16.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 675

Adaletin Evrenselliği ve İradenin Millîliği

Farkında mısınız bilmem yaşadığımız mevsimler kış ve yaz’dan ibaret olmaya başladı. Ara mevsimler yani ilkbahar ve sonbahar sanki bir kanun hükmünde kararnameyle tedavülden kalkmış gibi..

Aslında duygularımızın da ara tonları kaybolmuş durumda.. Ya yaz sıcaklığı üzereyiz birbirimize ya kış soğukluğu.. Ortasını kaybettik ve bu yüzden ortam termometrenin iki ucunda..

Geçtiğimiz günlerde Suriye’deki terör ve vahşetten bize sığınan hamile kadının karnındaki doğmamış ve kucağındaki yeni doğmuş 2 bebeğiyle Daeşvari yöntemlekatledilmesini, engelli çocuğuna sahip çıkan bir babaya bir hasbelkader insanlar arasında dolaşan bir mahlûkun “Spastik oğlun hayvana benziyor; bırak hayvanat bahçesine, kurtul” diyebilmesini, 17 yaşındaki öz kızına defalarca tecavüz ederek hamile bırakan baba(!)nın DNA testiyle suçunun sabitlenmesini beraber ve kahrolarak idrak ettik.

Yazın ortasında bize zemheri ayazını yaşatan bu travmaların haricinde kavurucu sıcakların arasında günler ve kilometreler boyu yürüye yürüye denizle buluşan dereler misali Adalet’in kendisine susamış yüzbinlerle, milyonlarla buluşmasına şahit olduk. O kavramı taşıyan kişinin kimliğine ve siyasî kişiliğine değil insanoğluyla yaşıt o kadim kavrama toplumsal olarak ne kadar ihtiyaç duyduğumuza bakalım.

Tıpkı 1 yıl önceki Darbe Kalkışmasında Millî İrade ve Demokrasi gibi belki adalete göre yeni ama bizim için olmazsa olmaz olan kavramlara sahip çıkma cesaretimiz gibi.. Tıpkı sonrasında o ihanete karşı toplumun tüm kesimlerinin Birlik ve Beraberlik neymiş, nasıl olurmuş; 7 Ağustos’da onu örneklendirdiği gibi..

Yaz ya da kış penceresinden bakan arkadaşlar ikisinden birine illâki itiraz moduna gireceklerdir. Bense Ziya Gökalp’in Türkleşmek-İslamlaşmak-Çağdaşlaşmaküçlemesine doğal dördüncüyü nasıl bulurum da bu ikilemlerden kurtuluruz telaşındayım.

Yazının başına konu olan rezîletleri sanki daha önceki aylarda ve yakın yıllarda yaşamadık. Ne var ki gittikçe helâk olan kavimlerle benzer bir çizgiye savruluyoruz. Osmanlı’nın yıkılışında toplumsal arızalar bence dış unsurlardan çok daha etkilidir. Maraz-ı içtimaî dediğimiz sosyal ve toplumsal hastalıklar olaylar akabinde tepki vermekle değil bu illetlerin asla neşv ü nema bulamayacağı bir toplumsal düzeni oluşturmakla yenilir. Allah esirgesin bir-iki adım sonrası ya Irak ya Suriye.. Ve kahretsin ki tarihçiyiz..

Sakarya’daki vahşet sonrasında yükselerek yayılan “İçerinin adaletine güveniyoruz” cümlesi bile normal adaletsizliklerden içeriye girenlerden böyle yakıcı bir namussuzluğa karşı bir adalet dilentisi olarak ayrı bir yakıcılığa sahiptir. Demek ki neymiş kendi koyduğumuz yasalarımız kendi adalet beklentilerimizi bile karşılayamıyor.

Dolayısıyla bu yürüyüşten sonra İyilik için de, Eşitlik ve Özgürlük için de, Barış ve Esenlik için de yürüyüşler beklemekteyim. Kaç zamandır ideolojik angajmanlar yerine onları da karşılayan temel prensipleri, evrensel ilkeleri öne çekelim demekteyim. Yaratıcı’mızın fıtratımıza koyduğu kavramları içimizden çıkan bir siyasetçi beğendi, bir siyasetçi beğenmedi diye ben de beğenecek ya da beğenmeyecek değilim.

Hani demiş ya Şair; “Biz belediyenin değil rüzgârın ağaçlarıyız”. Bizim imtihanımız Âdem Babamızdan beri bize öğretilen kavramlarla iyi bir sınav vermek. Parti-seçim tercihleri yapmaktansa ve kazanmış görünmektense siyasî ve içtimaî hayatta bu kavramların bayraktarlığını yapmak muhtemelen önümüzdeki günlerde mecburî istikamet, öldükten sonra da hafifletici sebep olacak. Yoksa kış soğuğunda, yaz sıcağında daha çok kavrula kavrula gideriz.

 

 

 

Hiç Mümkün Olur mu ki

Hiç mümkün olur mu ki, son derece erişilmez bir güzellik; gösterici ve anlatıcı bir aracı ile kendini göstermek istemesin?

Hiç mümkün olur mu ki, son derece güzellikte, mükemmel / zirvede bir sanat; dikkat nazarlarını üzerine çeken bir ilân edici ile duyurulmak ve gösterilmek istemesin?

Hiç mümkün olur mu ki, her şeyin ve herkesin yetiştirici ve terbiye edicisi, her şeye ve herkese hükmeden / söz geçiren saltanat sahibi olan Yüce Allah; küçük büyük varlık tabakalarında, bir ve tek oluşunun, yani vahdaniyetinin ve her şeyin ve herkesin kendisine muhtaç oluşunun ve fakat kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı gerçeğinin, yani samedaniyetinin anlatılmasını istemesin?

Dünya ve Ahiret bilgisine sahip bir mebus / bir gönderilmiş zat vasıta ve aracılığı ile varlık ve birliğinin herkese ve her şeye ilânını / duyurulma ve bildirilmesini istemesin? Çünkü o tanıtıcı zât, küllî / kapsamlı bir ubudiyet / kulluk içindedir. Çokluk tabakalarını temsil eder. İlâhî Dergâh’ın elçisidir. Yaratıcıya karşı kurbiyet / yakınlık hâlindedir. Zira risalet / elçilik göreviyle yükümlüdür. İlahî Dergâh’ın emn ü emanında olan çokluk tabakalarına elçilik yapmaya memurdur.

Hiç mümkün olur mu ki, nihayet derecede zatından ileri gelen bir güzellik sahibi; cemal ve güzellik, iyilik, hoşluk ve letaif ve inceliklerini aynalarda görmek ve göstermek istemesin? Yani, bir habib / bir sevgili resul vasıtasıyla ilimlerinin güzelliklerini anlatmak istemesin? Çünkü hem habibtir / Allahın sevgili dostudur, hem ubudiyetiyle / yaptığı küllî ve kapsamlı kulluğuyla kendini O’na sevdirir, O’na aynalık eder, hem resul / elçidir, O’nu yaratıklarına sevdirir.

Hiç mümkün olur mu ki, hayret verici mucizelerle, garip ve kıymetli şeylerle dolu hazineler sahibi bir zât; değerli bir tarif edici / anlatıcı ve vasıflandırıcı yani duyurucu vasıtasıyla; halkın nazar ve bakışlarına bütün bunların sunumunu yapacak lâyık birini, zahiren gizli ve örtülü kalmış mükemmelliklerini açığa çıkaracak kabiliyette bir kişinin varlığını istemesin?

Hiç mümkün olur mu ki, bu kâinatı / evreni; bütün isimlerinin mükemmelliklerini ifade edip anlatan, sanatlı yaratılmışlarla süsleyip donatsın da, seyir için garip ve ince sanatlarla süslendirip bir

saraya benzetsin de, tüm bu ince güzelliklerin hikmet ve amaçlarını anlatacak; rehber bir öğretici tayin etmesin / atamasın?

Hiç mümkün olur mu ki, bu kâinatın sahibi; şu evrenin değişmelerindeki maksat ve gaye ne olacağını gösteren, kapalı sır ve gizemini açıklatmak istemesin? Varlıkların “Nereden?” “Nereye?” “Necisin?” gibi çetin, zor ve müşkül üç sorunun muamma ve anlaşılmaz hususlarını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın?

Hiç mümkün olur mu ki, bu güzel sanatlı yaratılmış varlıklar ile kendini şuur ve akıl sahiplerine tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren; sonsuz büyüklük sahibi ve her şeyi sanatla yaratan Allah; tüm bunlar karşılığında; şuur ve bilinç sahiplerinden razı olacağı hususları ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?

Hiç mümkün olur mu ki, insan türünü şuurca çok şeye düşkün, kabiliyetçe kapsamlı kulluğa hazır ve amade suretinde yaratsın da, muallim / öğretici bir rehber vasıtasıyla onların yüzlerini; çokluktan vahdete /  birlik ve tekliğe çevirmek istemesin? Daha bunlar gibi birçok peygamberlik vazifeleri  vardır ki, her biri kesin bir delil olup demek istenir ki, İlâhlık / Allahlık risaletsiz ve resulsüz olamaz. Şimdi, acaba beyan olunan vasıf, nitelik ve özelliklere, vazife ve işlere; Arapların içinden çıkan Peygamberimizden daha ehil ve daha kapsayıcı olarak âlemde kim zuhur edip ortaya çıkmış? Risalet mertebesine, tebliğ işine O’ndan çok daha lâyık, çok daha uygun birini zaman hiç göstermiş midir? Hayır, asla ve kat’a. Belki o, bütün resullerin efendisi, en önde olanıdır. Bütün nebilerin imamı / önderidir. Bütün âlim ve bilginlerin serveri ve başıdır. Bütün Allah yakınlarının en yakınıdır. Bütün mahlûk ve yaratıkların en ekmeli, en olgunudır. Bütün manevi rehber ve kılavuzların sultanıdır. Evet araştırıcıların fikir birliği etmeleriyle, ayın ikiye bölünmesi mucizesi ve parmaklarından su akması gibi bine varan mucizeleriyle, had ve hesaba gelmez sayısız peygamberlik delil ve kanıtlarından başka, bir gerçekler denizi ve kırk yönden insanı acze düşürücü en büyük mucizesi olan Kur’an; risaletini / resul ve elçi oluşunu güneş gibi göstermeye kâfi ve yeterlidir.

 

Adalet Kimler İçin?

Adalet Kimler İçin?

Ülkemizde ciddi bir adalet tartışması, arayışı ve hatta özlemi olduğu muhakkak.

Çok partili hayatımızın en güçlü iki partisinin birinin adının Adalet Partisi, diğerinin Adalet ve Kalkınma Partisi olması geçmişten gelip devam eden bir adalet arayışının var olduğunu gösterir.

15 seneden beri tek başına iktidar olan Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde yargıya güvenin dip yapması ve adalet özleminin en üst noktaya çıkmasının sebebi ne?

Ana muhalefet partisi liderinin başlattığı, fakat parti amblemi ve başka sloganların taşınmadığı, sadece “adalet” teması üzerinden devam eden “Adalet Yürüyüşü” bugün 22. gününde.

Ankara’dan İstanbul’a devam eden “Adalet Yürüyüşü”nün, adında “adalet” bulunan iktidar partisi (AKP) tarafından “FETÖ ve PKK ile işbirliği, şiddet çağrısı, ülkeye ve şehitlere ihanet” gibi ağır ithamlarla tanımlanması ibret vericidir.

Ak Parti iktidarı öncesindeki yargıyı muhafazakâr kesim “vesayet yargısı” olarak tanımlardı. Mesela 28 Şubat dönemi yargı kararları bu sıfatı hak ettirmekte idi. Bu sebeple bugünkü Ak Parti’nin tabanı olan muhafazakâr kesim o dönemde yürüyüşler yapmıştı. Laik kesim ise bu adaletsizliklere duyarsız kalmıştı.

Özellikle 2010 Referandumu ile Cemaat ve AKP işbirliği yargıyı “cemaat yargısı” haline getirdi. Şimdi de Cemaat/ FETÖ mensuplarının tasfiyesi ile “iktidar yargısı” dönemi başladı.

Bunlar oldu da ne oldu? Her biri bir öncekini aratan “kötünün kötüsü” dönemleri yaşıyoruz.

İktidar ve yandaşları yapılan adaletsizlikleri görmezden gelirken, muhalifler çığlıklarını duyurmaya çalışıyor.

Çünkü her dönemde gücü elinde bulunduranlar ve bunları destekleyen siyasi, fikri ve itikadi kesimler olaya hep “biz” ve “ötekiler” açısından baktılar.

“Benim için adalet, bizimkiler için adalet” dediler, “herkes için adalet” diyemediler.

Muktedirler ve yandaşları “hukuk devleti” ve “hukukun üstünlüğü” ilkelerini benimsemediler. Siyaseti adaletin üstünde tuttular.

İktidarla imtihan olunan muhafazakâr kesimin devlet anlayışı ve değer yargıları değişti. Makyavelist bir anlayışa evirilerek “egemenliği ele geçirmek” hedefine kilitlendiler.

Bu insanlar için artık “din, ahlak, hak, adalet vd. değerli buldukları her şey bu amaca hizmet ediyorsa değerlidir. Yönetici devletin egemenliği tesis edebilmek için her yola başvurabilir.”

Özellikle Cumhuriyet devrinde hiçbir partiye nasip olmayan bir siyasi gücü eline geçiren AKP döneminde Anayasa ile Ceza Kanununda yapılan değişikliklerin birçoğu hukukun üstünde siyasetin egemen olmasına yönelikti.

HSYK/ HSK yapısında oynamalarla “yandaş yargı” oluşturmaya yönelik kadrolaşma çok dikkat çekici boyuta tırmandı.

Nitekim CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yeni oluşturulan HSK’nın ilk icraatını eleştirdi: “Hâkimler Savcılar Kurulu seçildi. Yeni göreve başladılar beş altı günlük görev süresi içerisinde bir kararnameyle 780 hâkim ve savcının yerini değiştirdiler. Niçin hangi otoriteyle, hangi gerekçeyle? Siyasi otoritenin beklentilerine uygun yeni hâkimler görevlere başlasınlar diye. Adaleti siyasetin emrine verirseniz Türkiye’nin başı beladan kurtulmaz. Adaleti siyasetin eline verirseniz Türkiye’de demokrasi olmaz. Adaleti siyasetin emrine verirseniz insan hakları ihlalleri olur.”

Yeni hâkim savcı atamalarının ne kadarının “adaleti siyasetin emrine vermek” için yapıldığını bilemiyoruz. Ama toplumda böyle bir algının oluşması bile toplumsal vicdandaki adalet duygusuna darbe vuracaktır.

***************************************

Adalet İçin Yapılması Gerekenler

Kendisi de bir hukukçu olan Taha Akyol son dönemde bu konularda, benim de çok yararlandığım, çok değerli köşe yazıları yazıyor. Sadece şikâyetle yetinmeyip kamuoyuna ve iktidara somut teklifler de sunuyor.

Vicdanı, adalet duygusu ve birazcık da olsa hukuk kavrayışı olan hiç kimsenin itirazı olamayacak teklifleri de içeren şu cümlelerini paylaşmak istiyorum.

Bugünkü Türkiye’de görülen adalet ve hukuk özlemine iktidar ve muhalefet gözlüğüyle değil,  hukuk gözlüğüyle bakmak gerekiyor.

Hayati mesele şudur: 21’inci yüzyıl Türkiye’sinde kuvvetler ayrılığı hâlâ kâğıt üzerindedir! Adalet sorunlarının çözümü için olmazsa olmaz şart, iktidarların yargı üzerinde asırlardır süren egemenliğinin sona erdirilmesidir!

Adalet İçin Neler Yapmalı?

Adalet ve hukuk kavramlarında samimi isek…

Bu yüksek kavramları siyasi araç olarak kullanmak istemiyorsak, çözüm bellidir: Kuvvetler ayrılığını “kâğıt üzerinden” hayata geçirmek… Yani  bu yönde yeni bir anayasa, bu yönde adli teşkilat kanunları ve evrensel seviyede hâkim teminatı…

HSK’nın şimdi olduğu gibi sözde değil, gerçekten tarafsız olması için Venedik Kriterleri’ne göre oluşması…

Ceza Kanunu’nda “yargıya emir ve talimat vermenin” yeniden suç sayılması için değişiklik yapılması…

Görüyor musunuz, güvenilir bir yargı için, adaleti yollarda aramaya gerek kalmaması için yapılacak ne kadar çok şey var.

Bakalım “adalet yürüyüşü”ne kızan iktidar bu yönde bir adım atacak mı?

 

Türkçenin Tadı ve Ahengi

0

Refik Hâlid Karay, güzel Türkçemizi en doğru kullanan yazarlarımızdan biridir. Hiçbir hikâyesinde, romanında ve gazete yazıları ile makalelerinde yanlış yazılan veya kullanılan bir kelime bulmak mümkün değildir. Birçok yazarın 50-60 yıl önce yazılmış romanları, ‘günümüz gençleri anlayabilsin‘ diye, ‘günümüz Türkçesi(!?)’ne çevrilip, edebî zevkini kaybetmiş bir halde elden ele dolaşırken, Karay’ın 1938 – 1965 yılları arasında yazdığı yazılar, dil zevkine sahip olanları, okuma hazzının doruklarına çıkarır.

Refik Hâlid Karay tam bir dil dostudur. Kelime ırkçısı değildir. Yerleşmiş yabancı kelimeleri kullanmaktan çekinmez. Lüzumu yokken bilgiçlik taslamak için kullananları ise hoş karşılamazdı. ‘Derhal‘ yerine ‘der’an‘ kelimesini kullananların; Türkçenin bu sevimsiz Acem kelimeyle çirkinleştirdiklerini, onların yabancı kelime merakı artarak devam ederse, bir müddet sonra birbirimizi anlayamayacağımızı yazıyordu. Denilebilir ki Ali Cânib (Yöntem) (1887-19679 ve Ömer Seyfeddin 81884-1920) ile arkadaşlarının başlattığı dilde sadeleşme hareketine ilham vermiştir.

Karay aynı zamanda dilde güzellik taraftarıydı. Telaffuz ve çağrıştırdığı mânâ itibariyle sevimsiz bulduğu kelimeleri kullanmazdı. ‘Oturak‘ kelimesini hatırlattığı için ‘oturum‘ kelimesini çirkin bulur, ‘Oturak‘ yerine ‘lâzımlık‘ denilmesini tavsiye ederdi.

Ona göre dil meselesi, kültür meselesidir.

Şu benzetmesi O’nun dil üzerindeki hassasiyetini bütün haşmetiyle ortaya koyar: ‘Dil hepimizin müşterek malıdır. Kolektif olan bir şeye herkes saygılı olmak mecburiyetindedir.’

Karay’ın yazı hayatı 3 bölümde ele alınır. 1908-1922, ikinci sürgün dönemi olan 1922-1938 ve kabul edilen af kanunu ile Türkiye’ye döndüğü 1938 yılından vefat ettiği 1965 yılına kadar devam eden dönem. Halep’te yazdığı ilk dönemdeki yazılarının çoğuna ulaşılamamıştır. Son dönemdeki yazıları ise ‘Memleket Yazıları‘ genel başlığı altında yayımlanmaya devam ediyor.

13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 704 sayfalık ‘Memleket Yazıları -9-‘ isimli kitapta, Savaş Kılıç’ın ‘Önsöz‘ ve Tuncay Birkan’ın  ‘Sunuş‘ başlıklı, Refik Hâlid Karay’ın edebiyatçılığını, eserlerini ve dil anlayışı anlatan uzun dipnotlu yazıları dikkat çekiyor. (s: 21-71)

Refik Hâlid Karay’a ait, hepsi de zevkle okunan her biri 1,5 veya 3 kitap sayfası uzunluğunda (daha doğrusu) kısalığında 217 adet yazı, 13 bölümde toplanmış. Bölüm başlıkları şöyle: *Dil Reformu Lehine, Arapçacılık Aleyhine (s: 75-143), *Dil Reformunda İfrada Karşı ve Türk Dil kurumu (s: 147-200), *Tefride Karşı (s: 203-210), *Dil ve Değişim (s: 213-271), *Gramer (s: 275-293), *Üslûp Meselesi (s: 297-329), *Kelimeler Etrafında (s: 333-409), *Kelimelerde Nüans İhtiyacı (s: 413-432), Kelimelerin Hatırlattığı (s: 435-563), *Deyimler, Atasözleri, Bilmeceler ve Özlü Sözler (s: 567- 639), *İmla (s: 643-662), *Telaffuz ve Hitâbet (s: 665-692), *Eğitim, Yabancı Diller (s: 695-702)

Kitapta yer alan yazılar, 1938-1965 yılları arasında Türkiye’nin gündemindeki konular hakkında bilgi vermesi bakımından da dikkat çekiyor.

Refik Hâlid Karay, yaşadığı dönemde zevkle okunuyordu. Günümüzde ise, O’nu okumak, zevkli olmakla birlikte ‘ihtiyaç’tır.  Okunmalı, ders kitabı olarak okutulmalı.

Eserden tadımlık bir yazı:

Has Unvanlar ve Adlar

Gazetelerin resmî ilân sütunlarında görüyorum: Kütahya vilâyettir; fakat Erzincan valiliktir. Neden ikisi de vilâyet veya valilik değil? Yalnız bunlar mı? Maarif, vekilliktir… Ziraat, ticaret yahut hariciye ise vekâlet! Kütahya’yı vilâyet, Erzincan’ı valilik; ziraat’i vekâlet, maarifi vekillik yapan kimdir? Hangi kanunlardır? Dâhiliye Vekâleti, vilâyetlere valilik diyorsa, hepsine birden öyle diyordur, vilâyetler de dâhiliyeye hep birden ya vekâlet diyorlardır yahut vekillik… Bir vekilin ve valinin öz Türkçeci oluşuna göre resmî unvanlar şekil değiştiremez. Bütçe kanununda bir daireye ne unvan verilmişse, onu bir harfine dokunmadan kullanmamız lâzımdır.

Has isimlerin her ne olursa şekil değiştirmesi doğru değildir. Meselâ ‘Halid’, ‘Esad’ isimlerinin ‘t’ harfleriyle sonlandırılması bu isimleri bir edat aldıkları zaman, başka isimlere benzetmektedir. Bir Bay Esat, ‘Kitabı Bay Esada verdim‘ gibi bir cümleye girince Esad şeklini alıyor. Halbuki has isimde değişme olamaz; has isim tek harfine ilişilemiyen bir varlıktır. Ayni adam edatsız olunca Esat, edatlı olunca Esad gibi iki isim nasıl taşır? Bizim İmlâ Kılavuzu diyor ki: ‘İnsanlaın özadlariyle son adları, nüfus kütüğüne yazdırılan şekilde yazılabilir.’ Buradaki ‘yazılabilir‘ sözü ‘yazılmıyabilir‘ mânâsına da geleceği için fazla lâstiklidir. Has isimleri edat aldıkları zaman bile değişmiyecek şekilde yazmak mümkündür: Soyadı ‘Söğüt‘ olan biri o ismi ‘Söğüd‘ şeklinde yazarsa, edat da alsa değişiklik olmaz. En iyisi has isimleri daima (‘) işaretiyle edatlardan ayırmalıyız. Öyle olunca şekil değişmez, ancak okunuşta ve söylenişte biz, kendiliğimizden ‘t’lere ‘d’, ‘p’lere ‘b’, ‘k’lara ‘g’ sesi veririz. İkide bir, kuyruk değiştirmek insan adına ve medenî imlâya hiç yakışmıyor.

(Tan, 30 Eylül 1943)

İnkılâp Kitabevİ:

Çobançeşme Mahallesi, Sanayi Caddesi, Altay Sokağı Nu: 8 Yenisosna, İstanbul.

Telefon: 0.212-496 11 11 Belgegeçer: 0.212-496 11 12 e-posta: posta@inkilap.com www.inkilap.com

 

REFİK HALİT KARAY:

1888 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Kırım Giray Hanlar ailesine mensuptur. Vezneciler’de Şemsu’l-Maarif ve Göztepe’de Taş Mektep’te okudu. Ayrıca özel dersler aldı. Mekteb-i Sultani’yi terketti. Mekteb-i Hukuk’u da yarıda bıraktı. Mâliye Merkez Kalemi’ne kâtip olarak girdi. 1908’de kâtipliği bırakarak, Servet-i Fünun Mecmuası’nda ve Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Bu arada kendisine ait Son Havadis adıyla bir gazete çıkardı. Ancak bunu on beş sayı yayımlayabildi. Fecr-i Âti Topluluğu’na katıldı. Servet-i Fünun’a yazılar verdi. ‘Kalem’ adındaki mizah dergisinde, Sada-yı Millet’te, bilâhare Cem’de ‘Kirpi’ müstear ismiyle siyâsî mizah yazıları yazdı.

Gazeteci Ahmet Samim’in 9 Haziran 1910’da katledilmesi üzerine İştirak adlı gazetenin 13 Haziran 1910 tarihli nüshasının buna ilişkin yazılara ayrılmasını sağladı. ‘Kirpi’ müstear ismiyle yazdığı, İttihat ve Terakki Fırkası’nı yerden yere vuran yazılarını ‘Kirpinin Dedikleri’ adıyla bir kitapta topladı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın elindeki Beyoğlu Belediyesi’nde yedi ay süreyle Başkâtip olarak çalıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın katlinden hemen sonra Sinop’a sürüldü (1913). Bilahare Çorum, Ankara ve Bilecik’e gönderildi. Bilecik’teyken on günlük bir izinle İstanbul’a geldiğinde Ziya Gökalp’in yardımlarıyla sürgünlüğü son buldu (1918).

Robert Kolej’de bir yıl Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkâr ve Zaman gazetelerinde makaleler yayınladı. Damat Ferit Paşa’nın dostluğu sâyesinde Mütareke’den hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katıldı. Posta ve Telgraf Genel Müdürü olarak görevlendirildi (1919). İzmir’in işgalinden sonra Anadolu Hareketiyle İstanbul Hükümeti arasında yaşanan telgraf krizinde İstanbul Hükümetini tuttu. Bu yüzden İstanbul’un işgalden kurtuluşunun ardından 9 Kasım 1922 tarihinde Beyrut’a kaçtı. Yüzellilikler listesine alınması ve ihracı konusunda baskı yapılması üzerine Suriye’nin vatandaşlığını kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Halep’te yayınlanan Doğruyol ve Vahdet gazetelerini yönetti.

Af Kanunuyla 1938 yılında yurda döndü. Geçimini yazı yazarak sağladı. 18 Temmuz 1965 târihinde İstanbul’da vefat etti.

Kitap hâlinde yayımlanmış eserleri:

Hikâye: Memleket Hikâyeleri (1919), Gurbet Hikâyeleri (1940).

Roman: İstanbul’un İç Yüzü (1920-Sonraki basımda İstanbul’un bir yüzü), Yezidin Kızı (1939), Çete (1939), Sürgün (1941), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün (3 Cilt:Türk Prensesi Nilgün (1950), Mapa Melikesi Nilgün (1950), Nilgün’ün Sonu (1952), tek cilt 1960), Yer Altında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), Bugünün Saraylısı (1954), 2000 Yılının Sevgilisi (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi (1956-İki Cilt), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Sonuncu Kadeh (1957), Yerini Seven Fidan (1977), Ekmek Elden Su Gölden (1980), Ayın On Dördü (1980), Yüzen Bahçe (1981).

Mizah ve Hiciv: Sakın Aldanma İnanma Kanma (1915), Kirpi’nin Dedikleri (1916), Ago Paşa’nın Hâtıratı (1918), Ay Peşinde (1922), Tanıdıklarım (1922), Guguklu Saat (1925).

Fıkralar:  Bir İçim Su (1931), Bir Avuç Saçma (1939), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikayet (1944).

Oyun: Kanije Müdafası ve Tiryaki Hasan Paşa (Müfit Ratip’le yazdı. Oynandı, basılmadı), Deli (1929).

Hâtıra: Minelbap İlelmihrap (1946), Bir Ömür Boyunca (1990).

Hakkında yazılan kitap: Kendi Yazılarıyla Refik Hâlid (Hikmet Münir Ebci)

 

 

KUŞBAKIŞI:

Türk Müziğinde Makamlar ve Seyir Özellikleri:

Nail Yavuzoğlu, 16 X 23,7 santim ölçülerinde birinci hamur kâğıda basılı 150 sayfalık eserinde, kitabı için şunları yazıyor: ‘Bu kitap, makamların geleneklere dayalı yöntemlerle yapılan crasını seyir özellikleriyle incelemek, müziğimizin kendine özgü çerçeve içinde belirlenmiş kaidelerini bir analiz malzemesi olarak belirlemek ve özellikle eğitimde bir sistem oluşturmak maksadıyla hazırlanmıştır.’

Bilinen târihi ile Seyfeddin Urmevî (?-1294) ile başlayıp, Abdülkadir Merâgî (1360-1435), Buhurîzâde Mustafa Itrî Efendi (1630-1712) Hacı Sadullah Ağa (1730-1812), Hammamîzâde İsmail Dede Efendi (1778-1846), Zekâi Dede (1825-1897) ve son temsilci Tanbûrî Cemil Bey (1873-1916) ile günümüze kadar gelen, yakın zamanlara kadar Nevzad Atlığ (1925), günümüzde de Fatih Salgar (1954) yönetiminde bütün ihtişamı ile hayatiyetini koruyan Klasik Türk Mûsıkîsi bizim millî kültürümüzün en önemli unsurlarından biridir.

Eser, bu muhteşem yapının yeni asırlara intikalini sağlayacak nazarî ve tatbiki bilgiler sunuyor.

Pan YAYINCILIK:

Barbaros Bulvarı Nu: 18/4 Beşiktaş, İstanbul Telefon: 0.212-261 80 72 Belgegeçer: 0.212-227 56 74

e-posta: bilgi@pankitap.com www.pankitap.com

Aşkla Dans – Türkler, Tasavvuf ve Musikî:

Prof. Dr. Mim Kemal Öke soruyor: ‘Medenileşmenin neresindeyiz?’ Bunca savaş, ölüm, cinnet, doğal âfet ve sosyal çatışmanın yaşandığı dünyamızda âdeta bir ‘kaygı çağı’ yaşıyoruz. Yani bırakın medenîleşmeyi, ‘Ne olacak bu dünyanın hali?’ moduna indirgendiğimiz bir umutsuzluk sarmış dünyamızı. Aşktan yoksun, hakikatten bîhaber, dünya telaşına dalmış, kazanmanın peşine düşmüşüz. Modernitenin 3 büyük sütunu olan bilim, endüstri ve siyaset felsefesinin bel verdiği bugünlerde, yazar; daha önce Latin Amerika ve Afrika halklarına yoğunlaşan serinin 3. ve son kitabıyla Türkleri ele alıyor. Bu tükenmişliğin karşısında insanın tabiatında var olan ruhî zekâsı ile savaşabileceğini iddia eden yazarımız, tasavvuf musikîmizin varlık felsefemizi bulmamızda yol haritası olacağını savunuyor. ‘Ne oldu bize?’ dediğimiz bir dönemeçte olan bizler modernleştik, yozlaştık ve mutasyona uğradık. Şimdi yıktığımız Allah-Âdem-Âlem tevhidini musikî ile yeniden kurmanın tam zamanı, iyileşmek ve gerçek benliğimize kavuşmak için buyurun Mim Kemâl’in sofrasına!

İnsanlığını yitiren insanın ancak musikînin nağmelerinde çözüm bulabilecek olan gerçek kimliğini keşfedeceği, sofistike bir varlık olduğunun farkına varabileceğini hatırlatan bir çalışma bu! Uygarlıkların tarih sahnesindeki serüvenini tâkip ederken, Türk toplumunun kendini bu serencamda nereye oturttuğunu sorgulamanın zamanı gelmedi mi daha?

2012 yılında basılan kitap, 328 sayfa.

İLGİ KÜLTÜR SANAT:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/7 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-526 39 75 Belgegeçer: 0.212-526 39 76 www.ilgikultur.com e-posta: info@ilgikultur.com

 

 

Japon Edebiyatı Tarihi:

Son zamanlarda edebiyat dünyasını heyecanlandıran en başarılı çalışmalardan biri, şüphesiz etnik edebiyatlara yönelik çalışmalardır. Oğuz Baykara tarafından dilimize çevrilen Şuiçi Kato’nun kitabında Japon Edebiyatı hakkında derinlemesine bilgi veriliyor.

Üç kitaptan oluşan Japon Edebiyatı yayınevi tarafından tek kitapta toplanmış. Japon edebiyatının ilk 1000 yılının anlatıldığı ve 5 bölümden oluşan 1. kitabın ilk bölümünde Japon dilinin kökenine inilmiş, edebiyatın tarihî gelişiminden bahsedilmiş ve Manyoşu Çağı anlatılarak hikâye ve türkülerden örnekler verilmiş. 2. bölümde aydınlar ve edebiyat, 3. bölümde Japon romanının oluşumu, kadınların günlükleri, 4. bölümde saray edebiyatı ve aristokratların tepkisinden bahsedilmiş. Son bölümde ise, münzevî edebiyatı ve sanatkârların bağımsızlaşmasını konu alan Şuiçi Kato, son sayfada kaynakçayı vererek ilk kitabı sonlandırmış.

2 bölümden oluşan 2. kitapta ise, 1600-1868 yılları arası edebi gelişim ve ürünler anlatılırken Konfüçyüsçülüğün Japonlaştırılması, yazarlar sınıfı adında bir sınıfın oluşumu ve Japonlarda ilahiyat çalışmaları gibi dikkat çekici konular ön plana çıkmış.

4 bölümden oluşan son kitapta Modern Japon edebiyat tarihinin çarpıcı kareleri yer alıyor. İlk bölümde siyaset, bilim ve insan haklarının Japon edebiyatına etkisi konu edilirken, 2. bölümde doğacı edebiyatçılar anlatılarak Suzuki Daysetsu ve Yanagita Kunio gibi Japon edebiyatının önemli isimleri tek tek ele alınmış. 3. ve son bölümde ise, Marksizm ve edebiyat, 1900 kuşağı, savaş dönemi ve dünyaya açılan Japonya ele alınmış. Ayrıca önemli romancıların eserleri inceleniyor. Orijinal metinlerin yanı sıra ilginç tespitleri de okuyabileceğiniz Japon Edebiyatı Tarihi, doğu kültür, edebiyat ve düşünce tarihi meraklılarının keyifle okuyacakları başarılı bir çalışma 2012 yılında 880 sayfa olarak basıldı.

Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi:

Cengiz Topel Caddesi Boğaziçi Üniversitesi Uçaksavar Kampüsü

Garanti Kültür Merkezi Arka Giriş Etiler, İstanbul. Telefon: 0.212-257 87 27 Belgegeçer: 0.212-257 87 27

www.boun.edu.tr e-posta: bupress@boun.edu.tr

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-OSMANLICILIK VE İSLAMCILIK KARŞISINDA TÜRKÇÜLÜK: Mehmet Kaan Çalen  / Ötüken Neşriyat.

1-BÜYÜK OLAYLARIN KISA TARİHİ: Prof. Dr. Tufan Gündüz / Yeditepe Yayınevi.

3-ÇOCUKLARLA BAŞBAŞA: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan / Server Yayınları.

4-İNSAN KALBİYLE İBADET EDER: Seyyid Abdülkadir Geylani / Merve Yayınları.

5-İSLAM HUKUKUNA GİRİŞ: Prof. Dr. Hamdi Döndüren / KTO Karatay Üniversitesi Yayınları.

 

 

Anne Babalar Çocuklarına Nasıl Davranmalı?

Disiplin, özgürlüğün kısıtlanması değil, işlenmesidir. Aşağılayan, alçaltan, ruhu ezen bir düzenleme insanı daha kötüye götürür. Kötü duyguları açığa çıkararak isyana sevk eder. Disiplinde aşırı uygulamalar, disiplinin en büyük düşmanıdır.

Siz çocuğunuza şiddet uygularsanız o, kendisine yönelmiş her şiddete boyun eğecektir. Ya da kendisi herkese yönelen bir şiddet olacaktır.

Sürekli hakaret, tehdit, aşağılama, şiddet, çocukta kötü duygular uyandırır. Çocuk bu kötü duygularla dost olmaya başlar. Bu ruhsal zehirlenmedir.

Çocuğu öfkenize ve cezalarınıza alıştırmanız, onun üzerindeki müdahale gücünüzü ağır şekilde yaralar. Siz konuşursunuz fakat o sizi duymaz. Baskı, dayak ve sindirme ile ancak köle ve gölge kişilikli çocuklar yetişir.

Şiddet, entelektüel birikimin, duygusal derinliğin ve aklın bittiği yerde başlar. Şiddet cehaletin göstergesidir, çaresizliktir.

Çaresiz ise eğitimci olamaz. Şiddet uygulanan bir çocuk kendisine güvenini, saygısını ve utanma duygusunu kaybeder. Kaybolduktan sonra geriye kalan varlığı eğitmek imkânsızdır. İmha etmek ceza olamaz.

Disiplin baskıya dönüşmemeli, özgürlük sınırsız olmamalı. Dengeyi sağlayabilmekten başka çaremiz yoktur. İyi insan yetiştirmek kolay değildir. Aşrı korumak kadar, aşırı baskı da yanlıştır.

Çocuk sokağa bırakılmalıdır, ama sokakta bırakılmamalıdır. “Çocuğa çok baskı yapıyorsanız ‘utangaç’ hiç terbiye vermezseniz ‘utanmaz’ olur” diyor R. Şükrü Apuhan.

Kimi babaların dayak konusundaki tutumları pek katıdır: “Babamızın elinden sopa düşmezdi. Yediğim dayağın sayısını unuttum. Dayaktan korkardım ama benim iyiliğim için döverdi. Adam olayım diye döverdi. Bu yüzden hiç zararını görmedim !”

Böyle konuşan baba, adam olmuşsa, dayak yediği için değil, dayağa karşın adam olmuştur. Kişiliğinde, aransa, kendi göremediği yara izleri bulunabilir. Tek başına dayakla adam olmuş insan gösterilemez!

Dayağa başvuran annelerin, içtenlikle söyledikleri sözlerden bir kaç örnek verelim:

“Bağırıyorum, çağırıyorum, yalvarıyorum, dinlemiyorlar, gene bildiklerini okuyorlar. Bir sabır, iki sabır şurama geliyor. Ben de kalkıp bir güzel dövüyorum. Sonra da bütün gün, pişman oluyor hasta gibi dolaşıyorum. Onlarsa hiç bir şey; olmamış gibi haylazlıklarını sürdürüyorlar!”

“Çocuğumu dövdükten sonra öyle vicdan azabı çekiyorum ki beş dakika geçmeden kucağıma alıyorum. Biliyorum doğru değil ama ağlamasına dayanamıyorum !

“Küçükken bir süre sesi çıkmaz, uslu dururdu, şimdi gücüm yetmez oldu. Ben bir vuruyorum o iki vuruyor, iyice yüz’ göz olduk galiba!”

“Ben kendim her gün dövüyorum da babası dövünce dayanamayıp elinden alıyorum. Aslını sorarsanız, o benim kadar kıyasıya dövmez!”

“Ben vurdukça o ya gülüyor, ya da, “Vur daha vur! Öldürsen de ağlamayacağım işte !” diyor, öyle suçlanıyorum ki ne yapacağımı şaşırıyorum.”

Uzayıp giden bu küçük itirafların şu ortak yanı dikkati çekiyor: O da beklenen sonucun alınmayışı ve annelerin, başvurdukları bu cezadan, çocuklardan çok kendilerinin etkilendikleri gerçeğidir, içtenlikle konuşan bu anneler, bugün ailelerin içine düştükleri çıkmazı dile getiriyorlar.

Bir çocuğun kendisini az önce döven annesine söylediği sözler bunu çok iyi kanıtlar: Anne, yanına sokulan oğluna;

“Biraz önce dayak yedin, konuşma benimle, yaklaşma yanıma” dediğinde,

Çocuk;

Ama anne! Beni dövsen de sana kızamıyorum ki! Beni sevdiğini biliyorum !”. yanıtını verir.

Küçük çocuklarını evden gitmekle korkutan, “Annesiz kalırsın, üvey anne ellerinde büyürsün, o zaman anlarsın değerimi!” diyerek yıldıran anne, çocuğunu sürekli tedirgin etmek pahasına, ancak kısa bir süre için uslandırabilir.

Annelerin sık sık başvurduğu bir yol da acındırma yoludur. “Beni çok üzüyorsun, canımdan bezdirdin, birazcık seviyorsan acı bana, yapma !” diye başlayıp, “yataklara düşeceğim” diye sürüp giden yalvarmalar, ancak annenin güçsüzlüğünü ortaya koyar. Bu yolla çocuk kolay tedirgin olur, ama uslanmaz.

Utangaç olmayan, fakat utanmasını bilen,

Kendini ifade edebilen ve saygılı olan,

Nazik fakat hakkını savunan,

“Dik başlı” olmak yerine,”başı dik” çocuklar yetiştirmeliyiz.

Sevgiyle kalın…

 

 

Amerikan Havuzundan Çin’in İpek Yuvasına

Bayram – seyran, içerde Yürüyüş, dışarıda Katar mevzuları gezegenimizin dönüş istikametiyle ilgili gelişmeleri gölgeledi. Evet, ilâhi kanunda Dünya batıdan doğuya dönmektedir ama Dünya içindeki insanlık da yüzünü bir Doğu‘ya, bir Batı‘ya, bir Ortadoğu‘ya dönmektedir.

Son birkaç asırdır Batı’yı kıble ittihaz edinen Dünya devletlerinin kısm-ı azamîsi için 1947 yılında ABD’nin ‘atom bombacısı‘ Başkanı Harry Truman tarafından ortaya konulan “Truman Doktrini” balıkları yılanla korkutarak ve hep aynı havuzda tutarak havyarlarını tek elde toplama projesi idi. Yem olarak da Truman’ın Dışişleri Bakanı Marshall‘dan isimlenen Yardım Planı kullanılacaktı.

II.Dünya Savaşı‘nda girmediği halde girmiş kadar etkilenen Türkiye, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü‘yle Amerikan Havuzu‘na girmeye gönüllü olsa da sanırım Kurtuluş Savaşı yıllarından kaynaklanan bir güvensizlikten ötürü pek o yemlerden ülkesini istifade ettiremedi. Fakat onların hoşuna gidecek Amerikanvari bir partiyi de kurdurmayı ihmal etmedi.

Menderes Hükümeti 1950-51’de Kore‘ye asker gönderdi, 52’de NATO‘ya girdi ve eş zamanlı olarak yüklü miktarda dış borç aldı. Yani havuza girebilmek için savaşı göze almış ve yemi haketmiştik. Sonrası malûm..

Şimdilerde ise Dünya, Doğu istikametine dönme eğilimde. ABD ile Çin arasında 6 trilyon dolarlık GSYİH farkının 2023-25 diliminde kalkacağı göstergesinden hareketle yeni bir havuz oluşumu faaliyeti var. Ve buna Modern İpek Yolu veyahut “Jinping Doktrini” diyebiliriz.

2017‘nin Mayıs ayında Pekin‘de yapılan ve Türkiye’nin de Cumhurbaşkanı düzeyinde katıldığı Uluslararası İşbirliği İçin Kemer ve Yol Forumu, 60’dan fazla ülkeyi ve 40 milyon kilometrekarelik bir alanda yaklaşık 4,5 milyarlık bir insan nüfusunu kapsıyor. Yani yeni havuz, yeni yem ve havyarlar..

Çin bizim 1 numaralı ithalat kaynağımız. Çin mallarını Anadolu’nun en ücra köylerinde bile bulabiliyoruz. Aramızdaki ticarî dengesizlik böyle giderse 1’e 10’dan 1’e 20’lere varacak. O çok havasını attığımız 2023’te yani Cumhuriyetimizin 100.Doğum Günü’nde üfleyeceğimiz pastanın mumları Made İn China olacak.

Bence Cumhurbaşkanı Erdoğan da İnönü gibi Dünyanın yeni istikametini çoktan gördü ve 1 trilyon dolarlık bu projede kurucu üye olma yoluna girdi. Bu meyanda imza edilen 30 milyar dolarlık Kars – Edirne Hızlı Tren Antlaşması hem Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Projesi’nin hem de Marmaray‘ın devamı niteliğinde. Yani yörüngedeyiz..

Bu arada Perinçek Gurubu‘nun mevcut İktidarı hem Suriye krizi üzerinden Rusya‘yla çözüm adına ortaklaştırma hem de stratejik olarak Avrasyacılık yaparak Şanghay İşbirliği Örgütü‘ne yakınlaştırma gayretleri Cumhurbaşkanının da inisiyatifiyle sonuç almış gibi görünüyor.

Doğu Bey‘in “Türk Yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor” sözünü Çin’in Menderes’i olma hevesine hamletmek lazım. Tayyip Bey‘in de 2023-25’leri hedeflediğini biliyoruz. Önümüzdeki 5-6 yılda netleşecek sorun şu olacak galiba; Adalet ve Kalkınma Partisi bunca yıpranmışlığıyla yeni maçı yani yeni havuz partilerini kaldırabilir mi yoksa sivil – asker Avrasyacı elitin konuşlandığı Vatan Partisi mi partner kılınır? (Hem de içinde Pekin’ler varken)

Yada siyasî kartlar yeniden mi karılır, bu süreçte meraklı gözlerle ona bakacağız.

 

Kürşatlar

Birlikte takım takım adımlar hep ileri,

İniyorduk Kürşatla yüksek Tanrı Dağından.

Rüzgar ey deli rüzgar , tersten esiyor belli,

Tanrım bize kuvvet ver , geçelim bu ırmaktan.

*

Çin Seddi’ne tırmanıp aşmışız gedikleri,

Birden Kürşat gürledi bozkurtlarım ileri.

Çinli dünyalar kadar, biz ise kırk Türk çeri,

Tanrım bize kuvvet ver, yenelim Çinlileri.

*

Aklımızda sadece karındaş feryatları,

Kahpece öldürülen Türk’ün öz evlatları.

Kelleler uçuruyor Kürşat’ın Çerileri,

Tanrım bize kuvvet ver , yıkalım bu sarayı…

*

O gün orda kırk çeri çarpışarak öldüler,

Şimdi alkışlıyoruz bu yiğit Kürşatları.

Tunç yürekli yiğitler Türk’e ümit oldular,

Tanrım Türk’e yardım et , toplansın tüm boyları.

*

Şimdi ise Başbuğun o yiğit bozkurtları,

Kalmazlardı yollarda hem ayrı hemde gayrı,

Beceriksiz eller bak ,dağıttı ğardaşları,

Tanrı Türk’ü korusun ,diriltsin bozkurtları .

 

Aşırı Propaganda Yapmak Doğru mu?

Devlet veya özel TV kanalı fark etmiyor. Tam da beğendiğiniz bir programı izlerken program kesilip canlı yayınla Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan’ın günde iki üç öğün çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalara bağlanıyor. Aynı uygulama günde bir öğün de Başbakan için yapılıyor.

Haber programları da zaten Erdoğan ile başlayıp, Başbakan ve Bakanlar ile devam ediyor. Birkaç magazin haberle de kapatılıyor.

Eskiden siyasiler “yüzlerinin eskimesinden” korkar, bu kadar sık TV’lere çıkıp, bu kadar çok demeç vermezlerdi.

Siyasette propaganda önemlidir, fakat bu dozda yapılması doğru mudur ve acaba yapanlar lehine bir sonuç doğurur mu?

Öncelikle doğru olup olmadığı üzerinde duralım.

Ecdadımızdan örnek verirsek belki daha kolay anlaşılır.

Büyüklük ve Alçakgönüllülük

Eskiden yazarlar yazdıkları eserin kapağında ve cildinin sırt kısmında, kitabın adını büyük ölçekte harflerle yazdırırken, eserin müellifi (yazarı) olarak kendi adını kitabın kapağının bir köşesine, küçücük harflerle yazdırırlarmış. Önsözde ise kendinden, tevazu ifadesi olan, “naçizane, fakir, hakir-i pür taksir” gibi ön sıfatlarla bahsedermiş. Bu o dönemin bütün sanatçılarında ve bilim adamlarında ortak bir davranış şekli imiş.

Aynı anlayışı mimaride de görmek mümkündür. Süleymaniye Külliyesi Camisi, hastanesi, aşevi, kütüphanesi ile bu muhteşem yapılar dizisinin içinde, büyük usta Mimar Sinan kendisine mezar yeri olarak külliyenin hemen dışında küçücük mütevazı bir alanı seçmiştir. Tıpkı dönemin yazarlarının devasa ilim ve sanat eseri olan kitaplarının kapağına attıkları küçücük imza gibi. Oysaki Mimar Sinan Padişahtan isteseydi Cami avlusunda Padişahın türbesine yakın bir yere türbe yaptırabilirdi.

Bu tür gönül adamlarının günümüzde benzerlerini bulmak çok zor. Hele siyasetçilerden böyle davranışları beklemek, günümüz şartlarında mümkün değil, ayrıca gerçekçi de değil. Çünkü sistem reklâm ve propaganda araçlarını iyi kullanmayanlara seçilme ve hizmet imkânı vermiyor.

Ancak eski kültürümüzün ruhumuzda bıraktığı asil duyguların kalıntısı bile, reklâm ve propaganda da dozu aşanları hoş karşılamamıza izin vermiyor.

Propaganda ve Adalet İlkesi

Propaganda da adalet, eşitlik, kul hakkı, devlet malının istismarına yol açmamak gibi temel ilkelerin korunması gereklidir.

Şahıs ve parti reklâmı devlet imkânlarıyla yapılırsa ahlaki olmaz. Siyasilerin kendi imkânlarıyla fakat aşırı bir harcamayla yaptığı reklâmlar da, bu masrafların milletin sırtından çıkarılacağı kanaatinin uyanmasına sebep olur.

Milletin emanetini “sayılı günler süresince” tevdi ettiği siyasilerin ve bütün kamu görevlilerinin emanetin sahibine ait kul hakları toplamını kendi menfaati için kullanması İslami değildir. Demokratik hukuk devleti ilkelerine de uygun olamaz.

Bu makamlarda olanlar muhatap oldukları çetin imtihanda başarılı olabilmek için doğru olanı yapmalı, “adalet” ve “kul hakkı” gibi kavramları hiç unutmamalı.

*********************************

Aşırı Propaganda ve Başarı

Siyasette aşırı propaganda gücü kullanılması acaba istenen başarıyı sağlar mı?

Toplumun var olduğu varsayılan ahlaki değerleri ve bir vicdanı varsa aşırı propaganda ters tepebilir. İnsanlar çok adaletsiz ve aşırı bir güç kullanımından rahatsızlık duyar. Mazlum olduğuna inanılan tarafa destek verir.

Fakat Makyavelist bir anlayışın hakim olduğu toplumlarda farklı değerlendirmeler olur. Liderin her yaptığı eylem ve hareket tarzının meşru olduğuna, amacın aracı meşrulaştırdığına inanılır, her türlü hukuk ve ahlak ilkesi hiçe sayılır.

Makyavelli’nin ta 16. Asırda formüle ettiği gibi “devletin herhangi bir amaç veya idealin aracı olmadığına, devletin amacının sadece egemenliği ele geçirmek olduğuna” inanan insanların değer yargıları farklıdır.

Bu insanlar için “din, ahlak vd. değerli buldukları her şey bu amaca hizmet ediyorsa değerlidir. Yönetici devletin egemenliği tesis edebilmek için her yola başvurabilir.”

Toplum böyle bir zihniyet değişimi geçirmiş ve dini, ahlaki değerlerini liderinin egemenlik gücünü kullanabilmesi için göz ardı edebilir hale gelmişse, Hitler’in Propaganda Bakanı Goebells’in formüle ettiği ilkeler devreye girer.

Malum Goebells ve Hitler ikilisi uygulamada öncelikle bütün propaganda araçlarını devletin kontrolüne geçirdi. Medya patronları da korkutularak diz çöktürüldü. Tek taraflı, adaletsiz bir propaganda gücü kullanılarak kitlelerin beyni yıkandı.

Goebells’in formüle ettiği propaganda ilkelerinin bir kısmını hatırlayalım:

Yalan söylemekten çekinmeyin. / Bir yalanı sürekli tekrar edin. Böyle olunca halk o söylemin kendi fikri olduğuna inanır./ Söylediğiniz yalanlar ne kadar büyükse o kadar etkili olur.

Karşı taraf haklı bile olsa hatalı olduğunuzu, yanlış yaptığınızı asla kabul etmeyin./ Hiçbir zaman savunma durumuna geçmeyin, hep saldırın, karşı tarafı savunmada bırakın. / Size karşı suçlamaları görmeyin, duymayın. O yalancılar hakkında gereken bağımsız Alman yargısı tarafından yapılacak ve cezalandırılacaklardır.

Asıl hedefiniz okumamış ve cahil kitlelerdir. Onları kandırmak daha kolaydır. / Hedefinizde dindar kitleler varsa dini motifleri kullanmanızda fayda vardır.

Hâkim ve savcılardan olumsuz karar verenler haklarında derhal işlem yapılacaktır.

Gazeteciler ve patronlarını satın almak ve kullanmak için her şey yapılmalıdır.”

Hitler ve Goebells ikilisi Alman halkını aldatmayı başardı. Daha sonra her ikisi de belalarını buldular fakat Almanların ve dünyanın başına büyük felaketler yaşattıktan sonra.

Elbette Hitler Almanya’sı ile bugünkü Türkiye asla aynı değildir. Amacım “aşırı propaganda” ile başarılı olanların haklı ve doğru olamayacağı, bu “başarının” kalıcı olamayacağına dair kanaatimi paylaşmak.

Adil olmayan bir propaganda gücünün zararlarından korunmak için toplumun adalet, ahlak, eşitlik, kul hakkı gibi kavramlara sağlam bir inancının olması ve bu değerleri sahiplenmesi gerekir. Zira “siz ne halde iseniz başınıza o şekilde idareciler gelir.”

Kur’an “İnsanlar arasında hükmettiğin zaman adaletle hükmet” ilahi emrini bildiriyor.

Bunun yerine Makyavelistlerin anlayışını ve Goebells’in propaganda ilkelerini benimseyen “Müslümanlar” varsa bunlara kimliklerini gözden geçirmelerini tavsiye ediyoruz.

 

 

Yunus Emre / Tetkiklerine Eleştirel Bir Bakış

0

Yûnus Emre “Bizim Yûnus‘tur.” Bizim insanımız, candan sevdiği ulu kişiler için menkıbeler yaratır. ‘Bizim Yûnus‘ isimlendirmesinin hoş bir menkıbesi vardır. Bilenler tekrar okumaktan sıkılmazlar:

Yûnus, Tapduk Sultânın dergâhında ilim, irfan ve ma’neviyat uğruna çok uzun yıllar hizmet ettiği halde, kendisine bâtın âleminden henüz bir şey açılmamıştı. Bu yüzden, bir gün, Sultan’a haber vermeden ve izin almadan dergâhı bırakıp dağlara kırlara düştü. Dağlarda tek başına dolaşırken, bir gün bir mağarada yedi ere rastladı ve onlarla arkadaş oldu. Her akşam, bu yedi erden biri duâ eder ve duası berekâtiyle bir sini yemek gelirdi. Sıra Yûnus’a gelince o da duâ ederek, ‘Yâ Rabbi, benim yüzümü kara çıkarma! Onlar kimin hürmetine duâ ediyorlarsa onun hürmetine beni utandırma!’ dedi. O akşam, iki sini yemek birden geldi. Arkadaşları, onun duâsiyle iki sini yemeğin birden geldiğini görünce, ‘kimin yüzü-suyu hürmetine duâ etdin?’ diye sordular. Yûnus, ‘Önce siz söyleyin!’ dedi. Arkadaşları, ‘Biz, Tapduk Sultân’ın dergâhında çok uzun yıllar hizmet eden Yûnus adındaki erin hürmetine duâ ederiz.’ dediler.

Yûnus bunu duyunca mağara arkadaşlarına hemen vedâ etdi. Doğruca dergâha döndü ve Ana Bacı’ya sığındı. Dergâhdan izinsiz ayrıldığından, Tapduk Sultân’ın kendisini bağışlaması hususunda ondan yardım isteyerek, ‘Ana-Bacı, aman, Sultan’a beni bağışlat!’ dedi. Ana Bacı; düşündü ve ne yapılması gerektiğini anlattı.

Yaşlılıkdan ötürü, Tapduk Emre’nin gözleri iyi görmüyordu. Bu yüzden, Ana Bacı O’na yardımcı olurdu.

Düşündüğü plâna göre Tapduk, namaz için dergâhtan çıkarken Yûnus, kapı eşiğine yattı. Orada bir insan olduğunu gören ve fakat tanıyamayan Tapduk sordu: ‘Bu kim?’ Ana Bacı ‘Yûnus’ deyince Tapduk yeniden sordu: ‘Bizim Yûnus mu?’ Plan başarı ile tatbik edilmiş, istenilen netice alınmıştı. Demek ki Sultan, Yûnus’u unutmamıştı. Yûnus da hemen yerinden kalkıp Tapduk Emre’nin ellerine sarıldı ve kendisini bağışlatdı…

Niğde ilimizde doğup yetişen, Anadolu ikliminde yoğrulan velût kalem, edip, şâir ve nâşir Av. İsmail Özmel 13,3 X 21 santim ölçülerinde, 312 sayfalık eserinin ‘Giriş’ bölümünde, ‘Türk edebiyatının şiir ve tefekkür zirvesi‘ olarak vasıflandırdığı Yunus Emre’yi şöyle tanıtıyor:

‘İnsanın fâni bedeninden ebedî insanı yaratmak istemiş ve insanlara ebedî saadetin yolunu gösteren şiirler yazmıştır.

Gerçek manada kâmil insan, dünya ve ahret bilgi ve duygularıyla mücehhez insanlardan meydana gelen, Türkçe konuşan, Allah’a, Kur’an’a ve Peygambere inanan bir toplum için çalışmıştır.

Yunus Emre Türk Milleti için çağın bir kuyruklu yıldızı olmuş onu birçok yönden aydınlatarak onu şüpheden ve taassuptan uzak tutmaya çalışmıştır.’

Sayın Özmel, eserini hazırlama sebebini de şöyle açıklıyor:

‘Kültür Bakanlığı’nın yayınladığı Yunus Emre kitabında hem Yunus Emre hem de zamanı anlatılmaya çalışılmış, her bir bölüm farklı yazarlar tarafından yazıldığı için göze çarpan çelişkiler ve gözden kaçan değerlendirmelere dikkat çekmek hem de Yunus Emre’yi anlamak için ne gibi bir metot uygulamak gerektiği, merkez ve çevre konulara dokunarak; Anadolu’daki Türk-İslam kültür atmosferini ve yarattığı manzarayı; tahayyüllerimizin de yardımı ile şekillendirmeye çalıştık.

Böylece Yunus Emre’ye daha yakından bakmak, biraz daha yakından bakarak onun gönül dünyası ve fikirlerini anlamak ve duygularının gerçeğine yaklaşmak gayesi ile çalıştım, mukayese ettim. Yunus Emre gerçeğine yorumlarımla katkıda bulunduğum ve onu anlamaya çalıştığım için bir yazar ve düşünür olarak tatmin buldum, mutlu oldum. Dilerim ki siz de mutlulukla okuyasınız. Bu büyük şair ve mütefekkiri Türk Edebiyatının başköşesine koymanızı, o ölmezlik pınarından nasip alarak mutlu olmanızı dilerim.’ (s: 13-14)

Eser, her biri 1-6 sayfalık, bâzıları 10-15 satırdan ibâret paragraflar hâlindeki 171 bölümden oluşuyor. Bölüm başlıkları, yazının muhtevası hakkında bilgi verecek şekilde özenle yazılmış.

Yazılarda sâdece Yunus, çevresi ve yaşadığı dönemin şartları değil, tarihiyle, diliyle, sosyal hayatı ile kültürüyle, örf ve âdetleriyle bütün bir Türk kültürü var. O kültürün temelini, İslamî düşüncelerin oluşturduğu bir kere daha anlaşılıyor. Selçuklulardan, Haçlılardan ve Moğollardan, Muhyiddin-i Arabî’den, Karamanoğlu Mehmed Bey’den, Divânü Lügati’t-Türk’ten, Divân-ı Hikmet’ten, Fuat Köprülü’den, İran Sûfîliğinden, Osmanlı minyatür sanatından, Mevlânâ’dan, Hilmi Ziya Ülken’den, Dante’den, Molla Kasım’dan, Bektaşîlik’ten, Türk menkıbe ve destanlarından, Hurûfîlik’ten, Necip Fâzıl Kısakürek’ten, Abdülbâki Gölpınarlıdan, Osman Yüksel Serdengeçti’den, Süheyl Ünver’den, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Mehmet Kaplan’dan, Kaşgarlı Mahmud’dan, Yusuf Has Hacip’ten, atasözlerimizden, Osmanlı kültüründen, Hasan Ali Yücel’den, Süleymaniye’den, Halil İnalcık’tan, Hümanizma’dan esintiler var. Sayfalar arasına, BizimYunus’un, darbı mesel gibi dillerde ve gönüllerde yaşayan büyülü mısralardan oluşan şiirleri serpiştirilmiş. Şiirler, târihin derinliklerinden insanlarımıza ve insanlığa ebedî saadeti terennüm ediyor:

Gelin tanış olalım

İşi kolay kılalım

Sevelim, sevilelim

Bu dünya kimseye kalmaz.

Ben gelmedim dâvi için

Ben geldim sevi için

Gönüller dost evi için

Gönüller yapmaya geldim. (s: 16)

Yunus Emre’yi okurken incelerden, O’nun bilgeliğinden nasiplenen İsmail Özmel, eserinin ismindeki eleştirel bakış‘ ifâdesinden doğabilecek rahatsızlıkları hafifletmek için bilge insanların yumuşaklığında öğütler de veriyor: ‘Düşünmek ve bir ahenk içinde ifade etmek hakikaten zor bir iştir. Bir de pazara çıkarılacak ekmeğin her yönü ile iyi pişmesi gerekir. Çünkü edebiyat ve düşünce dünyası, onun hamurunu, pişirilişini, lezzetini ve kokusunu dikkatle tartar ve değerlendirir. Bundan da gocunmamak gerekir. Ya pazara çıkmayacaksın veya tenkitlere razı olacaksın…’ (s: 107)

Geniş ufuklu, çok yönlü yazarın, muhatabı ve adresi belirtilmemiş mesajları da dikkate alınmalı:

*Yunus Emre’yi herkes anladığı gibi anlatmalı.

*Yunus Emre herhangi bir kalıba sığdırılamaz.

*Yunus Emre şair değilse kim şairdir?

*Yunus Emre dünya şiir zirvelerinden birisidir.

*Şairlik bir Allah vergisidir.

*Anadolu, Horasan erenlerinin mayaladığı bir topraktır.

*Yunus Emre hümanist değildir.

*Henüz Yunus Emre şiirlerinin kapısındayız.

*Yunus Emre ve Mevlânâ, aynı kültürün mahsulüdür.

*Yunus Emre’nin Bektaşilikle hiçbir ilgisi yoktur.

*Yunus Emre Divanı’nda yanlış okumalar var.

*Yunus Emre, coğrafyamızda yalnız değildir.

*Yunus Emre kitapları yeniden yazılmalıdır.

Muhterem Özmel’in eseri hakkında yazılacak daha pek çok husus var ise de onları kitabı okuyacaklara bırakıp, müellifin nesir hâlinde sunduğu Yunus Emre şiiri ile yazıyı bitirelim:

Ey beni âşık diye ayıplayan, eğer gücün yetiyorsa gel beni bu aşktan kurtar. Gücün yetmiyorsa şayet, boşuna ifsat edici konuşmalar yapma! Âşıkların halleri Yaradan’ın huzurunda biter. Eğer söylenecek bir sözün varsa, O’na söyle. Benim elimden ne gelir?’

ROZA YAYINEVİ:

Davutpaşa Caddesi, İpek İş Merkezi Kat: 3 Nu: 20 Tpkapı, İstanbul.  bilgi@rozayayınevi.com www.rozayayınevi.com

 

İSMAİL ÖZMEL:

1933 yılında Niğde’de doğdu. İlk ve orta tahsilini Niğde ve İstanbul’da tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1959’da mezun oldu. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı. ‘İsmail Terzioğlu‘, ‘İsmail Bekiroğlu‘ ve ‘Mızrap‘ takma adları ile de yazan İsmail Özmel İLESAM ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. Yazı ve şiirleri Şûle, Millî Işık, Boğaziçi, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Yesevi, Kayseri Erciyes, Filiz, Kültür ve Sanat, Akpınar, Berceste dergileri ile Tercüman, Son Havadis, Kayseri Hâkimiyet, Bursa Hâkimiyet, Hür Anadolu gibi gazetelerde yayımlandı. Haziran 2017’de 69. sayısı yayımlanan Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi Akpınar’ın sâhibi ve Genel Yayın yönetmenidir.

Yayımlanmış Eserleri:

Şiir: *Bir Daha Yaşamak (1969), *Zaman Kuşun Kanadında (1984), *Çağır da Geleyim Güzel İstanbul (1986), *Her Mevsim Bahar (1995), *Türkçenin Rüzgârında (2004), Bütün şiirleri (2006).

Biyografi: *Adana Halk Şairi Sadık Çavuş (1996), *Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar (1. Cilt: 1990), Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar (2. Cilt: 2001), Niğdeli Şair ve Yazarlar. (Üç cilt bir arada, İlaveli ikinci baskı 2009).

Deneme-İnceleme: *Özdeyişler (1970), *Türk Musikisi ve Kültürümüz (1988), *Dil ve Edebiyat Yazıları (1997, 2011), *Kültür ve Tarih Sohbetleri (1999, 2011), *Sihirli Zaman, (2006), *Bindallı Yazılar, (2007), *Türk Musikisi ve Kültürümüz (2007, 2011), *Denemeler-Yorumlar, (2010), *55 Soruda Düşünen İnsan (2012), *Yansımalar, Bir Yol Hikâyesi, Eflatun Sordu (2014), 81 İlde Kültür ve Şehir-Niğde, (Dr. Metin Eriş, Dr. Nedim Bakırcı ve 20 kişi ile birlikte (2015), *Geçmişten Günümüze Niğde, Anılar (2016), *Doğduğum Şehir Niğde, Anılar (2016).

Av. İsmail Özmel, Ansiklopedilere maddeler yazdı. Hakkında Erciyes ve Niğde üniversitelerinde lisans tezleri hazırlandı. İLESAM (İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) 2012 yılı Şeref Ödülü’ne layık görüldü. Bu ödül, ülkemize ve insanlığa nitelikli eser ve çalışmalarıyla hizmet etmiş, ilim ve edebiyat alanında 50. yılını dolduranlara verilmektedir.

 

 

KUŞBAKIŞI:

BABAM VE SEVGİLİM:

Fabio Volo’nun, Sema Savaş tarafından Türkçeye çevrilen kitabı 37 yaşındaki Lorenzo’nun geçmişinde kalan iki insanı kazanmasını ve hayatını yeniden inşa etmesini anlatıyor.

Geçmişte yaşamak, geçmişle yaşamak, geride bıraktıklarımızı özlemek, kafada uçuşan keşke’ler… Bunlar, geçmişi tam olarak yaşayamamaktan kaynaklanan duygulardır.  Lorenzo’nun geçmişi ve bugünü arasındaki yolculuğu anlatan romanda ilk durak çocukluğu oluyor. Aslında hayranı olduğu, ilgisine hayatının her döneminde ihtiyaç duyduğu babasıyla arasındaki köprü ilk olarak çocukluk yıllarında çatırdamaya başlıyor. Lorenzo, bu sebeple erken başlayan hayatına bir kadın giriyor. Ve… aşk… ve ümitle bekleyişler…

PEGASUS YAYINLARI:

Gümüşsuyu Mahallesi, Osmanlı Sokağı Nu: 27/9 Taksim, İstanbul. Telefon: 0.212-243 50 72   Belgegeçer: 0.212-244 23 46  e-posta: info@pegasus.com //  www.pegasus.com

SABAHLEYİN BİR TANTANA:

Genç kuşak hikâyecilerinden Yılmaz Yılmaz, Sabahleyin Bir Tantana isimli kitabı ile okurlarının karşısına çıkıyor. ‘Yaşayan, nefes alan, tanıdığımız insanlar var‘ ifâdeleriyle okuyucularını hikâyelere dâvet ediyor. Yılmaz’ın hikâye dünyası, insanın sâhip olduğu güzel hasletlerin bütünleşmesinden oluşuyor. Karamsarlığın dağılıp umudun yeşermesi için bu tür hikâyelere ihtiyaç var.

Yılmaz Yılmaz’ın üslûbu farklı, işlediği mevzular yerli.

Sabahleyin Bir Tantana da; Tükürük Meselesi, Gardiyanın Oğlu, İki Hayat Bir Öykü ve Yalnızlık Zamanında İç Dökmeler gibi dokuz hikâye yer alıyor. Yazar kısa hikâyelerini hayâle dayalı anlatımlarla genişletiyor.

OKUR KİTAPLIĞI-METAMORFOZ YAYINCILIK:

Süleymaniye Mahallesi, Siyavuşpaşa Sokağı Nu: 8, Şirin İş Merkezi Kat: 3 Süleymaniye, Fatih-İstanbul.

Telefon ve Belgegeçer: 0.212-522 45 05 e-posta: bilgi@okurkitaplıgi.com www.okurkitapligi.com

COĞRAFYADAN VATANA TÜRKİSTAN’DA TÜRKLER:

Dr. Sebahattin Şimşir, üç kıtada medeniyet ve kültürleri ile iz bırakan Türk Milleti’nin sadece İç Asya’daki tarihleri ele alınmıştır.

Yazar eserinde Türkistan’daki Türkleri üç bölümde inceliyor:  1-İslam öncesi Türk Tarihi, 2-Cengiz Han İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra oluşan Hanlıklar ve Rusya’nın Türkistan’ı işgali, 3-Günümüzde bağımsız Asya Türk Devletleri ile Asya Türk Toplulukları.

Yazar, bilinenleri farklı ve derin bir bakış açısıyla anlatıyor.

‘Türk Dünyası’ denildiğinde gönül telleri titreyenler için…

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

KISA KISA… KISA KISA…

1-DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE İŞKENCENİN TARİHİ:  Raşit Kısacık / Ozan Yayıncılık

2-HERKES İÇİN KISA OSMANLI TARİHİ (1302-1922): Erhan Afyoncu / Yeditepe Yayınevi

3-KORE SAVAŞI VE KONYALILAR: Ahmet Atalay / Çizgi Kitabevi (Konya)

4-MİLLETİN ORTAK SÖZÜ / İSTİKLAL MARŞI: Vildan Serdaroğlu Coşkun / Erdem Yayınları

5-MÜZELERDE 41 YIL: Sabahattin Türkoğlu / Arkeoloji ve Sanat Yayınları

 

 

DERKENAR:

 

ÇOCUK VE KİTAP:

 

Çocuklar kendilerine göre bir şey bulduklarında onun peşini asla bırakmazlar. Yeter ki eğlenceli vakit geçirsinler ve merak duyguları harekete getirilsin. Adı üstünde çocuk, yerinde duramaz ve kıpır kıpır hareketlidir. Bebeklikten itibaren kitapla haşır neşir olmamışsa, evde de okuyan bir anne-baba yoksa çocuğun kitap okumasını beklemek hayal olur. Hele de yetişkinlere hitap edercesine yazılmış, ağır cümleler ve didaktik bir dille yazılmış çocuk kitapları; değil okumayı sevdirmek, kitaplardan nefret ettirebilir. Çocuğun yaşına uygun iyi kitaplar itinayla seçilip çocuğa sunulmalı. Hangi tarz hoşuna gidiyorsa onu okuması desteklenmelidir. İyi kitaplarla tanışan çocuklar hem kitapları sevecek hem de okumaktan büyük bir keyif alacaklardır. Tasarımıyla, çizimiyle, metniyle, konusuyla, kurgusuyla iyi hazırlanmış tek bir kitap bile çocukta okuma kültürünün temelini atar.  Sonrasında çocuk neyi okuyup neyi okumaması gerektiğine dair belli bir okuma alışkanlığına sahip olacaktır.

 

Ah Kıbrıs Vah Kıbrıs!

Bu yazıyı Aralık 2015’te yazmışım. Şimdi küresel güçler Kıbrıs’ı yine masaya yatırttı. Bizimkilerin eli çok zayıf. Olmayan bir Kıbrıs sorunumuzdan kurtulmaya çalışıyorlar. Tıpkı 100 küsur sene önce Balkan sorunundan kurtulmaya çalışan Osmanlının yöneticileri gibi! Tarih yine tekerrür mü, edecek? Ona siz karar vereceksiniz!

 

Türkiye’nin başı, Güneydoğu’da yoğun bir çatışma süreci yaşanan pkk ile dertte…

 

Türk Milleti de haliyle buraya odaklanmış durumda ama etrafında en az bunlar kadar önemli gelişmeler oluyor.

 

Bunlardan ikisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden vazgeçilmeye çalışılması ile Ege Denizindeki Türkiye’ye ait adaların Yunanistan tarafından işgaline göz yumulmasıdır. Yazımızın konusu olmayan ama dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü bir konu ise Bulgaristan’daki Türk siyasetinin (HÖH), düşürülen Rus uçağı bahane edilerek parçalanmak istenmesidir.

 

Benim çocukluğum, Kıbrıs için söylenilen “Ya taksim, ya ölüm” ya da “Kıbrıs’ı satanı bizde satarız” sloganlarını dinlemekle geçti.

 

Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında; günlerce yapılan karartmayı ve evimizin pencerelerini defter kaplama kâğıdı ile kapatışımı asla unutmam.

 

Rahmetli Turan Güneş’in, “kızı Ayşe’yi tatile çıkartışı” da hafızamdan hiç silinmez.

 

Yine rahmetli olan “Büyük Türk” Rauf Denktaş‘ın mücadelesi, bizim Kıbrıs için düşündüklerimizin rehberidir. Keza diğer Kıbrıslı Türkler içinde aynı şeyleri düşünür ve hissederim.

 

Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler, Türk Milleti için çok önemlidir ama esas olan Kıbrıs’ın kesbettiği stratejik önem Türkiye için daha da çok önemlidir.

 

Kıbrıs’ı kaybederseniz, Doğu Akdenize çıkamazsınız. O bölgenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarında hak iddia edemezsiniz. Dahası Türkiye’de evinizde rahat oturamazsınız! Bu o kadar önemli mi derseniz, size yediğiniz ekmek ve içtiğiniz su kadar önemlidir cevabını veririm.

 

Ve bu önemde bir Kıbrıs, malum güç ve kişilerce Rumlara verilmek üzeredir. Hem de Denktaş’ın; Mehmetçiklerin ve Lala Mustafa Paşa’nın leventlerinin kemiklerini sızlatırcasına!

 

Ege’deki adaları teslim edişimiz, Girit’ten bu yana günümüze kadar olan süreçte değişmeden devam ediyor.

 

Bu nasıl bir ihanettir ki, Türk vatanı Anadolu’ya yapışık Sakız, Rodos, İstanköy, Meis, Simi, Midilli gibi adalar Yunanistan’a peşkeş çekilip durdu…

 

Şimdi bunlara 18 ada daha eklendi. Türkiye tarafında, medya ve siyasette “çıt” yok… Sen git bakalım Yunan hükümranlığında olan adaları işgal et, dünyanın nasıl ayağa kalktığını gör!

 

Bu adaların işgal edilmesi önemli mi? Hemde çok önemli… Birincisi Ege Denizi bir Yunan Denizi haline geliyor. İkincisi tartışmalı olan kıta sahanlığı meselesi nedeni ile Yunanlılar topraklarımız üzerinde hükümranlık iddia etme hakkına kavuşuyor. Üçüncüsü yeraltı ve yerüstü zenginlikler Yunanlıların eline geçiyor.

 

Ege’deki adaların Yunanlılara terki ile KKTC’den vazgeçilmesi, Akdeniz ile Ege Denizi’ni Türkiye’ye kapatıyor. Ve böylece üç tarafı denizle çevrili olan bir Türkiye kara devletine dönüşüyor.

 

Yani Türk Milletinin varlığı ve istikbali açısından çok önemli bir konu!

 

Yeterince tartışıyor muyuz? Gündem oluşturuyor muyuz? Siyasal tepki veriyor muyuz? Güvenliğimizi sağlamakla görevli Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapıyor? Bu ve benzeri sorulara ne yazık ki, müspet cevaplar veremiyoruz.

 

Keşke 40 yıl önce olduğu gibi “Kıbrıs’ı ve Adaları, Rumlara (küreselcilere) satanı biz de satarız” diye haykırabilecek durumda olsaydık. Ama görüyoruz ki, çoğunluğun böyle bir sorunu yok. Biz anlattık belki sizin bundan sonra olur!”