23.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 677

Atabetü’l-Hakayık

0

Günümüze intikal eden en eski Türk yazılı eseri; Orkun Kitâbeleri’dir. Eldeki bilgilere göre ikinci yazılı eser Kaşgarlı Mahmud’un 1072-1074 yıllarında kaleme aldığı Divânü Lügati’t-Türk, üçüncüsü Yusuf Has Hâcib’in Kutadgu Bilig isimli kitabıdır. Arada başka eserlerin bulunması ihtimali yüksek olmakla birlikte, bunlar eser olarak da isim olarak da günümüze intikal etmemiştir. Bu durumda, 12 yüzyılda yazıldığı bilinen Atebetü’l-Hakayık, ilk Türk yazılı eserlerinin dördüncüsü olarak kabul edilebilir.

Adı, ‘Hakikatlerin Eşiği‘ olarak günümüz Türkçesine çevrilebilecek olan Atabetü’l-Hakayık, Doğu Türkçesiyle manzum olarak, İslâmî öğütler ihtiva eden,  ‘siyâsetname’ türünde kaleme alınmıştır. Edib Ahmed Yüknekî’nin telif etiği kitap, Türk kültürünün, Kutadgu Bilig’den sonra gelen en eski ve klasik eserimizdir. 12. yüzyılda yazıldığı tahmin edilmektedir. Dönemin âdeti gereğince, Karahanlı hükümdar ailesinden Muhammed Dâd Sipehsalar Bey’e ithaf edilmiştir.

Yazıldıktan bir müddet sonra unutulan Atabetü’l-Hakayık, 1444 yılında Arslan Hoca Tarhan, 1480 yılında Şeyhzâde Abdürrezzak Bahşı ve belirlenemeyen bir târihte Semerkant’ta Zeynelabidin tarafından düzenlenerek yeniden yazılmıştır. Eserin Arap ve Uygur harfleriyle yazılmış 6 nüshası vardır. Bir tânesi, İstanbul’da SultanAhmed Kütüphânesi’ndedir.

Atabetü’l-Hakayık Türk ilim dünyasına Necip Asım Yazıksız tarafından 1906 yılında tanıtılmış, 1918 yılında yayımlanmıştır. 1951 yılında Prof. Reşit RAhmedi Arat tarafından ilmî metotla incelenerek Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan eser, sonraki çalışmalara kaynak olmuştur.

Mesnevî tarzında eser; Kur’an-ı Kerim’den âyetleri delil göstererek Cenab-ı Allah’ın ululandığı, kendisinin kadim ve kadir, emirlerinin kesin ve mutlak olduğunu, Allah (Suphânehu ve Teâla) tarafından kut verilen Hz. Muhammed (sav) Efendimiz’in, ‘Hulefâ-i Râşidîn‘ olarak adlandırılan ilk dört Halifenin, Emir Muhammed Dâd Spehsalar’ın methedildiği, kitabın niçin yazıldığını açıklayan giriş bölümünden (s: 1-80) sonra asıl bölümle devam ediyor.  81. Sayfadan 464. Sayfaya kadar devam eden bölümde; bilginin faydası ve câhilliğin zararları, dilin korunması ve dikkatli kullanılması, dünyanın hâli, cömertliğin faziletleri ile hasisliğin kötülüğü, tevâzu ve kibir, ihtiras, kıskançlık gibi bahisler yer alıyor. Netice bölümünde ise müellif, özür beyanında bulunuyor. (s: 465-484)

Esere sonradan yapılan bölümlerde adı belirtilmeyen bir müellifin, Emir Seyfeddin ve Emir Arslan Hoca Tarhan’ın sözleri bulunmaktadır. (s: 485-512) Adı belirtilmeyen müellif, Edib Ahmed Yükneki’nin doğuştan kör, Edibler edibi, fazılların şâhı olduğunu ve eserinin bir fil yükü altın kadar kıymete sâhip bulunduğunu belirtiyor.

 

Atabetü’l-Hakayık’ın özellikleri:

 

v  Konusu din ve ahlaktır.

v  Didaktik (öğretici) bir eserdir. ‘Nasihatnâme‘ ve ‘Siyâsetnâme‘ özelliğindedir.

v  Gazel ve kaside denilebilecek tarzda şiirler ihtiva etmektedir.

v  46 beyit ve 101 dörtlükten oluşmaktadır.

v  Aruz ölçüsüyle yazılmıştır.

v  Telmih (hatırlatma) sanatı kullanılmıştır.

v  Kuru ifâdelerle kaleme alınmıştır. Duygulara yer verilmemiştir.

v  Müellifinin; ‘işini iyi bildiği için kendine güvenen, yaptıklarının doğru olduğuna inanan bir insan‘ olduğu kanaatini uyandırmaktadır.

v  Hem yazıldığı dönemde hem de gelecek zamanlarda yaşayacak insanlar muhatap kabul edilmiştir.

v  Müslüman Türk ahlakını esas alan nasihatnâme türündeki eserlerin ilk örneğidir.

v  Düşüncelerin çoğu, Kur’an-ı Kerim’den âyetlerle, hadis-i şeriflerle veya Arapça beyitlerle takviye edilmiştir.

v  Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olmakla birlikte bol miktarda Arapça ve Farsça kelimeler bulunmaktadır.

v  Aruz vezninin Türkçede işlerlik kazanmadığı bir dönemde yazıldığından imâle ve zihaf gibi bâzı kusurlar göze çarpmaktadır.

v  Son derece faydalı bir kitaptır.

v  900 yıl önce yazılmış olmasına rağmen, günümüzde de geçerli tavsiyeler ve öğütler ihtiva etmektedir.

v  Eserin temeli, bilgiyle atılan kelimelerden meydana gelmiştir.

v  Eserin temel maksadı, hedefi; İslâmiyet’i sâde bir Türkçe ile ve herkesin anlayabileceği ifâdelerle anlatmaktır.

 

Atabetü’l-Hakayık’ın seçmeler:

 

v  Saadet yolu bilgiyle bulunur. Kemiğin içindeki ilik, insan hayatı için ne ise, bilginin önemi ve işlevi de odur.

v  Bir bilgili insan, bin bilgisiz insandan daha değerlidir.

v  İnsan, dâima bilgiyi aramalıdır. Çünkü Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Efendimiz; ‘İlim Çin’de bile olsa, gidip alınız‘ buyurmuştur.

v  Kirli çamaşırlar yıkamakla temizlenir. Câhillik yıkamakla temizlenmez.

v  Cenab-ı Allah’ın varlığı, birliği ve kudreti ancak bilgi ile bilinir.  (Anlaşıldığına göre Edib Ahmed Yükneki’nin ‘bilgi’ kelimesi ile anlattığı, başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere Peygamber Efendimiz’in hadisleri ve İslâmî ilimlerdir)

v  İnsan düşünerek konuşmalıdır. Gevezelik kişi için karşı konulması zor bir düşmandır. Dilin açtığı yara iyileşmez. Kişi, boş yere konuşmamalıdır.

v  İnsanın başına ne gelirse dilinden dolayı gelir. Bu sebeple kişinin dilini sıkı tutması gerekir.

v  Kişi, daima doğruyu söylemeli fakat her doğruyu her yerde söylememeli. Kendisinin ve başkalarının sırrını saklamalıdır.

v  Dünya hayatı geçicidir. Bir hayalden, oyundan ibârettir. İnsanoğlu bu dünyada uykudadır. Ölünce uyanacaktır.

v  Allah’a karşı gelmekten sakınanlar daima kârlıdır.

v  İnsanoğlu zamanını iyi değerlendirmeli, mal-mülk hırsına kapılmamalıdır. Dünya bir elinde bal, öbür elinde zehir saklar. Önce baldan tattırırsa da sonra da zehir sunar.

v  Dünya yılan gibidir. Dokunulduğunda yumuşaktır, ancak içi zehir doludur.

v  İnsan dünyanın geçiciliğini görmeli, ona bel ve gönül bağlamamalıdır.

v  İnsanın iyisi, muhtaç kişilere yardım edendir. Allah da onlara yardım eder.

v  Huyların, alışkanlıkların en iyisi, âdetlerin hiç ayıplanmayanı cömertliktir. Ellerin en kutlusu, veren eldir. Allah, iyilik edenleri sever.

v  İdeal insan; tevâzu sâhibidir, tok gözlüdür, kerem ve hilm sâhibidir.

v  Cömert olmayan, eli sıkı insanlar, meyvesiz ağaca benzer. Bu tür ağaçlar yaşlanınca ancak odun olarak kullanılır.

v  İnsanlar makam sahibi olarak yükseldikçe daha da hilm sâhibi olmalı, büyüklerine de küçüklerine de tatlı dille hitap etmelidir.

v  Kötü kişilerden uzak durulmalı, arkadaşlar iyi kişilerden seçilmelidir.

EDİB AHMED YÜKNEKÎ:

Edib Ahmed Yüknekî hakkında günümüze ulaşan bilgiler   sağlam olmayıp efsâne ile karışıktır. Şairin doğduğu Yüknek şehrinin nerede olduğu dahi kesin olarak bilinmemektedir. Büyük Çağatay şairi Ali Şir Nevaî’ye göre: Türkistanlı olup anadan kör doğmuştu. Dindar, gayretli ve mübârek bir adamdı. Bağdad’ın uzağında oturduğu hâlde, her gün İmam-ı Âzam Ebu Hanîfe’nin derslerine gelirdi. İmam-ı Âzam’a bir gün, öğrencilerinden hangisini daha çok sevdiği sorulduğunda:

 

Hepsi iyidir ama gözleri kör olmasına rağmen dört fersahlık yoldan ilim için gelen Türk hepsinden mükemmeldir. Cevabını vermişti.

 

Fakat, Hanefi mezhebini kuran büyük hukukçu İmam-ı Âzam, Edib Ahmed Yüknekî’den dört asır önce (699-767) yaşadığına göre bu rivayetin yakıştırma olduğu açıktır. Ali Şîr Nevâî’in, böyle bir fahiş hatâ yapması mümkün değildir.

 

Ediblerin edibi‘ olarak adından bahsedilen Edib Ahmed, adaşı Ahmed Yesevî gibi Türkler arasında ermişlerden sayılmış, hikmetli şiirleri atasözü gibi dillerde gezmiş bir adamdır.

 

Atabetü’l Hakayık’tan başka eserleri de olsa gerektir. Fakat ne yazık ki günümüze intikal etmemiştir.

 

NECİP ÂSIM (YAZIKSIZ):

Kilis’te 29 Aralık 1861 târihinde doğdu. 12 Aralık 1935’de, 74 yaşında iken İstanbul’da vefat etti.

 

1875’te Şam ve Kuleli Askerî İdâdîsi’nde okudu. 1879’da Mekteb-i Harbiye’ye girdi, 1881’de mülâzım-ı sânî rütbesiyle mezun oldu. İstanbul’da çeşitli askerî rüşdiyelerde ve Mekteb-i Harbiyye’de Fransızca, Türkçe ve târih muallimliği yaptı. 1913 yılında miralaylıktan (albaylıktan) emekliye ayrılınca Maarif Nezâreti tarafından Dârülfünun’a Türk târihi ve Türk dili müderrisi (profesörü) olarak  tâyin edildi. 1927’de Erzurum mebusu olarak Büyük Millet Meclisi’ne girdi.

 

Necip Âsım, daha Şam İdâdîsi’nde okuduğu sırada Suriye’de bazı çevrelerde Türklere karşı takınılan menfi tavır onda millî şuurun erken yaşta uyanmasında etkili olmuştur. Kuleli Askerî İdâdîsi’nde talebe iken gidip geldiği Ahmed Midhat Efendi’nin Beykoz’daki evinde Veled Çelebi (İzbudak), Şemseddin Sâmi, Emrullah Efendi ve Fuad (Köserâif) gibi devrin Türkçüleriyle tanışmış, ilk yazılarını Ahmed Midhat Efendi’nin Tercümân-ı Hakîkat Gazetesi‘nde yayımlamıştır. 1895’ten itibâren, devrin önde gelen Türkçü yazarlarının toplandığı İkdam Gazetesi’nde yazılar yazmaya başladı. Daha sonra Maârif, Ma’lûmât, Mekteb ve Servet-i Fünûn gibi dergilerde Lisan Bahisleri, Dilimize Hizmet ve Dilimiz gibi başlıklar altında makaleleri yayımlandı. Maksadı, Türkçenin de medenî dünya dilleri arasında belli bir yeri bulunduğunu ispat etmek ve ülkede herkesin yazdığını anlayacak bir dil kullanmasını sağlamaktı.

 

1908’de Türk Derneği‘nin kurucuları arasında yer aldı, başkan seçildi. Türk Yurdu, Bilgi Mecmuası, İctihâd, Darülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Anadolu Mecmuası, Millî Tetebbûlar Mecmuası ile Türk Târih Encümeni Mecmuası‘nda Türk dili târihiyle alakalı makaleler yayımladı.

Eserleri:

*Ziya ve Hararet, *Güvercin Postası, *Ferîd, (Fransızca’dan tercüme), *Yeni Tertip Muhtasar Osmanlı Sarfı, *Ev Kızı, *Muhtasar Osmanlı Nahvi, *Lügat-ı İlmiyye ve Fen-niyye, (Hasan Tahsin’le birlikte) *Osmanlı Sarfı, *Mükemmel Sarf ve Nahv-i Osmânî, Ural ve Altay Lisanları, Lügat-ı Musâhabet, *Kitap, *En Eski Türk Yazısı, *Türk Târihi, *İlm-i Lisân, *Gök Sancak, (L. Cahun’dan tercüme), *Millî Aruz, Hibetü’l-Hakâyık, *Osmanlı Târihi, (Mehmed Âkif’le birlikte), *Eski Savlar, *Orhun Âbideleri, *Bektaşî İlmihâli, *Celâleddîn-i Harzemşah, (A. Nesevî’nin Moğol istilâsına dair eserinin tercümesi).

 

Ord. Prof. Dr. REŞİT RAHMETİ ARAT:

Tataristan’ın başşehri Kazan’ın Ücüm Köyü’nde 15 Mayıs 1900 târihinde doğdu.  29 Kasım 1964 târihinde, 64 yaşında iken İstanbul’da vefat etti.

 

İlk okulu mahallî şartlara göre kendi köyünde tamamladıktan sonra, amcası tarafından bugünkü Kazakistan’ın Kızılyar (Peterpavel) şehrine götürüldü. Orada Gaspıralı İsmail’in yeni metoduyla çalışan Türk-Tatar mektebinde, sonra da hususî bir hazırlık ile Rusça öğrenip Rus okulunda okudu. Son sınıfa geldiği günlerde, komünist rejiminin ilerlemesini önlemek maksadıyla baş kaldıran Amiral Kolçak ordusuna mekteplerden de gençler alınmıştı. Rahmeti Bey de önce askerî eğitim kurslarına, sonra da cepheye gönderildi. Kolçak ordusu yenilip dağıldığı zaman Rahmeti Bey yaralı olarak Mançurya’nın Harbin şehrine gitti. Burada, 1921’de yarıda kalan tahsilini tamamlayarak 1922’de yüksek öğrenimini yapmak üzere Almanya’ya gitmeyi başardı. Dostlarından aldığı yardım ve kendi gayretleriyle ağır maddî şartlar altında mezun oldu Çalışkan, dürüst bir öğrenci olarak kendisini tanıtabildiğinden hocalarının da dikkatini çekmiş, iş bulmakta onlardan yardım görmüştür.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Berlin’e, Rus boyunduruğu altında kalmış olan Türk ülkelerinden, gelen muhacir gençler vardı ve bunlar mekteplere yerleşmek üzere idiler. Reşit Bey de Berlin’e gelen büyük Türkolog W. Bang’ın öğrencisi oldu.

Berlin Üniversitesi’ni 1927’de bitirdiği zaman yalnız bir doktora çalışmasıyla ortaya çıkmadı. Akademi yayımları arasında yer alan Uygur metinlerini de baskıya hazır şekle sokmuş bulunuyordu. Şark Dilleri Semineri Kazan lehçesi rektörlüğüne alındı. Böylece, ilmî çalışmaları arasına öğretim görevi de östlendi. Türkiye’de Maarif Vekili Reşit Galip Bey tarafından Türkiye’ye dâvet edildi.

Türkoloji alanında; 1927’de doktor, 1931’de doçent, 1935’te İstanbul Üniversitesi’nde profesör oldu. 1958’de ordinaryüslüğe terfi etti. Türkiyat Enstitüsü Müdürlüğü, Türk Târih Kurumu ve İslâm Ansiklopedisi yazı kurulu üyeliği yaptı.

Eserleri:

*Uygurlarda Hekimlik Üzerine, *Oğuz Kağan Destanı, Turfan Metinleri, *Babür’ün Hatırâtı, *Kutadgu Bilig Tercümesi. Rusya’da Yeşlik Tanı /  Gençlik Şafağı isimli bir dergiyi  çıkarmak suretiyle başladığı yazı hayatına, Berlin’deki tahsil yılları sırasında, oradaki  Kazan Türklerinin yayınladığı Millî Yol dergisinde ve Türkiye’de devam etti.

 

KUŞBAKIŞI:

 

DİĞER TÜRK KLASİKLERİNDEN SEÇMELER:

 

MUHAKEMETÜ’L-LUGATEYN:

Günümüz Türkçesine ‘İki dilin karşılaştırılması‘ şeklinde tercüme edilebilecek olan Muhakemetü’l-Lugateyn, devlet adamı, edip, mütefekkir ve müellif Ali Şîr Nevâî tarafından 1499 yılında Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır. Nevaî, Türk dilinin Farsçaya nazaran üstün olduğuna inanmış, iddiasını bu eseri ile ispat etmiştir. Eserinde iki dilin karşılaştırmasını söz varlığından örneklerle yaparken Farsçaya üstünlüğünü ispat ettiği kendi dilini ‘Türkçe’ şeklinde beyan etmiştir. Özellikle Türk dilinin hayvan isimleri ve fiil zenginliği yönünden Farsçadan daha üstün olduğunu gösterir.

Nevâî’ye göre Çağataycada pek çok kelimenin üç, dört veya daha fazla mânâsı vardır, Farsçada böyle bir esneklik yoktur. Misal olarak: ‘Türk lehçelerinde ördek mânâsını taşıyan dokuz tane kelime vardır. Farsçada ise ördek için sadece bir kelime vardır.’ Demiş ve başka misaller de vermiştir.

Eserin yazılmasının önemli bir sebebi, o dönemde Türk aydınları arasında Farsça kullanımı yönünde yaygın bir özenti olmasıdır. Şiir yazmaya müsait bir dil olması sebebiyle Farsça rağbette idi. Muhakemet’ül Lugateyn bu bakımdan gerçekten tesirli olmuş, Türk diline rağbet artmış, özellikle şiir, büyük gelişme göstermiştir.

CİHANNÜMA:

Kâtip Çelebi bu eseri, 1648 yılında yazmaya başladı. 6 yıl ara verdikten sonra 1954’te yeniden ele aldı ise de 1657’de vefatı ile yarım kalmıştır. Çalışma, Türk coğrafya tarihi için klasik devirden, modern devire geçişi başlatmıştır.

1732’de, Osmanlı Matbaacılığı’nın öncüsü kabul edilen İbrahim Müteferrika, eklemeler yaparak basmıştır.

698 sayfa olarak basılan eserin 325 sayfası, İbrahim Müteferrika’nın eklemelerinden oluşmuştur.

Yazıldığı devirde batıdan yapılan tercümeler ve faydalanılan kaynakları ile dikkat çekmiştir. Bu türde, bir Türk müellifin kaleme aldığı il eserdir.

Kitabın ilk kısmı önsöz ile başlar, yerküre, okyanuslar ve kıtalar ile ilgili genel bilgiler verilir. İkinci bölümde; batıdan başlayarak doğuya doğru: Endülüs, Bosna, Macaristan ve Rumeli’ye dair bilgiler verilir. Yazar; Venedik, Anadolu, Fransa, Vatikan, Biritanya ile ilgili yeterli bilgilere ulaşamadığı için kitabına alamamıştır.

MUKADDİMETÜ’L-EDEB:

Tefsir, hadis, kelâm, dil ve edebiyat âlimi, Türk asıllı Zemahşerî’nin 1140 yılında yazdığı sözlüktür. Arapça öğrenmek isteyen ve ana dili Türkçe olan Hârizmşahlar Devleti Hükümdarı Atsız b. Muhammed için kaleme alınmıştır. Arapça kelimelerle kısa cümlelerden oluşur. İsimler, fiiller, harfler, isim çekimi ve fiil çekimi olmak üzere beş bölüme ayrılır. İsimler bölümünde kelimeler konularına göre sıralanmış ve her ismin çokluk şekli de kaydedilmiştir. Fiiller bölümünde, fiiller az harflilerden çok harflilere doğru gruplandırılmış, alfabetik sıraya göre düzenlenmiştir.

Kelime, ibâre ve kısa cümlelerden oluşan Arapça metnin altında, Türkçe tercümeler bulunmaktadır. Nuri Yüce’nin yaptığı araştırmalara göre bu tercümeler Zemahşerî tarafından kitaba konulmuştur.

Mukaddimetü’l Edeb’in günümüze ulaşan en eski nüshaları, 13-15. yüzyıllara aittir.  Eser, Arapça, Farsça ve Orta Türkçe söz varlığı bakımından zengin bir hazine niteliğindedir.

KISA KISA… KISA KISA…

1-İNGİLİZLERİN GİZLEDİĞİ ZAFER KUT’ÜL AMARE: Şeref Yumurtacı  / Pergole Yayınları.

2-İSLAM DÜNYASINDA VAKIFLAR: Murat Çizakça / KTO Karatay Üniversitesi Yayınları.

3-İSTANBUL’UN FETHİ VE FATİH: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan / Server Yayınları.

4-KUTULAMARE ZAFERİ 1916: Prof. Dr. Vahdettin Engin, Muzaffer Albayrak / Yeditepe Yayınevi.

5-MUSTAFA KEMAL’İN İSYAN MUHTIRASI: Kerem Çalışkan  / Remzi Kitabevi

 

Kim, Kimi Korumalı ya da Kurtarmalı?

0

1.      Nüfusumuzun genel yapısını oluşturan X, Y, Z kuşaklarından bahsediliyor. Bunların iki de öncesi varmış: Babyboomer ve sessiz kuşak. Şimdi bunun sonrasında yetişecek kuşağa hazırlanıyoruz. Adı henüz yok. Bu kuşaklar, genel anlamda, teknoloji kullanımına, olaylar karşısında gösterdiği tavra ve sosyal uyumuna göre kategorize ediliyor.

 

2. Bir öğretim üyesi, gazetedeki köşesinde şunları paylaşmış: “Bizler TV kanallarında vaaz edip dururken toplumda neler olup bitiyordu biliyor musunuz? Ödemiş’te bir kadın fidye almak için kaçırdığı gül gibi bir küçük kızı kafasını parçalayarak öldürdü. Birkaç gün sonra az ileride, İzmir’de yaşlı iki karı koca sahur vakti hunharca katledildi. Daha önceki günlerde Bolu’da iki otobüs muavini bir özürlü erkek vatandaşı kaçırdı, tecavüz ettiler, işkence ettiler, üzerinde sigara söndürdüler, sonra da vahşice katledip cesedini ormana attılar. …  O masumu vahşice katleden iki katilden birisi olaydan tam 17 gün sonra tekrar ormana giderek cesede bir kere daha tecavüz etti.  Dostlar, içinizden birisi bana bunu izah edebilir mi? Öldürülüp bir kenara atılan kadınlar, çöp bidonlarından toplanan kürtaj parçaları, tecavüze uğrayan küçük çocuklar (üstelik bazıları dini kuruluşlarda), yine tecavüze uğrayan hayvanlar, pompalı tüfekle öldürülen yunuslar v.s.”

3.      Cep telefonuma gelen videoda yaşanan olay şu: Japonya’da, baba, anne, yedi yaşındaki oğul; tablet almak için mağazaya gidiyorlar. Satıcı, tableti kim için alacaklarını soruyor. Baba oğlunu gösteriyor. Satıcı, yaşını öğrendikten sonra, “Oğlunuza tableti beş yıl sonra verebilirim.” diyor. Aile şaşırıyor. Satıcı: “Oğlunuzun, on iki yaşına kadar sizin yüzünüze bakması gerekiyor, zamanını tablete bakarak geçirirse yüzünüze bakarak alması gereken duyguları alamaz, sizi bir daha ne tanır ve anlar.” diyerek onlardan özür diliyor.

 

Eskiden nesillerin değişimi yüzyıllarla ifade edilirdi. Şimdi her yirmi yıl, yeni bir kuşak oluşturuyor. Bir müddet sonra nesiller, “on”lu yıllarla ayrışacak. Zaman, zamanın çocuğu olaylar, hızla akıyor; algılar, fikirler değişiyor. Bir önceki nesil, sonrakini anlayışsızlıkla; sonraki öncekini kendine köstek olmakla suçluyor. Kaos ve diyalogsuzluk yaşanıyor. Hısım olmak yerine, insan insanın hasmı oluyor. Birbirinin kanından, emeğinden, çaresizliğinden beslenen insan tipleri çağımızı, ülkemizi yaşanmaz hale getiriyor. Yaşanan güzellikler, görülmüyor, kaybolup gidiyor.

 

Çocuklarımızı ne kendimize benzetebiliyoruz ne çağın gereklerinden kurtarabiliyoruz. Yakınmak, âdetimiz olmuş. Kurtuluşu, kurtarıcıyı hep uzaklarda arıyoruz. Bir Mehdi beklentisi içindeyiz. Mehdi biziz, bizim içimizde, “Kitap”ımızda, kültürümüzde. Bunu görmek, anlamak, yaşamak, yaşatmak işimize gelmiyor. Kendimizle yüzleşmekten korkuyoruz. Sorumluluktan kaçınıyoruz. Güzel örnek olmanın yükü, bize ağır geliyor. Şehrin temizliği için süpürmeye kendi kapımızdan başlamak yerine arka mahalledeki pisliğin dedikodusunu yapıyoruz.

 

Güneş doğdu, battı; yeni bir güne hazırlanıyor. Sen ne yaptın ey insanoğlu? Kendini, en yakınlarını, biraz ötedekilerini, kendi kuşağını… önce koruyabildin, sonra kurtarabildin mi?

 

Fani olduğunu unutma!

 

Devletin Dini Adalet, Dinin Devleti Hürriyet

0

Aklı öldürürsen, ahlâk da ölür. Akıl ve ahlâk öldüğünde millet bölünür. Kadı’yı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün Devlet de ölür” demiş Fâtih Sultan Mehmet. Demiş de kendi ne yapmış? Cami yapımı sırasında haksızlık ettiği gayrimüslim vatandaşın şikâyeti üzre çıkarıldığı ve ayakta yargılandığı mahkemede Kadı tarafından el kesme cezasına çarptırılmış. Karşı tarafın talebiyle de bu ceza para cezasına çevrilmiş.

Sonrasındaki atışma ise herkesin bildiği ama çoğu kimsenin yapamadığı ibretlik bir sahnedir: Önce Fâtih; “Eğer Allah’ın hükmünü uygulamayıp beni mahkûm etmeseydin bu âletle başını paramparça ederdim“, sonra Kadı; “Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin ben de bu kamayla seni delik deşik ederdim.”

Demek ki İstanbul‘da kadılar varmış yani adalet. Türkiye‘de de hâkimler var ama adalet ne kadar var ve nereye kadar var? İlk örnekten yola çıkarsak Müslüman’la gayrimüslim, zenginle fakir, partiliyle partisiz, makammevki sahibi biriyle sıradan bir vatandaş arasında ayrım söz konusu mu? Cevabınız adaletin varlığı üzerine bir referandumdur aynı zamanda.

Ya mübarek Ramazan‘da mukabelelerle bir şey anlamadan lafzını okuyup durduğumuz Kâinatın Kullanma Kılavuzu ne diyor: “Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder” (Nisâ 58).

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olunuz; bu takvânın ta kendisidir” (Mâide 8) buyruğunu kendi çevremizde – yöremizde, gurubumuzda – klanımızda ne kadar uyguluyoruz? Meselâ; sakala, takkeye sünnet diye sarılanlar bu kesin hükümleri senede kaç kere hatırlıyorlar?

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun. Kendiniz, anne babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Haklarında şâhitlik ettikleriniz zengin olsun – fakir olsun, Allah onlara sizden daha yakındır. İğreti arzularınıza uyup adaletten sapmayın” (Nisâ 135) hükmünü hayatımızda uygulasak İslam Dünyası‘nın kaderi değişir miydi?

Çalıyor ama çalışıyor’ veya ‘Kim çalmıyor ki‘ söylemlerinin çoğunluk bulabildiği, ‘Bu devirde kimseye güvenmeyeceksin‘ yada ‘İyilik yaramıyor‘ cümleleriyle kendisi ve toplumunu tariflediği bir ortamda hâlâ adamlık, Müslümanlık numaraları yapıyoruz. Böylelikle insan fıtratından ve İndellah‘taki Din-i İslâm‘dan çalıyoruz.

15 Temmuz Travması millî birlik ve beraberlikle çürüklerden temizlenmeye, şer‘den hayır üretmeye imkân sunarken hızla “Yasalar örümcek ağı gibidir; küçük sinekler takılır, büyük sinekler deler geçer” noktasına savruluyoruz. Sultan Fâtih‘in sözüne dönecek olursak toplumda adalet duygusunun ölmesi milletin bölünmesi, devletin ölmesi gibi felâketlere sürükler bizi hafazanallah.

Anamuhalefet Partisi Liderinin başlattığı “Adalet Yürüyüşü” bir haftadır sürüyor. Yürüyüş gibi demokratik hakların siyasî kaygılarla kerih görülmemesi lâzım. Hele hele elde sadece ‘Adalet‘ yazılı pankartlar varsa hangi kaynağı referans alıyorsa alsın insanımızın adalet & adaletsizlik denkleminde öz değerlendirme yapması gelecek adına olumlu bir başlangıç olur.

Devletin dini adalettir” pankartıyla yürüyüş yapmış biri olarak Hz. Ali‘nin devamen söylediği “Dinin devleti de özgürlüktür” tümcesine binaen bu tip adaleti önceleme hareketlerini farz-ı kifâye olarak görmek lâzım. Yoksa “Keçiyi çalan kadı; kimi kime şikâyet edeceksin” noktasına geliriz ki maç bitmiş, taraftarlar da sahaya dalmış demektir.

Adaleti yaşat ki devlet yaşasın!

 

Adalet Arayışı

İstanbul Barosunun eski başkanlarından Av. Turgut Kazan Türkiye’nin tanıdığı, 50 yıl avukatlık tecrübesi olan ünlü bir hukukçu. 1980 döneminin Sıkıyönetim Mahkemelerinde özellikle sol/sosyalist cenahın önemli davalarında müdafi olarak görev yapmış. Bir zamanların Ceza Kanununda yer alan solcuların korkulu rüyası 141, 142 ile dindar cenahın kabusu 163. Maddelerin kalkması için mücadele etmiş bir hukuk adamı. Halen aktif olarak mesleğini sürdüren çok tecrübeli bir meslek büyüğü.

“Biz 1980 darbesinden sonra Sıkıyönetim Mahkemelerinin uygulamalarındaki hukuka aykırılıkları gördükçe ‘bundan daha kötüsü olamaz’ derdik. Fakat daha sonraki tecrübelerimiz gösterdi ki kötünün ve kötülüğün sınırı yokmuş.

Sıkıyönetim Mahkemelerinden sonra ihdas edilen ve FETÖ’cü hâkim ve savcılara teslim edilen ‘Özel Yetkili Mahkemeler’ Sıkıyönetim Mahkemelerinden daha kötü çıktı.  Son olarak ‘Sulh Ceza Hâkimlikleri’ ihdası ile başlayan yeni dönem ise her iki dönemden daha da kötüdür.”

Av. Turgut Kazan’ın Kocaeli Barosunda sunduğu konferansta sarf ettiği bu sözler beni çok düşündürttü.

Günümüzdeki uygulamalar Ergenekon, Balyoz, Oda TV vd. siyasi kumpas davalarında yapılan ve artık Anayasa Mahkemesi kararları ve siyasilerin itiraflarıyla tescillenen hukuksuzluklardan daha kötü olabilir miydi?

Av. Turgut Kazan‘ın “şimdi en kötü dönemdeyiz” tespitine gerekçelerinden biri, “Özel Yetkili Mahkemelerde dosyalarda en azından sahte de olsa, uydurma da olsa isnat edilen suçu ispatlayıcı delil bulundurma gayreti vardı. Şimdi yeni uygulamada delil bulma ihtiyacı bile duymuyorlar.”

“Bugün hiçbirimizin özgürlüğü de, mal varlığı da, onuru da güvence altında değildir. Alacakaranlıkta evinize gelen polisler sizi terör örgütü suçlamasıyla alabilir. Mal varlığınıza el konulabilir ve yargı kullanılarak hakkınızda üretilen iftiralarla onurunuzu kaybedebilirsiniz.”

“Türkiye artık sabahın erken saatlerinde veya gecenin başlangıcında kazara kapı zili çalındığında insanların korku ve panik yaşadığı bir ülke haline geldi.”

“Avukat hakları” başlıklı bir konferans olacağı duyurulmuştu. Av. Turgut Kazan “fiilen böyle bir hak yoktur, öyleyse ‘avukatların adalet mücadelesi’ konusunu ele alalım” diye başladığı (bazı cümlelerini not almadan, aklımda kaldığı kadar aktardığım) konuşmasını birbirinden çarpıcı yaşanmış örneklerle süsledi.

**********************************

Bir Hukuksuzluk Örneği

Bugün OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lardan sonra, Avukat müdafii olduğu tutuklu şahısla görüşürken tepede kamera kaydı, yan tarafta cezaevi görevlisinin nezaretinde görüşebiliyor. Dahası tutuklunun avukatı ile yazışmaları, birbirlerine verdikleri belgeler denetleniyor.

Oysaki avukat “sır saklamak” zorundadır, Avukatlık Kanununa göre “Avukatlık görevi dolayısıyla öğrendikleri hususları açığa vurmaları yasaktır.” Peki, bu şartlarda sır kalır mı?

Görüşmeler denetlendiği gibi, görüşmeye kısıtlama veya bundan da ötesi yasak getirilebiliyor.

Prof. Dr. Ersan Şen‘in ifadesiyle, bu uygulamalar “suçsuzluk/masumiyet karinesi ile yargılanan tutuklunun Anayasa ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin güvencesi altında olan savunma hakkı ile savunmanın dokunulmazlığına halel getirir.

Savunma hakkının özünü zedeleyen ve savunmanın dokunulmazlığını ortadan kaldıran denetleme, takip, görüntü veya ses kaydı gibi uygulamalardan kaçınılması veya mümkün olan en alt derecede ve somut suçlar sayılmak suretiyle uygulanması gerekir.”

Yargıdaki hukuksuzluk örnekleri bunlardan ibaret değil. Saymakla bitmez.

**********************************

CHP’nin Yürüyüşü

Türkiye’de Adalet sisteminin gerçekten çok yıprandığını görüyoruz. Zaten mevcut adalet sistemine güvenin kalmadığını Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay başkanları bile ifade ediyor.

Adalete güvenin kalmadığı bir ortamda, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun başlattığı “adalet” yürüyüşü anlamlıdır.

Keşke gazeteci ve milletvekili Enis Berberoğlu‘na 25 yıl mahkûmiyet ve tutuklama kararı veren Ağır Ceza Mahkemesi kararından sonra değil, daha önce başlatılsaydı. Ancak CHP yaptıkları yürüyüşü CHP ve bu vaka ile sınırlı tutmuyor, genel bir adalet arayışı olduğunu ifade ediyor.

Adaletin çökmesi, “tuzun koktuğu” noktadır. Kitaplarda baskı ve zulüm boyutuna varan bir hukuksuzluk varsa” bu noktadan sonra toplumun “direnme hakkının” doğduğu anlatılır.

“Bir eylemin, adi bir isyandan ayrılabilmesi ve direnme hakkına dayanabilmesi için”, “baskı, zulüm ve hukuk dışı uygulamalar karşısında hukuksal başvuru yollarının kapalı ya da etkisiz olması, tüm yasal yollar denenmesine karşın sonuç alınamaması; amaç ve uygulanan yöntemin, toplumca benimsenmesi gerekir.”

CHP’nin yürüyüşü henüz bir “direnme hakkı” kullanımı değildir. Hatta bir “sivil itaatsizlik” eylemi bile değildir. Çünkü yasadışı değildir.

Sadece adaletsiz uygulamalara toplumun dikkatini çekmeye yönelik yasal, meşru, demokratik bir protestodur. CHP en zararsız ve toplumsal huzura zarar vermeyen bir pasif eylem türünü seçerek doğru bir iş yapmaktadır.

  • Ak Parti ve MHP kanadı “adalet sokaklarda aranmaz” sloganı ile CHP’nin bu eylemine karşı çıkıyor.

Tarih bu tezi doğrulamıyor. Amerika’da Martin Luther King, Hindistan’da Mahatma Gandhi‘nin efsanevi pasif eylemleri ile bu ülkelerde adalet sokaklarda ve meydanlarda aranmış ve bulunmuştu.

  • Bu eylem asla şiddete bulaştırılmamalı. Kitlelerin tepkisini demokratik bir çerçevede dile getirmeye çalışması saygı ile karşılanmalıdır. “İstanbul’dan karşı yürüyüş” tehdidi ve otomatik silahla poz verip sosyal medyada paylaşma gibi tahrikler çok tehlikeli ve yanlıştır.

Tamamen meşru zeminde, barışçı hareketlerle milyonların sessiz çığlığı olabilecek siyasi hareketler desteklenmelidir.

Bu ve devamı olabilecek benzeri eylemlerin başarılı olmasını yani ülkemizde adalet sisteminin ıslahı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin tesisine bir başlangıç olmasını diliyorum.

Peki, başarılı olabilir mi? Eylemlerin uzun soluklu olmasına, adanmışlık ruhuyla yürütülmesine ve toplumda karşılık bulmasına bağlı.

 

İnandık Demenin Dayanılmaz Akıbeti

0

Ankebut süresinin ikinci ayetinde Allah, “Biz inandık diyenleri” kendi hallerine bırakmayacağını açıklar. Onları sınayacağını, imtihan edeceğini veya fitne ile karşılaştırıp samimiyetlerini herkesin anlayacağı şekilde açıklayacağını belirtir.

Üçüncü ayette ise Allah’ın daha önceki toplumlarda da, “Biz inandık diyenleri” sınadığı, imtihan ettiği belirtilir. Bu sınama ile kimlerin gerçekten doğru yani sadık oldukları ve kimlerin yalancı oldukları Allah tarafından kendilerine kesinlikle bildirilmiş olur.

Allah’ın kelamından biliyoruz ki, Allah’ın sözü, Allah’ın fiilidir. Yani Allah söyleyince yapılmış olur. Allah’ın “Olsun” dediği herşeyin anında oluverdiği, birçok ayeti kerimede insan ibret alsın diye beyan edilir. Oysa insanın sözü; insanın fiili, eylemi veya davranışı değildir. Bundan dolayı Cenab-ı hak insanları sözleriyle, iddialarıyla veya söylem olarak savunduğu görüşlerle değil, davranışlarıyla, eylemleriyle, uygulamalarıyla değerlendirir.

İnsanların söyledikleri ve savundukları şeyler ile yaptıkları şeyler arasındaki fark, yalanın düzeyi hakkında bilgi verir. Yukarıdaki ayeti kerimeler, bu durumu açıklıyor. “İnandık demek”, “İnanmış olmak” olmayabilir. Cenab-ı Hakk inandık demenin bir yanıltma yöntemi olabileceğini böylece beyan etmiş oluyor.

Konuyu İslam dünyasındaki güncel ve fiili tartışmalar çerçevesinde örneklendirmek, Allahu Teala’nın muradının anlaşılması açısından daha faydalı olur.

Malum olduğu üzere Müslüman toplumlar, uzun zamandır birbirleriyle çatışıyorlar. Çatışma birçok Arap ülkesinde kanlı ve yıkıcı oluyor. Türkiye ve İran gibi ülkelerde ise bazen kanlı olmakla birlikte, sözlü, ekonomik ve bürokratik dışlama mekanizmalarıyla devam ediyor.

Çatışan tarafların konuştukları, söyledikleri, savundukları veya inandık dedikleri değerlere veya inanç esaslarına baktığımızda, hepsi aynı değerler, inançlar ve hakikatlar için mücadele ediyor görüntüsü vermektedir.

Mesela, Çağdaş selefi akımlar ve bu akımların örgütlenmiş ve çatışan grupları olan, Daiş, Nusra, Ahraru Şam, Alkaide, Aşşabab gibi örgütlerin hepsi, siyonizmle mücadele ettiklerini, emperyalizme karşı olduklarını ve müslüman toplum için savaştıklarını söylüyorlar. Benzer bir durum Şii mezhebi adına örgütlü terör eylemleri yapan, Hizbullah ve Bedir Tugayları adlı örgütler içinde de geçerlidir.Birbirlerine saldıran bu grupların hepsinin sözlü amaçları veya söylemleri arasında hiçbir fark yoktur.

Tabandaki bu terör gruplarını bir yana bırakalım. Bizzat resmî tanınırlığı olan, yasalarla yönetilen ve bir hukuk devleti olarak bilinen İslam ülkeleri iktidarlarının saldırgan tutumları çok daha fazla veri sunmaktadır.

Mesela Trump güdümlü Suud itilafı Arap ülkelerinin Katar’a karşı uyguladıkları sosyal, siyasi, ekonomik ve askeri ablukada tarafların birbirlerine karşı yaptıkları suçlamaların gerçekliğini sorguladığımızda söylenenlerin, uydurulan birer yalan oldukları çok daha açıktır. Libya, Suriye, Irak,  Sudan ve Kuzeydoğu Afrika ve Siyahi İslam Coğrafyasında meydana gelen şiddet hareketlerine baktığımızda Suud itilafı ülkelerin doğrudan resmî terör eylemleri yaptıkları ve bölgedeki terör örgütlerini destekledikleri çok açıktır. Ayrıca ideolojik olarak olaya baktığımızda, terörist grupların söylemleriyle Suud’un dini söylemi yine örtüşmektedir.

Suud itilafı ülkelerinin Türkiye’de 15 Temmuz başarısız ve kanlı darbe karşılaşmasındaki tutumları da biliniyor. Mesela Gülen hareketi, itikadi ve dini söylem bakımından hiçbir şekilde Suudların Vahabi-Selefi akımı ile bağdaşmaz. Ama ilginçtir, BAE, Mısır ve Suudlar darbecileri destekledi. Basın yoluyla darbecileri destekleyen birçok program yayınladılar.

Öte taraftan Suud itilafına katılan ülkelerin birbirleriyle olan sorunları ve bu sorunlar çerçevesinde ileri sürdükleri söylemlerde ilginçtir. Bundan dokuz ay önce, Mısır’ın resmî Ezher uleması, Vahabiliği ehli Sünnet olarak kabul etmediğini bir fetvanın altına imza atarak deklere etti. O tarihlerde Suudlar da ihvan mensuplarıyla işbirliği yaparak, ehli Sünnet müslümanı olduklarını bir fetva ile açıkladılar.

Mısır’ın resmî fetva şeyhlerini suçladılar. Yine BAE’leri uzun zamandır, Selefi karşıtı dini hareketleri ülkesinde barındırıyor. Finanse ediyor. Suud din anlayışını tekfir eden şeyhleri misafir ediyor. Birleşik Arap Emirliklerinde örgütlenen Vahabi-Selefi karşıtı dini oluşumlar arasında, Türkiye’de örgütlenen ve dinlerarası diyalog çalışmalarına islam dünyasında küresel çapta öncülük eden Gülencilerin de bulunduğunu belirtmek gerekir.

Suudlarla, BAE’ndeki bu Vahabi-Selefi karşıtı dini hareketler arasında, 2004’ten bu yana ciddi çekişmeler de yaşanmaktadır. Yine belirteyim ki, BAE’ndeki bu Vahabi-Selefi hareketi karşıtlığını, örgütleyenler arasında belirtilen tarihten bu yana ABD’de üslenen Gülenciler de bulunmaktadır. Yani özetle Suud itilafının aktörleri de birçok yönden birbirlerinden nefret ediyorlar. Ama Katar’a, İran’a, Libya milli Meclis hükümetine ve Türkiye’ye karşı ortak saldırı yapabiliyorlar.

Konumuz, hangi Müslüman devletin ve Müslüman sosyal hareketin, hangi Müslüman hareketlerle ne tür sorunlar yaşadığını açıklamak değildir. Bunları, davranış ile söylem arasındaki farkı göstermek için buraya ekledim. Görüldüğü gibi, çoğu Müslüman iktidar ve sosyal hareket veya cemaatin söyledikleri ile yaptıkları arasında önemli farklar hatta tezatlar vardır.

Yukarıda anlamını aktardığım ayeti kerimeleri, verdiğim bu örnekler üzerinden anlamaya çalışırsak İslam toplumlarının nasıl bir sapma içine girdiklerini daha iyi anlamış oluruz. Bu insanlar, oruç tutuyorlar, namaz kılıyorlar, ibadet ediyorlar, müslüman olduklarını söylemekle iftihar ediyorlar ve bu amaçla propaganda yapıyorlar, dini davette bulunuyorlar.

Birbirlerine iftira atan, kendi haklılığı için yalan uyduran ve karşı tarafı Allah adına küfürle, zulümle suçlayan bu sosyal oluşumları yukarıdaki ayeti kerimeler çerçevesinde değerlendirmeye çalıştığımızda ne diyeceğiz? Bir samimiyet sorununun mevcut bulunduğu açıktır.

Son yıllarda, Kuran’da bulunan temel değerlere göre davranma düzeyi bakımından ülkeleri değerlendiren ölçekler hazırlandı. Bu ölçeklerin ortaya koyduğu bulgulara bakıldığında, Kuranı kerimdeki temel kıymet hükümlerine göre davranma eğilimi Müslüman toplumlarda en düşük düzeyde çıkmaktadır. Bu değerlerin ne olduğunu bir iki örnekle gösterelim. Bir müslüman mı daha çok yalan söyler, müslüman olmayan birisi mi daha çok söyler? Araştırmalar göstermiş ki müslüman daha çok yalan söylüyor. Bu araştırmalarda dünya ortalaması böyle çıkmaktadır.

Bu durumda, yukarıdaki ayeti kerimede “biz inandık diyenler” in durumu ile günümüz müslüman grupların, iktidarların ve sosyal oluşumların durumu örtüşmektedir. Fakat işin ilginç yanı ise, her müslüman grup, parti ve iktidar, rakiplerini yalancı sahtekar, hain, zalim ve haramzade olarak itham etmekte, kendini masum ve temiz olarak sunmaktadır. Aslında en büyük yanılgı, inkar ve sapma tam olarak burda başlamaktadır.

Böyle bir yanılgı üzerine kurulu olan parti, cemaat ve grup dostluklarına dayalı iktidarlar da Ankebut yuvasına, yani örümcek ağına benzemektedir. İnsanlar bu iktidarlar, partiler ve cemaatler adına mücadele etmeyi, kutsal savaş yani cihat olarak algılıyor. Rakipleri de mukaddes davanın önündeki engel olarak görüyor. Engeli aşmak için sosyal, ekonomik ve siyasal olarak güçlenmeyi ve emekleri bir parti yada cemaatte biriktirmeyi tercih ediyor. Böyle bir bilinçle kurulan teşkilatlar da ankebut yani örümcek ağı yuvalarından başka bir şey değildir. Çünkü yalan üstüne kurulan bir teşkilat yalanla yıkılır.

İnandık demek, başkalarını etkilemek ve yanıltmak için başvurulan bir yalandır. Böyle bir yalan her ne kadar yalan söyleyene göre başkasını etkilerse de, aslında yalan söyleyenin hayatını daha çok etkiler. Yalan söyleyeni yalanı ile mutlaka yüzleştirir. Çünkü insanı yanıltmak, hakikate yabancılaşmaktır. Bugün maaslese Müslüman toplumlar profesyonel yalancılara kanarak yaşıyorlar.

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Samsun Seyahati (3)

Bundan önceki yazımda, Aydınlar Ocağı Deneklerinin 45. Büyük Şurasının tamamlanması ve Şura Sonuç Bildirisinin okunmasını müteakip,  Genel Başkan Prof. Dr. Mustafa Erkal Bey’in bir değerlendirme ve kapanış konuşması yaptığından bahsetmiştim.

14 Mayıs Pazar günü ise, saat 11.oo sıralarında iki araba ile Bafra Kuş Cennetini ziyaret etmek üzere hareket edildi. Kuş Cennetine varmadan önce Karşıyaka denilen bir yerde, tamamen organik ürünlerin satıldığı ve satıcıların hepsinin kadın olduğu bir köy pazarını ziyaret ettik. Burada arkadaşlar başta peynir ürünleri olmak üzere bir hayli alışveriş yaptı. Burada bir de organik salep ikram ettiler.

Buradan hareket ederek Kızılırmak Deltasına geldik.  Bu Delta oldukça geniş bir alanı kaplıyor. Bize rehber olarak verilen, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Samsun Bölge Müdürlüğünden bir yetkilinin anlattığına göre, Deltanın toplam alanı 220 bin dönüm olup, içerisinde altı adet göl bulunuyormuş. Kuş Cenneti de denilen bu Deltada çok çeşitli hayvanların yanı sıra, 323 çeşit kuş türü bulunuyormuş. Kızılırmak Deltası, Akdeniz Bölgesinde bulunan Göksu Deltasından sonra, barındırdığı kuş türü bakımından ikinci sırada bulunuyormuş. (Göksu Deltasında barınan kuş türü sayısı 332). Burada ayrıca 316 bitki çeşidi varmış. İfade edildiğine göre, Kızılırmak Deltası, sahip olduğu barınma imkânı ve canlıların yiyebileceği besin maddeleri bakımından burada yaşayan her türlü canlı için adeta 5 yıldızlı bir otel konumundaymış.

Verilen bir bilgiye göre, burada bulunan bazı kuşların hareketlerini takip edebilmek bakımından, iki turna yavrusuna elektronik takip cihazı takmışlar. Cihaz takılan turnalardan birisi hali hazırda Siirt de, diğeri ise Güney Afrika Ülkesi olan Nijerya da bulunuyormuş.

Yine bize anlatıldığına göre, ayrıca bu deltada 950 adet leylek yuvası varmış. Biz bu yuvalardan bazılarını gördük. Hatta öyle ki, bazı ağaçlarda en az üç tane leylek yuvası bulunuyordu. Leylekler her sene Mart ayında gelip, Eylül ayında giderlermiş. Rehberimiz, leyleklerle alakalı olarak bilmediğimiz bir hususu anlattı.  Dişi leylek yumurtaların üzerinde kuluçkaya yattığı süre zarfında, erkek leylek, onu korumak için, görebileceği bir ağaç üzerinden devamlı olarak gözetlermiş. Bu durum bize çok enteresan geldi.

Ayrıca Kuş Cenneti delilen bu deltada, sürüler halinde başıboş gezen, yaz kış burada yaşayan, sahipsiz “Yılkı Atları” ile mandalar da bulunuyormuş. Bunları bizzat görme şansımız oldu. Yeşillikler içinde serbestçe dolaşıyorlardı. Yılkı Atları 20’şerli gruplar halinde gezer ve her bir grubun başında da erkek bir at bulunurmuş. Bu at nereye giderse diğerleri de onu takip edermiş. Mandalar için anlatılanlar da bize çok enteresan geldi. Şöyle ki, doğum yapan bir manda, sütünün sağılabilmesi için yakında bulunan bir köy evine gider, sütünü sağdırdıktan sonra tekrar manda sürünün yanına dönermiş. Allah’ın hikmetinden sual olunmaz derler ya, tam o durum.

Son olarak Kızılırmak Deltası ile alakalı olarak şu hususu da ifade edeyim ki, havza çok iyi korunmakta olup, yapılan gözetleme kulesi vasıtası ile günün 24 saatinde her tarafı kontrol altında tutulmaktaymış. Diğer taraftan, kaçak avlanmaya da müsamaha edilmeyip, yakalananlara 40 bin TL’ye kadar varan cezalar kesilmekteymiş.

Delta hakkında anlatacak o kadar çok şey var ki, hepsini burada yazı ile anlatmak imkânı bulunmamaktadır. Bu sebeple diyorum ki, görmeyenler bizzat Samsun’a kadar gidip, Kuş Cenneti de denilen bu Deltayı ilk fırsatta yerinde görmelidirler.

Ziyaretimizi tamamladıktan sonra, Deltanın etrafını dolaşarak Bafra’ya geldik. Bu arada öğlen olduğu için Bafra Belediye Başkanı Zihni Şahin Bey bütün Ocak Mensuplarına “Bafra Pidesi” ikram etti. Burada pideleri yedikten sonra, Belediye Başkanına teşekkür ederek Samsun’da kaldığımız otele gitmek üzere Bafra’dan ayrıldık. Zira bazı ocak mensuplarının uçağı saat 16.oo da kalkacaktı. Bu sebeple Bafra’da fazla kalamadık.

Bizim grubun uçağı akşam saat 21.oo de kalkacağı için Samsun’da biraz oyalandıktan sonra, saat 19.30 civarında otelde emanete bıraktığımız valizlerimizi alarak, havaalanına doğru yola çıktık. Havaalanına varınca uçuş belgelerini almak için sıraya girdik. Pek fazla kalabalık olmadığı için uçuş belgelerini kolay aldık. Fakat Ruhittin Sönmez Bey’in Gelini Malhun Hanım biletinde bir sıkıntı olduğunu öğrendik.  Malhun Hanımın İstanbul’dan gidiş geliş olarak alınan biletini Samsun’a gelirken kabul eden Hava yolları, bu defa soyadını bahane ederek İstanbul’a dönüş biletini kabul etmemiş. Ne kadar ısrar ettiysek de bir türlü kabul ettiremedik. Ruhittin bey yeni bir bilet almak mecburiyetinde kaldı.   İşin enteresan tarafı, aynı koltuk numarasını verdiler. Yapılan işin çok haksız ve kanunsuz bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Zira bu işe olmaz diyen Havaalanı memuru yaptığı işin mevzuata uygun olduğundan eminse, aynı koltuk numarasını satmaması lazımdı. Başka boş bir koltuk varsa orayı vermesi, başka boş bir koltuk yoksa yerlerimiz dolu deyip, satış yapmaması gerekirdi. Malhun Hanım’ın kendi yerinin, tekrar kendisine satılmasının hiçbir mantıki ve haklı bir tarafı yoktur. Ruhittin Sönmez Bey, avukat olması hasebiyle de herhalde kanuni hakkını arayacaktır.

Çarşamba Havaalanından saat 21.oo de bindiğimiz uçak saat 22.oo de Sabiha Gökçen Havaalanına indi. Buradan otoparkta bulunan arabalarımıza binerek saat 24.oo sıralarında İzmit’e döndük. Bu suretle, hayırlısı ile Samsun seyahatimiz sona ermiş oldu. Öyle tahmin ediyorum ki, bu geziye iştirak edenler ziyadesiyle memnun kaldılar.

Bu vesile ile 25 Ocak Başkanını Samsun’da toplamak suretiyle güzel bir Şura yapılmasını temin eden, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal Bey’e, geziyi tertip eden Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez Bey’e, bizi çok güzel bir şekilde ağırlayan ev sahibi Samsun Aydınlar Ocağı Başkanı Doç. Dr. Taner Tunç’a, Bizi Bafra’da ağırlayan Belediye Başkanı Zihni Şahin Bey’e ayrı ayrı bütün ocak mensupları adına hassaten teşekkür ederim. 15.06.2017 (Bitti )

 

İstanbul Başvaizi Mustafa Akgül ile Evlilikte Huzur ve Saadet Meselesini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İnsanlar, aileler ve milletler için en büyük tehlike nedir?

Mustafa Akgül: İnsanlar için de aileler için de milletler için de yangın bir tehlikedir, sel ve deprem daha büyük tehlikedir. Ama hiç bir şey yuvaların yıkılması, boşanmaların artması, çocukların ana veya babadan mahrum büyümek mecburiyetinde kalması kadar büyük tehlike değildir.

Son yıllarda ABD’de boşanma oranları %50, AB Ülkelerinde %35 olup, ülkemizde ise binde 8 iken %l0-15’e tırmanmıştır.

Çetinoğlu: Bu işin sonu nereye varır?

Akgül: Bu gidişe ‘DUR’ denilemezse aile yuvası, milletler, ülkeler ve dünya bu tehlikeye dayanamaz, mahvolur.

Çetinoğlu: Mademki tehlike bu kadar büyük, tedbirin acil ve kapsamlı olması gerekir. Sizin teklifiniz nedir?

Akgül: Devlet Politikası (Aile, Millî Eğitim Bakanlığı, Diyanet, Vakıf ve Dernekler (v.s.) mesailerinin çoğunu bu işe ayırmalı, unutulmamalı ki; geciken tedbir, tedbir değildir.

Çetinoğlu: O halde yapılması gerekenleri konuşalım…

Akgül: Doktor ne kadar uzman, hoca ne kadar tesirli söz söyleyen kişi olursa olsun, dinleyenler duyduklarını uygulamadıkça tavsiyelerin ve reçetelerin hiçbir faydası olmaz. İlgililer, yapılması gerekenleri duymak için değil, uygulamak için dinlemeli, okumalı…

Yapılması gerekenleri:1-Evlilik öncesi, 2-Evlilik başladıktan sonra başlıkları altında ve iki grupta açıklayacağım:

Çetinoğlu: Lütfedersiniz Hocam…

Akgül: Evlilik öncesi yapılacak işlerden başlayayım:

-Evlilik geciktirilmemeli. İmkânı olanlar; hukuka, örf ve âdetlere göre evlenme yaşına geldiğinde evlenmeli, evlendirilmeli.

-‘Mükemmel’ aranmamalı. Uygun olanla yetinilmeli.

Çetinoğlu: Neden?

Akgül: İster bay olsun, ister bayan… Evlenme yaşına gelenler 4 – 4’lük aday arıyorlar. Oysaki her insanın, ya maddî durumunda ya tahsilinde veya güzelliğinde – yakışıklılığında mutlaka eksik bir yönü olacaktır. Allâhu Teâla hiç kimseyi 4 – 4’lük yaratmamıştır. İlla da 4 – 4’lük aday arayanlara aynaya bakmalarını tavsiye ediyorum. Acaba kendileri 4 – 4’lük müdür? Uygun olanı aramak en doğrusudur.

Evlilik geciktirilmemeli. Çünkü yaş ilerledikçe insanlar daha müşkülpesent oluyorlar, zor beğeniyorlar. Evlilik imkânsız hâle geliyor. Bilindiği gibi ağaçlar belli bir yaştan sonra aşıyı kabul etmiyor. Çubuklar bir birine yaş iken sarılırsa uyum sağlıyorlar.

İşin garibi ülkemizin bazı bölgelerinde çocuk yaşta evlendirmeler olurken başka bölgesinde çok geç yaşta evlenmeler oluyor. İkisi de mahzurludur, yanlıştır.

Evlilik geciktikçe gayri meşru hâdiselerin oluşma ihtimali artar. Memleketimizde maalesef gayri meşru ilişki sadece evlilik sonrası yasak imiş gibi düşünülmekte, bilhassa erkekler için evlilik öncesi ilişkiler makul ve meşru görülmektedir. Oysa ki dinimiz adı ister kız/erkek arkadaşlığı, ister seviyeli birliktelik, ister deneme evliliği, ne olursa olsun nikâhın dışındaki hiçbir birlikteliği onaylamaz. Din onaylamaz ama bu günün gençlerinin evliliği geciktirince yanlışlıklara düşme tehlikeleri artar.

Çetinoğlu: Evliliğin gerçekleşmesinde anne ve babaların rolü olmalı mı?

Akgül: Mutlaka olmalı.  Anne ve babalar, çocuklarından daha az tahsilli olsalar bile, onlar hayat üniversitesinde okumuşlar, tecrübe diploması almışlardır. Bazı hususlar tahsille değil, tecrübe ile öğrenilir. Ayrıca anne-baba duası evlilikte temel taşı, taşıyıcı kolon hükmündedir.

Bu vesile ile anne babalara da bir çift sözüm var: Sizler kendiniz için gelin veya damat aramak veya istemek gibi bir yanlışa düşmeyiniz. Hedefiniz, evladınızı uygun bir eşle evlendirmek olmalı.

Çetinoğlu: Güzel… Peki Hocam, evliliğin İslâm hukukundaki yeri nedir?

Akgül: Bu soru bütün Müslümanlara sorulsa %80’i ‘sünnettir’ diye cevap verecektir. Oysa ki Ömer Nasûhi Bilmen Hoca’nın ‘Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu’ 2. Cilt, Nikâh Bölümü’ne bakacak olursak, şunu görürüz: Evlenmemesi hâlinde harama düşme ihtimali yüksek olan kişinin evlenmesi farz, harama düşme ihtimali olmayanın evlenmesi sünnettir. Evlenmesi hâlinde eşine karşı bütün vazifelerini yerine getiremeyecek olan kişinin evlenmesi ise haramdır.

Çetinoğlu: Mükemmel bir bilgi. Allah râzı olsun. Başka bir konuya geçip ‘eş seçmede tercih sebepleri ne olmalıdır?’ diye sorsam…

Akgül: Hz. Ebû Hureyre (ra) anlatıyor. ‘Resulullah (sav) buyurdular ki: ‘Kadınlar dört haslet için nikâhlanır: Malı için, soyu-sopunun devam etmesi için, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını seç ki; elin bol olsun.’ (yani evinde ve hayatında bereket ve huzur bulasın.) (Buharî, Nikâh 15)

Hadis-i şerif açık olmasına rağmen, bilinmeli ki Dindarlık tek başına yeterli değildir.

Çetinoğlu: Neden?

Akgül: Dindarlığı sadece ibadetlerin tatbiki olarak görmemek lazım. Kimse unutmasın ki, namazsız, oruçsuz; zenginse zekâtsız, hacsız dindarlık olmaz. Fakat insanlarla geçinmeyi bilmek, tevâzu, cömertlik, büyüğünü-küçüğünü, haddini-hesabını bilmek de ‘dindarlık’ kavramının içinde olmalıdır.

Bir misal vereyim: İnsanın oruç tutması yeterli değildir. Oruç ta insanı tutmalıdır. Yani oruç fiili, oruçlunun; gözünü, kulağını, dilini, ayağını, elini ve belini tutmalıdır. Ne demektir bu? Oruçlu insan, oruçlu olduğunu bilip harama bakmayacak, dedikdu-gıybet gibi sözleri dinlemeyecek, kötü söz söylemeyecek, harama yaklaşmayacak, elini ve belini haramdan uzak tutacak.

Dindarlık da oruçlunun hassasiyeti gibi düşünülürse evlenmek için yeterlidir. Dindarlık; sırf namaz kılıp, abdest almak, oruç tutmak olarak düşünülürse kâfi olmaz. Dindarlık namazdan, oruçtan ve diğer vecibelerden ibâret zannedilmelidir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim efendim. Evlilik meselesine dönüp devam edebilir miyiz?

Akgül: Evlilik kararı ‘ömür boyu beraber yaşanacağı düşünülerek verilmelidir!

Zamanımızda bazı gençler ‘Hele bir evlenelim, devam ettirebilirsek ne âlâ, devam ettiremezsek ayrılırız‘ diyerek, yeni kuracakları yuvanın temeline ayrılık bombasını yerleştiriyorlar. Bu düşünce ile gerçekleştirilecek evlilik yürümez. Denilebilir ki ‘dinimizde boşanmak da caiz değil mi ki, böyle söylüyorsunuz?’Evet caizdir, ancak boşanma bir Müslüman’ın son düşüneceği şeydir ve Allâh-ü Tealâ’nın hiç hoşlanmadığı helaldir. Ancak devam için bütün imkânlar tükenmişse, boşanmak câizdir. Daha işin başında boşanmak düşüncesi, değil konuşmak, akla bile getirilmemelidir.

Çetinoğlu: ‘Ayrılık’ düşünülmeyecek… Dikkat edilecek diğer hususlar nelerdir?

Akgül: Evlenecek kişiler arasında denklik çok mühimdir.

Mesela, ilkokul mezunuyla bir profesörün evlenmesi caizdir. Ama mutluluğu yakalamaları zordur. Geçimini zor temin eden biriyle bir milyonerin evlenmesi caizse de mutlu olmaları zordur. Teheccüd namazı kılanla, bayramdan bayrama namaz kılanın evlenmeleri halinde mutlu olmaları çok zordur. ‘din her şeydir‘ inancına sahip olanla, ‘din; kul ile tanrı arasında bir vicdan işidir, günlük hayatla ilgisi yoktur‘ düşüncesine sahip olan iki kişinin evlenip mutlu olmaları bize göre mümkün bile değildir.

Yaşları uygunsa, üniversite öğrencisi erkekle, lise öğrencisi bayan evlenebilir. Erkek, üniversiteyi bitirdikten unvan ve mevki sâhibi olup bilgisiyle birlikte kültürünü de geliştirdiğinde, eşi hâlâ lise bilgisi ve kültürü seviyesinde kalmışsa, ailede huzursuzluklar başlar. Taraflar birbirleriye uyum içerisinde olmalı, bunun için gerekli gayreti ve fedakârlığı göstermeli.

Çetinoğlu: İkinci grup tavsiyelerinize geçebilir miyiz? Evlilik başladıktan sonrasına…

Akgül: Evlilikle beraber taraflar birbirlerine, ‘Benim senin üzerinde şu haklarım var‘ diyerek işe başlarsa karşı tarafta, ‘Benim de senin üzerinde şu haklarım var‘ derse mutluluk zorlaşır. Taraflar ‘Benim eşime karşı vazifelerim nelerdir?’ diye evliliğe başlarlarsa, karşının hakkı da kendiliğinden gerçekleşeceği için hâne mutlulukla dolar, taşar.

Taraflar eşlerini, Cenâb-ı Allah’ın kendilerine bir armağanı, emaneti olarak düşünmeliler.

Hediyede kusur aramak da emanete hıyanet etmek de, hediye ve emaneti gönderenin yani Cenâb-ı Allah’ın gayretine dokunur. Eşimizi, Rab hediyesi olarak, Yaratıcı emaneti olarak düşünebilirsek, eksiklerini görmez, kusurlarını duymaz, iki dünyada mutlu olur gideriz.

Çetinoğlu: Tavsiyeler güzel. Uygulaması da kolay olsa, mesele kalmaz.

Akgül: Uygulamadaki kolaylıkların ipuçlarını da vereceğim. O ipuçlarından tutarak devam edenler başarırlar.

Taraflar, eşinin (şayet varsa) eksiğini ve kusurunu kendisinin ve eşinin akrabaları başta olmak üzere hiç kimseye söylememeli. Söylemek çok çirkin ve problemlere yol açan bir hareket olduğu gibi, hiçbir fayda sağlamaz. ‘Ayrıca senin ailen, benim ailem‘ karşılaştırması da yapılmamalı.

Bir başka husus, hoşgörülü olmaktır. Eşler, birbirleriyle alakalıher şeyi görmeye, duymaya, öğrenmeye çalışmamalı. Duyduklarını, gördüklerini, öğrendiklerini hoşgörü ile karşılamalı. Ders verilmek isteniliyorsa; duyulan, görülen ve öğrenilen hâdise veya benzeri, birkaç gün sonra, başka birine mal edilerek anlatılmalı. Gerekirse, yine muhatabı rencide etmeden kıssadan hisse çıkarılabilir.

Günümüzün en büyük problemlerinden birisi de eşler arasında eşitlik sevdası ve zıtlaşmasıdır.

Olgun ve vasıflı insan, yerine göre lokomotif, gerektiğinde vagon olmayı bilendir.

Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar.’ (Nisâ Sûresi, 34)

Bayanlar, fıtratları gereği daha müşfik, koruyucu, hassas ve ihtimam sâhibidirler. Onların bu özelliği, erkeğin lehinedir.

Çetinoğlu: Günümüzde ‘ekonomik bağımsızlık‘tan söz ediliyor. Konu hakkında söyleyecekleriniz vardır mutlaka…

Akgül: Aile içerisine sokulan ‘ekonomik bağımsızlık‘ fikri de yuvalar için büyük tehdit oluşturur.

Dinimize göre fertlerin mülkiyet hakkı saklı ve ayrı olmasına rağmen aile içerisinde senin-benim malım demek hiç de doğru değildir.

Malûmunuz ki İslâm dört katlı binanın ortak adıdır:

‘Şeriat, Tarîkat, Hakîkat, Marifet’

Şeriatta seninki senin, benimki benim. Ne bir kuruşunu isterim, ne de bir kuruşumu sana veririm.

Tarikatta seninki senin, benimki de senin. Hakîkatte ne seninki senin, ne benimki benim. Marifette ne sen varsın, ne ben, ne de mal.

Evliliğe gelince: Nişanlı iken seninki senin, benimki benim. Evlenince seninki senin, benimki de senin. Allah (cc.) bir çocuk verince: ‘ne seninki senin, ne benimki benim hepsi bu çocuğun‘ diyebildiğimiz, kabullenebildiğimiz, uygulayabildiğimiz an, hanede huzur ve mutluluk olacaktır.

Çetinoğlu: Hocam bunlar çok güzel tavsiyeler. Çok mühim gördüğünüz bir-iki hususu daha söyleyerek diğerlerini sonraki röportajımıza bırakabilir miyiz?

Akgül: İnsanlar sinirli hallerinde normal düşünebilme özelliğini kaybederler. Sinirlilik hâli geçince hem kendisi daha makul ve mantıklı düşünmeye başlar hem de karşısındakinin sözlerini daha rahat anlar. Bunu temin için de eşlerin sinirlilik hâlinde birbirlerinin üstlerine gitmemeleri gerekir.

Allah (cc.) ve Resûlü (s.a.v.)’in yasakladığı her bir davranışı mutluluğumuz için bir bomba kadar tehlikeli görmek mecburiyetindeyiz. Mutluluğu yıkan haram bombalar sadece alkol, kumar, zinadan ibâret değildir. İsraf da, cimrilik de, kibir de yuva yıkan haramlar cinsindendir. Bombalar konduğu anda patlamayabilir. Zamanı gelince patlar.  İşlenen haramlar da anında olmasa da zamanı gelince yuvadaki mutluluğu mahveder. Şimdiye kadar kimse haramlardan huzur bulmadı ki, bizim bulmamız mümkün olsun.

Allah (cc.) affeder diye haramları işlemek ilaç var diye mikrobu vücuda kabul etmek gibidir.

Kulaklara küpe olacak ‘4 S’ formülü ile bitireyim. Ailede huzur ve saadet, 4 S ile gerekleşir: Sevgi, Saygı, Sabır ve Sadakat…

Çetinoğlu: Açıklamaları var mı Hocam?

Akgül: İzaha sondan başlayalım:

Ortaklıkta başarılı olmanın vazgeçilmez şartı sadakattir. En mukaddes ortaklık ise evliliktir. Eşine karşı sadakatten uzaklaşan kişi önce Allah’ın yardımından mahrum kalır, sonra Cenab-ı Allah’ın gazabına uğrar.

Ebû Hur ey re (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki Allah buyurdu ki; ‘İki ortaktan biri diğerine hıyanet etmediği sürece onların üçüncüsü benim. Şâyet biri diğerine hıyanet ederse ben aralarından çıkarım.” (Ebu Davud, Büyü 27,3383)

Biz bu hadis-i kudsî’yi sâdece dünya ortaklıkları için düşünmeyelim. En kutsal ortaklık, evlilik olduğuna göre eşlerden biri diğerine ihanet etmediği sürece üçüncü ortakları Allah (c.c.) olacaktır. Taraflardan birinin eşine ihanet etmesi halinde Cenâb-ı Allah ortaklıktan çekilecektir. Mutlu olmalarına da imkân kalmayacaktır.

Çetinoğlu: Sabır için neler söyleyeceksiniz?

Akgül: Hayat bin bir problem, tehlike ve iniş çıkışla dolu bir maratondur. ‘Bu da geçer yahu‘ demeyi başaramazsak en küçük maddî, sıkıntı, sağlık problemi, akraba ve aile geçimsizliği karşısında boşanmaya kalkacak olursak mutlu olmamıza imkân ve ihtimal yoktur. Unutmayalım ki Allah (c.c.) sabredenlerle beraberdir.

Saygının özeti olarak bir cümle:

‘Eşinden ne kadar saygı görmek istiyorsan, sen de ona o kadar saygı göster ki mutlu olasın.’

Sevgiye dair üç naklimiz olacak:

1-Mecnun bir köpeğe daldı da saatlerce seyretti. Onu görenler, ‘Hayrola Mecnun, bu köpeğin diğerlerinden ne farkı var ki, bu kadar uzun süre seyredip duruyorsun?’ dediler. Mecnun onlara, ‘Hiçbir farkı yok ama Leyla’nın köyünden geldi‘ dedi.

2-Siz hiç kocanız sekiz-on günlüğüne bir seyahate çıktığında onun gömleğini masanın üzerine serip saatlerce seyrettiniz mi? Siz hiç hanımınız sekiz- on günlüğüne evden ayrıldığında eşinizin eşarbını masanın üzerine serip saatlerce seyrettiniz mi? Cevaplarınız ‘hayır‘sa sevgi notunuz düşük demektir.

3-Derviş çölde namaz kılıyordu. Önünden Mecnun geçti. Derviş bu duruma kızarak namazını çabuklaştırdı, bitirdi ve peşinden koşup yetişti: ‘Ben Mevlaya âşık bir dervişim. Rabbimin huzurunda namaz kılarken önümden geçtin, dikkatimi dağıttın…’ Mecnun cevap verdi: ‘Ben de Leyla’ya aşığım. Onu düşünerek yürürken seni görmedim. Sen Mevlâ’yı düşünürken nasıl oldu da beni gördün?’

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim hocam. Allah (cc) râzı olsun.

 

MUSTAFA AKGÜL

İstanbul Başvaizi. 1950 yılında Kayseri’nin Erkilet ilçesinde doğdu. İlk, orta ve yüksek tahsilini Kayseri’de yaptı. Mesleğe İmam-hatip olarak başladı. Kayseri Müftü yardımcılığı ve Keşan Müftülüğü yaptı. 35 yıldır da İstanbul’da vaiz olarak görev yapmaktadır. Yurt içi ve yurt dışında yaklaşık 600 konferans verdi. Mustafa Akgül, dünyada bir ilk olan Din Görevlileri Sendikası’nın kurucuları arasında bulundu. Hâlen kurucusu olduğu DİYANET-SEN’in şeref genel başkanıdır. Türkiye’de bir ilke daha imza atarak camilerde slayt gösterili vaazları başlattı. Yaklaşık 500 televizyon programına yapımcı veya misafir olarak katıldı. Halen TRT 1 ‘deki ‘İyi Fikir’  programının Perşembe konuğudur.

 

Mustafa Akgül, 5 çocuk babası ve 10 torun dedesidir.

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Samsun Seyahati ( 2 )

Bundan önceki yazımda 12 Mayıs 2017 Cuma günkü programı tamamlamak suretiyle akşam saat 22.oo sıralarında odalarımıza giderek istirahate çekildiğimizden bahsetmiştim.

13 Mayıs Cumartesi günü Şuranın programı sabah saat 9.oo da başlayacaktı. Bu itibarla, sabah kahvaltısını açık büfe olarak yaptıktan sonra toplantı salonuna çıktık. Bugün öğleden önceki programa göre isteyen Ocak Başkanları tebliğlerini sunacaklardı.

Bu bakımdan sabah oturumu başlayınca Divan Başkanı, ilk sözü tebliğini sunmak üzere, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez’e verdi. Ruhittin Bey, daha ziyade Anayasa referandumu ağırlıklı tebliğini sundu. Ruhittin Bey’in tebliğinin beğenildiği yapılan alkışlardan anlaşıyordu. Daha sonra diğer Ocak Başkanları da sırası ile tebliğlerini sundular. Bu arada Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yard. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ile Yönetim Kurulu Üyesi İnş. Müh. İş Adamı Cengiz Arslan Beyler de birer tebliğ sundu. BU arada şu hususu ifade edeyim ki her konuşmacıya tebliğini sunmak üzere 15 dakika süre verilmişti. Ancak görüldü ki, 15 dakikalık bu süre, hiçbir konuşmacıya kâfi gelmedi. Zira tebliğ sunanlar konularına çok iyi hazırlanmışlardı.  Bu arada şu hususu da ifade edeyim ki, yapılan konuşmalardan ziyadesiyle istifade ettik diyebilirim. Sabah oturumunun son kısmında 45. Şuranın Sonuç Bildirisini hazırlamak üzere komisyon seçim yapıldı. Bu komisyona Av. Ruhittin Sönmez Bey de seçildi.

Tebliğlerin sunulmasından ve Şura Sonuç Bildirisi Hazırlama Komisyonunun seçilmesinden sonra, sabahki oturum tamamlamış oldu. Bu arada saat da 12.oo’yi geçtiği için öğle yemeği için yemek salonuna gidildi. Öğle yemeği de açık büfe şeklinde hazırlanmıştı.

Öğleden sonraki programda ise şehir gezisi vardı. Bu cümleden olarak, saat 14.oo de otelin önünde bekleyen arabalara binerek şehir turuna başladık. Gördüğümüz kadarıyla Samsun bir hayli gelişmiş bir şehir. Bu vesile ile şu hususu ifade edeyim ki, Samsun 1.295.000 nüfusu ve 17 İlçesi ile birlikte Karadeniz Bölgesinin en büyük vilayeti durumundadır.

Önce şehrin merkezi yerinde bulunan bir parkın yanında durduk. Bu parkta Atatürk’ü şaha kalkmış bir at üstünde gösteren, heybetli bir heykelin olduğunu gördük. Bu heykelin önünde Samsun hatırası olarak, bütün Ocakların mensupları ile hep beraber fotoğraf çektirdik. Burada yarım saat kadar durduktan sonra şehir turuna devam ettik.

Parktan sonra ikinci ziyaret yerimiz, Atatürk’ü 19 Mayıs 1919 tarihinde İstanbul’dan Samsun’a getiren Bandırma Vapuru oldu. Ancak ziyaret ettiğimiz bu vapur, tarihi vapurun aslı değilmiş. Aslına sadık kalınarak 2003 Yılında inşa edilmiş.  Vapura giriş ücreti olarak her birimiz ikişer lira ödemek suretiyle girdik. Vapur bildiğimiz eski tip vapurlardan. Muhtelif yerlerine o günün hatıralarını taşıyan bazı eşyalar ve resimler ile balmumundan yapılmış heykeller konulmuş. Ocak mensupları olarak vapurun her tarafında birçok resim çektirdik.

Bandırma Vapuru ziyaretini tamamladıktan sonraki ziyaret yerimiz Amazon Köyü Müzesi Oldu. Bu Müzenin Samsun ile ne gibi bir alakasının olduğunu anlayamadım. Ancak Samsun’a böyle bir müze açılmış. Bu müzenin de giriş ücreti kişi başına 2 TL. İçeriye girince gördük ki, kumandanları dâhil bütün askerleri kadınlardan müteşekkil. Arallarında iki erkek var. Onlarda ne suç işledi ise, nezarete atıp, üstelik bir de zincire vurmuşlar. Efsane Kadın Savaşçı Amazonlar okların yaylarını iyi çekebilmek için kadınların çocukken sağ göğüslerini kestiklerini ve bu sebeple de kendilerine “Memesiz” demek olan “Amazon” adının verildiği söylenmektedir.

Amazon Köyü Müzesi‘ni de gezdikten sonra program icabı AMİSOS Tepesine çıktık. Burası şehre ve bilhassa Samsun Parkına hâkim bir yer. Manzara itibariyle çok güzel ve hoş bir mekân. Tepede güzel çay bahçeleri ile yemek yenebilecek yerler var. Birde teleferik yapmışlar. Fiyatı da çok ucuz. Kartı olanlar için gidiş geliş 2 TL imiş. Fakat burayı asıl cazibe haline getiren hususun, çay bahçeleri ve manzarasının güzelliği yanında, tepede bulunan kayaların oyulması ile yapılmış eski devirlerden kalma tarihi mezarlardır. Bu mezarlar çok geniş olup, bazılarının içinde insan iskeletleri bulunmaktadır. Fakat bu tarihi mezarlar defineciler tarafından kıymetli eşya aramak maksadıyla tahrip edilmiş. Bu arada şu hususu ifade edeyim ki, bu tepenin ismini biraz yadırgadım. Evvelce bu tepenin ismi Baruthane Tepesi imiş. Fakat her nedense sonradan AMİSOS ismini koymuşlar. Bu ismin Yunanca menşeli olduğu ifade edilmektedir. Hâlbuki birçok yerlerde olduğu gibi bu tepeye de uygun Türkçe bir isim bulunabilirdi.

AMİSOS tepesini ziyaret ettikten sonra akşam vakti yaklaştığı için kaldığımız AMİSOS Oteline döndük. Burada şiir dinletisi eşliğinde akşam yemeği yedik. Bu arada Av. Ruhittin Sönmez Bey, her zamanki içten okuyuşu ile Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in meşhur Sakarya Şiirini okudu. Ben şahsen oldum olası, bu şiiri Ruhittin Bey’in sesinden dinlemeyi çok severim. Sakarya Aydınlar Ocağından İnş. Müh. Cengiz Arslan Bey de güzel ve duygulu sesi ile birkaç tane şiir okudu. Her iki arkadaşımızın okuduğu şiirler çok beğenildi. Daha sonra odalarımıza çıkarak istirahate çekildik. Bu arada Şura Sonuç Bildirisi hazırlama Komisyonu çalışmalarına devam etti.

14 Mayıs Pazar günü programına göre, kahvaltıdan sonra Şura Sonuç Bildirisi okunacak, arkasından da Bafra Kuş Cenneti gezisine gidilecekti. Bu program aynen uygulanmak suretiyle, sabah kahvaltısından sonra 45. Büyük Şuranın Sonuç Bildirisi Samsun Ocak Başkanı doç. Dr. Taner Tunç tarafından okundu. Sonuç Bildirisi, Av. Ruhittin Sönmez Beyin Kocaeli Aydınlar Ocağı Sitesinde 18 Mayıs 2017 tarihinde yayımlanan “Aydılar Ocakları Samsun’dan Seslendi” başlıklı yazısında teferruatlı olarak anlatıldığı için ben burada tekrar etmek istemiyorum. Sonuç bildirisinin okunmasından sonra Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal bir kapanış konuşması yaparak 45. Şura’nın değerlendirmesini yaptı. Böylece Samsun da tertip edilmiş olan Aydınlar Ocaklarının 45. Büyük Şurası hayırlısı ile nihayete ermiş oldu. 12.06.2017  (Devam Edecek)

 

Çukur Demek Hafif Kalır

0

Tahir efendi bana kelp demiş,
İltifatı bu sözde zahiridir.
Zira malikidir mezhebim,
İtikadımca kelp tahirdir./Nefi

Bizim gençliğimiz, iki kutuplu dünyanın en yoğun kavgalarının yaşandığı döneme rastlar. 1960 ve 1980 arası gençlik hareketleri, dünya siyasal tarihinin en kanlı satırları arasında geçer. O dönemlerin Kanun hâkimiyetini, ekonomik ve siyasal yönden istikrarını sağlamış batı ülkeleri(Almanya, Fransa, İtalya gibi), bu kavgaların içinden çok çabuk çıkmasını bildiler ve enerjilerini, ülkelerinin kalkınması ve demokrasi üzerine yoğunlaştırdılar. Ama bizde bu kavga; siyasi çekişmeler başta olmak üzere, ülke ekonomisinin zayıf ve milletin gelir dengeleri arasında büyük uçurumların oluşu, Sovyetlerin sıcak denizlere inme hayalinin, yakın komşusu Türkiye’yi mutlaka kendi bloğuna çekmek için ülkede kanlı Komünist propaganda ağı kurması, Türkiye’yi 12 Eylül 1980 darbesiyle karşı karşıya bırakmıştır.

1968 den başlayarak 1980’lere kadar ülkedeki sağ-sol çatışmasının içinde bulunan gençlerin en büyük amacı, her iki tarafında ülkeyi kalkındırmak için bir birine üstün gelme mücadelesidir. Sağ ve sol adı altında yapılan kavga, aslında Ülkücüler ve Türkiye’yi komünist bloğa bağlamak için Sovyet ve Kızıl Çin destekli komünist ve bölücü gençler arasında yapılmaktaydı.

Diğer bir gurup daha vardı ki, ülke gençleri arasında kıyasıya kavga yapılırken, onların bacak arasından sıvışıp, gençlik yıllarından itibaren zengin bir sahip edinme, yağlı ballı bol muhabbetli sofralar hayali kuruyorlardı. Hele bunlardan birisi var ki hep; babasının zengin ve ünlü siyasetçilerinin sofralarında bulunmasını söyleşi ve yazılarında övünerek zevkle anlatır ve kendisi de bu gün aynı yolu takip etmektedir.

Hele bunların içinde birisi var ki, önüne yağlı kemiği kim atarsa onun namı hesabına havlamaktan hiç çekinmez. Yoksa durup dururken;

Herhangi bir partisi yok,

Televizyonlara çıkması yasak,

Kimseyle kişisel hesabı yok.

Ama memleketin neresine gitse milletin büyük çoğunluğu tarafından bağrına basılan Sayın Meral Akşener’le neden uğraşılır? Hem de ne uğraşma belaltı vuruşlarından daha adice. Necip Fazıl’ın bu tür adamlar(!!!) için kullandığı bir tabir vardı: “Sana alçak diyemem alçaklık seviye ifade eder çukur adamsın çukur”

İnanın Necip Fazıl bu gün yaşasa bu cümleyi kullanmaz ağzından daha da ağır kelimeler dökülürdü.

Eski siyaset ve fikir adamları, rakiplerine karşı ölçüyü kaçırıp, ağızlarını bozmadan, birbirleri hakkında ahlaki seviyeyi hep korumuşlardır.

Yılların iki amansız düşmanı Peyami Safa ve Nazım Hikmet kavgasına kısa bir göz atalım:

Peyami Safa’dan Nazım Hikmet’e:

İçinde hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır bu… Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı(dır)…”

Nazım Hikmet’ten Peyami Safa’ya:

Herhangi bir fikre taassupla bağlanmanın, insanı bir sürü adamı haline soktuğunu söyleyen bu tip, mesela masonluk fikrine ve idealine kör bir taassup ve müthiş bir imanla bağlanmıştı ve bu bağlanışta o kadar ileri varmıştı ki bir mason locasına girebilmek için üç defa eşik aşındırıp üç defa reddedilmeyi bile göze almıştı.”

Ama Engin Ardıç ve onun gibilerin yazılarının bir kelimesini bile bu sayfaya almak, sayfa kirlenmesine sebep olacağından, en iyisi onları bulundukları lâğım çukurunda bırakmak.

Hep saygı ve sevgiyle kalın.

 

Sılası Türkçe

0

Elazığ’da yayımlanan Kültür ve Sanat Dergisi ‘Bizim Külliye‘, eli-yüzü düzgün, muhtevası dolgun, fikriyatı olgun, ciddî ve faydalı bir yayındır. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Nâzım Payam‘ın altıncı kitabı, ‘Sılası Türkçe‘ adı ile okuyucuya sunuldu.

Eser, İstanbul hasretini edebiyat teknesinde duygu hamuru ile yoğurarak ‘İstanbul aşkı‘na dönüştüren ‘İçimdeki Kuşlar İstanbul’a Uçun‘ başlıklı yazı ile başlıyor.

Genç Ahmet Hamdi Tanpınar’ın; edebiyat, şiir ve sanat tarihi ilminin zirvelerine çıkışını anlatan şu satırlar, meraklısına sunulmuş emin ve garantili bir yol haritasıdır:

Tanpınar; ilme, sanata iştahlı lâkin rotasız, düzensiz bir gençtir. Hocası Yahya Kemal’le tanışırlar. Yahya Kemal muteber öğrencisini derslerden sonra yanında tutar. Fırsat buldukça O’nu semt semt kültür, sanat mahfillerinde dolaştırır. Yalnızca çeşme başlarında soluklanmak kaydıyla şimdilerde harap olmuş han, hamam, kışla, tekke, mescit, cami ve külliyeleri gezdirir. Bize özgü kubbelerin düzenini gösterir. Yeni edebiyatımızda kısım kısım nadasa bırakılmış İstanbul’u yeniden fethedercesine ve bir bütün olarak O’nun zihnine işler.

Netice mi?

Netice; Yahya Kemal’in Aziz İstanbul izlenimlerine karşılık Beş Şehir! (s: 17)

O Beş Şehir ki 71 senedir bırakınız üzerine çıkmayı, seviyesine erişen bile olmadı.

Elinden tutulacak rotasız, düzensiz ve fakat ilme, sanata iştahlı gençler mi yok, gençler var da elinden tutacak Yahya Kemaller mi yok?’ Diyerek tasalananlara müjde: Nâzım Payam var.

İstanbul‘ denilince gönül tellerinden hüzünlü sesler çıkan İstanbul âşıklarına kulak vermek gerek:

Şehrin bozulan silueti, göğü delercesine yükselen binalar, onların gölgesinde kaldığı için asil bir mahzunluğa bürünmüş tarihi muhteşem binalar, çeşmeler camiler ve hatta kiliselerle havralar… Cam giydirilmiş heyula binalar, şehrin gayrimeşru veletleri gibi sırıtırken… hayır küstahça ve tepeden bakarken o canım binaların eşiğinde oturup ağlamaktan başka yapacak iş kalmamıştır.

Yahya Kemal ‘İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar?’ diye yazıyor, Münir Nurettin bu bercesteyi Nihavent besteye dönüştürüyor. Yahya Kemal’imiz yok, Münir Nurettin’imiz yok. Onları bilmeyen, duymayan çok…

Çok fakirleştik.

İkinci Beş Şehir’i daha ne kadar bekleyeceğiz? Antalya, İzmir, Malatya, Manisa, Sivas ve diğerlerinin öksüzlüğü, sahipsizliği daha ne kadar devam edecek?

Nâzım Payam’ın ifadesiyle bu şehirleri ‘…bu şehirleri kitaba, tecrübeden doğmuş bir sanat mucizesine yahut hüzünlerden süzülegelmiş bir vefaya bürünerek…’ kim diriltecek?

Vatan evlatları biliyor: Şehirlerimizi, milletimize çok görenler, milletimizin bu güzelliklere lâyık olmadığını iddia eden harici düşmanlarımız var. Hini hâcette kadını-erkeği, 7’den 77’ye topyekûn müdafaa ile onları koruruz da… içimizdeki rant-oburlara karşı elsiziz, dilsiziz.  ‘Yatay mimari‘ ifadesi hoşumuza gidiyor da, ‘şimdiye kadar nerede kalındığını‘sormak kimsenin haddi değil.

Sılası Türkçe, usta kalem Nâzım Payam’ın; şehir, şiir, edebiyat temalı, deneme türünde 37 adet seçilmiş yazılardan oluşuyor. Üstâdın sihirli bir kalemi var. Sihirbaz maharetiyle, zekânın labirentlerinde ışık hızıyla dolaşıyor. Nüvîsî’den Cemil Meriç’e, Dîvan şiirinden Edirneli Nazmî’ye ulaşıyor. 18. yüzyıla gelindiğinde, artık başka bir şeye ihtiyacımız olmadığı düşüncesiyle rehavete büründüğümüzü anlatıyor.  Esirmelerimiz bile bize gönderilenlerin taklidi üzerine filizlenmiş. Gün gelmiş, ne bahçe kalmış, ne bohça… (s: 29-36)

Eser, ‘seçme denemeler’ görüntüsü verse bile yayın dünyamızın, yazarının ‘dergici’ olmasından kaynaklanan bir maharetle, dergiciliğimizin problemlerini de mercek altına alıyor ve ortaya isabetli teşhisler koyuyor. (s: 37-66)

Nâzım Payam yönetimindeki Bizim Külliye Dergisi, taşra çoraklığının, kuraklığının imkânsızlıklarına inat, Elazığ’ın henüz kurumamış sanat-edebiyat damarının, kalemini beyin veya göz cerrahının neşteri gibi kullanan edebiyat âşıklarının maharetiyle, gür bir pınara dönüştürüyor. Yazar bu bölümde, başarıya giden yoldan hikâyeler sunuyor.

Ve… Kitaba adını veren: Sılası ‘Türkçe’ başlıklı bölümdeki teşhis: Edebî derdimiz hem ‘ebedî’dir. Hem de ‘ezelî’… (s: 84-88) Bu bölümde, ‘de’ler mi ayrı yazılacaktı ‘da’lar mı? Diye soran eblehlerin bile faydalanacakları bilgiler var.

Kitapta yaşanmış ve yaşanmaya devam eden öğretici hikâyeler de var. ‘Okuduklarından neler öğrendim, aklımda neler kaldı?‘ sorusunu kendi kendine soranların kitapla ilgileri, okumak için harcadıkları zamanın 10 katını aşacak kadar düşündürücü.

Dergiciliğin bir karasevda olduğunu belirten ‘Dergi Merakı’ başlıklı yazı, vaktiyle dergi çıkaran, hâlen çıkarmakta olan ve dergi çıkarmayı düşünenlerin yolunu aydınlatıyor. (s: 146-151)

İçerisinde bulunduğumuz 2017 yılında 81. yaşını idrak etmekte olmasına rağmen 18 yaşın enerjisi ve verimliliğiyle şairliğini değilse bile edipliğini ve hatipliğini devam ettiren Yavuz Bülent Bâkiler 160-164. sayfaları tezyin ediyor.

Sevenleri okumalı.

Dergiciliğin çilesini-ıstırabını anlatan 172-176. sayfalar, anlatılan yaşanmış hikâyelere rağmen dergi yayımlamayı düşünenlere, ‘aman geç kalmayayım‘ dedirtecek şekilde kışkırtıcı dâvetiye gönderiyor.

Her taşın altında bir zümrüt bulmak hayaldir. Fakat kitaptaki her kelimenin ardında bir cevher bulmak mümkün… Bu satırların yazarı, aylardır ‘ahlâk’ kelimesi ile ‘etik’ kelimesi arasındaki bağlantıyı -daha doğrusu- bağlantısızlığı arıyordu. Aradığını derginin tashih işlerini yapan Mahmut Bahar’ın cümlesinde buldu:  ‘Şimdi hürriyet kelimesine anlamdaş olarak özgürlük kelimesini gösteriyorlar. Oysa ‘özgürlük’ içi henüz mukaddes olanla doldurulmamıştır. An itibariyle bu kelime anarşi kokuyor.’ (s: 88)

Varılan hüküm:

Etik kelimesi de amonyak kokuyor.

Teşekkürler Nâzım Payam… Teşekkürler Mahmut Bahar…

12 X 19,5 santim ölçülerinde, 191 sayfalık kitap Mart 2017’de yayımlandı.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12           e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

NÂZIM PAYAM:

1955 yılında Elazığ’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini aynı ilde tamamladı. Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü Türkçe ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yurdun çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yaptı. Türk Edebiyatı, Türk Dili, Kültür Dünyası, Dergâh ve Harput Çırası gibi kültür-sanat-edebiyat dergilerinde şiir, deneme ve eleştirileri yayımlandı. 2013 yılında Ses ve Yaz (Ötüken Neşriyat, 2014, 2. Basım.) isimli eseri

, kimlik çatışması, kimliksizlik gibi problemler artarak devam etmektedir.

Kimlik problemi çözüldüğünde ülkemizin birçok problemi de çözülecektir.

Hıristiyan batılılar kendilerinden olmayanları kimliksizleştirerek insanların kendilerine olan güveni önce aşındırıyor sonra kaybettiriyor. Kendine güvenini kaybeden insanların teşkil ettiği bir topluma, istenilenleri yaptırmak kolaydır. Batılılar bunu yapıyorlar ve büyük ölçüde başarı sağlıyorlar. ‘Bizden bir şey olmaz‘ kanaaati bu çalışmaların ürünüdür.  İstediklerini ESKADER ve Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın deneme kitabı olarak ödüllendirildi. 1999’dan beri Elazığ’da yayın hayatına devam eden sanat-edebiyat dergisi ‘Bizim Külliye’nin genel yayın yönetmenidir.

Yayınlanmış eserleri: *Sonrası Güldür Açar (Şiir), *Ben Kendimi Dağ Bilirim (Şiir), *Eylül Tarafı (Deneme), *Ses ve Yaz (Deneme) *Ateş Islağı (Şiir) *Sılası Türkçe (Deneme)

 

KUŞBAKIŞI:

KİMLİK SİZSİNİZ!

Ülkemizde ağır ve ciddî bir kimlik problemi vardır.

Kimliğini bulamama, kimliğini beğenmeme, kimliğinden utanma, kimliğine yabancılaşma, kimliğini reddetme, kimliğini küçümseme, kimlik baskısırahatlıkla yaptırıyorlar.

Müslüman-Türk kimliğine sıkıca sarılıp kendimize olan güvenimizi geliştirirsek târihimizdeki gibi yeniden ayağa kalkar ve gelişmiş ülkeler arasındaki hak ettiğimiz yeri alırız.

Kimliğiyle barışık olan Türk milletinin evlatları ülkemizin geleceğinin sigortası olacaktır. Millî kimlik yabancılaşmaya karşı milletimizin korunma kalkanı, delinmez zırhı, kimliksizliğin panzehiridir.

Osman Azman’ın ‘Deneme’ şeklinde kaleme aldığı eser, 13,8 X 21 santim ölçülerinde, 96 sayfa olarak Ocak 2017’de yayımlandı.

KAKNÜS YAYINLARI / KIZKULESİ YAYINCILIK VE TANITIM HİZ.

Dağıtım: Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Nu: 3 Cağaloğlu, Fatih İstanbul Telefon: 0.212-520 49 27                                                    Belgegeçer: 0.212-520 49 28  e-posta: satis@kaknus.com.tr //  www.kaknus.com.tr

 

SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED

Editörlüğünü Casim Avcı’nın yaptığı, Hz. Peygamber’i çeşitli yönleriyle değerlendirmeyi amaçlayan 200 sayfalık kitapta, O’nun genel olarak hayatı; ahlâkı, günlük yaşayışı ve ibâdetleri; ailevî, siyasî, hukukî ve askerî kişiliği; Kur’an’a göre konumu, mûcizeleri ve insanlığa örnek oluşu; İslâm kültür târihinde nasıl algılandığı ve hakkında hazırlanan sanat ve edebiyat eserleri gibi konular ele alınmaktadır.

İSAM-İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR MERKEZİ YAYINI:

İcadiye Bağlarbaşı Caddesi Nu: 40 Üsküdar 34662  İstanbul. Telefon: 0.216-474 08 50

Belgegeçer: 0.216-474 08 74 e-posta: isam@isam.org.tr www.isam.org.tr

 

 

OSMANLILAR’DA SOSYO-EKONOMİK YAPI:

310 sayfalık kitaba 2 sayfalık takdim yazısı yazan Yaşar Duru, Yazar Necdet Sevinç’in ‘Osmanlı-Selçuklu dönemlerinin sosyal, kültürel ve ekonomik müesseselerini milliyetçi-toplumcu bir görüşle ele aldığını.’ Belirtiyor. Necdet Sevinç, kitabında Kanuni’nin yeni zuhur eden Luther’le ilgilenmesi Avrupa birliğini bozmaktan başka hiçbir şeyle izah edilemez,  Böylece Türk başşehri, Fransa’yı ve Lüther’i himâye ederek kuvvetli bir rakibi zararsız hale getiriyordu.’ Türk-Devşirme Mücâdelesi başlıklı bölümde ‘çeşitli milletlere mensup bir köleler sürüsünün devletin ve devleti kuran ırkın kaderine hâkim olması imparatorluk bünyesinde milliyetçilik hareketlerinin şuurlanmasına yol açmış ve bu şuur zaman zaman silahlı çatışmalara, isyanlara, başkaldırmalara dönüşmüştür ki,  Anadolu isyanlarının çoğunun temelinde bu ırkî sebep vardır.’ Gibi görüşlerle târihi olayları ve yapımızı yorumlamıştır.

Kitabın Ek-1,  Vezir-i Azamlar bölümünde 292 vezir-i azamın, Ek-2 Kaptan-ı Deryalar bölümümde 200 kaptan-ı deryanın, Ek-3 Defterdarlar bölümünde 246 defterdarın, Ek-4 bölümünde 151 Hariciye Nâzırı’nın  ırkını, görev süresinin târihini incelemiştir. Eserdeki genel kaynaklar çok zengindir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

 

KISA KISA… KISA KISA…

 

1-AMERİKA’NIN YASAK HİKÂYESİ: Dario Fodan Çeviren:  Dilek Silahdaroğlu / Habitus Kitap

2-BİR DEVRİN SON SULTANI 2. ABDÜLHAMİD: Prof. Dr. Vahdettin Engin / Yeditepe Yayınevi

3-ESKİZ DEFTERLERİMDEN OSMANLI MİMARİSİ: Serap Ekizler Sönmez / Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları.

4-HAREMDE TAHT KURANLAR NURBANU VE SAFİYE SULTAN: Özlem Kumrular / Doğan Kitap.

5-FİLİSTİN SEYAHATNAMESİ  / Seyahatname-i Arz-ı Filistin: Nazmi Eroğlu, Abdülkadir Altın, Mehmet Refet / Bilge Kültür Sanat Yayıncılık.

 

 

 

DERKENAR:

‘ŞABAN’…

MECİT YILDIZ

‘Şaban’ kelime olarak ‘patika’ manasına gelen ve ‘faydalı bir yol‘ anlamında kullanılan ‘sî’b’ mastarından türeyen ve İslâm literatüründe çok önemli bir mevkisi olan kelimedir. ‘Şaban’ aynı zamanda üç aylar dediğimiz faziletli aylardan biridir.

Anadolu’da da çocuklara bir zamanlar severek verilen bir ad idi.  Ta ki ‘Şaban filmleri’ çekilene kadar! Dikkat çekicidir: Bu filmden sonra bu ismin tercih edilmeyen hatta alay etmek için kullanılan bir sıfat olarak toplumdaki yerini alması da bu tarihten sonralara rastlar.

Kemal Sunal’ın başrolünü üstlendiği ‘Şabanoğlu Şaban‘, ‘İnek Şaban‘, ‘Şaban Askerde‘, ‘Gurbetçi Şaban‘, ‘Şabaniye‘ gibi filmler bir bir beyaz perdeye indikçe bu güzel isim toplum hayatında anlam kaymasına uğradı ve ‘aptal‘, ‘geri zekâlı‘,  ‘câhil‘ anlamlarını çağrıştırmaya başladı! İnsanlar tabîi olarak çocuklarına bu ismi vermemeye başladılar.

Dikkat ettiniz mi belli bir yaşın altında bu ismin görülme oranı bir ‘Recep‘, ‘Ramazan‘ ismine göre düşük ve hatta yok denecek kadar az!

Hababam Sınıfı‘ adlı oyunu kaleme alan yazar Rıfat Ilgaz tarafından bu ismin böylesine yozlaştırılıp, tesâdüfen kullanıldığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz demektir. Kastamonu Cide doğumlu olan yazar Eğitim Enstitüsü mezunu ve bir süre Türkçe öğretmenliği yapmış.  Sabahattin Ali, Sabahattin Kudret, Mim Uykusuz gibi isimlerle birlikte  ‘Marko Paşa‘ dergisi etrafında yazılar yazmaya başladı. Bir süre mesleğinden çıkarıldı ancak zamanın Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından usule aykırı bir şekilde yeniden tâyin edildi.

Gelelim bu yazar ile ‘Şaban’ ismi ile olan münasebetine!

Neden eserlerinde bu ismi böylesine olumsuz karakter ve tiplerde kullandı acaba? İslâm