16.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 672

Minnet Eylemem

Ruha huzur veriyor zambak, leylak, sümbül, gül;
Toprakta yetişmeyen güle minnet eylemem.
Yılanı deliğinden çıkarıyor tatlı dil,
Zalime dua eden dile minnet eylemem.

Kibri yüksek olanın selamı dil ucuyla,
Garip düşse kıvranır dayanılmaz acıyla,
Yiğit düştüğü yerden kalkar kendi gücüyle,
Çıkar için uzanan ele minnet eylemem.

İnsanlık makamında senin de olsun yerin,
Yalnız bu kolay değil, mevzu fazlaca derin;
Bir işi yapıyorsam, beklemem ben aferin;
Dalkavukluk isteyen kula minnet eylemem.

İnsan var yılan gibi, insan var sanki tilki;
Öteye götüren yok, kalıyor dünya mülkü;
İsme yakışan değer; yiğitlik, erdem, ülkü
Bana baş eğdirecek pula minnet eylemem.

Dünyanın zenginidir, kanaatten zevk alan;
Huzur içinde yaşar, biraz haddini bilen;
Kimseye minnet etmez gözü, gönlü tok olan;
Kötü komşudan gelen küle minnet eylemem.

Allah’a kul olmuşum, kula kulluk etmem ben;
Türk’ün baş olmadığı teşkilata gitmem ben,
Kendi çıkarım için kardeşimi itmem ben,
Soğan ekmek yerim de bala minnet eylemem.

 

Bizim Tatil Alışkanlığımız Aslında Kapitalizm

0

Milletimizin kolay kolay değişmeyen bazı genetik ve çok kolay değişen ve gelişen kültürel özellikleri bulunmakta. Çağdaş büyük filozofumuz Alev Alatlı “Türk toplumu dişil bir toplumdur” derken Ortaasya‘dan günümüze miras kalan bir hususiyetimize dikkat çekiyordu. Zira Türk aile yapısı tarih boyu anne ile babanın eş karar aldığı ve fakat sözcü olarak dışa dönük temsilciliğini babanın üstlendiği bir ara modeldir (pederî). Anne egemen (maderşahî) yada baba egemen (pederşahî) değildir.

Kadına yönelik şiddet ve cinsel istismarla, kadını pasifize eden erkek egemen sosyal teşkilatlanmalarla hatta Kur’an ayetlerinin – başta Elmalılı gibi – erkek mantığıyla çevirme idrakinde olanlarla bile mücadele yanlısı biri olarak bu dengesizliğin tam tersine çevrilerek yeni bir dengesizliğe kapı aralanmasına da karşı çıkarım.

Nikâhta kocanın ayağına basmaktan başlayan ve “karına itaat et, rahat et!” nihaî yargısına yaslanan bir evlilikten ne hayır umulur? Birinin kesin üstünlüğü söz konusuysa neden evlenenlere “eşler” diyoruz? Eş başkan konumunda olanların yekdiğerine biatı veya itaati mevzubahis olabilir mi?

Evet, kadınlarımıza çok çektirdik ve halen de bazı bölgelerde çektirmeye alışkanlık olarak devam ediyoruz. Lâkin bu günahın tövbesi eşlerden birine biblo muamelesi yapmak değildir. Eşleşmek aynı zamanda yeni bir yuvada kültürleri eşitlemektir. Bu noktada bilhassa çocuklar üzerinden sergilenecek taşıma suyla üstünlük kurma yarışı o kutsal ocağı yavaş yavaş kemirir. Kadına verilen toplumsal avans erkeğin fizikî güç ve itibarî nüfuz insiyakıyla çarpışır. Herkesin üstünlük kurmaya çalıştığı bu yapı zamanla sevgisiz Ortadoğu gibi olur. (Bkz. TV haber bültenleri)

İşin rengini biraz daha açalım: Bir şehirdeki en iyi okulu günvari toplantılarda çalışan – çalışmayan ev hanımları belirler. Sonra da kocaya dayatılır. En iyi okulun en iyi öğretmenini de okulun müdürü, öğretmeni, sendikacısı bilemez; 50 liralık gün’ün MGK kararlarında belirlenecektir. Buna piyasa koşulları yada liberalizm de diyebilirsiniz.

Aslında tedavi edilmesi gerekli bir hastalık olan tüketim dev sermaye bloklarına sahip şirketlerce anbean dayatılır. Ve daha çok kadınlar ve çocuklar üzerinden taraftar kitlesi edinir. Artık AVM’lerde onlarca masa arasında yüzlerce kişiye baka baka tıkınmak; yine o yüzlere göstermek için almak, tutmak ve başka binlere paylaşmak gibi kutsal bir kelimeyi kullanarak ego tatminlerinde bulunmaya utanmadan saadet seansları diyeceğiz.

Çeyrek yüzyıl önce tatil, parayı harcamaya yer bulamayanların yaptığı, bayram – cemiyet gibi toplumsal birliktelikleri gözetmeden yapılanların da ayıplandığı bir toplumduk. Kredi çekip kurban kesmek gibi asgarî ücretle çalışıp senede illâ 15 gün / 1 ay tatile gidip de 11 ayı bankalara rehin yaşayan insanlar şimdilerde mutluluk emojileri sunmayı da ihmal etmiyorlar.

Çok yoğunluk ve yorgunluktan tatili hak ettiğini düşünüyorsan telefonunu, bilgisayarını kapa git; kafanı boşalt. Yok Bodrum‘dan konum at, Marmaris‘te bilmem nerde kahve pozu ver, Antalya‘da denize şiir döşe. Yada daha düşük profille mangalı ve katılımcıları selfile, sevdiklerini sözcüklere dizerek sev. Sırf Baba‘nın biri “Adını sen koy” dediği için “bunun adı Kapitalizmdir” diyorum.

Benim ihtiyaçlarımı kapitalizm benden iyi nasıl biliyor ve belirliyor? Niye ‘çocuğum harcanmasın‘ diye o en iyi (!) okula, alışverişte o meşhur markalara, çok satanlara – çok konuşulanlara mahkûm olacakmışım. Aslında şikâyet ettiğimiz bu düzen bizim ruhumuzu bu çocuk oyunlarıyla cendereye sokuyor. Yani her halükârda abdestli yada abdestiz kapitalizmin dolap beygiri pozisyonunda geziniyoruz.

Son kertede bir başka tartışma alanı açarak huzurdan ayrılayım: Fıtrat itibarıyla kadınlar daha muhafazakâr, erkekler ise daha devrimcidir. Kapitalizm en çok kadınların anasını ağlatır. Bayanlar; ya erkeklere bir yol verin yada gelin hep beraber elbirliğiyle dünyayı değiştirelim. Bu gidiş hayra alâmet değil.

Mutluluk ihtiyaçlar azalınca çoğalır.

 

Yardımcı Doçentlik Ne Demek?

“Derler” diye diye öğretmek

Üniversite orta öğretimin yüksek kısmı değildir. Sanırım bunda mutabıkız. Orta ve ilköğretimin asıl görevi birilerinin ürettiği, birilerinin de topladığı bilgileri lisanı münasiple, daha doğrusu usulü münasiple öğrencilere aktarmaktır.

Üniversitenin temel vazifesi ise bu bilgiyi üretme işidir. Yani “bilim yapmak”tır. İkincil vazifesi tıpkı liseler gibi var olan bilgiyi aktarmak, öğrenci yetiştirmektir ama o seviyedeki öğretim, o bilginin üretimine bizzat iştirak eden hocalar tarafından verilir.

Kendisi bilim üretmemiş insanın öğreteceği bilim, güzel sesli Ermeni komşunun ezan okuması gibidir: Köyde müezzin vefat edince ezan okuyabilecek ses ve musiki yeteneğine sahip Ermeni’ye köylüler rica etmişler. O önce, nasıl olur dese de sonunda kırmayıp kabul etmiş ama ezanın her cümlesinin sonuna “derler” ekleyerek okumuş: “Allahu ekber… Derler. Eşhedü en la ilahe illallah… Derler…” Derler redifiyle üniversite öğretimi yapılmaz.

Bilim zor zanaat

Üniversite öğretim üyesi, bilim üretebilen kişidir. Bilimin yaşadığı zamana ait problemlerinin hiç olmazsa birkaçını çözmüş, çözebilmiş kişidir. Problemleri tanıma, tanıdığı problemler arasından önemli ve çözülebilirini seçme, problemi tarif etme, çözümünü araştırma ve nihayet çözme… İşte akademisyenlik budur ve bu yıllara, sonunda bir ömre yayılan, adım adım kazanılan, edinilen bir zanaattır. Aynı zamanda sanattır da. Hem maharete hem yaratıcılığa ihtiyaç gösterir.

İlk adım, araştırma yapmayı öğrenmektir. Araştırmacılığın sertifikası doktoradır. Bu unvan, sahibinin insanlığın bilgisine yeni bir şey eklediğini, daha önce bilinmeyen bir bilgiyi yarattığını, bilinir hâle getirdiğini, daha önce çözülmemiş bir problemi çözdüğünü gösterir. Doktora akademisyenlikteki en önemli adımdır. Bazı ülkelerde, sendikalar güçlü iken, sendika üyelik kartı olmayana iş verilmezdi. Bundan galat, Isaac Asimov, doktoraya bilim dünyasının “sendika kimlik kartı” derdi.

Doktorun bir babası vardır

Peki, doktora sahibi artık “olmuş” mudur? Ona hemen doçent, hatta profesör deyiversek… Öyle ya, bilime katkı yapmış, yapabileceği ispatlanmış. Belli bir alandaki bilginin sınırına kadar yürümüş ve sınırın ötesine geçmiş. Onu daha yıllarca yardımcı doçent gibi bir ara kademede tutmak oyalamak olmasın…

Doktora sahibi bilinenin sınırına kadar yürümüş ve o sınırı geçerek bilgiye katkı sağlamıştır. Ancak bu işi kendi başına başarmamıştır. Doktora bir hocanın yönetiminde yürütülür. İşte doktora ile doçentlik ve profesörlük denilen rütbeler arasındaki fark, bilimin bağımsız yapılması ile henüz bağımsız yapılmaması arasındaki farktır.

 

Doktora sırasında bilim adamı, hocanın seçtiği ve kendisine “al çöz” diye verdiği problemi çözer. Tez danışmanlığı yapan hocanın problem seçiminde dikkate alması gereken bazı hususlar vardır. Bir kere seçtiği problemin halledilebilir olduğunu hissetmesi lâzımdır. Bilmesi değil, hissetmesi demek zorundayım, çünkü çözüleceği ve nasıl çözüleceği belli ise bu akademisyenlik değil, ilim değil, teknisyenlik olurdu. Çözülebilirlik yetmez. Bu çözümün bilim için gerekli ve yararlı olmalıdır. O halde hoca, bu yararı değerlendirebilmeli, tahmin edebilmelidir. Bunlar son derece hayatî, zor ve ustalık isteyen seçimledir. Doktora öğrencisi kendisine verilen problemi çözerken takıldığında da yine hocasına danışır. “Tez danışmanı” ibaresinin anlamı bu danışmadır. Doktora hocası doktora öğrencisinin çalışmasında o derece ağırlık taşır ki Alman geleneğinde ona “doktora babası” denir, genç bilim adamının bilimdeki babasıdır o!

Yardımcı doçentin adı farklı ama her yerde var

Hâlbuki doktoradan sonrası bilim adamının yalnız yürüdüğü bir alandır. Danışma her zaman vardır ve yararlıdır ama artık kimsenin daha önce geçmediği bir arazidesiniz ve danışmalarınız tez hocanıza, yani “bir bilene” değil, bir bilmeyenin bir bilmeyene danışması şeklindedir. Çünkü üzerinde çalıştığınız problemin çözümünü kimse bilemez. Birileri biliyorsa, o zaten problem değildir, bilim değildir. Artık problemlerin çözülüp çözülemeyeceğini değerlendirmek, önemini, bilime muhtemel katkısını tayin etmek de sizin işinizdir ve işiniz zordur. İşte doktora ile doçentlik arasındaki bu geçişte akademisyenden beklenen kendi başına problem seçme ve o problemi kendi başına çözme becerisidir. Bu beceriye sâhip olduğunun ispatıdır. Bizim sistemimizde buna “yardımcı doçentlik” denmiş. Gerçekten kulağa tuhaf geliyor. Başka yerlerde tam bu ibare var mı, bilmiyorum. Ama doktora ile doçentlik arasında geçen ve yıllar süren bir ara rütbe her yerde var. Olmayan bir yeri ben bilmiyorum. Bilimde bugün lider ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir. Onlarda bu rütbenin adı “asistan profesör” dür. Onlar doçentliği “asosiye profesörlük” dedikleri için bir altına asistan profesörlük denmesi makuldür. Rütbeler şöyle sıralanır: Asistan profesör- asosiye profesör- profesör. Bizde doçentlik öncesi rütbede “profesör” kelimesi garip kaçacağı için bu “yardımcı doçent” titri kullanılmış.

ODTÜ- ABD- Avrupa

En iyi üniversitelerimizden biri olduğundan şüphe etmeyeceğimiz Orta Doğu Teknik Üniversitesi özel kanunla kurulmuştu. ODTÜ’nin diğer üniversitelerin kanununa geçişi, kuruluşundan çeyrek asır kadar sonradır. Orada da doktora sonrası unvanlar yıllarca asistan profesör, asosiye profesör ve profesördü. Ben de bu üniversitede 1968- 1975 arasında instructor (öğretim görevlisi) ve asistan profesör olarak görev yaptım. 1975’te asosiye profesör oldum. 5-6 yıl boyunca birilerinin beni oyaladığını hiç düşünmedim.

ABD’nin bilimde liderlik konumunu ele geçirmesi 1945’ten sonradır. Bu tarihten önce bilim Avrupa’dadır. Almanya, Fransa ve İngiltere’dedir. Doktora ile doçentlik arasındaki döneme kıta Avrupası’nda verilen isim genellikle “habilitasyon”dur. Unvanların adları ülkeden ülkeye değişebilir. Fakat işlevleri hemen hemen aynıdır.  İngiltere’de yardımcı doçente “lecturer” deniyor. Doçente de “reader” yani “okuyucu”. Herhalde Oxford kütüphanesinde her birinin ortalama değeri bir büyücek çiftlik-malikâneye eşit kitapları alıp, rahleye koyup okuması için kitabın emanet edilebildiği adama verilen bu unvandı. ABD’ye dönersek, orada asistan profesörlükle doçentlik ve profesörlüğün bir farkı daha vardır. Asistan profesörlerin kontratlarının bir bitiş tarihi vardır. Kontrat bitiminde yenilenme garantisi yoktur; hatta doçentliğe, yani asosiye profesörlüğe terfi ettirilmeyen asistan profesörün artık devam etmeyeceği kabul edilir. Ünlü bir bilim adamının yanında doktora yapıp bir daha kendisinden haber alınamayan, kendi başına aynı başarıyı gösteremediği için daha üst rütbelere çıkamayan çok doktor vardır.

Doçentliğe geçiş kolay değil

Buna karşılık asosiye profesörlük ve profesörlük devamlı istihdam rütbeleridir. Bunlara tenure posizyonları denir. Birçok Amerikan üniversitesinde bir uzmanlık alanına birkaç asistan profesör tayin edilir. Fakat bunlardan sadece birine tenure verileceğini herkes önceden bilir. Hangisi en başarılı ise hangisi bilim dünyasında öne çıkarsa o asosiye profesör olur; diğerleri ayrılır, yerlerine yeni genç asistan profesörler alınır.

Hangi açıdan değerlendirirseniz değerlendirin, aralarında büyük fark bulunmayan unvanlar doçentlikle profesörlüktür. Almanya’nın bazı eyaletlerinde doçente de profesör denir ama bu sefer profesörler arasına kademeler konur.  Fakat yardımcı profesör veya yardımcı doçent ile doçent arasında fark vardır ve doçentle profesör arasındakinden daha belirgindir.

Dolayısıyla yardımcı doçentlikten veya asistan profesörlükten doçentliğe geçiş, anlamlı bir kademe yükselişidir. Bizde bu geçiş için uluslararası hakemli ve indeksli dergilerde yayınlar, dil sınavında belirli bir seviye, tez gibi ciddî kriterler kullanılır. Aday, profesörlerden kurulu bir jüri karşısında imtihana çekilir…  Eskiden aynı jüri karşısında bir deneme dersi de verilirdi. Ben girdiğimde bu dersi pek gereksiz bulmuştum. Çünkü yıllardır ders veriyordum zaten. Fakat sonra, bir adayın jürisindeyken, o deneme dersinin bazen gerekli olabileceğini gördüm. Çünkü doçent adayımızın öğrettiğini biz bile anlayamamıştık, üstelik dersi 15 dakika verebilmiş ve “bu noktadan sonra ben tahtada problem çözerim” demişti. O zamanlar bir de doçentlik tezi, Avrupa’daki adıyla “habilitasyon tezi” gerekirdi. Şimdi deneme dersi ve tez yok. Yine de kolay bir geçiş değildir bu… Buna karşılık, tıpkı Avrupa ve ABD’deki gibi bizde de doçentlikten profesörlüğe geçiş daha kolaydır. Genellikle yayın sayısı ve kalitesi bu unvan terfii için kâfidir.

Bizim sıkıntımız sayıda değil kalitede

Türkiye’de sıkıntımız eğitim ve bilimdeki insan veya bina sayısı değildir. Bunlar da mükemmel değildir belki ama asıl sıkıntımız kalitededir. Orta öğretimdeki PISA sonuçları ülkeler arası mukayese için iyi bir kriterdir ve biz buralarda sonunculukları paylaşıyoruz. Üniversitelerimiz ilk beş yüze bir türlü giremiyor, girdiği zaman da o beş yüzün son yüzünde yer alıyor. Yüzün üstünde üniversitemiz var diyoruz ama o altlardakilerin dünyayla mukayesesi konusunda bir haber yok. Şu kadarını söyleyebiliriz, orta öğretimin hocalarını üniversitelerimiz yetiştirir. Yöneticilerini de. O halde orta öğretimimizin kalitesi yüksek öğretimizin kalitesinin dolaylı bir göstergesi kabul edilebilir. Bu da iftihar edebileceğimiz bir kalite değildir.

Peki, üniversitenin kalitesini arttırmanın yolu, bugün yardımcı doçent, hatta öğretim görevlisi – niçin olmasın- kademelerinde bulunanları doçent ilan etmekten mi geçer? Kendi başına araştırma yapabileceğini ispatlamamış, bilim için kesin gereklilik olan bir dilde belli bir seviyeyi tutturamamış insanlara doçent deyince doçent sayımız artar mı? Bu hal çok sevdiğim, eski bir New Yorker karikatürünü hatırlatıyor. Tonton kral sarayının balkonundan yüzleri gülücük dolu vatandaşlarına seslenmektedir: “Dün gece düşündüm ve karar verdim ki benim tebam dünyanın en tahsilli tebası olmalıdır. Bu yüzden irade buyuruyorum, bugünden itibaren her vatandaşımıza bir diploma verile!”

Tekrar edeyim, bilim dünyasında bizdeki yardımcı doçent rütbesine eşdeğer bir unvanın bulunmadığı bir ülke yok gibidir. Bu, hadi verelim; yok vermeyelim denecek bir etiketten ibaret değil, akademik dünyada o geçilmeden bir üsttekine çıkılamayan bir basamaktır. Sayın Cumhurbaşkanımız beni bağışlasınlar, ben yardımcı doçentliğin bulunmadığı bir yer bilmiyorum. Belki benim cehaletimdir. Belki onun kastı, o kademenin bulunmadığı değil, gerçekten tuhaf olan ve belki hiçbir yerde bulunmayan unvanın ismiydi.

 

Hocalarımız

Türkiye’de “hoca” denildiği zaman aklımıza üç zümre geliyor.

Birincisi, dini bilgileri öğreten ve din hizmetlerini yerine getiren “din görevlileri”dir. Yani Diyanet İşleri Başkanı, müftüler,  vaizler, imam ve hatipler, müezzinler ve Kur’an Kurslarında ders verenler…

Hoca deyince aklımıza gelen ikinci zümre Üniversitelerde ders veren, araştırma yapan öğretim üyeleri / bilim adamlarıdır.

Üçüncü grup olarak da ilk ve orta öğretimde, resmi ve özel eğitim kurumlarında ders veren öğretmenleri sayabiliriz.

Bunların hepsi de “insan yetiştirme düzenimizin” temel unsurlarıdır.

Her üç hoca kategorisinde de bir “nitelik sorunu olduğunu”, her üç meslekte olan hocaların gelişmiş ülkelerdeki karşılıkları ile kıyaslandığında -istisnaları hariç tutarak- mesleki bilgi ve becerileri açısından hayli geride olduğunu tespit edebiliriz.

Haliyle bunların yetiştirdiği veya eğitim verdiği kesimlere de yansıyan bir kalite problemidir bu.

Lise seviyesine bile ulaşamayan fakülteler… Bırakın dilini, dinini ve tarihini, daha okuduğunu anlama ve anlatma becerisi dahi verememiş bir “milli eğitim” sistemi… Ve dininin en temel konularını bile öğretemeyen bir Diyanet ve dini eğitim sistemi.

İnsan kalitemizi geliştirmek istiyorsak ilk yapmamız gereken hocalarımızın kalitesini yükseltmek olmalı.

Bu yazımızda sadece din görevlilerinin saygınlığı ve niteliği konusunu değerlendirmeye çalışacağım.

***********************

Mayınlı Arazide Yürümek

Dini konularda yorum yapmak ve din adamlarını eleştiren yazılar yazmak çok risklidir.

Bu konular üzerinde düşünmek ve hele yazmanın “mayınlı arazide yürümek” olduğunu biliyorum.

Ancak temel meselelerimizi görmezden gelirsek, başımız dertten kurtulmaz. Ülkemizi falanın veya filanın yönetiyor olması da çare olmaz.

Temel meselelerimizi çözmezsek, pahalı evlerde yaşayıp, lüks arabalara binmenin, şehirleri beton yığınlarına çevirmenin gelişme olmadığını çok yakında anlayacağız.

Hak, hukuk, adalet, ahlak, bilim, sanat, estetikten yoksun bir toplumun, maddi zenginlik içinde olsa bile, gelişmemiş sayılacağını fark edeceğiz.

Hatta maddi zenginliğin sürdürülebilir ve geliştirilebilir olmasının hak, hukuk, adalet, ahlak, bilim, sanat, estetikten yoksun toplumlarda imkânsız olduğunu tecrübe edeceğiz.

Toplumumuzda bu değerlerin öğretilmesi ve yaşatılması görevi hocalarındır.

Öncelikle “din görevlileri” ve İlahiyatçı hocaların “rol model” olma vasıfları ve “bilgi yönünden” yeterlilikleri konusu incelenmeye değer.

***********************

Mehmet Görmez ve Hayrettin Karaman Rol Model Olabilir mi?

Şüphesiz Diyanet İşleri Başkanından, Cami İmamına kadar, her hoca birer rol model olmak mevkiindedir.

Din görevlileri güzel ahlakı, dürüstlüğü, güvenilirliği ve bilgisi ile halkın saygınlığını kazanmış kişiler olmalıdır.

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bir milyonluk makam aracı konusunda yaptığı açıklamada “makam aracını iade edeceğini” açıklamıştı. Hem de “benim için o araç bir mezara dönüştü. Ben ibret-i âlem için o aracı iade edeceğim” sözleriyle.

Fakat Cumhurbaşkanının ısrarıyla o makam aracını iade etmediği gibi daha pahalı ikinci bir aracı daha makam aracı olarak kullandı.

Müslümanlar olarak, bir Türkiye’yi ziyaret eden Papa’nın ucuz ve küçük arabasıyla verdiği mütevazı görüntüye, bir de “israfı haram kabul eden” İslam dininin en yüksek temsil makamını işgal eden şahsın lüks makam araçlarına bakıyoruz. Ve utançtan boyunlarımız bükülüyor.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Cumhurbaşkanına “ya verdiğim sözü tutmama izin veriniz veya istifamı kabul ediniz, çünkü bu sözü verdiğim halde sözümü tutmazsam Müslümanların en yüksek temsil makamını işgal etmek bana haram olur” diyemedi.

Bırakın rol model olmayı, kötü bir örnek oldu.

***

Prof. Dr. Hayrettin Karaman yıllar öncesinden beri, özellikle İslam Hukukuna dair yazdığı kitaplarla, okuduğum bilgi kaynaklarımdan biriydi. Ancak,

  • Karaman, 27 Aralık 2013’de, Yeni Şafak’taki köşesinde, “Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına bağış yapmalarına” cevaz veren bir fetva verdi.

İhale verme gibi devlet yetkileri kullanılarak temin edilen bağışları (veya rüşvetleri) meşru göstermesi Hoca’ya saygımı derinden sarstı.

  • Karaman, Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçiş Referandumunda “evet” demeyi farz olarak niteledi. “Bizi hedefe yaklaştıracak olan bir adımı daha ‘Evet’ diyerek atmak, ‘farz olanı tamamlayan ve ona yaklaştıran her fiil farzdır’ kuralının çerçevesine dâhildir” diye fetva verdi.

Türkiye’nin yarısını teşkil eden Müslümanları referandumda “hayırdediği için, farzı yani Allah’ın kesin olan bir emrini çiğnemiş olmakla suçlayan bir fetvaya saygı duymam imkânsızdı.

  • Hayrettin Karaman, “laikliğin ve çoğulculuğun İslam’a aykırı olduğunu” vurguladı.

Ben laikliğin İslam için bir teminat olduğunu düşünüyorum. Bu konuda Recep Tayyip Erdoğan‘ın Başbakan olarak 2011 yılında Mısır’da yaptığı konuşmasındaki şu görüşlere inanıyorum:

“Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın.”

Bu bakımdan Hayrettin Karaman ve benzerleri bizim için rol model olamaz.

Gelecek yazıda Diyanet’in raporunda da yer alan “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunlarının nitelik sorununun bulunduğu” tespitini teyit eden çarpıcı bir araştırmadan bahsedeceğim.

 

Parti, Dava ve Ülkü Ayrımında MHP

0

Ülkücü Hareket’in başlangıcından bugüne kadar geçmişine yakından tanıklık etmiş bir ülkücüyüm. Başbuğ Alparslan Türkeş’in bu hareketi siyaset arenasına taşıdığı 1965 yılından bu yana, Türkiye üzerine hesabı olan dış mihraklar ve onların resmi ve sivil işbirlikçileri, Ülkücü Hareket’e yönelik provokatif çalışmalar yaptılar. Bu çalışmaların bir kısmı (yanlış yönlendirici) ve bir kısmı da (bölücü) nitelikteydi.

Yanlış yönlendirici çalışmaların başında, ülkücü gençler arasına bir fitne gibi sokulan (Önce Türk müsün, müslüman mısın?), (Milliyetçi misin, ümmetçi misin?), (Üç hilal mi, bozkurt mu?), (Türkçü müsün, Türk-İslam sentezcisi misin?) tartıştırmaları gelmektedir. Ülkücü gençleri (Türkçü-Milliyetçi Mukaddesatçı) diye ikiye bölme çalışmaları sonucunda, maalesef partinin adının (MHP), ambleminin (Üç Hilal) olarak değiştirildiği 9 Şubat 1969 tarihinde yapılan meşhur Adana Kongresi’nden sonra bir grup Türkçü genç partiden ayrılmışlardır. O kongrede ben de İstanbul delegesiydim.

Ayrıca Atatürk’ün dinsiz olduğu, laikliği onun için getirdiği, din adamlarını suçsuz yere astırdığı yayılarak Atatürk üzerinden  Cumhuriyet düşmanlığı yapılması ve yerine Osmanlı saltanatına ve hilafete özlemin yerleştirilmeye çalışılmasını da, yönlendirici çalışmalar bağlamında değerlendirebiliriz. Maalesef buprovokatif çalışmalar bir dönem ülkücü gençlik üzerindeciddi anlamdaetkili olmuştur.

Ülkücü Hareket’e yönelik bölücü çalışmalara örnek olarak da; bazı tarikat ve cemaatlerin girişimlerini, Milli Türk Talebe Birliği’nde oynanan oyunları, Yeniden Milli Mücadele Hareketini, Erbakan ve Akıncı Gençlik çalışmalarını, Menzil Cemaatinin çalışmalarını, Fethullah Gülen Hareketi(FETÖ)ni, BBP bölünmesini gösterebiliriz. Bu hareketlerin hepsi, maalesef Ülkücü Hareket’ten küçük ve büyük parçalar koparmışlardır. 12 Eylül darbesinden sonra kurulan partilerin çoğu da (ANAP- DYP) siyasetteki boşluktan istifade ederek Ülkücü Hareket’ten epey eleman devşirmişlerdir.

Ülkücü Hareket’i bölme çalışmaları, 1965’ten Başbuğ Türkeş’in vefat ettiği 1997 yılına kadar devam etmiş ve büyük ölçüde başarılı olmuştur. Devlet Bahçeli’nin genel başkan olmasından sonraki süreçte Ülkücü Hareket’i yavaş yavaş bitirme çalışmalarına hız verilmiştir. MHP’nin en büyük gücünü ve dinamizmini, (Ülkücü Gençlik) temsil etmiştir. Yüzde 90’ı eğitimli, Ocaklarda aldığı milli ve manevi kültürle vatan ve millet sevgisi gelişmiş, milli ve manevi değerler tehlikeye düşünce ölümü göze alabilen bu idealist gençlik, geliştirilmeyerek, bazı Ocakları kapatılarak, tasfiyeler yapılarak ve pasifize edilerek etkisiz hale getirilmiştir.

Genel Merkez’in çalışmalarını yetersiz bulan ve bazı politikalarını eleştiren, daha faal olunmasını isteyen, merhum Ali Güngör gibi milletvekilleri ve parti teşkilatlarında görev alan yöneticiler, birer birer tasfiye edilmişler ve muhalif görülen teşkilatlar feshedilerek bir küskünler ordusu oluşturulmuştur.Partiyi siyaset sahnesinde bitirme çalışmaları, özellikle 12 Eylül öncesi bu harekete emek veren kıdemli ülkücülerin ve kanaat önderlerinin etkisizleştirilmeleri ve sistemli bir şekilde tasfiye edilmeleri, yeterli çalışma yapılmayarak partinin oyunun yüzde 18’lerden yüzde 11’lere düşürülmesi ile devam etmiştir.

MHP’nin etkisizleştirilmesini ve bitirilmesini istemeyen ve Kurultayla MHP üst yönetimini değiştirmek isteyen genel başkan adayları ve onları destekleyen teşkilatlar ve yöneticileri, partiden ihraç edilmişlerdir. Bu süreçte  parti içi iktidarlarının bekasını düşünenler, son olarak AKP ile işbirliği yaparak, hem muhalifleri bertaraf etmişler, hem ülkeyi rejim değişikliğine kadar götürecek tehlikeli girişimlere destek olmuşlardır. Bunun sonucunda, MHP tabanının büyük çoğunluğu, 16 Nisan Referandumunda, Genel Merkez’in karşısında yer almıştır.

Bütün göstergeler, yeni sistem gereği, MHP’nin önümüzdeki ilk seçimde barajın altında kalarak siyaset arenasından silinme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu da, Türk milletinin milliyetçilik refleksinin parlamentoda temsil edilmemesi demektir. Böyle bir sonuca başta ömrünün önemli bir bölümünü adamış ve davasının çilesini çekmiş olan özden ülkücüler izin vermeyecektir.

Çünkü MHP, köksüz, sonradan türemiş, sıradan bir siyasi parti değildir. Bu partinin temsil ettiği Türk milliyetçiliği ideolojisi, devletin milli ve bölünmezliği davası, dünyanın seçkin ve saygın üyesi “Milliyetçi Türkiye”yi kurma ülküsü, elli yıllık süreçte, oy versin vermesin Türk milletinin çoğunluğunun sevgisini ve beğenisini kazanmıştır. Bunun için, MHP parti olarak sonlandırılabilir, ama temsil ettiği davası ve ülküsü sonlandırılamaz.

Bizler Namık Kemal’in dediği gibi “Merkez-i hâke atsalar da bizi/Kürre-i arzı patlatır çıkarız”. Türkiye ve bütün dünya, çok yakında ülkücülerin bir defa daha Ergenekon’dan çıkışını, bütün haşmeti ile görecektir. Bu çıkış, Türk milletinin ve Türk dünyasının bütün sıkıntılarından aydınlığa çıkışı olacaktır.

 

‘Ahlakın Kaynağı Dindir!’

Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay Hanımefendi, Röportajımızın Son Bölümünde Ahlak Teorisyeni, Kınalızâde Ali Efendi’nin ‘Ahlâk Anlayışı’nı Anlattı.

Oğuz Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Mütefekkir müellifimiz, Ahlak-ı Alâî isimli muhteşem eserini hazırlarken faydalandığı diğer kaynaklar hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle röportajımızı bitirebilir miyiz?

Doç. Dr. Ayşa Sıdıka Oktay: Ahlâk-ı Alâî’nin en zengin yönünü edebî içeriği ve şiirler meydana getirmektedir. Üç dilde şiir yazmakla meşhur olan Kınalızâde, şâirliğini burada da devreye sokmuş ve yer görüşlerini şiir diliyle anlatmayı tercih etmiştir. Ahlâk-ı Nâsırî’de 17, Ahlâk-ı Celâlî’de 72 şiir yer alırken Kınalızâde’nin Ahlâk-ı Alâî’sinde bunlarla kıyaslanamayacak kadar çok sayıda şiir vardır. O; Ahlâk-ı Alâî’nin beyt, rubai, rubaiyye, mesnevi, mısra, manzum şiir, kıta, arabiye adıyla neredeyse her sayfasında ve her konu ile alakalı bir veya birkaç şiire yer vermiştir. Kitabın tamamında yaklaşık 528 manzum kısım sayabildim. Bu manzumelerden bir kısmını Tûsî ve Devvânî’den nakletmiştir. Fakat yine de bu sayı gerçekten çok büyük bir rakamdır ve Ahlâk-ı Alâî, benzerlerinden sadece bu edebî zenginliği ile bile ayrılabilir.

Bu eserinde verdiği şiirlerin bir kısmı, Arapça, bir kısmı Farsça bir kısmı da Türkçedir. O ‘ben fakir demişdi ki‘, ‘fakir didi ki‘, ‘fakir nazm itmişdim‘ veya ‘biz de deriz ki‘ ifâdeleriyle bâzı şiirlerin kendisine ait olduğuna işâret eder. Molla Abdurrahman Câmî, Şeyh Sâdi Şîrazî ve Gülistan adlı eseri Hâfız, Ömer Hayyâm, Mevlânâ İbn Yemin, Mütenebbî, Ebîd Âmirî gibi bir kısım şâirlerin manzumelerini adlarıyla beraber verir. Bir kısmının ise şâiri meçhuldür.

Zeynüddîn Havvâfi’nin Vasayâyı Kudsiye, Şeyh Necmeddîn Râzî’nin Mirsâdu’l-ibâd, Kâdı Muhsin Tenûhî’nin el-Müstecâd min fı’lâti’l-ecvâd, Kâdı Bahaeddîn İbn Şeddâd’ın Sîret-i salâhıyyetih, Şeyh İmâm Ebû Üsame’nin Ezhâru Ravzateyn fi İhtiyârıd- devleteyn, Mes’ûdî’nin Murûcü’z-zeheb, Firdevsî’nin Şâhnâme, Hoca Safî İbn Hüseyin Vâiz Herevi’nin Kitâbu Reşehâ kitaplarını müellifleriyle birlikte anarken, yazarlarını tespit edemediğimiz Kaside-i Firâset, Şirâu’r-rekâik, Menâkıb-ı Mevlevî, ve Kitâb-ı Tâci adlı eserleri veya eserlerini anmadan İbn Esir, İbn Şâme, İbn Hallikân’ı kaynakları arasında zikreder.

Kınalızâde’nin bu kaynaklar dışında İskender, Cengiz Han, İbn Haccâc, Kisrâ Seyfu’d-devle, Yezid, Timurlenk, Sultan Selâhaddin, Sultan Saîd Nureddîn Şehîd, Ömer İbn Abdülaziz ile Osmanlı sultanları Sultan Murad, Yıldırım Beyazıd ve kardeşi Musa, Fâtih Sultan Mehmed, Sultan Beyazıd, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman hakkında anlattığı hikâyeleri ve onlara atfettiği sözleri de eserinin edebî zenginliği içinde değerlendirilebilir. Atıfta bulunduğu veya görüşlerine, sözlerine ve şiirlerine başvurduğu daha birçok isim zikredilebilirse de bu kadarını vermek yeterlidir.

Bu bilgiler ışığında müellifin Ahlâk-ı Alâî’sini kaynakları ve muhtevası itibârıyla tekrar değerlendirdiğimizde sâdece Ahlâk-ı Nâsırî ve Ahlâk-ı Celâli’nin bir kopyası, şerhi veya hâşiyesi sayılamayacağı açıktır. Eserin yazımında ve felsefî plana oturtulmasında Tûsî ve Devvânî’nin eserlerinden faydalanmıştır. Fakat onlardan aldığı bilgileri bakış açısına göre tekrar değerlendirmiş, uygun gördüklerini almış, görmediklerini almamış, bir kısmını ise nakletmiş, gerekli gördüğü yerlerde de onların görüşlerine karşı kendi düşüncelerini dile getirmiştir. Bâzı konulardaki açıklamaları ise eksik bularak ilaveler yapmıştır. Bunlara örnek verecek olursak; Tûsî’nin verdiği ilim çeşitlerinin tamamını almamış, sadece ahlâk ilmiyle alâkalı gördüğü bölümlere yer vermiştir. Nefis konusunda Tûsî ve Devvânî’de yazılanları eksik bularak İbn Sîna’nın eserlerine müracaat etmiş ve diğerlerinden kısmen farklı bir nefs düşüncesi ortaya koymuştur. Ahlâki hastalıklar ve tedâvisi konusunda da Tûsî ve Devvânî’yi yeterli bulmayarak Gazzâlî’ye başvurmuş, O’nun daha ziyâde tasavvuf ve zühd ahlâkı içinde değerlendirilebilecek görüşlerini felsefî tabana oturtmaya çalışmıştır. İslam’da ahlâksızlık olarak yorumlanan bâzı kötü huyları da ahlâkî hastalık olarak değerlendirmiş ve felsefî ahlâk düşüncesine dâhil etmiştir. Kendisinden önceki düşünürlerin adalet konusunda birbiriyle çelişen görüşlerini tekrar inceleyerek çözüme ulaştırmıştır. O, Tûsî ve Devvânî’nin aksine kız çocuklarına okuma ve yazma öğretilmesi gerçeğini savunmuş, bu konuda sahâbe ve çeşitli âlimlerle ilgili örnekler vermiştir. Aile ahlâkı içinde köle alıp satma, insanların mizaçları gibi konuları incelemiş devlet ahlâkı ile ilgili bâzı konuları aile ahlâkının içine yerleştirmiştir. Ayrıca zühd konusunda Tûsî ve Devvânî zühde karşı bir tavır sergilerken Kınalızâde zühdü savunmuş, toplum için zâhidlerin dualarını insanların emeklerinden daha değerli bulmuştur. Toplumun en üst tabakasına âlimleri yerleştirmiş, devlet ahlâkı ile alakalı görüşlerini dile getirirken daha gerçekçi davranmıştır. Bu sebeple Ahlâk-ı Alâî, Tûsî ve Devvânî’nin eserlerinin tercümesi veya şerhi diyebileceğimiz tarzda bir kitap değildir. Oysa Alâî’den kısa bir süre sonra yazılan Muhyi-î Gülşenî’nin ‘Ahlâk-ı Kirâm‘ adlı eseri kanaatimize göre Tûsî’nin kısaltılmış Türkçe tercümesidir.

Bütün bu saydıklarımız dikkate alındığında müellifin Ahlâk-ı Alâî’yi yazarken bu konudaki en son kitap olmanın avantajıyla kendisine ulaşan bütün bilgileri ve büyük kültürel mirası engin birikiminin ışığında tekrar değerlendirdiğini ve felsefî, dinî ve tasavvufî yönünü ihmal etmeden ve âdeta sentez yaparak yeni bir eser meydana getirdiğini söyleyebiliriz. Bu sebeple Ahlâk-ı Alâî kendi çağının şerh ve hâşiye yazma geleneği içinde orijinal bir eser, Kınalızâde de iyi bir ahlâk bilgini ve düşünürü olma sıfatını hak etmiştir kanaatindeyim.

Çetinoğlu: Kıymeti yüksek bu kabil eserlerin müellif ve istinsah nüshalarının nerelerde bulunduğu da kayıt altında olmalı. Değil mi?

Doç. Oktay: Ahlâk-ı Alâî nin Türkiye kütüphânelerinde pek çokyazma nüshası mevcuttur. Avrupa kütüphânelerinde de yazma nüshalarının olduğu belirtilmiştir.

Müellif nüshasının nerede olduğu belli değildi ise de Bursa Bölge Kütüphânesi, Hüseyin Çelebi bölümünde kayıtlı 519 demirbaş, 297.8 tasnif numaralı 973 târihli Ahlâk-ı Alâî müellif hattı olarak geçmektedir. Bu nüsha üzerinde derkenarların bulunması bunlardan bir kısmının araya yerleştirileceğine veya ilâve edileceğine işâret edilmesi, müellif hattı olması ihtimalini güçlendirmektedir. F. Babinger’in Paşa Kütüphânesi’ndeki nüshanın müellif hattı olduğu iddiası,  kaynakların da ifâde ettiği gibi yazılış târihinin1007 olması sebebiyle imkânsızdır. İstanbul kütüphânelerindeki en eski yazmalar 973, 978 ve 982 târihlerinde yazılmış olan nüshalardır ve 973 yılında Hüseyin b. Veli tarafından yazılan nüshası Topkapı Kütüphânesi’nde, Ahmed b. İsa tarafından 978 yılında  yazılan nüsha İstanbul Merkez Kütüphane’sinde Derviş Mehmed Ahlâkî tarafından 982 târihinde ya yazılan nüsha ise Süleymâniye Kütüphânesi’nde bulunmaktadır. Burada bir konuya dikkat çekmek istiyoruz, kütüphânehane kayıtlarında Ahlâk-ı Alâî’nin yazıldığı târih olan 973 târihli birçok yazma nüsha ile karşılaştık.Bunlar üzerinde yaptığımız incelemelerde bu kitaplarda müstensihlerinin kendi isimlerini yazmadıkları gibi yaptıkları târihleri de belirtmediklerini, bu sebeple Kınalızâde’nin kitabın sonunda verdiği bitiriş târihinin eserlerin istinsah târihleri olarak kayıtlara geçtiğini gördük. Bu nüshaların istinsah târihlerinin daha sonraları olmasından dolayı kayıtlara târihsiz olarak geçmesi daha uygundur.

Ahlâk- Alâî Mehmed Ali Paşa’nın yardım ve arzularıyla Şevval 1248/1833 Şubat ayında Mısır’da Bulak Matbaası’nda basılmıştır. Eserin ilk tashihini Sadullah Said Efendi, son tashihini Abdülvehhâ Dağıstânî yapmıştır. Daha sonra müstakil olarak 1288/1871 târihinde Bursa Vilâyet Matbaası’nda tekrar basılmıştır. Bu nüshanın bir örneği Ankara Millî Kütüphane’de bulunmaktadır.

Kaynaklarda Ahlâk-ı Alâî’nin İstanbul’da Venedik Sefâreti tercümanı Ciovanni Medua tarafından yapılan bir tercümesinin Bonn Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunduğu bu tercümeden G. B. Toderini Letteratura Turchesca (Venedik, 1787), I850’de R. Reiper Sitimmen Aus Der Morgenlande ve Breslau’da da 1848’de Das Capitel von der Freigebigkeit adı ile anıldığından söz edilmektedir.

Ahlâk-ı Alâî’nin daha sonraları kısaltmaları (telhis) yapılmıştır. Bunlar Osmanzâde Ahmed Tâib’in Hülâsatü’l-ahlâk’ı (İstanbul, 1323) ile Yağlıkçızâde Ahmed Rifat Efendi’nin önce Bergüzâr (Girit-Hanya, 291) daha sonra Bergüzâr-ı Ahlâk (İstanbul, 1315, 1318 adıyla basılankitaplarıdır. Bunların her ikisinin de kütüphanelerde nüshaları vardır.

Ahlâk-ı Alâî Latin harfleriyle ve sadeleştirilerek iki cilt hâlinde basılmıştır. Ahlâk-ı Alâî’nin birinci kitabı ‘Ahlâk’ adıyla Hüseyin Algül, ikinci ve üçüncü kitabı tek cilt hâlinde Devlet ve Aile Ahlâkı adıyla Ahmet Kahraman tarafından baskıya hazırlanıp Tercüman 1001 Temel Eser serisi içinde yayınlanmıştır. Ancak her iki kitap da birçok eksikleri bünyesinde barındırmaktadır. Ahlâk-ı Alâî’nin ferdî ahlâka dair İslâm Ahlâkı adlı kitabın birinci bölümü olarak sonra tekrar basılmıştır.

Kınalızâde ve Ahlâk-ı Alâî üzerinde bizden önce de bir takım çalışmalar yapılmıştır. Bunlar, Muhterem Aktuğ’un hazırladığı Kınalızâdeler adlı lisans tezi, Hasan Aksoy’un hazırladığı ‘Kınalızâde Ali Çelebi, Hayatı, İlmî ve Edebî Şahsiyeti, Arapça Eserlerinin İstanbul Kütüphânelerinde Mevcut Yazma Nüshaları‘ adlı mezuniyet tezi, Ali Köse’nin hazırladığı ‘Ahlâk-ı Alâî’nin İkinci Kitabı İlmü Tedbiri’l-menzil‘de Eğitim’ adlı yüksek lisans tezidir. ‘Hüseyin Öztürk’ün hazırladığı Kınalızâde Ali Çelebi’de Aile‘ adlı doktora tezi daha sonra basılmıştır.

Ahlâk-ı Alâî kendinden sonra yazılan ahlâk kitaplarına da kaynaklık etmiştir. Mülkiye ve İdadilerdeki öğrencilere ders kitabı olması için yazılan Abdurrahman Şeref Bey’in ilmü’l-Ahlâk isimli eseri bunlardan birisidir.

Ahlâk-ı Alâî büyük bir ilgi görmüş, bizzat ders kitabı olarak okutulmamakla beraber Osmanlı medreselerinde son dönemlere kadar okutulan bütün ahlâk kitaplarına kaynaklık etmiştir. Doğrudan Ahlâk-ı Alâî yerine onun muhtasarı olan Bergüzâr-ı Ahlâk ve Abdurrahman Şeref Bey’in İlmü’l-Ahlâk kitaplarının idadilerde, vezâifü’l-etfâl türü kitaplar rüşdiyelerde ahlâk kitabı olarak okutulmuştur.

Çetinoğlu: Müsaadenizle son bir soru: Gün ışığının kaynağı nasıl ki güneştir, Ahlâkın kaynağı da ‘din’ olsa gerek. Bu gerçeği Kınalızâde’nin eserinde de görüyor muyuz?

Doç. Oktay: Müellifin bu eserini, diğer iki kaynağından farklı kılan hususlardan bir tanesi O’nun dinî kaynaklara diğerleriyle kıyaslanamayacak ölçüde çok yer vermesidir. Gerçi Devvânî de İbn Miskeveyh ve Tûsî’ye nazaran daha fazla âyet ve hadise yer vermiştir. Ancak Kınalızâde bu konuda daha cömert davranmış görünmektedir. Konuların açıklanması sırasında tespit edebildiğim kadarıyla 95 adet âyete, 94 adet hadise yer vermiştir. Bu sayı Ahlâk-ı Nâsırî’de 30 ayet ve 15 hadis iken Ahlâk-Celâl’ide 47 âyet ve 88 hadistir.

Görüldüğü gibi özellikle âyetleri Kınalızâde’den fazla kaynak olarak kullanmış, âyetlerin genellikle Arapçasını verip Türkçesini açıklamayı tercih etmiştir. Hadislerde de çoğunlukla Arapçasını verip Türkçesini açıklamış veya sâdece Türkçesini vermiştir. Hadisler konusunda belirtmem gereken bir konu da müellifin mevzu hadislere veya hadis olarak meşhur olmuş haberlere yer vermesidir. Gerçi ahlâk kitaplarında bu titizlik fazla aranmasa da O’nun gibi çok hadis ezberlemekle tanınan ve hadis ilmiyle meşgul olan birisinden bu konuda daha dikkatli ve özenli davranması beklenirdi. Özellikle aile ahlâkıyla ilgili birçok meselede âyetlerle berâber hadislere başvurmuş, açıklamalara da bunları delil olarak kullanmıştır. Ancak bu hadisler ne yazık ki güvenilir kaynaklarda yer almamaktadır. O’nun hadisler konusundaki bir başka eksikliği de Gazzâlî veya İmam Mâverdî gibi âlimlerden nakletiği hadisleri sâhih hadis olarak aynen alması, bunların muteber kaynaklara dayanıp dayanmadığını araştırmamasıdır. Nitekim bu hadislerin bir kısmını da sahih hadis kaynaklarında bulamadım.

Kınalızâde bu eserinde sâdece Kur’an âyetlerine yer vermekle kalmayıp Tevrat’a atıfta bulunmakta Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman, Hz. İsa peygamberlerin sözlerine veya onlarla ilgili haberlere de yer vermektedir.

Âyet ve hadisler dışında Hulefâyı Raşidin, Hz. Ebubiker, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ayşe, İbn Abbas, Hz. Hamza, Ebû Hureyre, Hz. Bilâl, İbn Mesud, Zeyd İbn Haris, Abdurrahman İbn Avf, Hz. Hasan ve Hüseyin Abdullah b. Cafer Tayyâr gibi sahabelere atfedilen sözleri ve rivayetleri de Kınalızâde’nin kaynakları arasında sayabiliriz Şeyh Abdullah et-Tusterî, Sadreddin Konevî, İbn Sirin, İbrahim Havâs, Necmeddin Kübrâ, Şeyh Evhaduddîn Kirmânî, Hoca Abdullah Ensârî, Abdullah İbn Mübârek, Hoca Semerkandî, Cüneyd-i Bağdadî, Mevlânâ Abdurrahman Câmî, Beyâzıd Bestâmî, gibi tasavvuf ehli ile Hasan Basri, Seyyid Şerif Cürcânî, Süfyan-ı Sevrî, Ebûl-Musa el-Eşârî gibi daha çok kelam ilimlerindeki çalışmalarıyla tanınan âlimler; Ebû Hanife, İmam Şafiî, gibi fakihler; Emir Buharî, Şeyh vefâzâde, Şeyhülislâm Ahmet Zendebil gibi Osmanlı âlimleri düşünceleri veya onlara atfedilen haberlerle Kınalızâde’nın bu eserinde kendilerine yer bulmuşlardır. Ayrıca Zeyne’l-Abidin, İmam Necefî, İmam Züfer, İmam Şa’bî, Ka’b İbn Zübeyr, Tavus-ı Yumnî, Hoca Efdala’d-dîn Kaşî, Molla Ömer, Şeyh Ali Müezzin gibi âlimlere atfettiği sözleri de bu gruba dâhil edebiliriz.

Müellifimizin kaynakları arasında atıfta bulunarak görüşlerini kendi düşüncelerine delil olarak kullandığı İmâm Mâverdî ve O’nun Edebü’d-dünya ved-dîn adlı eseri de vardır. Tasavvuf ve zühd konusunda ise, Sühreverdî’in Avarifu’l-maârif adlı kitabını kaynakları arasında anar.

Kınalızâde’nin Tûsî ve Devvânî’den sonra en fazla faydalandığı kaynak Gazzâlî’dir. Tûsî ve Devvânî’de bulamadığı veya eksik kaldığına inandığı bilgileri Gazzâlî ile telafi etmeye çalışmıştır. Bâzen  O’na atıfta bulunarak, bâzen karşılaştırmalar, bâzen de doğrudan O’ndan nakiller yaparak 27 defa Gazzâlî’ye eserinde yer vermiş, bir defa da ‘İhyâ‘ adlı eserine atıfta bulunmuştur. Ancak O, İhya dışında ‘Mîzânul-amel‘ adlı eserinden de faydalanmıştır. Gazzâlî’nin O’nun üzerindeki etkisi çok ahlâk ilmini dinîleştirme ve ahlâkî problemlere âyet, hadis veya din büyüklerinin bakış açılarından çözümler bulma konusunda kendisini hissettirmektedir. Çünkü O, Tûsî ve Devvânî tarafından ahlâk ilmine dâhil edilmeyen -dilin âfetleri konusunda olduğu gibi- bâzı meseleleri ahlâk ilminin problemleri arasında değerlendirmiş, bu ve diğer ahlâki hastalıkların tedâvisinde Gazzâlî’nin önerilerine de yer vermiştir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Efendim. Feyizli çalışmalarınızın bereketli olmasını Cenb-ı Hakk’tan niyaz ediyor, kolaylıklar diliyorum.

Doç. Oktay: İlginiz için ben teşekkür ederim.

Doç. Dr. AYŞE SIDIKA OKTAY:

Emet/Kütahya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Uşak’ta tamamladı. 1986 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Kınalızâde Ali Efendi ve Ahlâk-ı Alâî İsimli Eseri‘ adlı tezini tamamlayarak Ocak-1998’de doktor unvanını aldı. Bu eser 2005, 2011 ve 2015 yıllarında basıldı. 1986-2003 yılları arasında İzmit ve İstanbul’daki çeşitli okullarda öğretmen olarak görev yaptı. 02.01.2003 tarihinde Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü, Din Felsefesi Ana Bilim Dalına Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. 2014 yılında doçent oldu. Hâlen aynı fakültede ilmî çalışmalarına devam etmektedir.

(BİTTİ)

 

Basiret Gözüyle Hz. Muhammed

0

Dünya tarihi şahit olarak gösteriyor ki: En büyük dâhi / deha sahibi, son derece zeki ve anlayışlı kimse: Bir veya iki hissin ve seciye / huy, tabiat ve karakterin, istidat ve yeteneğin inkişafını / ortaya çıkarıp gelişmesini sağlayandır. Onları uyarmakta, onları harekete geçirmekte muvaffak ve başarılı olandır. Zira uyuyan bir his; ikaz edilip uyarılmazsa, tüm gayretler boşa gider. Başarı olsa bile geçici olur. İşte en büyük dâhi bile, ancak bir veya iki hissin ikaz ve uyarılmasında başarılı olabilir. Bu cümleden olarak: Hürriyet, Hamiyet / millî onur, haysiyet ve Muhabbet / sevgi hislerini örnek olarak verebiliriz.

Bu noktaya dayanarak deriz ki: Ceziretü’l-Arap / Arap Yarımadası gibi geniş sahra ve çöllerde yaşayan Bedevîler / Çöl Araplarının gizli, saklı, uyuyan ve örtülü; yüksek hissiyat ve hisleri binlercedir. Onları birden inkişaf ettirip geliştirmek. Birden ikaz edip uyarmak. Birden feveran ve galeyana getirip harekete geçirmek. Ancak, hakikat güneşinin ışıl ışıl parlayan ışıklarına ait bir hassa ve özellikten başka bir şey değildir.

İşte Arap Yarımadası…İnsanlığın 14 asırlık terakki ve ilerlemesinden sonra, en mükemmel feylesoflardan 100 tanesini oraya gönderelim. Orada 100 sene çalışsınlar. Acaba, o Zât’ın yani Hz. Muhammed’in o zamana nispetle yaptığının, bu zamana nispetle 100’de 1’ini olsun yapabilirler mi?

Kim muvaffakıyet ve başarı isterse, yaratılış kanunları denen hilkat ve fıtrat yasaları ile aşinalık etmesi, onlarla tanışık olması, onlarla arasında dostluk kurması gerekmektedir.

Yoksa, fıtrat / yaratılış denen tabiat, fizik, kimya, matematik ve bunlar gibi kanunlara aykırı hareket ettiği takdirde; başarısız olacağı kesin ve muhakkaktır.

Çünkü Allah’ın kâinatta yürüttüğü genel ve tabii akışa aykırı usul ve metotlara tâbi olmak; tabiat kanunları dediğimiz İlâhî düstur ve prensiplere zıt harekette bulunmak; insanı varlık âleminden yokluk ve hiçlik âlemlerine atmakla eş anlamlıdır. Çünkü “Kem âletle kemalât olmaz.” / “Bozuk âletle düzgün bir şey yapılamaz.” Müspet olmayan usul ve metodlarla, müsbet ve olumlu netice alınamaz. Dava ve amacı, doğru ve düzgün olsa bile. İşte bundan dolayı, hayretle anlarsın ki, hilkat ve yaratılışta geçerli olan dakik, ince ve derin kanunlar; mikroskopla bile görülemez.

Şeriat’ın / İlâhî Yol’un gerçekleri yani İlâhî fizik kanunları; ne derece riayet edilmesi ve ne kadar uyulması icap eden hayatî kanunlardır. Bilinmeleri gerekir. Onlarla münasebet ve ilgiyi; onların hâl diliyle istedikleri şekilde devam ettirmek. Varlıklarının zaruretini idrâk etmek. Onları anlamak. Onları uygun şekilde tatbik etmenin zaruretine, samimiyetle inanmak lâzımdır.

Evet, şu uzun asırlarda, şu büyük çarpışma ve çatışmalar içinde bile, hakikatlerinin muhafaza edilip korunması. Hatta daha ziyade inkişaf ve gelişmelere mazhar olması gösteriyor ki, Resul-i Ekrem’in bıraktığı meslek ve yol; hiçbir zaman mahvolmayan, yok olmayan, yok olması dahi düşünülemeyen, bir hak üzerine müesses ve kuruludur.

Haşimî olan Hz. Muhammed ümmîdir. Görünüşte güçsüz ve kuvvetsizdir. Hâkimiyeti yoktur. Saltanat peşinde değildir. Fakat her hâl ve şartlarda, gayet hatarlı ve tehlikeli yerlerde bile, kendini tam bir itimat ve güven içinde hissetmiş. İşte bu hâliyle nice teşebbüs ve girişimlerde bulunmuştur. Nitekim fikirlere galebe etmiş, üstün gelmiş. Kendisini sevdirmesini bilmiş. Tabiatlara hâkim olmuş. Değişmez, katı ve alışılmış olan kötü, yanlış ve bâtıl âdetleri kökünden silip atmış. Vahşî âdet ve huyları temelinden yıkmış. Onların yerine yüksek ahlâkı yerleştirmiş. Gayet sağlam esaslar ile, et ve kanlarına işlemiş şekilde, güzel ahlâkı tesis etmiş. İçinde bulunduğu vahşet ortamının insanlarında var olan kalp katılığını gidermiş. İnce hisleri heyecana getirmiştir.

Kısaca demek lâzımsa yüksek hisleri uyandırmış, içlerindeki insanlık cevherini ortaya koymuş. Aynı zamanda onları medeniyetin en üst derecesine yükseltmiş. Hem de kısa bir zamanda. Onlara mesûd ve bahtiyar olmanın mutluluğunu tattırmış. Şark / Doğu ve Garb / Batı’da üstelik çok kısa bir zamanda büyük bir devleti gün ışığına çıkarmış. Cevval bir ateş, her tarafı nurlandıran bir ışık, ya da Hz. Musa’nın âsâsı gibi, diğer devletleri bünyesine katmıştır.

Böylece basiret gözü kör olmayanlara; sıdk ve nübüvvetini yâni peygamberliğini göstermiş. Hak ile nasıl bir bağlılık içinde olduğunu da, dost ve düşmana apaçık bir şekilde sunmasını bilmiştir.

 

Tayy-ı Zaman ve Tayy-ı Mekân’dan A s r – ı S a â d e t

0

 

Tüm enbiya ve nebîlerin peygamberlik delilleri, Hz. Muhammed’in sıdkına delildir. Bütün mucizeleri Hz. Muhammed’in manevi birer mucizesidir.

Bazen de, kasem / yemin ve ant; bürhan, delil, hüccet ve ispatın yerini tutar. Çünkü bürhan ve delili içerir. Öyle ise:

“O’na bu kıssaları hikâye ederek ruhunu mazinin derinliklerinde, istikbal ve geleceğin şahikalarında gezdiren ve hâdise ve olayların karanlık köşelerindeki sırlar perdesini onun için kaldırana yemin olsun ki, onun keskin gözü kendisini şaşırtmayacak kadar dikkatli, onun hak olan mesleği ise insanları aldatmaktan uzaktır.”

Evet / neam, O’nun nurlu bakışına; hayal, kendini hakikat olarak gösteremiyor. Çünkü hak olan meslek ve yolunun hile ve oyuna ihtiyacı yoktur. Tarihin Asr-ı saâdet, yâni Hz. Muhammed’in zamanını anlatan sahifesiyle ilgili olarak, şu noktaları dikkate almak zorundayız: Küçük bir âdeti, sayıca az bir kavimde veya zayıf bir huy ve özelliği küçük bir toplumda büyük bir yöneticinin, büyük bir himmet ve gayretine rağmen, yine de kolaylıkla kaldıramadığını düşün ve göz önüne getir.

Bir de, içlerine tamamen yerleşmiş, son derece alışmış oldukları değişik ve körü körüne uyulan, çoğu hurafe niteliğinde örf adet ve gelenekleri iyice benimsemiş; çoğu menfi / olumsuz ve batıl şeylere sarılan bir toplumu düşün ve göz önüne getir. Bütün bu menfi / olumsuz vasıf ve nitelikleri ruhlarının derinliklerinden onları az bir fedakârlıkla çıkarıp attıran ve kaldıran üstelik gururuna çok düşkün bir toplumdan yani Araplardan bütün bunları çok kısa bir zamanda gideren Hz. Muhammed’in büyüklüğünü düşün ve göz önüne getir.

Ayrıca o menfi şeylerin yerine başka âdet ve ahlâk fidanları dikmesini ve def’aten, birdenbire öyle bir toplumdan, son derece olgun, kâmil ve medenî bir toplum çıkarmasını düşün ve göz önüne getir. Bütün bu yaptıklarının olağanüstü olduğunu onaylamamak mümkün mü? Aksi takdirde mutlak hakikat olmadığına inanan bir Sofestaiden farkın kalır mı?

Devlet bir şahs-ı manevi / manevi bir şahsiyet ve bir toplumun rûhu; yâni bir tüzel kişiliktir. Ortaya çıkıp gelişmesi ise, tabiatıyla uzun zaman alır. Eski ve önceki devletlere galebesi / üstün gelmesi ise zamanla gerçekleşir. Çünkü ona boyun eğecek olan insanlar için bu durum yeni bir hâldir. Âdeta ikinci tabiatlarına bürünecekleri yeni bir zaman şerididir. Bunun için, yavaş bir gelişim gösterir. Gerçek bu merkezde iken, Hz. Muhammed’in maddeten ve mânen hükmederek, gayet büyük bir devleti kısa bir zamanda oluşturması, hem de köklü ve kuvvetli devletlere sanki bir anda galebe etmesi; yapıp gerçekleştirdiklerinin; ancak maddeten ve manen olağanüstü bir mahiyet ve içerik arzettiğini görmez ve görmezden gelirsen; yazılacağın yer körler defteri olacaktır.

Baskı, kahır, büyük eziyetlerle, cebir ve zorlama ile zahirde / görünüşte tahakküm mümkün ve olasıdır. Fakat asıl olan fikir ve görüşlere galebe etmek / üstün gelmek. Ruhlara sevgi gösteriminde bulunmak. Menfi tabiat ve huyları bertaraf etmek. Hakimiyetini vicdanlar üzerine kurmak. Bu hususları daim kılmak. Daima muhafaza etmek; hakikatin alâmeti farikası, ayırt edici özelliklerindendir. Bu hassayı / özelliği bilmezsen hakikate karşı bigâne ve kayıtsız. Hz. Muhammed’in maddî-manevi büyüklüğünden de gafilsin demektir.

Tergib / rağbetlendirme veya terhib / korkutma hilesiyle, yalnız bir sathi / yüzeysel tesir ve etkide bulunabilir; akla karşı yolları kapatabilirsin. Oysa kalplerin derinliklerine nüfuz etmek. İnce his ve duyguları heyecanlandırmak. Çiçek gibi olan istidat ve yetenekleri geliştirmek. Gizli-saklı ve uyuyan karakter ve huyları ikaz edip uyandırmak. İnsanlık cevherini galeyana getirmek. Natıkıyet / konuşma kabiliyetini izhar edip göstermek. Hakikat ışın ve şualarının hassası ve özelliğidir. Evet, kalp katılığının somut misali olan “ve’d-i benat”ı yâni cahiliyette Arapların kızlarını diri diri gömme âdeti gibi umur ve işleri kalplerden çıkarması. En hassas acıma duygusunun lem’a ve parıltısı olan hayvanlara merhameti, hattâ karıncaya şefkati kalplere yerleştirmesi gibi umur ve işler ile kalpleri tezyin edip süslemesi; çok büyük bir inkılaba ve değişimdir. Üstelik öyle bedevî kavimlerde ki, hiçbir tabii kanuna uygun halleri yok iken. Bu durumda yapılanların harikulade olduğunu; ancak basiretin varsa tasdik eder, onaylarsın.

 

Camiler, Kur’an Kursları, İmam Hatipler VD.

Türkiye dünyadaki Cami sayısının en yüksek olduğu ülke, 90 bin camimiz var.

1 milyon 150 bin kursiyeri olan 16 bin Kur’an Kursumuz,

1,5 milyon öğrencisi olan 3500 adet İmam Hatip okulumuz,

100 İlahiyat Fakültemiz var.

Birlik Vakfı, Ensar Vakfı, Hizmet Vakfı, Hayrat Vakfı gibi bir sürü vakıf üzerinden, normal okullarda da dini eğitim veriliyor.

Diyanet İşleri Başkanlığının İmam-Hatip unvanında 71 bin 362 personeli, müezzin olarak 11 bin 908, Kur’an kursu öğreticisi olarak 19 bin 721 olmak üzere toplamda 141.233 personeli bulunuyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na, 2017 bütçesinde 6 milyar 867 milyon lira ödenek ayrıldı. Camilerde toplanan yardım paraları bu rakamların dışında.

Diyanet’in 2017-2021 Stratejik Planı’na göre, bu beş yıllık dönemde 40 milyar TL harcama yapacak.  Bu harcamaların yüzde 95’i personel maaşları için.

Kısaca devletimiz ve milletimiz dini eğitime ve ibadethanelere olağanüstü önem veriyor, ciddi harcamalar yapıyor.

***

Bütün bunlara rağmen şu sorulara gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyoruz:

Camilerde hocaların vaaz, hutbe ve sohbetlerini dinleyen Müslümanlar doğru bilgi ile bilgilendiriliyor mu?

Din görevlilerimizin halkımıza verdiği mesajlar, İslam’ın özü ile yani Kur’an’ın mesajları ile örtüşüyor mu?

Müslümanlar Camilerde huzur bulabiliyor mu?

Din eğitimi veren okullar ve kurslarda dinimizi doğru anlayan ve iyi anlatabilen hocalar yetiştirilebiliyor mu?

Biliyorum, din alanında da gerçek İslam’ı büyük bir vukufla ve fedakârlıkla anlatan az sayıda bilim adamı ve din görevlimiz var. Bunlar iyi ki varlar.

Bu istisnalar haricinde bunca cami, Kur’an Kursu, dini okullarda İslam’ı öğretmeyen, insanları dinden soğutan bir yapının olduğunu biliyoruz da, bunun nasıl oluşturulduğunu bilemiyoruz.

Bu olumsuz tablonun sebeplerini bulmak ve çözüm üretmek en hayati meselelerimizden biri olmalıdır.

*********************************

Kaliteli Din Adamı İhtiyacı

Diyanet’in kendi hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı‘nda, “İlahiyat ve imam hatip lisesi mezunu sayısının kontrolsüz ve plansız arttığı” tespitine yer veriliyor. Ayrıca “bu mezunların nitelik sorununun bulunduğu da ifade ediliyor.

Planda, “kurumun üzerindeki siyasi etki, İslamofobi ve olumsuz İslam algısının yaygınlaştırılması, dernek ve vakıfların kontrolsüz şekilde cami ve Kur’an kursu inşa etmesi” de tehdit olarak kabul ediliyor.

*********************************

Keşke dinimiz hep böyle anlatılsa…

“Keşke Camilerimizde, okullarımızda, Kur’an kurslarımızda dinimiz hep böyle anlatılsa” diye düşündürten bir yazı okudum.

Dinimizi sevdiren ve böyle güzel anlatan bir yazı okuyunca sizlerle paylaşmadan edemedim. Facebook’tan arkadaşım olan bir İlahiyatçının (Selçuk Tapkı) paylaşımı ile haberdar oldum. Yazarı İbrahim Dane‘ye tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Bakalım, “İslam ve ibadet” kavramlarının bu kadar güzel anlatıldığına hiç şahit oldunuz mu?

***

Günümüzde ibadet kavramı kadar anlamı daraltılmış, içeriği boşaltılmış çok az kavram vardır.

Hâlbuki içeriği bu kadar zengin, kapsamı bu kadar geniş çok nadir bir kavram olan İBADET; Allah’ın sevdiği, gizli ve açık söz ve davranışların tümünü içine alır.

Genellikle ibadet denilince, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler aklımıza gelir.

Kur’ân bunları ibadet kategorisine almaz bile. Bunlar Kur’ân’da; “nüsuk, (çoğulu menasik) ibadet şekilleri” olarak geçer. Bir takım ritüellerin toplamına “ibadet” denilmez İslam’da!

Anne-babanın evladına şefkati ibadet olduğu gibi, tüccarın dürüstlüğü de bir İBADETTİR.

Hatta İBADET zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmaktır.

İslam; bir takım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini değildir.

Aksine İSLAM; hayatı ibadetleştiren bir dindir.

Gün boyu işlenen ahlaki her davranış, ibadettir.

İBADET; salih ameldir, yani; düzgün ve kaliteli iş yapmaktır, üretmektir. Yararı yalnızca kendimize olan ameller değil, belki faydası başkalarına da olan sâlihattır! (iyiliklerdir.)

İSLAM; tevhit ve adalet, sevgi ve merhametten ibarettir. Allah’ın hakkına tevhit, kulların hakkına da adalet çerçevesinde riayet etmektir!

İBADET; mutlak itaati yalnızca O’na özgüleyerek, Allah’tan başkasına boyun eğmemektir!

İBADET; O’nun mahlûkatına sevgi ve merhamet ile muamele etmek, yani; kul hakkı karşısında saygıyla eğilmektir!

İbadetler; “köşk, şarap, huri vs. gibi” ahirette zevk-ü sefa sürmek için yapılan bir takım ritüeller (ayinler) değildir. Asla bir Müslüman ibadetlerini, kâr-zarar hesabı yapan bir tüccar mantığıyla yapmaz!

Allah’ın rızası dışında hiçbir mükâfat beklentisi yoktur! Örneğin bir mümin sevap toplamak için Kur’ân okumaz! Namazını; psikolojik olarak kendisini rahatlatan bir tür yoga-meditasyon olarak görmez!

DİN; ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek değildir!

DİN, dünya içindir, dünyayı ıslah içindir. AHİRET yaptıklarımızın karşılığıdır!

DİN, gün boyu iyiliği, adaleti, hakkaniyeti ayakta tutmak, bunları ikame etmektir.

UBUDİYET (Kulluk / itaat), kötülüğü, haksızlığı, zulmü engellemektir. Emr-i bil ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerdir! (İyiliği emredip, kötülükten sakındırmaktır.) İnsan hakkına tecavüzün, en büyük günah olduğunu idrak etmektir,

İBADET, zulme savaş açmak, zalimlere hasım olmaktır. Yolsuzluğa, yoksulluğa isyan etmektir. Fahşa ve münkerin (hoş olmayan ve çirkin tavırların) karşısına dikilmektir. Yetimlerin, mustazafların (mazlumların) koluna girmek, onların önünde yürümektir!

Mazlumların ahı göğü inletirken, bir köşede doksan dokuzluk tespih çevirmek hiç değildir. İnsanları aç-bî ilaç -boğaz tokluğuna bile değil- çalıştırıp, bunların sırtından iktisap edilen sermaye ile cömert görünmek değildir!

Vurana elsiz, sövene dilsiz, devletlüler karşısında el pençe divan duran, ensesine vurulduğunda ağzındaki lokmayı da veren pasif, miskin itaatkâr vatandaşlar olmak hiç değildir.

İBADET, bir duruştur. İlkeli olmak samimi olmak, diğergâm olmak (başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetmek), velhasıl adam gibi adam olmaktır. Kölelikten özgür insan olma eylemine inkılâp etmektir.”

 

Ustalarla Konuşmalar

0

Röportaj, çok kullanılan edebî türlerden biridir. Gazete, dergi, radyo ve televizyon gibi ‘medya‘ olarak anılan yayın organları için hazırlanır. Değerli olanları, daha sonra kitap hâline getirilir. Dergi yöneticisi, araştırmacı yazar ve edip İsa Kocakaplan, 1981-2016 yılları arasında yapmış olduğu 17 adet röportajı kitap kapağı arasında toplamış. Böylece çok kıymetli görüşleri, dergi ve gazete sayfaları arasında kaybolmaktan kurtarmış. Araştırmacıların kolayca ulaşabileceği derli-toplu bir kaynağı kültür dünyamıza kazandırmış.

13,4 X 21,4 santim ölçülerinde 239 sayfalık kitapta, 16 kişi ile yapılmış röportajlar yer alıyor. Kendileriyle röportaj yapılan şahısların 9’unun Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olması, röportajların yapılış târihlerinin belirtilmesi, kitabın değerini artırıyor.

Röportaj, gazeteciliğin en önemli dallarından biridir. Tanınmış kişilerden randevu alabilmek, uygun sorular hazırlamak, heyecanını kontrol altında tutabilmek kolay değildir. İşin en zor tarafı da röportaj yapılan kişiden, okuyucunun ilgisini çekecek cevapları alabilmektir.  Cevaplar birbiri ardına gelirken, anında ara sorular bulup sormak kıvrak bir zekâ ve derin bir kültür gerektirir. Eskiler; ‘bilseydi sorardı, sorabilseydi bilirdi‘ derlerdi. İsa Kocakaplan, entelektüel birikiminin kendisine sağladığı imkânlarla bilerek soruyor ve başarıya ulaşıyor.

Röportaj haberdir, târihî belgedir. Dünü ve bugünü yorumlar, tahlil eder, gelecek hakkında ipuçları verir. Bilgi demetidir. Aynı zamanda yorumudur. Ustaca hazırlanmış ana ve ara sorularla çok geniş ve derinlikli bilgiler elde edilip okuyucuya sunulabilir. Bu özelliği sebebiyle fikir yazılarından daha zengindir. Okuyucu sıkılmadan okuyabilir.

Ustalarla Konuşmalarda bütün bu özellikleri bulmak mümkün.

Röportaj yapıp yayınlayan ilk Türk kalem erbabının Evliya Çelebi olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Osmanlı döneminde röportaj türü yazılar yok denecek kadar azdı. Günlük olayların Hacivat – Karagöz konuşması şeklinde renklendirilerek anlatılması tercih edilirdi. Ruşen Eşref Ünaydın’ın (1892-1959) 1918’de başladığı röportaj çalışmaları ‘Diyorlar ki‘ adı ile 1930 yılında kitap olarak yayınlandı. Siyâsî ve askerî konulardaki konuşmalarıyla Falih Rıfkı Atay (1894-1971), Magazin türü röportajlarıyla Hikmet Feridun Es (1909-1992) ve yakın tarihimizde, kültürün ve siyasetin her alanında yaptığı ve gazetesinde tam sayfa hâlinde, bazen de tefrika hâlinde yayınladığı çalışmalarıyla Abdi İpekçi (1929-1979 ) ilk hatırlanan röportaj ustalarıdır.

Usta röportajcı İsa Kocakaplan‘ın ‘Ustalar Konuşuyor‘ isimli kitabında; şâir Mustafa Necati Karaer’le (1929-1995) şiir; bestekâr ve mûsıkî Hocası Haydar Sanal’la (1926-2003) Hacı Ârif Bey; Prof. Dr. Mim Kemal Öke’yle (1955-…) Sultan İkinci Abdülhâmid Han dönemi; yazar ve edebiyat târihçisi Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’le (1926-2016) Mehmet Kaplan; Türk Dili ve edebiyatı Profesörü Dr. İnci Enginün’le (1940-…) Abdülhak Hâmid Tarhan; Azerbaycanlı şâir ve siyâset adamı Sabir Rüstemhanlı’yla (1946-…) Azerbaycan; Târihçi Prof. Dr. İsmet Miroğlu’yla (1944-1997) Başbakanlık Osmanlı Arşivleri; sanat târihçisi Prof. Nejat Diyarbekirli’yle (1928-…) Türk kültür târihi; İhâhiyatçı Ahmet Gürtaş’la (1940-1999) Diyanet İslam Ansiklopedisi; Şeyhü’l-Muharrirîn Ahmet Kabaklı’yla (1924-2001) Özbekistan ve Azerbaycan; roman ve hikâye yazarı, gazeteci Târık Buğra’yla (1918-1994) Türk edebiyatı; Türk Dünyası âşığı Prof. Dr. Turan Yazgan’la (1938-2012) Osmanlı zaferleri; hikâye ve roman yazarı Sevinç Çokum’la ( 1943-…) Türk romancılığı; gazeteci Cengiz Özdemir’le (1961-…) Miniatürk; gazeteci yazar Lütfü Şehsuvaroğlu’yla (1957-…) Kafes filmi; Türk Dili ve Edebiyatı Profesörü Dr. Vahit Türk’le (1960-…) Ali Şîr Nevâî hakkında yapılmış röportajlar yer alıyor. Her röportaja, röportaj içerisinde geçen çarpıcı bir cümle, başlık olarak verilmiş.

‘Önsöz’ler kitabın,  ‘giriş’ler ise yazının başında olur. Dikkat çekici bir değişiklik olarak kitabın İsa Kocakaplan imzalı ‘Önsöz’ünden tadımlık birkaç cümle, bu yazının sonuna alınmıştır. Çünkü bir kitabı en iyi tanıtan cümleler, ancak kitabın yazarı tarafından kaleme alınır. Kocakaplan, meth-ü senâya tevessül etmeden, çok sâde cümlelerle kitabı hakkında şu bilgileri veriyor:

‘Bir konuyu uzmanından/ustasından dinlemek kadar zevkli ve öğretici bir şey yoktur. Onlara uzmanlık alanları hakkında sorduğunuz sorulara aldığınız cevaplar, onlarca yılın biriki­minden süzülür gelir. Ustanın kendini oluştururken geçirdiği yıllar, aşamalar ve kazandığı deneyimler sizin dağarcığınızı ala­bildiğine zenginleştirir.

Elbette onlar size kendilerini, sorduğunuz sorular ölçüsün­de açarlar. Bu bakımdan ustalarla konuşmaya giderken hazır­lıklı olmanız önemlidir. Onların hayat hikâyelerini, çalışmala­rını, ilgi alanlarını ve eserlerini bilmeniz, öğrenmek istediğiniz konuları belirlemenizi kolaylaştırır. Yılların birikimini hem ken­diniz değerlendirir hem de okuyucularınızla paylaşmak imkânını bulursunuz.

Kitabı hazırlamaya başladığım zaman, yaptığım konuşma­ları yeniden okumak fırsatını buldum. Onları yayına hazırlar­ken birkaç ifâde bozukluğu ve tekrar dışında metne pek do­kunmadım. Dokunmamak gerekir, zira bu konuşmalar yapıl­dıkları dönemin havasını yansıtırlar. Ustaların o dönemdeki fi­kirlerini, anlayışlarını, durumlarını ortaya koyarlar. Metne bu­güne göre müdahale etmek onların hatırasına saygısızlık oldu­ğu gibi, metin-zaman-mekân birliğini de bozar.

Meselâ Kabaklı Hoca ile yaptığım Özbekistan ve Azerbay­can konuşmalarını ele alalım. Bunlar 1990 yılının Ekim ve Ka­sım aylarında yayınlanmış. Demek ki Hoca Türkistan’a, 1990 Ey­lülünde gitmiş. Bu vakit, oralarda henüz eski rejimin hâkim olduğu son aylardır. 18 Ekim 1991 târihinde Azerbaycan’ın, 1 Ey­lül 1991 târihinde ise Özbekistan’ın bağımsızlıklarını ilan et­tiklerini düşünürsek, kritik olayların yaşandığı bir zaman dili­midir bu ziyaretlerin yapıldığı Eylül ayı. Ve Ahmet Kabaklı Hoca 66 yaşındadır, bütün ömrünce hayal ettiği bu toprakları gördüğü zaman.

Özbekistan’da görmek istedikleri pek çok yer kendile­rine gösterilmemiştir. İşte bu konuşmalarda o zaman diliminin heyecanı, göz aydınları, hayal kırıklıkları, taze izlenimleri yer alır. Bu konuşmalar o anı yansıttıkları için önemlidirler ve de­ğerlerinden hiçbir şey kaybetmezler. Ve artık Kabaklı Hocayı bu­lup o günleri konuşmamız bir daha mümkün değildir.

……..

Kitapta yer alan konuşmalardan bazıları röportaj tekniği ile kaleme alınmıştır. Mülakat ile röportaj türlerinin karıştığı ve bir­leştiği günümüzde, bu iki türün ayrı tekniklere dayandığını gör­mek ve öğrencilerine göstermek isteyenler de eserdeki metin­lerden faydalanabilirler.

Eserde yer alan on altı ustanın uzmanlıkları çeşitli alanlara dağılıyor: şiir, hikâye, roman, müzik, târih, dil ve edebiyat, Türk dünyası, iktisat, arşivcilik, kültür ve târih turizmi, sinema… Gö­rüldüğü gibi okuyucu bu kitapta aynı zamanda sanat, kültür ve bilim dallarını kapsayan bir güldeste ile de karşılaşmış oluyor.’

Okuyucunun sıkılmadan okuyacağı, okuduktan sonra, ufkunun daha da genişlemesi için ileride tekrar okumak üzere elinin altında bulunduracağı kitap, 2016 yılında yayımlandı.

Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları:

Divanyolu Caddesi Nu: 14 Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-527 50 32

Belgegeçer: 0.212-513 27 49  www.turkedebiyati.com.tr e-posta: tedev30@gmail.com

 

 

 

İSA KOCAKAPLAN

1956 yılında, vaktiyle Çankırı’nın, 1995 yılından itibâren Karabük’ün ilçesi olan Eskipazar’da doğdu.      İlk ve ortaokulu İstanbul’da okudu. İstanbul, Tunceli ve Kırşehir İlköğretmen okullarında devam eden lise öğrenimini Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulunda tamamladı. 1974-1975 yıllarında Siirt ili Eruh ilçesinde ilkokul öğretmenliği yaptı. 1979’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini bitirdi. Çeşitli ortaokul ve liselerde Türkçe/Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1990 yılında ‘Yahya Kemal’in Şiirlerinde Edebî Sanatlar‘ isimli tezi ile İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını bitirdi ve aynı yıl Kültür Bakanlığı bünyesinde çalışmaya başladı. İstanbul İl Kültür Müdürlüğünde Müdür Yardımcılığı ve adı, 1997’den sonra Ansiklopediler Yayım Müdürlüğü olarak değiştirilen İslam Ansiklopedisi Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Şubat 2001-Eylül 2005 târihleri arasında Türk Edebiyatı Dergisi’nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. 2002 Aralık ayında İl Kültür Müdürlüğü Müdür Yardımcılığı görevinden emekliye ayrıldı. O târihten itibaren İstanbul Kültür Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Daha çok biyografi, metin incelemesi ve deneme türünde eserler veren İsa Kocakaplan’ın Hareket, Divan, Türk Edebiyatı, Orkun, Türk Dili, Millî Folklor, Berceste, Bizim Külliye, Varlık vb. dergilerde çok sayıda makale, inceleme ve röportajları yayımlandı.

Kitap hâlinde yayımlanmış eserleri: *Türklük Mücahidi İsa Yusuf Alptekin (Altan Deliorman ve Abdülkadir Donukla birlikte), *Açıklamalı Edebî Sanatlar, *Cengiz Dağcının Dört Romanı, *Gök Kubbemizin Şâiri Yahya Kemal, *Kırım’dan Londra’ya Cengiz Dağcı, *Namık Kemal, *İstiklâl Marşımız ve Mehmet Âkif Ersoy, *Ziya Gökalp, *Ahmet Hâşim, *Türkü Söyleyen Şehirler; *İki Cihan Arasında-1 Şinasi, *İki Cihan Arasında-2 Ziya Paşa, *İki Cihan Arasında-3 Namık Kemal, *İki Cihan Arasında-4 Abdülhak Hâmid, *İki Cihan Arasında-5 Muallim Naci,  *Tür ve Şekil Bilgisi (Başlangıçtan Günümüze Türk Edebiyatında) (Mehmet Aça ve Halûk Gökalp’la birlikte), *Kırım’ın Ebedî Sesi Cengiz Dağcı, *Üniversitelerde Türk Dili ve Kompozisyon  (Rekin Ertemle birlikte), *Edebiyat Burcu/ Makaleler, *Yahya Kemal’in Şiirlerinde Edebî Sanatlar.

 

KUŞBAKIŞI

İstanbul’daki Venedikliler:

Kitabın yazarı Eric R. Dursteler, İstanbul’daki Venedikliler adlı kitabını kaleme alma gerekçesini şöyle açıklıyor: ‘Venedik-Osmanlı ilişkilerinin çatışmacı modelini reddediyorum ve bunun yerine kültürlerin kesişmesine dayanan daha incelikli bir anlayış öneriyorum.’

Yazar; Yeniçağ başlarında Akdeniz’in 2 büyük deniz gücü olan Venedik ve Osmanlı ilişkilerini gerçekçi bir gözle değerlendirmek için büyük genellemelerden ve kategorilerden bireylere ve küçük gruplara dönmek gerektiğinin altını çiziyor. Kendisini önyargı çetesinin elinden kurtarmış bir hakikat izcisinin maharetiyle Galata ve çevresinde halkın içine karışıyor. Sosyal etkileşimler, ticarî ilişkiler, birbirinin dinine duyulan merak sonucu oluşan paylaşımlar, her şeyden önce bir arada yaşamanın getirdiği bütün ortak paydaları birer birer kayıt altına alıyor. Kitabın deyimiyle ortak sınırlarının uzun olması ve Doğu Akdeniz üzerindeki ilgilerinin benzerliği sebebiyle târihleri iç içe örülmüş bu 2 milletin ayrı gayrı değil, senli benli oluş süreçlerine onlardan biriymişçesine okuyucuyu şâhit ediyor. Yazarın başarısı, sadece İstanbul’daki Venediklilerle Türkler arasındaki ilişkileri çözümlemekle sınırlı değil. Medeniyetler çatışması modelinin ötesine geçmeyi ve bunun yerine yaşanan gerçeği mahallî ölçülerde ve kültür seviyesinde mercek altında inceliyor.

2012 yılında basılan kitap, Taciser Ulaş Belge’nin tercümesiyle 377 sayfadır.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat:4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Esnaf ve Ticaret:

1818-1839 yıllarında İzmir gümrüğüne gelen mallar arasında İngiliz çayı, havyar, Hollanda peyniri, şamdan, şal, çay takımı, şemsiye gibi ürünler bulunuyormuş. Fatmagül Demirel’in yazdığı kitaptan, önce bunları öğreniyoruz. Gelin birde kitaptaki bir esnaf tarifine göz atalım: Osman Nuri Ergin’in Mecelle-i Umûr-u Belediye isimli kitabına göre; ‘Şehirlerde mukim avam, yâni şehirli alt tabakalar içinde önemli bir kesimi oluşturan, zanaat sahipleri ile dükkâncılık ve ticâretle geçinen sınıfa, esnaf denir.’ Peki, günde en az 3’ünün kapısını çaldığımız esnaf kesimi Osmanlı’da nasıl çıkar karşımıza? 2010 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yapılan ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Esnaf ve Ticaret‘ konulu bilgi şölenindeki bildirilerden derlenen bu kitap, Osmanlı esnafını ve ticâret hayatını bambaşka pencerelerden seyrettiriyor. Mesela Nâlan Turna’nın öncülüğünde ketenci, börekçi, şerbetçi, hurdacı, bozacı, bıçakçı olarak esnaf faaliyetlerinde bulunan yeniçerilere selam verirken, Alp Yücel Kaya’nın peşine düşüp 19. yüzyıl İzmir’inin tüccar ve esnafı olan hacıağalar, beyler ve Frenklerle buluşuyorsunuz. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Mütâreke yıllarında zarûrî ihtiyaç mallarındaki fiyat artışı ve karaborsacılığa karşı Osmanlı’nın başvurduğu fiyat politikaları da bu sayfalara saklanmış, meraklısının keşfini bekliyor. Ayrıca; Anadolu ve Rumeli Kavağı’ndaki balıkçılardan Bakırköy ve Yeşilköy’deki bahçıvana kadar İstanbul esnafının ilçelere dağılımını, hatta dükkânların büyüklüğünü ve çalışan sayısını gösteren tablolara ulaşmanız mümkün olabilecektir. Kitabı okuyanlar; esnaf kavramının Osmanlıcasını da öğrenebilecekler. Bu derleme; aynı zamanda Osmanlı arşivlerinde kapsamlı bir ziyâret anlamındadır. 2012 yılında basılan kitap, 228 sayfadır.

Tarih Vakfı Yurt Yayınları:

Zindankapı Değirmen Sokağı Nu: 15 Eminönü, İstanbul. Telefon: 0.212-522 02 02

Belgegeçer: 0.212-513 54 00 e-posta: tarihvakfi@tarihvakfi.org.tr // www.tarihvakfi.or.tr

Göç Hikâyeleri:

Balkan Savaşları’nın yüzüncü yılı vesilesiyle hazırlanan bu kitapta yaşanan acıların vicdanlarda dinmeyen bir sızı gibi devam ettiğine şâhit oluyoruz. İstanbul Eyüp Belediyesi ve Millî Eğitim Eyüp ilçe Müdürlüğü; lise öğrencilerine yönelik düzenlediği hikâye yarışması ile genç nesil için bu acıları hem bir târih bilincine dönüştürmeyi hem de estetik bir yaklaşımla yeniden ele almayı sağlayacak bir projeyi yürürlüğe koymuştu. Bu güzel girişimi, liselilerin Balkan Savaşları’nın yüzüncü yılı vesilesiyle kaleme aldığı hikâyeleri kitaplaştırarak taçlandırmış oldu.

Bu çalışma birçok kurumun birlikte çalışması ile meydana geliyor: Eyüp Kaymakamı Osman Kaymak, Eyüp Belediye Başkanı İsmail Kavuncu ve Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Genel Başkan Yardımcısı Nevzat Bayhan, Millî Eğitim Eyüp İlçe Müdürü Muhammet Öztürk, katkıda bulunanlardan birkaçıdır.

Eyüp Belediyesi: Nışanca Mahallesi, Feshâne Caddesi Nu: 41 Eyüpsultan, İstanbul. Telefon: 0.212-440 0 500 Belgegeçer: 0.212-440 0 449 e-posta: basin@eyup.bel.tr www.eyup.bel.tr

KISA KISA…KISA KISA…

1- YAZILMAMIŞ DESTANLAR: Mehmet Niyazi / Ötüken Neşriyat.

2- ANLAYAMADIM: Recep Yaşar / Bilgeoğuz Yayınları.

3-ABDÜLHAMİD HAN’IN YILDIZ SARAYI HÂTIRALARI: Tahsin Paşa  / Pergole Yayınları

4-BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE AFGANİSTAN TARİHİ: Töre Sivrioğlu, Ahmad Jawid Türkoğlu / Kalkedon Yayınları

5- ÖYKÜYE AĞIT: Nehir Aydın Gökduman. Pınar Yayınları

 

DERKENAR:

 

Reşit Rahmeti Arat Diyor ki:

Bir milletin dili, birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tâbir yığını değildir. Dil, asırlar içinde ve nesillerin hâfızalarında dövüle, yoğrula yerleşmiş bir mânâ, his ve hayâldir. Kelime ve tâbir, konuşmanın bir vasıtasıdır. Asıl konuşulan, mânâ ve maksattır, his ve hayâldir. Fakat kelime ile bu mânâ, his ve hayal, asırların sinesinde, o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki, kelimeyi atınca, mânâ ve maksat da, his ve hayâl de beraber gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır. Dilin her kelimesi ve tâbiri arkasında bir târih yaşar. Millet ise târihîn yapıp yoğurduğu bir birliktir. Mîsal olarak, ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ tâbirini alacağım. Bu tâbirin arkasında bütün Millî Mücâdele târihîmiz ve İstiklâl Harbi sahneleri vardır. Vatan ve millet sevgisi de bundan doğar!