16.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 673

Kıbrıs’ta “Enosis”e Yol Verin Gitsin!

Türkiye konumundaki ülkelerin içi – dışı bir olduğundan fazla içe kapanarak dış gelişmelere kayıtsız kalınması ciddi bir hata olur. Dış gelişmelerin ise stratejik gerçekliklere göre değil de içerideki algılara göre değerlendirilmesi ayrı bir hata zinciri başlatır.

Kudüs’te İsrail’in uyguladığı faşizan eylemler; 4 Müslüman’ın ölümüne ve onlarcasının yaralanmasına sebep olan ibadeti engelleyici uygulamalar şiddetle kınanmalıydı. Onun öncesinde IŞİD’in / DAEŞ’in Türkmen kenti Telafer’de sivil 200 Müslümanı katletmesi çok daha önemliydi ve kınanmaktan öte lânetlenmeyi iktiza ediyordu.

Yaz kâtip: Filistin Sorunu Mısır – Suriye – Ürdün ekseninde çözülür. Bu 3 ülkeden 2’si İsrail yanlısıdır; aradakininse 6-7 yıllık bir iç savaşta olduğunu ve bunun İsrail’in acayip işine geldiğini, bizim de bu iç savaşa yol veren günahkârlar safında olduğumuz hatırlamak lâzım. Mısır ve Ürdün kadar olmasa da bizim de İsrail’le ilişki yanlısı olduğumuzu unutmayalım.

Filistin Meselesinde yapılacak iş resmî Filistin Devleti’nin uluslararası kamuoyunda tanınırlık desteğini arttırmak ve BM Kararları doğrultusunda 1967 Sınırları’na doğru genişletilmesini sağlamak. Bu da Arap Ülkelerinin dışındaki devletlerin desteğiyle olur.

Arap Ülkelerinin Katar karşısındaki rüzgârgülü politikaları İsrail’in kuruluşundan beri aynı. Irak’ta Saddam’a, Libya’da Kaddafi’ye ve Suriye’de Esad’a yüklenen Arap Birliği o ülkelerin parçalanmasına epey katkı sağladı; şimdi de dişleri Katar’a kamaştı. Cumhurbaşkanımızın Körfez Turu’nun Katar Krizi’ne katkısından çok ekonomimize katkısı olacağını düşünmekteyim.

Kudüs için 1967 Kararlarını hiç gündeme getirmeyenler, Sorunu çoktan çözülmüş Kıbrıs için hemen 1974 öncesi vaziyeti gündem diye dayatabiliyorlar. Yahu kardeşim, 43 yıllık Devlet’im var, sen de 13 yıldır AB’ne girmişsin; leküm diniküm veliye din, ve’d-devle! Kendi devletimi bozacağım, toprak tavizi vereceğim, askerimi yüzde 10’a çekeceğim dolayısıyla Garantörlük hakkım da öşür olacak; eeeee, ne uğruna!

Böyle dış politika mı olur? Nerdeyse Allah razı olsun diyeceğim, ya Rumlar da razı olsaydı? Aç parantez 1983, kapa parantez 2017. Caber Kalesi’nden (S.Şah Karakolu) sonra ikinci toprak ve statü kaybı. Cumhuriyet, onları zor şartlarda elde edene kadar imanı gevredi. Şimdi bol keseden müzakere..

Takılmışsınız 15 yıldır ‘çözümsüzlük çözüm değildir‘ nakaratına, dış politikada yapılmayacak 9 kusurlu hareketin tamamını yarısı bizim bir adada yaptınız da karşı taraf 2’dir aşırı hırstan penaltıyı tribünlere atıyor. Radikal hareketleri sevdiğinizi bildiğim için bu meyanda bedavadan reçete önereyim de iş bitirin:

Güney Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesine (Enosis) izin verin. Kuzey’in de tıpkı Hatay gibi doğrudan TC toprağı olmasını sağlayacak diplomasi yürütün. Türkiye, Meriç’te sınır olduğu gibi Lefkoşa hattında da Yunanistan‘la sınır olsun, mevzu kapansın. Ege’de statüsü belirsiz 17 ada ve 1 kayalığı Yunanistan kaptı da ne yapıyoruz; Yunan Adalarına vira yerli turist gönderiyoruz. Kuzey’in zilliyeti bize geçince – bizde yabancı merakı vardır – bizimkiler sürüsüne bereket tarzda Güney’e akarlar. Sırf instagram ve facebook’ta paylaşmak için..

Barzanî Kürdistanı’nın bağımsızlığı için de güzide önerilerim olacak ama iş ucuzlamasın diye tek tek gidelim. Bu arada İstanbul’daki sinagoglarda Türk Musevi vatandaşlarımız için ibadeti engelleyici eylemler üreten Alperen Ocakları’na da Dışişlerimizin “İsrail’le aynı işi yapıyorsunuz” demesi lâzım. LGBT’liler mevzusundan sonra bu onların ikinci kez durumdan saçmasapan vazife çıkarma işi; bir Kıbrıs, bir Kırım için doğu bir şeyler yapın da bir işe yarayın.

Aah, ah! İçi sizi yakar, dışı beni.

 

Hz. Muhammed’in Azim Davası

0

Mazi ve geçmişi düşünürken şu hususları göz önüne almak lâzım.

Bir ilim ve fende ya da bildirim ve anlatımda bir adam; o ilmin temel, ruh ve esaslarını alarak iddia, tez ve savını ona dayandırırsa; o ilim ve fende hazakat yani ustalık, maharet, hüner ve becerikliliğini göstermiş olur.

X

Eğer insan tabiat ve huyuna arif isen, yani biliyorsan anlarsın ki, insanın; küçük bir haysiyetle, küçük bir davada, küçük bir kavimde, o zaman ve mekândaki insanların fikir, düşünce ve inançlarına aykırı olacak küçük bir söz, fikir ve kanaati; serbestçe dile getiremediğini ve getiremeyeceğini ve ortama ters düşecek bir şeyi yapmaya cesaret edemediğini ve edemeyeceğini açıkça görürsün.

Halbuki, Hz. Muhammed’den gerçekleştirmesi istenen dava ne kadar büyükse, Hz. Muhammed’in bu cihanşümul / evrensel davada elindeki imkânlar o kadar küçüktü. Hatta yok denecek kadar azdı.

Gayet / son derece cesîm / büyük bir davayı omuzlayan Hz. Muhammed’in karşısında ise; hasra, sıkıştırma ve baskıya gelmeyen, hadsiz inat sahibi bir kavim olan Araplar vardı.

İşte Hz. Muhammed; her bakımdan ümmîliği / okumamışlığıyla beraber; böyle bir toplumun karşısına çıkarıldı. Tabii Arapların şahsında, tüm insanlığı irşat etmek, onlara doğru yolu göstermek için. Allah tarafından her bakımdan manen mücehhez / manen donanımlı olarak. Aklın hiçbir şekilde kendi başına hareket edemeyeceği meselelerde; tam bir serbestiyetle, bilâperva / korkusuz bir şekilde, tam bir emniyet ve güven içinde ve herkesin gözü önünde; büyük ve İlâhî davasına çalışması; O’nun sıdk ve doğruluğuna güneş gibi en büyük işaretlerdendir.

X

Bedevîlere / Çöl Araplarına göre birçok nazarî ilimler vardır. Medenîler için ise yaşayış ve âdetlerin telkiniyle, herkesin bildiği sıradan ilimler arasına girmiştir. Bu ince mana ve anlamlı nükteden ötürü hâllerini muhakeme etmek, akletmek ve anlamak için, kendini o bâdiye ve çölde farzetmek ve hissetmek gerekir.

X

Bir ümmî / okuma ve yazması olmayan bir insan; âlim ve bilginler arasında konuşulup müzakere edilen konularda fikrini açıklar. Üzerinde ittifak edip birleştikleri doğru noktalarda ise onlara katılır. İhtilâflı / farklı görüşlerin ileri sürüldüğü konularda ise, muhalefet ederek doğruyu ortaya koyarsa; bu, onun üstünlüğünü gösterir. Bilgisinin çalışma ile kazanılmış olmadığını ispat eder / kanıtlar.

X

Bu noktalara dayanarak deriz ki: Hz. Muhammed herkesçe bilindiği gibi ümmî idi. Fakat, İlâhî bir terbiyeden geçmiş ve geçiriliyordu. Aynı zamanda kayıt kuyut altında bulunmayan / cevval bir rûhu vardı. Tayy-ı zaman ederek; tüm zamanları aşmış. Mazinin en gizli taraflarına girip çıkmış. Geçmiş peygamberlerin bütün hâllerine vâkıf olmuş. Bunları açıklamıştı. Bütün dünyaya karşı öyle azîm büyük bir davada bulunmuştu ki, âlemin tüm zekî şahsiyetlerinin dikkatini üzerine çekmesini bildi. Korkusuzca ve kendinden emin bir şekilde ve tüm zamanların ilim ve fenlerine ters düşmeyecek bir usûl ve tarzda; fakat hepsini dairesine alacak, üstelik onlara yeni ufuklar açacak yeni görüşler ilham edecek surette, evrensel davasını ortaya koydu. Ayrıca o sır ve hâllerin hayâtî nokta ve asıllarını da gözler önüne sermesini bildi. Bununla beraber önceki kutsal kitapların tahrife uğramayan yerlerini tasdik edip doğrulamış. Bozulan taraflarının asıllarını göstererek Azîz Kur’an’ın; onların doğru taraflarını tasdik edici olduğunu, dünya âleme en ufak bir tereddüt ve çekinceye mahal bırakmadan; kendinden son derece emin bir yüksek rûh hâli içinde dünya kamuoyunun nazarlarına sundu.

Velhâsıl; geçmiş peygamberlerin başlarından geçen kıssa ve hikâyeleri doğru bir şekilde bugünkü insanlar için aktarmış olması; O’nun sıdk ve doğruluğunun ve nübüvvet ve peygamberliğinin en büyük delil ve kanıtlarındandır.

 

Anne Baba Çocuklarını Nasıl Eğitmeli

Anne babanın çocuğa gösterdiği sevgi kadar, çocuğun davranışlarına uyguladıkları denetim ve disiplinin niteliği de önemlidir.

Bazı anne babalar, çocuğa dayak gibi fiziksel cezalarla, bazıları suçlama, ayıplama, utandırma gibi duygusal cezalarla, bazıları da sevdiği etkinliklerden alıkoyma gibi ayrıcalıklardan yoksunlaştırarak cezalandırır. Bu tür aile ortamında çocuk, kendi düşünce ve duygularına güvenmemeyi öğrenir.

“Otoriter” ailelerin, genel nitelikleri;

a) Çocukların mutlak itaat etmesini, istek ve emirlerini tartışmasız yerine getirmesini beklerler,

b) Çocukları ile olan ilişkilerinde candan, samimi davranmak istemezler, sorunları çocukların gözü ile değil, kendi değer yargıları açısından değerlendirme eğilimi gösterirler, çocukları ile ilişkilerinde mesafe koyarlar.

c) Çocukları hakkında alınacak kararları, çocuğa çok fazla söz hakkı tanımadan kendileri alırlar. Çocukların ihtiyaçlarını, beğenilerini dikkate almazlar, çocuklarına serbestçe tercih hakkı tanımazlar.

Otoriter anne babalar, çocuğa sert ve soğuk bir tavırla yaklaşırlar. Sevgilerini, çocuk istedikleri gibi davrandığında gösterirler. Çocuğun duygularını, düşüncelerini ifade etmesine fırsat vermezler. Sık sık cezaya yer verirler.

Anne babanın baskısı altında olan çocuk; sessiz, uslu, nazik, dürüst ve dikkatli olmasına karşılık, küskün, silik, çekingen, başkalarının etkisinde kolay kalabilen, aşırı hassas bir yapıya sahip olabilir.

“Zorlama yoluyla denetleme” ve “sevgi esirgeyerek denetleme” boyutlarının egemen olduğu aşırı baskıcı ve otoriter aile ortamında, çocuğun kaygılı bir belirsizlik içinde, aşırı isyankâr ve aşırı boyun eğici olması mümkündür.

Suçlayan, cezalandıran ve sürekli karışan anne babaların çocuklarının kolayca ağlayan çocuklar olduğu görülür. Baskı altında büyüyen çocuklarda;isyankârlık, aşağılık duygusu, mutsuzluk ve içe kapanıklık gelişebilir.

Fiziksel cezalandırmanın genellikle çocukta öz saygıyı azaltan, benlik kavramını olumsuzlaştıran bir etken olduğu kabul edilir.

Çocukluk döneminde annenin ısrarlı bir tutum benimseyip çocuğunu başkalarıyla kıyaslayarak, onlardan daha başarılı olmaları için zorlaması, bekleneni yerine getirememe, anne-babanın sevgisini kaybetme, onları hayal kırıklığına uğratma kaygısı ya da fiziksel-duygusal ceza korkusu, çocuğun çaresizliği benimsemesine yol açmaktadır.

Ana babalar, her zaman çocukları için gizil modellerdir. Çocuklarını sık sık cezalandırırlarsa, çocukların da kendi durumlarında aynı saldırgan yaklaşımı benimsemeleri olasılığı yüksektir.

Sürekli yanlışları vurgulamak yerine, olumlu davranışları da vurgulamak çocuğun kendisini anne babaya daha yakın hissetmesine, sözlerini daha istekli dinlemesine, kendisine olan özgüveninin sarsılmayıp gelişmesine neden olmaktadır.

Sadece olumsuz davranışlara verilen olumsuz tepkiler, azar, tehdit, ikaz, sürekli nasihat, ceza ve dayağa dayalı bir eğitimde; çocuk siner, kendine güvenini kaybeder, kendini ifade etmesini savunmasını öğrenemez, eziklik içinde asileşir.

Kişilik ve yeteneklerini geliştirme olanakları bulamadığı gibi, sosyal yönden de gelişme kabiliyetinden yoksun kalır, girişimciliğini yitirir.

Bu tutumla yetiştirilen çocuk,anne-babasının eleştirisini almaktan korkmakta, hareketlerine hep dikkat etmekte, yanlış yapma korkusu fazla olmaktadır. Kendi ihtiyaç ve isteklerine değer verilmediğini hissetmekte ve bunu ifade etme şansı olmamaktadır.

Otoriter bir aile ortamında yetiştirilen çocuklarda, anne-babaya sevgisizlik, insanlarla sağlıklı ilişkiler kuramama, kavgacı ve geçimsiz olma, duygularına hâkim olamama, alınganlık, birden parlayıverme, güvensizlik, yersiz korku ve kaygılar gibi özelliklere rastlanabilmektedir.

Dayaktan daha sakıncalı üçüncü yöntem çocuğa küserek yola getirmeye çalışma yöntemidir:

“Konuşma benimle! Ben senin annen değilim. Git kendine başka anne bul!” gibi günlerce, hiç konuşmadan sürdürülen küslük, olgun bir’ davranış sayılamaz.

 

Çocuklar, başkalarının yanında aşağılanmaktan, küçültücü sözler işitmekten çok incinirler. Bunu, “Başkalarının yanında bana kötü söz söyleme, istersen döv“, diye dile getirirler.

Çocuk için hiç yanılmayan ana baba değil, insanca davranan ana baba daha eğiticidir. Ana babanın ara sıra yanılması ve bunu kabul etmesi çocukları rahatlatır. Örneğin, çocuklar ana ve babalarının bir şey kırdığını görünce çok sevinirler.

 

Bu durumda yapılacak şey, onu azarlamak değil çocukla birlikte gülmektedir. Bardak tabak kırdıkça ceza gören çocuklar hem gücenir hem de “Biz kırınca suç, siz kırınca kaza!” diye taşı gediğine korlar.

 

Kimi anneler, oyuncaklar her yana dağılınca, kalkar çocuklarını döverler, ya da söylene söylene kendileri toplarlar. Bunun yerine, kesin bir dille, dağıttıkları oyuncakları yerine koymalarını söylemek daha iyi sonuç verir. “Hadi sen toplarken ben de yardım edeyim” demek daha öğretici olur.

 

Dayak atmak çaresizliktir. Çaresizlik, bilgisizlikten doğar. Çocuğunuzun yaramazlığıyla nasıl mücadele edebileceğiniz konusundaki bilgi eksikliğinizin faturasını çocuğunuza ödetmeye hakkınız yok.

Dayak çocuğu ya pısırıklaştırır, ya da yalana alıştırır. Çocuğunuz sizi o kadar sevmeli ki, vicdanı sizin istemediğiniz bir şeyi yapmasına izin vermemelidir.

 

 

Sevgiyle kalın…

 

Dini Sevdiren ve Dinden Soğutanlar

Habertürk TV’de “hadisler” konusunda yapılan bir tartışma programı Türkiye’nin gündemine oturdu.

Bir İlahiyatçı öğretim üyesi “sinek kanatlarından birinde zehir, birinde panzehir olduğunu, deve idrarının şifalı olduğunu” anlatan rivayetleri “hadis” kabul ederek savundu. Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil adlı bu İlahiyatçı ile buna karşı çıkan felsefeci Prof. Dr. Caner Taslaman arasındaki tartışma problemin büyüklüğünü ortaya koydu.

Yard. Doç. Dr. Ebubekir Sifil’in konudan uzak ve edebe aykırı saldırıları ile zaman zaman tartışmanın seviyesi düşse de, öğretici bir program oldu. Program dini anlama konusunda toplumda var olan derin fay hattının temel sebeplerinden birine dikkat çekti.

**************************************

Geleneksel İslam Anlayışı

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı 2017-2021 Stratejik Planı‘nda da tespit edildiği gibi, “Olumsuz İslam algısı yaygınlaşmaktadır.”

Bu algıda geleneksel İslam, Emevi Müslümanlığı gibi isimlerle anılan ekol en önemli etkenlerden biridir. Akla yer vermeyen, sadece nakli esas alan bu anlayış Türklerin Halifeliği İstanbul’a taşımasından sonra bünyemize girdi.

Elbette Müslümansanız Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna inanacak ve O’nu anlamaya ve yaşamaya çalışacaksınız.

Ancak Kuran’dan sonra dinin ikinci kaynağı olarak kabul edilen “hadisler” konusunda ihtilaflı alanlar vardır.

Hadisler konusunda gelenekçi akım nakil zinciri sağlam olan hadis rivayetlerini “sahih” kabul ediyor.

Bunun karşılığında hadisleri İslam tarihinin önemli bir bilgi kaynağı olarak değerli bulan ancak sahih hadis sayısının kitaplarda yer alanın çok küçük bir kısmını teşkil ettiğini savunan bir bilim ekolü var.

Sahih olması mümkün olmayan bu hadislerin ortaya çıkmasında siyasi ve şahsi menfaatler kadar insan hafızasının tabiatından kaynaklanan hatalar da sebep olmuştur.

Kütüb-i Sitte denilen en güvenilir 6 hadis kitabı Şanlı Peygamberimizin ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra yazılmaya başlanmış. Bunları toplayan âlimler çok büyük özveriyle ve inanılmaz bir titizlikle yazdıkları kitaplarından, rivayet zincirinde en ufak bir tereddüt duyduklarını çıkarmışlar.

Fakat hadis kitaplarında, birbiriyle ve özellikle Kur’an’ın hükümleriyle çelişen; bir kısmı da “asla peygamber böyle bir söz söylemiş olamaz” denilen “hadislerin” de yer almasının önüne geçilememiş.

O halde İslam’ın asli kaynağı, tahrif edilmeyen tek kutsal kitap olan Kur’an- Kerim’de açıklanan konularda hadislere başvurmaya lüzum yoktur.

Kur’an’da yer almayan konularda ise Kur’an’ın bildirdiği temel ilkelere ters düşen hadis rivayetlerine itibar etmemek gerekir.

“Arap kültürünün yansıması olan”, “kadını aşağılayan”, “kadın sünneti gibi insan haklarıyla uyumlu olmayan” hadis rivayetleriyle; “içine sinek düşen çorbaya sineği iyice batır, sineğin olduğu kısmı kaşıkla çıkar, kalanını iç” tarzı sözde hadislerle amel edemeyiz.

***************************************

Kur’an ile Uyumlu Hadisler

Bazı hadisler vardır ki daha duyduğunuz anda onun sahih olduğundan hiç tereddüt etmeyiz.

Geçen Cuma vaazında duyduğum ve duymaktan çok mutlu olduğum şu hadis gibi:

“Erkek hanımına sevgi ve şefkatle bakar, hanımı da O’na sevgi ve şefkatle bakarsa, Yüce Allah onlara rahmetle bakar.”  “Erkek hanımının elini sevgiyle tutarsa, parmaklarının arasından günahları dökülür.”

Bunun gibi, şu hadislerin de sahih olduğundan hiç şüphe edemeyiz: Güzel söz sadakadır.” (Buhari) “Kıyamet günü, mümin kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizi)

Bakınız çok değerli İlahiyatçı hocalarımızdan Prof. Dr. Hasan Onat ne diyor? “Kur’an, öncelikle insanları düşünmeye, akletmeye, ibret almaya çağırmaktadır. Kur’an’da üç yüze yakın ayette, ‘düşünmez misiniz?’, ‘akletmez misiniz?’ şeklinde uyarılar vardır. Kur’an, açıkça ‘bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını’ ilan etmiştir. Daha da ötesi, Kur’an, insandan bilerek inanmasını, bilerek yaşamasını istemiştir.”

Hz. Muhammed’in ‘aklı olmayanın dini de yoktur’ sözü de Kur’an’ın bu buyruklarına tam uyduğu için şüphesiz “sahihtir.”  Buna rağmen, “akla laf edenlerin aklından şüphe etmek gerekir.”

**********************************

Doğru Din İçin İyi Hoca

İyi eğitilmiş din görevlilerine ekmek kadar, su kadar ihtiyacımız var.

İyi eğitilmiş hocalardan kastım İslam’ın özünü doğru anlayan ve iyi anlatabilen bilginler ve din görevlileridir.

Onlar her fırsatta İslam’ın özünü ve Kur’an’ın evrensel mesajlarını iletirler.

“Dinin; ahireti kazanmak için dünyayı terk etmek olmadığını, dinin dünya için ve dünyayı ıslah için olduğunu” bilirler.

İbadetin namaz, oruç, hac, zekâttan ibaret olmadığını, “gün boyu işlenen ahlâki her davranışın ibadet olduğunu” anlatırlar.

Tüccarın dürüstlüğünün, düzgün ve kaliteli iş yapmanın, adalet, merhamet ve şefkatin ibadet olduğunu bilir, bildirirler.

Allah’tan başkasına boyun eğmemenin, zalim idareciler karşısında hakkı söylemek ve sözünde durmanın ibadet olduğunu ifade ederler.

İslam’ı; bir takım ritüeller toplamından ibaret bir ibadet dini olarak gösteren din adamları yerine, vicdanlarımıza seslenen, dünyayı ıslah etmenin anahtarı olan bu Kur’anî mesajları ileten hocalara ihtiyacımız var.

90 bin Camimizin yarısında böyle hocalar olsaydı, Müslümanların gelebileceği manevi ve maddi seviye hayallerimizin bile üstünde olurdu.

 

Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay ile Osmanlı Ahlakının Mimarı Kınalızâde Ali Efendi’nin Eserlerini Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Osmanlı Ahlakının mimarı Kınalıtâde Ali Efendi, Ahlâk-ı Alâî isimli eserini hangi sebeplerle yazmış olabilir?

Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay: Müellifin en önemli ve belki de O’na asıl şöhretini kazandıran eseri Ahlâk-ı Alâî’dir. O Ahlâk-ı Alâî’yi yazma gerekçesini kitabının başında kendisi açıklamıştır.

Kınalızâde’ye göre ahlâk ilminin ve içerdiği konuların bütün insanları ilgilendirmesi, mutlu olmak için herkesin bu ilmi bilme mecburiyeti âlimleri ahlâk ilmi ile ilgili kitaplar yazmaya itmiştir. Bu tür kitapların en ünlüleri Nasîrüddîn-i Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî’si, Celâleddîn Devvânî’nin Ahlâk-ı Celâlîsi ve Hüseyin Vâ’iz’in Ahlâk-ı Muhsinî’sidir. Nitekim düşünürümüz de bu üç kitabı incelemiş, kendisi de bunlara benzeyen dördüncü bir kitap yazmayı arzu etmiştir. Ancak sözlerinden anlaşıldığına göre; dilinin kolay anlaşılması ve halk arasında diğerlerinden daha çok tanınmasına rağmen Hüseyin Vâ’iz’in kitabını yeterince ilmî ve felsefî içerikli bulmamakta, ilim ve hikmetin gerektirdiği araştırmalara dayanarak yazılmadığı gerekçesiyle beğenmemektedir. Buradan müellifimizin tasarladığı ahlâk kitabını basit bir vaaz ve nasihat türü bir kitap olarak düşünmediğini, aksine, felsefî temelleri olan, daha kapsamlı bir eser yazmayı istediğini anlıyoruz. Ayrıca bu üç eserin dili Farsçadır. O yazacağı eserin dilinin Türkçe olmasını da arzulamaktadır. Dolayısıyla onun Ahlâk-ı Alâî’yi yazmasının altında bütün bu arzularını gerçekleştirmek düşüncesi yatmaktadır.

Çetinoğlu: Eserini hangi yıllarda ve nerede yazıyor?

Doç. Oktay: Kınalızâde’nin Ahlâk-ı Alâî’yi yazmayı daha önceden planladığı fakat müderris olduğu dönemde eğitim öğretim faaliyetleriyle meşgul olduğu için buna fırsat bulamadığı sadece birtakım ön hazırlıklar yaptığı anlaşılmaktadır. Nihayet aradığı fırsat müderrislikten Şam Kadılığına tayin edildiği zaman karşısına çıkmıştır.

Düşünürümüzün Ahlâk-ı Alâî’yi Şam’da kadı olarak bulunduğu dönemde yazdığı kesindir ve bunu ispatlayacak kuvvetli deliller vardır. Bunlardan biri Müverrih Âlî’nin sözleridir. O sırada Şam’da bulunan ve Enîsul-kulûb isimli eserini yazmakla meşgul olan Âlî, Kınalızâde’den büyük bir yakınlık görmüştür. O’nun ifadesine göre müellifimiz O’nu haftada bir evine çağırır, Ahlâk-ı Alâî’den yazdığı bâzı bölümleri okur ve hataları varsa kendisini ikaz etmesini istermiş. Bu anlatım Ahlâk-ı Alâî’in Şam’da yazıldığına işâret eder. Çünkü o Zilhicce 970/Temmuz 1563’ten Cemâziyelevvel 974/Kasım 1566’a kadar Şam’da kadı olarak görev yapmıştır. Bu durumda Ahlâk-ı Alâî bu iki tarih arasında yazılmış olmalıdır.

Kaynaklarda genellikle ebced hesabına göre tarih düşürülen beyit dikkate alınarak eserin yazılış tarihi olarak 972 yılı verilmektedir. Ancak bu tarih, kitabın başında yani giriş bölümünün sonunda yer almakta kitabın sonuna ise ayrı bir tarih konulmuştur. Gerçi girişler genellikle kitabın bitiminde yazılmaktadr. Ancak bu iki tarihten önce olanını -giriş bölümünün sonundaki- eserin yazımına başlangıç, kitabın sonunda yer alanı da bitiş tarihi olarak değerlendirip 972 yılında da kitabını yazmaya başladığını, 973 yılında da diğini düşünebiliriz. Kınalızâde de kitabın ortasında ‘bu zamana değin‘ ibaresiyle beraber 972 yılını vermektedir. Bu da kitabın 972 yılında henüz bitmeyip O’nun tarafından yazılmakta olduğuna işaret eder. Kitabın son bölümündeki ‘siyahtan beyaza nakletme‘ ifadesi ‘karalamadan veya müsveddeden temize çekme‘ olarak günümüz Türkçesine aktarıldığında eserin kesin bitiş zamanı kitabın sonunda yer alan 25 Safer 973/21 Eylül 1565 Cuma günü olmaktadır. Nitekim bâzı kaynaklar da bitiş olarak aynı târihi verir. Celal Saraç ise eserin yazımına uğurlu sene manasındı ‘farah sâl‘ lafzının işaret ettiği 971 târihinde başlanp ‘Ahlâk-ı Alâî ahsen‘ beytinin işaret ettiği 972 yılında bitirildiğini iddia etmiştir.

Çetinoğlu: O dönemde eserleri belli kişilere ithaf etme prensibi vardı. Kınalızâde eserini kime ithaf ediyor?

Doç. Oktay: Kınalızâde eserinin adını ve kime ithaf ettiğini aşağıdaki beyitlerle ifade etmektedir:

Nâsır adına Nasîr-i Tûsî

Didi ahlâk zuhûr eyledi fen

Ba’dehu şem’-ı Devvâna nisbetden

Oldı Ahlâk-ı Celâlî rûşen

Muhsin adına Hüseyin-i Vâ’ız

Yâdigâr eyledi Ahlâk-ı Hasen

Pârîsî-bâf idi târ ü pûd ı

Cümlesi oldı çü ahlâk-ı kühen

Eyledim tâze-ter ol câmeleri

Zerkeş-i Rûmî-i zîbâyla men

Nükhet-ı hulk Ali Pâşâ’dan

Oldı Çün müşg-feşân- ceyb-i zemen

Bûy-i Lûtfiyle muattar kıldı

Alemi zülf-i arûsân-i sühan

Eyledi bende Ali ahlâkın

Nâm-ı a’lâsına’lâ kamudan

Lâcerem hatmine târîh onun

Oldı Ahlâk-ı Âlâyi ahsen

Âlimimiz bu beyitlerle eserini Semiz Ali Paşa’ya ithaf etmiş görünmektedir. Nitekim kaynaklar Kınalızâdenin  bu eseri Semiz Ali Paşaya ithaf ettiğini ve O’nun adına nispetle Ahlâk-ı Alâî adını verdiğini belirtirler. Ancak o, kitabına ‘Ahlâk-ı Alî‘ değil ‘Ahlâk-ı Âlâî‘ adını vermiştir. Arapçada alâ ‘yükseklik, yücelik, şeref‘ anlamındadır. Kınalızâde’nin satır aralarında ahlak ilminin şerefli ve yüksek bir ilim oluşuna atıf vardır. Çünkü bundan önce yer alan beyitlerde kitabındaki ilmin en yüksek ilim olan ameli hikmetin üzerinde yükseldiğini belirtir. O bu düşüncesini şu beyitlerle ifâde eder:

Nükât-ı hikmet ü esrâr-ı fenne

İdüp elfâz-ı pâkiyle salâyı

Sürûş-ı mülk-i gaybı gûş-ı câna

Didi adını Ahlâk-ı Alâî

Çetinoğlu: Eserine ‘Ahlâk-ı Alâî‘ adını vermesinin bilinen bir sebebi var mı?

Doç. Oktay: Kitabına ‘Ahlâk-ı Alâî‘ adını vererek ahlâk ilminin yüksek ve şerefli bir ilim olduğunu vurgulamış olmakta, ayrıca eserinin diğer ahlâk kitaplarından daha fazla kabul görmesini ve daha yüksek bir mevkide olmasını ummaktadır. Kanaatimizce Ahlâk-ı Alâî adıyla o her ne kadar gelenekler doğrultusunda kitabını yazdığı sırada vezir-i azâm olan Semiz Ali Paşaya ithaf ediyor görünse de gerçekte bu adla ahlâkın yüksek ve şerefli bir ilim olmasına işâret etmekte ve Alî yerine Alâ kelimesini bu maksatla kullanmaktadır. Alâ aynı zamanda kendi ismi olan Alâ’ad-dîn-Alâüddin kelimesi veya künyesine işâret etmekte ve bir anlamda Tusî Devvânî gibi eserinin kendi adıyla da anılmasına vesile olmaktadır.

Çetinoğlu: Eserin muhtevası hakkında söyleyecekleriniz çok mühim. Söz sizin Efendim…

Doç. Oktay: Ahlâk-ı Alâî kendisinden önce yazılan diğer ahlâk kitapları gibi Allah’a dua ile başlamakta, bu bölüm Peygamber (as.) ve Osmanlı padişahlarına dua ile devam etmektedir. Daha sonra müellif kitabı yazma sebeplerini açıklamakta ve kitabını ithaf etmektedir. Bundan sonra gelen uzun giriş bölümü kendi içinde üç bahse, bahisler de ‘makam’ ve ’emirlere’ ayrılmaktadır. Bu bölümde genel olarak hikmet ilmi ve bölümlerinin tanıtıldığı, nefs ve nefsin güçleri ile hulk (huy) konusunun işlendiği görülür. Bundan sonra Kınalızâde’nin ‘kitap‘ adını verdiği üç ana bölüm yer alır.

Birinci kitap eserinin en hacimli kısmı olup ahlâk ilmine ayrılmıştır. Müellif kitabın bu kısmında bâb adını verdiği dokuz bölümde erdemler, rezilet, bunların çeşitleri, erdeme benzeyen rezilet, adalet, erdemi kazanma yolları, erdemlerin korunması ve ahlâkî hastalıkların tedâvisi konularını incelemektedir. Müellifimiz bu bölümü bir son söz ile bitirir.

İkinci kitap olan aile ahlâkıyla (Tedbîr-i Menzil) ilgili kısımda sekiz bölüm (bâb) vardır. İlk dört bölüm aile, insanın aile içinde yaşamaya olan ihtiyacı, evin idâresi ve evin geçiminin temin edilmesi konularına ayrılmıştır. Beşinci bölüm ise yedi ayrı alt bölüme ayrılmıştır. ‘Evlât ve Ailenin Terbiyesi‘ ana başlığında çocukların terbiyesi, söz söyleme ve yeme içme adabı, anne babaya saygı, hizmetçi ve kölelerin terbiyesi, köle satın almanın kuralları ve insanların memleketlerine göre karakterleri hakkında bilgi verilmektedir. Aile ahlâkıyla ilgili kitabın altıncı bölümünden itibâren sonuna kadar devlet ahlâkını ilgilendiren konular işlenmektedir. Altıncı bölüm ‘ülkenin idâresi, memleketlerin zaptı, idârecilik kuralları ve İlahî kanunlar‘ adını taşımakta ve fasıl adıyla iki alt bölüme daha ayrılmaktadır. Bunların ilkinde insanın birlikte yaşamaya olan ihtiyacı, diğerinde de sevgi konusuna yer verilmektedir. Yedinci bölüm ülke çeşitleri, sekizinci bölüm siyâset çeşitleriyle ilgilidir.

Ahlâk-ı Alâî’nin üçüncü kitabı ise devlet ahlâkıyla ilgili olup ‘Tedbîru’l-medîne‘ başlığını taşımaktadır. Ancak bu bölümün baş kısmında bâb, fasıl gibi herhangi bir ayırım yoktur. Burada âdil devlet adamında bulunması gereken özellikler ve uyması gereken kurallara yer verilmektedir. Bölümün sonuna doğru açılan iki kısmın ilkinde sultanlara hizmet edenlerin uyması gereken kurallar, diğerinde de bütün insanlara muamele adı altında dost ve dostluk hakkında bilgi verilmektedir.

Kitabın son kısmında âdet olduğu üzere ‘vasiyet‘ adıyla çeşitli tavsiyelere yer verilmektedir. Kınalızâde kendisinin iki büyük kaynağından Nasîrüddîn-i Tûsî’nin kitabını Eflatun’un Aristoteles’e nasihatiyle bitirdiğine, diğer önemli kaynağı Devvânî’nin Ahlâk-ı Celâlî’de buna Aristoteles’in İskender’e yazdığı Sırr-ı Esrar’da yer alan nasihatleri eklediğine işâret ederek, kendisinin de bu nasihatlere bâzı tarikat şeyhlerinin vasiyet ve nasihatlerini eklediğini belirtmektedir. Böylece bu amber kitabı miskle tamamlamış olacaktır. Gerçekten kitabının son bölümünde Tusî gibi Eflatun’un Aristoteles’e vasiyetleri ile Devvânî gibi Aristoteles’in İskender’e vasiyetlerine yer verir. Daha sonra ‘adâlet dâiresi‘ olarak adlandırdığı bir dâire şekli ekler. Kitabın sonunun sonu adını verdiği bölümde ise tarikat şeyhlerinden Hoca Abdülhâlik Gucdüvânî’nin nasihatleri yer alır. Bu kısma yaptığı diğer bir ilâvede ise Mevlânâ Celaleddin Muhammed’in vasiyetleri yer alır. Ancak bu nasihat oldukça kısadır. Daha sonra eserine dua ve bitiriş târihi yazarak son verir.

Çetinoğlu: Aynı muhtevâ ile daha önce yazılmış eserler de bulunuyor. O eserlerle Kınalızâde’nin eseri ni mukayese eder misiniz?

Doç. Oktay: Ahlâk-ı Alâî ile ondan önce bu çizgide yazılan ahlâk kitapları olan Ahlâk-ı Nâsırî ve Ahlâk-ı Celâlî’nin muhtevası karşılaştırıldığında büyük bir benzerlik görülmektedir. Fakat o, diğer eserlerde karşılaşmadığımız kadar çok sayıda kaynağa müracaat ederek muhtevayı zenginleştirmiş, bu maksatla bol bol örnekleme yoluna gitmiş ve birçok hikâye anlatmıştır. Açıklamak istediği şeylerin daha iyi anlaşılabilmesi için şekil çizme yoluna gitmiş, adaletin hayatın diğer alanlarıyla nasıl sıkı bir bağ içinde olduğunu, adaletsiz hiçbir şeyin olmayacağını göstermeye çalışırken bunu bir dâire şeması ile anlatmayı uygun görmüştür.

Ahlâk-ı Alâî, 16. yüzyılın edebî diline uygun yazıldığı için dili oldukça ağırdır. Düşünürümüz özellikle ilk başlarda edebî gücünü ortaya koyacak ağır bir üslubu tercih etmiş, görüşlerini sık sık beyit, mesnevi rubai, şiir adını verdiği manzumelerle özetlemiştir. Bu da metni anlamayı zorlaştırmakta ve eserin halktan çok seçkinler için yazıldığını hissettirmektedir. Ancak eserin felsefî bilgilerin verildiği veya ferdî ahlâkla, aile ve devlet ahlâkının işlendiği bölümlerde, bu ağır ifâdelerin hafiflediği ve metnin daha anlaşılır hâle geldiği görülür. Hatırlanacağı üzere düşünürümüz Ahlâk-ı Muhsinî isimli eserin felsefî bir üslubu olmamakla beraber dili anlaşılır olduğu için halk arasında daha çok kabul gördüğüne dikkat çekmiştir. Fakat o felsefî üsluptan fedakârlık etme niyetinde değildir. Nitekim eserini Tûsî ve Devvânî’nin kitapları gibi felsefî yanı hissedilecek şekilde yazmıştır. Ancak bu felsefî üslubun daha rahat anlaşılabilmesi için konuların işlendiği yerlerde müellifin çok sâde bir dil kullanmaya özen gösterdiğini, bunları örnekler ve hikâyelerle daha anlaşılabilir hâle getirmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Hâlbuki dua veya tasavvufî açıklamaların yer aldığı bölümler daha ağırdır ve anlaşılması gerçekten zordur. Bu, düşünürümüzün hem Tûsî ve Devvânî’nin eserleri gibi felsefî olan, hem de Hüseyin Vâ’ız’ın eseri gibi herkesin anlayabileceği tarzda bir eser yazma çalışmasının hem halka hem de seçkin zümreye hitap etme gayretinin göstergesidir. Bir anlamda bu üç eserin zayıf ve güçlü yönlerini görmüş, güçlü yönlerinden fedâkârlık etmeden âdeta halkın da anlayabileceği bir felsefe ve ahlâk kitabı yazmaya gayret etmiştir. Bu yaklaşım eserin kısa bir süre içinde niçin bu kadar yaygınlaştığı ve kabul gördüğünün de cevabıdır.

Çetinoğlu: Ahlak-ı Alâî’nin kaynakları hakkındabilgi lütfeder misiniz?

Doç. Oktay: Kınalızâde’nin Ahlâk-ı Alâî’yi yazarken kullandığı kaynaklara işâret ederken öncelikle O’nun ilk elden zikrettiği kaynaklara yer vereceğim. Düşünürümüz bu konuda ketum davranmamış hemen hemen faydalandığı bütün kaynakların isimlerini vermiştir.  Adını anmadığı fakat faydalandığını tespit ettiğim kaynakların da burada isimlerini anmaya çalışacağım. Ancak O’nun bizzat kendisinin müracaat etmeyip kaynakları vasıtasıyla ulaştığı ikinci el diyebileceğimiz eserler onun değil, faydalandığı kaynaklarının kaynağı durumunda olduğu için bunların tek tek adlarını anmak gereksiz ve bir ölçüde imkânsızdır.

Çetinoğlu: Belli başlıları hakkında bilgi vermeniz mümkün olabilir mi?

Doç. Oktay: Kınalızâde Ahlâk-ı Alâî’yi yazma maksadını açıklarken üç kitabın adını zikretmişti. Bunlar Nasîrüddîn-i Tûs’nin ‘Ahlâk-ı Nâsırî‘si, Celâleddîn Devvânî’nin ‘Ahlâk-ı Celâlî‘si ve Hüseyin Vâ’iz’in ‘Ahlâk-ı Muhsinî‘sidir.

Düşünürümüz bu üç kitabın dördüncüsünü yazmayı istediğini belirterek temel kaynakları hakkında bize bilgi vermiştir. İlk iki kitabı ise temel felsefî kaynağı olarak kullanmış, üslup ve muhteva olarak onlara benzeyen bir kitap yazmakta sakınca görmemiştir.

Eserinin içinde de yer yer atıflar, yer yer de nakiller yaparak bu iki düşünürün eserine direkt başvurduğunu göstermiştir.

Eserin muhtelif yerlerinde tespit edebildiğimiz kadar 47 defa Tûsî’nin, 19 defa da Devvânî’nin adını kullanarak görüşlerine yer verir veya eserlerinden nakiller yapar. Görüldüğü gibi Devvânî’nin de kaynağı olan Tûsî’ye, O’ndan daha çok yer veren müellif, amelî hikmeti; ferdî ahlâk, aile ve devlet ahlâkı olarak ‘ahlâk ilmi‘ adı altında değerlendiren Tûsî ve Ahlâk-ı Nâsırî eserinden büyük oranda etkilenmiştir. Düşünürümüz genellikle Devvânî’ye Tûsî’de kapalı gördüğü yerleri açıklamak veya konuya dinî bir muhteva kazandırmak gereği duyduğu zamanlar başvurmuş gibidir. Bu sebeple Kınalızâde’nin esas kaynağının Tûsî olduğunu, Devvânî’yi ikinci kaynak olarak kullandığını, Devvânî aracılığı ile Tûsî’ye başvurmadığını söyleyebiliriz. Burada  dikkat çekici bir nokta da O’nun başta adını vermesine rağmen Hüseyin Vâ’iz’in ‘Ahlâk-ı Muhsinî‘ adlı eserine sâdece kitabının sonunda Abdülhalik Ggcdüvânî’nin vasiyetini almak için müracaat edip bunun dışında kaynak olarak kullanmamasıdır. Felsefî nitelikli bir eser yazmayı düşünen Kınalızâde’nin bu eseri felsefî üsluba sâhip olmadığı için beğenmediği hatırlandığında bunun sebebi rahatlıkla anlaşılabilir. Onun temel kaynağı önce Tûsî sonra Devvânîdir.

Müellifimiz Tûsî ve Devvânî’nin eserlerinden faydalanırken onlarda yer alan kaynakları da aynen tekrarlamıştır. O’nun felsefî kaynakları olarak zikredebilecek Pisagor, Empedokles, Sokrat, Eflatun, Aristoteles, Câlinûs (Galen), Hakim Ebrus (Bryson), Hermes, Diyojen, Batlamyus, Hakim Ebû Katûtîs Kindî, Fârâbî, İbn Miskeveyh, gibi isimler ve bunlarla ilgili görüş ve örnekler gerçekte O’nun ilk elden müracaat ettiği kaynaklardan olmayıp Tûsî ve Devvânî’de yer alan dolayısıyla onlar vasıtasıyla ulaştığı ikinci el kaynaklardır. O’nun bunlara bizzat başvurduğuna dâir bir delil de elimizde yoktur. Aksine benzer örnekler ve görüşlerin aynı üslupla aynı konularda yer alması Kınalızâde nin bu kaynaklara Tûsî ve Devvânî aracılığıyla ulaştığının göstergesidir. Bu, O’nun asıl kaynaklara ulaşamama gibi bir zaafı olduğuna işâret eder. Müellifin ikinci el kaynaklarıyla ilgili olarak değinmemiz gereken bir diğer konu da Tûsî ve Devvânî’den naklettiği kaynaklara fazlasıyla güvenip bunların asıllarına tekrar bakma ve inceleme gereği duymamasıdır. Nitekim bizzat kendisinin başvurmuş olduğu kaynaklarda işâret ettiği konuları ve yerlerini rahatlıkla tespit edebildiğimiz hâlde Tûsî veya Devvânî’den naklederek verdiği konuları ve bunların yerlerini bulamadım. Bu onun ikinci el kaynak kullanmasının getirdiği bir başka eksikliktir.

Kınalızâde bizzat Tûsî ve Devvânî’de verilen bilgilerle yetinmeyerek başka kaynaklara da müracaat etmiştir. Fakat bu kaynaklardan bir kısmının adını vermez. Biz Tûsî aracılığıyla müracaat ettiği yerler dışında, özellikle nefis konusunda müellifin başta Şifâ olmak üzere İbn Sînâ’nın eserlerine başvurduğunu ve kendi nefs görüşünü ortaya koyarken ondan faydalandığını tespit ettim. Cismanî elem konusunda da O’nun Şifâ, Necât kitaplarıyla Mead risâlesini adıyla zikretmiştir. Ayrıca, yine isim vermeden İbn Miskeveyh’in eserlerinden de doğrudan faydalanmıştır. Mesela tekâmül görüşlerini ortaya koyarken Türklerle ilgili İbn Miskeveyh’in düşüncelerine benzer görüşler ortaya koyması, O’nun gibi ufuk kelimesini kullanması veya bâzı konuları açıklarken Tûsî’de yer almayan fakat İbn Miskeveyh’de yer alan görüşlere ve örneklere yer vermesi O’nun adını anmadan doğrudan İbn Miskeveyh’den faydalandığını gösterir. Bunun dışında yine isim vermeden Ebû Bekir er-Râzî’nin görüşlerine de yer vermiştir.

Nitekim bunlar dışında Saadettin Teftâzânî Şerhu’l-makâsıd adlı kitabını isim vererek kaynak olarak kullanmış, cismanî elem (bedenî acı) konusunda Fahreddîn er-Râzî mektebinin görüşlerine yer vermiştir.

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Nasıl Görmeyim?

Şu Kötü Gidişi Görmeli Artık!

Çirkin Olan Hale, Güzel mi Deyim?

Birini Yok Etsen, Diğerleri Geliyor!

Bunca Haini Ben, Nasıl Görmeyim?

*

Hem İçten Hem Dıştan Kuşatılmışız,

Bu Hale Göz Yumup, Boş Ver mi Deyim?

Sınırlar Yol Geçen Hanına Dönmüş,

Bunca İhaneti, Nasıl Görmeyim?

*

Türklük Ayak Altı Ediliyor Bak!

Edenlerle Nasıl Ben Bir Olayım?

Ana Dilim Türkçe Değil Deniyor!

Türk Diline İhaneti, Nasıl Görmeyim?

*

Ege Adaları Gitti bak Toptan,

Kıbrıs Girit Gibi, Olsun mu deyim?

İpini Koparan Yurduma Dolmuş,

Haini, Hırsızı Nasıl Görmeyim?

*

Atı Alan Üsküdar’ı geçiyor,

Adalet Yok İse, var mıdır deyim?

İş, Aş Bulmak İçin Yandaş Ol Diyor,

Haksızlık Diz Boyu, Nasıl Görmeyim?

 

 

Tekfircilik

Karl Popper, ‘Hayat Problem Çözmektir’ eserinde, Nobel mükâfatlı arkadaşı, nörolog Sir John Eccles’i anlatır. Sir Eccles, nöronlar arası haberleşmenin çok hızlı cereyan ettiğini gözlemlemiş, bu hızın kimya reaksiyonları ile gerçekleşemeyeceğine ancak elektrikle mümkün olacağına hükmetmiş. Bu iddiayı yirmi yıl sürdürmüş, bu teoriyle tanınmış, akademik kariyerini bunun üzerine inşa etmiş, ünlenmiş. Eccles mealen diyor ki, Popper’in bilim düşüncesi hakkındaki tespitlerini okuyana kadar ben de teorilerin çok dikkatli gözlemler sonucu kurulduğunu ve bir teorinin hatalı çıkmasının bilim adamının dikkatsizliğine işaret ettiğini düşünürdüm. Popper, hayır dedi, teoriler yanlışlanmak için vardır ve bilim yanlışlanan teorilerle ilerler. Sen de teorini bütün delilleriyle neşret, karanlık gördüğün noktalara işaret et, öyle ki sahanda çalışanlar onu kolayca yanlışlayabilsin… Eccles aynen böyle yapar ve gerçekten aynı sahada çalışan başka bilim adamları, nöronlar arası (sinaptik) haberleşmenin kimyasallar aracılığıyla gerçekleştiğini gösterir. Eccles, bu hatasının ortaya çıkmasından gurur duyduğunu söyler. Çünkü kendi teorisi olmasa doğru teori bulunamayacaktı…Bugün psikoterapiyi büyük çapta ortadan kaldıran, buna karşılık insanlara bol bol mutluluk hapı içiren işte bu kimyasal sinyal teorisidir. Fakat sonra görülür ki, Eccles kendi teorisini çürütmekte fazla aceleci davranmıştır, sinapslarda çoğunlukla kimya çalışmaktadır ama elektrik iletimine dayanan haberleşmeler de vardır…

Bu bir nöroloji veya kimya yazısı değil. Peki, Eccles ve Popper’in hikâyesini niçin anlatıyorum? Düşüncelerimi yanlışlayabilir miyim gayreti içinde bir insan, yirmi yıllık çalışmalarının hatalı çıkmasından gurur duyan bir bilim adamı! Etrafınıza bir göz atın. Bu tutumda, bu ahlâkta kaç “fikir adamı”, kaç “bilim adamı”, hele hele kaç siyasetçi tanıyorsunuz?

“Ben hatalı olabilirim!” Bu belki ilk adım ama büyük bir adım. Hani ayda ilk yürüyen astronot Neil Armstrong’un dediği gibi, insan için küçük fakat insanlık için dev bir adım. Fakat en az bunun kadar büyük bir adım daha var. Şunu kabul etmek: Öbür adamın dediklerinde doğruluk payı olabilir! Vay vay vay… Bu hiç mi hiç mümkün değil. Çünkü bizim öbür adamlar ya imana gelmez kâfirlerdir ya kâfir olma yolunda hızla ilerlemektedirler veya kâfirlerin ajanıdırlar. İşte size koskoca bir yol işareti: Bu nefret tekfirciliğe, tekfircilik de canlı veya cansız bombalara, ta DAEŞ’e kadar gider!

Köktendinci değil, jihadi değil, tekfirci

11 Eylül’de uçakların New York kulelerine çarpmasıyla, Batı’nın Müslümanlara ilgisi arttı. Topunu aşağılamak olmazdı, bunların nüfusu milyarlardı ve üstüne üstlük bol petrolleri vardı. Hepsi de uçağa binip kulelere çarpmıyor, bomba kuşanıp kendilerini patlatmıyordu.

Peki, hangileri iyi, hangileri kötü Müslüman’dı?

Önce kötülere “fundamentalist” dendi. Bize bunu “köktendinci” diye tercüme ettiler. Bu tabir bizde takılıp kaldı. Fakat Batı’daki İslâm âlimleri bu hatayı kısa zamanda düzeltti. Gerçi kendilerine “Selefî” diyen bazı gruplar için ithamlar haklıydı ama İslâm’ın köküne inildiğinde karşınıza mutlaka canlı bombalar çıkmıyordu. Hatta tam tersine reformcu ve hiç de şiddet taraflısı olmayan bazı Müslüman âlimleri fundamentalistti. Meselâ, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” diyen Mehmet Akif fundamentalist sayılabilir. İkbal ve Abduh da öyle… Fundamentalist pek istenen manaya oturmayınca bu sefer “cihadçı- jihadi” etiketi denendi. Buna Müslümanlar hep bir ağızdan aynı cevabı verdi: Cihad bir tehdide karşı veya vatan müdafaası maksadıyla harp demektir ama büyük cihad, insanın kendi kendiyle, kendini terbiye için verdiği cihaddır. Kaldı ki cihadın Batı dillerindeki yakın kardeşi “crusade”, yani haçlı seferi idi ve meselâ Bush, Irak’ta aslında olmayan kitle imha silahlarını yok etmeğe giderken attığı nutuklarda haçlı seferi üzere yürüdüğünü ilân ediyordu. Popüler ABD basını bu haçlı seferi sırasında başkanlarının başucunda, rahip Oswald Chambers’in, Mısır’da, Çanakkale’ye çıkacak İngiliz askerlerine verdiği vaaz koleksiyonunu ihtiva eden kitabın bulunduğunu yazıyordu. Bush’un cihadı cici, başkaların ki kötü müydü… Bu da tutmadı.

Sonunda, yine Batı üniversitelerindeki İslamiyet uzmanı Müslüman akademisyenlerin yardımıyla doğruya yaklaşıldı. Gördüler ki insanları koyun gibi boğazlayan, bomba olup patlayanların ortak bir özelliği vardı… Bunlar kâfirlere karşı mücadele ettikleri kanaatindeydi. Hedeflerindeki kâfirlerin çoğu da eski Müslüman kâfirlerdi! Eh, mürtedin, yani dinden dönenin de katli vacipti.

Terörist Müslümanların gerçekten bir ortak özelliği vardı: Tekfircilik!

Mutlak doğruyu yakalamışken demokrasi de ne?

Kendi fikirlerinizden bu derece emin, karşı fikir sahiplerinin kötülüğüne bu derece ikna olmuş iseniz, sizinle münakaşa etmek, fikir teatisinde bulunmak mümkün müdür? Hani şura ile karar vereceksiniz ya, o şuradakilerin özelliği nedir? Şu üç fırka olabilir belki: 1) Sizin fikirlerinizin dâhice olduğunu iddia edenler 2) Muhteşem olduğunu söyleyenler 3) Bir de “hakkı âliniz var efendim” diyenler…

Televizyonlarda muhaliflere ateş püsküren siyasîleri bir de bu gözle dinleyin. Bunların kendi hatalarını görüp düzeltme imkânları var mıdır? O hain düşmanlarının söylediklerinin arasında farzı muhal hakikat kırıntıları bulunsa, bunları görmeleri mümkün müdür? Kendi kendilerine, “acaba ben bir yerde hata mı yaptım?” diye sormaları mümkün müdür? Hatalarını bulup düzeltmeleri imkân dâhilinde midir? Etrafının düşmanlarla ve ajanlarla sarılı olduğuna, haklılığı ve doğruluğu bu kadar belli tezlerinizi bu düşmanların tenkit cüretinde bulunduklarına, bunu da sırf düşmanlıklarından yaptıklarına inanıyorsanız, bu insanlarla sandığa girip demokrasi uğruna gerektiğinde ülkenin veya partinizin yönetimini onlara teslim edebilir misiniz? Siz mutlak doğruyu ele geçirmişken demokrasi denilen ve ne idüğü pek de belli olmayan bir kavram için batıla, küfre teslim olur musunuz?

Daha beteri… Bunlar biz kâfirlerle daimî cihad halinde oldukları için bize karşı ahlâklı, âdil davranma gibi bir endişeleri de olamaz. Canımız da ırzımız da malımız da helaldir onlara! Yalan söyleyebilirler, harpte hile mubahtır. Yalan, harp hilesinin en masumudur. Hırsızlık yapabilirler, ganimet haktır. Onlar Allah’ın emriyle biz kâfirlere karşı cihad içinde oldukça yapabileceklerinin hiçbir kanunî, ahlâkî veya insanî sınırı yoktur. İş bazen tekfire ve kafa kesmeye kadar gitmeyebiliyor. Ama kibrin, kendi fikrinden asla şüphe etmemenin, daha ileri giderek kendi fikrini mutlak doğru kabul etmenin, yüzde yüz aynı fikirde olmayanı açık veya kapalı aşağılamanın ağırı da hafifi de kötüdür.

Rahmetli Mümtaz Turhan’ın “Kültür Değişmeleri”nde, çok sevdiğim ve sık sık alıntıladığım ifadelerini hatırlayalım:

“[O] kolay ikna edilemez, inandıklarını hakikat, kırık dökük ve irtibatsız müşahedelerini de realite sanmaktadır. Onda ne ilim adamının müsamahası ne de hakikat karşısında teslim olmaya hazır olma uysallığı vardır. Bu bakımdan, Türk münevveri ile onun cahil diye damgaladığı halk arasında ilmî düşünüş ve zihniyet bakımından, büyük bir fark yoktur. Çünkü her ikisi de peşin hükümleri, kanaatleri ve batıl itikatlarıyla, yani inançları ile hareket etmektedir. Aradaki fark, sadece bu zihnî muhtevaların mevzu ve nevilerindedir.

FIRKA-İ NACİYELER

Mümtaz Turhan Hoca’nın o tarihlerde hedef aldığı “münevver”, biraz ilerici, biraz solcu, aklı erdiği kadar batıcı münevverdi. Bugün aynı hatayı arttırarak uygulayan bunun tam tersi, biraz muhafazakâr, biraz gerici, sağcı, batı düşmanı münevverdir. Demek ki bu kibrin sağla, solla, ileri veya geri ile pek ilişkisi yok. Hatta münevverimizin artık münevver olmasına da gerek kalmamıştır. Kafadaki hastalık bütün bu etiketlerden bağımsızdır fakat aynı hastalıktır: Benim fikirlerim-ki bunlar bana üstatlarım tarafından öğretilmiştir-mutlak doğrulardır. Bunlar bu kadar doğru ve doğrulukları bu kadar açıkken onlardan başka fikre sahip olduğunu iddia edenler bunu mahsustan yapmaktadır. Aşikârdır ki bunlar kâfirdir, düşman veya düşman ajanıdır ve bana karşı komplolar ve oyunlar içindedir.

Bu kafa sakatlığının bugüne ait olmadığını, maalesef Müslümanlığın geçmişinde de yaygın şekilde bulunduğunu görüyoruz. İslam’ın hiçbir ilkesine uymayan, uyduruk olduğu ilk bakışta belli bir hadis şöyledir. “Ahir zamanda ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacak. Bunlardan yalnız biri cennete, diğerlerinin hepsi cehenneme gidecek.” İslâm’a bu derece ters ifade etrafında, koskoca bir dal gelişmiş, yukarıda tasvir ettiğim hastalıklı kafalar, “Hah işte! Ben dememiş miydim?” duyguları içinde bu sözlere sarılmıştır. Tabi bu ifadeyi doğru bulanlar, kurtulacak olan 72. fırkanın ki bunun adı “fırka-i naciye”dir, kendilerininki ve sadece kendilerininki olduğundan emindirler. Allah selamet versin, bizi sık sık eğlendiren hocamızın, sorgu meleğine fısıldayıp sayesinde doğru cennete yöneldiği sihirli password’daki mensubiyet gibi. Bunun tam tersi hadis de var ama o kadar cazip değil: “Ahir zamanda ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacak, hepsi cennete, sadece biri cehenneme gidecek.” Her ağzını açışta düşmanlarını mahveden siyasilerimizin, “ben onlarla cennete falan gitmem” dediğini duyar gibiyim. Peki, gerçek nedir? Gerçek şu ki ciddî İslam uzmanları, geleceğe ait kehanet içeren “prophetic” hadislerin tamamının mevzu, yani uydurma olduğu görüşündedir. Hazreti Peygamber’in mucize ve kehanet taleplerini reddine dair deliller sadece rivayette değil, Kur’an’da da mevcuttur.

Peki, olağanüstü durumlarda, olağanüstü tehlikelerin tehdidi altında, içinizden inanmasanız da bu kadar kararlı ve kendinden emin görünmek halkın morali bakımından doğru olabilir mi? Belki… Fakat benim gözlediğim, saldırganlığın tam ters etki yaptığı, son referandumdaki gibi halkın yarısına terörist demenin gerçek teröristlerin ekmeğine yağ sürdüğüdür. Çocukluğumuzun kurt var diye bağıran yalancı çoban hikâyesini hatırlayın. O hikâyenin sonunda kurt gerçekten gelir ama köylü defalarca kendilerini yanlış alarmla ayağa kaldıran çobanının yalancılığına o kadar ikna olmuştur ki bu sefer gerçek kurda gereken tepkiyi göstermez.

Birkaç hafta önce bir sayın bakanımız şikâyet ediyordu: “Devletin polisine, savcısına, bize inanmıyorlar, teröriste inanıyorlar.” Gerçekten vahim bir durum. Fakat bir saniye durup, “Acaba inanırlığımız niçin bu noktaya geldi? Bizim de bir yanlışımız olmasın… Bir yerde hata mı yaptık?” diye düşünmek gerekir mi? Yoksa bu düşmanlar zaten kâfir ve düşman mıdır?

 

 

Yok, Saydı

 

Dikenler arasında açsın diye bekledim,
Emek verdim, büyüttüm; gülüm beni yok saydı.
Üzerine titredim, gece gündüz yokladım;
Ben ağacım diyerek dalım beni yok saydı.

Kuşatıldı dört yanım, kara çıktı tek “Han”ım;
Bastığım topraklarda, sebil oldu hep kanım;
Sırtımdan hançer yedim, canım yanıyor canım;
Arkama güvenirdim, kolum beni yok saydı.

Kendimi hiçe saydım, birlik olalım diye;
Tavizi hep ben verdim, bütün kalalım diye;
Al bayrağın altında biz de gülelim diye,
Töre dedim, il dedim; “il”im beni yok saydı.

Oku fırlatmak için gerildim bir yay gibi,
Hedefe varmak için koştum deli tay gibi,
Karanlık gecelerde var oldum hep ay gibi,
Ömrümü vakfettiğim, yolum beni yok saydı.

Asırlardır bu yerde pazuyla, elle oldum;
Çağları aşarken de töreyle ille oldum,
Adına Türkçe denen, en güzel dille oldum;
Yoluna kurban oldum, dilim beni yok saydı.

Kimi dost bildim ise yollarına çul serdim,
Hiçbir şey istemedim, gerekirse ben verdim;
Turan’da toy toplamak derdimdir, benim derdim;
Ocağım tütsün dedim, külüm beni yok saydı!

 

 

Cuma Namazını Bırakan Müslümanlar

Son aylarda çevremde “artık Cuma namazına gitmiyorum” diyen insanlar çoğaldı. Hepsi de beni şaşırtan isimler. Çünkü bunların çoğu beş vakit namazını kılan, az bir kısmı da sadece Cuma namazını kılan ama yıllardır çok geçerli bir mazereti olmadan asla bu namazını aksatmayan kişilerdi.

Bu arkadaşların gerekçesi “hocalar siyaset yapıyor. Ben camiye gidersem, sevap kazanacağım yerde öfkeye kapılarak günaha gireceğim” şeklinde oluyor.

Bu kişilere “yanlış yapıyorsunuz, papaza kızıp oruç bozulmaz. Gerekirse siyasi propaganda yapılmayan başka bir camiye gidin”  tarzı uyarılar yapmak meseleyi çözmüyor.

Ak Parti’nin iktidar olduğu son 15 sene içinde camilerin siyasi maksatlarla kullanıldığına dair şikâyetler yoğunlaştı. Din görevlilerinin yani Diyanet İşleri Başkanından, müftü, imam ve müezzinlere kadar AKP ve Erdoğan yanlısı propaganda yaptığı kanaati hâkim.

Her Cuma bütün camilerde okunan Diyanetin hazırladığı hutbeler bile ciddi tepkilere yol açıyor. Mesela son hutbede “15 Temmuz’u Kurtuluş Savaşı, Çanakkale ve Sakarya muharebeleriyle bir tuttu.”

*************************************

Ezanları susturan darbelerden, Darbeleri susturan salalara

Diyanet 15 Temmuz’da “Ezanları susturan darbelerden, Darbeleri susturan salalara” sloganıyla programlar düzenledi. Mesela 90 bin camide aynı anda salalar okuttu. Aynı slogan yandaş Akit TV‘de 15 Temmuz programları esnasında sık sık ekrana getirildi.

Bu slogan iki açıdan sorunludur:

Birincisi, benim yaşadığım hiçbir darbede ezanların susturulduğuna şahit olmadım.

İkincisi, Darbeyi önleyen asker ve polislerin yaptıklarını görmeyip, “darbeyi salaların susturduğu” iddiası hakkaniyete aykırıdır.

Ancak din adamlarının benzer tavırlarının tarihi kökleri çok eskidir.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinin akabinde kutlamalar yapılırken, zaferden kendilerine pay çıkarmak ve böylece Padişahın iltifat ve ödülüne mazhar olmak isteyen hoca ve dervişler, “Padişahım Allah dualarımızın bereketiyle bu zaferi size müyesser kıldı” demişler.

Bu söz üzerine Fatih Sultan Mehmet, kılıcını okşayarak, “doğru söylüyor olabilirsiniz ağalar ama bunun hakkını da unutmayasınız” demiş. Zaferdeki ana unsur olan Silahlı Kuvvetlerin başarısını sahiplenmeye çalışan bu kişilere gereken dersi vermiş.

Çünkü lider “adil” olmalıydı ve adil olmak “herkese hak ettiğini vermek” demekti.

*************************************

Dini Siyasette Kullanmanın Vebali

Dini siyaset alanında kullanmak, seçim kazanmak ve kamuoyu oluşturmak açısından, en etkili araçtır.

Camileri siyasi propaganda merkezi olarak kullanmanın yolunu açtığınızda inanılmaz bir alan yaratıyorsunuz.

Propaganda açısından yüz binlerce konferans, on binlerce TV programının etkisini ve bereketini aşan mümbit bir arazi elde ediyorsunuz.

Hocanın siyasi kanaatini dinin bir emri gibi algılayan cemaati başka hiçbir araçla bu kadar etkileyemezsiniz.

Etkili olmasına bu kadar etkili ama hem dini açıdan ve hem de etik değerler açısından çok yanlış işler bunlar.

AKP “İslamcı” bir parti olarak gözüküyor, dini figür ve kavramları sıkça kullanıyor. Fakat her kitle partisinin içinde olabilecek ahlaksız, hırsız, uğursuz, hain tipler bu partide de fazlasıyla bulunmakta.

Bunları gören bazı Müslümanların “ben bunların dininden değilim” tepkisine şahit oluyoruz.

Hatta bir Tanrı’nın olduğuna inanan fakat bir kısım AKP’lilerin uyguladığı din anlayışının kaynağı olduğunu düşündükleri kitap ve peygamberi red ettiği için “deizm“e kayan kişiler var. Duyum ve gözlemlerimize göre bunların sayıları çoğalıyor.

İslami kavram ve değerlerin içini boşaltan “siyasal İslamcıların” en çok İslam’a zarar verdiklerini düşünüyordum. Ama Müslümanların doğrudan inanç ve ibadetlerine yansıyan böylesine ağır bir sosyal tahribat olduğunu gözlemlemek beni iyice ürküttü.

Levent Gültekin “İslamcıların İktidarla İmtihanı“nın sonucunu “Şatafatlı Mağlubiyet” olarak tarif etmişti. Sadece onların mağlubiyeti olsa önemsemezdim ama galiba topyekûn İslam ve Müslümanların mağlubiyetini hazırlayan bir süreçteyiz.

AKP ve Genel Başkanı Erdoğan siyasi başarı kazanmak istedikleri bir konuya konsantre oldular mı hedefe tam kilitleniyor. Hedefi tutturmak için ölçü mizan bırakmadan, her türlü aracı ve abartıyı meşru gören bir anlayışla meseleye asılıyor.

15 Temmuz kutlamalarındaki abartı ve dini motiflerin (dua, sala, Kur’an okumaları) bu kadar yoğun kullanılması AKP kitlesini mutlu ediyor. Fakat bunların “AKP’ye muhalif dindarlarda” ciddi inanç tahribatına yol açtığını söyleyebilirim.

Bir kesim Müslüman’da inanç tahribatına sebep olanların, bu dünyada olmasa da, ahiretle ilgili bir hesap probleminin olacağı kanaatindeyim.

 

 

Gönüle Öğüt / Şarkılar ve Saz Eserleri:

0

Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzik Bölümü, Yaylı Çalgılar Ana Sanat Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Uğur Türkmen, aynı zamanda bestekârdır. ‘Gönüllere girme derdi olanlara…‘ ithaf ettiği bestelerle sessizce gönüllere girip mutena bir köşeye yerleşiveriyor.

Dinar Belediye Başkanı Saffet Acar’ın ‘Sunuş‘ başlıklı yazısıyla başlayan eser, Doç. Dr. Uğur Türkmen’in kitap hakkındaki açıklamasından sonra şarkıların notaları ve güfteleri ile devam ediyor.

Abdülkadir Meragî’den (?-1434), Buhurîzâde Mustafa Itrî Efendi’den (1630-1711), Hâfız Post’dan (1630-1694), Hammamîzâde İsmail Dede Efendi’den (1778-1846), Tanbûrî Cemîl Bey’den (1873-1916) aldığı gıyâbî feyzle; ‘günümüzün mûsıkî üstadı, geleceğin müzik âlimi‘ olarak anılmaya lâyık Uğur Türkmen, sözlü eserleri; gitar, org, piyano gibi batı müziği enstümanlarıyla da icra etmek isteyen gençleri, transpoze etme külfetinden kurtarmak için iki farklı nota sisteminde yazdığını belirtiyor.

Öyle anlaşılıyor ki Hocamız, gündüz ilimle yorulan zihnini ve bedenini, gecelerde ve tatil günlerinde müzikle yoğurarak dinlendirmiş.

17 X 24 santim ölçülerinde, parlak kuşe kâğıda basılı 101 sayfalık eserinde, sözleri Süleyman Uysal’a ait 18, İsa Oğuz ve Derviş Yoksul mahlasını kullanan Şemsettin Kubat’a ait 2’şer, Ayhan Baran, Şahinkaya Dil ve Ayhan Yarıcı’ya ait 1’er olmak üzere 25 adet şarkı ile Hicaz, Hüseynî, Kürdilihicazkâr, Muhayyerkürdî, Nihavend, Saba-Uşşak ve Segâh makamlarında 9 adet saz eseri notalarıyla birlikte yer alıyor.

Şarkıların sözleri insanlarımızı iyiye, doğruya ve güzele yönlendiriyor. Hepsi; temelinde İslam bulunan millî kültürümüzü oya gibi işleyen, sevgiye yönlendiren ve insan sevgisini yücelten eserler…

Repertuarını zenginleştirmek, renklendirmek isteyenler için mükemmel bir fırsat.

Sanatın ve estetiğin yalnızca İstanbul’da bulunabileceğini, yaşanabileceğini iddia edenlere inat, sanatın; Anadolu topraklarında doğup geliştirildikten sonra İstanbul’a armağan edildiğini ispat etmek maksadıyla hazırlanmış bir eser. Göz okşuyor, gönül dolduruyor

Kitaptan, tadımlık bir şiir:

 

UŞŞAK İLÂHİ

‘Lâ ilâhe illallah’

Sever isen Allâh’ı

Hem de Resûlullâh’ı

Zikret Veliyyullâh’ı

Lâ ilâhe illallâh

Hakikatin yapısı

Sekiz cennet kapısı

İhvanların tapısı

Lâ ilâhe illallâh

Süre-i Mııhammed’te

Beşyüzdoksan sayfada

Yirmisekiz âyette

Lâilâhe illallâh

Kur’ân-ı Kerîm’dedir

Fa’lem ennehû’ durur

Yüzdört kitapta budur

Lâ ilâhe illallâh

Âşıkları coşturan

Hadden öte aştıran

Gönülleri taştıran

Lâ ilâhe illallâh

Yoksul Derviş bu adı

Çalar dilde bünyadı

Her dem eyle feryâdı

Lâ ilâhe illallâh

 

(Güfte: Yoksul Derviş)

 

Dinar Belediyesi’nin kültür hizmeti olarak sunulan eser:

1-Doç. Dr. UĞUR TÜRKMEN

2-DİNAR BELEDİYESİ

dinarbelediyesi1874@gmail.com

 

3-AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ

DEVLET KONSERVATUARI MÜDÜRLÜĞÜ

konservutuvar@aku.edu.tr

 

Adreslerinden talep edilebilir.

Transpoze: Bir şarkının akor ve gamlarını başka bir gama taşıyarak şarkının tonunu değiştirmektir. Türk müziği sazlarına göre yazılmış bestelerin, batı müziği müzik âletleri ile de icra edilebilmesi için düzenlenmesi işlemine verilen isimdir. Umumiyetle bir şarkının tonunu solistin daha rahat söyleyebileceği bir aralığa çekmek için kullanılır.

Bünyad: Esas, temel.

 

Doç. Dr. UĞUR TÜRKMEN:

1971 yılında Kütahya’da doğdu. İlk ve orta tahsilini Kütahya’da tamamladı. 1993 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümü’nü bitirdi. 1996 yılında Selçuk Üniversitesi’nden ‘İlim Uzmanlığı’nı, 2005 yılında ise Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Müzik Ana İlim Dalı’ndan ‘Doktora’sını aldı. 2006 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Yardımcı Doçent olarak göreve başladı. 2010 yılında Doçent oldu.

Müzik eğitimi ve müzikoloji alanlarında millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli dergilerde makaleleri, ‘müzik eğitimi, oda müziği-orkestra, çocuk şarkıları’ alanlarında kitapları yayımlandı.

İlmî çalışmalarından bazıları:

 

Milletlerarası hakemli dergilerde 2 makalesi, Milletlerarası ilmî toplantılarda sunulmuş 8 adet bildirisi, hakemli dergilerde yayımlanmış 10 makalesi, millî toplantılarda sunulan ve bildiri kitaplarında yer alan 12 bildirisi, Türkiye’de düzenlenmiş ilmî toplantılarda davetli konuşmacı olarak sunulmuş 3 adet bildirisi vardır. Kitaplara yazdığı bölümlerin sayısı 26, hazırladığı kitap-CD’lerin sayısı 4’tür. Ayrıca meslek dergilerinde yazımlanmış 8 adet makalesi bulunmaktadır.

Verdiği dersler: *Müzikle alakalı işitme, okuma ve yazma yöntem ve stratejileri,*Solfej, Araştırma Yöntemleri ve *Seminer.

 

 

DERKENAR:

Çocuklara Kitap Okumayı Sevdirmenin Püf Noktaları:

 

Dünyaca tanınmış Arjantinli yazar Jorge Luis Borges ‘Ben daima cennetin bir tür kütüphâne olduğunu hayal ettim‘ diyordu. Ancak akıllı telefonlar, video oyunları, tabletler ve daha pek çok araçla bugün teknoloji, heyecanlı ve renkli dünyası ile çocukların dikkatini çekiyor. Gerçekten de gençlerin teknoloji dünyasından uzaklaşıp kitap okumaya yönelmesi kolay değil. Çünkü günümüzde onlar cenneti kütüphaneler yerine bilgisayarlarda arıyor. ABD’nin önde gelen eğitim platformlarından Edutopia, ailelerin ve eğitimcilerin çocuklara kitapları sevdirmesinin yollarını bir kitapçıkla anlatıyor.

 

Sorular sorun

Çocuklarınıza kitapları sesli okuyun. Bundan büyük keyif alacaklar. Daha sonra okuduklarınızla ilgili sorular sorun. Bölümlerde cevapların saklandığı yerleri bulmasına yardım edin. Onlara kitapları aşkla, şefkatle ve anlayışla aktarın. İyi okunan bir kitap, onları motive eder.

 

İlgi alanlarını gözleyin

Onları okumaları için cesaretlendirirken, hangi tip kitapları tercih ettiklerini de dikkate alın. Bu belki mizah, hikâye, târih veya roman olabilir. Ne sevdiklerini anladıktan sonra, ona göre kitaplar seçebilirsiniz.

 

Rahat bir alan yaratın

Çocuklara rahat bir okuma ortamı yaratın. Olabildiğince, uygun ışık, dikkat dağıtıcı unsurlardan arınmış bir ortam sağlayın. Çocuklar okuma alanlarını severse, bu onlarda zamanla bir alışkanlık hâlini alabilir. Bu sâyede çocuklar ortam ile okuma arasında olumlu bir ilişki kurmaya başlar.

 

Materyalleri çeşitlendirin

Evde ya da okulda okuma materyallerini nasıl çeşitlendirdiğiniz, okumayı sevdirmede önemli rol oynar. Mesela, çocuklara yaşlarına uygun mizah kitapları, dergi ve gazeteleri okumaları için izin verin. Bu, sadece özgüveni artırmayacak, onları okumaları için cesaretlendirecek. Okumanın keyifli bir aktivite olduğunu keşfedecekler.

 

Siz okurken onlar çizsin

Çocuklar, sınıflarında edebiyatsever bir öğretmen görürse, tutkusunu paylaşmak isteyebilir. Onlara favori kitaplarınızdan ve size neler hissettirdiğinden bahsedin. Sınıfta siz yüksek sesle okurken, çocuklardan hikâyeyle ilgili resim çizmelerini isteyin. Okuduğunuzla daha çok ilgilenmeye başlayacaklar. Aileler de bunu evde uygulayabilir.

 

Kitap seçmelerini isteyin

Sınıfta tahtanın önüne bir sandalye koyun ve bunu okuyucu sandalyesi olarak tanıtın. Öğrencilerinizden heyecan duydukları bir kitabı seçmelerini isteyin ve ardından derste yüksek sesle okumaları için okuyucu sandalyesine dâvet edin. Herkese okuma hakkı tanıyın ve sonrasında sorular için vakit ayırın. Ancak bunu şart koşmayın, doğal bir süreçte eğlenceli ve istekli bir şekilde yapılmasına gayret edin.

 

Sınıf kütüphanesi oluşturun

Bir sınıf içi kütüphaneye sahip olmak önemlidir. Çünkü bazı öğrencilerin aileleri, kitap alabilecek maddî durumda olmayabilir. Bu kütüphane sâyesinde, evlerinde kitaba ulaşma imkânı olmayan çocuklar, okuma sevgisi kazanabilir. Ayrıca okul kütüphânesine gitmekten çekinen ya da bu konuda tembellik gösteren öğrenciler de eğer sınıfta yeterince kaynak varsa, bu açığı kapatabilir.

 

Grup halinde okuma yapın

Okuma konusunda isteksiz veya yetersiz olanların şevklerini artırmak için yaşça daha büyük öğrencilerinizle grup oluşturabilirsiniz. Bu sâyede alt sınıflardaki çocuklara kendi yaşlarına daha yakın öğrencilerden faydalanma fırsatı vermiş olursunuz.

 

Kitapları seviyesine göre ayırın

Çocuk kitabı da olsa, her kitabın seviyesi aynı değil. Kimi bolca resme yer verirken, bâzıları daha zorlu olabiliyor. Sınıf kütüphanesindeki kitapları okuma zorluğuna göre çeşitli renk kodlarıyla seviyelere ayırabilirsiniz. Böylelikle öğrencileriniz üst seviyedeki kitapları okumak için daha fazla şevk gösterebilir. Okuma egzersizleri yaparken, onlardan bir basamak ilerlemelerini isterseniz, başarılı bir okuma seyri yakalayabilirsiniz.

İlmî kitaplara yer verin

Bâzı çocukların hikâyeye, romana değil de, bilime ilgisi vardır. Çoğu çocuk renkli bilim kitaplarını okumaktan büyük keyif alır. Kütüphânede onlar için hazırlanmış bilim kitaplarına da yer ayırın. Okuma sevgisi için her şeyden önce ilgi duyulması gerekiyor.

 

Yeni çıkanları tanıtın

Artık basımevleri çocukların ilgisini çekebilecek, çok değişik tasarımlara sâhip kitaplar yayımlıyor. Belli periyodlarla yeni çıkan kitapları çocuklarınıza tanıtabilirsiniz. Öğretmenler ise, aralarda veya ilgili derslerin bir kısmını kitap tanıtımına ayırabilir. Öğrenciler de bu tanıtımlara dâhil edilirse hem özgüvenleri gelişir, hem de kitaplara ilgileri artar.

 

Kapak tasarımı yaptırın

Çocuklara beğendikleri kitapla ilgili poster veya kapak tasarımı yapmaları için ödev verebilirsiniz. Ayrıca kitaptaki karakterleri çizdirmek ve kâğıdın altına bunların özelliklerini belirtmelerini istemek de kitaplara ilgilerini arttıracak yöntemler arasındadır.

 

Haftanın yazarını belirleyin

Aileler evde haftanın yazarını belirleyip, çocuklarını okuma yapmaları yönünde teşvik edebilir. Öğretmenler ise her hafta bir yazar seçip, sınıfta okumalar yapabilir, yarışmalar düzenleyebilir. Öğrencilerinizden bu yazarlarla ilgili yazılar da isteyebilirsiniz. Böylelikle çocuklar, yazarları daha yakından tammış ve araştırmış olur.

 

Tartışmalar düzenleyin

Daha üst sınıftaki öğrenciler için kitaplardaki tema, bölüm ve karakterlerle ilgili tartışma atölyeleri düzenleyebilirsiniz. Romandaki karakter analizinde ortaya, tartışmaya açık bir nokta atarak öğrencileri kitaplar hakkında daha yoğun düşünmeye sevk edebilirsiniz. Bunu bir yarışma havasında, işin içerisine biraz da rekabet katarak yaparsanız, geleceğin edebiyat eleştirmenlerine ‘merhaba‘ diyebilirsiniz. Zaman zaman okullara dâvetli olarak gelen yazarlarla, öğrencileri bir araya getirerek, bu atölyelere güç katabilirsiniz.

 

Kitapçıları birlikte gezin

Çocuğunuzla birlikte kitapçıları gezin. Bırakın raflarda kendi keşiflerini yapsınlar. Siz de zaman zaman onları kitap seçimleri konusunda yönlendirebilirsiniz. Kitapçı veya kütüphânede vakit geçirmeyi sevmeye başlarlarsa, hayat boyu kitap okuma alışkanlığına sâhip olurlar.

 

(Nuran Çakmakçı: Hürriyet Gazetesi, İstanbul 1 Şubat 2016)

 

 

 

KUŞBAKIŞI

 

KONFÜÇYÜS / SÖZLER

 

Konfüçyüs, ‘Konfüçyüsçülük‘ veya ‘Konfüçyüsyanizm‘ olarak anılan, kimilerine göre ‘din‘ olduğu iddia edilen, hakikatte ise; ‘ahlak sistemi’ veya ‘felsefî doktrin’ olarak kabul edilebilecek sistemin kurucusudur.  Kendisi, ilâhî bir sistemin temsilcisi olduğunu iddia etmemiştir. Dînî mevzular üzerinde de konuşmamıştır. Metafizik (akla dayanan, vahiyle alakası olmayan) mevzular üzerinde konuşmuş, ahlaklı olmayı, atalara ibâdet derecesinde saygı gösterip bağlı kalmayı, ana-baba ilişkisinin ehemmiyetini anlatmıştır. O’na ait olduğu söylenen kitaplar, öğrencileri tarafından yazılmıştır. ‘Sana yapılmasını istemediğin bir hareketi, başkasına yapma‘ prensibini ortaya koyan kişidir.

 

M.Ö. 551-479 yılları arasında yaşadığı kabul edilen Konfüyüs’ün öğretileri ölümünden sonra din olarak kabul edilmiş ve Çin, Tayland, Tayvan, Wietnam, Kore, Japonya ve Hindistan’da taraftar bulmuştur.

 

Felsefe Târihçisi Birdal Akar‘ın Türkçeye tercüme ettiği, 12 X 19,5 santim ölçülerinde 155 sayfalık kitapta; ‘Öğrenmeye Dair, ‘Hükümdarlık Üzerine‘, ‘İyiliğe Komşu Olmak‘, ‘Anlatmak Üzerine‘ ve ‘Aileye Dair‘ gibi başlıklar altında Konfüçyüs’ün öğretilerinden bir bölüm veriliyor.

 

Dikkati çeken sözlerin bir kısmı:

*Kıvrak konuşan ve samimiyetsiz gülen birinin iyi olduğunu düşünmek zordur.

*Hiçbir zaman ahlaksızlık düşünme.

*Yüksek vazifelere erişince tevazuu elden bırakan, törelere hürmetsizlik eden birinin insan olduğunu düşünmek nasıl mümkün olur?

*İyiliğin komşuluğunda yaşamak, insanı mükemmelliğe vardırır.

*İyiliği seven kişi, hiçbir şeyi ondan üstün germez.

*İnsanı yaşatan dürüstlüğüdür. Dürüst olmayan bir hayatı yaşamaya kalkışırsan, seni kurtarabilecek olan tek şey, kör tâlihindir.

*Efendi insan, mâtem tutan biri sofrasına oturduğunda, doyacak kadar yemez.

*İnsanların güvenini kazanamamış bir devletin ayakta durması imkânsızdır.

*Asil insan; etrafına hürmetkâr olmak, etrafında huzur tesis etmek için kendisini yetiştirir.

*Yalnızca çok bilgeler ve çok ahmaklar değişmez.

*Asil insan, halkına cemerttir fakat israf etmez. Vazife verir fakat kimsenin âhnı almaz. Arzu eder fakat açgözlülük etmez. Yücedir fakat kibirlenmez. İnsanlarda korku uyandırır fakat zulmetmez.

 

Çinliler, Konfüyüs’ten öğrendiklerini Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman Türkler için tatbik etseler ne iyi olurdu.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12           e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

 

 

TÜRKSÜZ AVRUPA:

Atilla Ataman’ın Tcherep Spiridovitch’ten dilimize çevirdiği 208 sayfalık kitap, güvenlikçi Avrupa anlayışının oryantalist bakış açısıyla birleşmesinin elle tutulur örneği olması bakımından mühimdir. Ayrıca eserde ağırlıklı olarak Fransa’nın güvenlik politikaları işlenmekte ve bu dönemde yaşamış birçok Fransız yazarın Osmanlı Devleti ile alakalı farklı değerlendirmelerine de yer verilmektedir. Türksüz Avrupa, bu bakış açısının ve Avrupa-Türkiye arasındaki bugünkü kültür ve siyâset ilişkilerine damgasını vuran târihî arka plânın daha iyi anlaşılabilmesine yardımcı olabilmektedir. Zira Avrupa bilinçaltına yerleşen Türk meselesinin zihinlerde oluşan, hakîkatle alakası olmayan düşünceler, farklı boyutlarda bugün hâlâ karşımıza çıkmaktadır.

 

PINAR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27, Defne Han Oda: 15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

 

ESKİ YUNAN’DA MİT VE TRAGEDYA:

Oresteia, Kral Oidipus, Philoktes ve daha fazlası… Bütün bu eserler tam anlamıyla ne anlatır okuyucusuna? Bu sorunun cevabını,  Jean-Pierre Vernant ve Pierre Vidal-Naquet tarafından kaleme alınan Eski Yunan’da Mit ve Tragedya isimli kitapta detaylı olarak açıklanıyor. 2 ciltten oluşan çalışmanın ilk cildinde, 5. yüzyıl tragedyasının geneli, metinlerle çağlarının politik ve sosyal kurumlarıyla olan diyalogları ve ilişkileri anlatılıyor. İlk bakışta birbirine benzemeyen incelemelerin derlemesi gibi görünen bu cilt, Louis Gernet öğretisi ışığında edebiyat sosyolojisinden tarihî antropolojiye kadar farklı disiplinlere yelken açıyor. İkinci ciltte ise konular 5. yüzyıldan çok fazla uzaklaşmadan veriliyor. Eski Yunan’da maske şekilleri, ‘Aşil’ diye bildiğimiz Aiskhylos’un geçmişi, şimdisi ve daha fazlası var. Mitoloji ve tragedya ile ilgilenenlere hitap eden kitap, 2012 yılında basılmış, 579 sayfa.

KABALCI YAYINLARI:

Gülbahar Mahallesi, Cemal Sâhir Sokağı Nu: 16 Çelik İş Merkezi D Blok Mecidiyeköy, İstanbul. 0.212-34754 51 Belgegeçer: 0.212-347 54 64 e-posta: yayinevi@kabalci.com.tr www.kabalci.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-İSLAM İKTİSADI VE EMEK: Kolektif, Gülnihal Kafa / İktisat Yayınları

2-BAŞ (Roman): Rahimcan Otarbayev / Bengü Yayınları

3-KUR’AN’LA YAŞAYANLAR: Metin Karabaşoğlu /  İz Yayıncılık

4-NİSAB’ÜL MEVLEVÎ ve MEVLEVÎLİK YOLUNUN ESASLARI: Şeyh İsmail Ankaravî / Mihrabat Yayınları

5-PROF. DR. ZAĞLUL EN-NECCAR İLE BİLİMSEL TEFSİR ÜZERİNE: Prof. Dr. Ahmet Aktaş / Nida Yayıncılık