24.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 679

İftarlar Amacına Ulaşıyormu?

Her gece bir iftardan bir iftara gidiyoruz. Çağıranlardan ve hatırlayanlardan Allah razı olsun. Ancak bu iftarlara katıldıkça, bu iftarların amacına ulaşıp ulaşmadığını düşünmeye ve sorgulamaya başladım.

Malumunuz bu iftar modası Akp iktidarı ile başladı. Ben çocukluğumda, gençliğimde ve orta yaşlarımda böyle bir şey bilmezdim.

Oruç ve sahurlar evde yapılırdı. Bir kaç istisnası elbette vardı. Büyüklere ya da çok yakın komşulara gidildiği olurdu ama genel kaide evde yapmaktı.

Dedem veya babamın iftar saati yolda gördükleri fakir fukarayı soframıza getirdikleri olurdu. Şaşa ve israf yoktu. Ramazanımızı mütevazı ölçülerde geçirirdik.

Bize Ramazan’ın bir rahmet, mağfiret, bereket ayı olduğu kadar Müslümanlar için vücudu dinlendirme ile ibadet ve şükürle geçirilecek bir zaman dilimi olduğu öğretilmişti.

Şimdi bir iftardan ötekine koşuyoruz. İftarlar kesmiyor sahur programlarına gidiyoruz. Genellikle ihtiyaç sahiplerinden ziyade bizim gibi adamlar davetli! Hatta o kadar aynı insanlarla sıklıkla karşılaşıyoruz ki, “İftar Akrabalığı” oluşmaya başladı.

Bir yerde yanlış giden bir şey var. Çünkü biz gitmek için saatler harcadığımız iftarlardan yemek sonrası hemen yine saatlerce sürecek geri dönüş yolculuğu için hemen kalkıyor ve gece yarısını aşan saatlerde eve dönebiliyoruz…

İftarlardan sonra ne bir sohbet yapıyor ne de karşılıklı bir görüş alışverişinde bulunuyoruz… Hâlbuki her geçen gün memleketimizin sorunları ağırlaşıyor ve yaşam zorlaşıyor. Ama kimse bunlar üzerine iki kelam etmiyor. Öyle ise neden toplanıyoruz. Evimizin, aile soframızın suyumu çıktı?

Kusura bakmayın, ben böyle gayesizce iftar ve sahurlara koşmaktan yoruldum. Ya buralarda yatsıya veya sahura kadar dini, sosyal, ticari ve siyasal konuları ele alıp konuşacağız ya da ben bundan sonra evimde aile efradımla huzur içinde Ramazanımı geçireceğim…

Biliyorum ki; hastalığı tedavi etmek için önce teşhis koymak gerekir benim de okyanusta bir çöp misali sürüklenecek halim yok… Naçizane fikrim bu, beni iftara davet etmek isteyen dostlara duyurulur.

 

‘Ahlâk, çok yönlü bir hassas hayatı; ferdî, ictimaî ve kevnî düzeyde gerçekleştirmek demektir.’ İlahiyatçı, Felsefeci Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç Beyefendiyle, Çok Mühim Bir Çarpıtmayı Ortaya Koyduk.

 

Oğuz Çetinoğlu: Nurettin Topçu Merhum, ‘Ahlâk‘ı; ‘Aşk Ahlâkı‘, ‘İsyan Ahlâkı‘ başlıkları altında inceliyor. Halk arasında ‘iş ahlâkı‘, ‘siyasî ahlâk‘, ‘ilim ahlâkı‘ gibi isimlendirmeler kullanılıyor. Farklı sahalar için farklı ahlâklar mı söz konusudur?

Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç: Bu tür kullanımlar aslında İslâm ahlâk anlayışına uymamaktadır. Zira ahlâk kuralları alandan alana göre değişmez. Onun için de ‘Aşk Ahlâkı‘, ‘İsyan Ahlâkı‘, ‘iş ahlâkı‘, ‘siyasî ahlâk‘ ve ‘ilim ahlâkı‘ gibi ayrı ahlâk kuralları dizisi olamaz. Ancak ‘iş âdâbı‘, ‘siyâset âdâbı‘, ‘ilim âdâbı‘ ve ‘aşk âdâbı‘ gibi ahlâkın uygulama alanı vardır. Bu durumda ahlâkın farklı alanlara uygulanması bir ahlâk değil âdâbtır. Âdab ise ahlâk kurallarının farklı alanlara uygulanmasıdır. Farklı alanlarda farklı ahlâk kuralı yoktur. Çünkü kural koyma yetkisi sadece Allah’a mahsustur. Unutmayalım İslâm açısından ahlâk kuralları aynı zamanda dinî emirlerdir. Âdab ile muâşeret kurallarını karıştırmayalım. Çünkü adabın tekili olan ‘edep’ bizde bâzen muâşeret kuralları için de kullanılır. Mesela yemeğe herkesten önce saldırıp oturmak bir muâşeret kuralıdır ama aşırı yemek yemenin İslâm açısından yanlış olduğu bir ahlâk kuralıdır. Bu iki kuralın yaptırımları farklıdır. Mükâfat ve mücâzat[1] sâdece ahlâk kuralları için olur. Diğerinde ise, saygısızlık olduğu düşünülür ve mükâfat veya mücâzatı zecrî[2] değildir.

Çetinoğlu: Ahlâkla alâkalı kaideler nasıl teşekkül eder, yoksa teşkil mi edilir?

Prof. Açıkgenç: İslâm ahlâkında ahlâk kuralları ilahî emirler olduğundan Allah tarafından gönderilir. Ancak ‘Evâmir-i İlahiye’ olarak târif ettiğimiz ahlâk kaideleri insan fıtratına ve âdetullaha (Allah’ın kâinatta câri olan kanunları) mutâbıktır[3]. Onun için çok aklî, daha doğrusu mâkuldür ve bize sanki aklımızla çıkarmışız gibi gelir. Tabîi bu yüzden doğru düşünen bir insan bunları akıl ile de bulabilir ancak uygulayıcı bir mercii olmaz. Hâlbuki Allah tarafından gönderilmiş emirler olarak algılanırsa uygulayıcı mercii yine Halık-ı Kâinat’tır. Onun için insan bunlara inanıyorsa kendini uymaya mecbur hisseder ama muhabbetullahı da elde edebilmişse maal memnuniyye bu kuralları hayatında uygular ve takvâ mertebesine erişir.

İsterseniz akıl ile çıkarılan bir ahlâkı açıklamak için daha önceki çalışmamdan örnek olarak Kant ahlâkını çok kısa bir şekilde özetleyeyim.

Çetinoğlu: Lütfedersiniz Efendim…

Prof. Açıkgenç: Kant’a göre, ahlâk ‘olması gerekenin bilgisidir‘. Diğer bilimlerdeki bilgi, ‘olanın’ bilgisidir. ‘Olan’ zaten mevcut durumdur, ‘olması gereken’ ise mevcut değildir, bizim; yerine getirmemiz gereken bir görevdir. Buna göre ahlâk felsefesinin ana gayesi, ahlâkî bir hüküm verdiğimizde bu hükmün dayandığı temel ilkenin kaynağını amelî (pratik) akılda bulmaya çalışmaktır. Ancak burada nazarî akıl ile gitmediğimiz için aksine amelî aklı kullandığımız için hedef nokta bilgi değil ahlâk kuralına dayanan seçenektir, yâni cüz’i ihtiyarîdir (insan seçeneği). Buna göre, ahlâkî bir hükmü mümkün kılan ahlâkî bir hükümdeki öncelikli unsurun kaynağını bulmaya çalışmalıyız. Böyle bir ahlâk çabası disiplin olarak ‘ahlâk metafiziği’dir. Biz buna ahlâk felsefesi de diyebiliriz. Kant’ın ahlâk metafiziği aşırı soyut ve tamamen akılcıdır, yâni olduğu gibi saf pratik akla dayanır. Onun için Kant, Aristoteles’te olduğu gibi mutluluğu; yâni hayatın gayesi olabilecek amelî bir hedefi, ahlâkın amacı olarak tanımlamaz. Buna göre ahlâkın amacı mutluluk değildir. Ancak ahlâkî davranışın sonucu olarak mutluluk gelebilir.

O halde Kant’a göre biz davranışlarda mutlak hayrı yâni iyiyi hedeflemeliyiz çünkü ahlâkî davranışlar her zaman iyi olarak tavsif edilirler. Buna ek olarak iyiyi hedeflerken onu her hangi bir şekilde tavsif etmemeliyiz. Bunu iyi davranışları görev anlayışı ile yapılanlar ve görev uğruna yapılanlar olarak ayırt edebiliriz. Örnek: bir bakkal, sâdece ilke olarak müşterilerine abartılı fiyatlar söylemiyor olabilir; ancak diğer bir bakkal bunu ahlâkî dürüstlüğe sığdırmadığı için yapmıyor olabilir. Bu ikinci davranış tavsif edilmemiş olan iyiliğe örnektir ve asıl ahlâkî olan da budur. Kant’a göre davranışlar görev uğruna yapılırsa ahlâkî bir değere sâhip olur. Hatırlayalım İslâm ahlâkında ise Allah rızâsı olursa bir davranış değer kazanır. O halde Kant’a göre, önce görevin ne olduğunu tanımlamamız gerekir ki meyil, arzu ve istek gibi duygularla karıştırılmasın: ‘görev, kanuna saygıdan dolayı yapılan mecbûrî davranıştır.’  Târiften anlaşılacağı üzere bu, mutlak anlamda kanundur. Kanun ise burada kesin anlamda küllîdir.[4] Ancak tabiat kanunlarını bunlardan ayırt etmeliyiz. Çünkü tabiat kanunlarına uyma alışkanlık saikıyla şuursuzca olabilir. Ancak insan kanunlara saygıdan dolayı uymalıdır. Burada acaba kanuna uymada irâde var mı ve nasıl olabilir sorusu gündeme gelmektedir. Çünkü dikkat edilirse Kant görevin târifinde  ‘mecbûrî davranış‘ ifâdesini kullandı. Buradaki ‘mecbûrî‘ ifâdesi sanki bir irâde yokmuş gibi veya insana seçenek bırakmıyormuş gibi cüz’i ihtiyârîsinin elinden alındığı şeklinde anlaşılabilir. Kant bunu kast etmemektedir. Çünkü buradaki mecbûriyet, dıştan gelen bir baskı değildir. Nitekim Kant’a göre iki türlü irâde vardır:

1-Mukaddes irâde; bu Allah’ın irâdesidir ve kendi zâtında iyidir. Zira bir görev îfa edilirken karşısına engeller çıkabileceği için Allah’ın irâdesi görev sâikiyle tecelli etmez çünkü Allah’a karşı bir engel söz konusu değildir.

2-Cüz’i irâde; bu da diğer bütün akıl sâhibi varlıkların irâdesidir. Zira bunun iyi irâde olabilmesi için görev duygusu ile yâni görev uğruna hareket etmesi gerekir.

Yine belirtmemiz gerekir ki, kanun, umumî mânâda ilke olduğu için tabiat kanunlarından farklı olduğu gibi ayrıca düsturlardan (maxims) da farklıdır. Birincisi, yâni ilke, temel ve umum için geçerli olan (öznel) ahlâk kanunudur; ikincisi yâni düstur ise, kişiye ait (öznel) olan ihtiyarî bir ilkedir. Bu iki tür ilke de davranışların iyi irâdeye yönlendirilmesi için kullanılabilir. O halde bir davranışın ahlâkî değer kazanabilmesi için öznel ilkenin, yâni düsturun, öznel ilke ile örtüşmesi gerekir. İşte mutlak mânâda ahlâk kanunu olan bu öznel ilkedir. Burada İslâm ahlâk anlayışı açısından sorgulanması gereken ise, ‘öznel ilkeye mutlakıyet veren nedir?’ sorusudur. Akıl dersek bu mutlakıyeti kabul etmeyen akıllar da vardır. Ancak Kant devam ederek der ki, öznel ilkeler her zaman kendilerini ’emirler’ zinciri olarak takdim ederler ki buna ‘mübrem’ (kaçınılmaz) (imperative), yâni mutlaka itaat edilmesi gereken (emir) denir.  O halde ahlâk kanunu mecbûrî olarak bizim için mübremdir. Hatırlanacağı üzere İslâm ahlâkını ‘vahiyle tafsilatı verilen ilahî nizâmın zihnî melekeler vasıtasıyla vicdanda tezâhür ederek insanda oluşturduğu sorumluluk hâli‘ olarak tanımlamıştık. Şüphesiz ki böyle bir nizam içerisinde emirler olacaktır ki buna İslâm düşüncesinde ‘evâmir-i ilâhiye‘ yâni ‘Allah’ın emirleri‘ denmektedir. Ancak Kant emir ile mübrem arasında bir fark olduğunu söylemektedir: ‘Nesnel bir ilkenin zihinde kavranması bir irâdeyi harekete geçmek için mecbûrî yapıyor ise buna emir denir. Bu emrin ifâdesine de mübrem denir.’  Buna göre mübrem zorlayıcı bir ilke olarak ahlâkî bir ilkenin formüle edilmiş dil ile alakalı şeklidir. Kant’a göre bütün mübremler ‘-meli, –malı‘ (ought) ile ifâde edilirler. Mesela ‘yalan söylememeliyim‘ ifâdesinde olduğu gibi.

Bu kadar akıl yürütmeden sonra Kant daha da derinleşerek üç türlü mübremin olduğunu ileri sürmektedir.

*Bizi arzu edilen amaca götüren mübremler. Bunlara ‘şartlı mübremler‘ denir. Mesela bir dili öğrenmek istiyorsan bunu başarmak için gerekli olan gayreti göstermelisin.

*Eğilimler, arzular ve fıtrî amaçların doğurduğu mübremler. Mesela fıtratımız gereği mutlu olmayı arzularız ve bunun için gerekeni yaparız. Buna ‘olumlu mübremler‘ denir.

*Belli bir amaca yönelik olmayan, aksine kendi zâtında iyi olduğu için davranışları emreden mübremler ‘mutlak mübremler’dir (categorical imprerative).  Diğer bir deyişle bunlar şartsız mübremlerdir.

Bunlardan sâdece mutlak mübremler ahlâkîdir. Diğer ikisi ise ahlâk açısından ilgisizdir. Bu dudumda mutlak mübremin ahlâk kanunu olarak ifâde edilmesi gerekir. Kant bunun için şu ahlâk kanununu önermektedir: ‘Öyle davran ki davranışının düsturu irâden vasıtasıyla küllî bir tabiat kanunu olsun.’ Düsturun küllî bir tabiat kanunu olması davranışın mecbûrî olarak kanuna uymasını sağlayacaktır. Çünkü hiçbir davranış tabiat kanununu çiğneyemez. Ancak kişi bunu kendi irâdesi ile gerçekleştireceği için irâdeye ahlâk kanunu zorlayıcı bir unsur olarak görülmez; İslâm düşüncesinden bir kavramla ifâde edecek olursak ahlâk kanununun irâde üzerinde icbar edici etkisi yoktur. Zorunluluk sâdece ahlâk kanununun kişinin irâdesi üzerinde kanun olarak etkisi yapması ile oluşur. Onun için irâde bu durumda muhtardır; yâni seçme hürriyetine sahiptir. Bu durumda mutlak mübrem sâdece hür irâde veya İslâmi ifâdesiyle cüz’i ihtiyârî varsa mümkündür. Ancak cüz’i ihtiyârînin nazarî ispatı olamaz. Sâdece varsayım olarak onu mümkün kılmaktadır. O halde mutlak mübremin imkânını ispat edemeyiz fakat burada yapmaya çalıştığımız gibi onu mümkün kılan şartı ortaya koyabiliriz.

Kant ahlâkında erdem ve mutluluk mutlak mübremin sonucu olarak algılanmaktadır. Buna göre bu kavramların incelenmesi uygulamalı ahlâkın konusudur, ahlâk felsefesinin değil. Zira ahlâk kanunu bize iyiyi teşvik etmeyi ve böylece erdemlerin elde edilmesini emreder. Bu da İslâm ahlâkında emr-i bi’l-ma’ruf[5] olarak bilinmektedir. Buna göre nazarî ahlâkı ahlâk felsefesi veya Kant açısından ahlâk metafiziği olarak görürsek uygulamalı ahlâkı da ‘edeb‘ olarak tanımlayabiliriz. Bu husus İslâm düşüncesinde daha açıktır. Kant’ın sonucunu gördük: mutlak mübrem sâdece cüz’i ihtiyârî varsa mümkündür. Ancak cüz’i ihtiyârînin nazarî ispatı olamaz. Sâdece varsayım olarak onu mümkün kılmaktadır. O halde mutlak mübremin imkânını ispat edemeyiz fakat burada yapmaya çalıştığımız gibi onu mümkün kılan şartı ortaya koyabiliriz. Bu zaten İslâm ahlâk anlayışını bir derece göstermektedir. Fakat Kant’ın mutlak mübrem dediği ahlâk kanununu İslâm’da doğrudan dinden alınmaktadır. Kant gibi binbir güçlükle ispata kalkışılsa dahi mümkün olmayan bir projeye girişim yoktur. Fakat vahiyden gelen ahlâk kanunu doğrudan uygulamaya konunca edeb (çoğulu âdâb) eserleri ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden İslâm medeniyetinde ahlâk felsefesine dâir eserler yazılmamıştır ancak âdâbu’l-fukaha,  âdâbu’l-etibbâ, âdâbu’l-‘ilm ve siyâsetname gibi ahlâkın hukuk, tıp, öğretim ve yönetim gibi alanlardaki uygulamasına yönelik eserler verilmiştir.

Çetinoğlu: Nurettin Topçu, ‘Kur’an harikası olan ahlâk, İslam diyârında gömülmüştür‘ Diyor. Bu sözü yorumlar mısınız?

Prof. Açıkgenç: Bana göre çok güzel söylenmiş bir söz. Bunu ben şöyle yorumluyorum: Bizim ahlâk düsturlarımız Kur’an tarafından bize bahşedilmiştir. Bu ahlâk düsturları tam ve sağlıklı bir toplum nizamı oluşturmakta bu açıdan bir mûcize olarak yorumlanabilmektedir. Ancak ne var ki bizler bunu bu ahlâkî düsturlara riâyet etmediğimiz için kendi topraklarımızda onu âdeta gömdük ve artık hayatımızdan çıkardık. Buna benzer bir açıklama da Bediüzzaman Said Nursi’den gelmiştir: ‘Şu fakir, garip Nursî ki, ‘Bid’atüz-zaman‘ lâkabıyla müsemmâ olmaya layık iken, haberi olmadan ‘Bediüzzaman‘ ile meşhur olan bîçâre, tedennî-i milletten ciğeri yanmış gibi feryad ü figan ederek, ‘Ah, ah, ah! Vâ esefâ!’ der ki: İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve su-i fehim ve su-i edeple İslâmiyet’in hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfa edemedik. Ta, o da bizden nefret ederek evham ve hayalatın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi… Hem de hakkı var. Zira biz İsrailiyyatı usulüne ve hikâyatı akaidine ve mecezatı hakaikına karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te’dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak yine O’nun merhametidir. Öyleyse, ey ihvan-ı müslimîn! Geliniz, O’na tarziye vereceğiz. Elbirliğiyle dest-i sadakati uzatacağız, biat edeceğiz. O’nun hablü’l-metinine sarılacağız.” (Muhakemât).

Çetinoğlu: Müslüman Türk’ün şiar edinmesi gereken ahlâkın mühim gördüğünüz 10 unsuru sizce neler olabilir.

Prof. Açıkgenç: Şu an için aklıma gelen birkaç unsuru saymaya çalışayım:

*Mademki, İslâm ahlâkı tevhid üzerine kurulmuştur, o halde ‘iman-ı billah‘ olarak adlandırılan Allah’a iman hususunda çok ciddî çalışmalıyız. Sâdece ‘iman ettim‘ demekle yetinmemeliyiz. Çünkü Kur’an bizden Allah’a imandan sonra O’nu tanımayı emrediyor ki bu da ‘mârifetullah‘ olarak adlandırılmıştır. Bu bizim manevî hayatımızı güçlendirecektir. Mânevî hayat ise ahlâkî hassasiyeti kazandırır.

*Ahlâkı sâdece belli birkaç hususa kıstırmayalım. Ahlâk, çok yönlü bir hassas hayatı açıklamaya çalıştığım ferdî, ictimaî ve kevnî düzeyde gerçekleştirmek demektir.

*Eğitim çok önemlidir. Eğitim sistemimizin bu ahlâkî hassasiyeti dikkate alacak şekilde düzenlenmesi çok önemlidir.

*Her şey zihniyetle hayata yansır. Zihniyet eğitimi de önemlidir. Nasıl bir İslâmî zihniyetin eğitimde yer alması gerektiği ile ilgili olarak çalışmalara ihtiyacımız vardır.

Bu saydıklarım aslında çok kapsamlı hususlardır. Ayrıntılarının daha titiz olarak çalışılması ve ortaya konması gerekir. Yâni üzerimize düşen daha çok görevlerimiz vardır, Allah yardımcımız olsun.

Çetinoğlu: Allah râzı olsun Hocam. Çok mükemmel bilgiler verdiniz.

Prof. Dr. ALPARSLAN AÇIKGENÇ

1952 yılında Erzurum’da doğdu. Lisans eğitimini 1974 yılında Ankara Üniversitesi’nde tamamladı.

Yüksek lisansını 1978 yılında Wisconsin Üniversitesinde,  Doktorasını 1983’te Chicago Üniversitesinde yaptı.

1983 yılında ODTÜ Felsefe Bölümünde göreve başladı.

1984’te Yardımcı Doçent, 1987’de Doçent ve 1993’te Profesör oldu.

1985’de Chicago Üniversitesinde, 1995-1999 arasında Malezya Milletlerarası İslâm Düşüncesi ve Medeniyeti Enstitüsü’nde vazife yaptı. Sonrasında Fatih Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan Prof. Açıkgenç bu görevine Yıldız Teknik Üniversitesi’nde devam ettikten sonra emekli oldu.

Çok sayıda makalesi yanında, Being and Existence in Sadrâ and Heidegger: A Comperative Ontology (Kuala Lumpur, 1992),  Bilgi Felsefesi İslâm Bağlamında Bilgi Bilimden Sistem Felsefesine (İstanbul 1992), Islamic Science: Towards a Definition (Kuala Lumpur 1996), Kavram ve Süreç Olarak Bilginin İslâmîleştirilmesi (1998), Scientific Thought and its Burdens (İstanbul 2000), İslâm Medeniyetinde Bilgi ve Bilim (İstanbul 2006) ve Islamic Scientific Tradition in History (Kuala Lumpur, 2014) isimli kitapları, Ana Konularıyla Kur’an isimli Fazlur Rahman’dan tercümesi (Ankara, 2007) yayınlandı.

 

 


[1] Mücâzat: Bir suç veya kabahate karşılık verilen ceza.

[2] Zecrî: Zorlayıcı, yasaklayıcı.

[3] Mutâbık: Birbirine uygun olan, özdeş.

[4] Küllî: Bir şeyin tamamı.

[5] Emr-i bi’l-ma’ruf: İslâm’a ve akl-ı selîme uygun olan her şeyi tavsiye etmek.

 

Türk Milliyetçileri Nasıl Hareket Etmeli?

Türk milliyetçileri hiç şüphesiz ki, milletimizin sinesinden çıkmış bir büyük fikrin ve davanın temsilcileridir.  Birtakım gruplar bir yana bırakılacak olursa;  toplumun büyük bir ekseriyeti için milliyetçilik, milli tarih, milli kültür, vatan ve bayrak şuurunu içinde barındıran asli bir düşüncedir. Bu fikrin müdafaasını yapanlar da Türk Milleti’nin vazgeçilmez temsilcileridir.

Fakat üzülerek belirtmek gerekirse, Türk Milleti’nin büyük çoğunluğunun manevi desteğine sahip olan Türk milliyetçilerinin safları, zararlı, yıkıcı ve bölücü fikir cereyanları ile mücadele de üstün başarı sağlayacak derecede sık değildir. Bu fikri temsil ettiğini belirten kişi ve kuruluşlar, birbirinden habersiz, irtibatsız, kimin ne yaptığı belli olmayan davranışlar sergilemekte ve aralarında görüş, düşünce ve metot farklılıkları oluşmakta, bu da bizleri derinden üzmektedir.

Bu durumdan nasıl ve ne şekilde kurtulmak gerekiyor? İşte burası çok önemli. Milliyetçi Sivil Toplum Kuruluşları’nın bütün gayret, çalışma, faaliyet ve güçleriyle aynı hedefe yönelmeleri gerekmektedir. Böyle bir davranış ve çalışmanın ise, çok büyük faydalar sağlayacağı zaman içinde görülecektir. Oyunu kuralına göre oynadığınız zaman başarılamayacak hiçbir şey yoktur.

Meseleye değişik bir cepheden baktığımızda; her Türk Milliyetçisi üstün görev ve üstün sorumluluk duygusu içinde hareket etmeli ve üzerine düşen asli görevleri mutlaka yerine getirmelidir. Bunlar; bizi biz yapan değerleri korumak, yaymak ve geliştirmek, demokrasiye alternatifsiz bir rejim olarak bakmak, hukuk devletinden ayrılmamak, halka tepeden bakmamak, kendi milli kimliği konusunda kendini özürlü hissetmemek, milli tarihe bir bütün olarak bakmak, Türkiye dışında yaşayan Türklere sahip çıkmak, milli mutabakatların geliştirilmesi için çalışmak, bağımsızlık ve egemenlik konusunda hassas olmak, haksız ve belgesiz sözde Ermeni soykırımı iddiaları karşısında durmak, Türkiye’nin çıkarları karşısında tarafsız kalmamak, bölücü ve ırkçı terörü lanetlemek, ölülerine ve dirilerine sahip çıkarak gelecek nesillere örnek olmak,  v.b. görevler olmalıdır.

Türk milliyetçilerinin tasada, kederde, kıvançta, iri, diri ve tek vücut olmaları ancak bu şekilde sağlanabilir.

 

Günçiçek/zaman (5)

0

Ağır ve sancılı bir zamana,
Güneşi dokuyorsun Günçiçek…

İhale edilmiş ihaneti kutsayan binlerce mürid
Ve ince ince örülmüş karadul ağı…
Dert dokuyor gam tezgâhında sabırla,
Alacakaranlık kuşaklarda binlerce el!!!

Vakitsiz demlere akıyorsun Günçiçek,
İncinen her hücrende bir damla yaş.
Gün güne ulanıyor
Karanlık karanlığa…

Hüzün sağdığın gecelerden,
Yükselirken sükûn çığlığı.
Sessizce kanıyor mermer,
Buz tutmuş zamanı ısıtıyor nefesin Günçiçek…
Kokun sinmiş can pervazıma
Ya sen neredesin……..

 

Yanlış Anlaşılmanın Ağırlığı

0

Yorulmak için geldik hayata. “Çok çalıştın, biraz dinlen.” diyen dostlarıma, zaman zaman, “Yaşarken çalışalım, öldükten sonra, nasıl olsa, bol bol dinleneceğiz.” cevabını verdiğim olmuştur.

Yorulmak, hayatın sürekliliği, dinamizmi için gerekli eylem. İnsan niçin yorulur, nasıl yorulur, ne kadar yorulur, yorulma türleri nelerdir? Bunlara verilecek cevaplar, doğrudan, insanın niteliğiyle ilgilidir. Belki de sizin hayat telakkinizin aynasıdır, gücünüzün göstergesidir. Allah, dağına göre kar verir, demiş atalarımız. Ben de, “Beni bana sorma, yaptığım işe bak.” diyorum.

“Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle dirilirsin ve hesaba çekilirsin.” uyarısını pek severim. Bir mihenktir benim için bu söz.

Ölüm, kaçınılmaz son. “Çürüyerek mi öleceğiz, yıpranarak mı”? Sorusu hayat tarzımızı belirliyor. Çürüyerek ölmeyi, kimse istemez. Kader değişmeyecek, çürümek bir kazanç getirmez; o halde yıpranarak ölmek, hem bu dünya hem öbür dünya için en kârlı tercih. Peki, ne adına yıpranacağız?

Her güzellik; bir bedelin, ödenmişliğin, adanmışlığın eseridir ve beraberinde belli yükler getirir. Bir yatırımdır güzellik. Kişi; eşyaya, paraya, insana, sanata … yatırım yapabilir. Ne istediğine bağlı bu. Bir yıl sonrasını düşünüyorsan buğdaya, on yıl sonrasını düşünüyorsan ağaca, yüzyıl sonrasını düşünüyorsan insana yatırım yapabilirsin. En doğru ve stratejik yatırım, insana yapılan yatırım.

Ayetle “Şüphesiz, insanoğlu pek nankördür.” diye tanımlanan insan, kendisine yapılan en zor yatırımdır. Emeğin, sabrın, terin, gözyaşının en kutsalı; bu yatırımdadır.

Ev, okul, dernek, vakıf, şirket, kısmen partiler birer yatırım aracıdır. İnsanlar, birbirlerine bu sosyal ortamlarda ulaşabilirler. İnsan ilişkilerinin sağlıklı yürümesine bağlıdır bu ortamlardaki süreklilik. Güven, ülkü, hoşgörü, açık sözlülük ve yüreklilik; buradaki sağlıklı ilişkilerin olmazsa olmazıdır. Ulaşılamayacak idealler, samimi olmama hali, başa kakma, üslup farklığı gibi negatif yaklaşımlar, bu kurumların, kısa zamanda sonunu getirir.

Türk toplumu bu yönüyle, bir şirketler, partiler, vakıflar, dernekler çöplüğüdür. Bu çöplükteki her çöp, kaybedilmiş yıllar, atılmış birikim, sonuçsuz ümit, küskünlük, kırgınlık, ötekileştirme, itibarsızlaştırma demektir. Maalesef, bu toprakta bu hastalık var. Bu hastalığın aile kurumuna kadar inmesi, aile kurumunun eskisi kadar koruyucu ve kuşatıcı olamaması, geleceğimiz adına korkunç bir realite.

Bireyselleşme, vahşi kapitalizmin doğurduğu mikrop. Ancak, içinde bulunduğumuz toplumun da bir türlü tedavi edemediği hastalıklar var: Hiçbir zaman önce kendimize, sonra çevremize karşı dürüst olamadık, dürüst olmanın ölçüsünü belirleyemedik. Hemen hemen her ailede yaşanan miras kavgaları bunun en somut örneği. Ne şirketleşmeyi becererek ticaretimizi güçlendirebildik ne vakıflaşmayı ve dernekleşmeyi becererek sosyal hayatı sağlam temellere oturtabildik. Şimdi de atalarımızın yeşerttiği ahilik ve vakıf kültürünü çocuklarımıza masal olarak anlatıyoruz.

Kurulan, yaşayan, yaşatılan her sosyal müessese bir başarı hikâyesidir. Her marifet, iltifat ister. Marifetsiz iltifat yersizdir, iltifatsız marifet sürekli değildir. Haset, fesatlık, bencillik gibi duygular bizi “iltifat” gibi yüce bir değerden çok kere alıkoyuyor. Temel’le İdris, amca çocuklarıdır. İkisi de her nasılsa iyi para kazanır. Köylerine cami yaptırmak isterler. İkisinin de bahçesi yan yanadır. Camiler de yan yana olur. Camiler tamamlanır, açılış yapılır, İdris’in yaptırdığı camiden ezan sesi gelir. Temel, “Oğlum bak bakayım ezan sesi nereden geliyor?” diye seslenir. “Amcamın camisinden.” cevabını alınca arkasını döner, surat asar. Sonra diğer camiden ezan sesi gelir. Temel, oğluna ezan sesinin nereden geldiğini tekrar sorar. “Bizim camiden baba.” diye cevap alınca Temel, kuvvetlice “Aziz Allah!” çeker.

Bu bir kültürdür, bu emeğin israf edildiği, birbirimizi yoran kültürdür.

Her sosyal yapı, birliktelik üzerine oturur. Birlikte olunan insanların üsluplarındaki farklılık, birbirlerini anlamamaları veya yanlış anlamaları, birbirlerinin niyetlerinden şüphelenmeleri de birer emek ve zaman israfıdır. Biz karnından konuşan bir toplumuz. Her şeyi söylemiyoruz, karşımızdaki bizi anlasın istiyoruz. Beklentimiz gerçekleşmeyince de ya geçmişteki fedakârlıklarımızı başa kakma yolunu seçiyoruz ya da refikimizi duyarsızlıkla, körlükle suçluyoruz. İşin hakikati konuşulunca da, belki pek az kere, özür yoluna başvuruyoruz. Özür, bir erdemdir; ancak hiçbir zaman hatayı sıfırlamaz. Öğretmen öğrencilerinden bir gün sınıfa bir tahta parçası ve birkaç çiviyle gelmelerini söyler. Öğretmen çivileri tahtaya çaktırır ve oradan tekrar çıkartır. Çocuklardan bu eylemi yorumlamalarını ister. Gelen cevaplardan sonra öğretmen şu yorumu yapar: “Çocuklar, çakılan her çivi sizin arkadaşınıza karşı yaptığınız bir hatadır, çivileri çıkarmakla özür dilemiş oldunuz. Peki, çıkardığınız halde çivilerin izleri de yok oldu mu? Önemli olan, özür dilenecek hatalar yapmamaktır.”

Hegel’in “Beni bir kişi anladı, o da yanlış anladı.” sözünü ve Nef’i’in “Tuti-i mucize guyem ne desem laf değil (Ben mucizeler söyleyen papağanım söylediklerim laf (boş söz) değil) / Çerh ile soyleşemem ainesi saf değil” (Felekle söyleşemem çünkü onun kalbi temiz değil) beytini pek severim. Birisine kendimi anlatmakta zorlandığımda, o kişi beni anlamadığında bu sözü hatırlamak, beni pek rahatlatır. Rahatlatır ama tatmin etmez.

Bir de iyi niyet ile başladığın ve devam ettirdiğin, uğruna zaman, emek, maddiyat harcadığın, hiçbir beklenti içine girmeyip varlık nedenin olarak yeşerttiğin, birlikte olduğun arkadaşlarından teşekkürden başka bir beklentiye girmediğin bir oluşumun neticesinde suçlanıyor olmak, kişide sadece bir hayal kırıklığı değil, ağır bir yorgunluk da oluşturur. Bu durmada yapılacak, bize yakışan en doğru davranış, herhalde Namık Kemal’in “Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükümetten” beyit’inin gereğini yapmaktır.

Hayat sürprizlerle dolu. Güzel her gülün, dikeni de oluyor. Başarının yanında başarısızlık, anlaşılmanın yanında anlaşılmamak, fedakârlığın karşısında nankörlük, iyiliğin karşısında kötülükle karşılaşmak, zirvedeyken kendini çukurda bulmak; bu güllerin dikenleri. Dikenine katlanma cesareti taşımayanların, gülü sevme hakkı yoktur.

Neyin israf, neyin kazanç olduğunu bilmiyoruz. Dikenle gülün bile farklı şeyler olduğunu, kişiden kişiye değiştiğini, bazı sancıların bir doğumun habercisi olduğunu sabrederek, zamanla öğreniyoruz. Hayat mektebinde, bu ilişkilerde kul hakkına çok dikkat etmek, adaletten sapmamak gerekiyor.

Erdemin bir ayağı da hak bilir olmaktır. Öyle değil mi? Dilerim, birbirimizi anlayan, yormayan bireyler; sağlam değerler üzerine kurulu toplum olalım.

 

Batı, Biz ve İslâm

0

Ecnebîlerin / yabancı ve başka milletten olanların bir kısmı, nasıl kıymetli malımızı ve vatanlarımızı elimizden aldılar. Onun bedeline çürük bir fiyat verdiler. Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve sosyal hayata temas eden seciye, tabiat ve karakterlerimizin bir kısmını da bizden aldılar. Terakkilerine yani yükselme, ilerleme ve gelişmelerine sebep, vesile ve dayanak noktası yaptılar. Ona karşılık olarak bize verdikleri şeyler ise; adi, sıradan aşağılık kötü ahlâkları, sefih seciye ve karakterleridir.

Meselâ, bizden aldıkları millî seciye yani bize has huy ve karakter ile bir adam onlarda der: “Eğer ben ölsem, milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde baki / sonsuz bir hayatım var.” İşte bu cümleyi bizden almışlar. Nitekim ilerleme ve gelişmelerinde en metîn / sağlam esas budur. Evet, bizden almışlardır. Çünkü bu cümle; Hak dinden, iman / inanç hakikatlerinden çıkar.

Zira o, bizim yani inananların malıdır. Hâlbuki ecnebilerden / başka din ve milletten olanlardan içimize giren pis, fena ve kötü seciyeler yüzünden, bizde bencil bir adam diyor: “Ben susuzluktan ölsem, yağmur bir daha hiç yağmasın! Eğer benim bir saadetim olmayacaksa; dünya istediği kadar bozulsun!” İşte bu ahmakçasına cümle; dinsizlikten çıkıyor, ahireti bilmemekten geliyor. Dışarıdan içimize sızmış, zehirliyor.

Hem, o ecnebilerin / yabancıların, bizden aldıkları milliyet fikriyle, bir fert bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü bir adamın kıymeti; himmeti yani milleti için çalışması, çabalaması ve gayret göstermesi nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başına küçük bir millettir.

Bazılarımızdaki dikkatsizlik ve ecnebilerin zararlı seciye ve karakterlerini almamızdan ötürü, kuvvetli ve kudsî / mukaddes / kutsal İslâm milletine ait olduğumuz hâlde; yazık çok yazık ki, herkes “Nefsî, Nefsî!” / “Ben, Ben!” manasındaki “Nefsim, Nefsim!” demekle, milletin menfaat, fayda ve çıkarını değil; maalesef şahsî menfaat ve yararını düşünmekle, bin adam bir adam hükmüne sukuut eder / düşer.

Nitekim Hz. Ali’nin dediği gibi: “Kimin himmeti yalnız nefsi (kendisi için) ise, o insan değil. Çünkü insanın fıtratı (yaratılışı) medenîdir (birlikte yaşamayı gerektirir). Kendi cinsinden olanları dikkate alıp düşünmeye mecburdur. (Çünkü ancak) sosyal hayat ile şahsî hayatı devam edebilir.”

Meselâ bir ekmeği yese, kaç ellere muhtaç. Ona karşılık o elleri mânen öper. Giydiği elbise ile kaç fabrikayla ilişkili olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi, bir postla yaşayamaz. Kendi cinsinden olanlara fıtrat ve yaratılış icabı ilgi duyar. Onlara manevî bir fiyat vermeye mecbur olur. İşte bundan dolayıdır ki, fıtrat ve yaratılışın bir gereği olarak, insan medeniyetçidir. Medenî olmak zorundadır. Yoksa yaşayamaz. Ancak bu şekilde hayatını sürdürebileceğinin şuur ve bilincindedir.

Sadece şahsî menfaat ve kişisel çıkarına bakan insan; insanlıktan çıkar. Masum ve suçsuz olmayan, câni bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, gerçekten özrü olsa, o başka bir mes’ele.

Acaba, en ziyade mânevî kuvvete, teselliye / rahatlamaya ve metanete / dayanıklı olmaya ihtiyaç duyan bu asrın insanı, bu zamanda o mânevî kuvvet ve teselliyi, saâdet ve mutluluğu sağlayan; İslâmiyet ve imanın dayanak noktası olan iman hakikatlerini bırakıp; Garplılaşmak / Batılılaşmak ünvanı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün manevî kuvveti kırıp; teselliyi mahveden ve metanetini kıran dalâlet ve sefahate ve yalancı politika ve siyasete dayanması; ne kadar insanın faydasına olan şeylerden ve insanlığın kazanımından uzak bir hareket olduğunu; pek yakın bir zamanda, -başta İslâm olmak üzere- uyanan beşer hissedecek. Eğer dünyanın ömrü kalmışsa; Kur’an’ın gerçeklerine yapışacak.

Evet, İslâm milletinin saadet ve mutluluğu; yalnız ve yalnız İslâm hakikatleri ile olabilir. Toplum hayatı, dünya saadeti İslâm kanunları ile gerçekleşebilir. Yoksa adalet mahvolur, emniyet darmadağın olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Oysa iman kalbde, kafada daimî olarak manevî bir yasakçı bıraktığından, fena meyelânlar histen, nefisten çıktıkça, “Yasaktır!” der. Tard eder, kaçırır.

Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin isteklerinden çıkar. O istek ve arzular, ruhun duygulanmalarından ve ihtiyaçlarından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete geçer. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Artık kör his ve duygular onu yanlış yola sevk edip mağlup edemez.

 

Çocuk Eğitiminde Şiddetin Yeri

Son günlerde yine görsel ve yazılı medyada okullarda öğrencilere yönelik şiddet olaylarına rastlamaktayız. Yürekleri hassas, geleceğimizin göz bebeği bu çocuklar niçin dövülür acaba?

Öğrenci yaptığı hatasını anlasın ve bir daha yapmasın diye mi? Peki, şiddet yanlısı anne baba ve öğretmenler, hangi bilimsel gerçeklerden yola çıkarak çocuk dövmektedirler.

Eğer şiddetin, sopanın öğrenci eğitiminde pozitif, olumlu bir yeri, katkısı varsa kaynak göstersinler, bizde onlara hak verelim. Bakanlık da disiplin mevzuatına; öğrencinin hangi yanlışına, hangi tür şiddet uygulanacağını yazarak okullara göndersin.

Böyle bir bilimsel gerçek olabilir mi? Hiçbir eğitimci şiddeti asla uygun görmemiştir, görmesi de mümkün değildir.

Hakikat şu ki; çocuğa doğruyu öğretemediğimizde, hatalarını bilimsel yöntemlerle çözemediğimizde, yetersiz kaldığımızı hissettiğimizde, beceriksizliğimize büyük bir hata daha katarak şiddete başvururuz.

Çocuğa attığımız tokat, gücümüzün değil, güçsüzlüğümüzün en son noktasıdır. Çaresizliğimizden başvurduğumuz şiddet, bizi rahatlatacağına çaresizliğimizi artırır.

Çünkü çocuk,”yanlışın ne olduğunu anlamadığı için“, aynı şeyi tekrarlayacak, öfkelenecek, şiddeti bir iletişim şekli olarak öğrenecek, kullanacak ama bizim istediğimiz davranış değişikliği olmayacaktır.

Oysa biliriz ki, şimdiye kadar dayak hiçbir şeye çözüm olmamıştır. Üstelik şiddeti öğrenmesin diye uğraştığımız, oyuncaklarını denetlediğimiz, izlediklerinden yakındığımız, kaç yaşında olursa olsun bir başkası ona vurduğunda, içimizin yandığı çocuğumuza, şiddet uygulayarak, şiddeti öğretenin kendimiz olduğunu kabullenmek zor gelir.

Sinirlenince vurmak” kötü bir örnektir. Vuruşun şiddeti ne olursa olsun, sinirlenmekle, vurmak arasında bağlantı kurmak yanlıştır. Anne babalar, eğitimcilerçocuğa, ve problemlerini barışçı bir yöntemle nasıl çözebileceğini göstermelidir.

Bu bir davranış biçimidir. Eliniz alışırsa, her zaman aynı şiddette vuracağınızdan emin olamazsınız. Çocuklara sinirlendiğinizde de kendinizi kontrol edebilmelisiniz.

Dayak, haksız bir çifte standardı devam ettirir. Çocuklarına attığı dayağı, çocuk  başkalarından görmüş olsaydı,pek çok anne-baba soluğu karakolda alırdı.

Dayak, çocukta zayıf bir benlik imgesi oluşturur. Bedenleri saygı görmezse, çocuklar kendilerini değerli hissetmezler.

Çocuklar hata yaptıklarında kendilerine vurulacağına inanırlarsa öğrenemezler. Dikkatleri kendilerini korumaya yoğunlaşır.

Dayak, çocuğun kendini disipline etmeyi öğrenmesine yardımcı olmaz. Disiplinde en önemli unsur çocuğun ebeveynine hissettiği sevgidir. Ebeveynler, eğitimciler çocuğa yanlışı doğrudan ayırmayı öğretirken, sert yöntemler kullanırlarsa, çocuk anne-babasına karşı hissettiği sevgiyle karışan bir içerleme ve hatta nefret geliştirir.

Bunlar çocuğun yaşadığı duygusal karmaşanın daha da artmasına neden olur ve çocuk kendine yol bulmaya çalışırken daha da yanlış davranabilir. Çocuğun açıklığa ihtiyacı vardır. Sınırlar belirli ve tutarlı olmalıdır.

Küçüklere vurmanın ve zarar vermenin kabul edilebilir olduğunu hisseden çocuk,  kendisinden küçüklere vurma hakkını kendinde görebilir.

Kendinizi çocukların yerine koyup düşünün. Amiriniz bir hatanızı düzeltmek için size vursa nasıl hissederdiniz?

Disiplin çocuklara zarar vererek, korkutarak değil, yol göstererek verilmelidir.

Dövmenin zararları:

1- Çocuğu dövmek ahlakının bozulmasına, hırçınlaşmasına sebep olur.

2- Dayakla büyüyen çocuk, esnek düşünemez.

3- Dövülmek, çocukta dövene karşı ( ana baba, öğretmen vb.) kızgınlığa yol açar. Çocuk kendi yaptığının kötü bir şey olduğunu düşünmez, kendini suçlu görmez, kendini döveni suçlar.

4- Dövülen çocuk, kızdırılınca, o da şiddete başvurur, bir başkasını döver. Böylece dayak, saldırganlığa sebep olur.

Oysatebessüm ateşinde erimeyen maden yoktur.Tebessüm bedavadır,  alanı mutlu eder, vereni üzmez.

Dayak; atanı utandıran, dövüleni küçülten, tanıkları da en azından üzen bir davranıştır. Dayak bir anlık bir öfkeyle verilen, çoğu kez de amacını aşan bir ceza yöntemidir. Kolayca ölçüsü kaçar, kusurlu çocuğu “mazlum” yapar; dayağı atanı da suçlu duruma düşürür, öğretici değeri az, etkisi kısa süren bir yıldırma yöntemidir.

Analar, babalar son bir kaç ay içinde, dayağa yol açan durumları bir yere yazıp üstünde düşünseler, çocuğun, dayakların çoğunu hak etmediğini söylemek zorunda kalırlardı. Çocuk çoğu kez hak ettiği için değil, ana baba sinirli olduğu için dövülmüştür.

“Çocuk Eğitiminde ödül ve Ceza” konulu bir televizyon programında tartışma dayak, konusuna gelir.

Nasıl dövmeli ve ne zaman dövmeli?” diye konuşulurken, 12-13 yaşlarında bir öğrenci söz alarak, herkesi utandıran ve şaşırtan şu düşündürücü sözleri söyler:

“Dayağın disiplinde yeri yoktur. Dayak, atanı da atılanı da küçülten, insana yakışmayan bir davranıştır. Bu tartışmada hiç sözü edilmemesi gerekirdi!”

Dayak bir eğitim ve ceza sistemi değildir. Çocuklarımız bizim aynamızdır. Ne verirsek onu yansıtırlar ve onlara kaldırdığımız her el, aslında kendimize attığımız bir tokattır.

 

Sevgiyle kalın…

 

Karıştırma Elalemin İşini

“Kıl beşini, helalinden ye aşını, karıştırma elalemin işini.”

İzmirli Sakız Hoca’nın “nasıl iyi Müslüman olurum?” diye soran bir kişiye verdiği bu cevabı daha önce de yazmıştım. İlk defa İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Yıldırım‘dan duymuştum.

Prof. Dr. Mustafa Yıldırım “Yüce Kur’an Açıklamalı- Yorumlu Meali” isimli, günümüz Türkçesiyle ve Maturidi anlayışı ile yazılmış çok değerli eserin üç yazarından biri.

Prof. Dr. Mustafa Yıldırım, Sakız Hoca’nın bu sözü için,İslam’ın özü bu cümleden ibarettir” diye ifade etmişti.

Kendisi gibi bilim adamlarının ciltlerle kitapta anlatamadığı İslam’ı bir cümlede özetleyen söz esasen Sakız Hoca’nın şahsi görüşü değildi. Bin yılı aşan bir birikimin, geleneksel Türk irfanının bir yansımasıydı.

Çünkü bu cümle Kur’an-ı Kerim ve Hazreti Peygamberin Sünneti ile beslenen, Orhun anıtlarında yazılan, Yunus Emre‘nin şiirleri ile nesilden nesile aktarılan kültürümüzün nihai ürünü idi.

İslam’ın özü olarak nitelenen cümlede “iyi bir Müslüman olmak için” bize üç husus öğütlenmekte:  İstikrarlı olarak farz ibadetlerini yap, kendin ve çocuklarının midesine haram lokma girmemesine özen göster ve başkalarının özel hayatını merak etme, mahrem konularını karıştırma.

Demek ki çok ibadetten de önce dikkat etmemiz gereken hususlar “helal lokma” ve “elalemin işine karışmamak.”

“İyi bir Müslüman olmanın” üç şartından ikisinin yalnızca kişinin manevi dünyası ile ilgili olmayıp, birey- birey ve birey- toplum ilişkisini içine alan davranışlarla ilgili olması bana önemli geldi.

Haram lokma deyince sadece alkol, domuz eti ve faiz akla gelmesin.

Helal lokma kavramının içinde yaptığımız işlerin haram kılınan işlerden olmaması, çalıştığımız işyerlerinde bize verilen vazifeleri en iyi şekilde yerine getirmek, iş hayatımızda aldatma olmaması, hileli mal satmamak, ölçüde tartıda eksiklik yapmamak gibi hususlara uymak da var. Bu konularda gerekli dikkat ve özeni göstermediğimizde haram lokma yeme riski ile karşı karşıyayız demektir.

************************************

Özel Hayatın Gizliliği

Modern hukuk sistemlerinin temel kuralları ile kitaplı dinlerin ahlaki ve toplumsal düzenle ilgili kuralları genellikle uyumludur.

Dinlerin yasakladığı hırsızlık, adam öldürme, iftira, hakaret, aldatma vb yürürlükte olan fiiller hukuk sistemlerinde de suç ve yasak olarak değerlendirilmiştir.

“Elalemin işini karıştırmamak” konusu da yürürlükteki hukukumuzda “özel hayatın gizliliği” adı altında düzenlenmiştir. Burada esas olan kişilerin mahremiyetinin korunmasıdır. Herkesin “özel hayat” dediğimiz, başkalarıyla paylaşmak istemediği kendine özgü bir alanı vardır. İşte korunması istenen bu gizli hayat alanıdır.

Anayasamız ve uluslararası sözleşmelerle kişilerin özel hayatları güvenceye alınmıştır. T.C. Anayasası 20. Maddesinde, “herkesin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Bu gizliliğe dokunulamaz” hükümleri yer alır. “Herkesin bu haktan yararlanma hakkı bulunur.”

Anahtardan evin gözetlenmesi, balkondan karşı dairenin izlenmesi, şahsi eşyalarının karıştırılması, ilişkilerinin sürekli araştırılması gibi hareketler özel hayatın gizliliğinin ihlali demektir. Bu hareketlerin görüntü ya da ses kaydı alınarak gerçekleştirilmesi daha ağır bir ihlal olarak görülmüş ve cezası arttırılmıştır.

Ancak siyasetçi, sanatçı, sporcu gibi, toplumu etkileme ve yönlendirme konumları olanların özel hayatın gizliliği sınırlarının daha dar yorumlanması gerektiği kabul edilmektedir.

*******************************

İftira ve Gıybet

Dini açıdan büyük günahlardan olan “gıybet” gibi fiiller ise kanunların değil, etik değerlerin alanına girer. Gıybet bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyimle, kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, başkası hakkında arkasından konuşmamız anlamına gelir.

Gıybet, Kişinin bedeni, nesebi, ahlâkı, işi, dini, elbisesi, evi, bineği… dedikodu konusu olabilir. Gözün şaşılığı, saçların döküklüğü, uzun veya kısa boyluluk, siyah veya sarı renkte olmak… Bunlardan alaylı bir şekilde bahsedilmesi gibi söz konusu kişinin kalbini kıracak sözler gıybet kavramı içine girer.

İftirada kişi olmayan bir kusur veya özellik ile itham edilirken, gıybette kişinin var olan bir özelliği alay konusu yapılmaktadır.

Hucurat Suresi 12. ayette “İnsanların gizli hallerini araştırmayın, birbirinizin gıybetini,  dedikodusunu yapmayın” denilmektedir. Ayetin devamında gıybet, kardeşinin ölü etini yemeye benzetilerek, iğrenç bir eylem olarak tarif edilmiş.

Bir de gıybet böyleyse, iftiranın ne kadar iğrenç bir fiil olduğunu düşünün.

İşte Sakız Hocanın “elalemin işine karışma” öğüdünün açılımının “özel hayatın gizliliğine riayet et, iftirada bulunma, gıybet etme” şeklinde olabileceğini söyleyebiliriz.

Kısaca, toplumda birlikte yaşadığımız insanların haklarına saygılı olan, toplumdan rahatsız olmayan, toplumu rahatsız etmeyen insanlar olmak…

Müslüman olmanın da, medeni bir insan olmanın da temel kurallarından biri budur.

 

Müslümanlığı Müslümanlardan Değil Kur’an’dan Öğrenmek

Cat Stevens(1948-Marylebona) İngiliz bir pop şarkıcısı. Özellikle 1970’lı yılların başında daha 22 yaşında iken TeaForTheTillerman veTeasenAndTheFirecat adlı şarkı ve albümleriyle müzik dünyasını kasıp kavuruyordu. Konserlerini binlerce genç çığlık çığlığa izliyordu. Bir fırtına gibi girmişti sahnelere, salonlara, meydanlara. Medya sürekli ondan bahsediyordu.

İslam’ı seçerek (1977) Müslüman oldu. Yusuf İslam adını aldı.Hala Londra’da yaşıyor, 5 çocuğu var. 1980’li yıllarda Ankara’ya gelmişti. Türkiye Yazarlar Birliği olarak kendisini konuk etmiş, Başkenti tanıtmıştık. Yoğun talep üzerine TOBB salonunda bir konferans düzenledik. Salon ağzına kadar dolu, izleyiciler dışarıya taşmıştı. Ancak herkes Yusuf İslam’ın yanına yaklaşmak, elini sıkmak, yanağından öpmek, “hayır duasını” almak istiyordu! Programı ben sunuyorum. İzleyiciler birbirini iterek, sandalyelerin üstünden atlayarak, sloganlar atarak, tekbir getirerek  Yusuf İslam’a ulaşmak istiyordu. Bundan amaç sanırım sevap da kazanmaktı!. Panik ve arbede olmak üzeriydi. Anons ile salonu teskin etmeye çalıştım. Biraz da kızdım “Böyle devam ederse polis çağırmak durumunda kalacağız” dedim. Kısmı bir sükunet oldu. Geç de olsa Yusuf İslam konuşmasını yaptı. Çubuk Barajına götürdük bir grup arkadaşımızla beraber. Sohbet sırasında herkesin sorduğunu bizler de sorduk; Nasıl Müslüman oldun? Anlattı. Ancak o gün anlattıkları bugünün meğer ip uçları, işaret fişekleriymiş.

 

Kılıfında Kapalı Bırakılan Kitap

-İslam’ı ben Kur’an’dan öğrendim. Okudum ve anlamaya çalıştım. Yok eğer İslam’ı Müslümanlardan öğrenmeye çalışsaydım, dinimi değiştirmezdim. Bundan dolayı da mutluyum.

Yusuf İslam çok yavaş konuşuyordu. Sakal bırakmış, bir Halep zıbını giymiş, başında da sarığa benzeyen serpuşu vardı. Aşırı mütevazi bir resim veriyordu. Yusuf İslam İslam’ı Kur’an’dan öğrenmesini sürdürdü. Hamaset gösterisine girmedi, yeni ilahiler besteledi. Londra’da bir okul kurdu Müslüman çocuklar için. Mektep büyüdü, alaka da büyüdü. Şimdi okula bir de cami yaptırıyor. Bunu için birkaç sene önce İstanbul’a gelmişti. Bir yemekli toplantıda yardım talep etti. Aldı da. Benim aklımda kalanlardan camiinin iç süslemelerini ve seramiklerini rahmetli hayırsever insan Kale Bodur’un sahibi İbrahim Bodur üslendi.

Bu olay nereden aklıma geldi?

Günümüzde dünyada ve Müslümanlar arasında en önemli meselenin “ahlak” sorunu tartışmalarından dolayı hatırladım. İslam’ı kaynağından, yani Kur’an’dan öğrenmek. Oysa Kur’an her Müslümanın evinde  ya kılıfında, ya rafta var ama, İslam’ın ilk emri “oku” olmasına rağmen bu görevi yerine getirmekte insanlarımız zorlanır. Hele hele Kur’an ne diyor sorusuna geleneklerle, örflerle cevap verir, yine de yerine getirmemekte  hiç bir beis görmez. Mesela yalan söylemek, sevmemek, paylaşmayı ve üretmeyi bilmemek, mesela aldatmak ve aldanmak, temiz olmak, başkasını rahatsız etmemek vs.

 

Vur Fakat Dinle

Diyanet İşleri Başkanlığının 2017-2027 Stratejik Eylem Planı

araştırmasına göre; günümüzde dine olan alaka artarken, ahlaki değerlerdeki aşınma giderek yaygınlaşıyor. Özellikle de muhafazakar kesimde. Birlikte yaşama kültürü gelişmiyor. İmam Hatip lisesi ve İlahiyat Fakültesi mezunu sayısının kontrolsüz bir şekilde artması beraberinde kalite ve nitelik sorununu getiriyor. Vakıf ve derneklerin kontrolsüz şekilde cami ve Kur’an Kursu inşa etmesi problemli. Diyanet üzerinde de siyasi etkinin olduğuna dair toplumda genel bir algı var.

Diyanet kurumu çok önemli. Cumhuriyetle hayata geçirildi ve  ilk yaptıklarından biri de Kur’an Meali’ni Elmalılı Ahmet Hamdi Bey’e, tercüme işini de İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’a verilmesi oldu. Halk, Kur’an ne diyor anlaması için bu hizmet hayata geçirildi. Diyanet modeli günümüzde Türk Cumhuriyetlerinde de örnek alınıyor. Diyanet elbette eleştirilir. Ancak günümüzde cemaatlerin Diyaneti hedef göstermesi ve eleştirmesi farklı. Akademik kaliteye tahammülsüzlükleridir. Öyle ki Osmanlılar döneminde bile cemaatlar, tarikatlar bir nizamname ile bağlıydılar, kesinlikle siyaset ve ticaretle meşgul olmazlardı. Bugün öyle mi?

Diyanet İşleri Ramazan’da çocukları camiye çekmek için onların camide oyun oynamasına, gülmesine, yaramazlık yapmasına  bile razı olarak, bundan hoşnut olmayanların namazını evlerinde kılmalarını önerdi. Çok şık bir gelişme. Bunlar bizim yarınımız.

 

Yeni Nesil Sorguluyor

Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu da İpek Özbey’e (29 Mayıs 2017 Hürriyet) açıklamalar yaparken “İslam dini Müslümanlar yüzünden mahcup” diyor. Sonra da ekliyor “Kendi yanlışlarımıza fetva verir olduk”

Ali Bardakoğlu’na göre; televizyonlarda reytingi yüksek programlarda en fazla İslam değil, menkıbeler anlatılıyor, göz yaşları dökülüyor. Maalesef din göz yaşı ve melankoli olarak sunuluyor. Şöyle diyor Bardakoğlu “Bugün İslam’ı gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler, kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler. . Dolayısıyla kurtarıcı bekleyerek vakit geçiriyoruz.. Bireyi ve birey bilincini, birey sorumluluğunu yok ettik.. Piyangocu bir anlayışı besledik.. halk istiyor diye, menkıbe ve hurafe dolu bir din anlatanlar farkında olmadan dinin toplumları uyuşturduğu tezini de desteklemiş oluyorlar..”

Prof. Bardakoğlu çok önemli noktalara dikkat çekiyor “Yol ayırımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor ve biliyor. Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin  yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı islamofobiyi mahallemize indirecektir.”

 

Ahlak Buharlaşıyor

Devamında ise şöyle diyor Bardakoğlu”  İslam düşüncesi maalesef günümüzde kapitalizmin ve serbest piyasa ekonomisinin payandası haline geldi.. İslam ise sosyal adalet ve hakkaniyet eksenindedir.. sosyal adalet fikri, fakirin ve mağdurun yanında olma fikri zayıflayıp, giderek güçlünün, zenginin yanında olan bir dini söylem gelişti.. sağlam duramayıp olanları onaylayıcı hale gelebilirsiniz. İslam alimleri görevini kaybetmek pahasına karşısındaki güce de doğruyu söylemek zorundadır. Acıyı da nimeti de paylaşalım.. çağın bütün gereklerine uygun fetvalar üretilmeye başlandı…sadaka ve iane kültürü ile ya da retorikle bunları sağlayamayız.”

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu neler demiyor ki anlayana “Bazı Müslümanlarda İslam ahlakı eksik olduğu için kör bağnazlıklar ahlakımızı da buharlaştırıyor. Niyet okumalar, iftiralar beraberinde geliyor.. insanlar kendi çıkarları, konumları, hesapları söz konusu olunca her türlü iftirayı atıyor, her yolu meşru görüyor. Dini cemaatler ve tarikatlar siyaset, kamusal alan, yaygın din eğitimi ve ticaretten elini çekip kendi asli ve sivil hizmet alanlarına çekilmezse, kayıt dışılıktan çıkıp şeffaf ve denetlenebilir olmazsa yeni maceralar yaşamamız kaçınılmaz görünüyor. Bugün bir çok dini cemaat birer ekonomik ekonomik sektöre dönüştü. Unutmamalı, Türkiye’de dini gruplar kamusal alana sirayet etmeye başladığı, kapalı ve kayıtdışı olup kendilerine göre dini eğitim vermeye başlarsa sorun büyük olur. FETO’deki gibi ülke benzeri oluşumlara gebe demektir.”

 

Alarm Veriyor

Bu tespitleri belki çoğu kişi, düşünebiliyor, aklından geçirebiliyor,  itiraf edebilir ama bir Diyanet İşleri eski Başkanı ve İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi gibi yansıması olmaz. Prof. Dr. Ali Bardakoğlu devam ediyor;

-Ramazanı farklı algılıyorum. İnsanlar zaman zaman durup kendini ve hayatını gözden geçirmesi gerekiyor. Öz denetim ve muhasebe yapmalıyız. Kendimizin ne kadar iyi bir insan, iyi bir dindar olduğuyla ilgilenmemiz gerekiyor.. Toplum olarak ayrıştığımız , artık birbirimize öfke duyduğumuz doğrudur. Bunlar sosyal birlik ve beraberliğimiz için alarm noktalarıdır. Ortadoğu toplumları barut fıçısı gibi. .Kur’an ile aramız açıldı. Kur’an-ı Kerim’in verdiği öğütlere kulak tıkadık. Kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva verir olduk. Çünkü dini bilgi üretiminde metot kalmadı. Serbest Pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kapladı ortalığı. Üçüncü, beşinci asırda yazılmış kitaplardaki bilgileri tekrar ederek insanlara dini anlattığımızı düşünemeyiz.

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’na göre İslamiyet’te ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir. İslamiyet bize ibadetleri yerine getirdiğin zaman anahtar teslimi bir mutluluk vaat etmiyor. Diyor ki; “Başarmak ve iyiliğe ulaşmak istiyorsan elini taşın altına koyacaksın. Çalışma, üretme, hak,hukuk, adalet bir toplumun kalkınması, özgürlüğün korunması için bir şeyler yaparsanız gelişirsiniz. İslam dini dünyada yaşanmak için gönderildi, ahirette değil.. Yani dünyayı terk et, hiç bir şey yapma, ahirette kazanırsın mesajını vermiyor. Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirdiler.”

 

İnsan Aklı ve Kabiliyeti Bir Lütuf

Bana göre acil ihtiyacımız olan bu muhteşem açıklamaları yapıyor Prof. Dr. Ali Bardakoğlu. Şu tespitleriyle bitirelim “Siyasal katılımın olmadığı toplumda sadece din anlatarak insanları mutlu edemeyiz. İslam dünyası acilen bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler, ötekinin hakkı gibi temel konularda zihnini durultmak ve bu konularda mesafe almak zorunda.”

Diyanet İşleri Başkanı hemşerimiz Prof. Dr. Mehmet Görmez de Beşinci Din Şurasında dini metinleri bir kanun metni gibi algılayan.. Allah’ın insana bahşettiği akıl ve istidatlarını  vahyin karşısına koyarak raddeden bağnaz dindarlık anlayışını eleştiriyor. İstanbul eski Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı da soruyor “Ahlaksız dindarlık olur mu?”

Müslümanlığı Müslümanlardan değil Kur’an’dan öğrenmenin tam zamanı. Kitabımızı okumanın, ne demek istediğini öğrenmenin vakti gelip geçiyor. Çünkü hayat sanıldığı kadar uzun değil.

 

Kıbrıs Direnişi ve Çözüm

0

Yaşar Aksoy, Kıbrıs âşığı bir İzmirlidir. Bu duygusunu şöyle ifade ediyor: “Hayatım boyunca hep Kıbrıs’ta yaşadığımı sandım. Garip bir duygu içinde oldum. Tanrı, ‘bir daha seni nasıl yaratmamı istersin’ diye soracak olsa, ‘Allah’ım, beni 1950’lerde Kıbrıs’ta Dr. Fazıl Küçük’ün şanlı gazetesi Halkın Sesi’nde araştırmacı-köşe yazarı olarak yarat, başka bir şey istemem’ derim.” Bu isteğin sebebini de açıklıyor:

“Kıbrıs’ın direnişi beni hep alevler içinde sarıp, hep içine çekti. Önce Rumların, İngiltere’ye direnişi, Türklerin, Rum saldırganlığına direnişi, Rum solcuların, EOKA ve Yunan Cuntası’na direnişleri, sonra Türk Barış Harekâtı’na Rumların topyekûn direnişi… Daha sonra Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin emperyalizme, baskılara ve ambargolara direnişi… Geçen 40 yıl içinde Kıbrıs’ta tarafların birbirlerine karşı hep direniş içinde olmaları… Adadaki Türk ve Rum solcuların topyekûn her tarafa direnişi… Ve her dâim ortada dolaşan Emperyalizm olgusu… Ne kadar sıcak bir ada burası, değil mi? İşte bunlar beni sarıp sarmaladı. Kıbrıs’ta Türklerin millî direnişine öncelikle hayranım. Ama öteki direnişlerle de ilgiliyim. Kitabımın ismini onun için ‘Kıbrıs’ın Direnişi‘ koydum.”

Bu hayranlık Yaşar Aksoy’a, 15 X 24 santim ölçülerinde 596+72 sayfalık dev bir eser yazdırmış. Yazarı; direnişlerle alakalı olmasına rağmen, Kıbrıs’ta barış ve huzur sağlanmasını ve sonsuza kadar devam etmesini arzu etmektedir.

Eser 6 adet belge ile başlıyor. (s: 9-16) ‘Önsöz’de ‘Kıbrıs Meselesi’nin ne olduğu açıklanırken, adanın, Yunanistan için değil, Türkiye için stratejik önem ifâde ettiği vurgulanıyor. İki ülke arasındaki anlaşmazlıkların, emperyalist güçler tarafından çıkartılıp desteklendiği belirtiliyor. Yaşar Aksoy Kitabını, ders çıkarılması için  ‘acı gerçeklerin bilinmesi maksadıyla yazdığını ifade ediyor. Aksoy’a göre çözüm: Ortak bir konfederasyonda birleşmektir. Bu çözüm tarzı, elbette tartışılabilir. Esasen tartışılmaktadır, bundan sonra da tartışılmaya devam edecektir.

Kıbrıs meselesiyle alâkadar olanlar biliyorlar: Kıbrıslı Rumlar Atina, Kıbrıslı Türkler de Ankara yönetimi ile barışık değiller. Her iki taraf da beynelmilel emperyalizmin kirli ellerini, Kıbrıs’tan çekmesini istiyor. 1951 yılından itibaren Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklere yönelik adi cinayetlerin ve katliam olaylarının, Yunanistan’ın tahrik ve desteği ile gerçekleştirildiğini bir an için unutmak mümkün olsa bile, Kıbrıslı Rumların tamamen masum olduklarına inanmak, imkânsız denilecek kadar zordur. Türklerin intikam peşinde olmadıklarının garantisi verilebilir ve Kıbrıslı Rumlar buna inandırılabilir. Determinist düşünce sisteminin gerçeklik payı var ise (ki var olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz), Kıbrıs Rumlarının, tekrar Atina’nın kışkırtmalarıyla harekete geçip daha vahşice cinayetlerle Türkleri adadan uzaklaştırmaya ve hatta yok etmeye kalkışmayacaklarının güven veren teminatı ne olacaktır? Kıbrıs’ın geleceği; (Kıbrıs Türklerinin mahallî deyişi ile) oraşta buraşta hor horn boru basan haytaların, ‘yes be annem’cilerin tarih şuurundan ve hatta kuru tarih bilgisinden mahrum olanların hamakat derecesindeki saflıklarına teslim edilebilir mi?

Buna rağmen Kıbrıs meselesine çözüm bunamaz mı? Bulunmalıdır… Bulunacaktır da… Hiçbir şey yapılamaz ise, çözümsüzlüğü kabul etmek… en mükemmel çözümdür. Atina yönetimine yakınlığıyla bilinen KKTC Cumhurbaşkanı bile mutabakat konusunda ikna edilemediğine göre demek ki çözümsüzlükten başka çare yoktur. Hem düşünmek lâzım: Libya’yı ikiye, Irak’ı üçe bölen, Suriye’ye üçe, dörde, Türkiye’yi sekize bölmeye çalışan emperyalist güçler niçin Kıbrıs’ı birleştirmeye çalışıyorlar?

Sayın Aksoy’un kitabına dönersek efendim, 35. Sayfadan itibaren müthiş bir gazetecilik hâdisesi ile karşılaşıyoruz: ‘Nikos Samson’un Hâtıraları‘ Casusluk filmini andıran, macera romanı gibi okunup, bedenin adrenalin ihtiyacını fazlasıyla karşılayan bu hatıralar, kitabın bel kemiğini teşkil ediyor. Anlatılanların tamamı, olayın bir numaralı faili, Nikos Sampson ile yapılan röportajın muhtevasıdır. (s: 35-117)

117. sayfada başlayan kitabın ikinci bölümde Türkiye’nin 20 Temmuz Barış Harekâtı anlatılıyor. Bu bölümde de birinci kaynak olarak merhum Rauf Denktaş ile yapılan röportaj söz konusudur. Burada, Barış Harekâtı’nın basına yansımayan hakikatler yer alıyor. Sonra Stavros Skopetrides’in Bülent Ecevit’e suikast planı, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı mensuplarının anlattıkları, Makarios’un demeçleri…

Ve kahraman Türk askeri, ‘Bir gece ansızın gelebilirim…’ diyerek şafak vakti Kıbrıs’ta… Savaşın içinden müthiş hikâyelerle devam eden bölüm, bağımsızlığa giden yolda ümitleri yeşerten, geliştiren ve hakikate dönüştüren hâdiseler…

Kıbrıs’ın önemli isimleri; Özker Yaşın, Harid Fedai, Nazif Bozatlı, kitaba sanat yüklü edebî hava getiriyor.

266-276 sayfalarda şehitlerin isimleri yer alıyor. 345. Sayfada başlayıp 512. Sayfaya kadar devam eden dördüncü bölümde kalubelâdan başlayıp ebediyete kadar devam edeceği düşüncesine davetiye çıkaran müzakereler ve müzakerelerle alakalı yorumlar yer alıyor.

Beşinci Bölümde Kıbrıs denizlerinin zenginliği olan doğalgaz ve petrol rezervleri meselesi var. (s: 513-540)

Eser, altıncı bölümde Özker Yaşin’in Kıbrıslılara bayrak teklifi ve şiiri, yedinci bölümde Kıbrıs Sözlüğü ile sona ediyor.

Yaşar Aksoy Kütüphanesi Kıbrıs Kaynakları (s: 585-595) kitabın bibliyografya bölümünü, son 72 sayfalık bölüm ise fotoğraf albümünü oluşturuyor.

ETKİ YAYINLARI:

Mürsel Paşa Caddesi, 1266. Sokak Nu: 4/A Basmane, İzmir. Telefon: 0.232-48209 00

e-posta: etkiyayin@gmail.com www.etkiyayinevi.com

YAŞAR AKSOY:

1947 yılında İzmir’in Karşıyaka semtinde doğdu. 1971’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Yüksek Kimya Mühendisi, 1976’da Ege Üniversitesi’nden Yüksek Endüstri Mühendisi olarak mezun oldu.

 

Mühendislik mesleğinin yanı sıra 1965’ten itibaren, İstanbul’da Akşam gazetesi ve Türk Yolu dergisi, Demokrat İzmir gazetesi (10 yıl), Yeni Asır gazetesi (22 yıl), Star gazetesinde (1 yıl) ve Hürriyet gazetesinde (8 yıl), sanat muhabiri, kültür sanat yönetmeni, araştırmacı, köşe yazarı olarak çalıştı.  ‘Ege’de Zaman’ isimli tam sayfa sanat, kültür ve tarih yazılarıyla tanındı.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi’nde ‘İktisadî Devrim Tarihi dersleri verdi. Uluslararası İzmir Araştırmaları Merkezi‘ni kurdu ve genel yönetmenliğini yaptı. İzmir Ödülleri‘ni ilk defa oluşturdu. İzmir Kültür Gezileri’ni ilk defa başlattı. İzmir Akademisi kurmaya dönük İzmir Seminerleri’ni ilk defa tertip etti. Sayısız kurumda ilk defa İzmir Konferansları‘nı sundu. 1919’da Yunan işgaline karşı ilk kurşunu atan kahramanı topluma tanıtmak için Hasan Tahsin’i Yaşatma Derneği‘ni kurdu ve başkanlığını yaptı. Hasan Tahsin’in anıtının İzmir’e dikilmesinde ön planda rol aldı. Millî Mücadele üzerine TRT’de bir çok programa konuşmacı, araştırmacı ve danışman olarak imza attı. Yıllarca TRT radyolarında kültür ve tarih üzerine sohbetler düzenledi.

 

İzmir Tarihi ve Ege Kültürü‘ üzerine bir çok kitapları, sayısız yazıları, araştırmaları, yıllarca süren seri konferansları; yurtdışında Paris’te, Yunanistan’da, İsrail’de, ABD’de İzmir’i şahsî sergileri, konferansları, panelleri ile tanıtım çalışmaları sebebiyle, 12 Haziran 1997 günü Karşıyaka Belediyesi tarafından Karşıyaka’da Bahariye Mahallesi’nde çocukluğunun geçtiği 1850 numaralı sokağa (Lise Yolu) törenle ismi verildi.

 

Yine, Konak Belediyesi tarafından da,  28 Mart 1997 günü İzmir-Asansör Parkı’na törenle ismi verildi. Bu isim verilme törenleri 50 yaşında iken gerçekleşti.

 

Türk Arkeolojisi’nin simge ismi Ord. Prof. Ekrem Akurgal, kendisinden ‘Ege Kültürünü Dirilten Yazar‘ diye söz etti. Bazı resmî ve özel okullarda daimi ‘Yaşar Aksoy Köşeleri‘ yapıldı.

 

Yazarlığının 40.Yılı sebebiyle Konak Belediyesi tarafından Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde, 28 Nisan 2011 tarihinde ‘Ustaya Saygı‘ töreni ile taltif edildi.

 

2012 TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nın ‘Onur Konuğu‘ seçildi. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve Doğan Hızlan ile birlikte kitap fuarını açtı.

 

40 yıl içinde çeşitli zamanlarda birçok armağan kazandı. Yayınlanmış 40 kitabı vardır. Devamlı Basın Kartı sahibidir. İzmir’in Çeşme ilçesinde ve İstanbul’da yaşıyor. Bir kızı, 3 erkek torunu var.

 

Son olarak 2015 yılında ‘Ermeni Komşum (Soykırım İddiaları ve Barış Yolu) ile ‘Kıbrıs Direnişi ve Çözüm‘ (Darbeci Nikos Sampson’un Anıları ve Kıbrıs Gerçeği) isimli kitapları yayınlandı.

KUŞBAKIŞI

Tanbûrî Cemîl Bey Besteleri:

Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı, Afyonkarahisar Belediyesi’nin mâlî desteğiyle muhteşem bir kitap-albüm hazırlamış. 14,7 X 19,5 santim ölçülerinde iplik dikişli sert kapak içerisinde 120 gram mat kuşe kâğıda renkli baskılı 70 sayfalık şık kitapta 4 adet CD bulunuyor.

Taşranın mahdut imkânlarıyla meydana getirilen fevkalade eserin Genel Yayın Yönetmenliği’ni Burak Kaynarca üstlenmiş. Esere emeği geçenler, yapılabileceğin en mükemmelini yapabilmek için âdeta birbirleriyle yarışmışlar. Amatör bir şuur fakat profesyonel bir disiplinle çalışan ses ve saz sanatkârlarının ürünü olan CD’lerde Tanbûrî Cemîl Bey (1873-1916) tarafından bestelenmiş eserler var: Nikriz, Hüseynî, Isfahan, Ferahfeza, Hicazkâr, Mâhûr, Bestenigâr, Rast, Şedarabân, Kürdilihicazkâr, Muhayyer, Nevâ ve Sûzidilâra makamlarında Longa, Peşrev, Saz Semâîsi, Oyun Havası, Zeybek ve Sirtolar olarak 6 adet enstrümantal beste, Nihâvend, Hicaz, Sûz(i)nâk, Sultâniyegâh, Hicazkâr, Şehnâz, Segâh, Mâhûr, Müsteâr, Hüseynî, Muhayyer, Gülizâr, Ferahnâk ve Eviç makamında 19 şarkı bulunuyor. 4. CD’de ise Tanbûrî Cemîl Bey Besteleri -Belgesel, Notalar, Müzikler- yer alıyor. Denilebilir ki, Tanbûrî Cemîl Bey ile alakalı bütün bilgiler, efradını câmi, ağyarını mâni ölçülerin hudutlarını zorlayacak hacimle veriliyor.

‘Tanbûrî Cemîl Bey Hazînesi’ diyebileceğimiz külliyatta, her biri ‘ilmî makale’ şeklindeki yazılar; Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burhanettin Çoban, Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Kanseravtuarı Müdürü Uğur Türkmen, Eserin Genel Sanat Yönetmeni Burak Kaynarca, Prof. Mutlu Torun, eserin güfte ve nota yazım-tashih işlerini üstlenen Dr. Timuçin Çevikoğlu, Dr. Okan Murat Öztürk, Cemal Ünlü, N. Serhan Aytan, Murat Aydemir, eserin Proje Yürütücüsü Yrd. Doç. Dr. Çağhan Aydar tarafından kaleme alınmış.

Türk mûsıkîsinin gelmiş geçmiş en büyük bestekârlarından biri olan Tanbûrî Cemîl Bey, Kudretullah’dan gelen derin ve engin kabiliyetini kullanarak ve çok çalışarak zirveye ulaşmıştır. Tanbur, kemençe, Viyolonsel, yaylı tanbur ve lavta gibi sazları virtüözlere has ustalıkla kullanabiliyordu. Mükemmeliyetçi ve çalışkan bir sâzende idi. Kendisinden sonra herhangi bir sazda O’nun seviyesine yükselebilen olmuşsa da hiçbiri çok sayıda müzik âletinde aynı başarıya ulaşabilen yoktur. Özellikle taş plaklarda yaptığı taksimlerde ve icra ettiği saz eserlerinde kusursuz ve hatâsız bir icra vardır. Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Osmanlı şehzâdelerine mûsıkî dersleri vermiş, saz çalmalarını öğretmiştir.

Mûsıkî dehâsı Tanbûrî Cemîl Bey, 43 yaşında iken akciğer veremi hastalığından vefat etti. Oğlu Mesut Cemil (1913-1963) Türk mûsıkîsinin mühim isimlerinden biridir. Tanbur ve kemanda üstad, viyolonselde ise virtüöz idi. Çalışmalarına Almanya’da devam etti. Batı mûsıkîsinde de üst seviyede bilgi sâhibi idi.

Tanbûrî Cemîl Bey‘ isimli küçük hacimli, dev muhtevalı eseri hazırlayanlara, gün ışığına çıkmasını sağlayanlara binlerce, milyonlarca değil, yüz milyarlarca teşekkürler… Eserin (bedeli mukabilinde) kolayca edinilebilir hâle getirtilmesi ile daha çok müzikseverin teşekkürlerini, minnettarlıkları kazanmak mümkündür.

 

Târih Bilinci:

Yazar Abdullah Yıldız, 11,5 X 19,5 santim ölçülerinde 172 sayfalık eserinde; insanların ve toplumların geleceklerini, ilâhî mesaja göre şekillendirmek, târihin akışına vahiyle müdâhale etmek, ancak ve ancak ‘Kur’ânî târih Bilinci’ne sâhip olmakla mümkün olabileceğini ifâde ediyor. “Kur’an’dan  çıkarılacak ‘târih metodolojisi’ sâyesinde, toplumların kaderine hükmeden târihî kanunların fark edileceğini” belirtiyor. ‘Ancak bu yapıldığında, bugünü aralayıp geleceğe yön verilebilir’ diyor.

Pınar Yayınları: Çatalçeşme Sokağı, Nu: 27/2 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-520 98 90, Belgegeçer: 0.212-527 06 77 e-posta: bilgi@pinaryayinlari.com www.pinaryayinlari.com

 

İstanbul’un 100 Süreli Yayını

Taşı toprağı kültür olan bir şehirde yaşamak, her gün dünyanın gözbebeği bir şehirde hayata karışmak, farkında olanlar için benzersiz bir duygudur. Bu duygunun gelişerek ‘İstanbul aşkı’ hâline dönüşebilmesi, ancak İstanbul’u bir ‘kültür şehri’ yapan eserleri okumakla mümkün olabilir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. ‘İstanbul’un Yüzleri‘ isimli yayın serisi ile ‘İstanbul aşkını geniş kütlelere yaymaya çalışıyor. ‘İstanbul’un 100 Süreli Yayını‘ isimli, 16,5 X 24 santim ölçülerinde 127 sayfalık eser, bu maksatla hazırlanmıştır.

Ergun Çınar‘ın hazırladığı eserde, Türkler tarafından 1849 yılında yayınlanan ilk dergi Vekayi-i Tıbbiye‘den başlayıp günümüze kadar devam eden ve sahâsında ciddî bir boşluğu dolduran İstanbul’un 100 süreli yayını okuyucuya tanıtılıyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş. Yayınları:

Maltepe Mahallesi, Kültür Parkı Osmanlı Evleri, Zeytinburnu 34010 İstanbul. Telefon: 0.212-467 07 00

Belgegeçer: 0.212-467 07 99 e-posta: kultursanat@kultursanat.org www.kultursanat.org

 

 

KISA KISA…KISA KISA…

1-OSMAN GAZİ: Melek Akçiçek. Bilgeoğuz Yayınları.

2-DİVANYOLU: Beşir Ayvazoğlu. Ötüken Neşriyat.

3-KARANLIKTA BOLERO: Erkan Sarıyıldız / Destek Yayınları.

4-TEŞKİLAT-I MAHSUSA’DAN KUVA-YI MİLLİYE’YE: İhsan Aksoley, Mehmet Hastaş. Timaş Yayınları.

5-GÖKŞİN / TUNÇ ÇAĞINDA AŞK: Reha Oğuz Türkan. Altın Kitaplar. 0.212-513 63 65