24.4 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 680

Ümmetçilik Yapanlarda Ümmet Şuuru Olsa

Dış konjonktürde yeniden şekillenme sancıları var, geçiş dönemi manevraları. Aslında Çin‘in Yeni İpek Yolu Projesi ve Katar Sermayesi üzerinde durmanın tam vaktiydi. Fakat biz milletçe Ramazan‘da iftar-teravih-sahur üçgeninde epeyi içe kapandığımızdan bu mevsimde dış politikanın müşterisi olmaz diye düşündük.

Starlıkta Ajda Pekkan‘la yarışan Hatipoğlu Hoca‘nın tulûat, meddahlık ve ortaoyunu sanatına katkılarına şaşadururken Güzel Kur’an Okuma Müsabakası adı altında “O Ses Türkiye” formatında magazinel bir yarışma peydahlandı. Reklam arasında bir de Modanisa adlı İslamî Moda (!) Dergisini görünce evde de güneş gözlüğü takmaya başladım.

Dış – iç, karmakarışık gidiyoruz. Muhafazakârlık da diyebileceğimiz ve birkaç kuşak tevarüs ettiğimiz âdetleri, alışkanlıkları din zannediyoruz. Sanki eski Göktanrı dinimizdeki Tabiat Kuvvetlerine İnanma ve Atalar Kültü kıskacı yeni inanç alanımız olan İslam‘a tavara gibi çökmüş.

Tabiat Kuvvetleri şeyh – gavs gibi unsurlara, Atalar Kültü de sahabe – ecdat gibi dogmatik kavramlara dönüşmüş. Ümmet fikri de karşılığı olmayan senet gibi ustûreleşmiş. Bu fikrin dışındaki fikirler şirk, o fikirlere kıymet atfedenler de müşrik muamelesi görmüştür.

Eğer aynı dine mensubiyetin şuurunu hayatının yörüngesine koyuyorsan 1 milyar 700 milyon yürekle beraber atmalısın ve 1 milyar 700 milyon çift gözden yeryüzüne bakmalısın demektir. Allah aşkına ‘sakız orucu bozar mı’ zırvalarını bırak da ümmetin 57 ülkesinin ve başka ülkelerde azınlık olarak yaşayan Müslümanların sorunlarına kulak ver.

İslam Dünyasında mezhepçilik kavgalarıyla ilgili Ortadoğu‘da veya AfganistanPakistan hattında toplantılar yapmaya seri umrelerinden vakit bulamamışsındır. Hiziplerarası tekfircilik problemlerine dair kafa yoramazsın çünkü oruçluysan yorulmaman gerekir. Koleradan ve selden ölen Müslümanları göremezsin zira sana gösterilen Ramazanlık haberlerle yetinirsin. ‘Açlıktan ölen Müslümanlar var‘ diyorum; Belediyenin iftar çadırından el sallıyorsun.

Vemâ edrâkeme’l ümmet? Nedir ümmet; oy verdiğin parti midir? Cemaatin – tarikatın mıdır, kabilen – sülâlen midir? Yoksa bizatihi sen misin? Sence Türkiye‘deki 83 milyonun kaçta kaçı ümmet? Meselâ 16 Nisan‘da “hayır” verenler ümmetten sayılır mı? Hadi onu geçtik aynı siyasî yada dinî teşekkülde senden farklı düşünenler de ümmet mi?

Şu kazıkladığın müşteri, şu sırasına kaynak yaptığın muayene kuyruğu, şu azarladığın dilenci, otobüste yer vermediğin amca / teyze, şu kaybetsinler diye sövüp saydığın rakip futbol takımı, şu kâğıt toplarken kirlenmiş vatandaşlar değilse ümmet ütopya mıdır? Cennet’te Peygamber‘in Livâ-ül hamd Sancağı altında toplanacaklar mıdır?

Recepte, Şabanda, Şevvalde zaten bunları konuşmazsın. Bari senede 1 ay hatırlasan ya. yok orucu ne bozar – ne bozmaz, yok şu mu efdâl – bu mu efdâl, yok şöyle mi yapsam câiz – böyle mi yapsam câiz? Müslümanlığı beş taş oynamak mı sandın!

Allah’ın rızası nedir; kulun razılığı değil midir? İyiliği yaymak, kötülüğü yasaklamak takım tutar gibi parti tutmak ve diğerlerine lâf sokuşturmak mıdır? Arapça bir cümleyi 400 kere okumak mıdır ‘salih amel‘ yoksa toplum için yararlı bir iş yapmak mı? Nedir senin Müslümanlığın; namaz-niyaz mı, yöresinde barışın ve adaletin temsilcisi olmak mı?

Yok “Osmanlı’da ümmet varmış da Laikçiler onu yıkmışlar“, yok “Milliyetçilik olmasaymış Asr-ı Saadet devam edecekmiş” ezberleri her Ramazan iftar ve sahur programlarında, teravih vaazlarında ‘sehiv secdesi nerde yapılır’, ‘yıkanmak orucu bozar mı’larla birleştiğinde Âlem-i İslam kan banyosuna mola bile veremiyor. Tâdil-i erkândan katil-i insan’a ve ağız şapırtısından çocukların gözyaşısına sıra gelmiyor.

Keşke diyorum, ümmetçilik yapanlarda diyorum, ümmet şuuru olsa diyorum.

 

Mahremiyet Alanı

“ABD’de herkes kişiler arası ilişkilerde mahremiyet veya güvenlik alanı denilen bir mesafeye çok özen gösterir.”

Geçen sene yaptığımız ABD seyahatinde duymuştum bu cümleyi. Bize müthiş bir ev sahipliği yapan dostumuz yıllardır yaşadığı bu ülkede dikkat etmemiz gereken hususları anlatırken söylemişti.

Bu tespitin uygulamasını ABD’de geçirdiğimiz üç haftalık sürede defalarca gözlemleme imkânı buldum.

Gerçekten insanlar ikili konuşmalarında olduğu gibi topluluk durumunda bile makul bir mesafeden (yaklaşık bir metre) daha fazla birbirlerine yaklaşmıyor. İlk defa tanıdığımız bir insana, Türk olmanın verdiği alışkanlıkla, bir metre mesafeden daha fazla yaklaştığınızda karşı tarafın rahatsızlığını hemen hissediyorsunuz. Hele samimiyet gösterisi olarak koluna omzuna dokunmanız durumunda muhatabınızın irkildiğini, tedirgin olduğunu görüyorsunuz.

Bu sebeple Türkiye’de olduğu gibi ATM’de (Bankamatiklerde) işlem yaparken arkanızda size yapışmış gibi duran, hesabınızın detaylarını inceleme hakkını kendinde gören insan tipine orada rastlamanız mümkün değil.

AVM kasalarındaki kuyrukta, yakın markajında kaldığınız hemen arkanızdakinin, aldığınız bütün eşyayı ve ödemenizi inceleyen meraklı bakışları… Toplu taşıma araçlarında, terini, nefesini hissettirecek kadar size yapışan insanlar… Asansöre, otobüse, trene vb araçlara giriş ve çıkışta sürtünmek boyutuna gelen yakınlaşmalar… Belediye otobüsünde eline almadığı sırt çantası ile diğer yolculara çarpanlar…

Bunlar bizim ülkemizde şehirlerde yaşayanların sıkça yaşadığı ve maalesef son yıllarda gittikçe artan olumsuz davranışlardan birkaç örnek.

Alıştığımız, kanıksadığımız medeni olmayan bu ve benzeri davranışların, farkına varsak da varmasak da, psikolojimizi olumsuz etkilediği muhakkak.

************************************

İlişkilerde Alan Tanımlamaları

Kişilerarası ilişkilerde alan kavramını 1966 yılında ilk defa tanımlayan Edward T. Hall bu alanı dört kademede tasnif etmiş.

Mahrem alan denilen ten temasını da içine alan bedenimizden en fazla 45 cm. uzaklığa kadar olan bu alana ebeveyn, eş, sevgili, çocuk gibi yakın ilişki içerisinde bulunulan kişilerin girmesine izin verilir. Bu kişilerin mahrem alana girmeleri arzulanırken, alanın istenmeyen bir kişi tarafından kullanılması tehdit olarak algılanmaktadır. İnsanlar bu alanda seçmediği veya izin vermediği kişiler ile uzun süre birlikte olduklarında rahatsız olur ve hatta öfkelenirler. Toplu taşıma araçları, asansör gibi yerlerde gerginliğimizin çoğu bundan kaynaklanır.

Kişisel Alan denilen ve yaklaşık olarak 45 cm.den 120 cm.ye kadar olan bir alanı kapsayan bu bölge dostların, arkadaşların, yakın bağlantıda olunan ve hoşlanılan kişilerin kullandığı alandır. Kişisel alan samimiyeti ve yakınlığı ifade etmektedir. İnsanların birbirlerine bu alan içerisinde temas etmeleri birbirlerini tanıdıklarını ve birbirleriyle rahat konuştuklarını göstermektedir.

Sosyal Alan diye tanımlanan yaklaşık olarak 120 cm.den 2 m.ye kadar olan bir mesafeyi içeren bölge, kişisel olmayan ilişkilere ve nezaket ilişkilerine ayrılmıştır. Yeni tanışılan ya da az tanınan kişiler ile iletişimde bulunulan sosyal aktivitelerde, resmi işlerin yürütüldüğü iş görüşmelerinde, alışverişte vb. durumlarda kullanılır. Her şeyin rahatça konuşulduğu ve karşıdaki kişinin mimiklerinin, beden dilinin, ruh halinin kolayca gözlemlenebildiği bir alandır.

Kamusal Alan ise 2m.den daha uzak bir alanı ifade etmektedir. Tanınmayan kişiler topluma açık olan bu alanda tutulmaktadır. Kişinin bu alanı bilinçli olarak kullanması, iletişime çok az zaman ayırmak istediğini ya da iletişimi sonlandırmak istediğini göstermektedir.

************************************

Eğitim Şart

Bizimle hiçbir yakınlığı olmayan kişilerin mahrem alanımızı veya kişisel alanımızı işgal etmeleri yüzünden hissettiğimiz tedirginlik, huzursuzluk ve hatta mutsuzluğu bize yüklemeye hakları olmasa gerektir.

Ancak bu davranış toplumsal bir eğitim meselesi. ABD seyahatimdeki gözlemlerime göre Amerikalılar bu işi çözmüş.

AVM’lerde kasada işlem yapanın en az iki üç metre ötesinde kuyruk başlıyor. ATM’de sıra bekleyen de kendiliğinden kuyruğu 2 metre geriden başlatıyor.

Asansör, otobüs veya trene binmek için bekleyenler, içeridekilerin rahatça çıkabileceği makul bir alan bırakarak bekliyor. İçeridekiler çıktıktan sonra girmeye çalışıyorlar.

Toplu taşımada kullanılan otobüslerin sürücüleri eğer durakta bir engelli yolcu varsa, arka kapıdan özel bir mekanizma ile sakat yolcuyu bindiriyor. Bu arada duraktaki diğer yolcular dışarıda bekliyor, ön kapıdan içeriye adım dahi atmıyor.

Biz de böyle davransak hayatımız ne kadar kolaylaşır değil mi?

Ama biz henüz şehirlileşmenin başındayız.

Eskiden “köyden indim şehire” durumunda olanların yadırgandığı bir halde idik. Hızlı göç ile şimdi bütün büyük şehirlerimiz birer büyük köy haline geldi.

Toplu yaşamanın kurallarını öğrenmekten çok uzağız.

Eğitim sistemimiz dilimizi, dinimizi, tarihimizi doğru dürüst öğretemediği gibi, bir arada yaşamanın vazgeçilmezi olan, toplumsal görgü kurallarını öğretmekte de çok başarısız.

Hadi Milli Eğitim öğretemedi. “Yüzde 99’u Müslüman olan” ve birkaç tane bakanlığın bütçesinden fazla kaynağa sahip Diyanet niye bu konulara eğilmez?

“Kul Hakkı” kavramını içselleştiren Müslümanlar olsaydık, Hıristiyan ABD’yi, ateist Japonya’yı kendimize örnek göstermek zorunda kalır mıydık?

Diyanet İşleri Başkanlığı, TV’lerin yüksek gelirli fetvacı Hocaları bu Ramazan’da da “makyajlı iken abdest alınır mı?” türünden soruları cevaplayacaklarına, keşke bu konuları gündeme getirseydi.

 

Köstence’yi İnleten Davul Zurna ve Aba Güreşleri

Burası Dobruca bölgesi Köstence, Atalarımızın ülkesi, Türk Balkanların bir parçası, sayıca az da kalsalar bugün bölgenin eski sahipleri törelerini sürdürüyor. Camileri ile, mezar taşlarındaki Ayyıldızları ile, tutulan oruç, kılınan namaz ve duaları ile, güm güm inleten davulu ve zurnası ile er meydanları ve meydanlarda yarışan yiğitleri ile ve Aba Güreşi şampiyonası ile her yer buram buram Türk kokuyor.

Bu şampiyona bu yıl yazın gelişi ile düzenlenen ikinci organizasyondu. Birincisi Köstence’de 17 Nisanda ikincisi ise 28 Mayısta Köstel’de (Karatay/Nispari) gerçekleşiyordu ve Aba Güreşi Avrupa’da sevilerek hızla yayılıyordu.

Dünya Uluslararası Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonu Eş Başkanı ve Türkiye Olimpian Derneği Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek’in onur konuğu olarak hazır bulunduğu yarışmalar mükemmeldi.

28 Mayıs günü Köstence’nin Köstel ve Karatay (Kastelu-Nisipari) kasabaları bölgesinde yapılan Uluslararası Aba Güreşi son derece başarılı bir organizasyonla yüzlerce sporcu ve seyirciyi buluşturdu. Teknik seviyesi yüksek sporcular özellikle Aba ve Kuşak güreşi güreşçileri ile judo, kuraş ve güreş sporcularından oluşmaktaydı. Gençler ve büyükler kategorilerinde yapılan yarışmalarda dereceye giren sporculara madalya ve diploma, birincilere ise ilaveten ödül olarak koç verildi. Geleneksel Aba giysileri içinde, çayırda yapılan müsabakalarda Romanya’da yaşamlarını birlikte paylaşan, birbirine saygılı Tatar Türkleri, Kırımlı Türkler, eski Kuman Kıpçak Romanya Türkleri ve Romen gençler son derece centilmence yarıştılar. Teknik kapasite yüksek olunca herhangi bir sakatlık da meydana gelmedi.

Müsabakaları; Romanya Uluslararası Aba Güreşi Federasyon Başkanı, Romanya Demokrat Türk Tatar Müslüman Birliği Onursal Başkanı, Romanya Aydınlar Ocağı Başkanı ve aynı zamanda Romanya Eski Millet Vekili olan Negiat (Nejat) Sali, Romanya Uluslararası Aba Güreşi Federasyonu Baş Antrenörü ve aynı zamanda Romanya Demokrat Tatar Birliği Başkanı Belgin Naim, Romanya Uluslararası Aba Güreşi Hakemi Orhan Asan, Köstel Belediye Meclis Üyesi Cevat Kerim, Köstence Judo Kulüp Antrenörü ve Romanya Judo Federasyonu Üyesi Gelal (Celal) Timur ile Uluslararası Güreş Hakemi Florin Nistor organize ettiler. Yarışmalar boyunca Köstel/Castelu Belediye Başkanı Anghel Nicolae alandan hiç ayrılmadı. Son derece mütevazı gerçek bir halk adamı olarak çok ilgiliydi. Tüm yarışmaları izledi ve ödül töreninde de hem ödül verdi, hem de ödül aldı. Başkan Öztek’in armağan ettiği Aba madalyasını, kendisi kutusundan çıkartarak büyük bir gururla boynuna taktı ve turnuva boyunca çıkartmadı. Turnuvanın yapılmasını kendisi arzu etmiş ve bunu gören diğer belediyeler, Aba güreşleri için sıraya girmişler. Bazı hafta sonlarına birçok belediye talip olmuş. Muhteşem bir şey, Merkezi Türkiye’de olan Dünya Aba Güreşi ve Geleneksel Sporlar Federasyonunun bir üyesi olarak Romanya Aba Güreşi Federasyonu Harikalar yaratıyor.

3 Eylül 2017 günü Türkiye’de yapılacak sekizinci Dünya Kupası, Almanya’da 19 Kasım tarihinde yapılacak dördüncü Almanya Uluslararası Aba Güreşi turnuvası ve Avrupa şampiyonası ile Romanya turnuvaları ve Gürcistan’da düzenlenen yarışmalarla artık Uluslararası Aba Güreşi Dünya Markası olma yolunda. İki bilim kültür ve spor adamımız Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı Doç.Dr. Lütfü Savaş ve Türkiye Olimpian Derneği Başkanı Prof.Dr. İbrahim Öztek’in gayretleri ile Türkiye’de canlandırılan tarihi geleneksel sporumuz Aba, Avrupa ve Asya’da da sevilen ve yükselen bir spor olma yolunda.

 

Ahlâk, din ile özdeştir , yüce bir kavramdır. Etik ise sığ bir kelimedir. İlahiyatçı, Felsefeci Prof. Dr. ALPARSLAN AÇIKGENÇ Beyefendiyle, Çok Mühim Bir Çarpıtmayı Ortaya Koyduk.

Oğuz Çetinoğlu: Ahlâk‘ kelimesinin – kavramının tarifi ile başlayabilir miyiz Hocam?

Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç: İslâm ahlâkı vahiyle[1] tafsilatı verilen ilahî nizamın zihnî melekeler vasıtasıyla vicdanda tezâhür ederek insanda oluşturduğu sorumluluk hâlidir. Şüphesiz ki böyle bir nizam içerisinde emirler olacaktır ki buna İslâm’da ‘evamir-i ilâhiye‘ yani Allah’ın emirleri denmektedir. Kelimenin sözlük anlamına inerek bir açıklama yapacak olursak ‘hulk‘ kelimesinin çoğulu olarak ‘ahlâk‘ ‘insanın yaratıldığı fıtratı[2]‘ ifade eder. Bu demektir ki, İslâm ahlâkının tarifinde verilen ‘vicdanda tezâhür ederek insanda oluşturulan sorumluluk hâli‘ bu fıtrata tekabül etmektedir. Ancak İslâm’da ahlâk, insan davranışlarında tezâhür ederse farklı boyutlara ulaşır.

Felsefi ahlâk anlayışlarında İslâm ahlâkından farklı olarak mutluluk meselesi gündeme gelmektedir.  Bunun sebebi Kur’an’ın asla ‘mutluluk‘ (sa’adah) kavramını kullanmamış olmasıdır. Bunun aksine mutluluğu ifâde eden Kur’an kavramları, itmi’nan[3] (3/Âl ‘Imrân, 126; 13/Ra’d, 28; 16/Nahl, 106; 89/Fecr, 27), yakîn[4] (2/Bakara, 4; 15/Hicr, 99; 74/Muddessir, 47; 6/En’âm, 75; 51/Zâriyât, 20), felâh (2/Bakara, 5; 3/Âl ‘Imrân, 130; 7/A’râf, 8; 23/Mu’minûn, 1; 76/A’lâ, 1; vs.) ve rıza (3/Âl ‘Imrân, 15; 5/Mâide; 119; 48/Fetih, 18; 60/Mumtehine, 1; 98/Beyyine, 8; vs.) gibi kavramlardır. Bu mutluluk yoluna insan, cüz’i ihtiyarisi ile seçerek girmektedir. Kur’anî açıdan ahlâkın amacının mutluluk olmadığını söyleyebiliriz. O halde ilgili âyetlerin çok dikkatli tahlili, bize gerçekten Kur’anî ahlâkın amacını verecektir. Zikredilen âyetler çerçevesinde denebilir ki, Kur’anî ahlâkın amacı, tahkikî iman ile yakîne ulaşmak ve itmi’nanı elde etmektir. Çünkü Kur’an’ın belirttiğine göre ‘kalpler sadece Allah’ı anmakla mutmain[5] olurlar‘ (13/Ra’d, 28). Bunları elde etmeyi başaran bir kimse rıza makamına ulaşır ve felâha erer. Diğer bir deyişle rızayı netice veren itmi’nan seküler[6] ahlâkçıların ‘mutluluk‘ diye ifâde ettikleri durumun çok üstünde olan bir yaşayış hâlidir. Bu iki yaklaşım arasındaki fark o kadar çoktur ki, burada bunlardan sadece birkaç tanesine işaret etmemiz yeterli olacaktır.

*Yakîn elde edildiği için itmi’nanda şek ve şüphe yoktur;

*Şüphe aslında bir karasızlık hâli olarak her türlü huzursuzluğun başıdır. Yakînde ise huzur vardır, tereddüt yoktur;

*Tereddüdün olmadığı bilgi marifet olarak ifade edilmiştir. Umûmî manada buna irfan denmektedir. Allah’a ulaşmanın bilgisi olarak ifade edilen ‘mârifetullah’ her türlü irfanın başıdır. Bu imânî bilgi ahlâkî hayat ile yapılan tefekkür neticesinde hâsıl olur;

*İtmi’nanın insana verdiği bir huzur vardır. Çünkü bu hâldeki bir kimsenin şuurunda Allah’ın rızası belirmiştir. Bundan dolayı ruh ve vicdanında hissettiği bir rahat ve huzur mevcuttur;

*Bu yaşayış hâlleri neticesinde insanda sabır, tevekkül, ihlâs ve şükür gibi birtakım faziletler tezâhür eder. Bunlar topluma o insan üzerinden takvâ[7] olarak yansır.

Bu hâlet-i ruhiyeyi elde eden bir insan artık mutluluk arayışına girmez. Ancak burada açıklanması gereken bir soru ile karşılaşmaktayız: Dünyevî ihtiyaçlarımızı elde ederken içimizde hissettiğimiz mutluluk değil midir? Elbette ki, Müslümanın da bu dünyada mutlu olma hakkı vardır. Ancak bu gerçek mutluluk değil sâdece geçici ‘sevinç’ halleridir. Bu dünyada beşer olarak biz de sevinmeye ihtiyaç duyarız. Ancak bunlar gelip geçici durumlardır; hakikî mutluluk ise daimî olan sevinç ve bahtiyarlıktır. Kur’an böyle bir insanı “sa’îd[8] olarak nitelendirmektedir.

Çetinoğlu: Tatbikatta bu târife mutabakat açısından sapmalar müşâhade ediyor musunuz?

Prof. Açıkgenç: Maalesef İslâm dünyası bu ahlâk anlayışından tam bir inhiraf[9] içerisindedir.  Çünkü biz bugün ahlâkın temeli olan evâmir-i ilahiyeyi (yani Allah’ın emirlerini) sâdece namaz ve oruç gibi birkaç dinî tatbikata hasrediyoruz. Hâlbuki İslâm’da öncelikle din ile ahlâk arasında nazarî açıdan bir fark yoktur. Yâni ahlâkî olan bir şey aynı zamanda dinîdir. Mesela yalan söylemek ahlâken yanlıştır; fakat dini açıdan da yanlıştır ve yalanın yasaklanması bir emr-i ilahîdir. Bu emirler ise birbirini tamamlayan üç boyutta tezâhür etmektedir.

*Birincisi, Uluhiyet[10] düzeyi, bu tamamen iman ve gereklerini ifâde etmektedir. Fıkıhta ‘hukukullah[11] olarak târif edilmiştir. Allah’a karşı olan görevlerimizi başta iman ve mârifetullah[12] ile başlar, ibâdetlerle neticeleninceye kadar devam eder. ‘Yakîne ulaşıncaya kadar Rabbine ibâdet et‘ âyeti bunu ifâde eder ve bunun gibi birçok Kur’an âyetleri bu duruma işâret etmektedir.

*İkincisi, birey düzeyidir. Bu da fıkıhta ‘hukuk-u ibâdullah[13] olarak ifâde edilmiştir. İnsanlar arası ilişkiler bu düzeydedir. ‘Muamelat[14] da bunu ifâde etmektedir. Kul hakkı dediğimiz hususlar bütünüyle bu alana girmektedir. Burada kişinin kendisine karşı olan sorumlulukları da bu alana girer. ‘Zâlimun li-nefsihi‘ yâni kendi nefsine zulmetmek bu alanın önemli kavramlarındandır.

*Üçüncüsü kevnî[15] düzeydir ki bu kâinatın yaratılış gayesine uymayı emreder. Biz bu emre itaat etmezsek helak oluruz. Çünkü Allah’ın irâdesine karşı gelmiş olunur. Bunu belki kevnî ahlâk olarak ifâde edebiliriz.

Bu üç düzeyi ayrıntılı olarak işleyebiliriz ama buna bu mülâkat yetersiz kalır. Şöyle söyleyelim: yukarıdaki ahlâkın iki düzeyini tam olarak yerine getirirsek dahî üçüncüsünü ihmal edersek İslâm ahlâkını ihlal etmiş oluruz. Diğer bir deyişle Allah’ın emrine karşı gelmiş oluruz. Bunlara çok örnekler verebiliriz ama basit bir örnekle yetinelim. Bilindiği gibi Kur’an’da birçok âyette ‘Allah’ın âyetlerini inkâr edenler zâlimlerdir veya kâfirlerdir‘ denmektedir. ‘Âyetlerimizi inkâr edenler ise kötülüğe batmış kimselerdir. Üzerlerinde etrafı sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır‘ (90/Beled Suresi, 19-20). Peki, bu âyetler nelerdir? Kur’an’da bu âyetler çok açık şekilde belirtilmiştir. Mesela renklerimiz, dillerimiz, ırk ve farklılıklarımız Allah’ın âyetleri olarak bildirildiği gibi kâinatta olan dağ, taş, ağaç, yıldız, gezegen galaksiler vs. gibi her varlık ‘âyet‘ olarak nitelendirilmiştir. O halde bize verilen görev bu âyetleri inkâr etmemek ve onları korumaktır. Her dili, ırkı, insanlığı ve çevremizi, hayvanları ve diğer bütün canlıları korumak sâdece ahlâkî değil aynı zamanda dinî görevimizdir. Bugün bunlar maalesef ihmal edilmektedir.

Çetinoğlu: Ahlâk kavramının temeline inildiğinde ve yapısına bakıldığında nelerle karşılaşılır?

Prof. Açıkgenç: Ahlâkın temelinde İslâmî açıdan ‘Allah inancı‘ yatmaktadır. Takvâ boyutunda ise kendini göstermektedir. ‘muttaki[16] demek ahlâklı olan insan demektir. Bunları da İslâm dünya görüşü olarak düşünebiliriz. Yâni asıl harç buradan gelmektedir. Burada çok ayrıntılara girmek istemiyorum sâdece daha önce İnsan Yayınları’ndan çıkan Bilgi Felsefesi adlı eserimde bunu şöyle ifâde etmeye çalışmıştım: İslâm dünya görüşünün üç temel ontolojik-epistemolojik[17], yâni varlık ve bilgi alanında temerküz eder: 1. Mutlak alan (veya mutlak gayb), 2. Aşkın[18] alan (veya aşkın gayb), 3. Olgu ile alakalı alan.

Bu her üç alan değişik varlık düzeyleri olarak tezâhür eden bir tek gerçekliğin (reality) bütünlüğüdürler. Mutlak âlemi, İslâmî çerçevenin bilgi temeli olan ‘iman’ temsil eder. Çünkü iman, hem duyular, hem de duygular tecrübesi ile birlikte verilen anlama, idrak etme verilerin bütünü ile zihinde fikrî işleme tâbi tutularak irâde ve cüz’i ihtiyarînin (seçenek) tahakkuk etmesi ile oluşan aşkın bir bilgidir. Aşkın alan İslâmî çevrenin bilgi temelinden tezâhür etmesidir. Yâni imanın düşünceye dönüşmesidir. Ahlâken, yâni dinen çok önemlidir. Burada İslâm’ın insan, hayat, bilgi, gibi birçok anlayışları bulunmaktadır. Delillere dayalı âlem ise İslâmî çerçevenin bilgi temelinden aşkın tezâhürle hayata yansımasıdır. Yâni iman ve onun neticesi olarak elde edilen birikimlerin amele dönüşmesidir ki bu da dinen yâni ahlâken çok önemlidir. Görüldüğü gibi asıl çimento İslâm dünya görüşüdür.

Çetinoğlu: Ahlâklı insan‘ deniliyor. Her insanın kendisine has ahlâkı vardır. Hakîkî mânâda ‘ahlâklı insan‘da bulunması gereken hususiyetler nelerdir?

Prof. Açıkgenç: Bunlar şüphesiz ki ahlâkî faziletlerdir. Felsefî ahlâk kitaplarının ihmal ettiği birçok kavram burada yerini bulur; mesela en başta takvâ, hilm[19], tevbe, müsamaha, Allah rızası, yakîn, itmi’nan, zikir[20], ihlas[21] vs gibi birçok dinî kavramlar bizde ahlâkın temelidir. Bunlara tabii ki adâlet, cesâret, yardımlaşma, çevreyi koruma vs gibi birçok diğer kavramları da ekleyebiliriz. Fakat zannedersem önceki saydığım kavramlar sonra sayılanları gerektiriyor. Yâni onları elde edebilen bir kimse zaten diğerlerini de yerine getirecektir. Ahlâklılık öncelikle mesela Allah’ı tanımak ve O’na itaatle başlar.

Çetinoğlu: İslamî kaynaklara baktığımızda ahlâk ile alakalı olarak neler görüyoruz?

Prof. Açıkgenç: Az önce ‘nazarî’ olarak ahlâk, din ile özdeştir dedik. Buna göre İslâm ahlâk anlayışında dinden ayrı bir ahlâk felsefesi yoktur. Bu yüzden filozoflar dahî ahlâk üzerine yazdıkları eserlerinde Yunan filozoflarından ayrılmışlardır. Mesela Farâbî önemli bir eseri olan ahlâk kitabını ‘Tahsilu’s-Sa’ade‘ (Mutluluğu Kazanma) olarak adlandırmıştır. Bu tür eserleri biz yine de ahlâk felsefesi olarak sayıyoruz. Çünkü usul olarak aynı yaklaşımı kullanmıştır. Ancak görüşlerde çok farklılıklar vardır. Bunları görmezsek müsteşrikler gibi Müslüman filozofların özgün olan hiçbir yönü yoktur sonucuna ulaşırız. Bu tür eserlere İbn Miskeveyh’in Tehzibu’l-Ahlâk adlı eserini ve bunun gibi aynı benzer tarzda yazılan birçok eserleri sayabiliriz. Bunlar felsefi yaklaşım olarak sayılırsa birinci sınıf eserler olur. İkinci sınıf eserler burada açıklamaya çalıştığım hukukullah, hukuk-u ibâdillah ve kevnî ahlâkı açıklamaya çalışan fıkıh eserleridir. Bunu fıkıh ahlâkı dersek gerçek anlamda İslâm ahlâk anlayışını bizzat İslâm dünya görüşüne bağlı kalarak ortaya koyan eserler diye bu sınıfa dâhil olanlar sâdece fukaha değil aynı zamanda kelam ve tasavvuf düşünürleridir. Örnek olarak Ebu Talip el-Mekki’nin Kûtu’l-Kulub (Kalplerin Azığı) ve Gazali’nin İhya‘sını sayabiliriz. Üçüncü sınıf ahlâk eserleri de bugün uygulamalı ahlâk dediğimiz sınıfa giren eserlerdir. Bunlara ‘âdab[22] eserleri denmektedir. Mesela ‘âdabu’l-fukaha‘, ‘âdabu’l-etibba‘ vs türünden olan eserlerdir. Mesela Kınalızade’nin Ahlâk-ı Alâi‘si de buna örnek olarak verilebilir. Yine siyasetnâmeler de bu sınıfa dâhil edilebilir.

Çetinoğlu: Etik‘ kelimesinin tahlilini yapar mısınız?

Prof. Açıkgenç: Etik, ahlâk kelimesinin Yunancasıdır. Tamamen eş anlamlıdır. Kök itibariyle de Arapçadaki ahlâk kelimesine benzemektedir. Ancak anlayış olarak şüphesiz ki çok farklıdır çünkü eskiçağ Yunan felsefesinde ahlâk akıl temeline dayandırılmıştır. İslâm’da ise açıklamaya çalıştığımız gibi ‘evamir-i ilahiye‘ kavramı ile şekillenmektedir. Yâni Allah inancı üzerine ahlâk kurulmuştur.

Çetinoğlu: Ahlâk‘ kelimesinin derinliğini, enginliğini, mânâ zenginliğini ‘etik‘ kelimesinde bulmak mümkün mü?

Prof. Açıkgenç: Kesinlikle bu mümkün değildir. Çünkü felsefî ahlâk olan etik anlayışta temel alınan akıl zaten İslâm ahlâkında vardır. Ama akıl dışında İslâm ahlâkında saydığımız birçok kavramı etik kavramında bulmak asla mümkün değildir.

Çetinoğlu: Ahlâk‘ yerine ‘etik‘ kelimesi kullanılıyor ve aynı mânâya geldiği iddia ediliyor. Bu iddiaya itirazınız var mı?

Prof. Açıkgenç: Elbette var. Ahlâksızlık yapmış bir kimseye ‘etik dışı davrandı‘ diyorlar. Bunun insanlarımız üzerinde bıraktığı etki ne olabilir? Hâlbuki ‘ahlâksızlık yaptı‘ dediğimizde o insanın en azından yüzü kızaracağı gibi diğer insanlar da onun ne kadar kötü bir cürüm işlediğini anlar. Dolayısıyla ahlâk kelimesini kullanılması toplum ve fertler üzerinde daha etkili olacaktır, çünkü yüzyılların birikimi ile anlam zenginliği kazanan ‘ahlâk‘ gibi bir kelimenin yerine henüz dilimize sokulmaya çalışılan bir kavramın etkileri farklı olacaktır.

Çetinoğlu: Ahlâk‘ kelimesinin geri plana itilip yerine ‘etik‘ kelimesinin konulmasıyla kayıplarımız nelerdir?

Prof. Açıkgenç: Bence ahlâk konusunda çok kayıplarımız oldu ancak bu kayıpları ‘etik’ kelimesinin kullanımına yüklemek yanlış olur. Zâten bu kavram son yıllarda kullanılmaya başlandı. Problemi kendimizde aramalıyız. ‘Etik’ kavramının kullanılması bizi yavaş yavaş kendi geleneğimizden ve ahlâk anlayışımızdan ilerde uzaklaştırabilir ve felsefî ahlâk anlayışına götürebilir.

(DEVAM EDECEK)

 


[1] Vahiy: Cenab-ı Allah’ın, peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesi.

[2] Fıtrat: Allah’ın yarattıklarına verdiği özellikler.

[3] İtmi’nan: Emin olmak, inanmak, güvenmek, şüphe etmemek.

[4] Yakîn: Şüpheden kurtulmuş, doğru, kesin ve sağlam bilgi.

[5] Mutmain: Emin, kani, müsterih, şüphesi olmayan.

[6] Seküler: Dünyevî, ahretin varlığını kabul etmeyip dünya işlerini ön planda tutan düşünce sistemi

[7] Takvâ: Allah’a iman edip emir ve yasaklarına uymak, fiil ve davranışlarını mutlak disiplin altına alarak her türlü günahlardan sakınmak.

[8] Sa’îd: Mübâret, uğurlu, kutlu, mes’ud.

[9] İnhiraf: Sapma, başka tarafa yönelme, yoldan çıkma.

[10] Uluhiyet: İlahlık, Allah’lıkvasfı. Bu vasfa sâhip olan, ibâdet ve mutlak itaat edilecek tek varlık Allah’tır.

[11] Hukukullah: İman ve ibâdet gibi sâdece Allah’a yöneltilebilen, sâdece O’nun lâyık olduğu haklar.

[12] Mârifetullah: Allah’ı Kur’an’ın bildirdiği gibi tanımak, sıfatlarını, isimlerini ve bunların sonsuz kemalde olduğunu bilmek.

[13] Hukuk-u ibadullah: Allah’a karşı kulların yapmakla yükümlü oldukları vazife ve mes’uliyetler.

[14] Muamelat: Muamele kelimesinin çoğuludur. İslamî bir terim olarak; alışveriş, kira, şirketler, evlilik, miras, vasiyet gibi insanlar arası ilişkileri düzenleyen kuralların tamamını ifâde eder.

[15] Kevnî: Varlık âlemi ile, kâinatın oluşumu ile alakalı.

[16] Muttaki: Takvâ sâhibi. Kur’an-ı Kerim’e göre muttakiler,Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahret gününe ve gabya iman eden, hidâyet üzre olan, dinî vecibelerini yerine getiren ve Allah’ın diğer bütün emir ve yasaklarına harfiyen uyan insan.

[17] Ontolojik-epistemolojik: Varlık bilimi. Felsefede, metafiziğin en temel kollarından biridir. Ontoloji varlık veya varoluş ile bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. Varlık, var olduğu söylenebilen herhangi bir şeydir. Epistemolojik kelimesi ise varlık bilimi ile alakalı demektir.  Felsefede, metafiziğin en temel kollarından biridir. Ontoloji varlık veya varoluş ile bunların temel kategorilerinin araştırılmasıdır. Varlık, var olduğu söylenebilen herhangi bir şeydir.

[18] Aşkın: İnsanlık seviyesinin üstünde bulunan: Allah. Şuuru aşan, şuurun dışına çıkan, tbiat st.

[19] Hilm: Akıllı ve kültürlü olmakla elde edilen, beşerî lişkilerde bağışlayıcı, hoşgörülü ve medenî davranmayı sağlayan  ahlâkî üstünlük.

[20] Zikir: Allah’ı hatırlamak ve anmak. Allah kelimesini tekrarlamak.

[21] İhlas: İman, ibâdet, itâat, dua gibi her türlü dinî görevleri, en iyi şekilde yapmak.

[22] Âdab: Edeb kelimesinin çoğuludur. Edeb ise hayırlı  ve faydalı bilgilerle davranış alışkanlıklarını ifâde eder.

 

İlâhî Adalet

0

Allah; tam bir ihsan, kerem ve ikram sahibidir. Çok merhametlidir. Pek adaletlidir. Adaletli olduğu için, iyilik içine vadesiz / peşin bir mükâfat / ödül koymuştur. Fenalık ve kötülükler içine ise, yine vadesiz / peşin bir mücazat / ceza ve menfî karşılık derç edip koymuştur.

İyi ameller, güzel işler ve hayırlar içine, ahiretin sevabını / güzelliklerini andıracak manevî lezzetler koymuştur. Seyyiatın / kötülüklerin içine ise, ahiretin azabını / cezasını hissettirecek ve sezdirecek manevî cezalar / menfî karşılıklar koymuştur.

Meselâ, inananlar arasında muhabbet ve sevgi; inananlar için, güzel bir sevap ve iyiliktir.

O hasene ve iyilik içine, ahiretin / ölümden sonraki hayatın maddî sevabını andıracak, manevî bir lezzet, bir zevk, bir kalp açılımı koymuştur.

Herkes kalbine baksa, bu zevki hisseder ve duyumsar.

Meselâ, inananlar arasında husumet ve düşmanlık; fena ve kötüdür. O kötülük; kalp ve ruhu sıkıntılarla boğacak bir vicdan azabını, şerefli ve haysiyetli ruhlara hissettirir.

Belki yüz defadan fazla tecrübe edilmiş ve denenmiştir ki, bir mümin kardeşe düşmanlık edildiği zaman, o düşman oluştan öyle bir azap, öyle şiddetli bir acı çekiliyor ki, şüphesiz bu; kötülüğe vadesiz / peşin bir cezadır. Menfî bir karşılıktır. İşte bu yüzden bu acı çektiriliyor.

Meselâ, hürmet ve saygıya lâyık kimselere hürmet etmek; merhamete lâyık olanlara merhamet etmek, onlara acımak ve hizmette bulunmak; onlara karşı yapılan güzel bir iyilik, güzel bir karşılıktır.

Bu iyilikte ahiret sevabını hissettirecek ve duyuracak derecede, öyle bir zevk ve lezzet vardır ki, hayatını feda etmek derecesinde; o hürmet ve saygıyı, o merhamet ve acıma duygusunu insana verir.

Bu da, bir annenin çocuğuna merhametindeki şefkat ve esirgeme vesilesiyle aldığı zevk, mükâfat ve ödül için; hayatını o merhamet yolunda feda eder derecede ortaya koymasında olduğu gibi, kendini gösterir. Evet, yavrusunu kurtarmak için aslana saldıran bir tavuk, hayvanat milletinde bu gerçeğe güzel bir örnektir.

Demek merhamet ve hürmette vadesiz ve peşin bir ödül var. Himmeti yüksek, gayreti büyük ve şerefli, haysiyetli insanlar onları hissediyorlar ki, bu durumlarda, kahramancasına bir vaziyet alıyorlar.

Hem meselâ, hırs ve israfta öyle bir ceza vardır ki, şikâyetlere yol açar. İnsanı endişelendirir. Manevî ve kalbî / içten bir ceza olarak, insanı sersem eder.

Haset ve kıskançlıkta öyle peşin bir ceza vardır ki; o haset, haset edeni yakar, yer ve bitirir.

Hem, tevekkül yani gerekeni yapıp sonucu Allah’tan bilme, yani kadere rıza ve razı oluşta, öyle bir mükâfat / ödül vardır ki; o lezzetli, hemen verilen karşılık; fakirlik ve ihtiyaçları temin hususunda çekilen sıkıntı, elem ve acıları giderir.

Hem, meselâ gurur ve kibirde öyle ağır bir yük vardır ki, mağrur adam herkesten hürmet ve saygı görmek ister. O istemek sebebiyle kendisine yüz verilmez. Hattâ huzurdan kovulur. Büyüklenmesi yüzünden daima büyük bir azap ve acı çeker. Çünkü, hürmet verilir. İstenilmez.

Hem meselâ, tevazuda / alçak gönüllülükte, benlik ve enaniyetten uzak duruşta; öyle lezzetli bir ödül vardır ki, insanı ağır bir yükten ve -soğuk kaçan- kendini beğenmişlik ve beğendirmekten kurtarır.

Hem meselâ suizan / kötü zan ve yorumlamada bulunmanın; daha bu dünyada iken, peşin / hemen verilen bir cezası / bir karşılığı vardır. “Men dakka dukka.” / “Kapı çalanın, kapısı çalınır.” Yani, “Herkes ettiğini bulur, kötülük yapan er geç cezasını görür.” kaide ve kuralı ile, suizan eden, suizanna maruz kalır. Suizanna uğrar.

Mü’min kardeşinin tavır ve hareketlerini kötüye yorumlayanın hareketleri; yakın bir zamanda kötüye yorumlanır. Cezasını çeker.

Öyleyse, bütün güzel ve çirkin huy ve tabiatlar; bu mukayese ve karşılaştırmalara göre ölçülmeli.

Allah’ın rahmetten ümit ederiz ki, bu zamanda bu güzel ve ulvî / yüksek gerçeklerin farkında olanlar; bu manevî zevkleri hissedecekleri için, inşallah bu çeşit ahlâksızlıklara düşmeyeceklerdir.

 

Derneklerimiz ve Demokratik anlayışımız!

Kocaeli ilimiz 3247 derneği ile Türkiye genelinde kayıtlı dernek sayısındaki çokluk bakımından 5. ildir. Dernekler insanlarımızın bir amaç doğrultusunda, belirledikleri bir alanda çalışmalar yapma, bir eksikliği giderme, iş ve fikir birliği yaratacak bir dayanışma ile önce üyelerinin sonra yaşadıkları-ilgilendikleri alanda bir hizmet yapma arzusu-hevesi ile kurulan yerlerdir. Her biri günümüz tabiri ile bir sivil toplum kuruluşu olup, günümüzün en iyi yönetim tarzı kabul edilen çoğulcu demokrasinin de önemli paydaşlarından biridir.

Demokrasilerin iyi yönetim tarzı olmasının en önemli yönü değişim-dönüşüm-yenilenme özelliğine sahip olmalarıdır. Seçim ve çoğunluktan alınan yetki ile yönetme erkini kullanmak, demokrasilerin başat şartıdır. Bunun için sistemin verimliliğini arttırabilmek için bu değişimi sağlayacak, kolaylaştıracak kurallara ihtiyaç vardır.  Kanunlarla, tüzüklerle ve etik davranışlarla bu sağlanmalıdır. Bu durum bazı kurum ve kuruluşlarda iyi çalışmakta ve yönetimler bir bayrak yarışı ile el değiştirirken birçok kuruluşumuz için ise bunu söyleyememekteyiz. Bu tür derneklerimiz vazgeçilemez, değişmez ve değiştirilemez başkan ve yönetim kurulları ile temsil edilirler. Nitekim şehrimizdeki derneklerin çoğunda ve ülkemizdeki birçok sivil toplum kuruluşunda, kooperatiflerinde durumu böyledir. Ömür boyu aynı dernek başkanlığı, dernek yönetim kurulu üyeliği sıfatı taşıyan insanlarımız vardır. Bu durumda dernekçilik, cemiyetçilik maalesef bir meslek haline gelmekte ve bu durum sivil toplum kuruluşlarını daha az verimli, az güvenli hale getirmektedir. Bu durumdaki sorumluluğu yalnız kanun ve yönetmeliklerde aramamalıyız. Yönetimler ve üyeler etik kurallar dediğimiz belli ilkeleri uygulayarak değişimin gücünü kazanmalıdırlar. Bu konuda bu davranışı gösteren dernek çalışmaları örnek alınabilir. Bir dönem yönetiminde bulunup başkanlığını da yaptığım iki derneği örneklemek isterim. Bunlardan biri Fevziye Camii Derneğimizdir.1999 Gölcük Depreminde hasar görüp yıkılan ve yeniden yapılması amaçlı girdiğim camii derneği, yeni görevlendirmelerle kendini yenilemiş, Mimar Cengiz Sille (Allah rahmet etsin) başkanlığındaki yeni yönetim ile bu önemli hizmeti üstlenmiş ve yüz akıyla bu tarihi camimizi yeniden şehrimize kazandırmıştır. İnşaatının sonuna doğru beklenmedik vefatı üzerine başkanlık sorumluluğu şahsıma verilmiş, bir dönem daha görevden sonra başkanlık bayrağı Haluk Ercan Bey’e verilmişti. Daha sonra ise bu görev Sn. İsmail Uslu ve şu anda da Sn. Ahmet Küçük ve yönetimi  tarafından yürütülmektedir. İşte bu değişimlerin yeni bir bakış ve şevkle hizmet etme fırsatı vererek daha çok ve yeni çalışmalar yapılmasında önemli payı vardır. Diğer örneğim yine 2 dönem (1993-1997) yıllarında başkanlığını yaptığım Kocaeli Aydınlar Ocağıdır. Şehrimizin önemsenen bir sivil toplum kuruluşu olan ve bunda pek çok katkısı olan Sn. Nihat Gürer (Allah rahmet etsin)’den aldığımız başkanlık bayrağını güzel çalışmalarla devam ettiren yönetimimiz etik bir anlayışla 2. Dönemin sonunda bayrağı Sn. Ahsen Okyar’ın başkanlığına teslim etmişti. Sn. Okyar ise 7 Dönem hizmet ettikten sonra bayrağı Av. Ruhittin Sönmez’e bırakmıştı. O ise, iki dönemden sonra üçüncü bir dönem daha görev talep etmiş ve üyelerimiz tarafından yeniden görevlendirilmiştir. Başkanlık sorumluluğundaki bu uzamalar derneklerin verimliliğini, hizmetlerini, üyeleri arasında dahi anlayış ve dayanışma birliğini azaltmaktadır. Diğer bir örnek Kandıralılar Derneğidir. Bu derneğimiz kuruluşundan bu güne kadar geçen 24 yıl içinde 12 Başkan tarafından temsil edilmiştir. 1994′ deki ilk başkanı Saadettin Dündar’dan sonra Sn. Turan Sarı, Sn. Erdal Baykara, Sn.Recep Yıldız ve diğerleri, şu anda ise Prof. Mehmet Bayrak başkanlığında temsil edilmekte ve hizmet vermektedir. İşte bu değişimler ilgili sivil toplum kuruluşunun verimliliğini de, saygınlığını da, üyeleri arasındaki kaynaşmayı da, çalışmalarındaki işbirliğini de artırarak daha saygın bir hale getirmektedir.

Dolayısı ile Demokrasinin, değişim-dönüşüm-yenilenme hikmetini iyi uygulayabildiğimiz oranda daha iyi yönetim, daha yeterli hizmet, daha güzel ve saygın bir ortam çıkarabileceğimizi unutmamalıyız. Toplumumuz başkanlık ve yönetimlerde VAZGEÇİLMEZ’liğe mahkûm olmamalı ve seçimlerin değiştirebilme gücünü iyi kullanmayı becerebilmelidir. Seçilenler ise, temsil ettikleri kurum ve kuruluşlarda kendi yerlerine bırakacakları, hizmet bayrağını devredecekleri başkan ve yöneticileri yetiştirip emaneti ehline teslim edebilmeleri gerektiğini paylaşmak istedim. Bu konularda yazdığım, Kocaeli Aydınlar Ocağı web’indeki 11 Nisan 2015 tarihli Siyasi Partilerimiz ve Demokrasi, 7 Ekim 2016 tarihli Aydın Vatandaş Sorumluluğu makalelerimi de okuyanlarıma hatırlatır, daha güzel bir gelecek dileklerimle saygılar sunarım.

 

Gitar Resitalinde Düşündüklerim

Geçtiğimiz hafta çok kaliteli bir Gitar Resitali izledim. Değişim 41 Gazetesi‘nin “19 Mayıs Gençlik Bayramı Etkinliği” olarak düzenlediği konserin sanatçıları gerçekten kaliteliydi.

Dünya çapında bir sanatçı olan gitarist Ayşegül Koca ve O’ndan önce kısa bir solo program sunan gitarist Mert Seda harika birer icra sergilediler. Gitarda Mert Seda, akordeonda Cem Yılmaz ikilisinin sunduğu düet bölümü de çok beğenildi.

Ayşegül Koca dünyanın sayılı gitar virtüözleriyle çalışan, yurt içi ve yurt dışında çok sayıda yarışmalarda ödüller kazanmış bir sanatçı. 11 farklı ülkede konserler vermiş, dünyada tanınmış orkestralarda solist olarak çok değerli eserleri seslendirmiş.

Ben Türk Müziğini seven ve biraz da eğitimini almış bir kişiyim. Kendi müziğimizin sesleri ve melodileri beni bütün müzik türlerinden daha çok etkiler.

Ancak bana göre müzik insanları birbirine bağlayan evrensel bir dildir. Batı Müziğini de, Türk Müziğini de ve diğer ülkelerin müziklerini de evrensel birer değer olarak görürüm.

Böyle güzel bir konseri düzenleyen ve davet ederek bu sanat şölenini izlememizi sağlayan usta gazeteci Tanju Cılızoğlu‘na teşekkür borçluyum.

Müziğe Bilim Katkısı

Batı Müziğine dair bilgim pek yok. Ancak dinlediğim resitalde sanatçıların icra tekniklerinin çok gelişmiş olduğunu hissettim.

Cumhuriyet döneminde Türk Müziği ustalarının icra tekniklerini geliştirme konusunda Batı Müziği icracılarından çok faydalandığını biliyorum. Ancak kanaatimce hala onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Bilimin ışığında, disiplinli ve özverili çalışma olmadan mükemmel icracı olmak mümkün değil.

Türk Musikisi Ansiklopedisinin yazarı Yılmaz Öztuna Türk Müziğinin büyük bestekârlar ve eserler döneminin artık geride kaldığını ancak icra yönünden en parlak dönemini yaşadığını yazmıştı. Bunda Batı icra tekniklerinin Türk Müziğine uygulanmasının büyük katkısı oldu.

Ayşegül Koca‘nın özgeçmişini okuyup, icra tekniğini gözlemledikten sonra virtüöz olabilmek için sadece yeteneğin yetmeyeceğini bir kere daha anladım.

Bu alanda bilimin müziğe katkısının çok önemli olduğunu, geliştirilen icra tekniklerinin bir kişinin özel yetenekleriyle katkısı kadar, belki de daha da önemli olduğunu düşündüm. Dahası bir enstrümanı bu kadar başarılı çalabilmeniz için çok disiplinli, özverili yoğun bir çalışma ve bu enstrümanı hayatınızın esas parçası haline getirmeniz gerekli.

Türk Müziği sazlarının icrasında da çok yetenekli ve başarılı sanatçılarımızın olduğu şüphesiz. Fakat uluslararası çapta bir icra başarısı için eksik olan bir tarafımız var. Sanatçılarımızın icra tekniklerini geliştirmek için onları bilimsel araştırmalarla destekleyemiyoruz.

Sanatçıların yetişmesinde usta-çırak ilişkisi elbette çok önemli. Fakat sanatçı ve bilim adamlarının işbirliği ile geliştirilmiş tekniklerin müzik eğitimi veren kurumlarda öğretilmesi de en az bu kadar önemli.

Türk Esintisi

Konseri dinlerken ülkemiz açısından eksikliğini hissettiğim bir başka konu daha var. Dinlediğim Batı Müziği eserlerinde Küba, İspanya, İtalya esintileri vardı. Ama bizim bestekârlarımızın veya yabancı bestecilerin besteleri içinde “Türk esintisi” diyebileceğimiz bir etki yapamadığımız, melodilerimizle bu müzik türüne anlamlı bir katkı veremediğimiz kanaati edindim.

Ayşegül Koca‘nın sunduğu “Yemen Elleri”, “İndim Yârin Bahçasına” gibi türkülerimizin düzenlemeleri böyle bir eksikliği giderme çabası olarak değerlendirilebilir. Ama ben bunu kastetmiyorum. Mozart’a Türk Marşı‘nı bestelettiren bir etkiyi aradığımı anlatmaya çalışıyorum.

Türk Müziğinin ritim, ezgi ve tını özellikleriyle Batı Müziğini etkilediği yeni eserlerin ortaya çıkmasında, Batı Müziği alanında çalışan sanatçılarımız ve konservatuarlarımızın yeterince başarılı olamadığını sanıyorum.

***************************************

Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda Üçüncü Dönem

İlimizin en saygın ve etkin Sivil Toplum Kuruluşlarından (STK) biri şüphesiz Kocaeli Aydınlar Ocağı‘dır. 1985 yılında kurulan derneğimiz, 32 seneden beri bilim, kültür, sanat ve siyaset alanında ülkemizin yetiştirdiği değerleri ilimizle buluşturdu.

Çeşitli kurullarda görevler yaptığım derneğimiz altı yıl önce Başkanlık görevini şahsıma tevcih etti. Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarım ve diğer Ocak mensupları elbirliği ile kültürel ve sosyal hizmetlerimizi devam ettirdik.

Derneğimizin tüzüğünde yer alan, “Memleket meselelerine ve milli davalara Türk Milliyetçiliği açısından bakarak milli menfaatlerimize en uygun çözüm yollarını araştırıp bulur ve yayar” temel ilkemizi hep korumaya çalıştık.

Siyasi mülahazalar ve ayrıştırıcı farklılıklarımızı arka plana iterek, ortak paydamız olan temel değerlerimizi ve bu değerleri korumak için yaptığımız iş ve eylemleri gündemde tutmak gayreti içinde olduk.

Bunu yaparken yurtdışından veya yurt içinden hiç kimseden ve hiçbir kurumdan yardım ve emir almayan yüzde yüz yerli ve milli bir kuruluş olduk.

Yapılanları kimin veya hangi kurumun yaptığı bizi ilgilendirmiyor. Milli menfaatlerimize uygun olup olmadığına odaklanıyoruz.

Duruşumuz günlük siyasi etkilerden bağımsızdır. Tavrımız ilkelerimiz ve fikirlerimizin yansımasıdır.

30 Mayıs tarihinde yapılan 17. Olağan Genel Kurulumuzda da şahsıma, üç yıl daha başkan olarak devam etme görevi verildi. Sorumluluğumuzun idraki içindeyiz. Bu güvene layık olmaya çalışacağız. Yönetim Kurulumuzda ve diğer kurullarımızda kısmi değişikliklerle ama yine bütün Ocaklılar hep birlikte hizmet üretmeye devam edeceğiz.

 

Muhabbete Muhabbet Husumete Husumet

0

Sosyal hayatın kesin bir şekilde verdiği netice şudur: Muhabbete / sevgiye en lâyık şey muhabbet ve sevgidir. Husumete / düşmanlığa en lâyık sıfat husumet ve düşmanlıktır. Yani insanın sosyal hayatını temin edip sağlayan / sağlamlaştıran, saadet ve mutluluğa sevkeden muhabbet ve sevmek sıfatı; en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır.

İnsanın sosyal / beşerî hayatını yerle bir eden düşmanlık; her şeyden çok nefret edilmeyi ve düşmanlığı, ondan çekinmeyi hak eden, çirkin ve zararlı bir sıfattır. Husumet / düşmanlık vakti bitti. Birinci ve İkinci Dünya savaşları, düşmanlığın ne kadar fena ve yıkıcı ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı ortaya çıktı. Öyle ise, düşmanlarımızın suçları -tecavüz ve saldırı olmamak şartiyle- düşmanlığımızı çekmesin. Zira Cehennem ve İlâhî azap onlara yeter.

Bazen insanın gururu ve nefsine düşkünlüğü; şuursuz ve bilinçsiz olarak; inananlara ve iman sahiplerine karşı haksız olarak düşmanlık eder, husumet besler. Kendini haklı zanneder. Hâlbuki bu husumet ve düşmanlıkla; mü’minlere / inananlara karşı muhabbete vesile ve sebep olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli sebepleri küçümsemiş ve hafife almış ve kıymetlerini düşürmüş olur. Bu ise, düşmanlığın önemsiz sebeplerini; sevginin dağ gibi sebeplerine tercih etmek gibi bir akılsızlıktır.

Madem sevgi; düşmanlığa zıttır; ışık ve karanlık gibi hakikî bir şekilde bir araya gelemezler. Hangisinin sebepleri galip ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak, onun zıddı hakikatiyle olmayacak. Meselâ, muhabbet / sevgi gerçek anlamıyla bulunsa, o zaman düşmanlık şefkate ve acımaya dönüşür. İnananlara karşı durum budur. Yahut düşmanlık; hakikatiyle / gerçek anlamıyla kalbde bulunsa, o zaman sevgi; karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner. Bu ise, tecavüz etmeyen azgın ve sapkın kimselere karşı olabilir.

Evet, sevginin sebepleri; iman, İslâmiyet, cinsiyet ve insanlık gibi aydınlık, kuvvetli zincirler ve manevî kalelerdir. Düşmanlık ve husumetin sebepleri; inanç sahiplerine karşı küçük taşlar gibi bir kısım özel sebep ve nedenlerdir.

Müslümanlara gerçekten düşmanlık eden, o dağ gibi sevgi sebeplerini hafife almak hükmünde büyük bir hatadır.

Kısaca demek gerekirse: Sevgi, kardeşlik, sevmek; İslâmiyetin özellikleri ve önemli bir bağlarıdır. Düşmanlık besleyenler; tabiat ve huyu bozulmuş bir çocuğa benzer: Ağlamak ister; bir şey arıyor ki, onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar önemsiz bir şey ağlamasına bahane olur. Hem insafsız, kötümser bir adama benzer ki, suizan / kötü zan ve şüphe mümkün oldukça hüsnüzan etmez /güzel düşünmez. Nitekim, bir seyyie / bir kötülük ile on haseneyi / güzel ve hayırlı işi örter. Oysa, İslâm seciyesi olan insaf ve hüsnüzan / güzel düşünüş bunu reddeder.

Çok dikkat ediniz! İçinize bir uyuşmazlık ve zıtlık düşmesin. İnsan istemese de, hatâdan uzak kalamaz. Nefis ve şeytan sizi kardeşinize karşı itiraza / karşı durmaya ve haklı olarak tenkit ve eleştiriye yönelttiği zaman deyiniz ki:

“Biz, değil böyle azıcık / cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünya saadetimizi; tesanüde / dayanışmaya feda etmekle mükellef ve yükümlüyüz. Onun bize kazandırdığı sonuç itibariyle; dünyaya ve bencilliğe ait her şeyi feda etmek görevimizdir.” deyip nefsinizi susturunuz. Kavga ve çekişme sebebi bir mes’ele varsa, meşveret ediniz / fikir alışverişinde bulununuz. Çok sıkı da tutmayınız. Çünkü, herkes aynı meşrep, mizaç ve huyda olmaz. Birbirinize müsamaha ve hoş görü ile bakmak şimdi çok elzem ve çok lüzumludur.

Kardeşlik için cidden nazara alınması gereken bir ilke de şudur: Hayat, vahdet / birlik ve ittihadın neticesidir. Birbiriyle uyuşan, anlaşan; birleşme ve birliktelik hâli olan ittihat gittiği zaman; manevî hayat da gider. “İhtilâfa düşmeyin, sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz de elden gider.” (Enfâl: 46) ayetinin de işaret ettiği gibi, eğer dayanışma bozulursa, topluluğun tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç adet bir rakamı ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Sayıların dayanışması ile yani 3 adet bir rakamı yan yana yazılsa 111 kıymetinde olur.

 

İmanifesto’m

J. Luis Borges‘in dediği gibi “Şiir kitabı çıkarmak, kuyuya bir gül atıp yankısını beklemek gibidir.” Dördüncü şiir kitabımız İMANİFESTO adıyla çıktı. 9.Kocaeli Kitap Fuarı’nda yapılan imza günüyle ve TV 41’deki “Osman Saraç’la Şairin Not Defteri” programıyla tanıtmaya çalıştığımız kitaba adını veren şiiri manifestoyla iman ilişkisini irdelemek bakımından paylaşmak isterim:

 

İnsanoğlu benliğinden fırlamış oktur

Yürekte imandan öte yanardağ yoktur

Bu toprağın aşkla imtihanıdır namus

Kuzeyden karayel, keşişlemeden kâbus

İhaneti kanıksadık kande gönül ağrımız

İsyanın akorduyla ritim bulur bağrımız

Tarih ile coğrafya sırtımızda üniforma

Mimsiz medeniyetler için kendini yorma

Yankısını yitirmiş çığlık gibiyiz nicedir

Yarabbi! Bu ak zulmet kaç yüzyıllık gecedir?

Ruhunu arayan adam! Rüzgâr yakışmış tenine

Her inişin çıkış olsun gönül merdivenine

Aşktan ve adanmışlıktan geride ne varsa at:

Tek yaşasın hakikat, yaşasın tek hakikat!

Takdimlerini Kamu Sen – Türk Eğitim Sen, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, KOŞYAD ve BAYŞAD Başkanlarının yazdığı kitap 40 şiirden müteşekkil. “Şiir özgürlük çığlığıdır. Dayatılan kaygılardan ve dikte ettirilmiş bir hayattan çıkış yoludur” demiştik ikinci şiir kitabımızın poetikasında. Son olarak ŞAHADETNAME diyeyim ve sizi şahit tutayım şiirle yaşamın kesiştiği yerde:

 

Kalemim kıvılcım çakarsa varım

Ben vicdanıma dipnotlar yazarım

Onurun ve namusun dini bütün / İmanı yarım

Coşkudur yakıtım ve yakarışım

Kendimi bir füzeye adamışım

Hesapperestliğe hiddet sıfır da / Zamana hışım

Ömrümün özeti dava rozetim

Sevdama yirmidört saat gözetim

Gayri aşklar fikirler gibi öksüz / Kavramlar yetim

Kahramanlar anlaşılmadan ölür

Ruhlarıysa sokaklara dökülür

Al Habil’in alnından bir damla kan / Ve şarjöre sür

 

Kınalızâde Ali Efendi ve Ahlâk-ı Alâî

0

Prof. Dr. Bekir Karlığa, kitaba yazdığı Takriz yazısında: ‘Osmanlı-Türk toplum yapısındaki ahlâkî normların pek çoğunun oluşmasında Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî isimli eserinin büyük payı vardır.’ Diyor.

Kınalızâde Ali Efendi, Hicrî 917, Milâdî 1510-1511’de Isparta’da doğmuştur. Aile büyükleri ve oğulları-torunları arasında çok sayıda âlim ve fâzıl insanlar bulunmaktadır.

Ali Efendi, ailesinin durumu sebebiyle iyi bir eğitim gördü. Eğitimini tamamladıktan sonra müderris veya kadılık vazifesi verilerek tayin edilmesi için müracaat edip beklemeye başladı. Bekleme süresinin, hocası Çivizâde ile tayinleri yapan Ebussuud Efendi’nin arasının açık olması sebebiyle gecikti. Bu zaman zarfında eser yazdı. Sonra da bu yazdıklarıyla Ebussuûd Efendi’ye giderek tayinini talep etti. Ebussuûd Efendi, araya adam koymayıp bekleme süresinde eser yazdığı için Ali Efendi’yi takdir etti ve derhal medrese hocalığına tayinini yaptı. 32 yaşındaydı. Birkaç medresede hocalık yaptıktan sonra kendisine kadılık vazifesi verildi.  62 yaşında iken 1571 yılında Anadolu Kazaskeri oldu. Bir yıl sonra da nikris hastalığından vefat etti.

Kınalızâde Ali Efendi, kusurlarının ve noksanlıklarının bulunduğunu, kitabındaki ahlâkî tavsiyelere herkesten çok kendisinin ihtiyacı olduğunu yazmakla birlikte, hakkında yazılan kitaplarda O’nun halim-selim, az söyleyip çok düşünen nezih tavırlı, ince ruhlu, ölçülü şakalar yapan, samîmi, dünyevî makamlara değer vermeyen, iyi bir ahlâka sâhip olduğu belirtilmektedir. İlmî ve edebî şahsiyeti, diğer meziyetlerini gölgede bırakacak kadar üstündü. Şâir ve edip, dinî bilgilere bihakkın vâkıf, Arapçayı ve Farsçayı çok iyi bilen münevver bir insandı. Ahlâk-ı Alâî, Menşeat-ı Kınalızâde, Târih-i Kınalızâde, Muammeyât, Nüzhetnâme, Kaside fî medhi’n-nebî (Mulemma), İnşaaa-i atik, Risâle-i vucüd, Siyer-i nebi ve Târih-i hulefa isimli eserleriyle Divân‘ını Türkçe, 27 adet eserini de Arapça yazmıştır.

Ahlâk-i Alâî isimli, 13,7 X 21 santim ölçülerinde, 544 sayfalık eserinde Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay, Kınalızâde’nin Ahlâk-i Alâî isimli eserini niçin yazdığını, faydalandığı kaynakları, eser hakkında yapılan çalışmaları anlattıktan sonra aynı konuda yazılmış eserlerle mukayesesini yapıyor. (s: 69-96)

Ahlâk İlmi‘ başlığı ile 99. sayfadan başlayıp 315. sayfaya kadar devam eden ikinci bölümde: Kınalızâde’nin; Ahlak ilminin târifi, ve ilimler arasındaki yeri, huy kavramı, insan ve âlemdeki yeri, nefs ve nefsin güçleri, erdemler ve (târifi verilmeksizin) erdemlerin zıddı  olan reziletler, ahlâkî hastalıklar ve tedâvisi, câhillik, öfke, ölüm korkusu, kıskançlık, cimrilik, itidal ve adalet, mutluluk anlayışı gibi başlıklar altında, ahlâk ile alakalı pek çok mevzuda insanlara büyük faydalar sağlayacak bilgiler ihtiva ediyor.

Üçüncü Bölüm, ‘Aile Ahlakı‘ başlığını taşıyor. Bu bölümün ara başlıkları şöyle: *Aile Ahlâkı İlminin Târifi, *Aile Ahlâkı İlmine Olan İhtiyaç. *Kızalızâde’nin Aile Ahlakı Konusundaki Kaynakları, *İnsanın Aile Ortamında Yaşamasının Gerekliliği. *Aileyi Meydana Getiren Üyeler, (babanın ve annenin vazife ve sorumlulukları). Evlenilecek kadında aranan özellikler, evlenmekten kaçınılması gereken kadınlar, çok evliliğin zararları, erkeğin ve kadının eşine karşı sorumlulukları, çocuk eğitimi ve terbiyesi, genel görgü kuralları, *Hizmetçiler, köle ve câriyeler gibi başlıklar altında malumat ihtiva ediyor. (s. 319-422)

Devlet Ahlakı‘ başlıklı dördüncü bölümde; ‘Aileden topluma‘ ara başlığı ile başlıyor. *İnsanların Bir Arada Yaşama Mecburiyeti, *İnsanların Bir Yönetim Altında Toplanması, *İnsanların Bir Arada Yaşamasından Kaynaklanan Problemler ve Bunların Giderilmesi. *Devlet Başkanı, devlet başkanına olan ihtiyaç, devlet başkanının hâkimiyetinin kaynağı.Devlet başkanının özellikleri, vazifeleri, milletine karşı davranışları, zâlim devlet başkanının durumu gibi başlıklar ve alt başlıklar altında, mutlu millet-güçlü devlet için altın değerinde formüller sunuluyor. (s: 426-518)

Sonuç‘ başlıklı son bölümünde Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay, Osmanlı Cihan Devleti’nin en geniş sınırlara ulaştığı bir dönem olan 16. yüzyılda yaşayan Kınalızâde Ali Efendi’nin; Nasîrüddin-i Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsirî ve Celâleddin Devvânî’nin Ahlâk-ı Celâlî isimli eserlerini kendisine örnek almakla birlikte; Kur’an ve hadisler gibi dînî kaynaklar ile edebî ve târihî kaynaklara başvurduğunu, zengin bir bilgi birikimini eserine aktardığını belirttikten sonra eserini şu cümlelerle bitiriyor:

‘Sonuç olarak Kınalızâde’ye -Gülşenî gibi- sadece Tûsî ve Devvânî’nin eserlerinin tercümanı veya bir nakilcisi gölüyle bakamayız. Çünkü o, daha kapsamlı ve daha eklektik bir düşünürdür. Ayrıca ilgili eserler incelendiğinde görüleceği gibi Kınalızâde Tûsî’den, Tûsî’nin İbn Miskeveyh’den faydalandığından daha az istifade etmiştir. Ahlâk konusunda en son kitap yazmanın avantajıyla kendisine ulaşan bilgi birikimini kendi dönemindeki ihtiyaçlara ve problemlere uygun olarak değerlendirmiş, bu felsefî birikimi dînî ve edebî muhteva ile zenginleştirme yoluna gitmiştir. Dönemindeki felsefe kültürünün eksikliğini göz önünde bulundurarak, seleflerinde yer alan fakat, amelî ahlâkla direkt ilgisi olmayan felsefe ve mantıkla ilgili ayrıntılı açıklamalarla okuyucuyu boğmamış, amelî ahlâka ait bir kitap olduğunu dikkate alarak daha çok bu konuya ağırlık vermiştir. İncelediği konularda seleflerinin tutarsızlıklarını ve boşluklarını yakalayabilmesi, bunları çözümlemeye, eksikleri tamamlamaya çalışması ve bu maksatla başka kaynaklara başvurması onun orijinal taraflarını oluşturur. Kendisine ulaşan bütün bilgileri incelemiş, eksiklerini kapatma ve çelişkili yönleri çözmekle meşgul olması yani kendisine gelen büyük bilgi birikimin adeta tahlil ve tenkit ederek bakması onun döneminde kolay başarılacak bir iş değildir. Ahlâk-ı Alâî hem örnek aldığı eserlerden hem de kendi çağında ve sonrasında yazılan eserlerden bu yönü ile ayrılabilir. Ancak iyice yerleşen geleneği aşmak, kalıpları kırmak kolay değildir. Bu sebeple benzer sistem ve içerikte bir eserde yeni bir tarz, yeni bir anlayış yakalamaya çalışmıştır. Hâşiye ve şerh yazma geleneğinin yaygın olduğu bir ortamda bu kalıpların dışına çıkıp bu çapta bir eser yazması Kınalızâde açısından bir başarı olarak yorumlanmalıdır. Ancak klasik anlayışın dışına çıkamamasının ve bir sistem düşünürü olmamasının getirdiği birtakım tutarsızlıklar ve boşluklar da eserin bütünlüğü içerisinde hissedilmektedir.’

Kınalızâde Ali Efendi’nin tespitleri ve tavsiyeleri, aradan geçen 400 yıla rağmen günümüzde de geçerlidir. Ve hattâ denibelir ki o günün insanından ziyâde, mutluluk ve huzuru çok kazanıp israf, işret ve gösterişte arayan günümüz insanına hitap etmektedir. Evlerin büyümesine rağmen ailelerin küçülmesi, evlat sevgisinin evde beslenen köpeklerle giderilmeyi çalışılması gibi sapkınlıkların bolca görüldüğü, devlet yönetiminde israf ve ihtişamın rahatsızlık verici boyutlara ulaştığı göz önünde bulundurulursa, Kınalızâde Ali Efendi’nin Ahlâk-ı Alâî isimli eseri, 7’den 77’ye kadar bütün insanların başucu kitabı olacak değerdedir.

Doç. Dr. Ayşe Sıdıka Oktay, bu muhteşem eseri selis bir Türkçe ile kültür hayatımıza kazandırırken yerli ve yabancı, büyüklü-küçüklü 246 adet eseri incelemiş, felsefe târihimiz açısından kıymetli bir eser meydana getirmiştir. Eserin üçüncü baskısı, 2015 yılında okuyucuya sunulmuştur.

İZ YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27/2 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-520 71 10 Belgegeçer: 0.212-511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr www.iz.com.tr

Doç. Dr. AYŞE SIDIKA OKTAY:

Emet/Kütahya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Uşak’ta tamamladı. 1986 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ‘Kınalızâde Ali Efendi ve Ahlâk-ı Alâî İsimli Eseri‘ adlı tezini tamamlayarak Ocak-1998’de doktor unvanını aldı. Bu eser 2005, 2011 ve 2015 yıllarında basıldı. 1986-2003 yılları arasında İzmit ve İstanbul’daki çeşitli okullarda öğretmen olarak görev yaptı. 02.01.2003 tarihinde Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü, Din Felsefesi Ana Bilim Dalına Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. 2014 yılında doçent oldu. Hâlen aynı fakültede ilmî çalışmalarına devam etmektedir.

Esere Saygılı, Korsana Karşıyız (Hikâyeler)

İLESAM Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı katkılarıyla yayınlanan 12,2 X 19,5 santim ölçülerinde 112 sayfalık kitapta; korsan kitap almanın çirkin yönlerini, telif hakkına saygısızlığın hırsızlık demek olduğunu konu edinen birbirinden güzel, zevkle okunan 11 adet hikâye yer alıyor.

Eserin sunuş yazısını İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız kaleme almış. Yazısında, İLESAM hakkında bilgi verdikten sonra eserin; Türkiye’deki bütün ortaokul ve liselerde yapılan ‘Esere Saygılı, Korsana Karşıyız İkinci Millî Slogan ve Logo Yarışması‘ ile gençlerimizin telif hakkı konusunda bilinçlendirilmesi ve korsan yayınlardan uzak durulması, böylece de hem devletimizin vergi kaybının önlenmesi hem de yazarlarımızın daha çok telif hakkı kazanması ve de daha güzel eserler vermesine vesile olacağı ümidiyle hazırlandığını belirtiyor.

Kitapta hikâyeleri bulunan; Ayça Nur Kip Akyol, Bestami Yazgan, Hasan Kallimci, İlter Yeşilay, Nesime Özturan Açılmış, Nur Ersen, Osman Aktaş, Osman Aytekin, Sibel Unur Özdemir’, Yusuf Dursun, Zehra Birsen Yamak isimli yazarların fotoğraflı hayat hikâyeleri de bulunuyor. Hikâyelerin hepsi, ortaokul ve lise seviyesindeki öğrencilerin anlayacağı bir dil ve üslûp ile yazılmış olmakla birlikte, yetişkinler de zevkle okuyabilirler.

İLESAM GENEL MERKEZİ:

Birinci İzmir Caddesi Nu: 33 Kat: 4 Daire: 16 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-419 49 38, Belgegeçer: 0.312-419 49 39 e-posta: ilesam@ilesam.org.tr http://www.ilesam.org.tr

 

KOZMİK MESELE / Devlet Metodolojisine Giriş:

Kitabın yazarı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1982 yılında mezun olan, Viyana İktisat Üniversitesi’nde 1991 yılında lisans tahsili yapan, daha sonra da aynı üniversitenin Felsefe ve İktisat Sosyolojisi Enstitülerinde doktorasını tamamlayan Gürsel Dönmez, arka kapak yazısında 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 229 sayfalık kitabı hakkında şu bilgileri veriyor:

‘Bu kitap yaşadığımız dünyaya itirazı olanlar için kaleme alındı. Bu kitap, okunması zor bir kitap. Yaşanan zaman ve dünyaya kafası bozuk olanlara zor şeyler anlatıyor. Kozmik, epistemik, paradigmatik ve irfanî konulara değiniyor. İnsanı, toplumu, devleti, dünyayı ve Türkiye’yi anlatıyor. Tarih felsefesi yapıyor. Okuyarak, düşünerek ve söyleyecek sözü olan herkesi dinleyerek derlenmiş notların sistemleştirilmiş hâli olan bu çalışmayı bir ömür devam ettirmeyi düşünüyorum.

Önemli devlet ve siyâset adamları, yüksek bürokrasi, yetkin istihbaratçılar, seçkin yöneticiler, entelektüeller ve akademisyenler bu kitabı okumalı. Öğrenci kardeşlerim kitabı okurken belki çok zorlanacaklar ama yazılan her şey aslında onlar için yazılıyor. Bu kitap nitelikli bir okuyucu kesimine hitap ediyor. Bir tasarı/deneme şeklinde ortaya çıkan bu çalışmanın tamamı, meselesi olanlar için kaleme alınmış ‘kişiye özel’ bir mektup olarak da değerlendirilebilir. Derin hâfıza sâhiplerinde kozmik bir yankı uyandıracağını umuyorum.’

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12           e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

ÜÇ BOZKIRLI: Atilla, Cengiz, Timur

Romanyalı araştırmacı yazar Manole Neagoe’nin eserini Türkçeye, Kırım Türklerinin yolbaşçılarından Müstecip Ülküsal (1899-1996) çevirmiş.

Türk târihinin büyük üç kumandanı ve lideri olan Atilla, Cengiz Han ve Emir Timur’un anlatıldığı kitapta, doğu-batı mukayesesesi de yapılmaktadır. İslam öncesi ve sonrasında yaşayan Türk liderlerinin benzerlikleri ve hususiyetleri ile ‘Turan’ idealinin, onların döneminde hayalden gerçeği dönüşmesi, kitaba fon teşkil etmektedir.

Kitabın, dikkat çeken bir özelliği var: Doğu insanının batı insanına üstün olduğu itiraf ediliyor. Yazarın farkında olmadan kaleme aldığı bu satırları, bir batılı yazarın kaleminden okumak, her Türkün gururunu okşar. Çünkü batı, kendi küçüklüğünü kendisi tescil etmektedir.

14 X 20 santim ölçülerinde, 256 sayfalık kitap, 2010 yılında yayımlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-BÜYÜK GÜNLERİN ADAMI / FETHİ OKYAR’IN HAYATINDAN KARELER: Ali Fethi Okyar, Kansu Şarman / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

2-VATAN DERSLERİ: İbrahim Yıldırım / Doğan Kitap.

3- İKTİDARSIZLAR (Roman): Fatih Altınöz / Çınar Yayınları

4-KİTAPLARLA SÖYLEŞİ: Oğuzhan Saygılı / İlgi Kültür-Sanat Yayıncılık

5-SELANİK İÇİNDE SALÂ OKUNUR (Roman): Ş. Adnan Şenel / Eşik Yayınları

DERKENAR

OĞUZ ÇETİNOĞLU

‘de’ler mi ayrı yazılacaktı, ‘da’lar mı?

 

Adını ‘Hâluk‘(?!) şeklinde yazan, Edebiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olduğunu belirten bir okuyucu,  lise son sınıf öğrencisi kardeşi ‘Kamil‘in(?!) sorusunu cevaplandırmamı istiyor:

-‘de’ler mi ayrı yazılır, ‘da’lar mı?

 

Kendisini ciddiye alıp sorusunu cevaplandırdıktan sonra muhtemelen yeni bir soru soracaktır:

 

Benim  ve kardeşimin isimlerinden sonra neden (?!) işâretlerini koydunuz?

 

Son günlerde bir ABD gazetesinin 6 sütuna başlık yaptığı ‘kara mizah‘ ürünü târifi, bir miktar ‘tâdilat’ ile kullanmanın tam zamanıdır:

-Türkiye, (Van gölü de hesaba katılarak) dört tarafı denizle çevrili, kendi dilini doğru dürüst bilmeyen daha da kötüsü, kendisinin ve kardeşinin adını doğru yazamayan insanların (az bir farkla da olsa) ekseriyette olduğu bir ülkedir.