23.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 678

Ramazan Bayramı’nda Yurt ve Dünya

0

2017 yılı Ramazan bayramını buruk bir sevinç içinde kutluyoruz. İslâm âlemi Batı’nın âdeta oyuncağı olmuş. Dış siyasette onların bin bir entrikaları sonucu şaşkın vaziyette. Her biri, birbiriyle şu veya bu şekilde; eften püften sebeplerle gerilim hâlinde. İşte bu ortamda mübarek Ramazan bayramını kutluyoruz. Bu vesile ile Ramazan ayının yüzü suyu hürmetine Allah’tan bugünlere nazaran çok daha aydın ve ışıltılı bayramlar idrâk etmemizi temenni ediyorum. Gözlerin pırıl pırıl parladığı, İslâm âleminin birbiriyle kucaklaştığı, nice bayramlara ulaştırmasını Yüce Rabbimden umuyor ve bekliyorum.

Şüphesiz, ümitsiz değilim. İnşallah, bundan sonraki bayramlarımızı; daha güzel günlere kavuşmuş olmanın sevinciyle kutlayacağız. Değil sadece İslâm âlemi, dünyanın da yüzü gülecek. Muhteris, hırslı politikacıların defteri dürülecek.

Bu mübarek ve asîl Türk milletinin bayramını kutlarken; başta Türkiye’miz olmak üzere hepsi de kardeşimiz olan İslâm âleminin ipi sinsice çekilmek isteniyor ve hatta çekiliyor da! Çeşitli siyasî söylemlerle kafası karıştırılıyor. İslâm âleminin bulanık sularında menfaat ve çıkar balıkları avlamak istiyorlar. Ama:

Unutmasınlar ki, ava giden avlanır.

Unutmasınlar ki, her gecenin bir sabahı var.

Unutmasınlar ki, bahar kıştan sonra.

Unutmasınlar ki, atmacanın serçeye tasallutu; onun uçuş kabiliyetini artırır.

Batı ve İsrail’in insanlık aleyhinde sinsi, menhus ve uğursuz çıkarları var. Fakat her türlü karanlık düşünceleri, ayaklarına dolaşacak. Kendi başlarının derdine düşecek. Ummadıkları bir uyanış karşısında küçük dillerini yutacaklar.

İslâm âlemi Türkiye’nin baş rolü oynayacağı bir kendine gelişle uyanacak. Çabuk bir kıyamet kopmazsa; Allah’ın izniyle, Türkiye diğer kardeş İslâm devletleri ile İslâm’ın sancağını dünyanın dört bir yanında şerefle şanla yeniden dalgalandıracak.

Mevsimler birbirini kovalar. Bazen kış, bazen bahar, bazen de sonbahar olur. Bunun gibi, insanlığın ve devletlerin kaderinde de mevsimler vardır. Türkiye ve diğer İslâm devletleri el ele vererek dünyayı şaşırtacak. İnsanlığın yüzünü güldürecek. Kıyametten önce dünya tarihine yepyeni beyaz sayfalar eklemekten gurur duyacaklar.

Yeter ki, İslâm’ın bahadır evlâdı Türkler.

Yeter ki, İslâm’ın zeki evlâdı Mısırlılar.

Yeter ki, islâm’ın ağırbaşlı devleti İran.

Yeter ki, İslâm’ın serhat devleti Pakistan.

Yeter ki, yiğitler otağı Afganistan. El ele versinler. “Mü’minler, ancak kardeştir.” düstur, prensip ve ilkesini iliklerine kadar duysunlar.

İşte, ancak bu ruhla şahlanan Müslümanlar; hem kendi yaralarını sarmak, hem de dünya insanlarına merhamet, şefkat ellerini uzatmak imkânını bulacak. Ne gam be dostlar!

“Bir şem’a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.”

İşte 2017 Ramazan bayramına bu duygularla giriyor, bu hislerle birbirimizi kucaklıyor. Bu duygularla önce yurtta, sonra cihanda sulh ve barışın gerçekleşeceğine inanıyoruz. Geniş dairedeki bu Ramazan bayramı yaklaşımını dile getirdikten sonra, cümle hemşerilerimin mübarek Ramazan bayramlarını da kutluyor. Büyüklere saygılar, küçüklere sevgiler sunuyorum.

Özellikle Ordu-MESUDİYE gazetesinin her ay elimize geçmesinde dahli bulunan, başta gayûr Sefai Bey olmak üzere tüm emeği geçenlerin Ramazan bayramlarını kutluyor. Yerel gazetemizi bu günlere ve aynı titizlikle yarınlara da taşıyacakları için, şimdiden takdir, tahsin ve tebriklerimi sunuyor. Ayrıca, Ordu-MESUDİYE gazetesinin tüm okuyucuları ile nice Ramazan bayramlarına erişmemizi Yüce Tanrı’dan niyaz ediyorum.

Ordu-MESUDİYE’liler olarak; Türkiyemiz ve İslâm âleminin sulh ve sükûn içinde, tam bir refah ve huzura kavuşmuş ve her hususta ilerlemiş bir hâlde; İslâm, insanlık ve medeniyet yolunda, ilk günkü heyecanla, nice Ramazan bayramına kavuşuruz inşâllah.

 

Pembe Medya

Pembe Gazete” tabirini duymuşsunuzdur. Gazete harici yayın araçlarını da dâhil edip,”pembe medya” diye kavramı ben genişlettim.

Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin adamı olarak bilinen petrol, çelik ve banka imparatoru John Davison Rockefeller’in ölüm döşeğinde iken mutlu olması için tek nüsha olarak çıkarılan bir gazeteden bahsedilir.

Doktorların 98 yaşındaki babalarının “hiç üzülmemesini gerektiği” tavsiyesine uyarak, oğulları O’nun her sabah okuduğu ve sahibi oldukları büyük gazeteye talimat vermişler. Her gün tasarımıyla, yazarlarıyla, magazini ve haberleriyle sahici fakat bir adet basılan bir gazete çıkarmışlar.

Bu gazetenin her bölümüne Baba Rockefeller’i mutlu edecek haberler ve yorumlar serpiştirilirmiş.

Mesela ABD Başkanı’nın “Rockefeller’in ülkenin en değerli ve bilge adamı olduğuna” dair bir beyanatı yer alırmış. Rockefeller’in şirketlerinin borsadaki parlak başarıları, bankalarının yüksek karlılığı rakamlarla anlatılır, Rockefeller’in Standart Oil şirketinin petrol sondajlarında petrol fışkırırken, rakip şirketlerin kuyularından tuzlu su çıktığı bildirilirmiş. Bu gazeteye göre, siyasette Rockefeller’in tuttuğu Cumhuriyetçi Parti, beyzbolda taraftarı olduğu takım başarıdan başarıya koşarmış. Hatta yıldız falı köşesinde, burcu daima sağlık ve afiyet tahminleri ile dolarmış.

Böylece her sabah gazetesini okuyan Rockefeller ölünceye kadar mutlu olmuş.

İşte böyle gazetelere “pembe gazete” deniyor.

***************************************

Dünyanın En Kötü Sesli Şarkıcısı

Herkes Baba Rockefeller kadar şanslı olamıyor.

Böyle mutlu edilmek üzere planlanmış fakat sonu daha buruk bir başka gerçek hikâyeden bahsedeceğim.

1940’larda ABD’de yaşanmış bu hayat hikâyesinden yola çıkarak hazırlanmış bir film seyrettim. “Florence” isimli film başarılı senaryosu, yönetimi ve ünlü oyuncu Meryl Streep‘in muhteşem oyunculuğu ile birçok ödüller kazanmış.

Filme konu olan Florence Foster Jenkins New York sosyetesinin tanınmış simalarından biridir. Florence zengin, içinde müzik tutkusu olan fakat yeteneksiz bir kadındır. Kocası O’nu mutlu etmek için yeteneksizliğini kendisinden gizlemiştir. O’nun mutlu olması için, O’ndan habersiz bir sistem kurmuştur.

Kocası St. Clair Bayfield’in yüksek ücretlerle tuttuğu ünlü müzisyen hocalar Florence’e müthiş bir yetenek olduğunu söylemektedir. Kocası yıllarca kendi kiraladığı bir salonda kapalı gişe konserler düzenlemektedir. Parayla getirdiği dinleyicilerin müthiş alkışlarıyla Florence’nin özgüveni beslenmektedir. Konserlerden sonra, hep övgülerle dolu yorumlar hazırlatmakta ve gazetelerde para karşılığı yayımlanmasını sağlamaktadır.

Bütün bu övgü, alkış ve yorumlar sebebiyle yeteneksiz, sesi “kapı gıcırtısından hallice” Florence kendisinin çok iyi bir soprano olduğunu zannetmektedir.

İlerleyen yaşına ve müthiş yeteneksizliğine rağmen, büyük bir sanatçı olduğuna inanan Florence, müzik tutkusunu Carnegie Hall‘de vereceği bir konserle taçlandırmak istemektedir.

Daha sonraları “opera tarihinin en kötü sesi” olarak anılacak Florence’ın bu ünlü müzikholde de konser vermesi sağlanır.

Bütün gazetelerde parayla övgü dolu yorumlar yayımlanır. Ama bu defa bir tek gazeteci satın alınamamıştır.

Bu gazeteci sırf para gücü ile kazanılan haksız şöhrete karşı çıkmakta, kulakları tırmalayan bu sesi insanlara dinletmenin haksızlık olduğuna inanmaktadır. Kocası, O gazetecinin gerçeği haykıran yorumunun gazetede yayımlamasına mani olamasa da, Florence’ın okumaması için gazeteyi satıcılardan toplatır. Ama buna rağmen Florence’ın gazeteyi okumasına engel olamaz.

Zavallı Florence ilk defa, kocasının yarattığı ve yaşattığı fanustan çıkarak, çıplak ve korkunç gerçekle yüzleşir. Bu acı gerçek Florence’ın mevcut hastalığını tetikleyerek ölmesine sebep olur.

Florence’ın sağlığında kaydedilen konser plakları O’nun ölümünden sonra en çok satanlar arasına girmiş. Bu ses kayıtlarını veren internet siteleri de en çok tıklanma rekorları kırmakta imiş.

Tabii bu yoğun talep güzel müzik dinlemek isteyenlerden değil, gülmek için dinlemek isteyenlerden geliyormuş.

***************************************

Türkiye’nin Pembe Medyası

Türkiye’de yayımlanan gazeteleri okuduğumda, TV’leri seyrettiğimde “pembe medya” ile kuşatılmış olduğumuz hissine kapılıyorum.

Cumhuriyet tarihimizin en netameli döneminden geçerken her şey güllük gülistanlık gösterilmekte.

Şehitler, cenazeler. Onbinlere verilen belediye iftarlarında karnını doyurmak için sıraya giren kalabalıklar. Dış politikada yalnızlaşma, etrafımızı kuşatan düşman koridorlar. Ahlaktan soyutlanmış sözde dindarlık. Kendi dilinde okuduğunu anlamakta, kendini ifadede zorlanan gençler. İşlenmeyen topraklar, çöken tarım politikası, köyleşen şehirler. “Beka sorunu” yaşayan bir ülke.

Sanki bunların hiçbiri yok. Sanki ülkemiz bir huzur, refah ve medeniyet adası!

Yazarlar, yorumcular ülkeyi bu hale getirenlere övgüler düzmekte sıraya girmişler. Dış politikada, ekonomide, adalet sisteminde, terörde, eğitimde, toplumsal birlik ve dirliği sağlamakta son derece başarısız olmuş yöneticileri “asrın lideri” gibi ölçüsüz unvanlarla anmaktalar.

En çok satan gazeteler, en çok izlenen TV’ler sanki bir “Rockefeller gazetesi” gibi.

En çok satan gazeteler, en çok izlenen TV’ler sanki bir Florence’ı mutlu etmek üzere ayarlanmış gibi.

Halkımız da Florence’ın paralı dinleyicileri gibi, mutluluk içinde “Cumhuriyet tarihinin en kötü yöneticilerini” alkışlamakta.

Ramazan’ınız mübarek, mutluluğunuz daim olsun sayın seyirciler…

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Samsun Seyahati (1)

Aydınlar Ocağı Derneklerinin her sene Mayıs ve Kasım aylarında olmak üzere yılda iki defa Şurası yapılmaktadır. Bu cümleden olarak, bu yılda Mayıs Ayı Şurası, bundan önce Sivas’ta yapılan 44. Şura’da alınan karar mucibince, Samsun Aydınlar Ocağı Başkanlığının ev sahipliğinde yapıldı. Yapılan bu toplantı Aydınlar Ocaklarının 45. Büyük Şurası oluyordu.

12-13-14 Mayıs 2017 tarihleri arasında yapılan bu toplantıya, Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensupları olarak, Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez Bey’in riyasetinde bir ekip ile iştirak edildi. Ocak mensuplarından bu toplantıya,

-Ocak Başkanı Av. Ruhittin Sönmez ve eşi Dr. Ayşe Gülden Sönmez;

-Ocak Başkan Yardımcısı ve 55 dilde Tercüme Bürosu sahibi Yeminli Tercüman Cemal Barış ve eşi Harita Mühendisi Hatice Nur Barış ile mahdumları Hasan Barış, Hayrettin Barış, Cihan Fatih Barış;

-İSKİ Eski Yönetim Kurulu Üyesi Musa Ordu ve eşi Reyhan Ordu;

-Ocak Yönetim Kurulu Üyesi Kim. Yük. Müh. Mustafa Görgün,

-Ocak Denetim Kurulu Başkanı İdris Türkten,

-Ocak üyesi Hyundai çalışanı Ahmet Buğrahan Sönmez ve eşi Malhun Sönmez

İştirak etmişlerdir.

Samsun yolculuğumuz Sabiha Gökçen Hava Alanından başlayacağı için İzmit Ocak mensupları olarak hava alanına gitmek için akşamdan anlaştığımız üzere, Cuma günü sabahleyin saat 6.oo da İstanbul’a müteveccihen iki araba halinde hareket ettik Zira uçağın kalkma saati 9.oo idi. Saat 7.oo civarında Kurtköy Mehmetçik Dinlenme tesislerinde toplandık. Burada biraz dinlendikten sonra, hava alanına doğru yola çıktık. Hava alanı, tesislere çok yakın olduğu için kısa bir zaman sonra alana vardık. Ancak terminal binasına gitmeden önce arabaları hava alanına yakın bir yerde bulunan İSPARK’a ait otoparka bıraktık. Zira bu şekilde yapmak İzmit’e servis arabaları ile gidip gelmekten daha hesaplı oluyormuş. Otoparktan servis arabaları ile İç Hatlar gidiş terminaline geldik

Burada İstanbul ve Sakarya Aydınlar Ocağı mensupları ile karşılaştık. Her zaman olduğu gibi ilk karşılaştığımız kişiler Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yard. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve eşi Emel Hanım ile Onların ayrılmaz bir arkadaşı olarak bildiğimiz, Ocak Yönetim Kurulu Üyesi İnş. Yük. Müh. ve İş Adamı Cengiz Arslan ve eşi Perihan Hanım oldu. Hep beraber uçuş belgelerini aldıktan sonra valizlerimizi uçağın bagajına teslim ettik. Saat 8.30 da da uçağa binip yerlerimize oturduk. Uçak tam saatinde saat 9.oo da havalandı. Bir saat süren rahat bir yolculuktan sonra, hayırlısı ile saat 10.oo da Çarşamba Hava Alanına indik. Çarşamba hava alanı küçük bir alan olup, alanda sadece iki uçak buluyordu.

Buradan bizi beklemekte olan arabalara binerek kalacağımız otele doğru hareket ettik. Kalacağımız otelin uzaklığı 40 Km civarında imiş. Fakat yollarda bir hayli trafik sıkışıklığı olduğu için otele ancak bir saate yakın devam eden bir yolculuktan sonra varabildik. Bu arada arabalara da kişi başına 10 TL ödediğimizi ifade edeyim. Otele geldiğimizde saat 12.oo ye yaklaşıyordu. Kalacağımız otelin ismi Grand Amisos Oteli idi. İsmi yerli ve güzel değildi ama Bafra’ya giden ana yolun üzerinde bulunan, görünüş itibariyle güzel, yedi katlı, 4 yıldızlı bir oteldi.

Günlerden Cuma olduğu için Cuma Namazına gitmemiz icap ediyordu. Samsun da namaz vakti, İzmit’e nazaran yarım saate kadar daha erken olduğu için vaktimiz bir hayli daralmıştı. Bu sebeple otele giriş işlemlerini hemen yaptırıp, odalara valizlerimizi yerleştirdikten sonra abdestleri alarak hızlı bir şekilde yakında minaresi görünen camiye gittik. Ezan da, tam biz camiye varır varmaz hemen okunmaya başladı. Bu arada “niyet hayır, akıbet hayır” sözü aklımıza geldi. Caminin ismi, Atakum Atakent Yeni Cami idi.  Burada hayırlısı ile Cuma Namazını eda ettikten sonra otele döndük. Burada öğle yemeğini yiyip odalarımıza istirahate çekildik. Zira Şuranın açılışı saat 15.oo de yapılacaktı. Bu bakımdan dinlenmek için biraz vaktimiz vardı.

Saat 15.oo e doğru toplantının yapılacağı otelin en üst katında bulunan salona çıktık. Toplantıya iştirak çok iyiydi. Şûraya gelenler sabahın erken saatinde kalkıp uzun bir yoldan gelmiş olmalarına rağmen, Salonu tamamen doldurmuşlardı. Tabii ki, bu husus takdire şayan bir durum idi. Divan Başkanın seçimi ve müteakiben saygı duruşu yapıldıktan sonra, Divan Başkanı ilk sözü, açılış konuşmasını yapmak üzere, Şûraya ev sahipliği yapan Samsun Aydınlar Ocağı Başkanı Doç. Dr. Taner Tunç’a verdi. Başkan, bütün şuraya iştirak edenlere hoş geldiniz dedikten sonra, Samsun’da kaldığınız süre zarfında sizleri rahat ettirebilmek ve şuranın düzeli bir şekilde yapılmasını temin etmek üzere elimden gelen gayreti göstereceğini ifade etti.

Divan Başkanı daha sonra, Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal’ı kürsüye davet etti. Genel Başkan, yaptığı konuşmada en son Sivas’ta yapılan 44. Şuradan bu tarafa dünya da ve memleketimizde meydana gelen hadiselerin bir değerlendirmesini yaparak, tarihi bir şehir olan Samsun’da yapılmakta olan bu 45. Büyük Şuranın, memleketimiz için hayırlara vesile olması temennisinde bulundu. Genel Başkanın yaptığı konuşmanın dinleyiciler tarafından beğenildiğini ifade edebilirim.

Divan Başkanı, protokol konuşmaları meyanında Bafra Belediye Başkanı Zihni Şahin’e söz verdi. Belediye Başkanı yaptığı konuşmada muhtelif vilayetlerden gelmiş olan bütün misafirlere hoş geldiniz dedikten sonra, “Sizleri Bafra da ağırlamaktan büyük bir memnuniyet duyacağım” dedi. Konuşmasını yaptıktan sonra, ertesi günü İstanbul’da bir programı olduğunu beyan ederek salondan ayrıldı.

Yapılan protokol konuşmalarından sonra, programa göre, “Türk Devlet Sisteminde Kadının Yeri” konulu tebliğini sunmak üzere, Prof. Dr. Seher Balcı Çelik kürsüye davet edildi. Konuşması bir saate yakın devam eden Seher Hanımın konuşmalarından bir hayli istifade ettik.

Sunulan bu tebliğden sonra Şuranın Cuma günkü programı tamamlanmış oldu. Saat 18.30 da akşam yemeği için yemek salonuna gidildi. Yemekler açık büfe şeklindeydi. Kalite ve lezzet bakımından da gayet güzeldi diyebilirim.

Akşam yemeğinden sonra, programa göre, on km kadar uzaklıktaki bir salonda Tük Sanat Müziği Konseri varmış. Bazı arkadaşlar bu konsere gitti. Biz birkaç arkadaş gidemedik. Biz de deniz sahilini gezdik.  Oldukça uzun, bakımlı ve güzel bir sahili var. Gidenlerin anlattıklarına göre konser güzelmiş.

Böylece Samsun’da birinci günümüz tamamlanmış oldu. Cumartesi günü yeni bir güne başlamak üzere, saat 22.oo sıralarında odalarımıza çıkıp istirahate çekildik. 01.06.2017( Devam Edecek )

 

Niçin Okumuyoruz?

Dokuzuncu Kocaeli Kitap Fuarı, ilimize, özellikle de çocuklara; kitaplarla tanışma, yararlı etkinliklerle buluşma adına, bulunmaz fırsatlar sunarak sona erdi.

Her yaş insanımızı, kitapların gizemli dünyasında gezdiren fuar, sanırım üzerine düşen işlevi fazlasıyla yerine getirmiştir.

Umarım, toplum olarak hepimizin şikâyetçi olduğu “kitap okumama” sorununa da bir nebze çare olmuştur.

Yeterince kitap okumayışımızın, birden çok nedeni var elbette ki. Bunları yeniden ele almak istemiyorum. Ancak, çocuklarımızın daha çok kitap okumasını istiyorsak, onlara sunacağımız kitaplar da, her bakımdan kendilerine uygun ve kaliteli olmak zorundadır.

Çocuk kitabı, çocuğun yazılı ve görsel kültürle iletişimini sağlayan önemli bir araç, okuma alışkanlığı edinmiş bir birey olarak, yetişkinler dünyasında yer almasını belirleyen etkili bir uyarandır.

Bu anlamda çocuk kitaplarının, hem dış yapı (biçimsel), hem de içyapı (içerik) özelliklerine uygun olarak hazırlanması gerekmektedir.

Çocukların kullanımına sunulan kitapların yapısal nitelikleri, ileride okuma kültürü edinmiş bireylerin yetişmesi için bir alt yapı oluşturmalıdır.

Çocuklar, genellikle değişik boyutlardaki kitapları karıştırmaktan hoşlanırlar. Çocuğun el ve göz yapısına uygun, hacim ve ağırlık yönünden de taşınabilir olmasına özen gösterilmelidir.

Kitaplar, çocuğun sayfalarını rahatça çevirebileceği, günlük yaşamında dilediği an kullanabileceği, kullanırken de zorlanmayacağı bir araç özelliği taşımalıdır. İlköğretim çağındaki çocuklar için hazırlanacak kitapların 16 X 23 cm boyutlarında olması beklenir.

Çocukların kitaba saygı ve sevgi duymalarını sağlayan en önemli etkenlerden biri de, kitaplarda kullanılan kâğıttır. Kitabın görsel etkisini yansıtan, baskı niteliğini artıran, uzun süre kullanılabilirliğini sağlayan en temel öge kâğıttır.

Bu nedenle çocuk kitaplarında kullanılan kâğıdın, dayanıklı, kolay kırışmayan, yıpranmayan, kirlenmeyen, mat, birinci veya ikinci hamur kâğıt olması gerekir.

Özellikle, baskının arka yüze yansımasına; resimlerin ve yazıların üst üste binmesine, renklerin değişmesine, dağılmasına, harflerin iyi okunmamasına neden olan düşük gramajlı kâğıt kullanımından kaçınılmalıdır.

Çocuğun ilgi ve beğenilerini devindiren bir kapak, onun kitaba ve okumaya yönelik olumlu duygu ve davranış geliştirmesine neden olur. Kapaktaki görsel tasarım, sanatsal bir anlatım ile çocuğun ilgisini kitaba yöneltmeyi, çekmeyi başarabilmelidir.

Ailede okuma geleneğinin oluşturulabilmesi ve yerleştirilebilmesi için kitapların uzun süre özelliklerini yitirmeden ve dağılmadan kullanılması gerekir.

Bunun için, çocuk kitaplarında, kısa sürede dağılan tel zımbalı cilt yerine, sırttan tutkalla yapıştırılmış dikişli cilt yeğlenmeli, ciltleme kusurlarının olmamasına dikkat edilmelidir. Ayrıca, kenarları düzgün kesilmiş kitapların seçilmesine özen gösterilmelidir.

Kitap, çocuk için, bir eğlence, bilgilenme ve duyarlık kazanma aracıdır. Okuma eyleminin alışkanlığa dönüşmesi ile kitap arkadaşlığı arasında sıkı bir ilişki olduğu bilinmektedir.

Sayfa düzeni, estetik bakımından, okumayı ve izlemeyi rahatlatmalıdır. Sayfa düzeninde resim, metin ve sayfa kenarlarındaki boşluklar arasında göze hoş gelen bir bütünlük ve sayfada bulunan tüm öğeler arasındaki oransal uyum, estetik dengeyi sağlayan temel etkenlerdir.

Bu nedenle, çocuk kitabı çizerlerinin çocuğun dünyasını iyi tanıyan, onun ilgi ve gereksinmelerini iyi bilen usta sanatçılar olması gerekir.

Çocukta resim yapma, resim diliyle iletişim kurma isteğinin uyanması ve kitapla çocuk arasında sevgi bağı oluşması için, sanatçı duyarlığı ile yapılmış resimlere gereksinim vardır.

Çocuğun renkli ve devingen dünyasına resmin anlatım diliyle girmeyi başarabilen bir çizer, onların dil gelişimlerine de katkı sağlamış olur.

Çocuk kitaplarındaki resimlerin vazgeçilemez özelliği estetik değerleridir. Çocuklara, yalnızca kitap sayfalarını doldurma amacıyla yapılmış, özensiz, sevimsiz, tekdüze anlatımlı resimlerin yer aldığı kitaplar alınmamalıdır. Hiçbir şeyin çocuğun duygu ve düşünce sağlığından daha önemli olmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır.

Bazı kitaplar ne denli ucuz olursa olsun, çocuğa özgü duyarlıkların gelişimine katkı sağlamayacaksa çocukların kullanımına sunulmamalıdır.

Nitelikten ödün verilerek hazırlanmış bir kitabın ucuza satılması, çocuklara sunulması için haklı bir gerekçe oluşturmaz. Önemli olan kitabın fiyatı değildir.

Çocuğun gelişim evrelerine uygun yaşantılar kazandırmaya aday kitapların seçimi konusunda gösterilecek duyarlık, çocuğun eğitimine verilen önemin de somut bir kanıtı olacaktır.

Çocuklara seslenen kitap resimlerinin, estetik kaygı ön planda tutulmak koşuluyla, daha çok, renkli olması beklenir. Ancak, istenilen niteliklere sahip olsa bile, baskı sırasında renkleri karışmış resimlerin yer aldığı kitaplar da çocukların kullanımına verilmemelidir.

Çocuk kitaplarında kullanılacak harflerin, çocukların yaşlarına uygun olarak, gözü yormayacak, onların sözcükleri rahat okuması ve anlamlandırmasına olanak sağlayacak boyutlarda olması beklenir.

Harfler net olmalı, kolay okunabilmelidir. Harf, sözcük ve satır aralarındaki boşluklar sayfa düzenindeki tasarımı bütünlemeli, sayfaya sevimlilik ve görsel bir çekicilik katmalıdır. Satır aralarındaki boşluklar da harflerin boyutlarıyla orantılı olmalıdır.

Okulöncesi dönemdeki çocuklar için hazırlanan kitaplarda, okuma hızını düşürmeyecek, 24 punto, 22 punto ve 20 punto büyüklüğünde ve normal kalınlıktaki harflerin kullanılması gerekir.

Satır sonlarında sözcüklerin bölünerek hece çizgisinin kullanılması; tümcelerin sayfa sonlarında bitirilemeyerek yeni sayfaya taşınması, çocukların okuma hızı önünde engel oluşturur.

Çocuk kitaplarında tema, açık, kesin ve yalın olmalıdır. Çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey sevgidir. Kitaplardaki, sevgi, dostluk, barış ve güven duygularıyla örülmüş anlatımlar, onların demokratik bir kişilik geliştirmeleri açısından önemli bir işlevi yerine getirir.

Kitaplarda yaşama sevgisi, insan sevgisi, doğa ve hayvan sevgisini ele alan konular içinde çocuklarla sevgiye ilişkin duyarlıklar paylaşılmalıdır. Çocukların anlam dünyasına uygun kurgularla insanlığın çalışkanlık, doğruluk, yardımseverlik gibi evrensel değerleri buyurgan olmayan ifadelerle çocuklara duyumsatılmalıdır.

Kitaplarda, çocukların güven duygusunun gelişimine katkı sağlayacak, onların ilgilerini çekebilecek; eğlenmelerini, gülmelerini sağlayabilecek olaylar işlenmelidir.

Çocuklarımızın duygu ve düşünce güçlerinin gelişmesi, dengelenmesi, yüreklerinde ve belleklerinde insanca duyarlıklar oluşturulabilmesi için, kitaplarda ele alınan konular, kaynağını hep sevgiden almalıdır.

Tüm sorunların çözümünün sevgi ve saygıya dayalı iletişim süreçlerinde aranması gerektiği çocuklara sezdirilmelidir. Baskı ve şiddet hiçbir zaman tavsiye edilmemelidir.

Çocuklar, ayrımcılığı özendiren, onların hoşgörü dünyalarını zedeleyen kitaplardan uzak tutulmalıdır. Bu konuda en büyük sorumluluk ise öncelikle anne, baba ve öğretmenlere düşmektedir.

Masal ve masalımsı türlerin dışındaki kitaplarda, kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri abartıya kaçılmadan betimlenmelidir. Kahramanların, özellikleriyle gerçekçi ve inandırıcı olması beklenir.

Çocukların kitapla bir sevgi bağı oluşturulabilmeleri için, kahramanlar, gerek fiziksel gerekse kişilik özellikleriyle ilginç ve sevimli kılınmalıdır.

Çocuk kitaplarında, kahramanlar ulaştıkları başarıları hak etmeli; verilen uğraşının sonunda elde edilen başarı çocukların da somut olarak görebileceği bir nitelik kazanmalıdır. Kahramanların yaşamları rastlantılara ve şansa bağlı olaylarla büyük değişimler göstermemelidir.

Olaylar, gereksiz ayrıntılardan arındırılmalı; kısa, açık ve anlaşılır bir gelişim çizgisi izlemelidir. Olaylar arasındaki geçişler, çocuğun ilgisini ve merakını sürekli canlı tutabilecek anlatım özellikleriyle gerçekleştirilmelidir.

Türkçemizin anlatım olanaklarının, çocukların dil gelişim evrelerine ve anlam dünyalarına uygun olarak ustaca sergilendiği kitapların, çocukların dil birikimine önemli katkılar sağladığı bilinmektedir.

Çocuğun, anlama ve anlatma gereksinmesini dilin anlatım güzelliği ile karşılamayı başarabilen kitaplar, doğal bir etkileşim ortamı oluşturarak çocukları öğretme ve öğrenme süreçlerine de hazırlar.

Kitaplarda eskimiş, yıpranmış ve yabancı sözcüklerden arındırılmış, anlaşılır ve rahat bir anlatım dili benimsenmelidir. Dil yanlışı yapılmamalı, yazım ve noktalama işaretleri yerli yerinde kullanılmalıdır.

Anlatımda argo söyleyişlere, çocukların, kullanımında güçlük çektiği bağlaçlara (aksi halde, mademki, gerçi vb.) yer verilmemelidir.

Çocuk kitaplarında öğüt veren yaptırımcı anlayış yerine, çocukları eğlendirirken düşündüren, düşündürürken de eğlendirmeyi başaran bir yaklaşım esas alınmalıdır.

Doğruyu yanlış, iyiyi kötü gibi göstermek, çocuğun sağlıklı bir değerler sistemi oluşturmasında sorunlar çıkarır.

Kitaplar, çocukların kendi cinsiyetleri içinde kişiliklerini bulmalarına ve geliştirmelerine yardımcı olmalıdır. Erkekler ağlamaz, kızlar uslu olur vb. yargılara yer verilmemelidir.

Kitaplarda denetimci ve otoriter tavırlar onaylanmamalı, demokratik kültürün birey ve toplum yaşamındaki önemi sezdirilmelidir.

Kitaplar, çocuğun iç denetimini geliştirmesine katkı sağlamalıdır. Kitaplarda fiziksel ve onur kırıcı cezalar onaylanmamalı.

Kitaplarda, bireysel ilişkilerde ortaya çıkan her sorunun, öncelikle konuşularak, iletişim kurularak çözümlenebileceği sezdirilmelidir.

Kitaplar, çocukların benlik kavramının ve güven duygusunun oluşumuna katkı sağlamalıdır.

Kitaplar, çocuklarda sorgulama, deneme ve araştırma isteği uyandırmalı, girişimci bir kişilik yapısı edinmeye özendirmelidir.

Kitaplar, çocuğun doğasına ve gelişim evrelerine uygun bir yaklaşımla, yaparak-yaşayarak öğretme ve öğrenme anlayışını yansıtmalıdır.

Kısaca, çocuğun yazılı ve görsel kültürle iletişimini sağlayan kitap, onu bedensel ve ruhsal bakımdan en mükemmel şekilde yetiştirerek hayata hazırlamalıdır.

Bu bakımdan çocuk kitaplarının, dış yapı özellikleri olarak; başta kâğıt olmak üzere kitap kapağı, sayfa düzeni, resim, harf konuları ve içyapı özellikleri olarak da; tema, konu, kahramanlar, plan, dil ve anlatım bakımından çocuğun dünyasına uygun biçimde hazırlanması elzemdir.

Kocaeli kitap fuarında kendisini kanıtlamış yayınevlerinin, yukarıda özelliklerinin sıraladığımız kalitede yazılmış kitaplarla hizmet verdiklerini sevinerek gözlemleme fırsatımız oldu.

Fakat bu sevindirici hizmetlerin yanında, sadece çocuklarımızın harçlıklarını kapmaya odaklanmış, kalitesiz çok sayıda çocuk yayınlarına da rastladık.

Geleceğimiz ve ülkemizin umudu olan sevgili çocuklarımızın hayallerini çalmaya kimsenin hakkı yoktur. Öncelikle anne babalar ve öğretmenler bu konuda çok duyarlı olmalı, çocuklarını kitap seçiminde yalnız bırakmamalıdırlar.

Bundan daha önemlisi de, kitap yazma, basma ve dağıtma sorumluluğunu alan kişi ve kuruluşlar, çocuklarımızın sağlığını, geleceğini ve mutluluğunu, para kazanmaya tercih etmemelidirler.

Sevgiyle kalın…

 

Kim Takar Katar Kaymakamını!

0

Platon sanki Ortadoğu için söylemiş: “Sular yükselince balıklar karıncaları yer. Sular çekilince de karıncalar balıkları yer. Kimse gücüne ve üstünlüğüne güvenmesin. Çünkü kimin kimi yiyeceğine ‘Suyun Akışı’ karar verir.” Bu su petrol müdür, doğal gaz mıdır yoksa bizzat Basra Körfezi’nin, Kızıldeniz’in, Umman Körfezi’nin yada Akdeniz’in ticarî tuz oranı yüksek suları mıdır; kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.

Suyun Akışı’nı da tayin eden adam Suyun Başındaki Adam‘dır. O da Beyaz Saray‘da oturur. Fakat su oraya uzanmaz; ‘O Adam’ın Adamları Su’ya uzanır. Adamlar bazen köpek kullanırlar. Siz bunlara ‘Kar Köpekleri‘, ‘Kızak Köpekleri‘ veya Tuzak Köpekleri de diyebilirsiniz. Topunu tek tasmayla idare edebileceğiniz gibi tek tek de işe koşabilirsiniz. Bunlar da Körfez Ülkeleridir.

Adam olan adam bazen ülkeleri köpekler gibi birilerine saldırtır; Irak, Suriye ve Libya işi böyleydi. Bazen de köpeklerle kendi köpeğini cezalandırır; Katar işi buna benziyor.

Osmanlı’nın ilçelerine bugün Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Emirlikler diye ülke diyorlar. Buraların eski kaymakamlarına şimdilerde Şeyh yada Emir adını veriyorlar. Lakin kim takar Katar Kaymakamını / Emirini? Su’yla ilgili kimse.

Arap Baharı; Şeyhlikle, Emirlikle, Sultanlıkla yönetilen ülkelerin yarı demokrasiyle yönetilen ülkeler için planladıkları Sürpriz Doğum Günü Partileri misal darbe ve iç savaş simülasyonları idi. Start Tabancası olarak da Facebook ve Twitter gibi açık istihbarat oyuncakları kullanılmıştı.

Sonra Suyun Başındaki Adam’ın ülkesinde ‘Kazma‘nın birini sırf kızsın ve kazsın diye Başkan yaptılar.  “Hey Man / Adamım” dedikleri filimlerden çalıntı bir ‘Hey Pickax‘.

Önce Suudî Arabistan’la yalnız 110 milyar doları Silah olan, toplamda 350 milyar dolarlık Antlaşma ve akabinde Kazma Dansı. Sonrasında da Katar’la benzer bir antlaşma için gösterilen Kazma Sapı. Günümüzün ve Körfez’deki gelişmelerin özeti bu.

Kadrajda bunlar oluşurken Suudî Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Bahreyn yönetimlerinin azı kendi hesaplarına, çoğu Suyun Başındaki Adamın hesabına Kar Köpekliği yapmaları dikkate şâyan. Adam ‘vur’ dedi, nerdeyse öldürecekler.

80’li yıllarda “Koş Joe Koş / Run joe Run” diye hatırsadığımız dizinin sık sık içinde geçen “Saldır Co (Joe) saldır!” şeklinde bir komut vardı. Bizim askerdeki Yürüyüş Kararlarımız gibi: Kasatura takılacak; tak! Saldırı yapılacak; saldır!

Arap ülkelerinin çoğunda ne millet olma ne de ümmet olma diye bir bilinç yok. Varsa yoksa kabilelerinin ve kendi kellelerinin çıkarları. Aslında bunlara çıkar bile denmez; çıkar-cık. Zira asıl Çıkar Ehlinin yanında bunların ki kuş cik cik’i kalır. Bu arada Katar’la diplomatik ilişkilerini kesen ülke sayısı 13’e çıkmış. Hey, menn!

Gelelim bize. Dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi olan Katar’ın gazını boru hatlarıyla Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşımak ve sık sık daralan ekonomimizi Sıcak Para ile açmak gibi duygusal mecburiyetlerimiz var. O yüzden daha evvel planlandığı üzere Doha‘daki Er-Reyyan Üssü‘nde küçük bir askerî birlik tutmaya ve temel gıda yardımına devam.

Bu saatten sonra sular İran için yükseliyor gibi görünse de biz de o suyun kenarındayız. Hem sıcak para okyanusun en önemli avcısı köpekbalıkları için kan kokusu demektir, hem de yavaştan FETÖ pozisyonuna yerleştirilen İhvan-ı Müslimîn için yardım ve yataklık iddiaları bizim beş parmağımızın dördünü birden sıkıntıya sokabilir. Dahası belki Ramazan Bayramı sonrasında Katar Krizi gider ve Kurban Bayramı sonrasına Kürdistan Krizi gelir.

“Şu karşı yaylada göç Katar Katar 
Bir su sevdasıdır, serimde tüter.”

 

Muhammed’in Nuru

0

Şu görünen kâinata / evrene yani büyük âleme, büyük bir kitap nazarı / bakış açısıyla bakılırsa, Muhammed’in Nûru; o kitabın kâtip ve yazarının kaleminin mürekkebidir.

Eğer o kebîr / büyük âlem, bir şecere / bir ağaç olarak hayal edilirse, Muhammed’in Nûru; o ağacın hem çekirdeği, hem semeresi / meyvesi olur.

Eğer dünya, cüsseli bir canlı kabul edilirse, o Muhammed’in Nûru; onun rûhu olur.

Eğer dünya, büyük bir insan olarak tasavvur edilip tasarımlanırsa, o Muhammed’in Nûru; onun aklı olur.

Eğer dünya, pek güzel şaşaalı / gösterişli bir Cennet bahçesi olarak hayal edilirse, Muhammed’in Nûru; onun bülbülü olur.

Eğer dünya pek büyük bir saray farz edilip kabul edilirse, Muhammed’in Nûru; ezelden beri Sultan olan Allah’ın; saltanat ve haşmetinin merkezini, güzelliğinin yansımalarını ve sanat eserlerini içinde barındıran, o yüksek saraya Muhammed’in Nûru; Nâzır / Bakan, ona çağıran münadi / seslenici ve o sarayı gezip tozacak kimselere teşrifatçı; yâni onlara rehber, mihmandar ve onları ağırlayıcı olur. Çünkü bütün insanları oraya, O davet ediyor.

O sarayda bulunan bütün antika / tarihsel sanatları, harikaları ve mucizeleri oraya gelenlere tarif ediyor.

Halkı o saray sahibine; o saray Sâniine yani sanatkâr yaratıcısına, iman etmek üzere; cazibeli / çekici, hayranlık uyandıran bir tarzda davet edip çağırıyor.

İnsan; hilkat ve yaratılışın en güzel semeresi / meyvesi ve neticesi olduğundan, anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Allah yaratılış ağacını, o çekirdekten bitirmiştir.

O çekirdek ise, ancak ve ancak tüm kâmil / olgun ve mükemmel kişilerin ve belki insanların yarısının ittifakı / söz birliği ile kabul etmiş oldukları; halkın en faziletlisi / en üstünü ve halkın efendisi olan Hz. Muhammed’dir.

Kâinat / evren bir şecere / bir ağaçtır. Anasır / unsur ve esaslar; onun dallarıdır. Bitkiler onun yapraklarıdır. Hayvanlar onun çiçekleridir. İnsanlar onun en güzel semere ve meyveleridir. Bu güzel semere ve meyvelerden en nurlusu / en aydını, en güzeli, en kerîmi / en cömerdi / en eli açık olanı, en şereflisi, en lâtifi, en hoş olanı peygamber ve resullerin efendisi, her şeyi en iyi bilenlerin imam ve önderi, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın habibi / sevgilisi olan Hz. Muhammed’dir.

“Lev lâke lev lâke lema halâktü’l-eflâke.” / “Sen olmasaydın (Ya Muhammed) , sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım!” Kudsî / Kutsal Hadis’de ifadesini bulan küllî / umumî ve kaplayıcı bir nitelikte olan Hz. Muhammed’in Hakikati; hem hayatın hayatı, hem de kâinatın hayatıdır. Evet o hakikat; İsm-i A’zam’ın / Allah’ın En Büyük İsmi’nin en ihatalı / kuşatıcı şekilde tecellî etmesi / yansımasıdır. O hakikat; bütün rûh sahiplerinin nûrudur. O hakikat; kâinatın asıl çekirdeğidir. Kâinatın yaratılış gayesidir. Kâinatın en mükemmel ve tam bir meyvesidir. İşte bütün bunlardan ötürü, o hitap doğrudan doğruya Hz. Muhammed’e bakar. Sonra hayata, şuura, ubudiyet ve kulluğa; onun hesabına nazar eder / bakar. Velhasıl Hz. Muhammed; kâinat ve içindeki tüm canlıların ve akla gelen her şeyin nûru, bir bakıma manevî bir tohumu hükmündedir vesselâm.

Nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir özettir. Şuur ve his de, hayattan süzülmüş, hayatın bir özetidir. Akıl da, şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir özetidir. Rûh da, hayatın halis ve safî bir cevheri ve sabit ve bağımsız zâtıdır. Öyle de, Hz. Muhammed’in maddî ve mânevî hayatı da, hayattan ve kâinatın rûhundan süzülmüş özetin özetidir. Hz. Muhammed’in peygamberliği de, kâinatın his, şuur ve aklından süzülmüş en safî özetidir. Belki Hz. Muhammed’in maddî ve mânevî hayatı da, eserlerinin şahitliği ile, kâinatın hayâtının hayâtıdır. Hz. Muhammed’in peygamberliği kâinatın şuurunun şuuru ve nûrudur. Kur’an vahyi de, yaşayan hakikatlerinin şehadetiyle, kâinat hayatının rûhudur. Kâinat şuurunun aklıdır.

Eğer kâinattan Hz. Muhammed’in peygamberliğinin nûru çıksa, gitse, kâinat ölecek. Eğer Kur’an gitse, kâinat divane olacak. Dünya kafasını, aklını kaybedecek. Belki şuursuz kalmış olan başını bir gezegene çarpacak, bir kıyameti koparacak.

 

Barzani- Referandum- Katar- Ortak Akıl

Bir taraftan Barzani bir başka deyişle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi “bağımsızlık için referandum” yapacağını açıklıyor.

Diğer taraftan ABD Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantısı olan PYD‘yi müttefik ilan edip, ağır silah ve mühimmat desteği veriyor.

Şimdiden Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyi, yani bizim güney sınırlarımız boyu devam eden koridorda, kendi yönetimlerini kurmuş, kendi silahlı kuvvetleri olan fiili Kürt devletçikleri oluşturuldu.

Yakın gelecek için hedef “fiili durumu hukuki hale getirmek.”

Her ne kadar Türkiye hükümeti “Bağımsızlık referandumunu kabul etmediğimizi, Irak’ın ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunduğumuzu” açıklamaya devam etse de, fiili durum tepkimizi etkisiz bırakıyor.

Irak’ın kuzeyinde Barzani devleti (hem de Kerkük’ü de içine alacak şekilde) fiili hâkimiyet sağlamış durumda.

Irak sınırları içinde “toprak bütünlüğünü sağlamış” bir Irak Devleti kalmadı. Musul’un IŞİD’den (DAEŞ) alınması için Barzani ile Irak Merkezi Yönetimi arasındaki geçici işbirliği bu meselenin çözülmesinden sonra bitecek. Barzani’nin bağımsızlık referandumu zamanlaması tesadüf değil.

Suriye’de de benzer gelişmeler yaşanmakta. Burada da “toprak bütünlüğünü sağlamış” bir Suriye Devleti yok artık.

PKK/PYD kanadının öncülüğünde oluşturulan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ABD’nin resmi müttefiki. Musul ve Rakka da DAEŞ’ten geri alınınca, DAEŞ’ten tümüyle temizlenen koridorda Barzani/PKK/PYD fiili yönetimi ele geçirmiş olacak.

PKK/PYD hâkimiyet alanı içinde etnik temizlik ile Kürt nüfus çoğunluğunu sağlayacak. Akabinde aynen Barzani gibi, Salih Müslim de “bağımsızlık referandumu” yaparak devletini kurmayı planlıyor.

Bütün bunlar uzun vadeli bir stratejik planın adım adım uygulanmakta olduğunu gösteriyor.

*****************************************

Asıl Hedef Türkiye ve İran

ABD’nin bölge için planlamasında birinci önceliği İsrail’in güvenliğinin sağlanması; diğeri ise bölgedeki petrol ve doğal gaz rezervlerinin ABD menfaatleri doğrultusunda üretimi ve naklidir.

İsrail’in güvenliği için bölgenin köklü ve güçlü iki devleti İran ve Türkiye’nin daha fazla palazlanmasına imkân vermemek gerek.

İran’dan başlayıp Akdeniz’e kadar uzanan bir Şii kuşağı var. İran‘ın bölgedeki Şii nüfus üzerinden etkisini ve gücünü artırması önlenmeli.

Türkiye’nin modern, ekonomisi güçlü, tam demokratik bir devlet yapısına kavuşması ve tarihi, dini bağları olan bölge ülkelerine lokomotif olması, birlikler kurarak bir güç oluşturması engellenmeli.

Böylece bölge halkları yeraltı kaynaklarına sahip çıkamayacak. Büyük devletler ve dev enerji şirketlerinin kurduğu mevcut düzenin devamı sağlanacaktır. Bunun için birkaç kişi veya ailenin yönetimine emanet ettiği devletler arada bir kapıştırılacaktır.

ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında İran ve Türkiye’nin de yeniden dizayn edilmesi hedefinin olduğuna kuşku yok.

Bu bakımdan Irak, Suriye, Türkiye, İran içinden koparılacak birer parça ile dört parçalı Kürdistan kurulması ve daha sonra bu parçaların birleştirilmesiyle “Büyük Kürdistan” projesinin hayata geçirilmesi planlanmıştı.

Şimdi bu planın yarısı tamamlanmak üzere.

İsrail daha önce “Barzani Referandumu ile bağımsız bir Kürdistan Devleti kurulduğu takdirde, İsrail’in bu devleti derhal tanıyacağını” açıklamıştı. Çünkü “Kürdistan” demek, İkinci İsrail demekti.

ABD’nin bölge politikaları büyük bir yapbozun parçaları gibi.

Durup dururken her ikisi de ABD’nin kontrolünde olan Katar ve Suudi Arabistan‘ın neredeyse savaş haline getirilmesi de büyük oyunun içindeki hamleler.

Elbette birden fazla hesabın yapıldığı ustaca satranç hamleleri bunlar. Fakat meselenin boyutunun sadece Katar ve Suudi Arabistan‘dan ibaret olmadığını, hatta belki de asıl hedefin Türkiye ve İran olduğunu düşünmek durumundayız.

**************************************

Ortak Akıl Zamanı

Bölgemizde bu kadar hayati olayların olduğu, iç ve dış meselelerle boğuştuğumuz bir zaman diliminde ortak akla her zamankinden fazla ihtiyaç duymaktayız.

Ama Türkiye ne yaptı? Yapılan referandumla, ortak akıl yerine bir kişinin aklına emanet edildi.

Türkiye tek kişinin aklına emanet eden bir sisteme geçerken, ABD’nin hiç eleştirmemesi tesadüf olmasa gerek.

Oysaki yakın geçmişte ortak aklı kullanarak Türkiye açısından zararsız kurtulduğumuz 1 Mart tezkere olayı hatıralarımızda halen çok tazedir.

Meşhur 1 Mart 2003 Irak tezkeresinde AKP yeni iktidar olmuştu ve muhalefetin de güçlü olduğu bir dönemdi. TBMM’de yapılan oylamada Türkiye’nin Güneydoğu bölgesi, Sabiha Gökçen ve Trabzon Havalimanlarının ABD’nin üssü haline getirilmesi ve 60 bin ABD askeri ile 255 savaş uçağının Türkiye’de konuşlanmasına izin verilmedi. Büyük bir beladan döndük.

Yine böyle ortak akıla müracaat zamanı. İktidarın ve muhalefetin karar verme süreçlerine katıldığı, devlet aklının ortaya çıktığı mekanizmalar işletilmeli.

“Cumhurbaşkanlığı Sisteminde de ortak akıl işletilebilecek” diyenler, haydi buyurun ispatlayın bu sözünüzü…

************************************

Katar Krizinde Türkiye Ne Yapmalı?

“Katar ile Suudi Arabistan öncülüğündeki devletlerarasındaki krizde Türkiye ne yapmalı?” Bu soruya cevap arayanlar için bir hatırlatma yapalım.

Sekiz yıl süren İran – Irak Savaşında (1980-1988) Türkiye iki devlet arasında tarafsız kalmıştı. Savaşan iki devletin arasında arabuluculuk yapabilen, Birleşmiş Milletler’de her iki devleti temsil eden, savaş yıllarında her iki tarafla ticaretini geliştiren bir Türkiye vardı. Üstelik göçmen ve terörist de ithal etmedik. Hem siyasi ve hem de ticari olarak güçlendik bu süreçte.

Bu savaş sürecinin bizim açımızdan başarılı geçmesinin sebebi, devletin geleneksel dış politika tecrübesi ile karar verilmiş olmasıydı.

Geleneksel dış politikamız Atatürk’ün şu talimatıyla şekillenmişti: “Arap dünyasına karışmayacaksınız. Emperyalist devletlerin arkasında görünmeyeceksiniz. Rusları tahrik etmeyeceksiniz.”

 

HÖH’ün İftarındaydık Şimdi Dost Partisi’nden Davet Bekliyoruz!

Malumunuz Türkleri her yerde bölmeye ve parçalayıp yutmaya çalışıyorlar. Türkler bu tuzağa karşı uyanık olup tedbirler almak zorundadır.

 

Aslında kadim bir Türk yurdu olan Bulgaristan’da da benzer şeyler yaşanmaktadır. Türk düşmanları orada da, faaliyet içindedir. Bu sebeple her ne olursa olsun Türkler birlik ve beraberlik içinde olmak zorundadır. Doğru stratejiler izlediğinde zaman en iyi ilaç olacak ve Türkler bundan kazançlı çıkacaktır. Onun için sabırlı olmak gerekmektedir.

 

Bu meyanda Bulgaristan Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH)nin İstanbul’da verdiği iftar davetine icabet ettik. Şimdi de Bulgaristan Türklerinin kurduğu yeni bir parti olan Dost Partisi’nden de bir iftar daveti bekliyoruz. Çünkü biz partilerin değil Bulgaristan Türklerinin yanındayız. Partiler amaca ulaşmakta sadece bir vasıtadan ibarettir.

 

Gönlümüzden geçen sadece Bulgaristan Türklerinin değil Bulgaristan Türkleri tarafından kurulmuş bulunan siyasi partilerinde bir araya gelerek Bulgaristan Türklerinin geleceğine sahip çıkmalarıdır.

 

Birbirimize kızmaya, küsmeye, ayrı durmaya, laf yetiştirmeye hakkımız yok! Bakın Irak ve Suriye Türklerine, Çin’in altında inleyen Doğu Türkistan’a, Ermenilerin işgal ettiği Karabağ’a, Kırım’daki Türk’ün haline; ondan sonra dediklerimiz ne anlama geliyor düşünün!

 

Türklük bu günlerde içeride ve dışarıda ağır bir imtihandan geçiyor. Gelin bu imtihandan yüzümüzün akı ile çıkalım!

 

Bu sebeple Dost Partisi’nin vereceği iftara da, bir davet bekliyoruz. Oraya da geliriz ve bu dediklerimizi anlatırız. Biz aynı pınarın çocuklarının farklı düşünmeyeceğini ve birbirleri ile kolayca kucaklaşacağını biliyor ve buna Allah’a iman ettiğimiz gibi inanıyoruz…

 

Haydi, bu mübarek ayda hem Bulgaristan Türklüğü hem de Türk Dünyası için el ele ve gönül gönüle olalım…

 

Arap ve Türk İki Kardeş

0

Müslüman milletler ister Türk, Arap, Afgan ister Fars vs. olsun; hepsi için hakiki milliyetimizin esası, yani ruhu İslâmiyet’tir. Bu İslâmiyete selef olarak önce Araplar, halef olarak sonra Türkler bayraktarlık yapmıştır. Nitekim Türk ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi / koruyucusu ve kalesi hükmünde olan Türk ve Arap, hakiki iki kardeş, o kutsal İslâm kalesinin nöbetçileridir.

İşte bu kutsal milliyetin manevi bağıyla tüm müslümanlar -maddeten Arap, Türk vs. oldukları halde- bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiret fertleri gibi, İslâm milletleri Türk, Arap, Fars ve Afgan vd. birbirine İslâm kardeşliği ile bağlı ve birbiriyle alâkadardırlar. Aynı duyguyu paylaşır, aynı gönülde yer alır, aynı yürek çarpıntısını duyar ve tek rûh hâli gösterirler. Kısaca, mânen, lüzum olsa maddeten birbirinin yardımına koşarlar. Çünkü bütün İslâm milletleri; nurlu bir nesil, nuranî bir silsile ile birbirine bağlıdırlar.

İşte bu hakikat çerçevesinde bakıldığında, İslâm âlemindeki Müslümanlardan hiç birinin: “Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye de gücümüz yok. Onun için mazuruz!” diye özür beyan etmeye hakları yok. Bu özürleri makbul değil. Tembellikleri ve “Neme lâzım!” diyerek çalışmazlıklarının hiçbir mazereti olamaz. Bilâkis, İslâm Birliği hâlinde; gerçek İslâm milliyetinin gereği olarak gayret içinde olmalılar. Yoksa gayet büyük bir zarara ve çok büyük bir haksızlığa uğramaları -Allah göstermesin- kaçınılmaz olur. Onun için, “Neme lâzım!” deyip kendilerini tembellik döşeğine atmaları doğru değil.

Güç durumdaki küçük İslâm devlet ve milletlerinin menfaat ve dünya saadetleri ve hattâ âhiretlerini kazanmaları; büyük ve muazzam Arap ve Türk milletleri gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Müslümanların tembelliği ve gevşekliği yüzünden, biçare küçük kardeşleri olan diğer İslâm milletleri zarar görüyor.

Özellikle ey muazzam ve büyük ve tam uyanmış veya uyanacak olan Araplar! En evvel sizlerin dikkatli olması lâzım. ABD ve onun gibilerin kışkırtmaları ile kendi kardeşlerinizle aranıza nefret ve düşmanlık tohumları ekerek dostlarınızı üzüp, düşmanlarınızı sevindirmeyiniz. Çünkü, tüm İslâm milletlerinin üstadları, önder ve rehberleri ve İslamiyetlin mücahitleri selef olarak Araplar, halef olarak Türkler olmuştur. O muazzam Türk milleti, o kudsî / kutsal vazifeyi lâyıkı veçhiyle yerine getirmekle; tebriklere şayan bir şekilde tarihlere şanla, şerefle geçmesini bilmiştir. Böyle bir mâzisi olan bu millet; tembellik ederse vebali ve günahı çok büyük olur. Nasılki iyiliği de gayet büyük ve yücedir.

Şimdiki durumda asîl ve necib Arap, kahraman ve mübarek Türk milleti; Amerika Birleşik Devletleri gibi, ittihat ve birlik içinde olmalı. İslâm’ın iki büyük milleti olan Türk ve Arap el ele vermeli. Diğer İslâm milletlerini de aralarına katarak; esarette kalan İslâm hâkimiyetini eskiden olduğu gibi, dünyanın yarısında, belki çoğunda tekrar kurmalıdırlar. Nitekim, bunda muvaffak olmalarını, Rahmeti İlahiye’den kuvvetle umuyor ve bekliyoruz. Çünkü, çabuk bir Kıyamet kopmazsa, inşâllah gelecek ve gelmekte olan nesiller bunu görecek. İslâmiyet güneşinin tutulmasına ve insanlığı aydınlatmasına engel olan perdeler açılmaya başladığı için, istikbal yalnız ve yalnız İslâmiyetin ve Kur’an hakikatlerinin olacak.

Milliyetimiz; yâni değişik İslâm milletlerinin ruhu ve manası yalnız İslamiyettir. Zira Müslüman milletlerin bağ ve milliyetleri İslamiyetken başka, aynı zamanda Hz. Nuh evlâtlığına da dayanmaktadır. Fakat nasıl ki, az bir ihmal ile küçük devlet ve beyliklerin temelleri atıldı ve atılıyor! 15 asır evvel İslamiyetçin darbesiyle ölen cahiliye asabiyet ve kavmiyetçiliğini, yani ırkçılığı diriltmeye çalışıyorlar. Böylece, fitneyi de uyandırmış olacaklar. Zaten kısmen oldular da.

Öyleyse Dünya Müslümanları; İslâmiyet milliyetiyle birbirine bağlı oldukları için, ebedî ve hakiki bir kardeşlik içinde bulunmalıdırlar. Özellikle, Türk denilen bu vatanın imanlı / inançlı evlâtlarıyla şiddetli ve pek hakikî bir beraberlik içine girmeleri; dünya Müslümanlarına düşen manevî bir görevdir. Bin seneye yakın Kurân’ın bayrağını cihanın her tarafında galibane bir şekilde gezdiren bu vatan evlâtlarıyla, İslâmiyet hesabına tüm dünya Müslümanları iftihar etmeli. Yani Türklere taraftar olmalı. Türklere muhabbetten geri kalmamalıdırlar.

 

Ne Zaman Uyanacağız!

0

Kafamı karıştıracak gerçeklerden bahsetme, mutlu olacağım yalanlarınla avut beni“.

Fin ve İskoç iki bilim adamının araştırmalarına göre, IQ’sü yüksek milletler, IQ sü düşük ülkelerden daha zengin durumdalar. Bu tespiti yapanlar her ne kadar bilim adamı olsalar da emperyaliizm’in sözcülüğünü yapmaktan da geri kalmazlar. “Düşük IQ’lüleri kalkındırmak için çaba sarf edilmemeli onlara yardım edilmeli ki, fakir daha fakir kalsın, zengin hep zengin olsun“.

Yani; “onlara balık tutmayı öğretmeyin, sürekli balık verin ki, uyuşuk halleri devam etsin uyanmasınlar“.

Zekâ’nın her ne kadar genetik olduğu söylense de şu da bir gerçek ki, eğitimin, IQ’nün yükselmesinde büyük önemi var. Bilim adamlarının yaptıkları istatisklere göre Avrupa IQ ortalaması 100, bizimki 90 işte bu 10 puanlık fark, herhalde onlarla bizim aramızdaki kalkınmışlık farkını apaçık ortaya koyuyor.

Örnek’mi, gerçi kanıma dokunuyor ama buyurun size kendi ülkemizden birkaç örnek vereyim:

Hatırlayın daha kurulalı 20 sene olmuş ya da olmamış, genç Türkiye Cumhuriyeti, fabrikalarında uçak üretiyor ve bu gün dünya milletleri arasında zenginlik açısından hatırı sayılır ülkelere, Hollanda, Finlandiya ve Endenozya’ya uçak satıyor.

Ama 1950’li yıllarda NATO’ya girdikten sonra; ABD’li Jorc, bizi çok sevmiş olmalı ki(!!!) gelir ve: “Yahu ne yapacaksınız siz uçak fabrikasını, gazocağı fabrikasına dönüştürün biz size istediğiniz kadar uçak verelim” der ve genç Türkiye Cumhuriyetinin kırılma noktası oradan başlar.

Kore’de askerimizin yazdığı kahramanlık destanına karşı 50 yıl sırtımızı sıvazlayan ABD, Irakta aynı Türk askerin başına çuval geçirmekten geri durmaz.

Günümüz dünyasının kaderi bu, Gothe’nin dediği gibi: “Ya örs olacaksın ya çekiç” Bu günkü İslam dünyasının içinde bulunduğu perişan durumda olduğu gibi çekiç olmak için gayret sarf etmezsen, örs gibi sürekli dövülmeğe mecbur kalırsın.

Örnekler vermeğe devam edelim: 1990’lı yıllara kadar TC. Devleti, büyük yatırımlara imza attı. GAP Projesi, SEKA Kâğıt Fabrikası, Seydişehir Alümünyum Fabrikası, Tüpraş, Petkim Petrokimya gibi. Ama 2000 bin’li yıllara girerken bir özelleşme furyasıdır tutturuldu. Türk ekonomisinin bel kemiği şirketler Limanlar, zarar ediyor bahanesiyle miras yedi babanın evladı gibi “Babalar gibi satarım” zihniyetiyle bir bir elden çıkarıldı. Hemen hemen hepsi yabancı sermayenin elinde kaldı.

Ankara da bir seminer vesilesiyle dinlediğim Tarım Bakanı Prof. Dr Hüsnü Yusuf Gökalp ve ekibi Hollanda’ya Holştayn ırkı inek almaya gittiklerinde, Hollandalı yetkililerin, Bakanın istediği safkan inekleri değil,  kendi istedikleri karışık melez ırk inekleri verebileceklerini anlatmıştı.

Elin oğlu bir ineğini dahi dışarıya vermezken, biz GAP arazilerini, Türkiye’nin candamarı tesislerini yok pahasına Mişon’lara, Ofer’lere, Hans’lara peşkeş çekmekten imtina etmedik.

Bütün bu olup bitenlerin üzerine cila çekmek için ha bire Anadolu’nun bağrı yanık evlatlarına, siyasilerimiz, bol kaymaklı nutuklar atarak; “Türkiye de milli gelir, on bin dolar Elhamdurullah, Almanya İngiltere bizi kıskanıyor, bakın nasıl kalkınıyoruz” diyerek gece gündüz ninnilerle beyin yıkamaya devam ediyorlar.

Hâlbuki açız diyerek şehirleri kendi halkınca altüst edilen ekonomisi çökmüş Yunanistan da fert başına düşen milli gelir, 30 bin dolar.

Sizce daha ne kadar uyuyacağız?

Saygılarımla…