetmeliklerde yapılan köklü değişiklikler

ü  Son olarak 176 dersinmüfredatından “Atatürkçülük” konularının çıkarılarak yerine konulan “Değerler Eğitimi“nin verilmesine,protokolla, bazı vakıfların (Ensar Vakfı, Birlik Vakfı) ortak edilmesi,

Siyasi iktidarın eğitimi,“yeni nesil yetiştirme projesi”ne göre yeniden yapılandırma amacıyla yaptığı düzenlemelerdir.

Eğitim Raporunun bundan sonraki bölümlerinde2017-2018 öğretim yılından itibaren uygulanacak yeni müfredatlar ve bazı yönetmeliklerde yapılan köklü değişiklikleri ayrı ayrı inceleyecek ve genel olarak değerlendireceğiz.

 

İlim, Fen ve Şeriat

0

Geleceğin sahifesinden özellikle Şeriat / İlâhî hükümlere ait mes’eleler:

Bu konuda şu hususlar dikkatimizden kaçmamalı:

Bir şahıs aynı anda dört, beş ilim ve fende meleke, söz sahibi ve uzman olamaz. Dört beş alanda tam bir mütehassıs yani o işde A’dan Z’ye ehil, usta ve derin bilgi edinmiş olması mümkün ve olası değil.

Ama çok istisnaî, eşi benzeri az bulunur harika bir insan ise, o başka bir mes’ele. Çok nadirattan bir şey.

Meselâ bir mes’ele / bir konu iki kişi tarafından ortaya konur:

Birisi, o konuda sözün başlangıç ve sonunu, sözün geliş ve gidişini, diğer konularla uyumlu oluşunu ve onlarla güzel bir âhenk içinde aralarında; yerinde bir münasebet, ilgi ve bağ kurarak ele alır. Münbit / verimli bir zeminde kalem oynatır. Gerekli bütün ilmî / bilimsel hususlara riayet eder ve uyar. O fendeki maharet, ustalık ve melekesinin icaplarını yerine getirerek kalemini kullanır.

Kısaca ilmin o konusu için lüzumlu her kelimeyi özenle yerinde kullanmanın güzel bir örneğini verir. Böylece o şahıs, o mevzu ve konudaki maharet, meleke ve bilgisini göstermiş olur.

Diğer konuşmacı ise bu noktaları ihmal eder. Bu yüzden yazdığı sığ ve yüzeyseldir. Taklitçilikle işe koyulur. Hâlbuki konu aynı konudur.

İki konuşmacının aynı konuda farklı bir duruş sergilediklerini, eğer aklın bunu fark etmese bile, ruhun hisseder.

İki üç asır evvel harika / olağanüstü sayılan bir keşif ve buluşlar bu zamana kadar mestur / bilinmemiş ve meçhul kalsaydı; alt yapının hazırlanmış olması sebebiyle, artık o keşif veya buluşu bir çocuğun da o keşfedebileceğini nazara al. Sonra da 14 asır geri git, o zamanların tesir ve etkilerinden kendini tecrit et / sıyır ve soyutla.

Dehşet verici olan Ceziretü’l-Arab’da / Arap Yarımadası’nda hayretle etrafına bak! Göreceksin ki: Ümmî / okur-yazar olmayan, tecrübesiz, zaman ve zeminin yardımından mahrum ve yoksun bir adam yani Hz. Muhammed ki; yalnız zekânın değil, belki sayısız tecrübe ve araştırmaların neticesi olan fen ve ilimlerin kanunlarıyla öyle bir nizam ve adaleti tesis edip kuruyor ki, eğer insanın kabiliyeti, fikirlerin ortaya koyduğu sonuçlardan yararlanmak suretiyle, büyüyorsa; o Şeriat / o İlahî yol da genişleyerek ebede yönelir.

Ezelî / başlangıcı olmayan Allah’ın sözünden geldiğini ilân ederek; iki âlemin saadetini temin eder / sağlar. İnsaflıysan, bu işin yani Şeriat’in tesisini yalnız o zamanın insanlarının değil, tüm insanoğlunun takatı dışında bir güçle ortaya konduğunu göreceksin. Meğer evham ve kötü kuruntular senin gerçeğe yönelik fıtrat, mizaç ve tabiatının bakışını çürütmüş ola.

Cumhurun / halkın fikir kabiliyetleri derecesinde Şeriat; irşat edici / doğru yolu göstericidir. Şöyle ki: Cumhurun / halkın çoğu âmi / bilgisiz ve cahildir. Bundan dolayı, soyut gerçekleri alışmış oldukları şekil ve kalıplarda sunulmazsa anlayamaz.

Bu bakımdan bu soyut hakikatleri sunuşta misal ve temsiller, teşbihat / teşbihler ve benzetmeler, mecaz ve istiareler kullanılır.

Hem de kâinata ait fen ve ilimlerde cumhurun / halkın çoğunun algısı beş duyusuna dayanır. Zahir hislerine güvenir. Bu sebeple gerçeğe zıt, ters ve aykırı olanların ister istemez kabul edilmesi gerektiğini sanır.

İşte Şeriat / Din bundan dolayı teessüs döneminde; fizik, kimya, astronomi gibi ilimlerde ilk ve zaruri bilgiler tam olarak ortaya çıkmadığından; halkı yanlış anlama gibi tehlikelere atmamak, halkın bu ilimlerde yanılma tehlikesine düşmemesi için, Şeriat; öyle mes’eleleri belirsiz ve mutlak bıraktı.

Fakat hakikati imadan da geri kalmadı. Gerçeği hâli ve boş bırakmadı. Nitekim:

“Güneş akıp gider…” (Yasin: 38) ayetinden hem zahire göre güneşin dünya etrafında dönmesi, hem de güneşin gerçekte kendi yörüngesinde hareketi anlaşılabilir. Bundan dolayı bu ilimlerde kısa, öz ve kapalı gitmiş, lâkin gerçeklere dolaylı olarak işaret etmekten de geri kalmamıştır.

 

Demokrasi Treni Yola Çıkıyor!

Uzun zamandır içimden kalem oynatmak gelmiyor. Yaşananlara, yazıp çizilenlere, siyasetin kokuşmuşluğuna bakınca zaten nasıl gelsin diyorsunuz. Olan bitene bakıp karamsar olmamak elde değil…

 

Ancak bu ortamda bir cenah var ki; orada yozlaşma, kokuşmuşluk ve ihanet büyük prim yapıyor!

 

Tekrar edeceğim ama bu cenahın nihai amacı Türk devletini yıkarak Türklüğün hükümranlığına son vermek! Uygulamalar gören gözlere, düşünen akıllara bunu çok açıkça belli ediyor.

 

Bu ister istemez toplum içinde onca baskıya rağmen bir “kendiliğinden mukavemet” oluşturuyor.

 

Demokrasi rafa kalkmış, yargı emirle hareket eden bir “parti yargısı”na dönüşmüş, toplumsal direnç noktaları örselenmiş ama yine de insanlar bu durumdan bir çıkış arayışı içindeler…

 

Eskiden “daha fazla demokrasi” diyen insanlara acayip kızardım. Ancak demokrasimizin eski günlerini bile arar oldum. O kör topal işleyen çok partili demokrasimiz burnumda tüter oldu.

 

Türkiye, milli olmayan insanlardan ve milli olmayan iktidarlardan çok çekti. Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne verdikleri zararları ancak bir “mutlak restorasyon” döneminde telafi etmek mümkün olabilir.

 

Başarılabilir mi? Evet, başarılabilir. Toplumda oluşan ve “kendiliğinden mukavemet” çabasına ilişkin arzu ve talepler, bize bunun mümkün olduğunu gösteriyor.

 

İçinde bulunduğu zorluklardan çıkış için çare arayan Türk toplumu, bu iş için kendine bir lider de bulmuş durumda. Onun da adı; Meral Akşener

 

Özellikle altıncı hisleri çok kuvvetli olan kadınlar ve gelecek endişesinden bunalan gençler, Meral Akşener’i içinde bulundukları buhrandan çıkış için önlerine koymuş durumdalar… Bildiğim kadarı ile o da, bir siyasi parti kurarak toplumun yeni arayışlarına bir cevap verme hazırlığında.

 

Yani “daha fazla demokrasi”, “adil yargı”, “hukukun üstünlüğü”, “aş ve iş”, “devlet kapısında kayırmacılık, yolsuzluk ve israf son bulsun”, “milli dış politika”, “memlekette huzur ve güven” isteyenler; Meral Akşener liderliğinde, yeni bir demokrasi trenini sefere çıkarmaya hazırlanıyorlar.

 

İlgi müthiş! Daha dün beni, Samsun, Sakarya, İzmir, Ankara, Gümüşhane gibi beş değişik ilden arayarak ne olup bittiğini sordu insanlar. Kendi partilerinden ümidini kesenler Kocaeli, Bursa ve Kastamonu gibi illerde istifalarla, Meral Akşener’i desteklediklerini açıklamaya başladılar.

 

Bu gelişmeler karşısında elbette bazı kişiler ve güçler, Türk Milletinin bu umudunu yok etmeye çalışacaktır. Toplumda fısıltı gazetesi çalışmaya başlamıştır. Hatta çok fazla Atatürkçü ve cumhuriyetçi kesilenler bile hayali senaryolar üretmeye başlamıştır. Hiç birine aldırış etmiyorum. Çünkü siyasetin kendine özgü kuralları ve dinamikleri vardır. Artık Meral Akşener’in Türkiye’nin bütün illerinden hareket ettirdiği “demokrasi treni” yola çıkmış olup Ankara’ya eskisinden çok daha yakındır…

 

Ülkem ve Türk Milleti adına yeniden heyecanlı ve ümitliyim. Yeni bir başlangıçla, yığılmış sorunlardan kurtulmak ve ağır yükümüzü hafifletmek mümkündür. Öyle ise bizim için sefere çıkan Meral Akşener’e destek olmak, ona cumhurbaşkanlığı yarışında ipi önde göğüsletmek ve böylece Türkiye’ye nefes aldırmak için çalışmak benim için bir yurttaşlık görevi!

 

Gelin demokrasi, hukuk, adalet, güven, huzur ve refah diyen; seksen milyon vatandaşı dil, din, mezhep, kadın, çocuk, yaşlı, genç, köylü, işçi, memur, emekli, öğrenci demeden kucaklayan bu “demokrasi treni”ni menziline ulaştıralım ve bunun içinde ortaya çıkmış olan bir yiğit kadını yalnız bırakmayalım!

 

Yolun açık olsun; Meral Akşener!

 

Din Adamlarının Bilgi Seviyesi

Çocukluğumuzda Hanefi çoğunluğa öğretilen ilk dini bilgilerden biri “Rabbim Allah, dinim İslam, kitabım Kur’an, peygamberim Hazreti Muhammed” olurdu. Fakat bundan sonraki kısım çocuk aklımıza biraz karışık gelirdi.

“Mezhebim ehl-i sünnet vel cemaat” ve “itikatta Mâturîdî, amelde Hanefî” diye ezberletilirdik. Fakat bu kısmı ne biz anlardık, ne de büyüklerimiz anlatırdı.

Yıllar sonra “ehl-i sünnet vel cemaat”ten olmanın “Hazreti Muhammed, ashabı ve cemaatinin itikadı nasılsa ben de öyleyim” manasına geldiğini öğrendik.

Mâturîdî ve Ebu Hanife’nin mezhep imamlarımız olduğunu bize öğretenlerin bile, şu sorulara cevap verebilecek bilgi ve donanımda olmadığını fark ettik:

İtikatta ve amelde mezhep ne demektir? İmam Mâturîdî‘nin ve İmam-ı Azam Ebu Hanife‘nin İslam’ın kaynaklarından çıkardığı mesele ve hükümlerin diğer mezheplerden temel farkları nelerdir?

Ehl-i sünnet’in itikat alanındaki iki kolundan Mâturîdîler neden fıkıh/amel alanında Hanefî mezhebine mensup iken, Eş’arîler çoğunlukla Şafiî, Malikî veya Hanbelî mezheplerinden birine mensup oluyor?

Sadece camiye devam alışkanlığı olmayan Müslümanların değil, Cami cemaatinin de bu sorulara cevap verebilecek bilgiye sahip olduklarını söyleyemeyiz. Camilerde vaiz ve imamlar bu konulara pek girmezler.

Bu bilgilere sahip olmayan kitlelerin yüzyıllardan beri tevarüs ettiği “taklidi iman” anlayışıyla mezhebinin itikat ve fıkhî/amelî davranışlarını uyguladığını gözlemliyoruz.

Fakat “tahkiki iman” seviyesine geçmiş olması ve Müslüman kitlelere bu bilgileri öğreterek “İslam’ı bilerek yaşamasına” yardımcı olması gereken vaiz ve imamlarımızın da bu sorulara cevap verememesi makul sayılamaz. Bu durum en azından profesyonel açıdan mesleki bir eksikliktir.

Son yazılarımda Diyanet’in kendi hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı‘nda, “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunlarının nitelik sorununun bulunduğu tespitini aktarmıştım.

Şimdi bu tespiti doğrulayan bir araştırmadan bahsedeceğim.

******************************

Ebu Hanife ve Mâturîdîyi Bilmeyen Sünni Din Adamları

“Din Görevlilerinin Ebu Hanife ve İmam Mâturîdî Hakkındaki Bilgi Düzeylerini Ölçmek” maksadıyla yapılmış bir ilmi araştırmanın genişçe bir özetini okudum.

Doç. Dr. İkbal Vurucu‘nun Denizli ölçeğinde yaptığı bu araştırmaya göre, din görevlilerinin kendi mezhepleri konusunda bilgileri son derece yetersiz. Bana göre araştırma Türkiye ölçeğinde genişletilse de sonuç hemen hemen aynı çıkacaktır.

Araştırmaya katılan din görevlilerinin,

  • Mezhepler konusunda çok genel ve yüzeysel bilgilerinin olduğu;
  • İmam-ı Azam Ebu Hanife hakkında bilgilerinin yok denecek düzeyde olduğu; Ebu Hanife’nin düşüncelerini içeren herhangi bir eser okumadıkları, Ebu Hanife’nin temel eseri olan Fıkhu Ekber‘i bilmedikleri;
  • Mezhepler tarihini ve bu tarih içinde Hanefîliğin konumunu bilmedikleri tespit edilmiş.

Benzer şekilde, araştırmaya katılan din görevlilerinin,

  • “İmâm Mâturîdî’nin mezhep tarihimizdeki yeri nedir?” sorusuna herhangi bir cevap veremedikleri;
  • İmâm Mâturîdî’nin “Kitabu’t-Tevhid” eserinin adını bile duymamış oldukları;
  • Ayrıca Mâturîdî’nin herhangi bir kitabını veya Mâturîdîliği anlatan bir eseri okumadıkları anlaşılmış.
  • Dahası katılımcı din görevlilerinin, Kur’ân ve ilmihal dışında, herhangi bir kitap okumadıkları tespit edilmiş.

******************************

Mezhepleri Bilmek Neden Önemli?

Türkiye’de yaşanan Müslümanlık ile Suriye, Arabistan, İran, Libya gibi diğer İslam ülkelerinde anlaşılan ve yaşanan Müslümanlık çok farklı. Mezhepler bu anlayış farkının bazen sebebi, bazen sonucu.

Çevremizdeki siyasi çatışmaların mezheplerle alakası çok fazla. Kendi mezhebimiz yanında birlikte yaşadığımız vatandaşlarımızın bir kısmının benimsediği Şiilik, Caferilik, Şafilik, Alevilik gibi dini anlayışları ve hatta çevremizde çok etkili olan Eş’arilik, Selefilik, Vahhabilik gibi dini akımları bilmek, onlarla ortak noktalarımızı çoğaltmak zorundayız.

Prof. Dr. Hasan Onat‘a göre, Müslümanların “yumuşak karnı”, en zayıf noktası mezheplerdir. Bunun sebebi, çatışma/çatıştırma için kullanılabilecek malzeme bulmanın bu alanda çok kolay olmasıdır.”

“Mezheplere taraf da, karşı da olsanız, mezhep diye bir şey vardır, Müslümanların din anlayışlarını belirlemektedir… Çoğu zaman din, mezhebe indirgenmekte, mezhep din zannedilmektedir. Önemli olan, mezhep, meşrep, tarikat, cemaat türü oluşumların dinin anlaşılma biçimleri olduğunu, İslam’la özdeşleştirilemeyeceğini bilmektir. İnsanların çoğu mezheplerini ve diğer aidiyetlerini seçmezler; hazır bulurlar. İslam ortak paydası bilinci mevcut olursa, farklılıklar zenginlik olabilir.”

Din görevlilerimizin bile (kendi mezhepleri dâhil) mezhepler konusunda bilgisi bu kadar yetersizse bu devasa problemi nasıl çözeceğiz?

******************************

Dinci Terör ve Şiddete Karşı Hanefî-Mâturîdî Din Anlayışı

Doç. Dr. İkbal Vurucu mezhepler konusunun güncel bir boyutuna dikkat çekiyor:

“Türkler, büyük ölçüde Hanefî-Mâturîdî din anlayışını benimsemişlerdir. Ülkemizin büyük çoğunluğu da bu büyük imamın mezhebine göre ibadet eder.

Hanefî-Mâturîdî din anlayışının, akılcı ve çoğulcu din anlayışı, bireysel sorumluluk, bireysel dindarlık, akla dayalı din ve dünya görüşü; Müslümanların eşitliği; tevil; sorgulama ve eleştirme, farklı görüşlere ve anlayışlara tahammül gibi temel özellikleri bulunmaktadır.

Bu sebeple ülkemizde de egemen zihniyet konumuna gelen, terör ve şiddet kaynağı olma hüviyetine sahip Selefilik gibi din(c)i akımlara karşı, Türk entelektüelinin Hanefî-Mâturîdî din anlayışını tekrar gündeme getirip işlemesi Türk kimliğinin ve düşüncesinin güçlü bir geleneğe dayanarak yeniden ortaya çıkması için zorunludur.”

Konu önemli ve acildir. Diyanet İşleri Başkanlığının 40 yıl GÖRMEZden geldiği Cemaatin itikadî / fıkhî yanlışlarını, cemaat FETÖ’ye dönüşüp darbe teşebbüsü yaptıktan bir sene sonra açıklaması gibi geç kalmamalıyız.