16.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 674

Kur’anî Kavramların Güncelleştirilmesi

15 Temmuz Kalkışması ve sene-yi devriyesindeki anma programları vesilesiyle bir daha gördük ki dinî bilgilerimiz şeklî bazı uygulamalardan ibaret ve bir yaşam kaynağı olan Kuran-ı Kerim‘in muhtevasıyla hiç de ilgili değil.

Bu ülkenin en zeki çocuklarının programlı çamaşır makineleri gibi robotize kul haline getirilmeleri hem İslamiyet’e hem Türklüğe ihanettir. 5 vakit namaza gündüz kuşluğu ve gece teheccüdü ekleyen, pazartesi ve perşembe sünnet orucu tutan bir dinî yapının Devleti ele geçirmeye kalkışmasına karşı halkın meydanlardaki mücadelesidir asıl İslam.

Asıl İslam; yâsinler, hatimler, selâlardan önce demokrasi gaspına karşı çıkış, milletin egemenliğini ve onun seçimler yani meşveretle tecelli etmiş iradesini koruma, câri hukuku ortadan kaldırma adına kendisine yönelen namlulara karşı “müdafaa-ı hukuk” mantığıyla halkın kitleler halinde kıyamıdır.

Yüce Kur’an bizi hep zulme, haksızlığa, kötülüğe karşı mücadeleye ve hep iyiliğin yanında yer tutmaya, toplumsal fayda için çalışmaya çağırır. O yüzden de Yâsin’in binlerce kez tecvid ve kıraatla telaffuzen okunmasını değil o sûrede anlatılanların anlaşılarak okunmasını ve mümkün olduğu kadar hayata tatbik olunmasını ister inananlarından.

İçtihat dediğimiz akıl yürütme ya da yorum yapma da sürekli sorulara sorarak düşünmeye ve akletmeye zorlayan Kuran’ı anlamak için olmazsa olmazlardan. Fakat nerdeyse 500 yıldır derin dondurucuda dondurduğumuz ürünleri, reçel kavanozlarını dışından yalayarak beslendiğimizi zannediyoruz.

İşine geldiğinde eskiye öykünen, işine gelmediğinde güncelleyen kurnaz Hocagil tipler sarık-sakal yani tepeden başladığı sünnet fotomontajında iskarpine geldiğinde çarığı, Mercedes olduğunda da deveyi hemen hap edebiliyor. The Cemaat‘in himmet adı verilen para cukkalama toplantılarının LPG’si Hoca’larının açlıktan karnına taş bağlayan sahabeyi ağlak üslûpta anlatması değil miydi? O deliği neden tamamen kapatmıyoruz, aynı yerden başka Hocaların ve başka cemaatlerin mi ısırmasını bekleyeceğiz?

Amele‘yi işçi yaptık da ‘amel‘i niye yapmadık acaba? Ya ‘salih amel‘i neden faydalı iş, barışçıl eylem saymıyoruz? Bakara 277‘de “İnnellezîne âmenû ve a’milû’s-sâlihâti ve e’kâmû’s-salâte ve âtevû’z-zekâte” denmesine rağmen din görevlileri hâlâ neden salih amel’i namaz, oruç, zekât olarak anlatır dururlar?

2008‘in Nisan ayında yazdığımız VEMA EDRÂKEME’L-İSLÂM? başlıklı yazının altını dolduracak bolca malzeme bulunduğundan ikinci ismi de WHAT’S THE MEANİNG OF İSLAM? olan bir kitap hazırlığımız var. İlerde kitaptan okuyacağınız bazı dinî kavram güncellemelerini bu bağlamda yukarıdaki kanaatlere destek bakımından buradan paylaşmış olayım:

Din: medeniyet, uygarlık – İslâm: esenlik – Kur’an: okuna(maya)n – Resul (Peygamber): elçi, uyarıcı – İman: adanma – Müslüman: barış ve esenlik timsali – Mü’min: Güvenlik abidesi – Takvâ; sorumluluk bilinci – Tevhid: birlik, bütünlük – Câmi: bütünleşme yeri (Cemevi: bütünleşme evi) – Şeriat: anayasa – Tebliğ: kural ikazı – Kul Hakkı: insan hakları – Meşveret: demokrasi, Sünnet: Peygamber tavrı – Sâlih: barışçıl – İhlâs: duruluk – Hidâyet: aydınlanma – Salât (Namaz): dayanışma – Zekât: çoğaltma – Savm (Oruç): öz kontrol – Hacc: kongre, kurultay – Tathir (Abdest): arınma – İbâdet: insanlık, Nüsuk: ritüel, dinî âyin – İnfak: paylaşma – Ahlâk: fıtrata dönüş – Dua: yönelim – Rıza: uygunluk – Ezan: mesaj…

2023 hedefi Kuran‘ı yani İslam‘ı doğru anlamaktır. Sonrası kolay.

 

 

İkisinden Biri Olmak Zorunda Değilsiniz

Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabının kahramanı Snelman, bir futbol şöleninde  konuşma yapar ve der ki; “Sokrat’ın ve Herkül’ün resimlerine bakın. Sokrates’in kafası oldukça büyüktür, alnı neredeyse dışarı fırlayacak gibidir. Fakat Herkül’ün gelişmiş adaleli vücudu üstünde kafası küçüktür.

Ben size ikisinden biri olun demiyorum. İkisini de ihmal etmeyin diyorum. Futboldaki başarılarınızın yanına ekonomik, sosyal, fikir ve ahlak alanındaki başarılarınızı da koyun.

***

Bu kitap çok önemlidir ve hakkında çok değişik açılardan değerlendirmeler yapmak mümkündür. Benim bugün dikkat çekmek istediğim husus “ikisinden biri olmak zorunda değilsiniz” mesajı.

Bu mesaj bana, 1980 öncesi gençlik hareketleri içinde dikkati çeken üç grubun sloganlarını hatırlattı. Milliyetçi/ Ülkücü gençler “Milliyetçi Türkiye”, İslamcı gençler “Müslüman Türkiye“, Devrimci gençler ise “Bağımsız Türkiye” sloganlarını kullanıyordu. Hatta bir grubun yazdığı bu sloganlardan birini duvarda gören diğer grup, sloganın Türkiye kısmını bırakıp, önündeki kelimeyi kendine göre değiştiriyordu.

Oysaki bunlardan birini seçmek zorunda değildik. Bu millet hem Türk (Milliyetçisi), hem Müslümandı ve milliyetçi olmanın olmazsa olmazlarından biri bağımsız olmaktı. Yani sloganlara hapsolmasak, hepimizin hedefi aynı olabilirdi.

Birbirimizle çatışacağımıza, hepimiz Milliyetçi, Müslüman ve Bağımsız bir Türkiye için çalışabilirdik.

*************************************

15 Temmuz’da da İkisinden Biri Olduk

15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü sonrasında doğru bir idrake kavuştuğumuzu sandık. Milletimizin bütün katmanları ve her siyasi görüşten insanlarımız dış kaynaktan beslenen FETÖ’cü darbeye karşı çıkmıştı. “Yenikapı ruhu” diye adlandırılan bir mutabakat oluşmuştu.

Bir sene geçtikten sonra maalesef bu mutabakatın kalmadığı görülüyor.

Burada en büyük sorumluluk şüphesiz devleti yönetenlere, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ile iktidar partisi AKP‘ye düşer.

Muhalefet partileri çıkarılacak her türlü kanun için destek vermeye hazır olduğunu taahhüt etmelerine rağmen, hükümetin TBMM’ni devreden çıkarıp, ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile yönetmeye devam etmesi bu kırılmanın ilk ve temel sebebidir.

Sadece TBMM değil, yargı da büyük ölçüde devreden çıkarıldı. KHK’lar ile kamu görevinden atılan yaklaşık 300 bin kişi için yargı yolu kapatıldı.

Dahası yargı sisteminin ve bürokrasinin siyasi kadrolaşma ile tek tipleştirilmesi devlete olan güveni sarstı. Devlet organlarının liyakat yerine tamamen AKP yandaşlığı ve Reis’e sadakat kriterine göre yeniden dizayn edilmesi devlete güveni yıktı.

OHAL altında gidilen, adil olmayan şartlarda yapılan ve dürüst olduğundan kimsenin emin olamadığı Anayasa referandumu yapıldı. Bu referandum ile “kuvvetler ayrılığına” ve parlamenter sisteme veda edilmesi demokrasiye ciddi darbe vurdu.

Referandum sonuçları ülke nüfusunun karpuz gibi tam ortasından ikiye bölündüğünü gösterdi.

Ana muhalefet CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarihe geçen 420 km’lik “Adalet, Hak, Hukuk” talepli yürüyüş yaptı. Bu müthiş eyleme toplumsal destek dahi, referandumdaki “evet” ve “hayır” a göre, bir başka deyişle “bizden olanlar ve olmayanlar” ölçütüne göre gerçekleşti.

15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün en çok kime yaradığı sorusunun bir tek cevabı var. RTE/AKP bu olayı fırsata çevirdi ve hem iktidarını pekiştirdi ve hem de ülkenin yönetim şeklini değiştirdi.

Bu darbe teşebbüsü olmasaydı devleti oluşturan yasama, yürütme ve yargı güçlerini Cumhurbaşkanında toplayan bu değişikliğin yapılması mümkün değildi.

Milletimizin yarısı Erdoğan ve partisinin “demokrasi” istediğine inanmıyor. Bu sebeple meydanlarda “demokrasi nöbeti” çağrısına soğuk baktı.

Sosyal medyada gösterilen tepkilere baktığımızda, iktidarın 15 Temmuz’un birinci yıldönümünde devletin bütün imkânlarını kullanarak çok görkemli bir şekilde anma programları düzenlemesini, bir kesim “yeni bir devlet ve millet oluşturulması projesi”nin parçası olarak değerlendiriyor.

23 Nisan’larda, 19 Mayıs’larda, 30 Ağustos ve 29 Ekim’lerde hava muhalefeti veya terör endişesi gibi bahanelerle kutlamaları yapmayan, 10 Kasım’larda hastalanan devlet yöneticilerinin 15 Temmuz’u “en kutsal bayram” havasında kutlaması eleştiriliyor.

Hiçbir milli bayramda yaşamadığımız şekilde toplantılara bedava taşıma, ikram vd masrafları 15 Temmuz için esirgemeyen devlet;

Törenler için sınırsız harcama yapan Belediyeler ile milyonluk ilanlar veren devlet ihaleleri ile büyümüş şirketler;

Bedava sınırsız görüşme ve internet hizmeti sunan Turkcell, Vodafone ve Türk Telekom gibi kuruluşlar,

Tam gün özel yayın yapan TV’ler milli duygular konusunda samimi bulunmuyor.

Bu sebeplerle 15 Temmuz, milli birlik ve beraberliği temin yerine, AKP kitlesinin sadakatini artırmaya, bu kitleye güç ve moral vermeye yarayan etkinliklerin yapıldığı bir gün oldu.

Keşke ortak acıları paylaştığımız, yapılan hatalarla yüzleştiğimiz, ortak duygu ve çözüm yollarında buluştuğumuz bir gün olabilseydi.

*************************************

Demokrasi Nöbeti ve Gazeteciyi Gözaltına Almak

İzmit’te, Kocaeli Koz internet sitesinde, yazı işleri müdürü olan Yeliz Koray’ın 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak ‘Yerim Destanınızı’ başlıklı köşe yazısı yayımlandı. Yazı müthiş ilgi gördü, birçok internet sitesinde yayımlandı. Sosyal medyada rekor paylaşımlar ile inanılmaz bir okuyucu kitlesine ulaştı.

Yazının olağanüstü ilgi görmesi üzerine aktroller devreye girdi. Bütün paylaşımların altına hakaret dolu yorumlar yağdırdılar. Bazıları O’nun cezalandırılmasını istedi.

Yazı 15 Temmuz ile Çanakkale ve Sarıkamış Muharebelerini, Kurtuluş Savaşımızı, PKK ile verilen mücadeleyi eşdeğer hatta üstün tutanlara bir tepkiyi ifade ediyordu.

Dahası 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim’lerde bayram yapmamak için hava durumu ve güvenlik gerekçelerini ileri sürenlerin, 15 Temmuz anma/kutlamaları için milyonları meydanlara dökmelerine, bugüne kadar görülmemiş boyutta törenler düzenlemelerine, 1 Temmuz afişlerinde, FETÖ yerine, Türk Askerinin aşağılanmasına toplumun bir kesimindeki mevcut öfkeyi yansıtıyordu.

Benim yazıdan çıkarabildiğime göre tepki 15 Temmuz anmalarına değildi. 15 Temmuz’a gelinmesinde katkısı olanların bu olayı fırsata çevirerek, Cumhuriyetin değerlerini sileceği, yerine farklı bir devlet yapısını getireceğine dair endişeden kaynaklanıyor.

Yeliz Koray bir yazar olarak toplumun bir yarısının nabzını tutmuş ve bu kesimin duygularını yansıtan bu çok etkili yazıyı yazmıştı. İçinde hakaret, küfür, belli şahıslara yönelik tahrik yoktu.

Yeliz Koray‘ın ve O’nun gibi düşünenlerin fikrini bazıları benimsemeyebilir. Ama toplumun nabzını tutmak isteyenler bu fikirleri okumalı ve gereken dersleri çıkarmalı idi.

Bunun yerine, kitleleri “demokrasi nöbeti” için meydanlara toplamışken, yazısı sebebiyle Gazeteci Yeliz Koray gözaltına alındı. Daha sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Birilerinin demokrasiye miting ve nöbetlerden önce düşünce ve basın özgürlüğüne saygı ile sahip çıkılabileceğini anlaması gerekiyor.

 

 

Ahlak Hayatın Sanatıdır

0

Ahlak, insanın ve insanlığın doğuş, gelişme, olgunlaşma ve var olma bakımından kendisine tabi olduğu ilkeler, kurallar ve değerler anlamına gelir. Bütün insanlar tabii denilen bu ahlaka göre davranırlar. Ahlak insanın hemcinsi, çevresi ve inançlarına ilişkin kuralları ve değerleri kapsar.

Yerin ve göklerin halk edilmesi ile insanın halk edilmesi, yani yaratılması, Cenab-ı Hakkın koyduğu ölçüye göre gerçekleşmiştir. Ahlak kavramı; “halk” yani yaratılış kelimesinden türemiştir. Dolayısıyla yaratılışa uygun olan davranış ahlakidir. Uygun olmayan ise ahlaki değildir. Bu durumda tabiat kendi yaratılış ilkesine göre işlerken, devinirken, hareketini devam ettirirken, insan da kendi yaratılış ilkesine, kuralına ve yasasına göre davranır, ona göre hareket eder. İnsanlığın tarihi bu evrensel düzenin bir uzanımıdır, bir işlevidir.

İnsan, yerin ve göklerin bir düzeni olduğunu, bu düzenin hem en geniş hem de en küçük parçalar veya kuvvetler düzeyinde belirli yasalara ve ilkelere göre doğduğunu, geliştiğini ve işlediğini bilimsel gözlemlerle yaklaşık olarak tesbit etmiş olmaktadır. Ancak insanın kendisi hakkındaki gözlemi, müşahadesi ve bu faaliyetten elde ettiği veriler, yani bilgiler; tabiat veya evren hakkındaki gözleminden elde ettiği bilgiler kadar nesnel, yani hakiki olamıyor. Daha çok yanılgı barındırıyor. Bu sapmanın sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Şimdi bu söylediğimi bir örnek üzerinde göstereyim. Mesela atom altı kuvvetlerin bir birlerini etkileme ve birbirlerine bağımlı hareket etme sonucunda ortaya çıkan kütlenin ve gücün miktarını sayısal niceliklerle gerçeğe yakın bir ihtimal ile fizik yasalarına göre açıklayabiliyoruz. Bir güneş sistemindeki kütlelerin, kuvvetlerin bir birlerine olan mesafelerini, mesafeye ve kütleye bağlı olarak oluşan cazibeyi yine yaklaşık olarak fizik yasaları çerçevesinde sayısallaştırıp hesaplayabiliyoruz.

Bir insanın genetik kodları ve biyolojik yapısı da diğer insanların benzer yönleri ile ilişkilendirilip açıklanabiliyor. Hastalık ve sağlık sistemlerimiz bilindiği gibi bu mantığa göre işlemektedir. Yaklaşık olarak bir kişinin bedensel dokusunda ortaya çıkan bir virus, mikrop veya hastalık türeten herhangi bir bakterinin etkilerini esas alarak, diğer kişilerin benzer etkiler altında nasıl hastalıkla baş edebileceklerini de tıbbi olarak yaklaşık bir olasılıkla hesaplıyoruz.

Ama bir milletin ortaya çıkmasını, başka milletlere saldırmasını, onların kaynaklarını sömürmesini yukarıdaki örneklere göre çoğu kere bilimsel olarak açıklama imkanı bulamıyoruz. Aynı şekilde bir cemaatin veya sosyal grubun ortaya çıkması, diğer cemaatler, gruplar ve oluşumlarla rekabet ve çatışma içinde olmasını da tabiatı müşahade ettiğimiz gibi müşahade edemiyoruz. Aynı şekilde bir kişinin doğumundan itibaren geçirdiği sosyal ve psikolojik gelişme ve gelişememe aşamalarını  ve bu aşamalar sürecinde başka insanlarla yaşadığı veya kendi kişiliği ile yaşadığı çatışmaları, rekabetleri, özentileri, kinleri ve nefretleri de tam olarak tabiatı müşahade ettiğimiz gibi, gözlemleyemiyoruz.

İnsanın kendisi, üyesi olduğu cemaatler, gruplar, sosyal birlikler, milletler ve bunlarla çoğu kere karşıt durumda olan ötekiler veya diğerleri hakkındaki gözlemi; evren ve tabiat hakkındaki gözleme göre anlaşıldığı gibi yetersizdir. Buna rağmen insan, bu sosyal oluşumlar ve oluşumlar arası etkileşimler hakkında daha çok bilgiye sahip olduğuna inanır ve bu bilgilerin doğruluğundan daha çok emin bir şekilde davranır. Mesela, kendi partisine oy vermeyenleri, kendi cemaatinden olmayanları, kendi grubuna katılmayanları, kendi milletinden olmayanların tümünü; düşman, cahil, hain ve uşak olarak bilir. Ve bu bilgilerinin çok güvenilir olduğuna dair keskin inançlara sahiptir. Halbuki, hayatı boyunca bu sosyal oluşumların bir çoğuna girmiştir, yanıldığını da fark etmiştir, çoğu kere de ben şunları yanlış biliyormuşum gibi bir tecrübeye de sahiptir. Ama buna rağmen yine de mevcut şartlarda, kendisi ve kendisi dışındakilerle ilgili gözlemlerin yetersizliğine rağmen yine de keskin bilgiler ve inançlar taşır.

Yerin ve göklerin yaratılışı ve işleyişinde bulunan ilkeler, insanın yaratılışı, doğuşu, gelişimi ve davranışında da bulunuyor. İnsanın tür olarak yaratılışı ve gelişimi yine Cenab-ı Hakkın belirlediği kurallar ve ilkelere göre gerçekleşir. İşte bu ilkelere ahlak denir. Ama yukarıdaki örneklere göre düşündüğümüzde, insanın tabi olduğu ahlaki ilkeleri, kuralları, yasaları ve değerleri nesnel olarak naif bir şekilde gözlemesi yani müşahade etmesi yanılsamalarla gerçekleşiyor. Bu durum, insanın ahlaki davranmasını olumsuz etkiliyor.

Malum olduğu üzere tabiat düzenindeki her bir kuvvet, kendi dışındaki kuvvetle dengeli bir hareket içindedir. Bu tabii kuvvetlerin yasasıdır, ilkesidir, düzenidir. İnsanın her birisi de, fert olarak, bağlı olduğu grup olarak ve toplum olarak, diğer kişiler, gruplar ve toplumlarla etkileşim içindedir. Bu etkileşimin belirli ilkelere, kurallara, yasalara ve değerlere göre gerçekleşmesi zorunludur. İşte bu ilkeler ve değerler ahlakı; yani, insan türemesininin bağlı olduğu mantıksal düzeni oluşturur. Bu düzene uymak İlahi kurala göre davranmaktır. Bu düzene aykırı davranmak ise yörüngesinden sapan bir meteora, yani akan bir gök taşına veya en doğrusu Kelamı Kadim ile ifade edecek olursak, şeytana dönüşmektir.

Bu durumda, ahlaksızlık şeytanlaşmaktır, yalan söylemek şeytani davranmaktır, ahlaksızlıktır. İnsanlara her ne amaçla olursa olsun iftira atmak, kötü sıfatlar yüklemek, günümüzde kendisine makamın hakkını vermek denilen mevki ve makamla gururlanmak ve bunları bir üstünlük imajı olarak kullanmak, ahlaksızlıktır, yörüngeden sapmadır.

Şimdi ahlaksızlık ile şeytanlık arasındaki ilişkiyi örneklerle gösterelim. Halk zihniyetinde, geleneğinde ve bilgisinde ahlaksız, yani kuralsız davranışlara şeytanlık dendiği malumdur. Şeytan kavramı; her türlü sapmayı açıklamak, göstermek ve örneklendirmek üzere, yörüngesinden çıkan bir gök taşı misaline gönderme yapar. Bilindiği gibi, Araplar yörüngesinden çıkan gök taşına şeytan derlerdi. Kura’nı kerim de de “Şeytanı recim” ifadesi; yörüngesinden çıkarak başkalarını etkileyen ve saptıran bir gök taşının çevresini etkileme, bozma, saptırma, yoldan ve yörüngeden çıkarma misali üzerinden sapkın yani ahlaksız davranışları açıklar.

Yalan söylemek, insanın bir hakikati ve gerçeği gizlemesi olmakla kalmaz, aynı zamanda kendi dışındaki insanı veya insanları yanıltarak saptırmaktır. Bu sapma bir çok insanı bilgi düzeyinde etkilediği için çok hızlı yayılır. Sadece bir kişinin yalan söylemesiyle kalmaz. Bir çok kişinin bilmeden bu yalana itibar etmesiyle sonuçlanır. Yalanı ilk defa söyleyen yaptığı sapkınlığın farkındadır. Ama yalanın içerdiği sahte bilgiyi sosyal olarak dolaşımda iken öğrenenler, bir yalana inandıklarını çoğunlukla fark etmezler. Bundan dolayı bir yalan çok kısa bir sürede, kırılmış bir cam gibi binlerce yalana veya bir kuşun hareketiyle harekete geçen bir kar taneciğinin çığa dönüşmesi gibi bir etkiyi toplumda meydana getirebilir. Bundan dolayı yalan “Recm edilmiş şeytanın” kendisidir. Onun şerrinden, yani onun bizi hakikatten, iyilikten, dürüstlükten, yardımseverlikten, adaletten saptırmasından Allah’a sığınırız, diye çağrıda bulunuruz, dua ederiz.

 

 

Doç. Dr. AYŞE SIDIKA OKTAY Hanımefendi, ‘Ahlâk-ı Alâî’ İsimli Eserin Yazarı KINALIZÂDE ALİ EFENDİ’yi Anlatmaya Devam Ediyor.

Oğuz Çetinoğlu: Ahlâk‘ hakkında eser veren Kınalızâde Ali Efendi’nin ahlâkî yapısını incelediğimizde neler görürüz?

Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay: Ahlâk-ı Alâî gibi bir ahlâk kitabının yazan ve insanlara tavsiyelerde bulunan bir kişi olarak Kınalızâde birtakım kusurlarının varlığını, günahlar içinde boğulduğunu, içinin dışına uymayıp eksiklerle dolu olduğunu ifade etmekte, yasakladığı işlerin çoğunun kendisinde bulunduğunu dolayısıyla tavsiyelerinde asla ehil olmadığını itiraf etmektedir. Bu sebeple yazdıklar başkalarıyla beraber kendisine de fayda sağlama itidale döndürmesini ve günahlardan kurtarmasını ummaktadır. Kaynaklarda ise O’nun iyi bir ahlâka sahip olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla kendisinin ahlâkî durumu hakkındaki bu açıklamalarını bir tevazu ifadesi olarak almalıyız.

Kınalızâde kaynaklarda halim selim ve nezih bir kişi olarak tanıtılmakta, ahlâkının kâmil, soyunun temiz kendisinin dünyaya bir defa gelenlerden olduğu işaret edilmektedir. Kaynakların ifâdesine göre sohbet ve müzakereler dışında halim selim tavrına uygun olarak az söyleyip çok düşünen bir kişiydi. Tavırları nezih ruhu ince (hafif), meşrebi edep dairesinde şakacıydı Yâni terbiye sınırlarını aşmayan samîmi bir kişiliğe sahipti. Zenginlik ve makam gibi dünyevî şeylere değer vermezdi. Bunların varlığından etkilenmediği gibi yokluğundan dolayı da üzülmezdi. Herkese yumuşak (rıfk) bir şekilde davranırdı. Kimseyi incitecek bir söz veya bir davranışına rastlanmazdı.  Kınalızâde’nin özelliklerinden birisi de toplantılarında ilmî konuşmalar ve şakaların yapılmasıydı. Ancak bu toplantılarda orada olmayan kişilerin arkasından konuşmazdı.

Müellifimiz, özellikle fakirlerin kalbini incitmekten son derece kaçınırdı. Fakirlere ve zayıflara hizmet etmeyi en büyük saadet kabul eder ve bu niteliğiyle diğerlerinden ayrılırdı. O’nun makamı yükseldikçe dervişlik miskinlik hâlinin arttığına dikkati çeken oğlu Hasan Çelebi fakirin sözünü vezirin şefaatinden üstün uttuğunu, huzuruna bir fakir gelse sevincini yüzünden belli ettiğini ifade etmiştir. O’nda diğerlerinde olduğu gibi gurur da bulunmazdı. Oğlu Hasan Çelebi babasının fakirlere karşı bu kadar merhametli olmasını zamanında fakirlik çekmesine ve onların hâlinden anlamasına bağlamıştır.

Onun fakirlerin küçümsenmemesi ve ders alınması için öğrencilerine anlattığı başından geçen bir hikâyesi vardır: Kınalızâde gençlik yıllarında Cuma namazına gitmiş. Fakir olmasına rağmen son derece gösterişli giyinmiş, bir ağanın yanında saf tutmuş Adam O’nun, pejmürde kıyâfetlerini ve fakirane tavırlarını görünce O’na nefret ve korkuyla bakıp fakirlik kendisine bulaşır endişesiyle eteklerini toplamaya ve O’na sürünmemeye çalışmış. Adamın bu çirkin tavırları karşısında müellifimiz üzülse de sesini çıkarmamış. Bir süre sonra da bu gururlu adamı son derece perişan bir vaziyette görüp kendi durumunun düzelmesinden dolayı Allah’a şükretmiş.

Kınalızâde’nin yumuşak ve sâkin tavrına rağmen haksızlıklara karşı çıkmaktan ve hakkını istemekten çekinmeyen, bu konuda lafını esirgemeyen, ayrıca başkasına minnet edip kendisini kayırmasını istemek yerine hakkını bizzat almayı tercih eden bir karaktere sahip olduğunu, O’nun Ebussuûd Efendiye hitabından anlıyoruz. Medreseden mezun olduktan sonra alışageldiği gibi medreselerde görev almak üzere sırasını beklemeye başlamış, fakat Çivizâde’yi sevmeyen Ebussuûd Efendi O’nun muidi olan Kınalızâde’yi müderris olarak tayin etmek istememiştir. Uzun zaman beklediği hâlde bir netice alamayan müellifimiz bunun üzerine Ebussuûd Efendinin huzuruna çıkmış. Arkadaşlarının emellerine ulaşmak için kapı kapı dolaşıp kendilerini tâyin ettirecek birisini ararken, kendisinin kitaplarla meşgul olduğunu, bunlardan başka kendisine şefaat edecek kimsesi olmadığını belirterek; ‘zaman-ı devletinizde bir şeye nail olamayacak isek bari bu kapuyı kapayup başka bir kapuya müracaat edelim‘ demiş ve yazdığı kitapları göstermiş. Ebussuûd efendi de Kınalızâde’nin bu sözlerinden alınmamış aksine yanında bulunanlara: ‘işte insan olan böyle fi’len isbat-ı ehliyet suretiyle hakkını istishâl eder. Nâil-i emel olmak içün şunun bunun delâletine müracaat etmek insanlık değildir‘ diyerek büyüklüğünü göstermiştir. O’nun Ebussuûd Efendi’ye sunduğu kitaplar Hasan Çelebinin Tezkire’sinde Hâşiye-i Tecrîd, Hâşiye-i Metalı’ ve Mutavvel olarak geçer. Fakat başka bir yerde Nefsi’l-emr konusunda bir risâle olduğu belirtilir.

Adnan Adıvar, şiirlerinden yola çıkarak O’nun mütefekkir bir kişi olduğunu fakat bedbin ve mütevekkil bir karaktere sahip olduğunu ifade eder.

Müellifimizin başta işaret ettiğimiz samîmi itiraflarına rağmen söylediğinin aksine ahlâk kitabında tavsiye ettiklerine benzer bir hayat yaşamaya çalıştığını, örnek alınacak bir hayatı olduğunu görüyoruz. Bir anlamda kendi hayatında uygulayarak tavsiyelerinin geçerliliğini, yapılabileceğini, başarılabileceğini göstermiştir. Ayrıca arzuladığı gibi ilmiyle amel eden âlim konumuna da ulaşmıştır.

Çetinoğlu: İlmî ve edebî şahsiyeti hakkında neler söylenebilir?

Doç. Oktay: Kınalızâde’nin ilmî ve edebî şahsiyeti O’nun ahlâkî şahsiyetini gölgede bırakacak kadar başarılı ve çok yönlüdür. Bu sebeple O’nun kişiliğinden söz eden bütün eserler konuyu ilme olan sevgisine, ilmî ve edebî kabiliyetlerine getirirler. Müellifimiz gerek öğretim hayatı gerekse bulunduğu görevlerde dikkati çekecek ve övgüyü hak edecek başarılar göstermiş, herkesin saygı ve hürmetini kazanmıştır. Bunu, hakkında anlatılan hikâyelerden öğreniyoruz.

Âlimimizin İlmî yeteneğini ve hafıza gücünü gösteren ilk örnekle, Isparta’da henüz çocukluk veya ilk gençlik yıllarında karşılaşırız. Bir bahar günü arkadaşlarıyla mesire yerine gider. Yanlarında o zamana kadar O’nun görmediği Cami’nin Bohâristân’ı vardır. Hemen kitabı alıp incelemeye koyulur. Aradan bir müddet geçince arkadaşları bâzı hikâyeleri görüp görmediğini sorarlar. O da gördüğünü ve ezberlediğini belirtir. Bu kadar kısa zamanda bunun mümkün olamayacağını düşünen arkadaşları alay etmeye başlarlar. İddiasını ispat etmek için kitabın çeşitli bölümlerini ezberden okuyunca arkadaşları hayranlıklarını gizleyemez. Bu olay Kınalızâde’nin ne kadar kuvvetli bir hâfızası olduğuna işâret eder. O’nun sohbetlerini Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler, âyet ve hadislerle süsleyebilmesi genç yaşta dikkati çeken kuvvetli hafızasının eseri olmalıdır. Nitekim daha sonra çok sayıda Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler ile hadisleri ezberinde tutmasıyla tanınacaktır.

Müellifimizin öğrenme konusundaki yetenek ve arzusunun daha sonraki öğretim hayatında da artarak devam ettiğini görüyoruz. Çünkü o, Çivizâde’nin öğrencisi olduğu dönemlerde arkadaşlarıyla beraber Evâil-i şerhül-adud’dan ders okuduktan sonra bu konuda hazırladıklarını tez gibi hocasına sunmuş, Hocası Çivizâde de O’nu arkadaşlarının arasında çok büyük iltifatlar ederek övmüştür. O’nun bu sırada duyduğu sevinç ve zevki, başka hiçbir zaman hissetmediğini belirtmesi ilim aşkının ifadesidir.

Yine; Şam Kadısı olduğu dönemde Ahlâk-ı Alâî’yi yazarken Müverrih Âlî’yi evine çağırıp yazdıklarını okur, düşmanının görüşleri gibi değerlendirmesini ve yanlışlık gördüğünde ikaz etmesini istermiş. Âlî onun, bu dönemde ilmî toplantılar düzenleyip yönettiğini burada sorulan sorulara cevap verdiğini, kendisinde kibir ve gurur olmadığını ifâde ederek müellifin hem ahlâkî hem de ilmî olgunluğu hakkında bize fikir verir. Bu yaklaşım tarzı düşünürümüzün ilim konusunda eleştirilmekten ve hatâlarının düzeltilmesinden çekinmediğini, eleştiriye açık bir tabiatı olduğunu gösterir.

Kınalızâde’nin ilim aşkı daha sonraki yıllarda O’nu çeşitli ilimlerde yüksek seviyelere ulaştıracak şekilde devam eder. Düşünürümüz ilim ve faziletiyle meşhur olur. Dinî ilimler dışında matematik ve astronomi ilimlerinde de tam malûmatı vardır. Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere üç dilde yazdığı akıcı şiirler beğenilir. Aynı zamanda kendi döneminde Osmanlı’da felsefe ve hikmet ilimleriyle meşgul olan ender kişilerden birisidir. Nitekim Kâtip Çelebi hikmet ve felsefe ile ilgilenen birkaç isim sayarak Kınalızâde’yi bu ilimle uğraşan son kişi olarak gösterir.

Ayrıca O’nun şiir konusundaki ustalığı, devrindeki bütün edebiyat meraklılarının ilgisini çekmiştir. Aynî’nin anlattığına göre ‘Hâce-i Cihan’ adıyla tanınan Mahmud b. Şeyh Muhammedi’l-Keylânî’nin ‘Riyazü’l İnşa‘sını elden düşürmeyen genç edipler Kınalızâde’nin yazılarını görünce bunları unutmuşlardır.

Müellifimizin şiirdeki yeteneğine işâret edenlerden biri de muamma türü şiir geleneğini Osmanlı şâirleri arasında başlatanlardan olmasıdır. Şâirimiz henüz öğrencilik yıllarında Edirne’de bulunduğu sırada, şâir Emirî ile tanışır. Emirî muamma meraklısıdır ve bu merakını Kınalızâde’ye de bulaştırır. Mir Hüseyin Nîşâbûrî’nin Muamma Risâlesini iki günde istinsah eder ve bu sırada birçok muamma söylerler. O zamana kadar Osmanlı şâirleri arasında olmayan muamma söyleme geleneği bu iki şâirin heveslendirmesiyle başlar.

Müellifin tefsir, hadis gibi dinî ilimler, matematik astronomi gibi dünyevî ilimler ile edebiyatın yanında târih ve coğrafya konusunda da engin bilgisi olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz. Mağrıb âlimlerinin büyüklerinden Şeyh Ebu’l-feth Mekkî ziyaretine gelir. Kınalızâde O’na Mağrib ülkeleriyle ilgili bütün coğrafî bilgileri verip, sanki uzun yıllar orada yaşamış gibi tasvir eder. Şeyh kendi memleketiyle ilgili bu mâlûmatın şaşkınlığı içerisinde buralara ne zaman gittiğini sorduğunda düşünürümüz ‘gitmedik fakat kitaplardan okuduk‘ diyerek karşılık verir.

Ayrıca Şam uleması arasında Suyûtî ve İbn Hâcer’e eş tutulan Şam müftüsü Şeyh Radıyuddin İbn Bedreddin ile girdiği ilmî tartışmayı kazanarak ilmî birikimi yanında aynı zamanda iyi bir hatip ve müzâkereci olduğunu da gösterir.

Kınalızâde’nin görevleri sırasında bilgisi ve şiir yeteneğiyle herkesi kendisine hayran bırakıp övgüsünü kazandığını, herkesten hürmet ve sevgi gördüğünü, hangi göreve gelmişse başarıyla üstesinden geldiğini hakkındaki yazılardan ve tarihi rivayetlerden öğreniyoruz. Şam Kadılığında gösterdiği başarı sebebiyle oranın âlimleri tarafından ‘kadılıkta tek bir örnek, âlim, fâzıl, fakih, edip, edebiyat, tarih ve geri kalan diğer bütün ilimlerin hepsinde çok iyi bilgi sahibi‘ şeklinde övülmüştür. Şam kadılığı sırasında Necmeddîn el-Gazzî de onu överek derya gibi bir âlim olduğunu edebiyata ve şiire daha çok meylettiğini belirtip şiir açısından Rum âlimlerinin en iyisi olabileceğini ifade etmiştir.

Müellifimiz Mısır Kadılığı sırasında da çevresindekileri kendisine hayran bırakmıştır. Mısır’da ilim ve fazileti, özellikle güzel konuşmasıyla tanınan Bekrizâde, tebrik için Kınalızâde’yi ziyârete gelir. Düşünürümüz sohbet sırasında ona o kadar güzel ve fasih bir şekilde hitap eder ki Bekrizâde karşılık vermekte zorlanır ve kekelemeye başlar.

Oğlu Hasan Çelebi de babasının tefsirde eşsiz bir imam olduğunu bu sebeple zor meseleleri keşfeden kişilerin O’na boyun eğmekle iftihar ettiklerini, astronomi ilminde Kadızâde Rumî ayarında olduğunu, târihî olayları kaydetmekte O’nun yanında İbn Kesir’in küçük hakir bir şey olduğunu, belagatta herkesin örnek alacağı bir kitap yazdığını, Teftâzânî ayarında ikinci muallim olduğunu, Arap ve Fars dillerindeki bilgisi sebebiyle âlimlerin ‘acem denilse kimse karşı çıkmaz, Arap denilse kimse şaşırmaz‘ dediklerini belirterek ilmî yeteneklerini oldukça abartılı bir şekilde anlatmıştır. Oğlunun babası hakkında taraflı davrandığını düşünebiliriz. Fakat O’nu tanıyan diğer âlimler hakkında son derece güzel sözler sarf etmişler ve çeşitli ilimlerdeki ehliyetini övmüşlerdir. Nitekim Âşık Çelebi’nin O’nun hakkındaki iltifatları oğlunun sözlerinden aşağı değildir. Âşık Çelebi’nin ifâdesine göre Kınalızâde takrîr-i usûlde Pezdevî’den daha mükemmeldir. Aruz söylediğinde Sîbeveyh olur, Arapçada Zemahşerî O’nun dengidir. Ayrıca kıraat, hadis, emsal ve astronomi gibi ilimlerde bu konulardaki en derin âlimler kadar söz sahibidir. Atâî de O’nun Arap ilimleri deryasında Arap adası gibi seçkin, edebî ilimlerin hepsini ihâta etmede divanlar gibi umumî, matematikte meydandaki tek kişi, cedel ilimlerinde sânî aklî evvel, tefsirde meselelerin mücâhidi, fıkıhta müctehid, hadisteki yeteneğinin mütevatir ve meşhur olduğunu belirterek bütün nakledilen şeylerin hâfızasında olduğunu ifade eder. Ayrıca O’nu derin hakikatleri açık bir şekilde ifâde edebilen, düşünce ilimlerinin velisi, hikmet ilminin büyük babası, şiir ve edebiyatta cihandaki hocaların hocası olarak tanımlar. Ahdî de onun hakkında özellikle şiir ve inşadaki yeteneğinden bahseden övgüler sıralar. Beyânî’de O’nun ahlâkını, bilgisini, dil, inşa ve şiirdeki yeteneğini överek, ‘Kalemiyye Risâlesi‘nin parmak gibi gösterildiğini belirtir.

Peçevî de müellifimizi fazilet ve ilimde fevkalade, bütün ilimlerde akranlarından üstün, özellikle şiir ve inşada mükemmele ulaşmış bir âlim olarak övmüştür. Yaşadığı asırda Ebussuûd Efendi, Muhaşşî Sinan Efendi ve Bostan Efendi gibi ileri gelen âlimler olduğu için şöhretinin yayılmadığını aslında pek çok ilimde onlardan daha üstün olduğunu belirtir. Ayrıca ömrü vefa etseydi şeyhülislam olup nice şiir ve eserler bırakabileceğini ifâde ederek erken ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirir. Müverrih Âlî de Kınalızâde’nin yaşasaydı Ebussuûd Efendi ayarında büyük bir şahsiyet olabileceğini ifâde etmektedir.

Düşünürümüzün son derece dikkatli ve titiz bir âlim olduğunu, çelişkili gibi görünen meseleleri çözümlemekten ve açıklamaktan, meseleleri ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde incelemekten zevk aldığını Ahlâk-ı Alâî üzerinde yaptığımız çalışma sonucunda rahatlıkla söyleyebiliriz. O dönemindeki diğer âlimlerin aksine Ahlâk-ı Alâî’yi yazarken kendisinden önce yazılan eserleri sâdece tercüme etmek ve aktarmakla yetinmemiş, kendi düşüncelerini yazıp, diğer eserleri kaynak olarak kullanmayı tercih etmiştir. Bu tavrı ile Kınalızâde’yi Fârâbî veya İbn Sînâ gibi bir sistem düşünürü olmamakla beraber yine de bir düşünür olarak niteleyebiliriz.

Çetinoğlu: Eserleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Doç. Oktay: Müellifin muhtelif kaynaklarda değişik isimler altında ve farklı sayıda eserlerinin listesi verilmektedir. Çeşitli kaynaklarda geçen eserlerini topluca şöyle sıralayabiliriz:

Türkçe Eserleri:

1-Ahlâk-ı Alâî, 2-Münşeat/ Kınalızâde, 3-Divân (Kaynaklarda kendisine ait bir Divan’ın varlığından söz edilmekte ise de Sadettin Nüzhet Ergun, O’nun Divan’ını görmediğini, şiirlerine sâdece mecmualarda rastladığını belirtmektedir.) 4-Târih-i Kınalızâde, 5-Muammeyât, 6-Nüzhet Nâme, 7. Kaside fi medhi’n-nebî, Manzume (Mülemma), 8-İnşaa-i atik, 9-Risâle-i vucüd, 10-Siyer-i nebi ve târih-i hulefa (Kitabın ona ait olduğu şüphelidir.)

Çetinoğlu: Eserlerini Türkçe mi yazmış?

Doç. Oktay: Eserlerinin çoğunu Arapça yazmış. Onları da şöyle sıralayabiliriz:

1-el-ls’âf fi ahkâmi’l-evkâf

2. Risâle fi vakfi’n-nukûd (Vakıflarla ilgili bâzı hükümleri içerir. Birinci ve ikinci madde vakfa ait iki risâledir. Bu iki risâleyi, Edirne’de kadıyken fetvalarından birisini eleştiren Şah Mehmet Efendi’ye cevap olarak yazmıştır)

3-Hâşiye-i Durer ve Gurer (ilâ Nısfıhî) veya Hâşiye ale’d-Dürer ev’l-Gurer li Molla Hüsrev. (Molla Hüsrev’in Dürer ve Gürer’ine yazdığı eksik hâşiyedir)

4-Hâşiye alâ kitâbi’l-kerâheti mine’l-Hidâye, Hâşiye alâ kitabi’l-hidâye. (Bu şeyhülislâm Burhâneddîn b. Ebî Bekir Merginâni’nin Hanefi fıkhına ait eserinin bir bölümüne yapılan hâşiyedir. Hidâye ellili ve Semâniye medreselerinde okutulan ders kitaplarından birisiydi. Müellifin bu eserini ellili medreselerde görev yaptığı sırada yazdığını sanıyoruz)

5. Risâletü’s-seyfıyye

6-Risâletü’l-kalemiyye

7-Risâle fi mufâharatı’l-seyf ve’l-kalem

8-Hâşiye (veya Ta’likât) alâ Hasan Çelebi li şerhi’l-Mevâkıf (Kadı Adudüdîn’in Mevâkıf adlı kitabına 1482 yılında ölen Hasan Çelebi tarafından yazılan Hâşiyeye Hâşiye’dir)

9-Tecrîd hâşiyesi veya Hâşiye alâ şerhi tecrîdi’l-akâid lî Seyyid Şerif Cürcânî (Hâşiye-i tecrid Şemseddın el- Isfahâni’nin Nasîrüddîn Tûsî’nin Tecrîdü’l-Kelâm adlı eserine yazdığı şerhe Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin (ö.816/1413) kaleme aldığı hâşiyeye denir. Bu sebepte bâzı kaynaklarda Cürcânî’nin eserine hâşiye olduğu söylenirken bir başka kaynakta Nasîrüddîn-i Tûsî’nin kelâmdan Tecrîd’e hâşiye olduğu belirtilir. Kanalızâde bu hâşiyeyi Bursa’da Hamza Bey medresesinde mûderrisken yazmıştır. Bu eser genellikle yirmili ve otuzlu medreselerde kelam dersi için okutulmaktadır. O da bu eserini ders kitabı olarak yazmış olmalıdır.

10-Hâşiye ale’l-keşşâf li’z-Zemahşerî (Zemahşerî’nin Keşşâf adlı tefsirine yazdığı Hâşiye’dir)

11-Hâşiye alâ envâri’t-tenzil  li’l-Beyzâvî (Kadı Beyzavfnin Envârü’t-tenzîl adlı tefsirine yazdığı Hâşiye’dir)

12-Şerhu kasideti’l-bürde

13-Risâle fi tahkik bahs nefsi’l-emir

14-Tehzibü’ş-şekâik fî takrîbi’l-hakâik

15-Bahs fi î’rabu’l-Kur’an veya el Muhâkemâtül-aliyye fı’l-abhâsı’l-razaviyye fi i’rab ba’zı’l-ayı’lkuraniyye. (Bâzı kaynaklarda müellifin Şeyh Bedreddin el-Gazî ile tefsir konularında müzâkerelerde bulunduğu bir kitabı olduğundan söz edilmektedir. O, bu kitap olmalıdır.)

16-Risâle fı’l-muhâkema beyne Ebî Hayyânn ve til mizihi li Bedreddîn el-gazzi el-şâmî (Yukarıdaki kitabın devamı niteliğindedir.

17- Hâşiye şerhu’l-kâfiye li’l-mevlâ Abdurrahman Câmî

18-Tabakâtü’l-hanefıyye: (Yirmi kısma ayırmış ve İmam-ı Âzam’dan Allame İbni Kemal’e kadardır. Bu eser bâzı kaynaklarda Taşköprüzâde’ye atfedildiği için kendisine ait olduğunu ispat etmek maksadıyla bir makale yazmıştır.

19-Muhtasar fı zikr tabakati’l-hanefıye

20-Tabakâtü’l-müctehidîn: (Müctehid tabakalarını sıralamıştır)

21-Risâle fî beyâni’l-istilâhâtı’l-mutadâvilât fî kutubi’l- Risâle fi tabakâti’l-mesâ’il: (Hanefi mezhebinde ele alınan meseleler hakkında yazılmıştır. Brockelmann, birisi Berlin, diğeri Lieden, bir diğeri de Vatikan’da olmak üzere yazma sâdece üç nüshasının olduğunu söyler. Ancak İstanbul kütüphanelerinde başka nüshalarının da bulunduğu tespit edilmiştir)

22- Risâle fı’l-gasb: Brockelmann bunun sâdece: Petnâ Hindistan’da yazma bir nüshası olduğunu belirtir.

23- Risâle fı’l-vücûdi’z-zihnî: Brockelmann yazma; tek nüshasının Berlin’de olduğunu belirtir.                24-Risâle fi-letâifi’l-hamse; Brockelmann tek nüshanınLeiden’de olduğunu belirtir. Ancak İstanbul Kütüphânelerinde başka nüshaları tespit edilmiştir.

25-Risâle fi beyâni deverâni’s-sufıyye ve raksihim: Vockelmann, birisi İstanbul Esad Efendi, birisi Yıldız, diğeri de İskenderiye olmak üzere üç yazmanın bulunduğunu belirtir.

26-Risâle fi hakkı’d-deverân ve’z-zikri’l-cehrî

27-Risâle fi hüsnü’d-deverân: (Müellifin Arapça şiirleri Kutb-i Mekki’nin (Kutbûddîn Muhammed en-Nehvâlî el-Mekkî) er-Rihletü’s-seniyye adı eserinde yer almaktadır.

Liste incelendiğinde O’nun ilmî kariyerine ve çok yönlü kişiliğine uygun olarak değişik konularda pek çok eser yazdığı görülür. Ancak bunlardan bir kısmı maalesef tanınmamaktadır. Bu eserler üzerinde yeterince inceleme yapıldığında Kınalızâde’nin gerçek değerinin daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz.

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

Ey Deniz!

 

Sana geldim hasretle, selamımı al deniz;
Artık yalnız değilsin, tebessümle gül deniz;
Hırçın dalgalarınla sen de bize gel deniz,
Ziyaret erdi sona, haydi hoşça kal deniz.

Bir kararda değilsin, bazen hırçın bazen şen;
Nedir bu gelgitlerin, kim seni böyle eden?
Mümkün değil anlamak, bunca müphemsin neden?
Her şeyinle güzelsin, nihayet denizsin sen!

En küçük esintide, kabarıp coşuyorsun;
Bizi dalgana alıp nereye koşuyorsun?
Akşam güneş batınca, mehtapla yaşıyorsun;
Sabah ışıklarıyla karaya taşıyorsun.

Devasa gemileri üstünde yüzdürürsün,
Kıymetini bileni, başında gezdirirsin;
Sana yanlış yapana gücünü sezdirirsin,
Barbaros’a, Turgut’a destanlar yazdırırsın.

 

 

Milat 17/25 Aralık 2013 mü, 15 Temmuz 2016 mı?

FETÖ yargılamalarında MİLAT olarak 17/25 Aralık 2013 tarihinin kabul edilmesi doğru mudur?

17/25 Aralık 2013 bir kesim tarafından “Hırsızlık- Yolsuzluk- Rüşvet- Sıfırlama rezaletleri” olarak tanımlanırken, devlet “bürokratik darbe girişimi” olarak tarif ediyor.

15 Temmuz öncesinde, mesela bugün Ak Parti yönetiminin en yakın yardımcısı konumundaki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ofisindeki saati 17.25’de durdurmuş ve “yolsuzluk ve hırsızlıklar için Erdoğan’ın yedi sülalesinden hesap soracağım, hesap sormazsam namerdim” diye yeri göğü inletiyordu.

Vicdani Kanaat

17/25 Aralık 2013 tarihinin FETÖ iddianamelerinde yer aldığı gibi “söz konusu örgütün bir yardım kuruluşu / hizmet hareket olmayıp terör örgütü olduğu hususunda ortak bir vicdani kanaat oluşması bakımından bir terör faaliyeti ve terör örgütü olarak nazarı itibara alınmasının miladi tarihi olduğunu kabul etmek gerektiğine dair görüşleri doğru bulamıyorum.

Çünkü bırakın muhalefeti, iktidar kanadında ve devlette dahi böyle bir vicdani kanaat oluşmamıştı. 17/25 Aralık 2013 sonrasında “ortak bir vicdani kanaat” oluşmadığı bizzat Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan‘ın şu ifadelerinden anlaşılmaktadır. “Bu yapıya (FETÖ) karşı açık tavır almaya başladığımda, özellikle de 17-25 Aralık emniyet, yargı darbe girişimiyle birlikte net bir duruş sergilediğimde, yanımda milletimden başka kimseyi bulamadım.”

Aynı hususu birçok yetkili gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eski danışmanı ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu da dile getirmişti. 17/25 Aralık’tan sonra da “Bakanlar bile geçiştirmiştir. Birçok kesim ‘yapıyoruz, bakıyoruz’ falan demiştir. Bürokratlar hala orada durmuştur, isimlerini söylediğimiz halde üzerine gidilmemiştir” demişti.

Zaten darbe teşebbüsüne kadar devlet kademelerinden temizlenmemiş örgüt üyelerinin çokluğu bu ifadeleri doğrulamaktadır.

Devlet Cemaati ne zaman terör örgütü saydı?

17-25 Aralık’ı milat olarak belirlemenin hukuki olarak da doğru olmadığı kanaatindeyim. Çünkü 2016 yılına kadar hiçbir devlet belgesinde Fethullahçı yapı için “terör örgütü” tespiti bulunmuyordu.

Sadece 2004 MGK Kararında bu örgütle mücadele kararı alınmıştı. Bu karar da Başbakan ve Müsteşarı tarafından derhal dosyasına kaldırılarak gizlenmiş ve MGK üyeleri haricinde kimse öğrenememişti.

Bu bakımdan FETÖ/PDY konusunda milat olabilecek 2 tarih daha vardır. Birisi 26 Haziran 2016, diğeri 15 Temmuz 2016 dır.

26 Haziran 2016’daki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının bildirisinde ilk kez bu yapı içinterör örgütü” nitelemesi kullanıldı. Hemen devamında Bakanlar Kurulu, bu yapının terör örgütü olarak ilan edilmesinden hareketle bazı kararlar aldı.

Bu nedenle FETÖ ile ilgili davalarda milat 26 Haziran 2016 olabilir. Ancak bu karardan Milletin çoğunluğunun haberdar olmadığını ve 15 Temmuz ile çok yakın bir tarih olduğunu düşünürsek bu tarihin bile milat olarak kabulü uygun olmayabilir.

EN MAKUL MİLAT TARİHİ

Bir diğer görüş ise milat tarihinin hain darbe teşebbüsünün yapıldığı 15 Temmuz 2016 olabileceğidir.

Mesela yıllarca TBMM Başkanlığı ve Başbakan Yardımcılığı yapmış olan Bülent Arınç bu görüşte olup, gerekçesini şöyle açıklamıştı: “Bunu ben darbe gecesi öğrendim. Silahlı terör örgütünün fethullahçı olması, o gece ortaya çıkan bir olaydır. Ben o gece öğrenmiş olabilirim ama Sayın Cumhurbaşkanımız da o gece öğrendi. Genelkurmay Başkanımız da o gece öğrendi. Onların bilmediklerini ben nasıl bilebilirim?”

Bize göre makul olan, bu davalar için milat kabul edilmesi gereken tarih, her siyasi görüşten vatandaşların darbeye karşı duruş sergilediği, “FETÖ örgütüne karşı ortak vicdani kanaatin oluştuğu” 15 Temmuz 2016’dır.

****************************************

BYLOCK İçin SOn Yargıtay Kararı

Anayasa Mahkemesinin 20.06.2017 tarihli kararı ile Yargıtay 16. Ceza Dairesinin -ilk derece Mahkemesi sıfatıyla- 24.04.2017 tarihli kararında “ByLock yaklaşık 215.000 kullanıcısı olan bir programdır” denilmektedir.

Şu ana kadar ByLock sebebiyle işlem yapılan kişi sayısının 30-40 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Bunların tamamına yakını ceza aldı.

Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi ile Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi bu programın sanığın telefonuna yüklü olmasının tek başına suç teşkil etmeyeceği, “ByLock ile arama yapılmış ise suç unsuruna rastlanıp rastlanmadığının, ByLock programının örgütsel haberleşmede kullanılıp kullanılmadığının araştırılması gerektiği” yönünde kararlar verdiler.

Ancak bu kararların altında imzaları olan hâkimler mevcut görevlerinden alınarak daha alt görevlere atandılar. Muhalefet şerhi koyan üye İstinaf Mahkemesine başkan yapılarak ödüllendirildi.

Son olarak, Haziran ayında, Yargıtay 16. Ceza Dairesinin -ilk derece Mahkemesi sıfatıyla- verdiği kararda,  örgüt talimatı ile bu ağa dâhil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde, kişinin örgütle bağlantısını gösteren delil olacaktır” ifadesi yer almıştır.

Yargıtay’ın ByLock kullanımını FETÖ üyeliği sayan bu kararı, diğer mahkemeler için emsal teşkil edecek.

Bu durumda şu ana kadar haklarında işlem yapılmamış, telefonuna ByLock yüklendiği tespit edilen yaklaşık 180 bin kişi daha, kimlerle ne maksatla görüştüğüne ve haberleşmenin içeriğine bakılmaksızın, “terör örgütü üyesi” sayılarak ceza alacak. Bu da beraberinde birçok sorunu getirecek.

Böyle kararlar hain örgütün yöneticilerini üzmez, bilakis memnun eder. Çünkü bu uygulamalar suç işlememiş kitleleri örgütün kucağına iter.

ByLock’un terör örgütü üyeliğine delil sayılabilmesi için haberleşmelerinin içeriğine bakılarak, örgütsel haberleşmede ve suç teşkil eden bir maksatla kullanıldığının kesin olarak ispatlanması gerektiği kanaatindeyim.

Bunlar yapılmadan telefona yüklenmiş ByLock’u tek başına terör örgütü üyeliğine delil sayan kararların adil olmayacağını ve FETÖ mücadelesine olumsuz etki yapacağını düşünüyorum.

 

 

 

Arşiv Belgeleri Işığında Sultan İkinci Abdülhâmid ve Bediüzzaman İtirazlar ve Cevaplar

0

Osmanlı Araştırmaları Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, İslam Hukuku ve Hukuk Tarihi Profesörü, Osmanlı tarihi ve Bedîüzzaman Said Nursî uzmanıdır.

16,5 X 24 santim ölçülerinde, parlak kuşe kâğıda kısmen renkli olarak basılmış 190 sayfalık eserinin takdim yazısına; ‘Cumhuriyet döneminde, mâneviyat erenleriyle alakalı iki cepheden hücumlar yapılmıştır: Birinci cephe, Kemalist idârenin kasdî hücumlarıdır ki, Hem Sultan Abdülhâmid ve hem de Bedîüzzaman, bu hücumların birinci derecede kurbanlarıdır. Her ikisini sevmek te neredeyse, devlet düşmanlığı ve vatan hâinliği sayılacak kadar bu şahsiyetler kötülenmek istenmiştir. İkinci cephe ise, meşrep ve meslek farklılıkları sebebiyle sebebiyle, maalesef bâzı dindar çevrelerin, Bedîüzzaman hakkında ileri sürdükleri bâzı iftira ve iddialardır.’ Cümleleriyle başlayan Akyıldız, iddia sâhiplerinin isimlerini de verdikten sonra eserinde, ‘evvela Sultan Abdülhâmid ve Bedîüzzaman münâsebetlerini belgelerle açıklayacak; sonra da itirazlara teker teker cevap vereceğiz.’ Diyor.

Hoca yazar, bunlarla da yetinmiyor, uzmanlığından kaynaklanan dirâyetle; Sultan Abdülhâmid’in nasıl bir hukuk devleti anlayışında ilerlediğini ayrı bir başlık altında inceliyor ve şu hükme varıyor: ‘İddia ve iftira sâhipleri; Bedîüzzaman ve Mehmet Âkif Ersoy gibi İslâm âlimlerinin meşrû dâiredeki hürriyet ve meşrûtiyeti istemeleri ile Sultan Abdülhâmid düşmanlığını birbirine karıştırmışlardır. Elbette ki o dönemin çok mühim sîmaları, özellikle Hafiye Teşkilâtı’nın son zamanlardaki baskı idâresini tenkid etmişler ve Sultan’ın kurduğu hükümetlerin, bâzen istibdat denilebilecek faaliyetlerini tenkid eylemişlerdir. Ancak Sultan’ın da devletin devamını sağlamak için yürüttüğü şahsî idâre sistemini, her yönüyle Meclis-i şûarâ esaslarına uygundur demek mümkün değildir.’

Prof. Akgündüz eserinde Bedîüzzaman-Abdülhâmid münâsebetlerini kısaca özetledikten sonra belgelerle iddiaları cevaplandırıyor, tabuları yıkıyor.

Hâdiseleri, cereyan ettiği günün şartları içerisinde değil de, 50 sene, 100 sene sonraki dönemin şartları içerisinde değerlendirenler daima yanılmışlardır. Görünüşe göre hüküm vermek yerine anlamaya çalışmak, maalesef ‘münevver‘ sıfatını hak etmiş insanlarımızın da hassasiyet gösteremediği sıkça rastlanan vakıalardandır. Bu gibi aksaklıklara günümüzde de rastlanmakta olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin özellikle son dönemlerinde çok daha fazla olduğu anlaşılmaktadır.

Müellif Akyıldız, Abdülhâmid Han’ın yönetiminin 2’ye ayrılması ve meseleleri ona göre değerlendirmenin şart olduğunu belirtiyor:

1-Birinci saltanat devri (31.8.1876 – 13.2.1878) Midhat Paşa ve ekibinin idâreyi elinde tuttuğu çöküş yılları.

2-İkinci saltanat devresi: (13.2.1878 – 27.4.1909) Şahsî idâre yılları. (s: 16-20)

Okuyucu bu sayfalardaki satırlardan; ‘Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın, şikâyet ve tenkit edilenin dışında bir yönetim tatbik etse idi Osmanlı Devleti’nin çöküşü, muhtemelen 1922 yılında değil, 14 veya 12 yıl öncesinde, 1908 veya 1910 yıllarında gerçekleşirdi.’ Kanaatine varması mümkündür.

Bedîüzzaman Hazretleri, 23 Mart 1909 târihinde Volkan Gazetesi’nde yayınlanan ‘Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devâdır.’ Başlıklı makalesinde şöyle yazıyor: ‘Ömrünün zekâtını Ömer bin Abdülaziz gibi sarf et. Tâ ki bi’atın mânâsı gerçekleşsin. Zebâniler gibi hafiyeler yerine rahmet melekleri olan âlimlerle doldur, Yıldız’ı Dârü’l-Fünun yap. Yaşasın yaraları tedâvi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamberî

Kitabın kapağında yer alan bu sözleri, müellifi Prof. Dr. Ahmet Akyıldız şöyle açıklıyor: ‘Nefret edilen Yıldız Sarayı’nı kalplerin sevgilisi hâline getirmek için zebâni gibi olan istihbaratçılar yerine, rahmet melekleri gibi âlimlerle doldur. Yıldız Sarayı’nı üniversite hâline getirmek, İslamî ilimleri ihya etmek, Şeyhü’l-İslamlığı ve Hilâfeti hakîki mevkiine ulaştırmak; milletin kalp hastalığı olan dindeki zâfiyet ve baş hastalığı olan cehâleti, servet ve iktidarınla tedâvi etmekle, yıldızı Süreyya kadar yükselt. Tâ, Hânedân-ı Osmânî Hilâfet burcunda adâlet yıldızlarını parlatsın.’ (s: 52-53)

1952 yılında bâzı kimseler Bedîüzzaman’ın sanki İtihadcıları destekleyerek Sultan Abdülhamid’e muhalif olduğu iddialarını yaymaya başlayınca, Üstad şu açıklamayı yayınlamıştır: ‘Bir adamın kusuru ile başkası mes’ul olamaz. Dolayısıyla Sultan Abdülhâmid’in hükümetlerinin hatâları O’na yüklenemez‘. (s: 49)

Kitapta, Bedîüzzaman’ın hayatı ile ilgili hâdiseler hakkında da bilgiler var. Bunlardan biri şöyledir: Açmayı kararlaştırdığı mektep için yardım toplamak maksadıyla mahallî kıyâfetiyle İstanbul’a geldiğinde; kıyâfetini yadırgayan Sultan’ın istihbaratçıları tarafından tımarhâneye gönderildi. Doktorlar heyeti; ‘Eğer Bedîüzzaman deli ise, dünyada akıllı insan yoktur.’ Şeklinde rapor verdi. Bunun üzerine hapishâneye nakledildi ve Zaptiye Nâzırı Şefik Paşa tarafından bizzat sorguya çekildi.  (s: 81-85)

Kitabın sonraki bölümleri ‘Bedîüzzaman Said Nursî müdafaanâmesi‘ şeklinde yorumlanabilirse de, ‘târihî hakîkatler belgeleriyle ortaya konuluyor, iftiralar çürütülüyor‘ şeklindeki değerlendirme, hakkaniyete daha uygun olur.

Sultan Abdülhâmid Han’a ‘Kızıl Sultan‘ yakıştırmasındaki iftiranın mesnetsiz olduğunun, yaşanmış hâdiselerle ispat edilmesi, dikkati çeken başka bir husustur. (s: 120-121)

Abdülhâmid Han’ın, Yahudilerin Filistin’e yerleşmesini yasaklayan irâdesine ait belge ve açıklaması, Sultan’ın ne kadar ileri görüşlü olduğu, İsrail Devleti’nin 1960’lı yıllardan günümüze kadar devam eden seceresiyle daha iyi anlaşılmaktadır. (s: 168-172)

Eser; Bibliyografya (s: 173-178) ve Kavramlar Fihristi (s: 179-189) ile sona eriyor.

OSMANLI ARAŞTIRMALARI VAKFI (OSAV): Zeynep Sultan Camii Sokağı Nu: 29 Gülhâne, Fatih, İstanbul. Telefon:0.212 513 40 33  Belgegeçer: 0.212 511 34 78  www.osmanli.org.tr e-posta: osav@osmanli.org.tr

 

 

Prof. Dr. AHMET AKGÜNDÜZ

1955 yılında Diyarbakır’ın Çüngüş Kazası’na bağlı Malkaya Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyde tamamladıktan sonra, Gaziantep İmam-Hatip Lisesi’ni ve Gaziantep Lisesi fen bölümünü bitirdi. 1980 yılında Erzurum Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi’nden, 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne

Hukuk Tarihi Araştırma Görevlisi olarak giren Akgündüz, 1983 senesinde Mastırını ve 1986 senesinde de ‘İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi‘ adlı teziyle doktorasını tamamladı.

1987 senesinin Kasım ayında Hukuk doçenti olan Akgündüz, aynı yıl Konya Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne ‘Hukuk Tarihi ve İslam Hukuku Doçenti’ olarak tâyin edildi. 1986-1991 yılları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Uzman Müşavir ve Devlet Arşivleri Danışma Kurulu üyeliği sıfatlarıyla araştırmalarda bulunan Akgündüz, 1993 Eylül’ünde Dumlupınar Üniversitesi’ne Hukuk Profesörü, Ekim 1993′ de aynı üniversiteye bağlı Bilecik İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi’ne Dekan olarak tâyin edildi.

1997-1998 ders yılında Princeton Üniversitesi’nde misafir Profesör olarak araştırmalarda bulundu. Hâlen Hollanda’da, Roterdam Üniversitesi Rektörü olarak görev yapmaktadır.

Arapça, İngilizce ve Farsça bilen Akgündüz, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Mütevelli Heyet Başkanıdır.

Yayınlanmış Eserleri: *Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri / 12 cilt. *Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Külliyatı, *İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, *Şer’iyye Sicilleri / 2 cilt (Heyet ile birlikte), *Belgeler Gerçekleri Konuşuyor / 5 cilt,  *Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, *İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi, *Arşiv Belgeleri Işığında Sayıştay Tarihi,  *Arşiv Belgeleri Işığında Somuncu Baba, *Arşiv Belgeleri Işığında Eshab-ı Kehf ve Tarsus Tarihi, *Arşiv Belgeleri Işığında Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, *Osmanlı’da Harem, *Tabular Yıkılıyor / 2 cilt

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

MÜBÂREK SAATLER:

Dünyaya gelen bütün insanların parmak izlerinden yeryüzüne düşen her kar tanesine kadar hiçbir şey birbirinin aynısı değil. Allah hiçbir şeyi birbirinin tıpkısı olarak yaratmıyor. Vakitler için de aynı kevnî âyet geçerli. Bazı vakitler diğer vakitlere göre özel ve üstün kılınmış. Gün içinde seher vakti; hafta içinde Cuma günü; ay içinde her ayın başı, ortası ve sonları özel olduğu gibi sene içinde de kandil günleri, Ramazan ayı gibi hususî vakitler var. Bu vakitlerin öneminin olduğu ve değerlendirmemiz gerektiğini, bir Müslüman olarak Hz.Muhammed (sav)’in hayatını örnek alarak görmek mümkün.

Kuran-ı Kerim üzerinden yapılan radikal yaklaşımlar ve sanki şimdiye kadar, asırlarca bidatlar içinde yaşamışız gibi vahiy eksenli namıyla yapılan nevzuhur yorumlar göz önüne alındığında, birçok şey gibi mübarek vakitlerden bazılarının da inkâr edildiği gözümüze çarpıyor. İşte manevî dertlerimize âdeta bir ilaç mesabesinde olan bu kitap hiçbir zaman gözden kaçırmamamız gereken mübârek vakitleri konu edinmekle birlikte pek çok önemli konuya işaret ediyor.

 

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 256 sayfalık kitap, muhtemelen Ömer Tuğrul İnançer’in sohbetlerinin yazıya dökülmesi suretiyle meydana getirilmiş.  Hiç bilmediğimiz, bildiğimizi zannettiğimiz ve yanlış bildiğimiz birçok meseleye dair çarpıcı ve samîmi muhtevasıyla okunması gereken bir kitap. Günlerini dînî bir havada yaşamak isteyenlere iyi gelecek.

SUFİ KİTAP:

Alayköşkü Caddesi Nu: 5 Cağaloğlu-İstanbul Posta Kutusu: 50 Sirkeci-İstanbul

Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00 www.sufikitap.com.tr e-posta: bilgi@sufikitap.com.tr

(217 Kelime)

 

SELAHADDİN / Mukaddes Savaşın Politikaları:

Malcolm Cameron Lyons ve D. E. Jackson’un yazdığı, Zehra Savan’ın Türkçeye çevirdiği 486 sayfalık kitap, Doğunun Büyük Kahramanı Selahaddin Eyyübî‘nin hayatını yeniden mercek altına almaktadır.  Yazarlar, Selahaddin Eyyübî’nin yaşadığı dönemin kaynaklarına, özelliklerine ve bu dönemde yazılan, diplomatik veya şahsî mektuplardan günümüze intikal edenleri incelemişlerdir. Bunlar, Selâhaddin Eyyübî’nin Mısır’da iktidara gelişi veya Üçüncü Haçlı Seferi’nin tarihi hakkında mevcut bilgilerimize fazla bir şey eklemese de, Eyyübî’nin yaşadığı asıl dönem için büyük değer taşımaktadır.

PINAR YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi, Çatalçeşme Sokağı Nu: 27, Defne Han Oda: 15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90 Belgegeçer: 0.212-527 06 77  e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

HİÇ FERAHLIĞI:

Prof. Dr. Hasan Akay’ın kitabındaki yazılar, kendini özel bir biçimde arz eden sevgi ve sanata, şiir ve şehre, doğuya ve batıya, medeniyet ve tabiata, düşünce ve hayata içten seslenen denemelerdir.

Yazarın çok yönlü duyarlılığını gösteren denemeleri; poetik düşüncelerine zemin teşkil etmekle birlikte, oryantalizmden postmodernizme, şehirden şiire ve eleştiriye kadar zengin bir dünyaya yapraklarını açıyor.

Hiç Ferahlığı isimli eser; görmeye, görünenin ardındakini görmeye yoğunlaşmış nazarlar olarak da değerlendirilebilir. Aslında Hasan Akay, bitti denilen cümleleri yeniden kurmanın gerekliliğini bir kere daha hatırlatıyor. Her zaman olduğu gibi noktadan ziyâde üç noktanın hikmete ve hakikate daha çok dâvet eden bir iz olduğunu vurguluyor.

HAT YAYINLARI: Selamiali Efendi Caddesi Nu: 3 Huzur Çarşısı Nu:15 Üsküdar,  İstanbul

Telefon: 0.216-334 48 30 e-posta: info@hatyayinevi.comhatkitap@gmail.com www.hatyayinevi.com

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-OSMANLICILIK VE İSLAMCILIK KARŞISINDA TÜRKÇÜLÜK: Mehmet Kaan Çalen  / Ötüken Neşriyat.

1-BÜYÜK OLAYLARIN KISA TARİHİ: Prof. Dr. Tufan Gündüz / Yeditepe Yayınevi.

3-ÇOCUKLARLA BAŞBAŞA: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan / Server Yayınları.

4-İNSAN KALBİYLE İBADET EDER: Seyyid Abdülkadir Geylani / Merve Yayınları.

5-İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ: Prof. Dr. Hamdi Döndüren / KTO Karatay Üniversitesi Yayınları.

 

DERKENAR

PATRİK GREGORYOS’UN RUS ÇARI ALEKSANDR’A YAZDIĞI MEKTUP:

Osmânlı devletinde Rus sefîri olarak uzun seneler çalışan Rus General İgnatiyef, hâtıralarında, Sultân İkinci Mahmûd Hân zemânında, Türkiye aleyhine casusluk yaptığı için Fener Patrikhânesinin kapısında 1821 yılında asılan, Rum isyânının baş plânlayıcısı, Patrik Gregoryosun Rus Çarı Aleksandra yazdığı mektûbu açıklamakdadır.

Mektûb ibret vericidir:

‘Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayr-i mümkindir. Çünki Türkler, Müslimân oldukları için çok sabrlı ve mukâvemetli insanlardır. Gâyet mağrûrdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından, kadere rızâ göstermelerinden, an’anelerinin kuvvetinden, pâdişâhlarına, devlet adamlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itâ’at duygularından gelmekdedir.

Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda sevk-u idâre edecek reîslere sâhib oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gâyet kanâ’atkârdırlar. Onların bütün meziyyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâ’at duyguları da an’anelerine olan merbûtiyyetlerinden (bağlılıklarından), ahlâklarının salâbetinden (metânetinden, dayanma gücünden) gelmekdedir.

Türklerde evvelâ itâ’at duygusunu kırmak ve ma’nevî râbıtalarını (bağlarını) kesr etmek (parçalamak), dînî metânetlerini (sağlamlığını) zâ’fa uğratmak (za’îfletmek) îcâb eder. Bunun da en kısa yolu, an’anât-i milliyye (millî geleneklerine) ve ma’neviyyelerine uymayan hâricî fikrler ve hareketlere alışdırmakdır.

Ma’neviyyâtları sarsıldığı gün, Türklerin kendilerinden şeklen çok kudretli kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asl kudretleri sarsılacak ve maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkin olabilecekdir. Bu sebeble Osmânlı Devletini tasfiye için mücerred olarak harb meydânlarındaki zaferler kâfî değildir. Hattâ sâdece bu yolda yürümek, Türklerin haysiyyet ve vekârını tahrîk edeceğinden, hakîkatlerine nüfûz edebileceklerine sebeb olabilir.

Yapılacak olan, Türklere birşey his etdirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamâmlamakdır.

(Bu mektûb ders kitâblarına konulup ezberletilecek kadar mühimdir. Mektûbda ibret alınacak çok şey varsa da, en önemlisi şu iki husûsdur:

1-Türklerin ma’neviyyâtının ve dîninin yıkılması için, Türkleri yabancı fikr ve âdetlere alışdırmak,

2-Türklere his etdirmeden bünyelerindeki tahrîbâtı temâmlamakdır.

Bu hedeflere ise, batının inanç, moda, örf ve âdet ve ahlâksızlıklarını Türklere kabul ve taklid ettirmekle ulaşılabilir.

 


Ömer bin Abdülaziz: 717-720 yıllarında Emevi İmparatorluğunu yöneten halife. 680 yılında Medine’de doğdu. Babası Mısır Vâlisi idi. Babasının vefatından sonra Halife Abdülmelik tarafından Dımaşk’a çağrıldı. Burada Halifenin kızı Fâtıma Hanım’la evlendi. 706 yılında Hicaz vâliliğine tâyin edildi. Bu vazifesi 7 yıl devam etti. Âdil hareket etmeyen Irak Valisini sert bir dille tenkit edince azledildi. Halife Süleyman’ın danışmanlığına getirildi. Halife hastalanınca, Ömer bin Abdülaziz’i veliaht tâyin etti. Vefatından sonra da halife oldu. Çok âdil bir hükümdardı. Zulmedenleri, usulsüz işler yapanları cezalandırdı. Bir rivâyete göre, menfaatlerine engel olduğu için kendisinden şikâyetçi olanlar tarafından zehirlenerek şehit edildi.

Dârü’l-Fünun: Üniversite

Zebâni: İslâmiyet’te cehennemlikleri cehenneme atmakla görevli melek; cehennem bekçisi. Mecâzî mânâda: Gürüşünü insanı korkutan iriyarı kimse.

Süreyyâ: Yedi yıldızdan meydana gelen bir yıldız kümesidir. Türkçede ‘Ülker‘, Arapçada ‘Süreyyâ‘, Farsçada ‘Pervîn‘ olarak anılır. Kurân-ı Kerîm’de dolaylı olarak, Hadis-i Şeriflerde adı ile geçer. Dünyaya en uzak yıldız olarak bilinir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay Hanımefendi İle Osmanlı Ahlâkını İnşa Eden Âlim Kınalızâde Ali Efendi ve Eseri ‘Ahlâk-ı Alâî’ Hakkında Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Kınalızâde Ali Efendi’nin hayatı hakkında lütfedeceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz Efendim?

Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay: Kınalızâde, Hicrî 916 Milâdî 1510-11 yılında Isparta’da doğmuştur. Ailesinde pek çok âlim ve şâir olan Kınalızâde’nin babası, şiirlerinde ‘Mîrî‘ mahlâsını kullandığı için bu lakapla anılan Mîrî Emrullah Efendi’dir. Dedesi ise Abdülkâdir Hamîdî’dir.  Ancak bâzı kaynaklarda Abdülkâdir Hamîdî yanlışlıkla ‘Kınalızâde’nin babası‘ olarak anılır. Dedesi Abdülkâdir Efendi’nin babasının isminin Hamîdî Mehmed Efendi olması dışında aile kökleri hakkında kaynaklarda başka bilginin doğru olmadığını, Dedesi Abdülkâdir Efendi’nin o dönemde Hamîdiye iline bağlı Isparta’da yaşamasından dolayı babası Mehmet Efendi gibi ‘Hamîdî‘  adıyla anılır. Abdülkâdir Efendi’nin Abdülkâdir Geylânî’nin kurduğu Kâdîrî tarikatından olduğu ve şeyhiyle isimlerinin aynı olmasından dolayı ayırt edilmek için Hace-i Sultanî Abdülkâdir Geylânî adıyla tanındığı anlatılır. Bâzı kaynaklarda Abdülkâdir Efendinin Ali Tusî’den ders alıp hizmet ettiği, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocalığına kadar yükseldiği ve O’nun iltifatına mazhar olduğu belirtilir. Fakat bu durum uzun sürmemiş, Sadrazam Mahmud Paşa’nın, kıskançlık sebebiyle kurduğu bir düzen sonucu gözden düşerek Isparta’ya dönüp orada yaşamak mecbûriyetinde kalmış, bir süre sonra da vefat etmiştir. Abdülkâdir Efendi’nin Fâtih’in hocası olduğu dönemde kazaskerlik makamına kadar çıktığı da söylenir.

Gerçekten de Fâtih devrinde iki defa sadrazamlık görevine getirilen (859/1455-872/1467 ve 877/1472- 878/1474 ve Fâtih tarafından öldürtülen Mahmud Paşa isminde bir sadrazam vardır. Eğer Abdülkâdir Hamîdî Efendi, Fâtih’e hocalık yapmış ve Mahmud sadrazamlıktan azledilmeden ayrılmak mecburiyetinde kalmışsa bunun en geç 878/1474 yılından önce olması gerekir. Nitekim kaynaklarda Abdülkâdir Efendi’nin görevinden ayrılınca memleketi İsparta’ya döndüğü ve 877/1472 yılında vefat ettiği belirtilmektedir. Bu durumda Abdülkâdir Efendi’nin Fâtih’in hocası olması târihen mümkündür. Ancak Hasan Çelebinin tezkiresini yayıma hazırlayan İbrahim Kutluk, bunu târihen imkânsız görmekte ve O’nun Kanunî döneminde ve 929/1523 yılında İstanbul kadısı olduğunu, aynı yıl kazaskerlik görevine getirilip on dört sene bu görevde kaldığını iddia ederek bu söylentinin dedesinin Ahmet Paşa ile olan dostluğundan kaynaklandığını veya yakıştırıldığını belirtmektedir. Aynca ailesindeki âlimlerle övünen, bütün akrabalarını büyük şâirler arasında sayan, ailesi ve akrabalarındaki en ufak şeylerden bile büyük övünme payı çıkaran Hasan Çelebi’nin ilk elden kaynak olarak ailesinden rahatlıkla öğrenebileceği bu bilgiye tezkiresinde yer vermemiş olmasından yola çıkarak bu iddiaların geçersiz olduğunu düşünmektedir. Gerçekten de torununun oğlu Hasan Çelebi, tezkiresinde bu konudan hiç söz etmez. Ancak Hasan Çelebinin ifâdelerine dikkat edilirse, burada söz konusu edilen Abdülkâdir Hamîdî Efendi O’nun baba değil anne tarafından ceddi (dedesi)dir. Bunun dışında Abdülkâdir Hamîdî Kınalızâde Ali Efendi’nin babasının babası yâni dedesi, Hasan Çelebi’nin ise büyük dedesi olmaktadır. Muhtemelen Hasan Çelebi’nin anne tarafından dedesinin ismi de Abdülkâdir’dir ve şâir olan annesinin babasına tezkiresinde yer vermiş, babasının dedesine ise yer vermemiştir. Nitekim Abdülkâdir efendi hakkında bilgi verirken ailenin Kınalızâde lakabını almasına sebep olan dedesinin sakalına kına sürme alışkanlığına yer vermemesi bu tezimizi doğrulamaktadır.

Abdülkâdir Hamîdî Efendi’nin mezarının Isparta’nın Hisarefendi mahallesinde, delikli taş yanındaki Uyuoğlu Tekkesi diye bilinen yerde olduğu söylense de başka bir kaynak bunun doğruluğunu ispatlayacak herhangi bir kaydın olmadığına işâret etmektedir.

2012 yılında yapılan milletlerarası Kınalızâde Ailesi Sempozyumu sırasında Türbenin harap ve bakımsız hâli üzüntü ile karşılanmış, dönemin Isparta valisinin gayretleriyle yeni bir türbe yapılarak 23.07.2013 tarihinde halkın ziyaretine açılmıştır.

 

 

 

Dedesi Kınalı Abdülkâdir Efendi’nin önceki türbesinin hali

 

 

 

 

 

 

 

Kınalı Hamidi Efendi’nin Isparta’daki Sempozyumdan Sonra İnşa Edilen Yeni Türbesi

Kınalızâde’nin babası ‘Mîrî‘ mahlasıyla şiirler yazan Emrullah Efendi’dir. Kendisine ait bir divanı vardır. Tahsilini tamamladıktan sonra ailenin diğer üyeleri gibi kadılık mesleğini tercih etmiş ve Anadolu’da Beçin’de kadılık yaptığı sırada 6 Şevval 967 / 30 Haziran 1560 Salı günü vefat etmiştir. Oğlu Müslimî Efendi, babasının ölümüne ‘Sâdis-i şehr-i şevval‘ beyitiyle târih düşürmüştür.

Kaynaklara göre Kınalızâde’nin Abdurrahîm Kirâmî (ö. 982/1574-75), Müslimî (ö. 994/1585-86) ve Abdülvehhab adında üç erkek ve Kadın (ö. 1013/1604-05) isminde bir kız kardeşi vardır. Müslimî ve Kirâmî bâzı kaynaklarda amcası olarak geçer. Sicill-i Osmanî’nin bir yerinde de Abdurrahîm Kirâmî oğlu olarak tanıtılmaktadır. Abdülvehhab da bâzı kaynaklarda kardeşi Müslimî Efendinin oğlu olarak yer alır.

Kınalızâde’nin asıl adını, oğlu Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretüş-şuarâ‘ sında Kınalızâde adıyla meşhur Ali Çelebi İbn Emrullah olarak vermiştir. Fakat muhtelif kaynaklarda değişik isimlerle anılmaktadır. Bâzen Ali Çelebi İbn Emrullah İbn Abdulkâdir Hamîdî olarak baba ve dedesinin ismiyle beraber anılır. Bâzen de Kınalızâde Alâed-dîn Ali Çelebi adıyla geçer. Buna göre kaynaklardaki tam ismi Alâ’ad-dîn Alî b. Emrullah’tır. Genellikle Kınalızâde Ali Çelebi, Kınalızâde Ali Efendi veya sâdece Kınalızâde olarak tanınmıştır.

Kınalızâde lakabının sebebini kaynaklar, dedesi Abdülkâdir Hamîdînin sakalına kına sürmesi olarak gösterirler. Dedenin bu âdeti çocukları ve torunlarının ‘Kınalızâde’ adıyla anılmasına sebep olmuştur. Kına kelimesi Arapça’da hınnâî kelimesiyle ifâde edildiği için Arapça kaynaklarda genellikle Kınalızâde yerine ‘Hınnâvî‘ veya ‘Hınnâî‘ adı kullanılır. Ancak bâzı Türkçe kaynaklarda da ‘Hınnâî‘ adına rastlıyoruz.

Kınalızâde kelimesindeki ‘zâde‘ doğmuş ve oğul mânâsına, ‘çelebi‘ ise ağa, bey, efendi mânâlarına gelmektedir. Arapça kaynaklarda Kınalızâde’nin ‘Seyfü’d-dîn‘ lakabından ve ‘Ali İbn İsrâfıl‘ vb. isimlerinden söz edilmekte ise de bu vb. isimlere Türkçe yazılan eserlerde rastlamadım.

Oğuz Çetinoğlu: Tahsil hayatı hakkında hangi bilgiler var?

Doç. Oktay: Kınalızâde, ailesinin bulunduğu konum gereği iyi bir eğitim görmüş, devrinin ileri gelen âlimlerinden ders almıştır. Kınalızâde’nin çocukluk ile ilk gençlik yıllarının Isparta’da ilim ve öğrenme aşkı içinde geçtiğini, o dönemde herkesi kendisine hayran bıraktığını oğlu Hasan Çelebi’den öğreniyoruz.

Gerek ailenin ilme olan merakı gerekse ondaki ilim sevgisi Kınalızâde’nin genç yaşlarda eğitim için İstanbul’a gönderilmesine sebep olmuştur. İstanbul’da ilköğrenimini o sırada kazasker olan akrabası Kadri Efendi’nin yanında yapmış, 22 yaşına (938/1531-32) gelinceye kadar O’nun nezâretinde kalmıştır. Daha sonra Mahmud Paşa müderrisi Malûl Emîr Efendi’nin (ö, 963/1556) yanına gidip orada öğrenimine devam etmiştir. Bundan sonra Dâvud Paşa Medresesi Müderrisi Sinan Efendi’den ve Atik Ali Paşa Medresesi’nde Merhaba Efendi’den ders almıştır. Oğlu Hasan Çelebi babasından “Edirne’de Üç Şerefeli Medresesi’nde Merhaba Efendi’ye danişmend” iken sözlerini naklediyor. Merhaba Efendi önce İstanbul’da Atik Ali Paşa Medresesinde daha sonra da Edirne’de Üç Şerefeli Medresede görev yapmıştır. Öyle görünüyor ki Kınalızâde önceleri İstanbul’da eğitimine devam ederken hocasının Edirne’ye tâyin olunmasıyla O’nun peşinden Edirne’ye gitmiş ve öğrenimine burada devam etmiştir. Lise seviyesi olarak kabul edebileceğimiz bu öğrenim dönemlerini tamamladıktan sonra Sahın Medresesinde müderris olan Kara Sâlih Efendi’ye muid (yardımcı/asistan) olarak ileri seviyede öğrenime başlamış daha sonra o sırada Anadolu Kazaskeri olan Çivizâde Mühyiddin Mehmet Efendi’nin muidi olmayı tercih etmiştir. 945/1539 yılında Sâdi Çelebi’nin vefatı üzerine Çivizâde şeyhülislamlığa tâyin edildiğinde Kınalızâde de O’nun fetfasıyla mülâzım olmuştur. Kınalızâde bu târihte yirmi dokuz yaşlarında olmalıdır. Kınalızâde’nin Çivizâde’den sonra Mühyiddin Fenârî’ye mülazım olduğu belirtilmekte ise de Türkçe kaynaklarda bu bilgiye rastlayamadım.

Dönemindeki en seçkin âlimlerin öğrencisi olup onlardan ders alan Kınalızâde’nin fazilet ve ilminin bir kısmı; aldığı bu iyi eğitime, bir kısmı da ailesinden kendisine intikal eden yeteneklere bağlanır.

Çetinoğlu: Üstlendiği resmî vazifeler nelerdir?

Doç. Oktay: Kınalızâde öğrenimini tamamladıktan sonra âdet olduğu üzere ‘Rûznâmçe-i hümâyûn’a adını yazdırıp müderris veya kadı olmak için ‘nevbet (nöbet)’ denilen sırayı beklemeye başlamıştır. Ancak o sırat Rumeli Kazaskeri olan ve müderris tâyinlerini yapan Ebussuûd Efendi, şeyhülislâm Çivizâde’yi beğenmediği ve araları açık olduğu için O’nun muidi Kınalızâde’nin tâyinini ağırdan almış, bunun üzerine Kınalızâde, Ebussuûd Efendi’nin huzuruna çıkıp çalışmalarını göstermiş ve O’ndan kendisine müderrislik verilmesini istemiştir. Bu yaklaşımdan son derece hoşlanan Ebussuûd Efendi O’nu 948/1541 senesinde Edirne’deki Hüsâmüddîn (veya Hüsamiye) Medresesine yirmi akçe ile tâyin etmiştir. Burada üç yıl görev yapacak olan müellifimizin meslekî kariyeri böylelikle otuz iki yaşında başlamıştır.

Kınalızâde 953/1546 yılında o sırada Anadolu Kazaskeri olan Mîr Kösesi Muhammed Efendi tarafından yirmi beş akçe ile Bursa’daki Hamza Bey Medresesine tâyin edilmiştir. Burası Hüsâmüddîn Medresesi gibi kırklık medreselerdendir. Burada ‘Hâşiye-i tecrid’e hâşiye ve ‘Hâşiye-i şerif’e tâlik yazmıştır. 955/1548 yılında Muhaşşi Sinan Efendi sadaretinde otuz akçe ile yine kırklık bir medrese olan Bursa’daki Veliyüddinoğlu Ahmet Paşa Medresesi’ne tâyin olmuştur. Sadrazam Rüstem Paşa Kütahya’da yeni bir medrese yaptırınca Kınalızâde’yi 957/1550 senesinde kırk akçeyle buraya tâyin etmiş bir yıl sonra da 958/1551 yılında Ataullah Efendi yerine elli akçeyle Rüstem Paşa’nın İstanbul’daki ellilik medresesine nakledilmiştir. 960/1553 yılında ise Karamanîzâde Mehmed Efendi yerine altmışlık Haseki Medresesi’ne terfi etmiştir. Safer 963/Aralık 1555’te Kürt Çelebi yerine Semâniye Medresesi’ne müderris olmuştur. Burasının Semâniye’den dördüncü medrese olan Ayakkurşunlu Medresesi olduğu söylenir. Burada üç yıl görev yapan Kınalızâde, Muharrem 966/Ekim 1558’de Kanunî’nin kendi adına yaptırdığı Süleymaniye Medresesi’nin batı tarafındaki (Haliç) Çifte Medrese tamamlanınca kuzeydeki üçüncü Medreseye tâyin edilmiştir.

Kınalızâde’nin meslekî kariyerindeki ilerleme, Zilhicce 970/Temmuz 1563’te Kürt Çelebi’nin yerine Şam Kadısı olarak tâyin edilmesiyle devam etmiştir. Böylelikle 22 sene devam eden müderrislik görevinin ardından 54 yaşından itibâren kadı unvanını almış, Cemaziyelevvel 974/Kasım 1566’da Şah Efendi yerine Kahire Kadılığına, aynı sene Zilhicce/Haziran ayında Haleb Mollası yerine Bursa Kadılığna getirilmiştir. Bâzı kaynaklarda Kınalızâde’nin Mısır Kadılığı ile Bursa Kadılığı arasında Halep Kadılığı görevinde bulunduğu belirtilmekteyse de kanaatimce burada söz konusu edilen Halep Kadılığı değil, Halep Mollası yerine Bursa Kadılığına tâyin edilmiş olmasıdır. Zâten Kahire ile Bursa görevleri arasında beş aylık kısa bir süne vardır. O zamanın ulaşım şartları göz önüne alındığında arada üçüncü bir göreve tâyini pek mümkün görünmemektedir. Bursa Kadılığından da Recep 976/Aralık 1568’de Şah Efendi yerine Edirne Kadılığına terfi ettirilmiş, Cemaziyelâhir 978/Ekim 1570’te Şeyhî Efendi yerine İstanbul Kadılığına tâyin olmuştur. Muharrem 979/Mayıs 1571’de ise Anadolu Kazaskeri görevine getirilmiştir.

Kınalızâde’nin bundan sonra gelebileceği şeyhülislamlık gibi muhtemel görevlere ömrü yetmemiş, Anadolu Kazaskeri iken vefat etmiştir.

Çetinoğlu: Ölüm sebebi biliniyor mu?

Doç. Oktay: Kınalizâde, Anadolu Kazaskeri görevindeyken o sırada Padişah olan Sultan İkinci Selim Han ile beraber Edirne’ye gitmiştir. Burada daha önce yakalanmış olduğu nikris hastalığı kış sebebiyle şiddetlenince 63 yaşındayken vefat etmiştir. Atâî ve O’na dayanan kaynaklar ölüm târihini Ramazan ayının 6. günü olarak verirler. Ancak mezar taşında Ramazan ayının 5. günü yazılıdır.  Buna göre tam olarak ölüm târihi 5 Ramazan 979/21 Ocak Pazartesi günüdür. Atâî, Hadâik’da O’nun bir Yahudi doktor tarafından zehirlenerek öldürüldüğünü iddia eder. Bir başka kaynak ise O’nun yanlışlıkla zehirli merhemle tedâvi edildiği için öldüğünü belirtir.

Ancak Ferit Kam, bunu hayal mahsulü olarak nitelemiştir. Cenâze namazı bütün büyükler, vezirler, âlimler ve salihlerin katıldığı kalabalık bir grup tarafından Eski Cami’de kılındıktan sonra İstanbul yolunda Seyyid Celâlî türbesi civârında Nâzır Çeşmesi denilen mezarlığa gömülmüştür. Daha sonraları asfalt yol yapım çalışmaları sırasında mezarlıklar kaldınlırken Kınalızâde Ali Efendinin mezarının da Selimiye Camii’nin haziresindeki bir tümseğe defnedildiği, bu sırada ayaktaşının kaybolduğu baş taşında ise Farsça şu beyitlerin yer aldığı kayıtlarda geçer.

Ferid-i Dehr vahîd-i zaman Ali Çelebî                                                                                                                    Ki Bâd can-ı azîzeş be-huld câvîdân                                                                                                                      Be sâl-i nuhsed u heftâd u ne vefat nemud                                                                                                           Be-şehr-i Edirne der pençum-i meh-i ramazan                                                                                                       Eş-şehir be Hınalî-zâde                                                                                                                                           5 Ramazan 979

Kınalızâde’nin ölüm zamanı olan 979 senesi için şu beyitlerle târih düşürülmüştür:

Kazasker-i İslâm-ı güzin                                                                                                                                          Ol Âlî Nam-ı reisü’l-fudalâ

Dediler nakledecek târihin                                                                                                                                       İrtihâl eyledi kutb-ı ulemâ (979)

ve

Elin Hınâlızâde yudı gör âb-ı hayattân (979)

Kaynaklarda Kınalızâde’nin ölüm yeri ve târihiyle ilgili bâzı hatâlara rastlanır. Mesela; Şemseddin Sâmi Kâmûsü’l-a’lâm’da Kınalızâde’nin Edirne’de rahatsızlanıp İstanbul’a (Dersaadet) dönüşte vefat ettiğini belirtir. Uzunçarşılı ise bir eserinde Şam Kadısı iken yâni 974/1563-974/1566 yılları arasında öldüğünü iddia ederken bir diğer eserinde kaynaklarda geçen 979/1572 yılını zikretmektedir.

Çetinoğlu: İlmiye sınıfından oğullarının olduğu biliniyor. Onlardan ve talebelerinden bahseder misiniz?

Doç. Oktay: Tezkiretuş-şuarâ sâhibi Kınalızâde Hasan Çelebi’nin Kınalızâde’nin oğlu olduğunu biliyoruz. Hasan Çelebi Tezkire’sinde Fehmi ile Fevzi isimli şâirlerin kardeşi olduğunu belirterek Fehmi’nin adının Mehmet, Fevzi’nin Hüseyin olduğu bilgisini verir. Bu durumda Kınalızâde’nin Tezkiretü’ş-şuarâ sâhibi Hasan (d. Bursa 953/1546-47 ö. Şevval 1012/Mart 1604), Hüseyin Fevzi ve Mehmet Fehmi (d.Şam 970/1564-65, ö. 28 Şevval 1004/1596) isminde üç oğlu olmalıdır. Hüseyin Fevzi’den Abdurrahman Abdî (ö. 1038/1628-1629) ve Mehmet Fehmi’den Rıza Mustafa isimlerinde torunlarının olduğu da kayıtlarda yer alır.

M. Süreyyâ, Sicill-i Osmânî’de Kınalızâde Ali Çelebi’nin dört oğlu olduğunu belirterek Hasan Çelebi ve Mehmet Fehmî Efendi’den başka Abdurrahim Kirâmî Efendi ile Mustafa Vasfî Efendinin adını verir. Abdurrahim Kirâmî Efendinin daha önce Kınalızâde’nin kardeşi olduğuna işâret etmiştik. Mustafa Vasfı Efendi (ö. Üçüncü Murad devri sonları yaklaşık 1595) ise Kınalızâde’nin değil, kardeşi Abdurrahim Kiramî Efendi’nin oğludur. M. Süreyyâ, Kınalızâde Ali Efendinin Kardeşi Müslimî Efendi’nin Hasan isminde bir oğlu olduğunu belirtmektedir.

Hasan Çelebinin Tezkire’sini yayıma hazırlayan İbrahim Kutluk da Hasan Çelebi’nin kendinden büyük, Hüseyin isminde bir ağabeyi ile Fehmi ve Fevzi adlarında iki kardeşi olduğunu belirtir. Ancak Kutluk’un sözünü ettiği Hüseyin Kınalızâde’nin oğlu olmayıp Tezkirede de geçtiği gibi ‘Anka‘ lakabıyla tanınan Şiraz’lı bir şâirdir.

Kaynaklarda Kınalızâde’nin öğrencisi olarak tanınmış herhangi bir kişiye rastlayamadık. Ancak Atâî Hadâik’ta Yîr Mehmet Azmî, Mehmet Vücûdi Mustafa ve Mehmet Nîlî hakkında bilgi verirken Kınalızâde’nin öğrencisi olduklarını belirtmiştir. Beyânî de de Nahifî ve Vezni’nin Kınalızâde’den mülâzım olduğu bilgisini verir.

 

 

Yeniden Dirilmeli!

Başbuğum Konuşurken Tutardık Nefesleri,

Mevzu Ülkü Olunca, Çınlatırdık Gökleri,

Rüyamda Sayıklardım Alparslan. Fatihleri,

Yeniden Doğmak Gerek. Yeniden Dirilmeli!

*

Ülkücü Davasını Yaşamalı Bilmeli,

Nefsi Mücadelede Çilesini Çekmeli,

Vatan, Millet ve Bayrak, Dava İçin Ölmeli,

Çıkıp Ergenekondan, Yeniden Dirilmeli!

*

 

Yazık Ettiniz Yazık, Mahvettiniz Bizleri,

Koltuk Sevdanız Batsın, Harcadın Yiğitleri,

Türk Düşmanları İle Tutuştunuz Elleri,

Yeniden Doğmak Gerek, Yeniden Dirilmeli!

 

*

Kırk Beş Yıl Oldu Beyim Bu Ülküyü Seveli,

Gönüldaş,Gönüldaşa Biraz Değer Vermeli!

Halktan karşılık Yoksa Olanları Görmeli,

Çıkıp Ergenekondan, Yeniden Dirilmeli!

 

 

15 Temmuz’un Yıldönümünde Milat Meselesi

15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsünün birinci yıldönümünde FETÖ Davalarının temeli olan MİLAT konusunu değerlendirmek istiyorum.

FETÖ’den yargılananlar ve yargılanmadan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK’lar) ile görevden atılan, mesleklerini yapamaz hale gelenler için “terör örgütü üyesi olmak” suçlamaları yapıldı, hatta mahkûmiyet kararları verilmekte. Ancak yargılamalarda 17/25 Aralık 2013 tarihleri milat kabul edildi. Bu tarih öncesinde FETÖ ile irtibat ve iltisaklı olanların “aldatılmış” olabileceği kabul edildi.

İddianamelerde “eli kanlı terör örgütünün gerçek amaçlarını perdeleyen maske… 17/25 Aralık 2013 bürokratik darbe girişimiyle tamamen düşmüştür. Sonuçları itibariyle 17/25 Aralık bürokratik darbe girişimi söz konusu örgütün bir yardım kuruluşu / hizmet hareket olmayıp terör örgütü olduğu hususunda ortak bir vicdani kanaat oluşması bakımından bir terör faaliyeti ve terör örgütü olarak nazarı itibara alınmasının miladi tarihi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır ifadeleri yer aldı.

Bu tarihten sonrasına ait irtibatlar, Bank Asya hesabı, Cemaatin okul ve dershanelerine öğrenci vermek gibi veriler “delil” kabul edilmekte.

Tabii bu da herkes için geçerli değil. “Kavurmacı”, “baklavacı” veya AKP yöneticisi olanlar için farklı kıstaslar ortaya çıktı.

*******************************

Milat Gerekli İdi

Cemaat / FETÖ gizliliğe önem veriyordu. Siyasal İslamcıların “takiyye” anlayışı bu örgütte de yerleşmişti.

Bu sebeple uzun yılların örgütlenmesi ile sayıları yüzbinleri aşan, “altı ibadet, ortası ticaret, üstü siyaset olan” örgütün mensuplarıyla, söz konusu örgütün bir yardım kuruluşu / hizmet hareketi olduğu zannıyla, bir şekilde irtibat ve iltisak içinde olanların sayısı yüzbinler, belki de milyonlarca idi.

Bir milat tespit edilmezse, bugün bu örgütle mücadeleyi yürüten kadronun da (siyasetçiler, yargı mensupları, TSK, Emniyet ve diğer kurumlardaki görevlilerin) çoğunun cezalandırılması gerekirdi.

Devletin en önemli makamlarında görev yapan bu kadrodan söz konusu örgütün bir yardım kuruluşu / hizmet hareketi olduğu zannıyla yardım yapmış, devlet imkânlarını bu örgüte kullandırmış Başbakanlık, Bakanlık, Milletvekilliği, Belediye Başkanlığı, askeri ve sivil üst düzey bürokratlık yapmış yetkili sayısı çok fazla idi.

Bu bakımdan bu örgütü bir “hizmet hareketi”, “hayır ve eğitim” işleri örgütlenmesi olarak gören ve bir şekilde irtibat veya iltisak kuran herkesin cezalandırılması haksızlık olacağı gibi, devleti işlemez hale getirebilecek, toplumsal vicdanı da yaralayabilecekti.

Hukuken sorunlu olsa da, Milat kabul etmek fiili bir zarurettir.

Ancak kanaatimce bu milat 17/25 Aralık 2013 tarihi olmamalıdır.

Bu görüşümün gerekçelerini gelecek yazımda açıklayacağım.

**********************************

2004 MGK Kararı

28 Şubat sürecinde devletin en tepesinde Milli Güvenlik Kurulunda (MGK) alınan tavsiye kararları doğrultusunda “rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı” bir takım “tedbirler” alınmıştı.

Ak Parti’nin iktidarda olduğu dönemde bu kapsamda alınan en önemli karar, 2004 Ağustos ayının MGK Kararlarıydı.

O zaman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘dı. Başbakanlık Müsteşarı, aynı zamanda irticayla mücadeleyi takiple sorumlu Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu (BUTKK)’nun başkanı, Ömer Dinçer‘di.

Ömer Dinçer “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor?” adlı kitabında bu konuda şu bilgileri veriyor:

MGK Fethullah Gülen Cemaatine yönelik yeni bir mücadele planını devreye sokmak istedi. MGK 24 Ağustos 2004 tarihinde yaptığı toplantıda, ‘Türkiye’deki Nurculuk Faaliyetleri ve Fethullah Gülen’ konusu gündeme gelmiş, yurtiçi ve yurtdışı faaliyetlerine karşı bir eylem planı hazırlanması uygun görülmüş ve bu konudaki tavsiye kararının Hükümete bildirilmesi…’ şeklinde bir karar verdi.”

“Tavsiye kararı Başbakanlığa bildirildikten sonra konuyu Başbakanımıza açtım ve gelen yazıyı ‘dosyasına’ kaldırmaya karar verdik. Bu karar metni Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılmadı ve hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Konudan MGK toplantısına katılan bakanlar dışında kimsenin haberi olmadı. Bütün toplumsal ve siyasi riski hükümet adına Sayın Başbakanımız, hukuki riski ise ben üstlenmiştim.

2004 MGK Kararında devlet için tehlikeli olarak görülen Fethullah Gülen Cemaatine yönelik hazırlanan mücadele planına Başbakan Erdoğan ve MGK toplantısına katılan AKP’li Bakanlar imza atmış, ancak bu kararları uygulamamış ve gizlemişler.

Anlaşılan Başbakan Erdoğan ve ekibinde devletin en tepesinde verilen bilgi, belge ve alınan kararlara rağmen bir “vicdani kanaat” oluşmamış. Yoksa bu kadar açık bilgiye ve ortak alınan kararlara rağmen Başbakan ve Müsteşarının siyasi ve hukuki riski üstlenmesi, hükümetin “ne istedilerse vermeye” devam etmesi onları “suçlu” hale getirebilirdi.

Bu sebeple 17/25 Aralık 2013 tarihinin milat olarak benimsenmesinin sebeplerinden biri bu tarih öncesine ait sorumluklardan ilgilileri kurtarmak düşüncesi olabilir.

Gelecek yazımız “FETÖ yargılamalarında hangi tarihin milat kabul edilmesi gerektiğine” dair olacak.