23.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 676

İngilizler Kıbrıs’ı Elimizden Nasıl Aldı? Târihçi Prof. Dr. Cevdet Küçük anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Kıbrıs’ın elimizden çıkışı, öncesindeki bir dizi hâdiselerin neticesidir. Röportajımıza o hâdiselerin kısa bir özeti ile başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Cevdet Küçük: Hâdiseler, Osmanlı Devleti’ndeki azınlıkların bağımsızlıklarını elde etme teşebbüsleriyle başladı.

Çetinoğlu: İlk teşebbüs eden azınlık hangisiydi?

Prof. Küçük: Rusların tahriki sonucu 1804’te başlayan Sırp isyanı olduğu söylenirse de doğru değildir. Çünkü bu isyan, Belgrad Kalesi’ndeki yeniçerilerin zorbalığına ve usulsüz vergi almalarına karşı çıkmış bir ayaklanmadır. Siyasî bir yönü bulunmamaktadır. Bağımsızlık hareketi, önce deniz ticaretini ve özellikle dış ticareti elinde tutan ve bu sâyede zengin bir ticâret burjuvazisine sahip olan Yunanistan’da başlamıştır. Avrupa büyük devletleri tarafından desteklenen Mora İsyanı (1821-1829) Yunanistan’ın bağımsızlığıyla sonuçlandı. Böylece Osmanlı gayrimüslim toplumları arasından ilk defa bağımsız bir devlet çıkmış oldu. Osmanlı Devleti artık resmen ve filen dağılma dönemine girmiş bulunuyordu. Nitekim Batılıların Osmanlı Cihan Devleti’ne karşı uyguladıkları politikanın adı olan ve Osmanlı Devleti’nin şu veya bu sebeple parçalanarak tasfiyesini öngören ‘Şark Meselesi‘ tâbiri de, ilk defa Avrupalılar tarafından Mora İsyanı sırasında kullanıldı.

Çetinoğlu: Batılı devletlerin desteği söz konusu mu?

Prof. Küçük: Batılı devletlerin ‘himaye’ politikaları bu dönemde yeni bir boyut kazandı. Özellikle İngiltere’yle imzalanan ve diğer devletlere de teşmil edilen 1838 Ticâret Antlaşması’nın yabancı uyruklulara tanıdığı geniş imtiyazlar dolayısıyla, Osmanlı tebaası pek çok gayrimüslim tabiiyet değiştirmeğe zorlandı. Böylece nüfuz alanlarını genişleten batılı güçler, sessizce ve sulh yoluyla Osmanlı ülkesini âdeta ele geçirmeğe başladılar.

Çetinoğlu: Eğitim kurumları da faaliyete geçirildi…

Prof. Küçük: Evet! Fransız Cizvit papazlarının açtığı kolejlerin yanında, Amerikan Presbiteryen ve İngiliz Protestan kiliselerine bağlı eğitim kurumları da faaliyete geçti. Daha sonra birer üniversiteye dönüşecek olan bu misyoner okulları, bölgede yaşayan Müslim ve gayrimüslim gençlerin Batı kültürüyle tanışmalarını sağlıyordu. Orta Doğu ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde açılan bu okullar,  aynı zamanda milliyetçilik fikirlerinin de yayıldığı yerlerdi. Mesela Merzifon Amerikan Koleji Ermeni ve Pontus Rum milliyetçilerinin, İstanbul’daki Robert Koleji de başta Bulgarlar olmak üzere Balkan milliyetçilerinin yetiştirildiği eğitim kurumlarıydı. Osmanlı Hükümeti, 1850’li yıllarda İngilizlerin yoğun baskıları karşısında Ermeni Protestan kilisesini tanımak mecburiyetinde kaldı. Böylece Ermeni Gregoryen ve Ermeni Katolik kiliseleri yanında bir üçüncü kilise olarak Ermeni Protestan kilisesi de kurulmuş oldu.

Batılı büyük güçler, sürekli olarak gayrimüslimlerin Müslümanlarla eşit olmadıklarını ileri sürüyorlardı.  Sultan İkinci Mahmud Han da, ‘Ben tebaamın Müslüman’ını camide, Hıristiyan’ını kilisede ve Musevi’sini de havrada tanırım, inançları ve ibadetleri dışında aralarında bir fark yoktur.’ diyerek asıl eşitliğin kendi ülkesinde olduğunu söylediği halde baskılar devam etti. Bu baskılar sonucunda 3 Kasım 1839’da ilân edilen Tanzimat Fermanı’nda genel anlamda bir Müslim-gayrimüslim eşitliğinden söz ediliyordu. Müslümanlarla gayrimüslimler arasında fark gözeten şeriat hukuku bir tarafa bırakılarak ifade edilen ve her dindeki kişileri eşit sayan bu ilke, İslâm geleneğinden en köklü ayrılışı temsil etmekteydi. Bu yüzden Müslüman ilkeleri ve gururu incindi. Şeriatın çiğnendiği, hatta terk edildiği ve Müslümanların sâhip olduğu hakların gayrimüslimlere bahşedilmesinin Kur’an hükümlerine aykırı olduğu ileri sürüldü.  Ayrıca Fermanda vadedilen Müslim-gayrimüslim eşitliğinin nasıl sağlanacağı konusunda belirsizlikler ortaya çıktıkça, Tanzîmât’ın tatbikinde kendilerini görevli addeden Batılı güçlerin baskı ve müdâhaleleri daha da arttı.

Çetinoğlu: 1856 Islahat Fermanı gayrimüslimler açısından ne gibi yenilikler getirdi?

Prof. Küçük: 1856 Islahat Fermanı’yla Müslümanlarla gayrimüslimlerin eşitliği konusunda gayrimüslimlere bazı yeni haklar tanıyordu. Buna göre, cizye vergisi kaldırılacak ve gayrimüslimler de askere alınacaklardı. Ayrıca gayrimüslim tebaa için hakaret ifade eden nitelendirmeler kullanılmayacaktı. Mahkemelerde onların da şahitlikleri kabul edilecek ve her şahit kendi dinine göre yemin edecekti. Vilâyet ve belediye meclisleriyle Meclis-i Ahkâm-ı Adliye’ye ve kendi ruhanî meclislerine üye olabileceklerdi. Böylece gayrimüslimlerin zimmî statüde bulunmalarını eşitsizlik sayan batılıların baskılarıyla, şeriatın bir gereği olan zimmî hukuk sistemine artık son verilmiş oluyordu.

Çetinoğlu: Hıristiyanlar tatmin oldular mı?

Prof. Küçük: Islahat Fermanı, Müslümanları memnun etmediği gibi gayrimüslimleri de sevindirmedi. Ruhban sınıfı, cemaatleri üzerinde eskiden beri sahip oldukları yetkilerinin kısıtlanmasına karşı çıkıyordu. Gayrimüslim halk genelde verilen haklardan memnun olmakla birlikte askerlik hizmetinin kendilerine de teşmil edilmesinden rahatsızdı. En çok tepki gösterdikleri husus ise bütün tebaanın eşit sayılmasıydı. Bilhassa Rumlar, ‘devlet bizi Yahudilerle berâber etti, biz İslâm’ın üstünlüğüne razı idik’ diyerek itiraz ediyorlardı.

Çetinoğlu: Büyük devletler nasıl karşıladılar?

Prof. Küçük: Islahat Fermanı’nın getirdiği hükümler, fermanın hazırlanışında büyük rol oynayan devletleri de tatmin etmedi. İngiliz elçisi Canning, verilen imtiyazları yeterli bulmuyor ve din hürriyetinin tam sağlanmadığını iddia ediyordu. Türklerin Müslüman olarak asla Avrupalı olamayacaklarına inanan bu elçinin anladığı din hürriyeti, Protestan misyonerlerinin tam bir serbestlik içinde diğer Hıristiyan mezheplerinden ve Müslümanlardan mümin çalma hürriyeti idi. En büyük engel de, İslâm’dan dönenlerin cezaya çarptırılmalarıydı.

Sultan Abdülmecid, İngiliz elçisinin yoğun baskıları karşısında yeni bir ferman yayınlayarak, Müslümanlıktan çıkanların cezalandırılmayacaklarını ilân etti. Ayrıca patriklerin isteği üzerine çıkarılan ve gayrimüslimlerin mezhep değiştirmelerini yasaklayan kanunu da yürürlükten kaldırdı. Böylece Protestan misyonerleri, gayrimüslim cemaatlerle birlikte Müslümanlar arasında da serbestçe propaganda yapma imkânına kavuşmuş oldular.

Çetinoğlu: Tam da bu sırada Kıbrıs meselesi gündeme getirildi…

Prof. Küçük: İngiltere Başbakanı Disraeli, Kıbrıs Adası ile İskenderun’un işgal edilmesini istiyordu.

Kıbrıs Adası, Hindistan yolunun emniyeti açısından büyük stratejik öneme haizdi. İngiliz strateji uzmanları, Kıbrıs Adası’nın yerinde duran bir uçak gemisi olduğunu ve buraya hâkim olan devletin bütün Ortadoğu’yu ve Akdeniz havzasını kontrol edebileceğini savunuyorlardı. İngiltere Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu bu sıkışık durumdan yararlanarak Kıbrıs’a yerleşmek istiyordu. Salisbury, 25 Mayıs 1878’de Layard’a bir tâlimat göndererek,  İngiliz isteklerini padişaha anlatmasını ve bunların kabulü için her çâreye başvurmasını, hatta gerekirse tehdit etmesini ve en geç üç gün içinde padişah ile İngilizleri Kıbrıs’a çıkartacak bir ittifak antlaşması imzalamasını istedi.

Çetinoğlu: İngiltere Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikasını artık terk mi ediyordu?

Prof. Küçük: İngilizler, bu politikayı çoktan terk etmişlerdi. Türk düşmanlığıyla tanınan İngiliz Liberal Parti Lideri Gladiston, Rusya’nın Osmanlı tebaası gayrimüslimlerin bağımsızlıklarının tanınması politikasını destekliyordu. Hatta Türklerin Orta Asya’ya sürülmesini isteyecek kadar ileri gidiyordu. Bu yüzden Disraeli başkanlığındaki Muhafazakâr Parti hükümeti, Doksanüç savaşında kamuoyunun baskısından çekinerek Rusya’ya karşı Osmanlı devletinin yanında yer alamamıştı. İngiliz Hâriciye Nâzırı Salisbury, Osmanlılarla ittifak yapmasının İngiliz Liberal Parti’nin görüşüne ters düşeceğini ve Asya’daki Hıristiyanların muhtariyet çabalarına set çekeceğini, ama şu anda başka türlü davranmaya da imkân olmadığını söylüyordu. Çünkü Doğu Anadolu’da Osmanlı idâresi sona erdiği takdirde, buradaki Gayr-i Müslimler kendilerini bu defa Çarlık idaresi altında bulacaklar diyordu. Salisbury, Osmanlı Devleti ile ittifak antlaşmasının yapılabilmesi için, Osmanlı hükümetinin Asya’daki Hıristiyanların menfaatlerini koruyacak reformları yapmayı taahhüt etmesi gerektiğinin de kaçınılmaz olduğunu söylüyordu. Böylece hem Kıbrıs’ı ele geçirecek ve hem de bunu yaparken Ruslardan geri kalmamış olacak ve hatta Anadolu’da Ermeniler için ıslahat yapılması konusunda bir adım öne geçmiş olacaktı.

Çetinoğlu: Kıbrıs Andlaşması nasıl imzalandı ve Ermeniler açısından ne getirdi?

Prof. Küçük: İngiliz elçisi Layard, Salisbury’den aldığı talimat gereğince büyük bir gizlilik içinde Padişahla görüştü. İngiltere’nin Osmanlı devletine yardım etmek istediğini, Asya vilâyetlerinin Rus tehdidi altında bulunduğunu ve Rusya’ya karşı bir savunma antlaşması yapmak istediklerini, bu savunmanın çabuk ve etkili olmasını sağlamak için Kıbrıs Adası’nın geçici olarak kendilerine verilmesini teklif etti. Padişah da bu konuyu Başvekil Sadık Paşa ile müzakere etmesini istedi. Elçi ile Sâdık Paşa konuyu müzâkere ederek bir ittifak metni hazırladılar. Buna göre;  Kars, Ardahan ve Batum’a yerleşen Rusya, Osmanlı Devleti’nin diğer Asya eyaletlerini de işgale kalkışacak olursa, İngiltere Osmanlı devletini silah kuvvetiyle korumayı taahhüt ediyordu. Osmanlı devleti de, ileride iki devlet arasında kararlaştırılacak esaslar dâhilinde Anadolu’da yaşayan Gayri Müslim tebaası için gerekli ıslahatı yapacağını İngiltere’ye vadediyordu. İngiltere’nin taahhütlerini yerine getirebilmesi için,  Padişah’ın İngilizlerin Kıbrıs Adası’na asker çıkarmalarına ve adayı yönetmelerine izin vermesi öngörülüyordu.

Sâdık Paşa, bu metni 26 Mayıs’ta Padişaha arz ederken iyi bir iş yaptığına inanıyordu. Bilhassa Anadolu’da ıslahat yapılması hususunun analaşmada yer almış olmasını savunuyordu. Fakat Padişah savunma ittifakı denilen metnin devletin başına büyük gaileler açacak mahiyette olduğunu hemen anladı. Devletin, muhayyel bir saldırıya ve muhayyel bir savunmaya karşılık büyük bir taahhüd altına sokulduğunu, böyle bir ittifak analaşmasına gayrimüslimlerle ilgili ıslahat maddesinin konulmasının fevkalâde tehlikeli ve yanlış olduğunu, bunun Rumeli’den sonra Anadolu’nun da parçalanmasına yol açacağını ileri sürerek metni imzalamadı. Konunun devlet ricâli tarafından tartışılmasını istedi. Bütün devlet adamları ittifak metninin sakıncalarını dile getirerek karşı çıkarlarken, Sâdık Paşa işi oldu-bittiye getirerek 27 Mayıs’ta metni imzaladı. Ertesi günü de azledilerek yerine Rüştü Paşa atandı.

Layard, her fırsatta eğer Kıbrıs Andlaşması imzalanmayacak olursa Berlin kongresinin toplanmayacağını ve toplansa bile İngiltere’nin Osmanlının hak ve çıkarlarını savunmayacağını söylüyordu. Halbuki İngiltere, Ayastefanos Analaşması kendi çıkarlarına aykırı olduğu için Berlin Kongresi’nin toplanmasını ve yeni bir analaşma yapılmasını istemişti. Bâbıâli analaşmayı imzalasa da imzalamasa da kongre toplanacaktı. Fakat Layard’ın tehditleri karşısında telaşa kapılan yeni hükümet 4 Haziran 1878 tarihinde metni imzaladı. Bir haftalık sadaretinin son gününde analaşmayı imzalamak zorunda kalan Rüştü Paşa da azledilerek, yerine Hariciye Nazırlığı da uhdesinde olduğu halde Safvet Paşa getirildi.

İngilizlerin, Ruslarla da gizli pazarlık yürüttükleri ve Berlin Kongresine sunulmak üzere anlaşma sağladıkları maddeler üzerinde 30 Mayıs’ta Londra’da bir protokol imzaladıkları haberi, Globe dergisi tarafından 14 Haziran’da bütün dünyaya duyuruldu. İngilizler, Rusların Kıbrıs Andlaşması’nı öğrenmelerinden ve 13 Haziranda müzâkerelere başlayan Berlin Kongresi’nde 30 Mayıs Protokolü’ne uymamalarından korkuyorlardı. Salisbury,  İngilizleri adaya çıkartacak Padişah fermanının biran önce alınması için Layard’ı sıkıştırıyor ve o da Bâbıâli’ye baskı yapıyordu. 30 Mayıs Protokolü’nün muhtevasını henüz bilmeyen Padişah da, iki devletin Osmanlı Devleti’ni aralarında paylaşmalarından endişe ediyordu. Toplantı üzerine toplantılar yaparak zaman kazanmaya çalışıyordu.

Layard, eğer Padişah, andlaşmayı onaylamaz ve İngiliz askerinin adaya çıkmasını sağlayacak fermanı vermez ise, Kıbrıs’ı silah zoruyla işgal edecekleri tehdidinde bulundu. Ayrıca İngiltere’nin Osmanlı devletini Rusya karşısında yalnız bırakacağını, Rus ilerlemesi karşısında İngiltere’nin de kendi çıkarlarını korumak için Osmanlı topraklarında gerekli gördüğü yerleri işgal edeceğini de bildirdi. Elçinin bu tehditleri karşısında hükümet analaşmanın tasdikine ve fermanın verilmesine karar verdi. Ancak Padişah halâ direniyordu. Ek bir protokol yapılarak ıslahat konusuna ve İngiltere’nin adadaki durumuna açıklık getirilmesini istiyordu. Uzun müzakerelerden sonra, İngiltere’nin adayı geçici olarak Padişah adına yöneteceğini, Rusya’nın Anadolu’dan çekilmesiyle birlikte İngiltere’nin de adadan çıkacağını açıklayan ek protokol 1 Temmuz’da imzalandı. Padişah da, 7 Temmuz’da İngilizleri adaya çıkaracak fermanı verdi.

Çetinoğlu: Klasik İngiliz taktiği… Gizli hedeflerinin ne olduğunu da lütfeder açıklar mısınız?

Prof. Küçük: Salisbury’ye Kıbrıs’ın anahtarı artık elimizde diye yazan Layard’ın sevinci kursağında kaldı. Çünkü İngilizlerin tehditleri karşısında paniğe kapılan hükümetin baskısıyla fermanı imzalayan Padişah analaşmayı onaylamak istemiyordu. Ayastefanos Adlaşması’nda yapılacak değişikliklerin İngiltere için de zaruri olduğunu biliyor ve bu değişikliklerin yalnız İngiliz çıkarlarına ait olmasını önlemek için Kıbrıs Adlaşması’nın tasdikini bir pazarlık konusu yapmak niyetindeydi. Bilhassa ıslahatla ilgili ifadeleri muğlak buluyordu. İngiltere’nin ıslahat kisvesi altında devletin egemenlik haklarına aykırı davranışlarda bulunmasından çekiniyordu. Islahattan ne kastedildiğine dair icabında senet yerine geçebilecek yazılı bir açıklama istiyordu. Ayrıca İngiltere’den analaşmadaki maddelerle, kendi hükümrânlık haklarına hiçbir zaman zarar gelmeyeceğine dair bir garanti senedinin imzalanmasını talep ediyordu. Padişah, bizzat Layard’a Sâdık Paşa’nın kendisinden habersiz olarak İngiltere ile anlaşmış olduğunu, ıslahat kisvesi altında kendi yetki ve hukukunun kısıtlanmasından endişe ettiğini söylüyordu. Layard da, Padişahın endişelerini gidermek için, İngiltere’nin yeni bir ıslahat istemediğini, sadece 1876 Anayasası ile ilân edilen ıslahatın tatbikini arzuladıklarını bildirmekteydi.

Padişahın diretmesi üzerine, nihayet uzlaşma sağlandı. Padişah 15 Temmuz 1878’de analaşma metninin üzerine kendi el yazısıyla ‘Hukuk-ı şâhâneme asla halel gelmemek şartıyla muahedenameyi tasdik ederim‘ şeklinde bir ibare yazarak antlaşmayı imzaladı. Padişahın isteği üzerine Layard da, Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs Adası üzerindeki egemenlik haklarına hiçbir şekilde zarar gelmeyeceğini bildiren bir belge imzalayıp verdi. Kıbrıs Adlaşması’na göre, Rusya Anadolu’dan bir saldırıya geçecek olursa İngiltere Osmanlı Devletine yardım edecekti. Buna mukabil Osmanlı Devleti de Anadolu’da Ermenilerin bulunduğu vilâyetlerde, şartları İngiltere ile kararlaştırılacak ıslahatı tatbik etmeyi taahhüt etmekteydi. İngiltere’nin muhayyel yardımına karşılık, Osmanlı Devleti’nin ıslahat yapmayı taahhüt etmiş olması, İngiltere’ye bilhassa Ermeni Milleti üzerinde üstün bir mevki kazandırmaktaydı. İngiltere’nin, ilk defa Ayastefanos Antlaşması’nda ortaya atilân Anadolu Islahatı konusunda, Ruslardan geri kalmak istemediği anlaşılmaktaydı.

Çetinoğlu: Hocam, teşekkür ederim. Kıbrıs Adası’nın iade zamanı geldiğinde İngilizlerin sahneye koyduğu düzenbazlığı bir başka röportajdo ele alırız inşallah.

 

 

Prof. Dr. Cevdet Küçük:

1946 yılında Manisa’nın Soma ilçesinde doğdu. İlk, orta ve yüksek tahsilini İstanbul’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü, Yakınçağ Târihi Kürsüsünden 1969’da mezun oldu.

1970 yılında aynı bölüme asistan olarak tâyin edildi. 1976’da ‘doktor’ unvanına hak kazandı. Goethe Enstitüsü’nce sağlanan burstan yararlanarak 1976 yılında Almanya’ya gitti. Üç aylık kurstan sonra bir ay süreyle Alman, 1981’de İngiliz kütüphane ve arşivlerinde ilmî araştırmalarda bulundu.

Yakınçağ ve Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalındaki kadrosuna Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. 1983 yılında ‘Doçent’, unvanını aldı.

1989 yılında Kuveyt Üzerinde Osmanlı-İngiliz Nüfuz Mücadelesi 1896-1913 konulu tezle aynı Anabilim dalında Profesörlüğe yükseltildi.

Osmanlı Çağdaşlaşması, Osmanlı Gayrimüslimleri, Ortadoğu ve Adalar konularında çeşitli araştırmaları bulunmaktadır. Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı 1878-1897, konulu araştırması, bu konuda yapılan ilk akademik çalışmadır. 1984 yılı Türkiye Millî Kültür Vakfı birincilik armağanına layık görülen bu araştırmada Ermeni meselesinin ortaya çıkışı belgelerle anlatılmaktadır.

Yaş haddi sebebiyle emekliye ayrilân Prof. Küçük, Türk Târih Kurumu aslî üyesidir.

 

 

Mahkemelerin Siyasi Kararları ve Yeni Parti

Türkiye siyasetinin tasarımcıları gittikçe artan bir şekilde hukuku araç olarak kullanmakta.

Son olarak MHP Olağanüstü Kurultayını iptal eden Mahkemenin verdiği karar da kamu vicdanında  tam da böyle bir karar olarak algılandı.

Kısaca olayı hatırlayalım:

1 Kasım 2015 seçimlerinden başarısız çıkan MHP’nin üst kurul delegelerinin nitelikli çoğunluğu olağanüstükurultay istedi.

Genel Merkezin yapması gereken kurultayı toplamak, parti içi muhasebeyi yaptırmak, gerekli tedbirleri alarak gelecek seçime hazırlanmak idi.

Delegeler bir seçime ihtiyaç duyarsa, Devlet Bahçeli de yeniden aday olabilir, çıkacak diğer adaylarla demokratik bir rekabet ortamında yarışabilirdi. Belki güven tazeler, belki de görevi yeni genel başkana devrederdi.

Genel Merkez bunu yapmadı, delegelerin olağanüstü kurultay talebini kabul etmedi.

Esasen MHP Genel Merkezinin bu antidemokratik tavrı parti içi demokrasinin hiç olmadığının, delege iradesini dahi tanımadığının ilanından başka bir şey değildi.

Partilerin gerçek sahibi delegelerdir. Delegelerin iradesi partinin yöneticilerini, yönetim tarzını, genel siyasetini belirleyen en üst iradedir. MHP yönetimi bu genel kuralı hiçe saydı. Konuyu yargıya taşıdı.

Sulh Hukuk Mahkemesi delegelerin talebini hukuka uygun buldu. Yargıtay da bu kararı 24.06.2016’da onadı. Muhalifler de bu karara dayanarak kurultay yaptılar.

Bu defa kurultayın üzerinden bir ay geçmeden Genel Merkezci bir delege, bu kurultayın iptali için dava açtı.  Aynı zamanda “Tedbiren durdurma” istedi.

İşte bu andan itibaren MHP ve AKP arasında bir başka deyişle Devlet Bahçeli ile Recep Tayyip Erdoğan arasında başlayan yakınlaşma ve işbirliği, Türkiye’nin yönetim şeklini değiştiren bir Anayasa değişikliğini sağlayacak bir merhaleye ulaştı.

Bu süreçte siyasetin yargı üzerinde tesirini daha yoğun hissetmeye başladık.

Bu dava çok basit, incelemesi çok kolay, bir gün içinde karara çıkabilecek bir dosyadan ibaretti.

Hatta davayı açanların yaptıkları usul hataları sebebiyle davanın daha baştan ve derhal reddedilmesi gerekirdi.

Çünkü dava kurultayı yapan “çağrı heyetine” değil, kurultayı geçersiz ilan eden MHP Genel Merkezine karşı açılmıştı. Yani davacı ve davalının aynı olduğu bir dava idi. Hukuken böyle bir durum mümkün olamazdı.

Mahkeme tam tersine önce tedbir kararı verdi. Tedbir kararını verirken açıkça Hukuk Muhakemeleri Kanununa aykırı davrandı, tarafları dinlemedi.

Benzeri hiçbir davada örneği görülmemiş şekilde çok çok uzun bir sürede, bir yıl sonra karar verdi.

Bu arada referandum yapıldı. MHP yönetimi referandumda AKP ile tam bir işbirliği içinde oldu. Anayasa değiştirildi. MHP Genel Merkezi muhalif adayları, onları destekleyen il ve ilçe yöneticilerini partiden ihraç etti. Yine inanılmaz antidemokratik usullerle İl, İlçe kongrelerini yaparak delege yapısını değiştirdi.

Olağanüstü kurultayı iptal eden bu Mahkeme kararı kamuoyunda sürpriz karşılanmadı. Kurultayın iptali kararının haklı bulunduğundan değil, tam tersine siyasi bir karar olacağına ve bu ortamda siyasi otoritenin istediği kararın çıkacağına olan inanç sebebiyle beklenen oldu.

Böyle olacağını bilen Meral Akşener Mahkeme kararından birkaç gün önce yeni siyasi parti kurma sinyalini verdi.

Şüphesiz Meral Akşener MHP’den ihraç edilen Genel Başkan adaylarından, en yüksek kamuoyu desteğine sahip olanıdır. Ve bu açıklama siyasi dengeleri değiştirecek önemli bir gelişmenin başlangıcı olacaktır.

Bu yeni partiyi ve olayın siyasi boyutunu daha sonra ayrıca değerlendiririz. Ancak Mahkemelerin ve hukukun siyaseti düzenleme aracı olarak kullanılması ve bu durumun kanıksanması Türkiye açısından son derece kötü sonuçları olabilecek, utanç verici bir durumdur.

*****************************************

Kumpas Davaları

Yakın tarihimizde hukukun dizayn aracı olarak kullanıldığı en önemli davalar(artık “kumpas davaları” olarak tanımlanan) Ergenekon, Balyoz, Casusluk, OdaTV gibi davalar olmuştu.

Bu davalar ile FETÖ’cü emniyet mensupları, hâkim ve savcıları elinde devletin yeniden yapılandırılmasında hukuk son derece hoyratça bir araç olarak kullanıldı.

Bugün FETÖ olarak andığımız “Cemaat” özellikle AKP + FETÖ ittifakı ile geçen 2010 referandumu sayesinde HSYK, Özel Yetkili Mahkemeler ve Emniyette tam olarak egemen oldu.

Bunlar “kumpas davaları” ile Türk Silahlı Kuvvetleri dahil bütün kritik devlet kurumlarının olağan tayin, terfi ve atama düzenini bozdu.

İktidar partisi içindeki etkinliğini de kullanarak çıkartılmasını sağladığı kanunlardan da güç alarak devlet çarkının dönüşünü belirleyen güç oldu.

Sonuç, Türkiye 15 Temmuz lanet Darbe Teşebbüsüne maruz kaldı ve bir felaketin eşiğinden döndü.

Akabinde yaşanan Anayasa değişikliği ve OHAL yönetimi ile şimdi de başka bir uca doğru savrulmakta.

*****************************************

Meral Akşener ve Yeni Parti

Şimdi hukuku siyasi çıkar aracı olarak kullananların çarkı bir başka şekilde dönmekte.

Bu defa siyasi rakip olarak etkili olacağına inanılan Meral Akşener’e havuz medyası ve MHP Genel Merkezi tarafından sistematik bir tarzda FETÖ’cü iftirası atılmaya çalışılmakta. Meral Hanım’ın içeri alınacağına dair sözde bilgiler kamuoyuna pompalanmakta.

Böylece Meral Akşener tutuklanamasa bile bu korkuyu yayarak etrafında kaliteli isimlerin kümelenmesinin önüne geçilmesi planlanmakta.

Çok çirkin, hukuksuz ve ahlaksız bir siyaset tarzı bu.

Ancak vakti gelmiş bir fikrin, kamuoyunun bağrına bastığı bir liderin böyle yöntemlerle durdurulması mümkün değildir.

Demokrasi, insan hakları, adalet, özgür düşünce, hür irade, siyasi ahlak, hukukun üstünlüğü gibi evrensel ilkeleri benimseyen…Milli kültürden beslenen fakat evrensel değerlerle barışık ve bu değerlere katkı sağlamayı hedefleyen… Dış politikada devlet tecrübesini kullanan, maceracı olmayan politikalar uygulayacak…Ekonomide üretime dayalı büyümeyi sağlayacak milli bir programa sahip siyasi oluşumun vakti gelmiştir.

Ak Parti rakipsiz olmayı hedeflerken, kendisine en büyük rakibi yaratacak bir iklim oluşturdu. Kitlelerin hasretle beklediği böyle bir parti ihtiyacını yarattı.

Türkiye pergelin sabit ayağını milliyetçi muhafaza kitlelere dayayıp, diğer ayağı ile Anayasanın ilk dört maddesindeki ilkeleri benimseyen merkez sağ ve merkez soldan vatanseverleri kuşatan bir parti ihtiyacı içinde.

Meral Akşener böyle bir siyasi parti hareketini başlatabilecek ve iktidar yapabilecek en uygun kişidir.

 

 

Merkez Boşluk Kabul Etmiyor

0

“Bir düşüncenin harekete geçme zamanı gelmişse, hiçbir kuvvet onu durduramaz”. M. Akşener

Türkiye’nin Ortadoğu jeopolitiğindeki durumu ne ise, iç siyasetteki durumu da karışık ve sürekli değişkenlik gösteriyor. Hâlbuki Türkiye’nin bu iç ve dış kaotik ortamından bir an evvel çıkması gerekiyor. Bir bakıyorsunuz bir gün içinde etrafımızdaki devletlerde aktörler değişiveriyor bir bakıyorsunuz Türkiye’de bir günde bitirilmesi gereken dava, bir yıl sonra neticeleniyor ve görüyorsunuz kİ; beklediğiniz davanın neticesi, o günkü siyasi atmosfere göre şekillenmiş.

Buda gösteriyor ki adalet sisteminde büyük aksaklıklar var. Eğer Türkiye’de gerçekten tarafsız bir yargı olmuş olsaydı koskoca muhalefet partisi “Adalet” diye yollara hiç düşermiydi?

Bu yüzden MHP ve muhalifleri davasına da bu açıdan bakmak gerekiyor. Bütün şartlar hiçbir kanunsuzluğa yer vermeden, bir tüzük çerçevesinde yapılan kongre, hiçbir akıl ve mantığa dayanmadan iptal edilebiliyor.

İşte bu yüzden MHP muhaliflerine yeni bir parti kurma mecburiyeti, yasaların yanlış uygulanmasından, başkaca çare kalmadığı için doğmuştur.

Zaten son günlerde gerek Meral Akşener ve gerekse Ümit Özdağ, artık her platformda yeni bir oluşumunun gerekliliğini açıklamakta bir beis görmüyorlar.

Parti Siyasi Yelpazenin Neresinde Olması Gerekiyor?

Muhaliflerin yeni bir parti kurma fikriyatı gün yüzüne çıktıktan sonra, gazete ve televizyonlarda, köşe yazarları ve aydınlar, bu konuda da görüşlerini açıklamaya başladılar. Ak Parti yandaşı sözcülere bakılacak olursa, siyasi yelpazede artık başka bir partiye yer yok, her görüşün partisi şu anda mevcut.

Tabii bu görüş, onları ne türden bir sıkıntının beklediğinin dışa vuruş şekli. Son seçimde AKP’nin aldığı oy %48,5 oranında oy ama ondan beş ay önce yapılan seçimde ise %41 di.  Yani tek başına bir hükümet kuracak oy dahi alamamıştı. Kaldı ki Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için bir adayın, %51 oy alması gerekiyor.

Cumhurbaşkanı son referandumda %51,5 oy aldı ama arkasında MHP, Hüda Par ve BBP, vardı.

Hâlbuki Meral Akşener, genel başkanlığında kurulacak bir “Merkez Partisi”, Ak Partiden en az %10 luk bir seçmeni kendisine çeker. Yüzer-gezer oylar, MHP ve CHP’den gelecek oyları da hesaplarsanız ilk etapta %20, 25’i bulur. Bundan sonrası artıları ise kurulacak partinin kadrosu ve Türk Milletini ikna edebileceği vaatleri olacaktır.

AKP, alacağı en yüksek oyu, 16 Nisan da yapılan tartışmalı referandumla almıştır. Her ne kadar cumhurbaşkanı Erdoğan partinin başına geçse de, 15 yıllık iktidarı döneminde parti, metal yorgunluğuna uğramıştır. Yapılan hırsızlıkları, adaletsizlikleri eskiden millet görmezden gelip ses çıkarmıyordu ama artık mızrak çuvala sığmıyor açıktan eleştiriler başladı. Hem fizik kanunu da bunu gösteriyor ki, bir taşı ne kadar yükseğe atarsanız atın, gene de taş, aldığınız yere düşecektir.

Türk siyasi hayatında yerini alacak merkezin tam göbeğindeki parti, şimdiden diliyoruz ki, Türk Milleti için hayırlara vesile olur inşallah.

Saygılarımla.

 

 

İslâm Medeniyetinde Bilgi ve Bilim

0

İlahiyatçı ve felsefeci Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç, 12 X 19,6 santim ölçülerinde 205 sayfalık eserinde; ilim ve din arasındaki münasebetle alâkalı tenkitleri, bu iki olgunun mahiyetlerini, ilmî dilden ve ilmî olmaktan taviz vermeksizin üniversite seviyesinde eğitim görmüş kitleye hitap edecek şekilde gündelik dille anlatıyor.

Eser, 5 bölümden meydana geliyor. 1. bölümde İslam bilgi geleneğinin doğuşu (600-700), 2. bölümde İslâm ilim geleneğinin mahiyeti (700-1000), 3. bölümde İslam ilim geleneğinin yükselişi (1000-1500), 4. bölümde İslam ilim geleneğinin durağanlaşması ve çöküşü (1500-1800) mevzuları ele alınıyor. 5. bölümde ise ‘İslâm ilim geleneği yeniden canlanabilir mi?’ sorusu cevaplandırılıyor.

‘Giriş’ bölümünde dikkat çeken, üzerinde düşünülmesi gereken cümleler şöylece sıralanabilir: (Müellif, söz konusu cümlelerin devamında okuyucuya kolaylık sağlamak maksadıyla bu düşünceler için istikamet belirlemiştir.)

*İnsan, dinin kaynağını idrak edebilecek nitelikte değildir. Dini, en iyi yine din açıklayacaktır.

*Din, akıl kaynaklı değil, vahiy kaynaklı olduğundan, akla zıt veya akıl dışı bir nitelikte değildir.

*(İslam) Dininin, zamanımıza kadar değişmeden gelen en temel kaynağı olan Kur’ân, dinin mâhiyeti açısından da yegâne kaynaktır.

*Din, gönderildiği toplumun fertlerine yol göstermek (hidâyet) için gönderildiğinden, o insanlar, bu dini yaşamaya ve hayatlarına uygulamaya çalışırlar. Hidâyete götüren ilkeler; ‘iman’ yâni inanılması gereken esaslar ve imanın gereği olan amel olarak iki bölümdür.

Müellif, ‘bilim’ kelimesini, Kur’an-ı Kerim’de geçen ‘ilim’ kelimesinin yerine kullanıyor ve kullandığı kelimeyi şöyle açıklıyor: “Açık seçik tanımlanmış bir konu etrafında, belli bir yöntemle elde edilen nazariyeler bütünlüğünün bilinç sayesinde adlandırılmasıyla oluşan düzenli bilgi kümesine ‘bilim’ denir.”

Genel geçer hükme göre Arapçada ‘ilm’ olarak kullanılan ve dilimize ‘ilim’ olarak geçen kelime şöyle açıklanabilir: ‘Kâinatta meydana gelen hâdiselerden, aklın ve duyuların mevzuuna giren her şeyin sebep, oluş, netice ve tesirleri mevzuunda aklın ölçüleri çerçevesinde, tahsil ve tecrübe ile elde edilen doğru mâlûmat ve bilgi.’ Bu târife şu ilâve yapılabilir:  ‘Bu mâlûmat ve bilginin zıddının olabileceğine ihtimal verilmez.’

Kur’an-ı Kerim’de 45 Âyette geçen ‘ilim‘ kelimesinin yerine, lügatlerimize yeni girmiş ve şümûllü bir târife kavuşturulamamış ‘bilim‘ kelimesinin kullanılması elbette bir tercih ve niyet meselesi olarak değerlendirilmelidir.

Mamafih ‘Dizin’ listesinde ‘ilim’ kelimesinin yalnızca 27. sayfada yer aldığı belirtilmekte ise de Sayın Açıkgenç, yeri geldikçe ‘ilim’ kelimesini de kullanmaktadır. (s: 33, 34, 55, 56, 57, 58, 62 ve diğerleri…)

 

Umûmî kabul görmüş görüşe gere kültürler mahallî (veya millî), medeniyetler beynelmileldir. Yazar bu görüşe uygun olarak M.Ö. 2000 ile 1500 yılları arasında Ege Denizi çevresinde Minoa ve Miseniya şehir devletlerinde güçlü kültürler oluştuğunu belirtiyor. (s: 41)

İslam medeniyetinde bilgi vahiyle oluşmaya başlamıştır.’ Şeklindeki tespit ve sürecin gelişmesinin ‘mûcize‘ olarak vasıflandırabileceği ifâdesi dikkat çekiyor.  (s: 47) Buradan İslam medeniyetinin ilâhî bir temele dayandığı ve bu sebeple güçlü olduğu kanaatine varmak mümkündür. Yazarın, ilahiyatçı yönü, İslâm medeniyeti ile alakalı bahislerde, Âyet-i Kerime ve hadislerden destek almasıyla ön plana çıkıyor. (s: 49-59)

İslâm bilgi geleneğinin doğmasına katkıda bulunan ilk düşünürler arasında Hz. Ömer (ra) ve Hz. Ali (kav) isimleri geçiyor. İlk dönemin sonraki İslam düşünürleri arasında, Hz. Ayşe vâlidemiz ve sahâbîler ön sıralarda yer alıyor. (s: 74-80)

Türklerin İslâmiyet’i kabullenmelerinde en mühim etkenlerin başında mutasavvıfların bulunduğu biliniyor.  Müellif, İslâm medeniyetinin unsurlarını tahlil ederken İslâm mutasavvıflarını ihmal etmiyor:

‘İslâm bilim geleneğinin önemli bir okulu da hiç şüphesiz tasavvuf okuludur. Bu geleneğin ortaya çıkışını ve gelişmesini özetlediğimizde, İslâm bilim geleneğinin en önemli unsurlarının ve temel taşlarının nasıl kurulduğunu bir bütün olarak görmüş olacağız. Diyebiliriz ki Hallâc-ı Mansûr, Bâyezîd-i Bistâmî, Muhâsibî ve Cüneyd-i Bağdâdî ile başlayan tasavvuf okulu, bu devirde yaşayan Serrâc, Kuşeyrî, Necmeddîn-i Kübrâ ve Necmeddîn-i Dâye ile yarı felsefî bir kisveye bürünmüş ve 13. yüzyıldan sonra da Gazzâlî, Sühreverdî ve İbnu’1- Arabî gibi düşünürlerin etkisiyle tamamen felsefî bir karakter kazanmıştır. Nihayet önce Dâvûd-i Kayseri ve Sadreddin Konevî, daha sonra da Mîr Dâmâd ve Molla Sadrâ gibi ünlü mutasavvıf filozoflarla 17. yüzyılda bu ‘tasavvuf felsefe okulu’ zirveye ulaşmıştır.’ (s: 95-96)

Prof. Açıkgenç, ‘İslam bilgi geleneği yeniden canlandırılabilir mi?’ sorusunun cevabını vermeden önce teşhisini koyuyor: ‘Bir ilmî geleneğin doğabilmesi için gerekli olan yedi ilke bulunmaktadır: Ahlâk, düşünce, toplum, eğitim, hukuk, siyâset ve iktisat. Bunların hepsinin tek bir temel üzerine kurulduğu açıkça görülmektedir ki bu da ahlâktır. Böylece ilmî geri kalmışlığımızın tek bir sebebe, yâni ahlâk temeline indirgemiş oluyoruz. O halde İslam medeniyetinde ahlâkın zayıflamaya yüz tutmasıyla birlikte ilmî durağanlık başlamış; bu eğilim yavaş yavaş diğer kurumlara sirâyet etmiş ve her kurum bir diğerinin yıkılmasına yol açarak ilim geleneğinin de çöküşünü hazırlamıştır.’

Ve hüküm: ‘Bilimsel ilerlemeye ahlâk temelinden başlarsak… ilmî gelenek yeniden canlanmış olur.‘ (s:179)

Eser; ufkumuzu aydınlatan, parlak bir gelecek vaat eden, gönüllere ferahlık veren cümlelerle bitiyor:

‘Sonuç olarak diyebiliriz ki ahlâkî cihatla toplumumuzu eğitmeye çalışırsak, toplumda muazzam bir hareketlilik ve cevvaliyet başlar. Bu ahlâkî cevvaliyet fikrî cevvaliyete yol açar ve bilgi geleneğini canlandırır. Bilgi geleneği canlanırsa bilimsel sürecin diğer aşamalarına gerek kalmaz. Çünkü bizde bilimler zaten mevcuttur; bunları yeniden adlandırmaya ihtiyaç yoktur. Tembelliği bırakır; unvan, maddî çıkar, mevki ve makam için değil, sadece bilgideki güzellik ve ilimdeki mutlak iyilik için çalışır ve kopyacılığı terk edersek bilim geleneğimiz de canlanır. Umudumuz bunu gerçekleştirerek bilimsel ilerleme hamlesini başarmaktır.’ (s: 185)

Elbette başarı, Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç’in, isâbetli teşhislerinden sonra, kitap muhtevâsında teferruatlı olarak formüllerini verdiği tedâvi yöntemlerinin, ülkenin bütün kurum ve kuruluşlarıyla bir bütün olarak tatbiki ile elde edilecektir.

İsam – İslamî Araştırmalar Merkezi:

İcadiye Bağlarbaşı Caddesi Nu: 40 Üsküdar 34662  İstanbul. Telefon: 0.216-474 08 50

Belgegeçer: 0.216-474 08 74 e-posta: isam@isam.org.tr www.isam.org.tr

 

Prof. Dr. ALPARSLAN AÇIKGENÇ

1952 yılında Erzurum’da doğdu. Lisans eğitimini 1974 yılında Ankara Üniversitesi’nde tamamladı.

Yüksek lisansını 1978 yılında Wisconsin Üniversitesinde,  Doktorasını 1983’te Chicago Üniversitesinde yaptı.

1983 yılında ODTÜ Felsefe Bölümünde göreve başladı.

1984’te Yardımcı Doçent, 1987’de Doçent ve 1993’te Profesör oldu.

1985’de Chicago Üniversitesinde, 1995-1999 arasında Malezya Milletlerarası İslâm Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü’nde vazife yaptı. Sonrasında Fatih Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Açıkgenç bu görevine Yıldız Teknik Üniversitesi’nde devam ettikten sonra emekli oldu.

Çok sayıda makalesi yanında, Being and Existence in Sadrâ and Heidegger: A Comperative Ontology (Kuala Lumpur, 1992),  Bilgi Felsefesi İslâm Bağlamında Bilgi Bilimden Sistem Felsefesine (İstanbul 1992), Islamic Science: Towards a Definition (Kuala Lumpur 1996), Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslâmîleştirilmesi (1998), Scientific Thought and its Burdens (İstanbul 2000), İslâm Medeniyetinde Bilgi ve Bilim (İstanbul 2006) ve Islamic Scientific Tradition in History (Kuala Lumpur, 2014) isimli kitapları, Ana Konularıyla Kur’an isimli Fazlur Rahman’dan tercümesi (Ankara, 2007) yayınlandı.

 

 

Kuşbakışı:

İkinci Ergenekon‘ olarak da anılan Yozgat’ın velût yazarı, yüksek bir kültürü Osmanlı’dan günümüze aktaran Burhanettin Kapusuzoğlu’nun Ötüken Neşriyat’tan üç eser:

Böyle Dedi Yozgat / Külliyat-ı Letâif:

Yazar, aile büyüklerinin teşvikiyle küçük yaştan itibâren katıldığı sohbet meclislerinde, örflü kocalardan, sırlı âriflerden, ‘Yozgat Efendisi‘ olarak ihtiramla hatırlanan çelebilerden can kulağı ile dinlediği hikâyeleri, menkıbeleri ve lâtifeleri nâdide çiçeklerden oluşturulmuş bir buket olarak sunuyor. Onlar hayatın hem baharını hem hazanını görenlerin, güzel görüp güzel eyleyenlerin açtıkları fasılda en ince tığ ile oya gibi işlenen lâtiflere lâyık lâtifelerdi.

Kitapta yalnız, kaderin veya geçim gailesinin savurduğu gurbetlerde Yozgat hasreti çekenleri değil, cam giydirilmiş binalara hapsolmuş, sahranın kuraklığında ıssızlaşmış herkesi güzellikler diyarına götüreceği kısa bölümler var. Birkaçı değilse, diğer onlarcası herkese iyi gelecek.

Yozgat’ın Üç Sırlısı:

Yozgat’ın irfan temsilcisi Kapusuzoğlu bu eserinde; gönüllere ışık veren, ruh iklimlerinden aydınlıklar aktaran Hak Erenleri tanıtıyor: Şeyhü’l-Ulema Şâkir Efendi (1847-1937), halifesi Poyrazlılı Muharrem Feyzi Efendi (1882-1945) ve has talebesi Yozgat Müftüsü Şeyh Mehmet Hulûsi Efendi (1888-1964) ve muhitinde bulunan fâzıl ve kâmil insanlar… Onların kısa hayat hikâyeleri, şiirlerinden örnekler, gördüğü vazifeler ve yetiştirdiği insanlar…

Yozgat’ın Üç Sırlısı; yaşayıp emr-i Hak vaki oldukta ebedî âleme doğan ve unutulan sıradan insanlar değildir. Açık olan irfan sofralarıyla gönüllerde yaşamaya devam etmektedirler.

Himmetleri hazır, sırları aziz olsun… Hû diyelim…’

Seferberlik Mahşeri / Büyük Harp’te Yozgat:

Yazar, ‘arka kapak’ yazısında eserini şöyle tanıtıyor: (Burhanettin Kapusuzoğlu’nun üslûbu hakkında kanaat oluşması için aynen alınmıştır.)

’20. asırla birlikte zamanın en kanlı durağına gelinmiş ve Osmanlı Devleti’ni bir kara duman kaplamıştır! Osmanlı ahalîsi elemli günler geçirmektedir! Balkan Harbi ve bozgunla derinden yaralanmıştır! Âteşîn dilbestelerle bir daha asla onmayacağı bir derde giriftar olarak acı içinde feryad etmektedir sadece! Milleti, yaman vurur Rumeli! Görülmemiş bir sefalet ve ıstırabın yükünü taşıyan kafileler, ‘eğil dağlar eğil üstünden aşam’ diyerek akar Balkan dağlarından Dersaadet’e ve Anadolu’ya!

Ufuklar karardıkça kararır! Baht, kapandıkça kapanır! Nice ocakların battığı Birinci Cihan Harbi başlamıştır! Dîn-i mübînimiz ve vatan-ı azîzimize kasdeden dümanlara karşı gazâ ve cihad yolunda azm u sebâttan ve fedakârlıktan ayrılmayan Mehmedler, Ehl-i İslâm’ın hayat ve bekâsını temin maksadıyla kemâl-i vecd-i istiğrâk ile çarpışmaktadır! Fakat gidenlerin çoğu dönemeyip şühedâ-yı sâlifeye selâmlar götürmektedirler! Devlet-i Aliyye’nin ikbal güneşi gurûb etmek üzeredir! İkbâl zamanları yerini çoktan idbara bırakmıştır. Beşer tâkatinin tahammül hududu zorlanarak bütün vatan ufku adeta bir sabır talimgâhına çevrilmiştir! Büyük Milletimizin yaşadığı her yer bu hüzne aşinadır. Mübârek diyarlarımızda yaşananın aynısı Bozok Yaylası’nın dahi bildiğidir. İşte ‘Seferberlik Mahşeri‘ serlevhasıyla takdim etmeye çalıştığımız hâtıralar bir neslin ateşle imtihanıdır ve Yozgat’ın yazılamayan târihidir aslında. Seferberlik zamanı Yozgat’ında büyük trajediler yaşanmıştır. Adımız nâ-hak yere usata çıkmıştır. Herkes bahseder zaten! Fakat bir de madalyonun öteki yüzünde yazılı olanları, esas okunması gerekenleri vardır! Az da olsa bu eserde takdim edilmeye gayret edilenler yani!’

 

Burhanettin Kapusuzoğlu:

1972 yılında Yozgat’ta doğdu. İlim, kültür ve sanat konularının entelektüel seviyede konuşulduğu sohbet meclisi, geleneği ve kütüphanesi olan geniş bir aile ocağında yetişti. Tahsilinin Yozgat safhasını Yozgat Lisesi’nden mezun olarak tamamladı. Daha sonra Kayseri’ye giderek Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yüksek tahsil yaptı. Hâlen bir kamu kurumunda Müşavir olarak hizmet etmektedir. Arapça, Farsça ve Almanca bilmektedir.

Ailesinden tevârüs ettiği hâzinenin muazzam imkânı sâyesinde târih, medeniyet ve kültür meselelerine erken yaşta âşinâ oldu. Fakülte yıllarından itibâren düzenli olarak çeşitli dergi ve gazetelerde yazmaya başladı. Bilhassa Bozok târihi, kültürü ve halk bilimine dâir hepsi sahasında ilk olan derleme ve araştırmalarını yazı konusu yaptı.

Yozgat’ı köyleri ile birlikte defalarca dolaştı, derlemeler yaptı ve geniş bir kültür envanteri çıkardı. Yozgat’ta kültür ve sanat çalışmaları yürüttü, projeler yaptı. Birinci Uluslararası Bozok Sempozyumu’nun düzenlenmesini sağladı. Uzun süre devam eden ‘Bozok Konferansları‘ adıyla sohbet toplantıları tertip etti. Yozgat Valiliği tarafından düzenlenen Nida Tüfekçi Altın Bağlama Kültür Sanat Ödülleri’nin ve Abbas Sayar Hikâye Yarışması’nın jüri üyeleri arasında bulundu. 26 Aralık 2009 tarihinde, Araştırma Dalında Nida Tüfekçi Altın Bağlama Kültür Sanat Ödülü’ne lâyık görüldü.

Türkiye ve Kazakistan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine yönelik katkılarından dolayı 23 Ocak 2014 tarihinde Kazakistan Büyükelçiliği’nde düzenlenen bir törenle Kazakistan Dostluk Madalyası tevcih edildi. Türkiye Yazarlar Birliği ve Edebiyat Kültür Sanat araştırmaları Derneği / ESKADER’in, 2015 Kültür Sanat Ödülleri’ne Şehir Dalında lâyık görüldü.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri:

*Toprağa Can Ekenler / Seferberlik Hikâyeleri: Ötüken Neşriyat, 2015

*Dem Bu Demdir / Bozoknağme / Yozgat’a Güzelleme: Ötüken Neşriyat, 2015

*Böyle Dedi Yozgat / Külliyat-ı Letaif: Ötüken Neşriyat, 2016

*Yozgat’ın Üç Sırlısı: Ötüken Neşriyat, 2016

*Seferberlik Mahşeri / Büyük Harp’te Yozgat: Ötüken Neşriyat, 2016

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-BAŞMAKALELER 1, 2, 3: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan / Server Yayınları.

2-OSMANLI’NIN YÜKSELİŞİ: Yavuz Bahadıroğlu  / Hayat Yayınları

3-SAHN-I SEMAN’DAN DARÜLFÜNUN’A OSMANLI’DA İLİM VE FİKİR DÜNYASI: Kolektif  / Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.

4-SELÇUKLU’DAN OSMANLI’YA BU TOPRAĞIN ÖYKÜSÜ 1000 YIL: Opr. Dr. Tuğrul Kihtir / Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

5-TÜRKLERİN VE TÜRKÇENİN 40.000 YILLIK TARİHİ: Mümin Köksoy / Berikan Yayınevi.

 


Amel: Niyet ve irâdeye bağlı olarak yapılan, dünya ve ahrette cezâ veya mükâfat konusu olan iş, davranış ve şuurlu olarak yapılan hareketlerdir.

Bahse mevzu sûre ve âyetler: 1-2/120, 2-2/145, 3-3/7, 4-3/8, 5-3/18, 6-3/19, 7-3/61, 8-4/162, 9-6/80, 10-6/119, 11-6/143, 12-6/148, 13-7/7, 14-7/89, 15-10/93, 16-12/22, 17-12/68, 18-13/37, 19-16/27, 20-17/85, 21-17/107, 22-18/65, 23-19/43, 24-20/98, 25-21/74, 26-22/54, 27-27/15, 28-27/42, 29-28/14, 30-28/80, 31-29/49, 32-30/56, 33-34/6, 34-40/7, 35-40/83, 36-42/14, 37-43/61, 38-44/32, 39-45/17, 40-45/23, 41-46/4, 42-46/23, 43-47/16, 44-53/30, 45-58/11

 

 

Doksanaltı Tekrarlık Tarih Dersi

0

“28 Haziran’ın ilk saatlerinde Yunanlıların İzmit’i tahliye etmeye başladıkları anlaşılınca İzmit’e girme görevi 33. Süvari Alayı’na verilmiş ve piyade kıtaları gelinceye kadar en muntazam kıtaları ile şehre girmesi, şehirde yağma ve asayişi bozan durumlara katiyen meydan vermeyerek Derince’yi de keşfettirmesi Süvari Alay Komutanı Edip Bey’e emredilmiştir.

Şehirde bulunan Yunan kuvvetleri, Rum ve Ermeni muhacirler ile Yunanlılarla

işbirliği yapanların bir kısmı gece vapurlara bindirilerek tahliye edilmişlerdir. Limanda birer İngiliz, Fransız, ABD ve Yunan torpidosu kalmış, Kılkış Zırhlısı tekrar Seymen önlerine gelmiştir. Şehrin el değiştirdiğini gören ve artık yapacak işleri kalmayan İngiliz, Fransız ve Amerika torpidoları öğle saatlerinde şehri terk etmişlerdir.

Mürettep Fırka 2.Alay 3.Tabur Komutanı Yüzbaşı Rasim Bey, taburuyla İzmit’e gelerek şehrin iç düzenini sağlamıştır. İzmitli gençlerden oluşan bir gurup, ellerinde bayraklar olduğu halde şehrin girişindeki Baç mevkiinde Milli Kuvvetleri karşılamışlar ve akşama doğru şehre giren Kaymakam Emin Bey’e şükranlarını sunmuşlardır. Emin Bey’in emrinde bulunan en önemli kuvveti olan Ada Taburu’na önce İzmit’e girmeyip Bahçecik yolunu gözetleme ve kontrol altında tutması emredilmiş daha sonra bu emir değiştirilerek bu taburun İzmit’in kuzeyindeki Bağçeşme sırtlarını işgal etmesi emredilmiştir.

Seymen İskelesi civarında bulunan ve kuvvetli bir alay olarak tahmin edilen Yunan Birliği 28 Haziran günü çadırlı ordugâhında hareketsiz kalmıştır. Fakat İzmit İstasyonu’ndan görüldüğü kadarıyla Bahçecik birkaç yerinden yanmaktadır. Değirmendere Mıntıka Kumandanlığı’na İzmit’in kurtarıldığı bildirilmiş ve karşılarında bulunan Yunan kuvvetlerine şiddetle taarruz etmeleri emredilmiştir. Böylece Yunanlıların 4 gün önce olduğu gibi İzmit’e yürüyüşleri engellenmek istenmiştir. Böyle bir gelişmeyi durdurmak için Mürettep Fırka’nın da Mahmutpaşa Çiftliği – Yuvacık hattına toplanması ve büyük kısmı ile Yuvacık’ta bulunarak Yunanlılarla teması sağlaması emredilmiştir. Fırka emrine verilen birlikler de Kullar Köyü’nde fırkaya katılacaklardı.

Diğer taraftan karayolu ile çekilmekte olan Yunan Birlikleri, 28 Haziran’da Seymen İskelesi’nden batıya doğru hareket ederek ve geçtiği her yeri yakıp yıkarak kıyı yolu ile saat 16 00 sularında Karamürsel’e ulaşmışlardı. Kolordu komutanlığı, Bahçecik’ten Karamürsel’e doğru çekilmekte olan Yunan birliklerini takiple Mürettep Tümen’i görevlendirmişti.

Akşam 22 sularında, Bahçecik – Seymen bölgesinde bulunan Yunan alayının tehdidine ilave olarak Orhangazi bölgesindeki Yunan kuvvetleri de harekete geçmişlerdir. İzmit Körfezi ile İznik Gölü arasında bölgede ortaya çıkan bu gelişmeler üzerine 28 Haziran gecesi saat 24 00’te Kolordu Komutanı, Kaymakam Emin Bey’in sadece 2 bölük piyade ile İzmit’te kalmasını diğer bütün kuvvetlerin Mürettep Fırka’ya katılmak üzere Kilez Deresi yoluyla Bahçecik Servetiye sırtlarına hareket etmelerini emretmiştir.

Mürettep Kolordu, 21 Haziran tarihinden 28 Haziran akşamına kadar yapılan muharebelerde 1’i zabit (subay) 74 şehit vermiş, 9’u zabit olmak üzere 180 nefer (er) yaralanmıştır. Yunanlıların ise son 4 günlük İzmit harekâtında geride 300 ölü bıraktıkları tespit edilmiştir. Düşman İzmit’i tahliye etmeden evvel 310 Müslümanı katletmiştir ve Sultan Camii (Yenicuma) etrafında 70 dükkânı yakmıştır”.

 


Bahçecik Tarihi (Süleyman Pekin – Murat Bayram) kitabından alıntılanmıştır.

 

 

İki Hikaye İle Türkiye ve Ortadoğu Meselesini Anlamak

Şu anda Türkiye’de olan siyasi gelişmeleri karmaşık bulabilirsiniz. İktidar partisine alternatif olabileceği düşünülen ve AKP’ye en sert sözlerle eleştirilerde bulunan Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu’nun daha sonra da Tuğrul Türkeş’in AKP’lileşmesinin sebebini keşfedememiş olabilirsiniz.

En temel meselelerde “AKP’nin gafletten öte ihanet içinde olduğuna” dair söylemlerine alıştığımız Devlet Bahçeli ve Mustafa Destici’nin de artık iktidara muhalefeti bırakıp, muhalefete muhalif olmasını anlamakta zorlanabilirsiniz.

AKP ile ittifakı sayesinde zaten devleti ele geçirme işleminin son aşamasına gelmişken FETÖ’nün neden darbe teşebbüsü yaptığını anlaşılmaz bulabilirsiniz.

Irak ve Suriye’de ABD ve Rusya’nın kimlerle müttefik, kimlerle düşman olduğunu; bunlarla diğer aktörler Türkiye, İran, Esad, IŞİD, PYD, YPG, ÖSO vd.nin hangi cephede kimin kimle ittifak, kime karşı, kimin yanında olduğunu anlamak zaten son derece güç.

Hele ikisi de zaten ABD kontrolünde olan iki İslam ülkesi Suudi Arabistan ile Katar’ın düşmanlığı sadece bir mezhep çatışması gibi görülebilir. ABD’nin her ikisine yüklü miktarda silah satması bir pazarlama başarısı zannedilebilir. Suudi Arabistan öncülüğündeki Katar karşıtı devletlerin ABD üslerine ses çıkarmazken, Katar’a “Türkiye’ye üs verme” diye çağrı yapmasını açıklamak konunun uzmanı olmanızı gerektirebilir.

Bu kadar parametreyi çözümlemek kolay değil. Sistematik bir inceleme ve analitik bir yorum beceriniz yoksa kafanız daha da karışabilir.

Kafayı yemektense, bir kolay yol ile zihnimizi berraklaştırmaya çalışmak belki de daha uygun olacak.

Bütün bu karmaşık durumları anlamaya yardımcı olabileceğini düşündüğüm iki hikayeyi sizinle paylaşmak geldi içimden. Eğer bu meseleleri anlamamıza yardımcı olursa maksat hasıl olmuş olur. Yok “ben bundan bir şey çıkaramadım” derseniz, bu bayram gününde sizi sıkmayan bir yazı, gülümseten iki hikaye okumuş olursunuz.

**********************************

Horoz ve Tilki Hikayesi

Bu hikaye ABD’de bir askeri okulda ders olarak anlatılmış. Dershanede hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.

Filmin adı “Küçük Tavuk.” Bir kümes var. Kümeste bir çok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor.

Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst yemlenemeyen tavuklar da zayıf ve küçük tavuklar. Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak yaşamalarını sağlıyor.

Kümese giremeyen tilki bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor. Mısırı yiyen küçük ve genç horoz her gün gelip tilkiden mısır alıyor.

Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor.

Horozun etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar. Artık popüler olan genç ve artık irileşen horozun etrafında ise tavuklar toplanıyor.Bu aşamada tilki kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor. Kümeste bir tartışma çıkıyor. Kapıyı açalım mı açmayalım mı diye. Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar. Bir süre böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor. Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor.

Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar. Kümesteki her tavuk semiriyor. 

Tilki bir süre sonra gece kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.”

Çizgi film burada bitmiş. Işıklar yanmış.

Ve dersin hocası kürsüye çıkarak, “İşte Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir” diyerek dersi özetlemiş.

**********************************

Fil Avcıları

Fil avcılarının filleri avlama ve ehlileştirme hikâyesi şöyleymiş:

Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün kullandıkları yoldan gidip gelirlermiş.

Fil avcıları da fillerin geçeceği yolu derince kazarlar, üzerini ince bir tabakayla örterler ve en önde yürüyen filin o kazılan çukura düşmesini sağlarlarmış.

Fil avcıları siyah elbiseler içerisinde, yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fili kırbaçla dövmeye başlarlarmış. Birkaç gün hiç yiyecek vermezlermiş.

Birkaç gün sonra aynı avcılar, beyaz elbiseler içinde filin sevdiği yiyeceklerle gelirler ve filin karnını doyururlar ve hortumunu, yüzünü gözünü okşarlarmış.

Avcılar, fili kendilerine alıştırdıktan sonra çukurun önünü kazarak fili oradan çıkarırlar ve filin hortumundan tutarak kendi fil damlarına götürürler ve ölünceye kadar fili işlerinde kullanırlarmış.

Filler kendilerini avlayan fil avcılarını kurtarıcıları sanarak, onlara ömür boyu sadakatle hizmet ederlermiş.

 

 

 

 

Ramazanı İdrak Ettik/mi?

Dün,ramazan pidesi almak için fırına gitmiştim. Sıradakilerden birisi pide yerine, iki ekmek istedi fırıncıdan. Sıra bana geldiğinde sessizce sordum; “niye pide almadı” diye. “Pide pahalı geliyor”, durumu iyi değil dedi.

Birden nutkum tutuldu, kekelemeye başladım, sonra da, “yazıklar olsun bana, yazıklar olsun bana” diye bozuk saat gibi sözlerim dilime dolaştı.

Evet, en yakınlarımız, komşularımız, akrabalarımız, mahallede oturan sakinlerimiz, vatandaşımız, ya da tanımadığımız birileri…Belki de şu anda aç,susuz, kimsesiz, hasta, bakımsız ve çaresiz.

Biz ise hala, “bu zamanda fakir kaldı mı ki?” Türünden, kendimize teselli vererek, “perhizlerimize dahi aldırmadan”, kuş sütünü bile ihmal etmeden, durmadan dinlenmeden, zararlı zararsız demeden, israfı hatırlamadan yiyoruz.

Bu ramazanda belediyelerimiz iftar verme rekorları kırdılar. Her kesimden katılımın olduğu bu davetler, sokaklara caddelere sığmadı. Hatta bazı belediye başkanlarımız, yöresel yemekleri yaşatmak adına, onlarca çeşit yemekler hazırlattılar.

Umarız bu iftarlar, sadece zenginlere, itibarlı ve imtiyazlı kişilere yapılmamıştır. Fakirin, garibin, yetimin, dulun, âcizin ve düşkünün de durumları gözetilmiştir. Çünkü bu tür iftarları, en çok bu kesim hak etmektedir.

Gönül isterdi ki, aleni yapılan bu hayır ve hasenat işlerine, bir de gizli yapılan yardımlar çeşni katsaydı. El âleme duyurmadan, el altından, hak edenlerin evlerine gidilseydi. Böylelikle, “açık ve gizli” çift sevap kazanma fırsatı da değerlendirilmiş olurdu.

Mesela, belediye başkanlarımızdan bazıları, sırtlarında un çuvalı ile gece yarısı bir garibin evine girerken kameraya yakalansaydı. Yahut ta poşetleri kapılara bırakırken, bir komşu görse de, mahalleye duyursaydı, ya da cep telefonu ile gizlice çekerek TV kanallarına servis etseydi.

Birkaçı, yaşlı ve yatalak bir hastanın evini toplarken, süpürürken yakalansaydı. Ya da, iki belediye başkanı, yardım anında, bir yaşlının evinde burun buruna gelseydiler de, “böyle bir sevabı kaçırdım” diye birbirlerine gıpta etseydiler.

Bizler de, bu hayırseverlerin; “niye ifşa edildim” diye kızmalarına rağmen, haber avcılarının gizlice zumladıkları bu yardımları izlerken, gözlerimiz yaşarsaydı.

Umarız böyleleri vardır da, bizler duymamışızdır.

Diğer yandan bu kuruluşlar, özel işlerini yaparken, yakınlarına zaman ayırırken, devletin elektriğini, klimasını, suyunu, telefonunu kapatarak, “bu takvasıyla”  yanındakilere parmak ısırtsaydı. En güzel örnek bu olmaz mıydı?

Peki ya holding ve bazı S.T. Kuruluşları; yalılarda, yatlarda, iftar verirken, kaç tane fakir ve düşkünü bu davetlere çağırdılar acaba?

İftar adını kullanmasalar, kimseye sözümüz yok elbette ki. Kimsenin zenginliğinde, parasında ve malında da gözümüz yok.

Fakat Ramazan-ı Şerifin mübarek adı kullanıldı mı, iş değişiyor. Yani bu zenginler kuş sütü sofralarla, havyarlarla verdikleri iftarlarda, kaç fakirin, yetimin karnını doyurdular?

Malum bazı zenginler, “fetvasını kimden almışlarsa”, zekâtlarını oğullarına, iftarı da yandaşlarına vererek, borçlarını böylece ödemiş oluyorlar(!).

Şimdi düşünüyorum da, ben bu ramazan-ı şerif ayının hakkını ne kadar verebildim acaba? Yazımın baş kısmında anlattığım küçük bir tesadüf, bu ayın hakkını laikiyle veremediğimi açıkça gösteriyor. Ben, kendi adıma yapamadıklarımın sorumluluğunu kabullendim.

“Allah rızası için” yola çıkan kuruluşlar, siz de bir nefis muhasebesi yaparak,icraatlarınızı bir gözden geçirin hele. “İyilik yapma, sevap işleme” yolunda, ihmal ettiğiniz garip, yaşlı, yetim, hasta oldu mu acaba?

Uygun olmayan yerlere ve kişilere haksız harcama yaparak, hem fakirlerin, hem de tüyü bitmemişlerin hakkını ve vebalini mi aldınız yoksa?

Yani “ramazanı laikiyle idrak edebildiniz mi”? Demek istiyorum.”Evet” se cevabınız, mesele yok.

Bizden söylemesi.

 

 

İlâhiyatçı Prof Dr. Hasan Elik Hoca ile İslâmiyet ve Çağın Değerleri Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hocam, çevremize şöyle bir nazar atfettiğimizde ‘muhafazakâr‘ olarak tavsif edilebilen insanların sayısının arttığını görüyoruz. Buna memnun olmak gerek. Fakat İslam’ı doğru anlayabilenlerin aynı ölçüde olmadığını da esefle fark ediyoruz. İslâmiyet Müslümanların birleşmiş olmasını, kaynaşmış olmasını istiyor. Bir durum değerlendirmesi yapar mısınız?

Prof. Dr. Hasan Elik: Bizi birleştiren, bizi millet yapan, bizi kardeş yapan, bize tarihte büyük mevkiler kazandıran yüce dinimizin birleştirici vasfının yavaş yavaş kaybedilerek bir kavga unsuru hâline getirildiğini, kutuplaşmalara araç edildiğini görmekteyiz. Bu, üzerinde ciddiyetle durulması gereken çok hayatî bir konudur.

Çetinoğlu: Nerede yanlış yapıyoruz?

Prof. Elik: Din adına konuşan bâzı insanlar, İslâm dinini doğal inasanî değerlere, çağdaş gelişmelere zıtmış gibi değerlendiriyorlar. Sanki İslâm; insanlığın bin yıllardır biriktirdiği ne kadar değer varsa -mesela Cumhuriyet, demokrasi, ticarî ve siyasî sistemler- hepsinin alternatifi kılınıyor.

Bir kısım insanlar İslâm’a tamamen duygusal yaklaşıyorlar, ona aşk derecesinde bağlılar, fakat O’nu tam olarak bilmiyorlar. Biliyorsunuz, âşık mübalağa eder; âşığın ölçüsü yoktur. İşte, bu dindar tipi de her şeyi dinde arıyor; ona göre akıl, mantık, tecrübe, târih, bilgi hiç önemli değildir.

Bazılarının zihninde böyle, farklı bir anlayış var. Bunlara göre İslâm; hâlâ 1400 sene önceki Hz. Ömer veya Hz. Ebu Bekir döneminde uygulanan yönetim biçimi, ticarî anlayış nasılsa öyle yapmaktır. Buna karşılık, birtakım insanlar da İslâm’ı, artık terk edilmesi gereken, insanı geriye götüren, zamanı/modası geçmiş bir sistem olarak görüyor; hatta O’nu öcü görüyor, korkuyor.

Çetinoğlu: Cahillik…

Prof. Elik: Her 2 grup da cahillikte birleşiyor yani… Her şeyi dinde arayan din âşıkları, İslâm’ı tanımadıkları için dini reddeden din karşıtları…

2 aşırı grup… Gerek Müslüman toplumlarda gerekse başka toplumlarda -bugün marjinal de denilen- aşırılar dâima olmuştur. Aşırı siyasetçiler, radikal dinciler her toplumda vardır. Bilmem biliyor musunuz, Hz. Ali döneminde, Hz. Ali’yi -hâşa- kâfir ilân eden radikaller vardı, O’nu ilah edinen radikaller… Bugün Japonya’da da, ABD’de de moda deyimiyle köktenci, fundamentalist, aşırı gruplar var. Ama hiçbir zaman için bunlar belirleyici olmamıştır. Ortak akıl ve kolektif vicdan hiçbir zaman bu aşırıların belirleyici olmasına müsaade etmemiş; akl-ı selim ve basiret dâima hâkim unsur olmuştur.

Bu gruplar demokrasi vb. çağdaş değerlerin gelişmesine engel olabilecek güce sahip değillerdir. O halde, önemli olan ana gövdedir. Bu bakımdan, sokaktaki 3-5 kendini bilmeze bakarak dine soğuk bakmamalı ve üzerimize düşen sorumlulukların gereğini yerine getirmeliyiz.

Çetinoğlu: Ahkâm kesenler var:  ‘Efendim, Batı dünyası ileri gitti de İslâm dünyası niye geri kaldı?’ diyerek, yanlış fakat yaygın deyişle, çevrelerine negatif enerji yayıyorlar…

Prof. Elik: Onlar, kendilerindeki eksikliği, kendilerindeki kusuru dine devretmeye çalışıyorlar. Sanki bütün Müslüman toplumlar geride de başka dinlere mensup olanlar ileride imiş gibi, yanlış bir mukayese yapıyorlar.

Oysa Batıyı teknolojik ve ilmî buluşlara sevk eden; ileriye götüren Hıristiyanlık değil ki… Şâyet Batı gelişmiş ve ilerlemişse, Hıristiyan olduğu için değildir. Batı; bilim ve tekniği İncil’den çıkartmamış, akıldan ve tabiattan çıkarmıştır.

Bunları doğru anlamak lâzımdır. Din, din ile mukayese edilir. İslâmiyet Hıristiyanlıkla mukayese edilebilir. ‘İncil şöyle eliyor, Kur’ân böyle diyor, Tevrat böyle diyor‘ diye kitaplar mukayese edilebilir; fikir ve öğretileri karşılaştırılabilir. Ama insanla din mukayese edilemez.  Batının aklıyla Doğunun dini karşılaştırılamaz. Kendi insanımızla Batının insanı mukayese edilmelidir. ‘Batıdaki mühendis şöyle, Batıdaki doktor böyle, Batıdaki sanayici böyle de bizdekiler niye böyle?’ Denilebilir.  Fakat bu mukayeseden kaçınıyoruz ve hemen meseleyi ‘Müslümanlar – Hıristiyanlar‘ diye değerlendiriyoruz. Bu yanlış bir tespittir. Burayı geri bırakan Müslümanlık değil, orayı ileri götüren Hıristiyanlık değil. Müslümanlar Ortaçağda da aynı dine sâhiptiler. Fakat o zaman dünyanın en ileri toplumları Müslüman milletlerdi. Hatta 15. ve 16. yüzyıllar târihe ‘Türk asırları‘ diye geçmiştir. Kaldı ki, aynı Hıristiyanlığa mensup olan Avrupa ülkelerinin tamamı da bir değildir. Bugün, dünyanın en eski Hıristiyan devleti olan Etiyopya (Habeşistan) açlıkla pençeleşmiyor mu? O halde mesele salt din meselesi değildir, din ne kalkınmanın ne de geri kalmışlığın birinci etkenidir. Bu konuda çok daha öncelikli olan başka etmenler vardır. Dini, din olarak algılamamız lazımdır. Onun temel gayesi ise, ahlaklı, sorumlu insanı inşa etmektir. İnsanın yapması gerekenleri dinden beklememek lazım gelir. Dolayısıyla din üzerinden bilimi, ekonomiyi, yönetimi, kalkınmayı vb. problemleri çözmeye çalışmak sonuç vermiyor. Günümüzde dinin alanı genişletildikçe farklı din algıları da çoğalmaktadır. Dolayısıyla bölünmeler artmaktadır. Biz dini dağıttık, bu şekildeki din algısı da bizi dağıttı. Din kendi alanında biricik olup hiçbir sistemin alternatifi olmadığı gibi hiçbir şey de onun yerini tutamaz.

Kur’an-ı Kerim sadece ‘Ben Müslüman’ım‘ diyenlerin kitabı değil bütün insanlığın kitabıdır. O halde, bir Müslüman nasıl Kur’ân’a sâhip çıkıyorsa, Yahudi ve Hıristiyan da Kur’ân’ın üzerinde titremeli… Çünkü Kur’ân; ‘Kimseyi zorlamayın‘ diyor. Bu ilke olmasa, belki zorlayabilirdik. Meselâ Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethettiğinde, bütün Rumları Müslüman yapabilirdi. Mevlânâ, Yunus ve emsali zevat, hoşgörü timsali sözleri nasıl söyledi? Nereden aldılar bu ruhu? Şüphesiz Kur’ân’dan… Biz bu prensiplerden vazgeçemeyiz.

Çetinoğlu: İnsanoğlu’nun hayattan en çok istediği şey mutluluktur. Fakat mutlu olanların sayısı, mutlu olmak isteyenlere nazaran yok denecek kadar az… Neden?

Prof. Elik: Günümüzden binlerce yıl önce yaşayan insanlar belki üzerlerinde bizim kadar güzel kıyafet olmadığı halde, bizim sâhip olduğumuz imkânlara sâhip olmadıkları halde, çok dar ve küçük imkânlarla daha mutluydular; bu kadar problemleri yoktu. Demek ki mutluluk dediğimiz olgu, insanın karnının tok, sırtının pek olmasından ibâret değil. Mutluluk sâdece refahta değil. Günümüz insanı bütün dikkatini refaha teksif etmiş vaziyettedir. Herkeste, karnımız tok, sırtımız pek olursa mutlu oluruz gibi bir kanaat var. Oysa bugün kişi başına düşen millî geliri 20.000 – 30.000 doları aşmış ülkelerde bile mutluluk var denemez.

İnsanın bâzı gerçekleri iyi tespit etmesi lâzım. Bütün dünya bizim olsa ve sâdece bir azı dişimiz ağrıyorsa mutlu değiliz, demektir. Bir Batılı araştırmacı diyor ki; dişi ağrıyan bir insana: ‘Senin için dünyanın en mühim olayı nedir?’ diye sorsanız, bir cihan savaşı çıkmış olsa bile der ki; şu dişimin ağrısıdır.

Mutluluk çok karmaşık, komplike bir olgudur. İnsanların sâdece elle tutulur, gözle görülür maddî bir potansiyele sâhip olması mutluluk için yeterli değildir. Buna mukabil, dünyanın en iyi, en ahlâklı insanı da şâyet karnı açsa, o da mutsuzdur. Sırtı çıplaksa o da mutsuzdur. Hâdiseleri karıştırmamak lâzımdır.

Hulâsa; refah insanın mutluluğu için şart, fakat yeterli değildir.

Çetinoğlu: Eksik olan nedir?

Prof. Elik: İnsan mutluluğu genellikle aklıyla arıyor. Bugünün insanı bütün önemli değerlere aklıyla ulaşmak istiyor. ‘Benim aklım var!’ diyor.

Çetinoğlu: Akıl küçümsenebilir mi?

Prof. Elik: Aklı küçümsemek gibi bir düşünce söz konusu değildir. Akıl, insanın en önemli vasfıdır, ama o da yeterli değildir.

Çetinoğlu: Ne ile tamamlanmalı?

Prof. Elik: Akıl; insanın sahip olduğu en büyük değerdir. Duyularımızın yaptığı yanlışlıkları akıl düzeltir. Sözgelimi, çölde giderken insan o susuz hâliyle serap görüp su zanneder, ama oraya gelince, onun su olmadığını, görme duyusunun yanıldığını anlar. Akıl bu hatayı düzeltir. Bu hâdise başına bir daha geldiğinde, akıl ona der ki; o su falan değil, sakın aldanma… Ve aldanmaz. Yani, akıl duyu organlarının üstündedir. Fakat aklın da bir sınırı vardır; bir sahası vardır. Dağlar delen, denizlerin altında tünel yapan akıl bir dakika sonra başına neler geleceğini bilmez. Aklı kendi sahasında bırakırsanız, mecrasına koyarsanız yapamayacağı iş yoktur. Kendi sahasının dışında kullanırsanız çaresiz kalır. Onun için, aklı yerli yerinde kullanmak lâzım.

Akıllı varlıklar olduğumuz için yüce Yaratıcıya şükrediyoruz. Ama akıl öyle farklı bir araçtır ki herkes onu istediği şekilde kullanır. Herkes; haklı-haksız, ileri-geri ‘Ben aptal mıyım? Bizim kafamız çalışmıyor mu? Benim aklım ermiyor mu?’ deyip durur… Hani derler ya, ‘Akılları pazara çıkarmışlar; herkes kendi aklını beğenmiş!’Hiç kimse vereceğini vermek için aklını kullanmaz, aklın işine gelmez. ‘Falanca yerde ziyafet var!’ denildiği zaman, herkes gelir de ‘Haydi şu işin ucundan tutalım!’ denildiği zaman, iş değişir; mazeretler sıralanmaya başlar. Kendimizi iyi tahlil etmemiz lâzım. Akıl; daha çok alacağı almakta, menfaati temin etmekte ve kazancı garanti etmekte kullanılır. Oysa insanoğlunun bir yerlerden bir şey alabilmesi için, bir yerlere bir şey vermesi lâzım. Biz buna hak ve vazife diyoruz. İşte, bu ‘veriş’i temin edecek fonksiyon akıl değildir. Akıl genelde vermek istemez, akıl almak ister.

İşte, Cenab-ı Hak insana bir akıl vermiştir ki kendisine sahip olsun, alacaklarını alsın, menfaatini iyi korusun. Bunun hemen yanında bir de iman / vicdan dediğimiz, akla hakemlik yapan, başkasının hakkını vermeyi gerektiren akıl üstü bir güçle nimetlendirmiştir.

İnsan, iman dediğimiz bu ilahî güçten soyutlanırsa, bir delinin eline silah verilmiş gibi olur. O delinin, o silahla ne yapacağı bilinmez. İmandan mahrum bir insan ‘akıllı’ olduğu nispette diğerlerinin başına problemler çıkarır.

Ülkemizde, nitelikli suçlarda müthiş bir artış olması tesadüf olabilir mi? Okuyup şunu yapacağım, bunu kazanacağım… filan diyenleri görüyoruz; hep mikro-plânlar, şahsî hesaplar. Oysa Cenab-ı Hak insanların şahsî mutluluklarını temin etmenin yanı sıra başkalarının da mutlu olmasını yâni mutluluğun da paylaşılmasını sağlayacak kurallar koymuştur.

Öte yandan, akıl dediğimiz kabiliyet; bilir, ama yaptırıcı değildir. Bir misal vereyim: Alkolün vücuda zararını en iyi bilenler okumuş yazmış insanlar, özellikle de doktorlardır. Ama alkolün zararını akıl yoluyla bilen insan mı içkiyi terk ediyor, yoksa onun dinen günah olduğuna inanan bir mümin mi ondan uzak duruyor?

Alkolün vücuda nasıl zarar verdiğini bilmeyen, karaciğer nerededir, ne işe yarar, bunu bilmeyen eğitimsiz bir insana ‘içki haramdır‘ dediğimiz zaman, durur orada. Ama bâzı doktorlar içkinin zararını bile bile, hem de kendileri hastalarına yasakladığı halde içmeye devam edebilir. Aklı onu dizginleyemez. O halde; akıl bilicidir, iman yaptırıcıdır; imanın yaptırım gücü vardır.

Başka bir örnek: Bugün, okuma-yazma seviyesi çok yüksek olan ülkelerde ‘sağlığınız için günde 5 defa elinizi yüzünüzü yıkayın‘ deseniz, bunun yararını bildiği halde yıkamaz; ama mikroptan, hijyenden haberi olmayan bir mümine ‘namaz için abdest şart‘ diyorsunuz. Günde 5 defa Erzurum’un soğuğunda elini-yüzünü, ayağını yıkıyor. Kış şartlarında donma tehlikesiyle karşı karşıya kalsa bile gerektiğinde gusül abdesti alıyor… Bu da gösteriyor ki imandan daha önemli bir yaptırım gücü yoktur.

İngiliz tabiat âlimi Edward O. Wilson’un ahlakî değerlerin, aşkın -yani, insan aklından üstün- bir yerde olduğunu söylemesi de bunu desteklemektedir. Demek ki akıl gerekli ve yararlı olan şeyleri yaptırmaya, dolayısıyla, mutluluğu sağlamaya yetmiyor. O halde, akıl mutluluk için şarttır, ama kâfi değildir; vahyin yardımına muhtaçtır. Vicdanı besleyen vahiy insana sâdece kendi çıkarlarını esas almamayı öğretir; vazifelerini hatırlatır. Vahye göre, insanlar birbirlerini sevmeli, saymalıdır. Günümüzde de insanlar; ‘sevelim, sevilelim‘ diyorlar. Bugün terörden, anarşiden, kavgadan, dövüşten şikâyeti olan herkes ‘sevelim‘ diyor. Ama neyi seveceğiz, kimi seveceğiz? İnsanoğlu kötüyü, murdarı, iğrenç bir şeyi sevmez. Ayağına batan dikeni sevmez. Ama gülü sever.

İslâm dini insanları nasıl birbirine sevdiriyor? Önce insanları gül hâline getiriyor; vazifelerini bildiriyor; başkasını kendine tercih edebilen ahlâklı, faziletli fertler yetiştiriyor. ‘Birbirinizi sevin.’ diyor.

İslâm dini, şiirlerde, şarkılarda inanmadan söylendiği gibi ‘birbirinizi seviniz‘ demekle yetinmez; görev verir: ‘Başkasını incitme.’ der. İncitirsen ne olur? Günah olur; âhirette bunun bedelini ödersin, der. Öyle ki, bir insana kötü gözle, asık suratla, çatık kaşla bakarsanız, din bunu bile günah sayar.

İnsana yakışan, ‘Ben aklımla maddî problemlerimi, imanımla da ahlakî ve mânevî problemlerimi çözeceğim‘ demektir. Bu da işin çok önemli bir başka boyutudur.

Mutluluk için insanın bütünlüğü, doğal fıtrî) özellikleri, ihtiyaç ve istekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak yine de problemsiz, âsûde bir hayat beklentisi gerçekleşemez. Âsûde olam dersem gelme cihana… ya âkil olmasaydım ya cihana gelmeseydim…

Çetinoğlu: Aile büyükleri çocuklarına-torunlarına yeterli bilgi verebiliyorlar mı?

Prof. Elik: Çocuğumuza din adına ne öğretiyoruz bugün?

Çocuğum say bakayım: İslâm’ın şartı kaç?

Kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac, zekât.

Bunu saydı mı, bitiyor! İslâm dediğimiz olgu 1-2-3-4-5 diye sayıya sığmaz ki…

Önce iman… Yani inanmak… Arkasından, ibâdet dediğimiz birtakım uygulamalarla eğitimden geçmek. Sözgelimi, muhteşem bir ibâdet olan namazı kılıyoruz, ama namaz; bildiğimiz birtakım hareketleri yapmaktan ibâret değil. Kur’ân-ı Kerim diyor ki; ‘Namaz kıl; çünkü namaz, hakkıyla kılındığı takdirde insanı yüz kızartıcı, gayr-ı meşru şeylerden alıkoyar.’ (Ankebut 29/45)

O halde, namazın, insanı bütün kötülüklerden alıkoyması lâzımdır. Namaz size günde 5 defa, iman gereği kabul ettiğiniz ilke ve görevleri hatırlatmaktadır.

Namaz kıldığı halde, namaz kılmıyormuşçasına davrananlara Cenab-ı Hakk’ın çok şiddetli bir uyarısı var. Namazı alışkanlık icabı ya da görsünler diye kılanlar Maun suresinde şöyle eleştiriliyor: ‘Namaz kıldıkları halde, yaptıkları bu ibadeti unutup kötülüklere devam edenlere yazıklar olsun!’

Kişiye ve topluma bu anlamda fayda sağlamayan bir namazın kişiye biraz tatmin duygusundan öte anlamı ne? Namaz bir seremoni ve ritüelden ibaret değildir. Namaz; içinde okunan ayetlerin/duaların ve hareketlerinin anlamını hayata taşımaktır.

Demek ki, reçeteyi doğru uygulamamız lâzım. Mesele imanın ve İslâm’ın şartlarını saymakla bitmiyor. ‘Haydi, bakayım evlâdım, imanın şartı 6, İslâm’ın şartı 5‘ diye söylemek yetmiyor. Mesele; kendimizi iman ve ibadet dediğimiz zihnî ve amelî bütüncül eğitim sürecinden geçirerek olgu ve olayları gerçek yönüyle idrak etme düzeyine yükseltmektir.

Bugün İslâm ile O’nun zamanla değişen, şahsî yorumları birbirine karışmıştır. İslâm deyince, bütün yollar Kur’an’a çıkmalı, her şeyimiz O’nun ruhuna uygun olmalıdır. Hz. Peygambere isnat edilen rivâyetler, Ashab anlayışımız, onların dindeki yeri, bunlardan sonra gelen nesillerin birtakım uygulamaları, itikadî ve fıkhî mezhepleşmeler;  Mutezile, Cebriye, Ehl-i Sünnet… Bir sürü tartışma, bir sürü anlaşmazlık… Bütün bu ihtilâfların kiri-pası arasında dinin aslî mesajları adeta 2. plâna itilmiş!.. Bir defa bunun farkında olmak lâzım; bütün bu tortuları temizlemek lâzım. Bunu yaparken geçmişin tecrübesinden azamî derecede istifade ederek güncel meselelerin çözümüne odaklanmalı, bizden önceki toplumların hayat ve din algılarını kendi hayatımızda tekrar etmemeliyiz.

 

 

Prof. Dr. HASAN ELİK:

1949 yılında Tokat’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da bitirdikten sonra, 1976 yılında İstanbul İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu.

1977 yılında ilmî araştırmalar yapmak üzere Suudi Arabistan’a gitti.

King  Abdülaziz Üniversitesi Arap Dili Enstitüsü’nü Pekiyi dereceyle bitirdikten sonra, 1982 yılında ‘Nur suresinde toplumsal Adab’ isimli master tezini tamamladı.  Adı geçen üniversitede ‘Tahâvî’nin Müşkilu’l-âsâr‘ adlı eserinin edisyon kritiğini yaparak 1989 yılında doktor unvanını aldı, 2007 yılında profesör oldu.

Yayınlanmış eserleri:

*Dini Özünden Okumak, *Kur’an’ın Korunmuşluğu Üzerine, *Kur’an Işığında Farklı Konular, Farklı Yorumlar, *İçimizdeki Allah, *Model İnsan Peygamber, *Evrensel Mesaj / Kur’an, *İslam Ve İnsan, *İslam Ve Hayat, *Yaratan Ve Yaratılanlarla İletişim Biçimi Olarak İbâdet, *İslam Ve Denge, *İslam’ın Va’dettiği Huzur,  *Bütün İnsanlar Hür Ve Tok Oluncaya Kadar, *Kuruluş Ve Kurtuluşumuzda İslam, *İnsan Eksenli Din, Kur’an Tefsiri (Tevhid Mesajı).

 

 

 

İyi Bayramlar!

“İyi Bayramlar” demek dile çok kolay geliyor… Onca şehit ailesi acaba bayrama nasıl giriyorlar? Şehit çocukları, eşleri, anaları ve babaları bayramda ne düşünüyor ne hissediyorlar?

 

Yoksulluk sınırının çok altında kalan asgari ücretle geçinen, sosyal yardımlara muhtaç olan, resmi rakamlara göre 4 milyona ve gizli işsizlikle 10 milyona dayanmış insan, bayramda ne yapıyor olacak?

 

Çocuk işçiler; bayram harçlığı yada şeker toplamak yerine yine çalıştıkları yerde ter mi, dökecekler?

 

Ya çocuklarına bayramlık alamayan babalar, analar?

 

Ya da adaletsizliğin ve hukuksuzluğun tavan yaptığı ülkemde gerçekten “kader mahkûmu” olanların bayramı nasıl olacak acaba?

 

Bunları görmezden gelerek veya unutarak bayram olmaz!!!

 

Her şeye rağmen gelecek günlerin daha iyi olacağına dair ümidimiz var. Bu zaten inancımız gereği olan bir “ümit” aynı zamanda!

 

Bütün bunlara rağmen bu bayram; kucaklaştığımız, birbirimize sarıldığımız, elele verdiğimiz ve sıkıntılardan kurtulacağımıza dair iman tazelediğimiz bir bayram olsun…

 

Bu düşüncelerle Türk-İslam Âleminin Ramazan Bayramını tebrik ediyor, insanlık âlemine hayırlar getirmesini diliyor, selam ve saygılar sunuyorum.

 

 

İzmit’te Yeni Trafik Düzeni ve Akçaray

Yeni yapılan trafik düzenlemesi ve İzmit’in ilk defa tanıştığı tramvay konusunda ön yargılı değilim. Öncelikle faydalı ve hayırlı olmasını diliyorum.

Gittikçe çıkmaza giren bir trafik problemimiz var. Bunun için yetkililerin bir takım çözümler üretmeye çalışması gerekir. Bu konuda yetkililerde devam eden bir gayret var. Mesela sahilde yapılan geniş ücretsiz otopark alanlarının İzmit merkeze giren araç sayısını azaltarak çok ciddi fayda sağladığını düşünüyorum.

Şimdi “bu konuda neler yapılabilir?” diye düşünen yetkililerin iki hususa odaklanması ve şu sorulara cevap araması tabiidir.

1-    Önce herhangi bir yatırım yapmadan, yapılabilecek bazı düzenlemelerle rahatlama sağlanabilir mi?

2-    En az yatırımla azami fayda sağlayacak (fayda maliyet oranı yüksek) yatırımlar neler olabilir?

İsterseniz İstanbul örneği ile anlatmaya çalışayım.

Hatırlayanlar vardır, İstanbul Boğaziçi Köprüsü ilk açıldığı zaman iki yönde de gişeler vardı ve araçlardan gidişte de dönüşte de ücret alınıyordu. Sonra mantıklı bir düzenleme yapıldı, köprü ücreti iki katına çıkarılarak tek yönde ücret alınmaya başladı. Böylece Avrupa’dan Asya’ya geçişte gişeler kaldırılarak bir rahatlama sağlandı.

Hiç masraf yapılmadan yapılan bu düzenlemenin faydalı olduğuna ve çok büyük bir para tasarrufuna yol açtığından şüphe yok.

Ancak artan trafik yoğunluğunu bir köprü kaldıramaz hale gelince ikinci ve sonra üçüncü köprü yapılmak zorunda kalındı. Hatta Marmaray ve Avrasya Tüneli yatırımları da devreye girdiği halde trafikte istenen rahatlama sağlanamadı. Bu yatırımlar da olmasa herhalde İstanbul iyice yaşanmaz bir şehir olacaktı.

Şimdi İzmit’te yukarıda sorduğumuz iki hususa birden cevap verecek iki yenilik devreye girdi.

Öncelikle bir şehir içi trafik düzenlemesi yapıldı.

Yetkililerin bazı yolları tek yönlü, bazılarını çift yönlü hale getirip, bazı tek yönlülerin yönünü değiştirerek yaptığı düzenleme, Boğaziçi Köprüsünden gişeleri kaldırmak gibi, faydalı olacak mı?

Eğer yetkili uzmanlar yollardaki saat bazında trafik yoğunluğu verilerini analiz ederek ciddi bir çalışma yapmışlarsa ilk atışta, yoksa deneme yanılma yolu ile bazı düzeltmelerle faydalı sonuçlar alınabileceğini düşünüyorum.

“Yollar aynı, araç sayısı aynı, faydası olmaz” demeyiniz. Sadece akışı kesen sebepleri ortadan kaldırmakla, küçümsenmemesi gereken bir fayda sağlanacaktır.

Ben ilk uygulamaların olumlu olduğu kanaatindeyim. En azından benim sık kullandığım yol ve yönlerde trafikte bir rahatlama olduğunu gözlemliyorum.

Ancak bazı yönlerde yayaların kullanacağı duraklara ulaşması için daha çok yürümesi gerekecek.

Trafiğin rahatlamasında ilk uygulama sebebiyle görevlendirilen memur sayısındaki artış, yol kenarlarına araç park edilmesine müsamaha gösterilmemesinin payı da var.

Tabiidir ki böyle bir düzenlemeden mucizevi sonuç beklemek doğru olmaz.

İzmit yerleşim yeri itibariyle Belediyecilik açısından çok zor bir şehirdir. Trafiğin bütün yükü deniz ile tepe arasındaki sınırlı bir düzlük alanda yer alan birkaç cadde üzerindedir.

Bu kadar kısıtı olan bir problemin çözümü için akıllıca yapılmış yatırımlara da ihtiyaç olduğu kesin.

********************************

Akçaray

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi 2009 seçimlerinde vaat ettiği ulaşım projeleri olan metro, monoray, teleferik ve tramvay dörtlüsünden birini, tramvayın ilk etabını sekiz sene sonra da olsa devreye aldı.

Gecikmesi, maliyeti, ihale ayrıntıları bundan sonra da tartışılacaktır. Şu an bizim konumuz yatırımın verimli olup olmayacağıdır.

Olumlu ama gerçekçi bakmaya çalışıyorum. Akçaray adı verilen tramvay sisteminin yeterince faydalı olup olmayacağından emin değilim.

Bir gazeteci dostumuzun, yapım aşamasındaki olumsuzlukları da düşünerek, “Tramvay İzmit’in 1999 depreminden sonra yaşadığı ikinci felakettir” sözü bana fazla karamsar geliyor.

Aynı şekilde “dolmuş- minibüs taşımacılığını ortadan kaldıracağı, çabuk ve zahmetsiz bir ulaşım için büyük bir kazanç olacağına” dair yorumları da fazla iyimser buluyorum.

Dileğim Akçaray‘ın başarılı olması ve İzmit trafiğini rahatlatması.

Ancak fayda / maliyet oranı açısından verimli bir yatırım olmayacak endişesini taşıyorum.

Biliyorum mühendislik açısından zor bir proje. Zorunlu olarak hat biraz dolambaçlı yapılabildi. Tramvayın yolculuk süresi aşağı yukarı dolmuş ve otobüslerle aynı olacak.

Mevcut yollardan bir kısmının tramvaya ayrılması, diğer araçların bazı yerler hariç tramvay yolunu kullanamaması sebebiyle motorlu araçların kullanacağı yol azaldı.

Tramvay devreye girince ne kadar minibüs ve otobüs şehir içi trafiğinden çıkarılabilecek bilemiyoruz. Tramvayın başarısı büyük ölçüde bu sayıya bağlı.

Tramvayın ilk durağı Sekapark. Burası bir yerleşim alanı değil. Tramvaya uzak yerleşim alanlarındaki halkımız tramvay yerine yine minibüs ve otobüsleri tercih eder.

Tek bir hat diğer araçların kullanılma ihtiyacını kaldırmıyor.

Bu işin metro ağı olmadan kesin çözümü olmayacak gibi. Bakan Fikri Işık metronun ilk etabı için temelin gelecek yılın sonunda atılacağını açıkladı. İnşallah proje gecikmeden hayata geçer. Metro ağı için uzun yıllar geçmesi gerekecek.

Akçaray o zamana kadar idare etmemize yardımcı olursa bana göre amaca ulaşılmış olur.

Akçaray, mevcut trafik meselemize geçici de olsa bir çözüm olamazsa hem harcanan paralara ve hem de yapım aşamasında çekilen çilelere yazık olur.