27.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 681

Kör İnadın Galibiyeti veya Yetkin Olmayan Yetkililerin Günahı

0

Öğretmenlik mesleği için çok güzel şeyler söylenir. O, gönül ve akıl işidir denir. Benim için de öyle. 1976’da besmele çektim bu mesleğe. Dile kolay, kırk yıl geçti.

Severek ve yüksek bir imajla başladığım mesleğimden küskün, kırkın, itilmiş, itibarsızlaştırılmış vaziyette ayrılmak, kaderimmiş.

Suçumuz, esen ya da estirilen bir hava ile saygınlığı kaybettirilmiş dershane sektöründe öğretmen, kurucu, işletici olmak. Yüksek vatanseverlik duygularımız, sektörde yapılan yanlışlıkları yeri geldikçe haykırmak, bürokrasinin her kademesindeki insanlara veya onların çocuklarına ders vermiş olmak, kurtarmadı imajımızı.

En az otuz yılda elde edilebilecek imaj ve tabela değerindeki kaybımızın hesabını, bilmediğim bir adresteki sorumlularla toprağın altında yapacağız.

Bugüne kadar içinde hissedar, kurucu, yönetici olarak bulunduğum dokuz eğitim kurumunun sonuncusunun kapısına bugünlerde kilit vuracağız, “Bu iş buraya kadarmış.” diyeceğiz. Olsun, rızık Allah’tan. Bu da bir imtihan türü.

Buraya niçin geldik, şimdi ne olacak?

Gazetelerde bir haber: “Talim, Terbiye karar aldı. İlkokullarda birinci sınıftan itibaren öğretilen el yazısından vazgeçilecek, çocuklara önce dik yazı öğretilecek, üçüncü sınıftan itibaren el yazısı uygulamasına başlanacak.” Torunumdan biliyorum, henüz harfleri tanımayan çocuğu el yazısına zorlamak tam bir işkenceydi. Şimdi soruyorum: Yıllar önce bu milletin çocuklarına el yazısını niçin dayattınız, bu milletin çocuklarına, öğretmenlerine, velilerine bu işkenceyi niye yaptınız? Pedagojik değerden yoksun, uygulanması zor bir sistemi yürürlüğe sokmakla ne yapmak istediniz? Siz şimdi yeteneksizliğinizi mi gösterdiniz, hainliğinizi mi? Yetkinlikten yoksun yetkililer olarak bunun hesabını tarih ve millet önünde nasıl vereceksiniz? Kaybedilen zaman, harcanan emek, kırgınlık, devlet sistemine güvensizlik, eğitimdeki çürümüşlük nasıl telafi edilecek? Bu noktada “Pardon” demeniz, hangi kaybı geri getirecek?

Yukarıdaki sorunun cevabını henüz vermedim, başka bir olay anlatayım. Bir fen lisesine ziyaret amacıyla uğradım. Yeteneksiz bir yetkili, müdür yardımcısı, bana aynen şunları söyledi: “Hocam, bu yıl öğrencilerimizin yüzde sekseni okul kurslarına katıldı, biraz da zorladık, bir kısmı kaçak kurslara gitti, üniversite başarımız çok yüksek, derslere bizim öğretmenlerimiz girdi, onlar da iyi ücret aldı, koruma derneğine de iyi para geldi, biz bu işi daha ucuza yapıyoruz, çocuklardan iki bin beş yüz lira aldık, çocuklar karda kışta hem dışarıya gitmemiş oldu. Gelecek sene de daha iyi bir kadro oluşturacağız, ekip kuracağız..” Müdür yardımcısı elde ettiği kazancın ve kendince olağanüstü başarısının(!) hazzıyla uzun süre konuştu, tabii bana söyleyecek söz kalmamıştı. Onlara göre, cüzzamlıydım, suçluydum, parazittim; yıllarca bu millet çocuklarının sırtından para kazanmıştım. Yine bir öğretmen telefon ediyor, bana “Hocam fen lisesine tayinimi aldırdım, biliyorsun benim burada çevrem yok, bana özel ders veya ders verebileceğim özel öğretim kursu bulur musun?” diyor.

Eğitim sistemi üzerindeki kör inatlaşma niçin bu noktaya geldi? Dershanelerin veya etüt merkezlerinin birer yurt, kamp, beyin yıkama, militan devşirme merkezi olarak kullanıldığını, doğalarının buna uygun olduğunu, sistemin kendi içinde birtakım kusurlar barındırdığını inkâr etmiyoruz. Şikâyetimiz, ıslah edilebilir bir sistemin, hem hizmet üreten hem hizmet alan taraflarda mağduriyetler doğuracak şekilde birden sonlandırılması, bu konudaki iyi niyetli uyarıların ciddiye alınmamasıdır.

Her veli, çocuğuna imkânları ölçüsünde iyi yemek yedirme, kaliteli elbise giydirme hakkına sahiptir. Bu, fıtri bir ebeveyn duyarlılığıdır. Anne ve baba iyi bir eğitim aldırma hakkına da sahiptir. Bu iyi bir okul tercihiyle de olur, çocuğun eğitimine takviyede bulunacak eğitimcilerden destek almak şeklinde de olabilir. Takviye, destek kurslarından veya eğitimcilerden çocuğu yoksun bırakmak, hem çocuğa haksızlık hem ana-baba fıtratına zulümdür. Bu mahrumiyet, bir yerde isyana dönüşecektir. Bu mahrumiyet sistemi, yürümeyecektir. Bir yazımda, çocuğuna özel ders aldıran başsavcı vekilinden söz etmiştim.

Bir şey anlaşıldı: Kör inat galip geldi. Bir şey zamanla anlaşılacak: Bu yasakçı sistem yürümeyecek. Yetkinlikten yoksun yetkililer, Gayya panayırında birbirlerini suçlayacaklar. Bir rüzgâr esiyor, bu da geçecek. İnsanlar yine çocuklarına ek ders verecek öğretmen veya kurumlara ihtiyaç duyacak. Bu kaçınılmaz. Ara dönemlerde insanları, kazanımları telef etmek, bu ülkenin kaderi; bu da onlardan biri olarak tarihe geçecek.

Bu yazıyı, tarihe not düşmek için yazdım. Kimseyle kavgam yok. Dalaşmayı değil, hep köşeyi dolaşmayı tercih ettim. Gün ola, harman ola… “Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.”

 

Ramazanda Ahlak, Sanat ve Estetik Konuşsak

Kutsal Ramazan Ayı “ibadet ayı” olarak anlatılır. Bu ay boyunca medyada genellikle ibadetlerle ilgili bilgiler ve yorumlara yer verilir.

Oysaki Ramazan Ayının birinci önceliği, ibadetlerin nihai hedefi insan nefsinin terbiyesi olsa gerektir. Çünkü insanlara en zor gelen ibadet türleri oruç, fitre ve zekât bu ayın olmazsa olmazlarıdır.

Doyumsuz olan insan yapısı, etkili bir şükür biçimi olan oruçla terbiye edilir. Bizden insanlığın en büyük rütbesinin “Allah’ın kulu” olmak olduğunun idrakine erişme çabası istenir.

Bu ibadetlerle açların halinden anlamak, yoksullara yardım etmenin hazzı öğrenilir.

“Kendi menfaatini maksimize etmek üzere programlandığı” söylenen bencil, homo-ekonomikus insan tipinden “sosyal bir varlık” mertebesine geçilmeye çalışılır.

Böylece diğer insanların da en az bizim kadar saygıdeğer, sadece insan olmaktan, vatandaş olmaktan kaynaklanan eşit haklara sahip olduğunun benimsendiği bir hayat tarzı geliştirmemiz gerekir.

Medyada her Ramazan Ayında ibadetlerin şekliyle ilgili “sakız çiğnemek orucu bozar mı?” türünden yüzlerce soruya cevap verilmeye çalışılıyor.

Bunların yerine veya bunların yanında güzel ahlakı anlatsak; topluma huzur, mutluluk ve güven veren sosyal insanlar olmamızı teşvik eden programlar yapsak daha İslami olmaz mı?

Son yazımda Diyanet İşleri E. Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu‘nun “bir Müslüman ülkede bir insan dindarsa ahlaklıdır” denilmesi gerekirken, “ülkemizde günümüz insanı ‘dindar, ahlaklı olmayabilir’ diye düşünebiliyor” diye yakınmasını anlatmıştım.

Yargıdaki haksızlıkları yapan, kamu malını çalan, yolsuzluklar, tecavüzler, ticari hayatta sahtecilik ve hileler yapan “dindar” etiketli insanların tuttukları namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin asıl maksada erişmede yardımcı olmadığını gösteriyor.

O halde Ramazan Ayının feyiz ve bereketli olmasının benim için ilk anlamı Müslümanların bu ay boyunca daha ahlaklı davranışları alışkanlık haline getirebildiğini görmek olacak.

Yolsuzluk, haksızlık, kin, nefret, haset, yalan dolan, kutsallara ihanet gibi davranışları alışkanlık edinmiş “dindarlardan” olmak yerine sevgi, saygı, estetik ve zarafet yansıtan dürüst, güvenilir Müslümanlar olabilme çabası…

Hem benim ve hem de hepimizin ortak kaygısı bu olmalı diye düşünüyorum.

***************************************

Sanat ve Estetikten Uzak

Türklerin İslam’la tanışmasından önce de, Müslüman olduktan sonra da zamanının çok ilerisinde sanat ve estetik değeri olan eserler verdiğini biliyoruz. Bunlarla gurur duyuyoruz.

Ancak birkaç yüz yıldır biz Türkler dâhil tüm Müslümanlar insanlık âlemine bilim, sanat ve estetik değeri olan çok az sayıda eser verebiliyoruz.

Türkiye’de de son 15 senedir “dindar” olduğu söylenen, İslami kimliği öne çıkarılan bir iktidar var. Bu kimlikteki insanlar yaklaşık 30 senedir İstanbul gibi bazı şehirlerdeki yerel yönetimlerde de iktidar.

Şehirlerimizin hali ortada. Bazı iyi uygulamalar olsa da, Dünyanın en kötü şehircilik uygulamaları bizde. Düzensiz, yamuk yumuk yapılaşma, aynı sokaktaki birbiriyle son derece uyumsuz, zevksiz beton yığını yapılar…

Bütün şehirlerde trafik çilesi, zaman israfı ve asabi insanlar yaratıyor. Adaletsiz, kuralsız, adamına göre imar uygulamaları ile haksız kazançlar artarken şehirlerimizin estetiği yok oluyor. Rant hırsı komşu hakkı, kul hakkı kavramlarını unutturuyor.

Yıllardır devletin bütün imkânlarını kullanan bu “dindar” insanların, sanat hayatımıza evrensel değerde bir eser yaratılmasına yardımcı olduğunu göremedik.

Son dönemlerde TV dizileri açısından ciddi bir atılım yaptık. Yurtdışına ihraç edilen diziler önemli bir kazanç kalemi haline geldi. Türkiye dışında yaşayan Türkler bu dizileri izleyerek Türkiye Türkçesini öğreniyor ve kültürümüze dair bilgiler ediniyor. Ancak bu alanda üretilen filmlerde milli bir kültür politikasının izlerini göremiyoruz. Bir saatlik bir film içine gizlenmiş milli kültürümüz ve değerlerimizle ilgili olumlu mesaj veren birkaç dakikalık sahneler görebilsek ne iyi olurdu. ABD film ve dizilerinde bu çok iyi yapılıyor.

Müzik alanında da “dindarların” iktidarı döneminde bir gelişme göremedik. TRT, Türk Sanat ve Türk Halk Müzikleri alanında bir okuldu. Bu dönemde sanatçı kadroları tasfiye edildi. Seviye ciddi anlamda düştü.

TRT’de Ahmet Hatipoğlu‘nun başlattığı ve çok güzel gelişim gösteren tasavvuf müziği alanında da “dindarların” iktidarında gerileme söz konusu. Ben tasavvuf müziğini çok seven biri olarak, Camilerin avlularında satılan son derece bayağı, sözde ilahi albümlerini dinlememek için yolumu değiştiriyorum.

Bu dönemde devlet konservatuvarlarının sayısı çoğaldı ama kalite düştü. Batı Müziği alanında da durum aynı.

Büyük şairler ve besteciler yetiştiremez olduk. Günlük tüketilen eserlerle oyalanıyoruz. Klasik, kalıcı, evrensel değere ulaşmış sanata bir yol açamadık.

Bazı sanat dallarında bireysel başarılar görebiliyoruz. Ancak bunlar genel seviyemizi yükseltecek miktarda değil.

Sanat ve estetik için uygun bir iklim oluşturulamadı. Özgür, bağımsız bireylere, rant/ haksız kazanç hırsı, mahalle baskısı gibi etkilerden uzak, uygun bir iklime ihtiyacımız var.

Böyle olduğu için mimarimiz zevksiz. Şiirimiz, müziğimiz kısır. Hayatımızda sanata yer yok, insanımız estetik kaygısından uzak.

Recep İvedik filmlerinin izleyici rekorları kırması tesadüf değil.

Madem durum böyle, bu Ramazan’da ibadetlerin yanında ahlak, sanat ve estetik de konuşsak iyi olur diye düşünüyorum.

 

Bir Kitap Fuarının Ardından

Okulöncesi Dönemdeki Çocuklara Seslenen Kitaplarda Bulunması Gereken Özellikler

 

  • Çocuk Edebiyatı
  • Çocuk Edebiyatı Kavramı
  • Okulöncesi Dönemdeki Çocuklara Seslenen Kitaplarda Bulunması Gereken Özellikler
  • Çocuk Edebiyatı ve Metin Türleri (Masal)
  • Okulöncesi Çocuk Anlatıları: Öykü ve Roman
  • Okulöncesi Eğitimde Tekerleme ve Bilmeceler
  • Okulöncesi Eğitimde Şiir
  • Okulöncesinde Çocuk Edebiyatı ve Drama
  • Türk Çocuk Edebiyatı
  • Çocuk Şiiri ve Çocuk Şiirleri Yazan Şairler
  • Tanzimattan Günümüze Çocuk Edebiyatı ve Bazı Öneriler

 

 

Okulöncesi Dönemdeki Çocuklara Seslenen Kitaplarda Bulunması Gereken Özellikler

 

İçerik

  • Giriş
  • Çocuk Kitaplarının Dış Yapı Özellikleri
  • Çocuk Kitaplarının İç Yapı Özellikleri
  • Çocuk Kitaplarında Uyulması Gereken Eğitim İlkeleri
  • Özet

 

 

Giriş

 

Çocuk kitabı, çocuğun yazılı ve görsel kültürle iletişimini sağlayan önemli bir araçtır. Çocuğun, okuma alışkanlığı edinmiş bir birey olarak yetişkinler dünyasında yer almasını belirleyen etkili bir uyarandır.

 

Kitap çocuk ilişkisi, çocuğa insan, hayvan ve doğa gerçekliğini tanıma, bulma (keşfetme) ve anlama olanağı yaratır. Çocukla yaşam arasında bağ kurar. Çocuğu yaşama ortak eder. Bu ortaklık, çocuğun beğenilerini, duygu ve düşüncelerini biçimlendirir, değiştirir, yetkinleştirir. Çocuğun duygu ve düşünce evreni için yeni, özgün beslenme kaynakları yaratır. Bu kaynaklar, çocuğun anlama ve anlatma becerilerini geliştirir. Kişilik gelişimi sürecine ve toplumsallaşmasına katkı sağlar.

 

Oyuncaklar çocuğun oyun gereksiniminin karşılanmasında önemli bir işlevi yerine getirir. Kitap da görsel ve içerik özellikleriyle çocuğun ilgi ve beğeni alanına girerek öncelikle eğlendirme ve çocukla doğal bir etkileşim ortamı yaratarak da yeni davranışlar kazandırma amacını gerçekleştirmelidir.

 

Çocuk Kitaplarının Dış Yapı Özellikleri

 

Çocuk kitaplarının, anılan işlevlerini yerine getirebilmesi için, hem dış yapı (biçimsel) hem de içyapı (içerik) özelliklerine uygun olarak hazırlanması gerekir. Okulöncesi dönemden başlayarak çocukların kullanımına sunulan kitapların yapısal nitelikleri, ileride okuma kültürü edinmiş bireylerin yetişmesi için bir alt yapı oluşturacaktır. “Okulöncesi dönemdeki çocuklar için hazırlanacak kitaplarda bulunması gereken özellikler neler olmalıdır” sorusu, öncelikle bir kitabın biçimsel özelliklerini oluşturan tüm öğelerin sınanmasını gerekli kılmaktadır.

Çocuk kitaplarının dış yapı (biçimsel) özelliklerini aşağıda tek tek ele alacağımız altı başlıkta inceleyeceğiz.

 

Boyutlar

 

3-6 yaş grubundaki çocuklar, genellikle değişik boyutlardaki (büyüklük) kitapları karıştırmaktan, onların sayfalarını çevirmekten hoşlanırlar. Bu yaştaki çocuklara seslenen kitapların, çocuğun el ve göz yapısına uygun, hacim ve ağırlık yönünden de taşınabilir olmasına özen gösterilmelidir. Kitaplar, çocuğun sayfalarım rahatça çevirebileceği, günlük yaşamında dilediği an kullanabileceği, kullanırken de zorlanmayacağı bir araç özelliği taşımalıdır. Okulöncesi eğitim kurumlarında, öğretmenlerin katkılarıyla büyük boyutlu kitaplar da kullanılabilir, ilköğretim çağındaki çocuklar için hazırlanacak kitapların ise çocuklarda kitaplık oluşturma-kul-lanma alışkanlığını da yerleştirmek amacıyla, kitaplık düzenlemesine uygun olan 16 X 23 cm boyutlarında olması beklenir.

 

Kâğıt:

 

Erken çocukluk döneminden başlayarak çocukların kitaba saygı ve sevgi duymalarını sağlayan en önemli etkenlerden birinin kitaplarda kullanılan kâğıt olduğu unutulmamalıdır. Çünkü, kitabın görsel etkisini yansıtan, baskı niteliğini artıran, uzun süre kullanılabilirliğini sağlayan en temel öge kâğıttır. Bu nedenle çocuk kitaplarında kullanılan kâğıdın dayanıklı (kolay kırışmayan, yıpranmayan, kirlenmeyen), mat, birinci veya ikinci hamur kâğıt olması gerekir. Özellikle, baskının arka yüze yansımasına; resimlerin ve yazıların üst üste binmesine, renklerin değişmesine, dağılmasına, harflerin iyi okunmamasına neden olan düşük gramajlı kâğıt kullanımından kaçınılmalıdır. Bu nitelikteki kâğıtlardan oluşan kitaplar, çocuğun elinde bir iki kullanımda yıprandığından ve kısa sürede özelliğini yitirdiğinden, çocukta da zamanla kitaba olan saygı ve sevginin yitimine neden olabilir.

 

Kapak – Cilt:

 

Çocuğun kitaba yönelmesini, kitapla arkadaşlık kurmasını sağlayan ilk uyaran kitabın kapağıdır. Çocuğun ilgi ve beğenilerini devindiren bir kapak, onun kitaba ve okumaya yönelik olumlu duyuşsal davranışlar kazanmasım sağlayabilir. Bu bağlamda düşünüldüğünde, kapak tasarımının sanatçı duyarlığım yansıtması beklenir. Kapaktaki görsel tasarım, sanatsal bir anlatım ile çocuğun ilgisini kitaba yöneltmeyi, çekmeyi başarabilmelidir. Kapak resimlemesinde, çocuğa kitabın içeriğine ilişkin bazı ipuçları sunulması temel ilke olarak benimsenmelidir. Bu durum çocuğun kapak resmine ya da resimlerine bakarak metnin içeriğine ilişkin önceden düşünsel bir hazırlık yapmasına katkı sağlar. Ayrıca, çocuğa kendi kurguları ile metinde anlatılanlar arasında karşılaştırma yapma olanağı yaratılmış olur.

 

 

Kitap kapakları dayanıklı ya da kalın bristol karton kullanılarak yapılmalı; kitabın uzun süre yıpranmadan kullanılmasını sağlamak amacıyla da kartonun üzeri lak veya selefon ile kaplanmalıdır.

 

Ailede okuma geleneğinin oluşturulabilmesi ve yerleştirilebilmesi için kitapların uzun süre özelliklerini yitirmeden ve dağılmadan kullanılması gerekir. Bunun için, çocuk kitaplarında kısa sürede dağılan tel zımbalı cilt yerine, sırttan tutkalla yapıştırılmış dikişli cilt yeğlenmelidir.

 

Çocukların kullanımına sunulacak kitaplarda ciltleme kusurlarının olmamasına dikkat edilmelidir; ayrıca, kenarları düzgün ve çapaksız kesilmiş kitapların seçilmesine özen gösterilmelidir.

 

Sayfa Düzeni

 

Kitap, okulöncesi dönemdeki çocuk için, bir eğlence, bilgilenme ve duyarlık kazanma aracıdır. Kitabın belirlenen işlevlerini yerine getirebilmesi için, çocuğun kitapla kurduğu arkadaşlığın süreklilik kazanması gerekir. Çünkü, okuma eyleminin alışkanlığa dönüşmesi ile kitap arkadaşlığı arasında sıkı bir ilişki olduğu bilinmektedir. Sayfa düzeni, henüz okuma yazma becerisi edinmemiş bir çocuk için bu ilişkiyi sağlayan önemli bir değişken konumundadır.

 

Sayfa düzeninde belirleyici etken, sayfayı okuma ve izleme rahatlığıdır. Bu rahatlığı sağlayan özellik ise estetik dengedir. Sayfa düzeninde resim, metin ve sayfa kenarlarındaki boşluklar arasında göze hoş gelen bir bütünlük ve sayfada bulunan tüm öğeler arasındaki oransal uyum, estetik dengeyi sağlayan temel etkenlerdir. Bu nedenle tasarımcılar, kitaplarda resim, fotoğraf, rakam, yazı ve sayfada yer alan diğer öğeler ile kenar boşlukları arasında bir uyum yaratarak, çocuğun istekle izleyebileceği sayfalar oluşturma sorumluluğunu üstlenmelidirler. Çünkü, sayfada yer alan tüm öğelerin işlevlerine uygun konumları, bu öğelerin, birbirlerini tamamlayan nitelikleri; başka bir deyişle kitapların görsel tasarım zenginliği, çocuk-kitap etkileşimini sağlayan etkili bir uyaran olacaktır. Sayfa ve kapak düzeninin tasarım özeni, çocukların hem kitaba ilişkin olumlu duyuşsal özellikler edinmelerine hem de onların sanat eğitimi gereksinmelerini karşılamalarına olanak sağlayacak doğal bir öğrenme ortamı yaratır. Bu nedenle, nitelikli bir çocuk kitabının oluşturulabilmesi için, grafik sanatçılarının sayfa tasarımında etkili bir sorumluluk üstlenmesi gerekir.

 

Resimler

 

“Çocuk kitabı her şeyden önce bir sanat yapıtıdır” yargısı, çocuk kitabı çizerlerinin uymak zorunda oldukları temel ilke olmalıdır. Bu nedenle, çocuk kitabı çizerlerinin çocuğun dünyasını iyi tanıyan, onun ilgi ve gereksinmelerini iyi bilen usta sanatçılar olması gerekir. Çünkü çocukta resim yapma, resim diliyle iletişim kurma isteğinin uyanması ve kitapla çocuk arasında sevgi bağı oluşması için sanatçı duyarlığı ile yapılmış resimlere gereksinim vardır. Bu duyarlık ile yapılmış resimler, sözcüklerle anlatılanı sanatçının görsel yorumuyla bütünler, metinde anlatılanlara görsel bir renk katar. Yazarın sözel olarak aktaramadığı duygu ve düşüncelerin dışavurumu için öncülük görevi üstlenir. Metnin kurgu özelliğine uygun olarak çocuğu bazen eğlendirir, bazen heyecanlandırır, bazen de düşündürür. Çocuğun görme, duyma, duyumsama, düş kurma “düşünme ve sezme yetilerini harekete geçirir. Çocuklar bu nitelikli resimlere zevkle bakarak kendilerince yeni öyküler uydurabilir. Böylece, çocuğun renkli ve devingen dünyasına resmin anlatım diliyle girmeyi başarabilen bir çizer, onların yaratıcılıklarını işleterek dil gelişimlerine de katkı sağlamış olur.

 

Hasan Pekmezci’ye göre, “Yaratıcığın temel koşullarından biri duyarlıktır. Nitelikli kitap resimlemeleri ilgi uyandırabilen, duyarlık kazandırabilen, çocuğu yaratıcı sürece çekebilen, onun sevme, çalışma, üretme, yaratma eylemlerine katılmasına zemin hazırlayabilen uyarıcılardır.”

 

Okulöncesi dönemdeki çocuklara seslenen kitaplarda yer alan nitelikli resimlerin bilinen en temel işlevi, çocuğun görsel ve işitsel algılama yetisinin eğitimi ile imgesel düşünme becerisinin gelişimi için bir alt yapı oluşturmasıdır. Daha çok görerek ve dinleyerek öğrendiği bir dönemde, sanatçı duyarlığı ile hazırlanmış kitap resimleri, çocuğun görme ve duyma algılarım eğitme sorumluluğunu üstlenir. Çocuk gördükleri üzerine duygu ve düşünce üretmeye, görsel iletileri belleğinde canlandırmaya başlar. Bu süreçte sözcüklerin dili de bu canlandırmaya katkı sağlarsa, kitap kendisinden beklenen işlevi yerine getirmiş olur.

 

İsmail Kaya’ya göre, “Çocuk, kitabı eline her alışında resmin farklı bir yönünü keşfetmeli, çizerin dünyasından izler taşıyan küçük serüvenler yaşamalıdır. Resimde çocuğun hayalinde tamamlayacağı yanlar olmalı, plastik değer ve kompozisyon olarak da nitelikli olmalıdır.” Nazan Erkmen’e göre ise resimlemeler çocukta resim yapma isteği uyandırmalıdır: “Sanatçı, çocuğun yorum yapabilmesi ve resim üstünde düşünerek onu tanımlayabilmesi için ne kadar ipucu verirse çocukta o denli biçimlendirme yeteneği harekete geçecektir. Algılama noktasına gelen her çocukta çizme yaratıcılığı başlar. Çocukları, sanatçı niteliği ile resim yapmaya bu resimler teşvik etmelidir.”

 

Konu uzmanlarının yargılarından da anlaşılacağı gibi, çocuk kitaplarındaki resimlerin vazgeçilemez özelliği estetik değerleridir. Bu nedenle, çocuklara, yalnızca kitap sayfalarını doldurma amacıyla yapılmış, özensiz, sevimsiz, tekdüze anlatımlı resimlerin yer aldığı kitaplar alınmamalıdır. Hiçbir şeyin çocuğun duygu ve düşünce sağlığından daha önemli olmadığı hatırdan çıkarılmamalıdır. Bazı kitaplar ne denli ucuz olursa olsun, çocuğa özgü duyarlıkların gelişimine katkı sağlamayacaksa çocukların kullanımına sunulmamalıdır. Nitelikten ödün verilerek hazırlanmış bir kitabın ucuza satılması, çocuklara sunulması için haklı bir gerekçe oluşturmaz. Önemli olan kitabın fiyatı değildir. Asıl önemlisi, çocuğun bilişsel, duyuşsal ve devinişsel boyutlu kazanmalarıdır. Çocuğun gelişim evrelerine uygun yaşantılar kazandırmaya aday kitapların seçimi konusunda gösterilecek duyarlık, çocuğun eğitimine verilen önemin de somut bir kanıtı olacaktır. Çocukları, resimleri özensiz hazırlanmış birçok kitap yerine, görsel zenginliği olan birkaç kitapla karşılaştırmanın çocukların eğitimi açısından çok daha yararlı olacağı hiç unutulmamalıdır.

 

Okulöncesi ve ilk okuma dönemindeki çocuklara seslenen kitap resimlerinin, estetik kaygı ön planda tutulmak koşuluyla, daha çok, renkli olması beklenir. Ancak, istenilen niteliklere sahip olsa bile, baskı sırasında renkleri karışmış resimlerin yer aldığı kitaplar da çocukların kullanımına verilmemelidir.

 

Bu dönemdeki çocuklara seslenen kitaplarda, anlatımda daha çok resmin dilinden yararlanılır. Çocuklar resimlere bakarak da metnin kurgusuna ilişkin kestirimlerde (tahminlerde) bulunabilirler. Sözcükler, çocukların imgelerine taşıdıkları anlamın biçimlendirilmesi işlevini yerine getirir. Bu nedenle, resmin çağrıştırdığı anlam ile sözcüklerin dile getirdiği anlamın birbirini bütünlemesi gerekir. Bu bütünlük, çocuğun kitapla verimli bir iletişime girmesi, kitaptan yararlanması için gereklidir.

 

Okulöncesi dönemdeki çocukları görsel sanatların diğer alanlarıyla da karşılaştırmak, eğitimcilerin sorumlulukları arasındadır. Bu nedenle çocuklar, resmin yanında fotoğraf, karikatür, grafik vb. sanatların olanaklarıyla oluşturulmuş nitelikli kitaplarla da buluşturulmalıdır.

 

Harfler

 

Çocuk kitaplarında kullanılacak harflerin, çocukların yaşlarına uygun olarak, gözü yormayacak, onların sözcükleri rahat okuması ve anlamlandırmasına olanak sağlayacak boyutlarda olması beklenir. Çocuk kitaplarında harflerin, okumayı zorlaştıran karakterlerde ve renklerde basılmaması gerekir. Harfler net olmalı, kolay okunabilmelidir. Harf, sözcük ve satır aralarındaki boşluklar sayfa düzenindeki tasarımı bütünlemeli, sayfaya sevimlilik ve görsel bir çekicilik katmalıdır. Satır aralarındaki boşluklar da harflerin boyutlarıyla orantılı olmalıdır.

 

Okulöncesi dönemde, okuma eyleminde edilgen olan çocuk, ilköğretimin başlamasıyla birlikte okuma sürecinin etkin bir üyesi olmak ister. Sözcükleri seslendirmek, onların anlamlarım çözmeye başlamak çocuğu mutlu eder. Çocuk, kendisini gerçekleştirmenin sevinciyle daha çok okumak ister. Bu arada genellikle, okulöncesi dönemde kendisine okunmasından zevk aldığı kitaplara yönelir. Bu nedenle, okulöncesi dönemdeki çocuklar için hazırlanan kitaplarda, okuma hızını düşürmeyecek, büyük puntolu (24 punto, 22 punto ve 20 punto büyüklüğünde) ve normal kalınlıktaki harflerin kullanılması gerekir. Özellikle, satır sonlarında sözcüklerin bölünerek hece çizgisinin kullanılması; tümcelerin sayfa sonlarında bitirilemeyerek yeni sayfaya taşınması, çocukların okuma hızı önünde engel oluşturabilir.

 

Çocuk Kitaplarının İçyapı Özellikleri

 

Çocuk kitaplarındaki dış yapıyı oluşturan öğeler, çocuğu kitaba çeken, çocukla kitap arasında iletişimi sağlayan uyaranlardır. Bu iletişimin kalıcılığı ve etkililiği ise dış yapı özeniyle bütünleşmiş iç yapı (içerik) özellikleriyle gerçekleştirilebilir.

 

Yazar ve çizerin, paylaşmak istediği duygu ve düşünceleri sözcüğün ve resmin anlam dilinden yararlanarak çocuğa aktardığı, çocukla paylaştığı bütünün adına içyapı (içerik) diyoruz. Tema, konu, kahramanlar, dil ve anlatım, plan çocuk kitaplarında içyapıyı oluşturan öğelerdir.

 

Tema (İzlek)

 

Tema (izlek), yazarın, çizerin kitapta ele aldığı konuyla çocukta uyandırmak istediği etki, onlarla paylaşmak istediği duygu ve düşünce birikimidir. Tema, kitapta işlenen konunun çocuğun duygu ve düşünce evreninde uyandıracağı etkidir.

 

Çocuk kitaplarında tema, açık, kesin ve yalın olmalıdır. Diğer bir söyleyişle, çocukla paylaşılmak istenen iletiler kapalı ve karmaşık olmamalıdır. İletilerin, anlam bulanıklığından arındırılmış olmasının, çocuğun kitaptan yeterince yararlanmasının da temel koşulu olduğu unutulmamalıdır.

 

Çocuğun en çok gereksinim duyduğu şey sevgidir. Kitaplardaki, sevgi, dostluk, barış ve güven duygularıyla örülmüş anlatımlar, onların demokratik bir kişilik geliştirmeleri açısından önemli bir işlevi yerine getirir. Bu temel anlayıştan hareketle, şimdi de okulöncesi dönemdeki çocuklar için hazırlanmış kitapların, hangi tematik değerlere yaslandırılması gerektiğini açıklayalım.

 

Kitaplarda yaşama sevgisi, insan sevgisi, doğa ve hayvan sevgisini ele alan konular içinde çocuklarla sevgiye ilişkin duyarlıklar paylaşılmalıdır. Çocukların anlam dünyasına uygun kurgularla insanlığın çalışkanlık, doğruluk, yardımseverlik gibi evrensel değerleri buyurgan olmayan ifadelerle çocuklara duyumsatılmalıdır.

 

Konu

 

Çocuk kitaplarında, ele alınan düşünce, olay ya da durum ile tema arasında güçlü bir ilişki olmalıdır. Kitaplarda, çocukların güven duygusunun gelişimine katkı sağlayacak, onların ilgilerini çekebilecek; eğlenmelerini, gülmelerini sağlayabilecek olaylar işlenmelidir.

 

Çocuklarımızın duygu ve düşünce güçlerinin gelişmesi, dengelenmesi, yaratıcılıklarının işletilebilmesi, yüreklerinde ve belleklerinde insanca duyarlıklar oluşturulabilmesi için, kitaplarda ele alınan konular, kaynağını hep sevgiden almalıdır. Kitaplarda, çocukları geleceğe hazırlama sorumluluğu ile yaşam gerçeğinin bazı sorunları da dozu iyi ayarlanmak koşuluyla çocuklarla paylaşılabilir. Yaşamda var olan çatışmalar, çocuklara özgü kurgularla yansıtılabilir. Ancak uyulması gereken temel ilke, tüm sorunların çözümünün sevgi ve saygıya dayalı iletişim süreçlerinde aranması gerektiğini çocuklara sezinlettirmektir. Çocuk kitaplarında işlenen konularda baskı ve şiddet hiçbir zaman olumlanmamah; sorunların çözümünde kullanılabilecek yollardan biri olarak da gösterilmemelidir.

 

Çocuklar, dinsel, ırksal ya da başka bir ayrımcılığı özendiren, onların hoşgörü dünyalarım zedeleyecek kitaplardan uzak tutulmalıdır. Bu konuda en büyük sorumluluk ise öncelikle anne, baba ve öğretmenlere düşmektedir.

 

 

Kahramanlar

 

Çocukların, okudukları/dinledikleri kitapların, izledikleri film ya da oyunların kahramanlarıyla özdeşim kurduğu bilinmektedir. Çocuklar, kahramanların fiziksel ve ruhsal özelliklerinden, onların davranış ve eylemlerinden etkilenirler. Onları öykünürler (taklit ederler). Öykünme, bu dönemin en etkili ve hızlı öğrenme yoludur. Bu nedenle, masal ve masalımsı türlerin dışındaki kitaplarda, kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri abartıya kaçılmadan betimlenmelidir. Kahramanların, özellikleriyle gerçekçi ve inandırıcı olması beklenir. Ancak, çocukların kitapla bir sevgi bağı oluşturulabilmeleri için, kahramanlar, gerek fiziksel gerekse kişilik özellikleriyle ilginç ve sevimli kılınmalıdır.

 

Okulöncesi dönemdeki çocuklara seslenen kitaplardaki olaylar, az sayıdaki kahramanla kurgulanmalıdır. Bu durum, çocukların her kahramanın özelliğini aklında tutması ve özdeşim kurabileceği kahramanı seçebilmesi için önemlidir. Az sayıdaki kahraman, çocuklara hem fiziksel özellikleri hem de eylemleriyle tanıtılmalıdır. Kahramanların amaçları çocuk tarafından rahatça sezilebilmeli; başkahra-manın amacına ulaşabilmek için verdiği uğraşıya, çocuk da duygu ve düşüncesiyle çekilebilmelidir.

 

Çocuk kitaplarında, kahramanlar ulaştıkları başarıları hak etmeli; verilen uğraşının sonunda elde edilen başarı çocukların da somut olarak görebileceği bir nitelik kazanmalıdır. Kahramanların yaşamları rastlantılara ve şansa bağlı olaylarla büyük değişimler göstermemelidir. Kitaplarda, kahramanlar arasındaki (varsa) karşılıklı konuşmalar (diyaloglar) kısa ve özlü tümcelerden oluşmalı; tümceler, çocuklara kahramanların kişilik özelliklerini tanıma konusunda ipuçları sunmalıdır.

 

Plan

Çocuk kitaplarında, duygu düşünce ve olaylar düşünsel bir düzen içinde anlatılmalıdır. Çocuk kitaplarında anlatılan olaylar arasındaki anlamsal ve mantıksal tutarlılık, çocukların da duygu ve düşüncelerini hem sözel hem de yazılı olarak belli bir düzen içinde anlatmasına katkı sağlar.

 

Çocuk kitaplarında çocukla paylaşılmak istenen iletiler, kurgulanan olayların gelişimine koşut olarak açıklık kazanmalıdır. Olaylar, gereksiz ayrıntılardan arındırılmalı; kısa, açık ve anlaşılır bir gelişim çizgisi izlemelidir. Birbirleriyle ilişkisi olmayan, dağınık olayların yer aldığı bir kitabın, çocuklar tarafından istekle dinlenmeyeceği ya da okunmayacağı unutulmamalıdır. Bu nedenle, olaylar arasında hem oluşum hem de gelişim bakımından anlamsal bir tutarlılık olmalıdır. Olaylar arasındaki geçişler, çocuğun ilgisini ve merakım sürekli canlı tutabilecek anlatım özellikleriyle gerçekleştirilmelidir.

 

Dil ve Anlatım

 

Türkçemizin anlatım olanaklarının, çocukların dil gelişim evrelerine ve anlam dünyalarına uygun olarak ustaca sergilendiği kitapların, çocukların dil birikimine önemli katkılar sağladığı bilinmektedir. Çocuk kitaplarının sağladığı bu katkılar dört başlık altında toplanabilir:

1. Kitaplar, çocukların anadan, babadan ve yakın çevresinden edindiği anadili becerilerinin gelişmesine katkı sağlayan bir araçtır.

2. Dilin kullanım olanaklarım, güzelliğini çocuklara sezinleten, duyumsatan etkili bir modeldir.

3. Çocukların kavramsal gelişimini destekleyen özgün bir kaynaktır.

4. Çocuğun dil bilinci ve duyarlığı edinme sürecinin en işlevsel uyaranıdır. Okulöncesi dönemdeki çocuğun, anlama ve anlatma gereksinmesini dilin anlatım güzelliği ile karşılamayı başarabilen kitaplar, doğal bir etkileşim ortamı yaratarak çocukları ilköğretim dönemindeki öğretme ve öğrenme süreçlerine de hazırlar. Çocuğun kültürel çevresini geliştirir. Bununla birlikte, aile ve çevreden geleneksel yollarla edinilen konuşma becerisinin, ölçünlü (standart) hale gelmesini kolaylaştırır. Böylece, anadili öğretimi için bir alt yapı oluşturur.

 

Çocuk kitaplarında başarılı bir anlatımın sağlanabilmesi için aşağıdaki ilkelerin yaşama geçirilmesi gerekir:

 

  • Anlatım tek özne ve yüklemden oluşan kısa ve yalın tümcelerle yapılmalıdır.
  • Kitaplarda, beş duyuya seslenen; başka bir deyişle çocuğun görme, işitme, dokunma, tatma ve koku algılarını harekete geçirebilecek bir anlatım yeğlenmelidir.
  • Çocuğun benzetmelerle düşünme özelliği göz önünde bulundurularak anlatımda yeri geldikçe benzetmelerden de yararlanılmalıdır. Sözgelimi, halk dilinde kullanılan biçimiyle, sümüklü böceğe “izi yaldız”, salyangoza “gözü boynuz” denmesi, çocukları hayvanların adlarıyla özellikleri arasında anlamsal bir bağ kurmaya yöneltir.
  • Kitaplarda sıfatların, deyimlerin, ikilemelerin, pekiştirmelerin dile kattığı güzellik (abartıya kaçmayan kullanımlarla) çocuklara yansıtılmalıdır.
  • Kitaplarda eskimiş, yıpranmış ve yabancı sözcüklerden arındırılmış, anlaşılır ve rahat bir anlatım dili benimsenmelidir.
  • Dil yanlışı yapılmamalı, yazım ve noktalama işaretleri yerli yerinde kullanılmalıdır.
  • Kitaplarda, gerek olayların akışında, gerekse kahramanların özelliklerinin tanıtılmasında, mümkün olduğunca somut anlamlı sözcükler kullanılmalıdır. Çünkü çocukların oluşturdukları yargılar da somut düşünce ürünüdür.
  • Anlatımda argo söyleyişlere, çocukların, kullanımında güçlük çektiği bağlaçlara (aksi halde, mademki, gerçi vb.) yer verilmemelidir.

 

2-6 yaşları, çocuğun dil gelişiminin en yoğun olduğu dönemdir. Dil, konuşurken çıkarılan ses örüntüleri ve onların taşıdığı anlam örüntüleri arasında ilişki kuran bir sistemdir. Bu nedenle, okulöncesi dönemdeki çocuklara kitap okunurken, Türkçemizin söyleyiş özelliklerine uyulmalıdır. Bu dönemde, özellikle konuşma ve dinleme becerilerinin ediniminde çocuk için modellere ihtiyaç vardır. Çünkü, çocuk, bu dönemde anadilini çevresindeki uyaranları öykünerek öğrenir. Bu nedenle, okuma eyleminde sözcükler doğru boğumlandırılmalı; vurgu, tonlama, ulama gibi konuşma ilkelerinden yaralanılmak, jest, mimik ve ölçülü bedensel hareketlerle de anlama güç katılmalıdır. Okuma etkinliğine, çocukların dikkati dağılmadan son verilmelidir. Çocuklarda etkili ve dikkatli dinleme süresi yaşla birlikte yavaş yavaş artmaktadır. Bu nedenle, okulöncesi için hazırlanan kitapların içerikleri, etkili sunuş tekniklerinden de yararlanılarak başlangıçta 3-5 daha sonra da 7-10 dakikalık süreler ayrılarak çocuklarla paylaşılmalıdır. Çeşitli nedenlerden dolayı kendisine kitap okunmasından sıkılan bir çocuk, dinlemeye zorlanmamalıdır. Bu durumun, çocukları ileriki yaşlarda kitap okuma isteksizliğine itebileceği unutulmamalıdır.

 

Çocuk Kitaplarında Uyulması Gereken Eğitim İlkeleri

 

UNESCO’nun hazırlayıp, AÇEV’in yayımladığı Erken Çocukluk Eğitiminin Önemi Üzerine Düşünceler ve Öneriler adlı kitapta konuya şöyle değinilmektedir: “Öğrenme becerisi çocuğun öğrenmeye hazır olduğu zaman başlar. Çocuğun en önemli öğrenme çabaları ve becerileri okula başlamadan önce gerçekleşir. Çocuk ilk yaşlarında yürümeyi, konuşmayı, insanlar ile ilişki kurmayı, düşünmeyi, mantık yürütmeyi, soru çözmeyi ve bunun gibi daha birçok şeyi öğrenir. Eğer bu gibi öğrenme becerilerini zamanında geliştirmezse, çocuk için okulda ve ileriki hayatında öğrenme daha güç olacaktır. Bu nedenle, çocukların okuldaki öğrenme becerileri okulöncesi dönemde edindiği öğrenme becerilerinden etkilenmektedir.” Bu bağlamda düşünüldüğünde, okulöncesi dönemde bilişsel ve duyuşsal öğrenmelere olanak sağlayacak gerekli uyaranları alan çocuk, yaşamının sonuna değin kullanabileceği davranışlar ve beceriler edinme şansını da yakalamış olacaktır. Çocukların böyle bir öğrenme olanağına kavuşabilmelerinde çocuk kitaplarının önemi ve işlevi bilinmektedir.

 

Dış ve içyapı özellikleriyle çocuğun dünyasına girme başarısı gösterebilmiş kitapların, çocuklarda geliştirilmesi istenilen davranışların kalıcılığını sağlayabilmesi için, bazı temel eğitim ilkelerine uygun olarak hazırlanması gerekir. Bu ilkeler şöyle sıralanabilir:

 

  • Çocuk kitaplarında öğüt veren yaptırımcı anlayış yerine, çocukları eğlendirirken düşündüren, düşündürürken de eğlendirmeyi başaran bir yaklaşım esas alınmalıdır.
  • Anlatımda, mantık yanlışlığına düşülmemelidir. Okulöncesi dönemdeki çocuklarda vicdan gelişimiyle birlikte, ahlakî değerler de biçimlenmeye başlar. Bu nedenle doğruyu yanlış, iyiyi kötü gibi göstermek, çocuğun sağlıklı bir değerler sistemi oluşturmasında sorunlar yaratabilir.
  • Kitaplarda, cinsel roller çağdaş yaşamın gereklerine uygun olarak örneklendi-rilmeli, kadına ve erkeğe verilen değer ve yüklenen anlam arasında farklılık olmamalıdır. Kitaplar, çocukların kendi cinsiyetleri içinde kişiliklerini bulmalarına ve geliştirmelerine yardımcı olmalıdır. Bunun için de kitaplarda özellikle geleneksel anlayışın oluşturduğu cinsel kimliklere ilişkin (erkekler ağlamaz, kızlar uslu olur vb.) yargılara yer verilmemelidir.
  • Kitaplarda denetimci ve otoriter tavırlar onaylanmamalı, demokratik kültürün birey ve toplum yaşamındaki önemi sezdirilmelidir.
  • Kitaplar, çocuğun iç denetimini geliştirmesine katkı sağlamalıdır.
  • Kitaplarda fiziksel ve onur kırıcı cezalar onaylanmamak; çocuklar yapılan ya da düşülen yanlışın nedenleri üzerinde düşünmeye yöneltilmelidir.
  • Kitaplarda, bireysel ilişkilerde ortaya çıkan her sorunun, öncelikle konuşularak, iletişim kurularak çözümlenebileceği sezdirilmelidir.
  • Kitaplar, çocukların algısal-kavramsal gelişimini desteklemeli, onlarda benlik kavramının ve güven duygusunun oluşumuna katkı sağlamalıdır.
  • Kitaplar, okulöncesi dönemdeki çocukların bilişsel boyutlu öğrenmelerini desteklemek amacıyla, nesneleri hem sözcüklerle adlandırmak hem de resimleriyle görselleştirmelidir. Çünkü çocuklar ilk kez adım duyduğu ya da gördüğü bir nesneyi, zihinlerinde o nesnenin görsel imgesi olmadığı için kısa sürede unuturlar. Bilişsel öğrenmelerine alt yapı oluşturmak amacıyla, kitaplarda, çocukların çevrelerinde de gördüğü ve kolayca anlamlandırabileceği nesnelerin kavramsallaştırılmasına özen gösterilmelidir.
  • Kitaplar her türlü önyargıdan, siyasî ve dinî telkinlerden bütünüyle arındırılmış olmalıdır. Çocukları boş inançlara ve yazgıcılığa sürüklememelidir.
  • Kitaplar, çocuklarda sorgulama, deneme ve araştırma isteği uyandırmak, onları yaratıcı ve girişimci bir kişilik yapısı edinmeye özendirmelidir.
  • Kitaplar, çocuklarda görsel ve dilsel duyarlık geliştirme amacına yönelik olarak, çocuğun doğasına ve gelişim evrelerine uygun bir yaklaşımla, yaparak-yaşayarak öğretme ve öğrenme anlayışını yansıtmalıdır.

 

Özet

 

Çocuğun yazılı ve görsel kültürle iletişimini sağlayan önemli araçlardan biri olan kitap, onun okuma alışkanlığı edinmiş bir birey olarak yetişmesini sağlar. Aynca çocuğa insan, hayvan ve doğa gerçekliğini tanıma, bulma ve anlama olanağı yaratır; onu yaşama ortak eder. Böylece, çocuğun beğenilerini, duygu ve düşüncelerini geliştirir; onun duygu ve düşünce evreni için yeni beslenme kaynaklan yaratır. Bunlarla, çocuğun anlama ve anlatma becerileri gelişir. Kişilik oluşumu ve toplumsallaşması daha sağlıklı biçimde gerçekleşir.

 

Bu işlevlerin yerine gelebilmesi için ise çocuk kitaplarının, hem dış yapı hem de iç yapı özelliklerine uygun olarak hazırlanması gerekir.

 

Dış yapı özellikleri olarak başta kâğıt olmak üzere kitap kapağı, sayfa düzeni, resim, harf konularına dikkat etmek gerekiyor. Çünkü bu öğeler gerektiği gibi düzenlenirse çocukla kitap arasında iyi bir iletişim sağlanabilir; kitap çocuğa çekici gelebilir. Tersi durumda kitap çocuğun gözünde itici bir nesne olarak kalabilir. tç yapı özellikleri ise tema, konu, kahramanlar, plan, dil ve anlatımdır, tç yapıyı oluşturan bu öğeler çocuğun dünyasına uygun biçimde hazırlanırsa, yazar ve çizerin paylaşmak istediği duygu ve düşünceler, çocuğa başanlı bir biçimde aktarılabilir.

 

 

 

Yazarlar

Editör: Yard. Doç. Dr. Zeliha GÜNEŞ

Doç. Dr. Selahattin DİLİDÜZGÜN

Doç. Dr. Sedat SEVER

Yard. Doç. Dr. Ali ÖZTÜRK

Dr. Ömer ADIGÜZEL

 

İnananlar Kardeştir

0

“Mü’minler ancak kardeştirler. Siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin.” (Hucurat: 10) “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın aranızda düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost oluvermiştir.” (Fussılet: 34)

Mü’min ve inananlar arasında bozgunculuk, iki yüzlülük, ayrılık ve parçalanma ve düşmanlığa sebebiyet veren taraf tutma, haset ve çekememezlik; hakikat, hikmet, en büyük insanlık olan İslâmiyet, özel hayat, sosyal ve manevî hayat bakımından çirkin, reddedilen ve kabul görmeyen hususlardandır. Zararlıdır ve zulümdür. İnsan hayatı için zehirdir. Özellikle hakikat nazarında zulümdür.

Nasıl ki, sen bir gemide veya bir evde bulunsan, seninle beraber dokuz masum / suçsuz ile bir katil olsa, o gemiyi batırmaya, o evi yakmaya çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Zalimliğini göklere işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz katil ve cani olsa, yine o gemi hiçbir adalet kanunuyla batırılamaz.

Aynen bunun gibi, sen, Allah’a ait bir ev ve bir gemi hükmünde olan bir mü’minin / inanan bir insanın bedeninde; iman, İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi masum sıfat varken; sana zararlı olan ve hoşuna gitmeyen bir cani sıfatı yüzünden ona kin ve düşmanlık beslemen, o manevî beden evini; mânen batırmaya, yakmaya ve batırmaya girişmen veya arzu etmen, onun gibi fena, çirkin, gaddar / acımasızca bir zulümdür.

Hem, hikmet / İlahî gaye nazarında bile zulümdür. Zira malûmdur ki, düşmanlık ve muhabbet / sevgi; aydınlık ve karanlık gibi birbirine zıttır. İkisi gerçek mânâda bir araya gelemez. Eğer sevgi, kendi sebeplerinin üstünlüğüne göre bir kalbde gerçekten bulunsa; o zaman düşmanlık mecazî / gerçek anlamı dışında olur, acımak suretine dönüşür.

Evet, mü’min; kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Baskıyla değil, belki güzellikle düzelmesine çalışır. Nitekim hadis der: “Üç günden fazla mü’min; mü’mine küsüp konuşmayı kesmeyecek.” Eğer düşmanlık sebepleri üstün gelip, düşmanlık; hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o zaman sevgi mecazî / gerçek anlamı dışında bir durum arzeder. Yapmacık ve yaltaklanma sûretine girer. Bir mü’minin kardeşine kin ve düşmanlık beslemesi ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki, sen değersiz küçük taşları, Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Uhud dağından daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin.

Aynen bunun gibi, Kâbe saygınlığında olan iman ve Uhud dağı büyüklüğünde olan İslâmiyet gibi birçok İslâm vasıfları; sevgiyi, söz ve fikir birliğini istediği hâlde, mü’mine karşı düşmanlığa sebebiyet veren ve sıradan taşlar hükmünde olan bazı kusurları; iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık; pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

Evet, iman birliği, elbette gönül birliğini ister. İtikat birliği de, sosyal birliği gerektirir. İnkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostça bir alâka hissedersin. Bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunda, arkadaşcasına bir ilgi duyarsın. Bir memlekette beraber bulunmakla, kardeşçesine bir manevî bağ hissedersin. Halbuki, imanın verdiği aydınlık ve bilinç ile, sana gösterdiği, bildirdiği Allah’ın isimleri adedince birlik bağları, ittifak rabıtaları ve kardeşlik ilişkileri var.

Meselâ her ikinizin Yaratanınız bir, Sâhibiniz bir, taptığınız Mâbud bir, rızık vericiniz bir; bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, yöneldiğiniz kıbleniz bir; bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra, köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir; ona kadar bir, bir. Bu kadar “bir, bir”ler birlik ve birleşmeyi, uyum ve anlaşmayı sevgi ve kardeşliği gerektirir.

Bütün bunlar gibi, kâinatı, evreni ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları hâlde; uyuşmazlık, iki yüzlülük ve bozgunculuğa, düşmanlığa sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve kararsız şeyleri seçip; mü’mine karşı hakikî düşmanlık yapmak, kin bağlamak; ne kadar o birlik, o beraberlik bağına bir hürmetsizliktir. O sevgi sebeplerine karşı bir küçümseme, bir hafife almaktır. O kardeşlik ilişkilerine karşı, ne derece bir zulüm ve sapkınlıktır.

Nitekim bunun böyle olduğunu, kalbin ölmemiş, aklın sönmemiş ise anlarsın.

 

Din, millî birliğe yardımcıdır ama onun yerini alamaz

Milliyetçiliğe “ideoloji” demek istemem. Çünkü ideoloji deyince dünyaya ve hayata dair kendinden menkul mutlak gerçeklik iddiaları anlaşılır. Cemil Meriç’in deyimiyle, “idrakimize giydirilen deli gömlekleri”. Hâlbuki dünyaya ve hayata dair bilginin kaynağı bilimdir. Bazı indî hükümler değil. Ben ideoloji yerine “Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi” demeyi tercih ediyorum. Türk Milliyetçiliği, Türk Milleti’ne duyulan sevgiye ve insanın iç içe mensup olduğu birçok toplum birimi arasında Türk Milleti’ni tercih etmesine dayanır. Gökalp’in ifadesiyle, “Hulâsa kavme, ümmete, devlete, vatana, aileye, sınıfa, hirfet ocağına ilh. mensup ne kadar mefkûreler varsa, cümlesi millî mefkûrenin muavinleridir.” Böyle bir tercih ifadesinin bir sakatlığı olabilir, sizin tercih ve sevgi belirttiğiniz toplum birimi sosyolojik anlamda bir toplum birimi değildir, yani iç bağlayıcılığı yoktur. Meselâ tercihi “işçi sınıfı”na yönlendirme ve siyasî organizasyonu işçi sınıfının bağlayıcı gücü etrafında kurma teşebbüsleri sonuçsuz kaldı. Zaten bu teşebbüsler işçi sınıfı mensuplarından da kaynaklanmıyordu.

Milliyetçilik bu ölçüye vurulduğunda anlamsız mıdır? Kesinlikle hayır. Dünyada insanlar millet denilen toplum birimi etrafında organize oluyor. Milletin bağlayıcı gücü yetmezse daha alt birimlere kayılıyor; aşiret, kabile, soy-sop, kavim gibi.

Millet olmanın, insan genetiğindeki toplum olma dürtüsüne dayandığını belirtiyorsunuz. Fakat topluluklar başka çerçevelerde kurulamaz mı? Ortak mitler milli mitlerden ziyade dini, sınıfsal olursa?

İdeale sahip olmak yetmiyor, gerçeğe de uygunluk lâzım. Dünyaya bakın… Ne görüyorsunuz? Millet devletleri. Sovyetler ve Çin, 20. asırda yemediler, içmediler sınıf devleti yaratmak istediler. Olmadı… Dünyada hiç dine dayanan birlik var mı? Hadi bırakın tek Hristiyan devletini; tek Ortodoks, tek Katolik, tek Protestan devleti de yok. Müslüman birliği? Bir zamanlar din birliği esasına göre kurulmuş tek istisnaî devlet olarak Pakistan’ı gösterirdik. O zaman Doğu ve Batı Pakistan vardı. Çatır çatır ikiye bölündü. Doğu Pakistan’da Bengaller yaşıyordu ve adı Bangladeş oldu.

Bugün tek istisna İsrail’dir ama İsrail’de iptidaî ve eşsiz bir hal var: Tek ümmet aynı zamanda tek millet!

İnsanlarda topluluk hâlinde yaşama içgüdüsü var, var olmasına da bu topluluk akraba-kültür (siyaset bilimi ve sosyolojideki tabiriyle “kin-culture”) bağına dayanıyor. Sınıfta da dinde de bu bağ yok. Düşünün ki İbn Haldun’un dünyasında birlik, millet ayrılığına değil; kabile, hatta kabileden küçük sop (kavim) ayrılığına yenilmiştir. İlk Müslüman devletlerde de kabileden küçük kavim yani sop galip geldi. Emevî- Abbasî ayrılığı kabile ayrılığı bile değildir, kavim ayrılığıdır.

Müslümanların çoğunluğunun sahip olduğunu söylediğiniz ideale saygı duyarım ama bu ideal tarihle de sosyolojiyle de uyuşmuyor. Din, millî birliğe yardımcıdır ama onun yerini alamaz. Gökalp, “ümmet mefkûresi millî mefkûrenin muavinidir” diyor. Rakibi veya alternatifi değil.

Bir milleti oluşturan ortak ülkü ve mitler/edebiyat eğer o toplumun tamamını açıkça kuşatmıyorsa? Belli toplulukları tek millet çatısı altında toplamaya çalışmak doğru mu?

“Doğru mu?” sorusu cevap olarak bir değer hükmü istiyor. İdeal olan muhakkak ki devlet sınırları ile millet sınırlarının çakışmasıdır. Gerçek ideale uymuyorsa bu halden iki şekilde çıkılır: 1) O sınırlar yıkılır ve yeni devletler doğar. 2) Asimilasyonla ideal millet-devletine dönülür.

Birinciye misal Çekoslovakya’nın, Pakistan’ın ikiye, Yugoslavya ve SSCB’nin birçok parçaya bölünmesidir. İkinciye misal, çok etnisiteden tek millet yaratmış ABD, Avustralya ve Fransa’dır. Fransız İhtilali sırasında Fransızca konuşanlar Paris etrafındaki bölgelerden oluşan bir azınlıktı. Özellikle Brötönler ayrı ve büyük bir kitleydi. İki asır içinde Fransa’nın tamamı Fransızlaşmıştır. Yirminci asrın başında Brötönce konuşanların sayısının bir milyonun az üstüne gerilediğini görüyoruz. Bugün bu sayı 200 bin civarındadır ve bu 200 binin dörtte üçü 65 yaşın üstündedir…

Görüyoruz ki dil, millet ve devlet arasında kuvvetli bir bağ var. Dil milleti, millet de devleti doğuruyor ama iş orada bitmiyor. Devlet dönüp dili geliştiriyor, standartlaştırıyor ve dil birliğini, dolayısıyla milletin birliğini sağlıyor. Gellner, Gat gibi sosyolog ve siyaset bilimcilerinin ortak tespiti budur. Gellner’e göre milleti ve millî devleti doğuran şey, devletin teşkilatlandırdığı millî eğitimdir. Gat da işi öbür uçtan alır ve “Devlet varsa millet vardır” sonucuna varır. Millî sınırlar içinde, ülkenin tamamında, devletin teşkilatlandırıp zorunlu kıldığı millî eğitim yoksa lisan da yoktur. Lisan yerine, birbirini anlamayan lehçeler vardır. Bir dilcinin dediği gibi, “lisan, ordusu ve donanması olan bir lehçedir”.

Bakın bu konuda size çizdiğim bir şemayı göstermek isterim. Şemadaki döngü tek sefere ait değildir. Bunu bir halkadan ziyade yükselerek devamlı dönen bir helezon gibi düşünmek gerekir. İşte bir devletin bölünmeye mi, parçalanmaya mı gideceğini içindeki unsurların bu helezonun neresinde, kaçıncı döngüsünde bulunduğu tayin eder.

Dünyanın her yerinde söz sahibi olmak isteyen büyük millet devletleri, mesela ABD, meselâ Avrupa’nın güçlüleri, Rusya ve Çin, henüz millet birliğini sağlayamamış ülkelerde millet öncesi etnisiteleri ve mezhepleri manipüle ederek risk almadan kendi millî menfaatleri doğrultusunda bölmek peşindeler. Kendileri risk almadan, fakat hedef ülkelerde oluk oluk kan akıtarak!.. “Vekâlet savaşları” denilen yeni emperyalist saldırı bu mekanizmaya dayanıyor. Tarih kadar eski “böl ve hükmet” stratejisi…

O halde bir ülkede farklı ana dillere sahip etnisiteler varsa nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini tavsiye ediyorsunuz?

Aslında cevap ne yapmak istediğinize bağlı. Eğer millî birliği korumak istiyorsanız, Fransa’nın Almanya’nın yolunu izlersiniz. Yok, ayrılık veya federasyon peşindeyseniz, tam tersine henüz lisan haline gelmemiş lehçelerden birini destekler, meselâ o lehçede televizyon yayını yaptırır, o lehçede eğitim veren okullar açtırır, bunları da zorunlu tutarsınız.

Fakat yaptıklarınızın başarılı olup olmayacağı, söz konusu etnisitelerin tarihine, kültürüne, edebiyat birikimine, daha önceki devlet tecrübelerine bağlıdır.  Fuzulî’nin, Dede Korkut’un dilini konuşan İran Azerbaycan’ında asimilasyon sağlamak mümkün değildir. Kaldı ki Azerbaycan Türkleri daha pek yakın zamana kadar o ülkeyi yönetiyordu. Konu Fransa’daki Brötönler gibi yazılı edebiyatları bulunmayan, dilleri henüz paramparça, her kasabada diğerinden farklı ağız ve lehçelere bölünmüş, tarih şuurları ve belki en önemlisi devlet tecrübeleri olmayan bir etnik grupsa o ülkeyi bölmek zordur, asimilasyon tabiî gidiştir.

Belki bol para döker, yoğun propaganda yapar, etnisiteleri silahlandırırsanız ve uzunca bir süre bu desteği devam ettirirseniz yeni bir millet yaratmayı başarırsınız. Ne de olsa millet memetiktir, genetik değil. Fakat bu stratejinin başarılı olduğu bir vaka bilmiyorum. Belki bundan sonra… Birileri dışarıdan, birileri içerden çalışarak…

Her millet çıkarına göre hareket ediyor, biz hariç

Adını koyalım: Amerika Birleşik Devletleri ve “koalisyon” denilen ve bizim de sözde içinde olduğumuz müttefikler, Irak ve Suriye’de sağa sola vurmak için PKK ve uzantılarını vekil kıldı. Vekâlet savaşı ya bu! Bunun üst akılla, gizli saklı işlerle bir ilgisi yok. Her millet kendi millî menfaatleri doğrultusunda hareket ediyor. ABD ve yandaşlarının stratejisi, Irak ve Suriye’de İran’la ittifak yapmayacak (yani Sünnî), İsrail’i tehdit etmeyecek, Batı’nın başına bela olan militanları içinde barındırmayacak, laik, tâbi, güçsüz, fazla masraf gerektirmeyecek bir devlet kurmaktır. Ama bu bizim millî çıkarımıza terstir!

Bunun haritasını Amerikan ordu dergisi Stars and Stripes’da yayınladılar, Foreign Affairs’te çizgi karakterlerle izah ettiler. Bu sonuncusu, Irak’ta “Surge” denilen harekât sırasında yayınlandı. Önce ABD askeri, ortak hareket ettiği bazı Iraklı gurupların yanında karşıdaki gruplarla savaşmaktadır. Son karede o gruplar birbiriyle savaşır, ABD askerini temsil eden çizim de saha kenarında onları seyreder. Stars and Stripes’taki harita defalarca bizim medyamızda da yayınlandı. Fakat ona temel teşkil eden makale üzerinde pek durulmadı. Makalede “bir sır verelim, etnik temizlik gayetle başarılı olabilir” cinsinden bir ifade de vardı. Şu anda Suriye’de uygulanan budur.

ABD ve ortakları ne yaptıklarını, nereye gittiklerini gayet net biliyorlar. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurmaya on yıllardır adım adım yürüyorlar. Biz ise şaşkınız. Fazla hafıza talep etmiyorum. Son beş yıla bakın. Bugün amansız düşmanımız oldukları anlaşılanlarla daha yakın geçmişte sarmaş dolaş olduğumuzu, hatta onların elinden tutup hezimetten kurtardığımızı görürsünüz.

Tekrar edeyim: Üst akıl yok. Bizim alt akıllarımız var!

Bakın bu anlattıklarım karışık şeyler. Bunları kavramak zor. Üstelik bizim bazı paradigmalarımıza da ters. Kafamızı yormak yerine her şeyi “Üst Akıl”a yıkmak son derece rahatlatıcı ve birçok avantajı da var. Bir kere düşünmek, “ben nerede hata yaptım?” diye sormaktan kurtuluyorsunuz. Hata yapabileceğinizi kabul etmekten de. Her şeyi bir üst akıl yapıyorsa sizin ne günahınız olabilir, elinizden ne gelir ki? Üstelik “Üst Akıl” deyince etraftakiler ne kadar bilgili olduğunuzu da hissedecektir. Bu sözün söylenmeyen kısmı da var: “Siz bilmezsiniz, bunun arkasında daha neler var… Ama ben bilirim de söyleyemem…”

Hâlbuki bunun arkasında eski bir sözün gerçekliği vardır: Nereye gideceğini bilmeyen kaptana hiçbir rüzgârın faydası yoktur. Tekrar: Her millet kendi çıkarı doğrultusunda hareket ediyor, biz hariç. Biz çıkarımızı bilmiyoruz. Hatta milletten, millî çıkardan neyi kastetmemiz gerektiğinden bile emin değiliz. Milletin ne olduğu bilinmezse millî çıkar hiç bilinmez tabi

 

Prof. Dr. Ayten Altıntaş Açıklıyor: Osmanlı Hekimlerinin En Önemli Görevi Neydi? Gıda mı Devâ mı?

Oğuz Çetinoğlu: Efendim, gıdalar ve beslenme konusunda çok kişi bir şeyler konuşuyor ve basında günlerce tartışılıyor. Bu bilgileri, mevzuun uzmanı olarak sizden dinleyip okuyucularımıza aktarmayı düşündüm. Teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

Osmanlı’nın tıp ilmi ve hekimleri hakkında geniş ve derinlemesine araştırmalarınız var. Osmanlı’da nasıl bir tıp anlayışı vardı?

Prof. Dr. Ayten Altıntaş: Osmanlı tıbbı, binlerce yıllık ‘Eski Tıp’ın bilgilerini kendi süzgeç ve tecrübelerinden geçirerek oluşan gelişmiş bir tıp idi. 19. yüzyıldan sonra bütün dünyada değişen tıpla beraber Osmanlı tıbbı da şimdiki cihanşümul tıbbı kabul etmiş ve uygulamıştır.

Çetinoğlu: Osmanlı hekimlerinin, kendilerine hedef olarak belirledikleri husus nedir?

Prof. Altıntaş: Klasik dönem Osmanlı tıbbını uygulayan Osmanlı hekimleri için en önemli hedef öncelikle sorumlu olduğu insanların sağlıklı yaşamalarını sağlamaktı. Hastalanan insanları tedavi etmek ise hekimin ikinci sıradaki görevi idi.  Bu sebeple hekim sağlıklı hayat kurallarını çok iyi bilmeli ve bunu öğretmelidir.

Çetinoğlu: ‘Sağlıklı hayat kuralı‘ nedir?

Prof. Altıntaş: Sağlıklı hayat kurallarının en önde gelen disiplini yeme-içme disiplinidir ki bunun başında da yenilip içilenlerin gıda-deva özelliği gelir. Osmanlı tıp öğretisine göre hekimin ustalığı gıda-deva özelliklerini ayırabilme bilgisi ile ölçülür.

Osmanlı hekimleri gıda özelliğinde olan yiyecekleri çok net olarak seçmiş ve sebeplerini de kitaplarında açıklamışlardır. Yenilenlerin gıda olarak nitelendirilmesindeki maksat, bedenin ihtiyacı olan kanı sağlamaktır. Bu sebeple ‘iyi gıda’ konusunda hekimler hemfikirdirler. Bunlar ‘mutedil’ tabiatta olup iyi kan yapar ve insanın ihtiyacını karşılar. Bu gıdalar çok iyi tarif edilmiş olup bunların dışındakiler ilaç özelliğinde olup yenildiği zaman bedende istenmeyen maddeler meydana getirirler. Bu maddeler de hastalıkları yaratacak olan ortamı hazırlar.

Çetinoğlu: Devâ grubundaki yiyecek-içecekler için neler söylüyorlardı?

Prof. Altıntaş: Osmanlı hekimleri çok iyi bilirler ki deva yani ilaç özelliğindeki pek çok ot gıda olarak tüketilmektedir. Öncelikli görevleri bunların ilaç niteliğinde olduğunu anlatmak ve eğer yenecekse o zaman bedene zarar vermemesi için o niteliğini düzeltecek dengeye getirecek, zararını önleyecek gıdalarla beraber nasıl pişirileceği ve yeneceğinin öğretilmesidir.

Deva denilen, ilaç olarak kullanılan otlar köklerdir. Eğer ilaç olarak kabul edilen bitkiler yemek olarak tüketilirse o hiç istenmeyen bir durumdur. Tabîb İbn-i Şerîf  bu durumu şöyle açıklar: ‘Gıdanın iyisinde deva’iyyet özelliği olmamalıdır. İlaç olan gıdaları bazı yemiş ve sebzeleri, tedavi maksadı haricinde yememek gerekir. Çünkü bunların kimisi kanı göyündürür (yakar), kimisi safrayı artırır, kimisi galizdir nemi ve balgamı artırır.’  Birçok ot ve kökler ilaç özelliğindedir ve gıda olarak yenmemelidir, vücudun dengesini bozar hastalık yapar. Bunun için gıdayı iyi tanımalıdır.

İbn-i Sînâ da önemle bu konunun üzerinde durmuştur ve aynı sözleri söylemiştir.

Çetinoğlu: Gıda ile deva arasındaki farkları açıklar mısınız?

Prof. Altıntaş: Gıda vücudun tabiatına uygunluk arz ederken deva vücudun tabiatına zıtlık arz eder ve hastalıkları bu şekilde tedavi eder. Bu sebeple devâ niteliğindeki gıdaları yemek beslenmede ilaç etkisi yaratır. Tabîb İbn-i Şerîf  bu durumu şöyle açıklar: ‘Tabip elinden geldikçe ilacı gıda ile etmeli, edviyye ile meşgul olmamalı, gene elinden geldikçe bir otla ilaç etmeli, mürekkeb edviyelerden, bilinmeyen otlardan ve tecrübe edilmemiş ilaçlardan uzak durmalı.’

Çetinoğlu: Osmanlı hekimleri gıdaların özellikleri hakkında ne diyorlar?

Prof. Altıntaş:Gıda‘ veya daha da önemlisi ‘iyi gıda‘ konusu çok geniş olarak tıp kitaplarında yer alır. İyi gıdayı tespit ederken hemen hemen hepsi aynı fikirdedir. Ekmek, et ve tereyağı birinci sırada iyi gıdalardır. Etler, buğday ekmeği, yumurta ve bazı meyveler insan bünyesine uyan gıdalardır.  Eşref Bin Muhammed iyi gıdayı;  Ekmek, kuzu eti, semiz buzağı, tavuk, keklik eti, ufak balık eti, bal, kızıl kuru üzüm ile ağartılmış badem, incir ve ceviz, yaş tatlı üzüm, nar, elma, armut olarak bildirir.   Belhî için iyi gıda: Etler, süt ve ürünleri, yumurta, bâzı tahıl ve bakliyattır. Tabîb İbn-i Şerîf iyi gıda olarak; Birinci sırada afete maruz kalmamış arı buğdaydan yapılan beyaz ekmek, etlerden ise; iki yaşındaki erkek koyun eti, sütten kesilmemiş buzağı, kuzu ve oğlak etleri ile tavuk, keklik etleri, ayrıca sadeyağ ve tereyağı da iyi gıdalar sınıfındandır. Yemişlerden, olgunlaşmış ve toplandıktan sonra birkaç gün bekletilmiş üzüm ile tamamen olgunlaşmış incir de iyi gıdalar olarak yenilecek yiyeceklerdendir. Bunlar vücudun kuvvetini artırır ve onu besler.  Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) da iyi gıdaları; Buğday ekmeği, kuzu ve emer buzağı eti, rafadan yumurta, tereyağı, yemiş olgunlaştığı vaktinde üzüm ve incir olarak saptar.

İbn-i Sînâ  da iyi gıdalara çok önem verir ve yiyecekler bahsinde en önemlilerini şöyle sınıflandırır:

1-Et: Özellikle kuzu, keçi ve genç buzağı eti, 2-İyi kaliteli buğdaydan ekmek ve diğer buğday ürünleri, 3-Kişinin mizacına uygun tatlı yiyecekler. 4-Saf güzel kokulu içecekler. ‘Bunlar, sağlıklı olmak için takip edilmesi gereken bilgilerdir.’ der. Sâlih bin Nasrullah da aynı fikirdedir ona göre iyi gıdalar: ‘Koyun eti, yetişmiş kuzu eti ve oğlak eti ve buzağı eti, tavuk eti  ve yarı pişmiş yumurta‘dır.

Çetinoğlu: Tatlı olarak neler tavsiye ediliyor?

Prof. Altıntaş: Taze kaymağın şeker ile karıştırılarak yenmesi tavsiye ediliyor. Baklava ve şekerli muhallebi. Ayrıca kepeğinden pâk olub arınmış buğday ekmeği…

Mü’min bin Mukbil de iyi gıdalar sıralamasını şöyle yapar; Koyun eti, oğlak eti, semiz tavuk eti, hafif akbuğdaydan ekmek ve diğer yapılanlar, az pişmiş yumurta, nohut suyu, güzel kokulu şerbetler ve mizaca uygun tatlılar. Bunlardan yeterli miktarda yemek sağlığın yerine gelmesi için yeterlidir.

Çetinoğlu: Gıdanın kendisi mühim. Nasıl hazırlanacağı da mühim olmalı…

Prof. Altıntaş: Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) gıdaların nasıl hazırlanması hususunda şunları yazar: ‘Şol yemişler ki tabiatı yumşadur üzüm ve encir ve erük ve hıyar ve karpuz gibi taamdan ilk yeyeler ve şol yemişler ki tabiatı kabz eyler ayva ve alma ve armüd gibi yeyicek sonına yeyeler ve kavun yeyicek onunla hiç ğıdâ yemeyeler zira ki gıdayı fesada verür. Ve sıcak günde aşı soğutup yeyeler. Soğuk günde ısıtarak yeyeler. Ekşi nesneyi çok yemek gövdeyi kurutur ve tez kocaldur. Sinirlere ziyan eder. Tatlu nesne çok yemek mideyi süst eder ve bedeni kızdurur. Tuzlu nesneyi çok yemek gövdeyi aruk eder kurıdur. Tatsuz nesneleri ıspanak ve erişte gibi çok yeyicek iştahâyı sakıt eder. Tatlunun mazarratın ekşi giderür ve ekşi nesnenün mazarratın tatlu giderür ve tuzlunun mazarratın yağlu giderür ve yağlunun mazarratın tuzlu giderür.’

Osmanlı hekimlerinin iyi gıda diye kabul ettikleri gıdaları yemek için olmazsa olmaz şartlar vardır; ‘İyi gıdayı iştahasuz yemeyeleriİştaha germ olduğı vakt ki bedene kuvvet hâsıl ola. Çok yeyüp mideyi sakil eylemeyeler belki dahi gönül dilerken yemekden el çekeler. Yine iştaha gelicek yeyecek te’hir etmeyeler. Ol yenen yeyecek sinmedin ayruk yeyecek yemeyeler. Yemek yemekde çok eğlenmeyeler ve taamı ağıza koyıcak çok çeyneyeler.  ta’âmun evvel latifin yeyeler andan sonra galizin yeyeler ve taâm yeyicek çok hareket etmeyeler belki bir kaç adım yüriyeler tâ ki ta’âm madede hazm ola karâr duta.’

Çetinoğlu: Osmanlı hekimleri ‘yemek-içmek’ kelimelerini nasıl açıklanıyorlardı?

Prof. Altıntaş: Osmanlı hekimine göre yemek-içmek, hayatın devamı için mecburi şartlardandır.  Gıdanın kana dönüştüğü, bunun da vücudun ihtiyacı olan maddeleri organlara taşıdığı bildirilir. Eşref bin Muhammed bunu şöyle anlatır:  ‘Gıda her nesnedir kim ağızdan gire, andan mideye varınca tokluk tuta, a’zaya varıcak kan ola, kalan hıltlarla andan, et, can ola

Eski tıbba göre beslenme ile sağlığın ilişkisi çok önemlidir ve hekim bu konuyu çok iyi bilmelidir. Belhî şöyle der; ‘Bedenin sağlığına önem veren hekimin dikkat etmesi gereken en önemli husus beslenme ile ilgili düzenlemeyi doğru bir şekilde tamamlayana kadar dikkatini ve ilgisini en çok bu noktaya yoğunlaştırmasıdır. Çünkü beslenme olmaksızın tüm canlıların varlıklarını devam ettirmelerinin başka bir yolu bulunmamaktadır. Canlı gıdadan mahrum kaldığında yok olur, terkip dağılır. Kendi tabiatı ve bedeninin mizacı için uygun olmayan bir şeyle beslendiğinde ise hastalanır. İnsan ihtiyacı karşılığı yiyip içerek beslenmesi konusunda doğru yöntemi uygularsa, kendini yeterli olandan mahrum bırakmayıp fazla da yemezse hayatı boyunca Allahın izniyle hastalıkların çoğundan kurtulur

Çetinoğlu: Doğru beslenmekten kasıt nedir?

Prof. Altıntaş: Osmanlı hekimleri doğru beslenmeyi şöyle açıklıyorlar:  . Bir yağ lambasında uygun yağ ve uygun fitil olunca o lamba muntazam yanar. Fakat lambada yağ kalmamışsa veya yağın çokluğundan fitil içine batmış ise o lamba söner. Aynı şekilde beden de hem gıdadan yoksun kaldığında hem de hazmedemeyeceği kadar gıda yüklendiğinde bozulur. Beslenme bunun için önemlidir.

Osmanlı hekimi beslenmenin önemini bildiği için bunu herkesin bilmesini ister. Yenecek gıdalar konusunda herkesin bilgi sâhibi olması gerekir ve hekimin en önemli görevi bu konuda insanları aydınlatmaktır. Mü’min bin Mukbil bunu şöyle açıklar:  ‘İnsanoğlu bedeninin yapısını tanımak, hangi yiyeceklerin kendisine faydalı olacağını anlamak ve hangi gıdaların faydalı veya zararlı olacağını bilmek mecburiyetindedir. Çünkü bâzı gıdalarla vücut arasında uygunluk ve uygunsuzluk durumu vardır. Kişiye hangi yiyeceklerin zararlı veya faydalı olduğu hususu ise ancak tecrübe ile anlaşılır. Ancak insan, kendini ve vücudunu çok iyi tanırsa, hangi gıdanın zararlı, hangisinin faydalı olduğunu tespit edebilir ve bu konuda hekime yardımcı olur.‘ Nitekim şöyle denilmiştir: ‘Her akıllı kişi, kendisinin tabibidir.’ Eğer insan bu durumu belirleyebilirse, kendi vücudunu tabipten daha iyi bilmesi, tanıması şaşırılacak bir durum değildir.

Yenen gıdanın sağlık konusunda önemi olduğu kadar duygu durumunda da etkilidir. Bu durum şöyle özetlenir; ‘Vücudunun bozulmasına sebep olan gıdalardan kaçınmalıdır. Çünkü o tür gıdalar, üzüntü, keder ve dert verir. Bu da insandaki ruhî hastalıkların sebebidir.’

Çetinoğlu: Anlaşılıyor ki, deva olan yiyecekler, gıda olarak yenilmemeli. Zaruret hâlinde yiyenlere tavsiyeleri var mı?

Prof. Altıntaş: Var.  Devâ’î gıdalar dediğimiz sebze ve meyvelerden yendiği takdirde, arkasından, yenmiş olan yiyeceklerin mizaç ve etkinlik olarak zıtlarının yenmesi gerekir ki, böylece bu kabil gıdaların zararları da düzeltilmiş olsun. Şöyle ki hıyar, marûl, kabak ve bunlara benzer bir sebze yendiği takdirde, eğer zararından çekinilmekte ise, biraz sarımsak, kendene veya nâne ve benzeri nesneler yenmelidir. Eğer sarımsak, kendene ve soğan yenmiş ise akabinde tohmekân yaprağı, kabak ve marûl yenilmelidir. Eğer vücutta südde oluşturacak cinsten ağır yiyecekler yenmiş ise keşkek, paça, hamursuz ekmek ve nişastalı helvâlar gibi südde açar yiyeceklerden yenmelidir kim latîf ola gebere turşusı ve soğan ve sarımsak ve hardallu çögender turşusı ve sirke ile turb gibi. Bunları bile yiseler ve irtesi gün sikencebîn yiyeler ve ta’âmı az yiyeler. Keskin ve tuzlu yiyeceklerin arkasından kabak, hıyâr, veya benzeri yaş ve tatsız yiyecekler yenmelidir.

Devâ nitelikli gıdaları düzeltme konusunda Eşref bin Muhammed şöyle der; Tatlının zararını ekşi giderir, ekşinin tatlı. Tatsızın zararını tuzlu giderir, tuzlunun zararını tatsuz. Yağlının ziyanın ya tuzlu giderir, ya tatlı. Tatsız nesne dediğimiz ıspanak, semizotu yaprağı, yoğurt gibi… Bunun gibi nesneleri nâçar olmayınca yememek gerek. Eğer yerse eyisini ve az yiye’.

Çetinoğlu: İyi gıdalar‘ olarak vasıflandırdıkları yiyeceklerin özellikleri hakkında bilgi var mı? Mesela ekmek…

Prof. Altıntaş: Ekmek konusu tıp kitaplarında önem verilen bir konudur. Ekmek en iyi gıdalardandır ve nitelikleri de iyi olmalıdır. En iyi ekmek temiz iyi, başka tohum karışmamış buğdaydan yapılan beyaz ekmektir. Beyaz ekmek bugünkü gördüğümüz beyaz ekmek değildir. Sarı buğdaydan yapılan beyaz ekmek olmalıdır.  Buğdayın nasıl seçileceği, nasıl dikilip nasıl toplanacağı, nasıl öğütülüp un yapılacağı hekimler tarafından anlatılır. Özenle öğütülen buğday ince elekten elenerek kepeğinden ayrılmalıdır. Kepekli ekmek tavsiye edilmez. Beyaz unu ılık su ile yoğurmalı, kararınca tuz koymalıdır. Mayası olunca dikkatle parçalara ayırıp ekmek yapmalı ve dikkatle pişirmelidir. Şartlara uygun olarak pişen ekmek soğuduğu zaman beden için çok faydalı hâle gelmiştir ve koyun eti kadar faydalıdır, kan yapar. Onların deyimiyle; ‘Böyle yapılan ekmek lâtiftir, mutedil kan eyler, bedenin rengini arı eyler, semürdür, kuvvet eyler, cemi dürlü gıdaları ıslâh eyler.’  Ekmeğin iyi gıda olarak önemi ‘Bil ki ehli temyiz demişlerdür ki sıhhatine riayet eden kişinin arı (temiz) buğday ekmeği ola‘  diyerek belirtilir.

Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ:

İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur. 1975 yılından beri tıp tarihi çalışmaları içindedir. 1980 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kadrosuna geçmiş, 1982 yılında Doktor, 1988 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör unvanını almıştır.

Tıp tarihi dışında ‘tıpta etik’ de diğer bir uzmanlık alanıdır. Altıntaş araştırmalarını öncelikle ‘Türk tıp eğitimi’ konularında yoğunlaştırmış, daha sonra ‘Osmanlı tıbbında tedâvi’ konusuna ağırlık vermiştir. Gül ile ilgili kitapları, bu çalışmaların ürünüdür.

Kitap hâlinde ayınlanmış eserleri:

Yadigâr: Tabîb İbn-i Şerîf , Yâdigâr; 15. yüzyıl Türkçe Tıp kitabı Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf: Yerküre Yayınları. İstanbul,  2 Cilt. (Proje Danışmanı olarak  2003 – 2004  Cilt)

Türk Tıbbının Önemli Adımları: (Prof. Dr. Hüsrev Hatemi ile birlikte) İstanbul, 2006.

Gül, Gülsuyu / Tarihte, Tedâvide ve Gelenekteki Yeri: İstanbul, 2007. (İkinci Baskı: 2010 Gülbirlik)

Gül / İlaçların En Güzeli: Hayy Kitap, İstanbul, 2009.

Rose,  Rose Water, Historical, Therapeutic and Cultural Perspectives: Maestro Publishing, İstanbul, 2010.

Dünden Bugüne Türkiye Tıp Akademisi: Maestro Yayıncılık, İstanbul Aralık 2010.

Hastahaneden Fakülteye Cerrahpaşa: 44.Yıl Hâtırâsına. İstanbul, 2011.

Araştırma makaleleri, kongre bildirileri ve kitap bölümleri dâhil olmak üzere 125 ilmî yazısı vardır. En büyük amacı bu ilmî çalışmalarının insana ulaştırılması, günlük hayatta yer bulmasıdır.

Prof. Dr. Ayten Altıntaş evli ve iki çocuk annesidir.

 

Oyun İçinde Oyunlar

Siz hiç “encümen-i daniş” adını duydunuz mu? Ben talebeliğimden beri hep merak etmişimdir nedir bu diye. İdeolojimiz içinde söyleyene ve yazana göre de bilgilenir, değerlenirdik. Ama hep bilinmezliğini korudu encümen-i daniş. Günümüzde ise öyle değil. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, laiklik, insan hakları artık hep gündemde ve tartışılabiliyor. Encümen-i daniş 1851 yılında batıdaki gelişmeleri de takip edecek bilimsel akademi olarak hayata geçirilmiş. Ahmet Cevdet Paşa Padişah Sultan Abdülmecid’e tasarıyı sunmuş, kabul edilmiş, uygulamaya geçirilmiş. Encümen-i daniş maruf, bilim sahibi, saygın, devlet tecrübesi olan arif insanlar bir araya gelerek memleket ve millet meselelerini tartışıp ortak bir karara varabiliyor ve bunu devlet ricaline aktarabiliyorlar. En aktif zamanı ise Cumhurbaşkanı Fahri Sabit Korutürk dönemine rastlıyor.

 

Encümen-i Daniş Gül’e Yenildi

1960 askeri darbeden sonra encümen-i daniş’e katılımlar belli kadroların dışına hiç çıkmamış. Deşifre olması ise 28 Şubat gelişmesinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın gazetecilere açıklaması üzerine su yüzünde oldu”Devlette üst düzey görev yapmış insanlar bir araya gelip ülke meselelerini konuştukları bir sohbet toplantısı encümen-i daniş. Memleketin problemleri konusunda tespitler yapılır ve bunlar yazılı bir hale getirilerek cumhurbaşkanı ve başbakana sunulur.” demesi medyada geniş yer buldu. Ercümen-i daniş toplantıları 40 kişi oluyor, biri ölmedikçe yerine kimse getirilmiyor, üyeler kesinlikle konuşmuyor. Toplantılarını ise genelde İstanbulFenerbahçe Orduevi, Moda Deniz Kulübü ve Türk Parlamenterler Birliği Lokalinde yapıyorlar.

Fehmi Koru o yıllarda Taha Kıvanç imzasıyla olayın çok üzerine gitti. Başbakan Tansu Çiller döneminde de(1995) ercümen-i daniş kararları basına yansıdı. O günden sonra da encümen-i daniş çok daha fazla toplandı,en son tespitini Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına aday olması sırasında 367 oy gerekliliği üzerine yaptı. Bundan sonra encümen-i daniş kan kaybetti. Keşke tarafsız davranıp ülke yönetiminde sorumluluk almış her görüşten insanların da fikirlerini de dinleselerdi. Olmadı, bu günlere kadar geldik. Geldik de ne oldu? Encümen-i daniş’in tespitleri artık tam tersine döndü, arzu etmedikleri bir yönetim ile karşı karşıya kaldılar. Batının sözünden çıkmamanın faturası encümen-i daniş’te böyle gerçekleşti.  Oysa batının sadece faydalı olabilecek görüşlerine destek olsalardı, diğer konularda onları uyarsalardı vahdetimiz daha güçlü biçimde devam edecekti. Batı Türkiye’nin ölmesini de istemiyor, olmasını da kesinlikle arzu etmiyor. Sürekli kendi kontrolleri içinde bulunmasını programlamış, hep öyle kalsın diye uyguluyorlar. Suriye’deki gelişmelerden sonra FETO terör örgütünü devreye soktu. Oysa dünya kamuoyu biliyor ki bunların arkasında başta ABD ve sonra bazı  AB ülkeleri var. Ankara’nın güçlü direnişi ile panik olmadılar ama şimdi derin derin düşünüyorlar.

 

Dünyada Siyaset Din ve Para İlemi Yapılıyor?

Bu konu nereden aklıma geldi? Geçtiğimiz günlerde Türk Parlamenterler Birliği’nin İstanbul Şubesi’nce Göztepe Filizi Köşkteki toplantıda Aydın Üniversitesi öğretim üyesi Antalya Serik doğumlu(1956) Fettahlı Yörüklerinden Doç. Dr. Ramazan Kurtoğlu bir konuşma yaptı. Türkiye üzerine yapılan oyun içinde oyunları anlattı. Dopdolu bir aydın. Erzurum Atatürk ve İstanbul Üniversitelerinden eğitim görmüş, sonra Amerika ve Kanada’da okumuş.  Davranış bilimleri ve uluslararası finans uzmanı olmuş. Koç Grubunda Türkiye’ye dönünce sorumluluk almış. Artık kamusal alanda hizmet veriyor, öğrenci yetiştiriyor. Türkiye’nin mevcut durumunu değerlendirdi. Batının bize bakışını yansıttı. Aman Allah’ım dehşet verici bir fotoğraf çıktı ortaya. Notlarıma baktım şöyle;

“-Türkiye tehdit altında. Hem dini, hem siyasi ve hem de parasal açıdan bu tehdit sürüyor. Batı Türkiye ile hesaplaşmak istiyor. Çünkü bizi İslam’ın kalemi ve kılıcı olarak görüyorlar. Orta Avrupa’ya kadar dayanan Atila ve Osmanlı’nın intikamını almak istiyorlar. İkinci Viyana kuşatması sonrasında Karlofça Anlaşmasının (1683) imzalandığı yerdeki anıtta “Türklerin kıçına burada vurduk” yazıyor. 300 seneden beri birkaç husus hariç bize hep “hey çorc, versene borç” politikası izlettirdiler. Petrolü Arapların başına bela ettiler. Türkiye’de bor ve altın yatakları(Erzincan’daki damar 2 milyon dolarlık) güçlü. Bunlara ABD’nin ihtiyacı var. Norveç ve Hindistan’da nükleer enerji santrallarının yenisini kurdurulurken, bize mani olmaya çalışıyorlar. Isparta’daki 5 bilim adamımızın bulunduğu uçak kazası tesadüf değildir. Endüstriyel devrim olan Nano teknolojisine geçmeliyiz. Dünyada siyaset din ve para ile yapılıyor.”

 

PARAYI DÜNYADA 13 AİLE YÖNETİYOR

Ramazan Kurtoğlu şöyle sürdürdü konuşmasını;

-İslam ekonomisini ve ahiliği iyi bilmeliyiz. Okumadan olmuyor. Müslümanlar okumuyor sadece dinliyor. Maalesef Müslümanlar kelime-i şahadet getirdikten sonra her şeyi yapabiliyor. Okumadığımız için aklımız çalışmıyor. Tarikatlar ve tasavvuf artık İslam’a hizmet etmiyor. Maalesef Müslümanların bilime katkısı yok. En son Behçet hastalığını(1937) bulmuştuk. Kabahat İslam’da değil Müslümanlarda. Kadının olmadığı bir yerde medeniyet olmaz. Önce dilimizi ve dinimizi öğrenmeliyiz. Türkçe giderse din de gider. Peygamberimiz zamanında da deaş gibi bir örgüt olan haricier vardı. Artık Kur’an ve Hadisleri yeni bir bakış açısıyla algılamak gerekir. “

Doç. Dr. Ramazan Kurtoğlu devamında şunları söyledi;

-Dünyadaki faiz sistemini CNBC Bank gibi finans kuruluşları kontrol ediyor. Dünya Borsalarında37 milyon şirket var.43 bin şirket önde. 147 banka, 310 Holding ve finans kuruluşu 13 aile tarafından yönetiliyor. Yaser Arafat’ın  88 milyon dolarlık parası Amerikan Yahudi bankalarında.

Dehşet verici rakamlar. Doç. Dr. Ramazan Kurtoğlu’na göre Türkiye’nin tek sorunu var o da terör. Akrabalıklar içi içe girmiş. Her biri bir uçta. Her şeyin neticesi para ve politika. Çevik Bir asker olmasına rağmen neden bir şirketin 10 yıl yönetiminde kaldı? Dikkat edin Boğaziçi’ndeki aşiret her zaman su yüzünde.

Dünyadaki para işlerini en iyi bilen Recep Tayyip Erdoğan’dır. Onun için üzerine gidiliyor. Ancak hatalar yapmıştı. Etrafında kalın bir çember var. Kendisine ulaşamıyor. Bazı şeyleri kendisine anlatmak gerek. Para meselesi dini ve siyaseti şekillendiriyor. Başkan Nixon’dan bu yana Amerika’da  karşılıksız dolar basılır. Kur farkından dolayı SSCB çözüldü. Dikkat edin ABD dolardan AMERO’ya geçiyor. Bütün hazırlıklar tamamlandı. Tavsiyem altına yatırım yapmak.

 

Terör ile Para İçiçedir

Ramazan Kurtoğlu’nun dikkat çektikleri diğer hususlar da şöyle oldu;

-Amerika IMF’yi dünya bankası yapmak istiyor. Hediye bütün dünyada en geçerli rüşvettir. Türk düşmanı İngiliz yazar Tyonbee güney değil hep kuzey Müslümanlarını hedef göstermiştir. Çünkü biliyor ve diyor ki “Kuzey Müslümanları uysal değildir, her zaman bir Atatürk çıkarmasını bilirler” Türkiye böyle bir ülke. Şeyhlerle ve yöneticilerle ortadoğuyu teslim alacağını biliyor. Ama Türkiye’yi değil. Terör ile para iç içedir. İşte bu nedenle ekonomimiz hiç de iyi değil. 2019’daki seçimde kartlar yeniden karılacak. Yeni isimler ortaya çıkacak. Dolayısıyla kenetlenmeliyiz. ABD Başkanının politikaları aleyhinde ve lehinde danışmanları vardır. Bir de her iki tarafın görüşlerini analiz edecek üçüncü bir grup danışmanları vardır ki bunlar etkilidir. Türkiye’de de böyle olmalı. Artık hukuk yoktur. Hak aramak mümkün olmayacaktır.

 

Dolar Bir Politikanın Silahı

Bu konuşmayı dinlemeyenler çok şey kaybetmiştir. O halde Ramazan Kurtoğlu hocanın kitaplarına başvurmak gerekecek. Onlar da şöyle; Din ve Küresel Ekonomi-Politik, Hollywood İşi, Türkiye Ekonomisi(1838-2010), Küresel Ekonomik kriz ve Yeni Dünya Düzeni, Küresel Para Savaşları ve Davranış Ekonomisi: Nörofinans, Evanjelizm-Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, Hollywood ve Kabelanın 13. Havarisi, Evenjelizm Dünya İmparatorluğu ve Türkiye,  Tanrı İmparatorluğu ve Türkiye, Küresel Para Oyunları ve Psikosiber Savaş, Küresel Düzenin Şifreleri, Küresel Hegemonya Savaşları. Bu kitapları özellikler aydınlarımızın okuması Türkiye, AB ve ABD hakkındaki görüşlerini yenilemesi gerekecektir. Para’nın ve dinin ne kadar önemli bir güç olduğunu yeniden yaşayacaktır. Terörde bile ciddi parasal oyunların döndüğünü görecektir.

Doç. Dr. Ramazan Kurtoğlu’na göre Can Dündar olayı bir projeydi. Anadolu sermayesi İstanbul’u yakalayınca batı rahatsız oldu. Altın alıp 5 yıl kadar el sürmeyip saklamak gerekecek.

Toplantıda Ercan Kutlu(1975-Almanya) isminde bir başka finans uzmanı vardı. İsviçre’de yaşıyor ve 5 dil konuşuyor. Tesadüflere inanmıyor. 2 milyon eurosu olanlara İsviçre’de danışmanlık yapıyormuş. Ercan Kutlu da konuşmasında bakın neler söyledi;

-En akıllı yatırım bilgidir. 1944 yılında batıda para politikası piramit şeklinde kuruldu. En üstte her zaman altın olmuştur. Dolar bir siyasetin silahıdır. FED Dolar basarak faiz alıyor. Dolarla tasarruf yapmayın. Bunu en iyi Anadolu ailesi bilir. Eline ilk geçen para ile eşine bilezik alarak, koluna takar. Bu yastık altı denilen şey önemli bir uygulamadır. 2008’de ekonomik kriz çıkartılarak bütün dünya soyuldu. 800 milyar dolar ABD’deki Yahudi bankerlerin elinde. Bunlar özellikle şirket batmalarından bile para kazanırlar.

 

Aynı Ekolden Aytunç Altındal’ı Hatırlamak

Çok faydalı bir toplantı oldu Adalet Eski Bakanı İsmail Müftüoğlu’nun katkılarıyla Türk Parlamenter Birliği’nde. Bu anlatılanlar bana bu ekolün bir başka önemli entelektüeli  din, tarih, politika uzmanı, teolog, araştırmacı, dinler, felsefe ve ezoterik ve gizli örgütler konusunda uzman yazar Aytunç Altındal’ı(1945-2013) hatırlattı. Kendisiyle bir defasında Almanya Köln’de, bir keresinde de İstanbul Teşvikiye’de konuşmuş, sohbet etmiştik. Vefatında gizli bir el olduğu ileri sürülmüştü. Çünkü eserleri de böyle bir suikasta müsait istenmeyen görüşlerle dolu; Haşhaş ve Emperyalizm, Laiklik, Enigmaya Dönüşen Paradigma, Bir Türk Casusunun Mektupları, Gül ve Haç Kardeşliği/Gnostik -Masoniklerin İçyüzü,  Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri,  Türkiye ve Ortadokslar, Bilinmeyen Hitler, Üç İsa, Türkiye’de Kadın, Papa 16. Benedikt/Gizli Türkiye Gündemi, Tanrı Neden Fikir Değiştirdi, Elvedasız, Yoksul Tanrı Tynalı Apollonius, Kültür Kiloyla Satılmaz, Devlet ve Kimlik, Türkiye ve Dünya’da Casuslar.

Bizim nesil torunlarına, babalar çocuklarına iyi bir dünya bırakmak istiyorlarsa okumalı ve düşünmelidirler. Oyunları tersine çevirmelidirler.

 

“Cenneti Almak Gönülleri Almaktır” yahut Din Budur

0

Hikâye bu ya: Kadın, elindeki çubukla, yerde bir şeyler çizen çocuğa takılır, “Sen burada ne yapıyorsun?” Çocuk, “Hiç, cenneti parselliyorum ve isteyenlere satıyorum.” der. Çocuğun saflığına takılan kadın, “E, bana da bir parça ver, borcum ne olacak?” der. Çocuk bir parça parsel çizer ve “Senin için on lira yeter.” der. Kadın, bu diyalogdan gayet hoşnuttur. Çocuk saflığı ve yardımseverlik duygusu kendisinde olağanüstü bir hafiflik sağlar. Bu duyguyla gece rüyada kendisini cennette görür. Yaşadığı olayı kocasına anlatır. Beyefendi ertesi günü aynı yere gider, çocuğu bulur. Adam sevinir, “Sen ne yapıyorsun, eşime cennet satmışsın, bana da cennet satar mısın?” der. Çocuk, “Tabi satarım.” toprakta bir parsel çizer, “Ancak fiyat değişti, bu parsel bir trilyon.” der. Adam şaşırır, “Eşime on liraya vermişsin, bana, niçin bir trilyona satıyorsun?” deyince: “Eşin, bu parayı cennet için değil, benim gönlümü almak için verdi. Şimdi sen cennet için veriyorsun, cennet hem ucuz hem pahalıdır; cenneti almak gönülleri almaktır.”karşılığını alır.

Bu hikâye yaşanmış olabilir, olmayabilir; gerçeğe hiç de uzak değil. Burada ana düşünce, “cennet hem ucuz hem pahalıdır; cenneti almak gönülleri almaktır.” cümlesindedir.

Din olgusu inkâr edilemez bir gerçek. Her toplumun, şöyle veya böyle, sosyolojisini şekillendiriyor. Din, hem yol haritası hem değerler bütünü. Bir barış iklimi oluşturması gereken din, bizim gibi toplumlarda biraz da kavga sebebi, sürekli tartışma konusu. Ramazan dolayısıyla, her yıl bu tartışma biraz daha yoğunluk kazanıyor. Ortaklıklar yerine, farklılıklar öne çıkarılıyor. Bitirilemeyen “kader, iftar ve sahur vakti, sakız orucu bozar mı, faiz, kadının statüsü konusu, … vb konular yine temcit pilavı yapılacak. Dini, bir türlü, o temiz yerine koyamıyoruz, yaşayamıyoruz veya yaşatmıyorlar. Dini bir de gaybda, kozmik âlemde yaşatanlar var. Bir hayat kitabı olan Kur’an’da gördüğümüz kadarıyla, yine bir hayat sistemi olan İslam, nedense bizim için olağanüstü olan varlıkların denetimiyle yaşanabilir. Cinler, şeytanlar, melekler, özel yetenekli şeyhler, veliler; bu dinin temel aktörleri. Rüyalar ya da peygamberlerin temsilcisi, seçkin, büyük, özel görevli insanların şizofren yorumları, hayatımızı kurguluyor, biz onların öngörülerini din olarak yaşıyoruz. Ortaya, kaotik bir din çıkıyor, biz de bu din için kavga ediyoruz. Kan gövdeyi götürüyor. “Huzur, İslam’da.” diye kitaplara veya duvarlara yazmak, huzur getirmiyor. Huzur, dini doğru yaşamakta.

Din, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” der, biz aç insanları görmezden geliriz. Din, gıybet yapmayı, ölü insan eti yemeye benzetir, biz her gün o eti yeriz. Din, ölçüde doğruluktan bahseder, biz hırsızlık yaparız. Din; haktan, adaletten, empatiden bahseder, biz haksızlık, bencillik yaparız. Din, vermenin, bağışlamanın öneminden bahseder, biz cimrilik yaparız. Din, “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.” der, biz yemelerimizde ve harcamalarımızda sonsuz bir iştiha ile tüketim yaparız. Din, evlatların, eşlerin, zamanın, sağlığın emanet olduğundan, korunması gerektiğinden bahseder, biz büyük bir sorumsuzlukla kendi dünyamızı yaşarız. Din, iki dünya dengesinden bahseder, biz ya hiç ölmeyecekmişiz gibi bu dünya ya da bu dünya bir hiçmiş ne varsa her şey öbür dünya içinmiş gibi yaşarız. Bazen öyle oluyor ki, dini Kur’an’ın anlattıklarından, Peygamberimizin öğrettiklerinden daha iyi biliyoruz. Sık sık Umre’ye ve Hacc’a giden Temel’e bir gün: Hz. Muhammet, senin kadar Hacc ve Umre yapmadı.” denmesi üzerine Temel’in, “Peygamber, benim kadar muttaki değildi.” demesi gibi, garip bir din anlayışına ve yaşayışına sahibiz.

Din, samimiyettir. Din, gönül toprağında gül olmaktır. Dini böyle anlarsak, dinin de, Ramazan ayının da, orucun da hakkını vermiş oluruz.

Dini öğrenme ve yaşama ayı Ramazan, herkese hayırlar getire…

 

Dündar Taşer – Prof. Dr. İskender Öksüz Görüşlerinin Işığında“Anayasa Değişikliği, Başkanlık Referandumu” ve Sonrası

“Eğri ağaçtan düz baston çıkmaz“. / Türk atasözü

Bu yazımda sizlere Türk Milletinin yetiştirdiği iki güzide evladının görüşlerinden bir demet sunacağım. Birisi 13 Haziran 1972 de elim bir trafik kazası sonucunda kaybettiğimiz asker ve siyasetçi Dündar Taşer, diğeri ise değerli ilim ve fikir adamlarımızdan Prof. Dr. İskender Öksüz.

Biliyorsunuz, anayasa değişimi konusu çok tartışıldı o kadar ki; bu tartışmalar yapıladursun Cumhurbaşkanı her zaman fiili durum yaratarak anayasanın bazı maddelerini çiğniyor yok sayıyordu.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, fiili durumu yasal hale getirmek için AKP’nin ve Cumhurbaşkanının anayasa değişikliği arzusunu gündeme taşıdı. Neticede 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan anayasa değişimi ve başkanlık sistemi tartışmalı referandumla çok az farkla da olsa kabul edildi.

Türk Milletinin bekasını tayin edecek “Başkanlık” ve Anayasa değişikliği meselesini gelin birde Türkiye sevdalısı Rahmetli Dündar Taşer’in tarihin derinliklerinden aktardığı engin bilgileriyle değerlendirelim.

Kendisi her ne kadar 1960 İhtilalının içerisinde olduysa da bakınız endişelerinde haksızmı?

Harekete tekaddüm eden günlerde benim en büyük ızdırabım, yapacağımız işle, devletin yeni bir badireye sürüklene­bileceği ihtimali idi, Tarihimizdeki bütün inkılâp hare­ketlerinin, milletin başına yeni belâlar getirdiği hakkında sarsılmaz bir kanaatim vardı. Bugün bu kanaatim daha da pekleşmiştir. Yeniçeri kıyamlarına gitmeye lüzum yok. Çün­kü onlarda bir sistem ve nizam değiştirme gayesi mevcut de­ğil. Muhtelif sebeplerle vücut bulan, kendine mahsus bir ananeye göre cereyan eden kıyamlar… Hatta bunların, reha­veti dağıtmak, yolsuzlukları önlemek gibi faydaları da var. Fakat Nizam-l Cedid’le başlayan devir için, böyle bir fikir yürütmek imkânsız. İki asırdır yeni düzen peşindeyiz. Ve tabiî devamlı sıkıntı ve çalkantıların ortasında“.

Taşer’e göre bu olumsuz düşüncelerin kaynağı, aydının yabancılaşması. Kendine ya­bancılaşma, “millî ölçüyü kaybetmek”tir. Bu garip mahlûk, yüz yıldan beri anayasa ile oynuyor. “Bu bize ne kazandırdı? Hiç… Şimdi de aynı hatanın kurbanı değil miyiz?”

1946’dan beri başlayan çok partili devrede parti mücadelesi, Meşrutiyet Devrindeki şekline büründü. On senelik devrede, düzenin bo­zukluğu, çift Meclis, Anayasa Mahkemesi, bağımsız mahkemeler bağımsız üniversite ve hürriyet sloganlarını dinledik.

1960’ta konuşmaması, millî nizam içinde sessiz ve sukut içinde olması gereken Ordu’yu politikacılar konuşturdular.

Biz konuşunca da, tabiatıyla herkes sustu… Vasatı onlar ha­zırlamışlar, rayları onlar döşemişlerdi. Biz, ister istemez, o raylar üzerinde yürüdük“. (1)

***

Prof. Dr. İskender Öksüz ise, Kocaeli Aydınlar Ocağımızın İnternet sayfasında, yayımlanan “Parantezler ve Maymunun Sobası” başlıklı yazısında bakın neler söylüyor:

 

Kurumlar iki sebepten zayıflar ve çöker:

1. Değişmedikleri için

2. Değiştikleri için

Demek ki bilgelik nasıl değişip nasıl değişmemek gerektiğini kestirmektedir.

Bizim gündemimizin ana konusu “Anayasa değişimi” olduğuna göre, yazının sadece “değiştikleri için” bölümünü noktasına ve virgülüne dokunmadan aynen yayınlıyorum.

Değişme

Her değişme kurtuluş ve başarıya götürseydi hayat ne kolay olurdu? İşler kötü mü gidiyor, aklına geleni değiştir, yeni oldum de, kurtul.

Kurumların, yani devlet ve şirketlerin tarihî, yenileniyorum derken o yeniliğin sarsıntısından yıkılışın örnekleriyle doludur. İki kutuplu dünyanın ikinci kutbu, iki süper devletten biri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği idi. Onu iki yenilik yıktı: Glasnost ve Prestroika. Birincisi “Açıklık” veya Azerbaycan Türkçesi’nin tatlılığıyla, “Âşkârlık” (âşikârlık); ikincisi “Yeniden Yapılanma” idi. “Yeni Türkiye”cilere arz olunur.

Pat diye değişiklikler genellikle tek adam rejimlerinde, diktatörlüklerde kolayca meydana geliyor. “Checks and balances” denilen, denetim ve denge mekanizmalarının bulunduğu kurumlarda yıkıcı değişikliklerin önünde engeller var.

Mao’nun tek adam rejiminde bir sabah diktatörün aklına “Büyük İleri Atılış” geldi. Köylere izabe fırınları kurulacak, pirinç tarlalarında fideler birkaç kat daha sık dikilecek ve Çin köşeyi dönecekti. Ham madde yokluğunda izabe fırınları kendi üretimlerini eritip kota tutturdu. Sık ekilen fideler rutubetten çürüdü. Mao’nun ziyaret ettiği köylerde çürümeyi engellemek için teftiş gününe kadar tarlaların vantilatörlerle havalandırıldığı meşhur hikâyedir.

SSCB’nin ilk günlerinde buğday tohumlarının soğuğa alıştırılarak kışın da ürün vereceğini iddia eden Lysenko adlı bir kaçık zuhur etti. Stalin’i ikna etti. Ülke tarımı Lysenko’ya teslim edildi. Neticede ülke kıtlığın kucağına düştü ve milyonlarca insan açlıktan öldü.

Bir yönetim kitabında değişimin dikkatle yapılması gerektiği anlatılırken, bir odanın eşyasının yeniden tanzimi misal olarak verilir. “Fakat” der yazar, “değiştireceğiniz şey bir kurum ise, eşyaların her biri ile diğerleri arasında görünmez bağlar vardır. Halıyı çekmeye çalıştığınızda üzerindeki masa ve sandalyeleri fark edersiniz. Sandalyeyi kaldırmaya çalıştığınızda masaya bağlı olduğunu anlarsınız.

Sosyoloji ve sosyal psikoloji, cemiyetlerdeki unsurlar arasında etkileşimin, mobilyaları birbirine iplerle bağlı odadakinden daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Mümtaz Turhan Hoca’nın Kültür Değişmeleri’ni okuyanlar şunu farkeder:

“Kültür unsurları, modüler bloklar halinde yaşamaz. İllâ bir benzetme gerekiyorsa, vücuttaki sinir ağlarına benzetmek daha doğrudur. Kültür unsurları birbiriyle yoğun ve karmaşık ilişki içindedir ve aralarında sebep -sonuç, diğer bir deyişle illiyet (causality) bağları vardır.

Osmanlı özlemi içerisinde olanlara duyurulur.

“Bugünün toplumu dünün toplumu değildir. Bugünün dünya şartları da dünün dünyasının şartları değildir. Bir zamanlar ‘ne’ yapıyorsanız aynını yaparak bir yere varamazsınız”.

Bu yüzden, kültürler arası alışverişte bir kültürden bir unsuru alıp diğerindeki bir unsurun yerine koymak genellikle mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen, böyle yapmaya kalktığınızda alınan unsurun sizin kültürünüzde istenen yararı sağlamadığını, beklenen fonksiyonu yerine getirmediğini görürsünüz. Daha kötüsü, yerine yenisini koymak için tahrip ettiğiniz eski kültür unsurunun fonksiyonunu da kaybedersiniz. Bu kayıp, birbirine sıkı sıkıya bağlı kültür ağı içinde önceden hesaplanamayacak yıkımlara yol açabilir.

“Alınan kültür unsurunun, kendi kültürü içinde bir sebebi vardır. Yararını o sebep dolayısıyla göstermektedir. Sebebi kavramadan, alacaklarınızı görüntüye göre seçerseniz kökünden kopmuş şekiller size beklediğiniz yararı vermeyecektir.”

Toplumları bir sabah kalktığımızda aklımıza esiveren cin fikirlerle değiştirivereceğimize inanmanın tek izahı vardır: Cahil cesareti. Toplumda ilişkiler karmaşıktır.

Parantezler ve düşüp kalkan çocuklar

Toplumun unsurlarının birbiriyle münasebeti için sinir ağı benzetmesi uygundur. Bu karmaşık etkileşimlerden dolayı bazı beyin ameliyatları hastayı uyutmadan, onunla konuşarak yapılır. Çünkü beyinde dokunduğunuz noktanın nerelere hükmettiğini belirlemek zordur. Hasta uyurken yapılan bir müdahale ertesinde hastanın konuşamadığını veya yürüyemediğini görebilirsiniz.

Toplumlar için böyle deneyerek ameliyat yapma şansınız da yoktur. Onun için iki defa, üç defa düşünmeniz, sizin düşünceniz de yetmez, bilime müracaat etmeniz gerekir.

Topluma ait unsurların coğrafya üzerinde bir yerden bir yere nakli kadar zaman içinde nakli de mümkün değildir.  Özdeyişlerle yönetilen ülkemde bugün yüz yıl önce, iki yüz yıl önce açılıp şimdi kapanacak parantezlerden bahsediliyor. “Çocuk düştüğü yerden kalkar” gibi sözler sosyoloji kanunu sanılıyor.

Türkiye ne yüz yıl öncesinde, Birinci Dünya Savaşı dönemindedir-çok şükür-ne de iki yüz yıl öncesinde, Sultan II. Mahmud çağındadır. Zaten şapkayı çıkarıp fes veya fesi çıkarıp sarık giymekle problemlerimizi çözeceğimize de kimse inanmaz. Açılan hiçbir parantez kapatılamaz. Tarih ve toplum kâğıttaki yazı kadar basit değildir. Kaldı ki o parantezler Türkiye’nin hayat öpücükleridir. Sultan II. Mahmud’un açtığı parantez, İlber Ortaylı’nın eserinin ismindeki ifadeyle,  “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”nı  yaralanarak, büyük kayıplarla fakat ölmeden, diğer İslâm ülkeleri gibi koloni hâline gelmeden yirminci asra taşımıştır.

Ekonomide yukarıda anlatılan donukluğa karşı aynı Osmanlı silahlar, ordu, bürokrasi gibi alanlarda değişiklik üstüne değişiklik yaptı. O kadar ki bazı tarihçiler, biri klasik dönem, diğeri de reformlardan sonrası olmak üzere iki Osmanlı devletinden bahseder. Ve derler ki Osmanlı’yı altı asır yaşatan bu kendi kendini yenileme, kendinden yeni bir Osmanlı yaratma hamlesidir. Açılan o parantezlerledir ki Osmanlı, Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden doğdu.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının açtığı parantez de Türkiye’yi işgalsiz, esaretsiz yirmibirinci asra taşıdı, son on yıla gelinceye kadar hemen bütün göstergelerde diğer Müslüman ülkelerin önüne geçirdi. Ancak son on yılda kanun hâkimiyeti, güven ve yolsuzluk gibi uluslararası göstergelerdeki gerileme, bizi bu mevkiden aşağılara sürüklüyor.

Bugünün toplumu dünün toplumu değildir. Bugünün dünya şartları da dünün dünyasının şartları değildir. Bir zamanlar “ne” yapıyorsanız aynını yaparak bir yere varamazsınız. Bu “Nasıl?”ın taklidi olurdu. Nasılları değil “Niçin?”leri taklit etmelisiniz. Beğendiğiniz çağlarda yapılanları değil,  o yapılanları yaptıran değerleri taklit etmelisiniz. Tezahürleri değil, değerleri… Sonuçları değil, sebepleri…

Heraklit 2500 yıl önce aynı suda iki defa yıkanılmaz demiş. Çocuk da asla düştüğü yerden kalkamaz. Çocuk büyüyüp koca adam olmuş, düştüğü yerden imar geçmiş ve oraya AVM dikilmiştir. “Maymuna soba yakmayı öğretmişler, yazın da yakmış” tuhaflığına duçar olmayınız.”(2)

 

(1)   Ziya Nur: “Dündar Taşerin Büyük Türkiyesi”

(2)   Prof Dr. İskender Öksüz: “Parantezler ve Maymun’un sobası”. Kocaeli Aydınlar Ocağı İnternet Sayfası:  http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=8133

 

”Gün Sazak ve Tüm Ülkücü Şehitler Anısına”

0

hâlâ oradayım,
bıraktığın yerde öylece…
ne bir milim ilerledim
ne değişti uzaklara bakışım
ve sen orada
hep öyle
vuslatsız aşk gibi kaldın usumda
************
ah güzel TURAN
bir yanım bahar
diğeri sonbahar
bir yanım yangın
ötesi kar boran
*********
kendi izlerime basıyorum tek tek
bin yıl öteye bin yıl beriye
avuçlarımda düşler
çıkınımda yıldızlar
*********
kim/ler eskitti
heybende biriktirdiğin onca yılı
*************
yüzünü tırmalıyorum bir aynanın
yüreğim damlıyor camın üstüne
akşam;
kara gergefini işlerken
usulca gizleniyor koynuma Sığanıs
öfkesini susturup
************
hani;
ezel ve ebet benimdi
ele mi gittin, yelde mi savruldun
yoksa savrulan
ben miyim TURAN!
*********************
Sığanıs: Bir çeşit alıcı kuş. İnanışa göre avını yakalayamayınca öfkeden gölgesini kovalarmış