27.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 682

Yağmacı Demokrasi

Damaklarında implant, ağzında beyaz salya

Çok diş olmuş tek diş, Türk olmuş parya

İzmihlali kovmuş Irk’a, zincir vurma gayreti

Kahreden acı kandaşın, son bulmayan gafleti

Olymposun çocuklarında görülmemiş bir cüret

Ey Hira’nın evlatları, pes etmek yok, gayret

Anadolu’yu karış karış, kutsamıştır Türk Kanı

Sırtlancıklar yiyemez, burası! Türk Vatanı

Türk’e çorap örenin, boynuna yağlı urgan

Ey seçilmiş asil Millet!, sana uğramasın gam

Türklük ile derdi olana, mütedeyyin denir mi

Hadisin muhatabı Mehmet!, Kayı Soyu değil mi

Yağmacı “DEMOKRASİ“, ne büyülü bir kavram

Türklük; üç İhlas bir Fatiha, bunu anlamaz avam

Ve

Gök yeleli, bulut gözlü, kartal kanatlı kurdum

Yerin üstü Ayyıldız, gök altı benim yurdum

 

Türk Dünyasının Hocası

Kısa adı İKDER olan İstanbul İktisatçılar Derneği’nin, İstanbul Üniversitesi Rektörlük binasında hazırladığı programa yetişmek için Şerifali’deki evimden üç saat önce çıktım. 4 vesait değiştirdim. Enver Paşa’nın(1881-1922) Harbiye Nazırı (genel kurmay başkanı) olduğu Osmanlı Erkan-ı Harbiyesi olarak görev yapmış olan tarihi binanın ikinci katında bulunan Mavi Salondaki toplantıda yerimi aldım. Kalabalıktı. Konuklara sabah kahvaltısı biçiminde ikram yapılıyordu.

Girişin önünde kocaman “Prof. Dr. Sayın Nevzat Yalçıntaş’ı Anma ve Anlama Toplantısı” yazılı bir poster vardı. Bitişiğindeki masada ise İKDER’in açtığı bir kitap sergisi hazırlanmıştı.

Toplantıya iştirak edenlere Sabahattin Zaim Araştırma Merkezinin hazırladığı İslam ve Ekonomi Sempozyumu’nun üç ciltlik tebliğler kitabı, Küresel Kriz Sonrası İktisat Politikaları adlı çalışmalar katılımcılara ücretsiz veriliyordu. Öte yandan bir vasiyet ve vefa gereği Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın İngilizceye tercüme edilen ve Hayat Yayınlarınca neşredilen; İslam, Life AndTerror adlı turkuaz renkler içindeki itibar baskılı kitap da hediye edildi. Kitabın ilk baskısı Almanca, İtalyanca ve Arnavutçadan sonra Moskova’da Rusçaya da tercüme edilerek neşredilmişti. Kitabın özeti ise referanslarıyla “terör İslam’da yoktur, teröristler Müslüman olamazlar.” Biçimindeydi.

Toplantıda yurtdışından gelen üç aziz dostum da vardı. Almanya’dan BİG Partisi Genel Başkanı Haluk Yıldız,Özbekistan’dan Prof. Dr. Muhammed Babahan Şerif ve Tataristan’dan Prof. Dr. Ferit Yusupof.

 

Yarım Asırlık Dostluk

Haluk Yıldız eyaletlerdeki yerel yönetimlerde partilerinin temsilcileri olduğunu ve oy yüzdelerini artırdıklarını belirterek Almanya’daki bütün azınlıkların haklarını koruduklarını söyledi. Prof. Dr. Muhammet Babahan Şerif, Devlet Başkanı İslam Kerimof’un vefatından sonra Özbekistan’da mutlu gelişmeler olduğunu belirtti, sevindim. Prof. Dr. Ferit Yusupof ise bir soruma şöyle cevap verdi;

-Rusya Tarihi’nde iki defa Hıristiyan Tatarlar devlet başkanı oldu. BorisGodumof ve FelixYusupof.

Prof. Ferit Yusupof, hatırlatmam üzerine FelixYusupof ile bir yakınlığının bulunmadığına dikkat çekti.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ailesi toplantıda hazır bulundu. Eşi Meliha Hanım, çocukları Murat ve Mehmet Beyler ve sonra torunları. Toplantıya yurt içinden ve dışından gelenler salonu doldurmuştu. Önce Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ile alakalı kısa bir film izledik. Her karede hatıralarım canlındı. Hocam beni 1980 yılında Endonezya’ya birlikte yaptığımız seyahatte tanıdığını belirtirken, bendeniz Prof. Yalçıntaş’ı 1967 yılından beri tanıyordum. MTTB Sosyal İlimler Enstitüsü’nde ders verdiğinde bendeniz aynı kuruluşun basın yayın müdürlüğünü yürütüyor ve Milli Gençlik Dergisi’ni  çıkarıyordum.1970-1974 yılları arasında Tercüman Gazetesi’nde çalışırken Prof. Dr. Yalçıntaş neredeyse her gün sahibi Kemal Ilıcak ve Yazar Ahmet Kabaklı’ya gelirdi. Özel bir hukukumuz yoktu ama, tanırdım. 1996 yılında Fazilet Partisi’nden milletvekili olunca  Ankara’da her gün birlikte oluyorduk. Yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerimiz oldu. Ortak sempozyumlara katılıp bildiriler sunduk, konferanslar verdik, dost ziyaretlerinde bulunduk. Nereden bakılırsa bakılsın yarım asırlık bir dostluğumuz vardı. Acılarımız ve sevinçlerimiz ortaktı.

 

Geleceği Şekillendirmek

Toplantıda ilk konuşmayı İKDER Başkanı Hüseyin Usta yaptı. Usta 10 yıldır faaliyet gösteren kuruluşlarının İktisat Fakültesi öğrencileri, mezunları ve öğreticileriyle ilgilendiğini, insanların faydalısının hayırlı faaliyetler yapan kimseler olduğu düsturundan hareket ettiklerini belirtti ve şöyle dedi;

-Nevzat Yalçıntaş Siyasi yelpazenin her kanadında hep akil adam olmuştur. Aydın sorumluluğu içinde sorunlara çözüm üretmiştir. Aksiyoner bir devlet adamıydı.

 

Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Halil İbrahim Sarıoğlu da Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın geleneklere ve çağın gelişmelerine saygılı bir akademisyen olduğunu söyledi.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haluk Alkan ise Nevzat Yalçıntaş’ın ilim ve inancı için hayatını vakfettiğini, çok sayıda insana yatırım yaparak onların yetişmesini sağladığını belirtti.

İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mahmut Ak da, Prof. Dr. Sabahattin Zaim ile Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın birlikte öğrencilere ve üniversiteye çok emek verdiklerini, memlekete değerler kazandırdıklarını, hatta geleceği şekillendirdiklerini anlattı.

 

Diplomatik Bir Zekâya Sahip İlim Adamı

Son konuşmayı eşi Prof. Dr. Sevgi Kurtulmuş ile birlikte gelen Başbakan Yardımcısı ve Nevzat Yalçıntaş’ın öğrencilerinden Prof. Dr. Numan Kurtulmuş yaptı. Numan Kurtulmuş özetle şunları söyledi;

-150 yıllık siyasi ve fikri hayatımızdaki  mücadelede Türkiye’nin kendi değerleri üzerinde yeniden yükselebileceğine inananların safında yer almış ve milli fikir, milli siyaset geleneğinin önemli simalarından biri olmuştur. Nevzat Yalçıntaş bir devrin ve mensubu olduğu yerin özetidir. Çoğu şeye şahit oldu. Milli siyaset geleneğini sürdürdü. İki defa birlikte oldum kendisiyle. Birincisinde öğrencisiydim. Sonrasında  Fazilet Partisi’nde il başkanı olarak seçim kampanyaları yürüttük. Türkiye yeniden oluşuyordu o yıllarda. Nevzat Yalçıntaş aydın olmayı gelenekleriyle birlikte modernizmin bir gereği gibi anladı. Siyasi ve fikri platformlarda alanını, yerini ve tarzın belirledi. Kendisini, geçmişini, toprağını, insanını tanımayı hep öne çıkardı. Öyle yaşadı. Doğu-batı geçişlerinin milletimiz için faydalarını gösterdi. Türk dünyası ve İslam coğrafyasının gelişmesinde öncü oldu. Bunun gereklerini ve ilişkilerini hayata geçirdi.

Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş şöyle devam etti irticalen konuşmasına;

-Nevzat Yalçıntaş beşeri ilişkilerde kapsayıcı ve kuşatıcıydı. Herkesle iyi geçinir, fikirlerini savunurdu. Diplomatik bir zekaya sahipti. Sivil Toplum kuruluşlarında görev aldı, insanın ruhunu harekete geçirdi. Prof. Dr. Sabahattin Zaim hocamız ile birlikte muhafazakar ve milliyetçi görüşleri birbirine yaklaştırdı.

Konuşması dikkatle izlenen ve Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın vefat haberini ilk defa TRT Televizyonunda açıklayan Prof. Dr. Numan Kurtulmuş noktayı şöyle koydu;

-Nevzat Yalçıntaş hocamızın farklı özelliklerini yeni nesile aktarmalı ve yaşatmalıyız.

 

Türkiye’nin Hocasına Vefa

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş FETO’cu grubun darbe yaptığı gün Çatalca’daki yazlık çiftlik evinde vefat etmişti. Numan Kurtulmuş o geceyi teyakkuz ve diken üzerinde geçirdiklerini, yurtdışında bulunan Murat Yalçıntaş’ı arayarak başsağlığı dilediğini belirtti”Darbe tarihin çöplüğüne atılmıştır” diye de ekledi.

 

İKDER vefa gösteriyor hocalarına. Bu toplantıdan sonra Prof. Dr. Metin Kutal’a Saygı programı gerçekleşecekti. Dolayısıyla Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ı Anma ve Anlama Programında vakit geçirmeden oturumlara geçildi.

Birinci oturumu Prof. Dr. Salih Aynural yönetti. Prof. Aynural Hocaların Hocası, ve vefa öğreticisi, yaşatıcısı Nevzat Yalçıntaş’ın aynı zamanda bütün Türkiye’nin hocası olduğunu, İÜ İktisat Fakültesi Çalışma Ekonomisi bölümünün ülkemize çok önemli isimler kazandırdığını anlatarak şöyle dedi;

-Üniversitemizde Nevzat Yalçıntaş adına bir çalışma merkezi kuruldu. 1960’lı yıllarda Türkiye’de grevler yapılırdı. Bu grevlerde fabrikalar çalışmaz, üretim durur, taraflar hem işveren ve hem de emekçiler zarar görürdü. Buna bir çözüm olarak Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Japonya’daki işçi grevlerini örnek gösterdi. İşçiler hem fabrikada çalışmalarını sürdürüyor, üretimi aksatmıyor, ancak başlarına bağladıkları kırmızı bez bantlarla çalışma şartlarını kınıyorlar.

 

Tedbir, Teenni ve Tekamül

Prof. Dr. Salih Aynural ilk konuşmayı eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’a verdi. Ali coşkun Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın en kadim dostuydu.

-Nevzat Yalçıntaş milli ve manevi değerlere bağlı, inançlarından taviz vermeyen, dinin özünü yaşamaya çalışan, aynı zamanda evrensel değerlere saygılı canlı bir kütüphane, güçlü bir kültür hazinesiydi. Güvenilir bir yol arkadaşıydı. Milli kültüre sahipti. Bilge adamdı. Öğrenci kuruluşları MTTB, TMTF, sivil toplumun önde gelenlerinden Türkocağı, TGTV ve Birlik Vakfı, kamu kuruluşlarından DPT ve TRT’de örnek çalışmalar yaptı. TBMM’nde yaptığı konuşmalarla siyasete yol gösterdi.

Ali Coşkun şöyle devam etti değerlendirmesine;

-Herkes ile yıldızı barışıktı. TOBB başkanlığı için bana “Görev almazsan vebal altında kalırsın” diye uyarınca kendisine birlikte çalışmayı teklif ettim. O günlerde Başbakan Turgut Özal da Nevzat Hoca’ya Dışişleri Bakanlığı teklif etmişti. Ayrıca da YÖK Üyeliğini. Ancak Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş imkanı çok daha fazla olan bakanlığı ve YÖK üyeliğini değil de benimle birlikte olmayı tercih etti. Türk Cumhuriyetleriyle ortak ticaret ve sanayi odalarını kurduk. Ülke menfaati her şeyin önündeydi. Görüşünü kimseyi incitmeden söylerdi. Benim ve arkadaşlarımın ölçülü şakalarına tahammül ederdi. Öyle ki “Meğer bunların şakalarına tahammül ederek şeyh olunurmuş” biçiminde bir hatırlamada bulunmuştu bizlere. Tedbir, teenni ve tekamül ölçüsüydü. Hoş görülüydü. İstişareyi önemserdi. Kitle iletişim araçlarının ve bankaların özelleştirilmesine karşı çıkmıştı.

 

türk birliğinin lokomotifi

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın hizmetlerini de şöyle sıraladı Ali Coşkun;

-Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un tuzaklarla dolu olduğunu söylerdi. Arap Baharının bir iç savaş kışkırtıcılığı olduğunu çok önceden sezmişti. Terörle bölgenin bölünmek istendiğini, ikinci bir İsrail devleti kurulması için batının çabalarının farkındaydı ve bizlere hatırlatırdı. Türk Birliği’nin kurulmasına katkı verdi, önde oldu. 1 Mart Tezkeresinin TBMM’nden geçmemesine çok üzülmüştü. Bunun için Türkiye’nin çok ağır bir fatura ödediğine dikkat çekerdi. Başbakan benim ve Nevzat Yalçıntaş Hoca’nın Jakarta’daki Asya-Afrika Toplantısına katılmamızı istedi. Bu toplantıda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne geçici üye statüsüne ülkemizi dahil ettik.

 

Ali Coşkun’dan sonra Tataristan’dan gelen Kazan Devlet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ferit Yusupof konuştu;

-Rusya’da yaşayan 30 milyonu aşkın toplumun dostuydu. Onların hukukunu korurdu. Çünkü Kırımlı İsmail Gaspıralı’dan sonra bölgede en fazla tanınan Türkçü Nevzat Yalçıntaş idi. Türk ve Türklerin Tarihini çok iyi bilirdi. İlişkilerimizin güçlenmesinde çok katkısı olmuştur. Nevzat Yalçıntaş’ın ismi bir üniversiteye verilerek adı yaşatılmalıdır. Rahmet ve minnetle anıyorum.

 

Prof. Dr. Ferit Yusupof daha sonra Nevzat Yalçıntaş için yazdığı şiirini okudu.

İÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Sedat Murat da Nevzat Yalçıntaş’ın ilim sahasına katkılarıyla, yetiştirdiği ilim adamlarıyla, teoriyi pratik ve uygulama ile birleştirdiğini belirterek şunları söyledi;

-Sosyal bilgileri ve uygulaması ile Kur’ani bilgileri çok genişti. Türk İslam Sentezi tezini geliştirdi. Milli gelir, ücretler konusunda ilmi çalışmaları vardı. Sonra sosyal konulara girdi. Sosyal siyasette önemli gelişmeler sağladı. Ancak kendisinden sonra(1984) söz konusu gelenek fazla sürdürülemedi.

Prof. Dr. Sedat Murat bir anısını da anlattı. Bir yandan asistan iken ilmi çalışmalarını sürdürüyor, bir yandan da askerlik onu düşündürüyordu. Ancak verecek parayı bir türlü bulamayınca, sorunu Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın katkıları çözüyordu.

 

Aile İlişkileri

Birinci oturumun son konuşmasını büyük oğlu İstanbul Ticaret Üniversitesi Dış Ticaret Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Murat Yalçıntaş yaptı. Murat Yalçıntaş’ın bu üniversitenin kurulmasında, gelişmesinde, Sütlüce’deki yerinin alınmasında büyük katkıları olmuştu.  Murat Yalçıntaş şöyle dedi Nevzat Yalçıntaş’ın aile ilişkilerini anlatırken;

-Hayatı dolu dolu yaşadı. Her anında hizmet için vardı. Ailesiyle fazla vakit geçiremedi. Oğlunun doğumunda bile Amerika’daydı. Babam ailesiyle birlikte olunca bize bir şeyler öğretmek isterdi. Her haliyle bizlere tebliğ yaptı. Bir defasında Fransızca bir kelimeyi anlamamıştım. Kendisine sordum. “Lügate bak” dedi. Önce üzülür gibi oldum ama, sonra bu kelimeye bakar iken başka kelimelerin de manası öğrenmenin yolunu bana açtığını gördüm. Bana tavsiyesi “büyüklerle arkadaşlık et, bir şeyler öğren.”

Murat Yalçıntaş babasının kendisini toplantılara götürdüğünü, arkadaşları ve dostlarıyla tanıştırdığını, aynı çevreyi solukladığını hatırlatarak şunları söyledi;

-Kimseye kızmazdı. Kavga etmezdi. Bir defa hariç bana kızdığını hiç hatırlamıyorum. O da şöyle oldu. 5 yaşında falan idim. Yemek yemiyordum. Bakıcı kadınımız ısrarla bana yemek yedirmek istiyordu, Ben de geri çeviriyordum. Israrı karşısında “Sen bir hizmetçisin, bana zorla yemek yediremezsin” deyince babam bana ilk defa çok kızdı “O nasıl söz evladım” dedi.

İkinci bir olayı da şöyle anlattı Murat Yalçıntaş.

-Annem yabancı biriyle evlenmeme çok kızmıştı. Babam ise öyle değil. Sadece “iyi düşündün mü.” diye sordu. Ben de düşündüğümü söyledim. Ben olsam aynısını yapamazdım. Bana tavsiyeleri vardı. Bunu bazen yaşayarak gösterirdi.

 

Bir Vefa Abidesi

Bir defasında 12 Eylül Darbesi olmuş, Başbakan Süleyman Demirel de Zincirbozan’dan tutuklanmıştı. Babam saatlerce telefonun başından ayrılmayarak Süleyman Demirel’e ulaşmaya çalıştı. Telefon bağlandığında konuşurken “Her zaman emrinizdeyim  Başbakanım” dedi. Babama bunu nasıl söylediğini, zor günlerden geçtiğimizi hatırlatınca “Beni işe alan, ilk maaşımı veren, müdürlüğümü yapan birine vefa göstermeliyim. Vefalı olmam gerekiyor” dedi. Düğün, ölüm ve zor günlerde hep arkadaşlarının, dostlarının yanında oldu.

 

Murat Yalçıntaş babasının arkadaşlarının çocuklarıyla Yıldırım Coşkun, Murat Aksu ile de arkadaş olduğunu belirtti. Babasının bir vasiyet olarak gösterdiği  önce Rusça olarak da basılan “terör” isimli kitabının batı kütüphanelerine girmesini çok istediğini de hatırlatarak İngilizceye de tercüme edilen “İslam Life AndTerror” adlı eserin böyle bir hizmet göreceğini anlattı.

 

Doç. Dr.Murat Yalçıntaş, babası Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Suudi Arabistan’da İslam Kalkınma Bankası’nda çalışırken yaz tatillerinde oraya gittiğini anlattı.

-Ankara’dan CHP’li bir konuk gelmişti. İsmini vermeyeceğim. Babam onunla ilgilenmemi söyledi. Mekke’de  zemzem suları kuyularının olduğu yere indik. CHP’nin üst yönetimindeki bu konuk zemzem suyu ile gusül abdesti aldı. Ben de ona tas ile su taşıdım. Yorulmuştum da. Babam ile buluştuklarında olayı anlattı ve “Bana CHP’li olduğumdan dolayı sataşanlara artık “Ben zemzem suyu ile gusül aptesti almış bir adamım” diyeceğim!” biçiminde konuşmuştu.

Bu anektod mavi salonda çok alkış aldı.

Bu olayı hazırladığım ve Doğan Kitapta  yayınlanan “Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Yürüyüş Yolu” çalışmamda yazmıştım. Söz konusu CHP’li kurmay Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay (Elazığ 1927-Kırıkkale 1977) idi. 1973’te Başkent’te kazandığı belediye başkanlığını dört yıl sürdürdü. Kırıkkale’deki bir trafik kazasında eşi ve oğlu ile birlikte hayata veda etti. Ankara Kocatepe Cami için açılan yarışmada modern tasarımıyla birincilik kazandı. Ancak muhafazakar cephelerden tepki görmesi üzerine temeli atılan camiden vaz geçilerek Kocatepe Camii için klasik mimariye dönülmüştü. Kocatepe Camii  bu tarzda inşa edildi. Vedat Dolakay’ın yaptığı projede Pakistan’da İslamabad’da Faysal Camii olarak hayata geçirilmiştir.

 

Öğrencileri Anlatıyor

Toplantıda bu hatırlatma ile birlikte Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın sosyal ilişkilerde aranılacak vasıflarda sıraladığı 5 husus aklıma düştü; 1)İman, 2)Dürüstlük, 3)Merhamet ve şefkat, 4)Vefa ve 5)İyilikseverlik.

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın bundan başka hayata bağlı olunacak bir de 5 İ formülü vardı. O da şöyleydi; 1)İman, 2)İlim(mezara kadar öğrenme), 3)İbadet, 4)İş(amel, uygulama) ve 5)İttihat(birlik).

 

Birinci oturum bitince yine Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın öğrencilerinden Prof. Dr. Halis Yunus Ersöz başkanlığında ikinci oturum hemen başladı. İlk konuşmayı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın talebelerinden İstanbul Gedik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Berrak Kurtuluş yaptı.

-Hocam Nevzat Bey, ailesine ve dostlarına çok düşkündü. İnsanları başarılı olmaya teşvik ederdi. Nazik bir insandı, gönül almasını çok iyi bilirdi. Hem devlet ve hem de yer sofrasının adabını en iyi bilenlerdendi. Kişi ve kuruluşlara zarf içinde verdiği yardımları kimseye  hissettirmezdi. Konuklarını çok önemser, karşılanmasına ve uğurlanmasına duyarlıydı. Toplantılara mutlaka ikinci bir  arkadaşımızla gitmemizi tavsiye ederdi. Her yıl düzenlediği iftar programında bizleri buluştururdu.

 

İktisat Fakültesinde öğrencisi olan Alaattin Büyükkaya da Nevzat Yalçıntaş’ın nezaket içinde bir ilim adamı olduğunu belirterek, bağımsızlığını kazanan Azerbaycan’da Şehitler Tepesindeki camiinin yapılmasına katkı verdiğini söyledi.

Türkiye’nin Hocası Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ile hatıralarının paylaşılması bölümünde Prof. Dr. Süleyman Özdemir de hocasının iyi bir aydın, önemli bir akademisyen, örnek bir model, yüce şahsiyet olduğunu belirterek derste tatlı-sert olduğunu belirtti. Prof. Yalçıntaş’ın iyi bir dinleyici ve değerlendirme ustası olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Süleyman Özdemir hocasının bir akil adam olduğunu, 28 Şubat gelişmesinde herkese uhuletle yol gösterdiğini, öğrencilerine ahlaklı ve ilkeli olması gerektiğini tavsiye ettiğini söyledi.

 

Dünyaya Türkiye’yi Sevdiren İnsan

Prof. Doğan Kargül, Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın sınırsız bir erdeme sahip olduğunu ilmelyakin, aynelyakin ve hakkelyakin,  yani üç şekilde gözle, ilimle ve her şeyi bilen bir ilim adamı olduğunu anlattı. Özbekistan’da birlikte seyahat ettiklerini hatırlatan Prof. Dr. Doğan Kargül Buhara’da Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın muhtaç bir din adamına yardım ettiğini bizzat yaşadığını belirtti ve “Nevzat Yalçıntaş vatansever, iyiliksever, hoşgörülü bir insandı. Hatır da harcandıkça tükenir” dedi.

Özbekistan’dan sırf bu program için teşrif eden Prof. Dr. Muhammet Babahan Şerif de şöyle konuştu:

-Nevzat Yalçıntaş hocamızın kalbi  sevgiyle doluydu. Dünyaya ve Türk Coğrafyasına Türkiye’yi sevdiren insandı. Bağımsızlığımızı kazandıktan sonra Taşkent’e geldi. Kutladı.  Dersler verdi ve bizim pazar ekonomisine geçmemizi sağladı. Çünkü Moskova bizden bir kilo pamuğumuza karşılık bir kilo buğday veriyordu. Oysa normalde bir kilo pamuğun 13 kilo buğday yaptığını hocamızdan öğrendik. Bu hatırlatmayı Özbekistan yönetimine anlattı, kabul ettirdi. Türk işadamlarını Özbekistan’a gönderdi. İlişkilerimizi geliştirdi. Türk dünyasının geleceğiyle alakadar oldu.

Prof. Dr. Muhammet Babahan Şerif’e göre Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş hem iktisadı, ve ekonomiyi bilen, hem de edebiyatı, sanatı, kültürü bilen bir ilim adamıydı. Türk Dünyasının Nevzat Yalçıntaş hocasıydı. Prof. Dr. Muhammet Babahan Şerif bir de öneride bulundu; “Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş adına uluslararası bir iktisat-ekonomi ödülü tertip edilmelidir.”

 

Vefa Devam Ediyor

Prof. Dr. Sayın Nevzat Yalçıntaş’ı Anma ve Anlama Programı belirlenen süresi içinde tamamlandı. Bu vesileyle onlarca dostu bir araya gelerek hasret giderdi. Öğle yemeği ise İstanbul Üniversitesi’nin tarihi binasındaki lokantasında çok sayıda konuğun katılımıyla yenildi.

Sonra konuklar gruplar halinde Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Topkapı’daki mezarını ziyarete gittiler. Rahmetli Başbakan Adnan Menderes ile karşılıklı  yatıyorlar. Mekanları cennet olsun. Prof. Dr. Ferit Yusupof ve Prof. Dr. Muhammet Babahan Şerif  dua ettiler.  Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın Aile Kabristanına her gün insanlar ziyaretle dualarda bulunuyor, hakka yakarıyorlar.

Prof. Dr. Ferit Yusupof Şanlıurfa’yı görmemişti. Her İstanbul’a gelişinde konu edilirdi. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş da ilk fırsatta böyle bir seyahat yapmayı programlayabileceklerini belirtirdi. Ömrü kafi gelmedi, hakka yürüdü. Bu arzuyu çocukları yerine getirdi. Rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın özel kalem müdürü Nevzat Gökalp mihmandarlık yapmak üzere görevlendirildi ve ikisi birlikte Şanlıurfa’ya uçtular. Prof. Dr. Ferit Yusupof ve Nevzat Gökalp’i Şanlıurfa’da da yine Nevzat Yalçıntaş’ın dostları karşıladı. Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi Aziz İlgazi, Eyüp Azlal ve Hasan Mısır ilgilendi misafirleriyle.

Prof. Dr. Muhammet Babahan Şerif ise Türkiye’de yayınlanan bir kitabının imzalamak üzere Malatya kitap Fuarına uçtu.

 

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın 15 Temmuz 2017 günü aramızdan ayrılışının sene-i devriyesi olacak. Mekanı cennet olsun. Peygamberimize komşu bulunsun, nurlar içinde yatsın. Her geçen gün yokluğunu hissediyoruz. Ne zaman hızlı gelişmeler ve konjonktür konusunda bir sorunumuz olsa kendisine koşardık. Anlatırdı yorulmak bilmeden, defalarca sorulsun defalarca anlatırdı. Üstelik bu anlattıklarının tümü hem Kurani, hem edebi, ilmi, sosyal, kültürel bilimlerle örtüşürdü. Algılamada hiç yabancılık çekmezdiniz. Rabbim rahmet etsin muhterem hocamız Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a. Bir defasında bana ettiği duayı anlattı “Yarabbim beni ahirette ailemle, dostlarımla, arkadaşlarımla birlikte haşret!” Amin diyorum bütün yüreğimle; Amin.

 

Ulu Pir Ahmet Yesevi ve Ramazan Dede

Ramazan Dede, şirin ve güzel bir ilçe olan Gerede’mizin, şu anda mesire yeri olarak kullanılan, ormanlık alanındaki türbe-mezarda yatmaktadır. Son dönemde elden geçirilip, çevresi düzenlenmiştir. Mezar taşında ölüm tarihi 1176 yazar. Hemen bitişiğinde, ilçemizin 70’li yıllardaki önemli iş adamlarından, Ağızviran Güneyköy’lü (Asıl adı Oğuz Ören olmalı) rahmetli Tahsin Dolgun tarafından şirin bir mescit yaptırılmıştır. İşte bu mezar, ilçemiz insanları ve buraya gelen insanlar tarafından ziyaret edilen ve dua edilen bir mekândır. Bu güzel mesire yerinin yeni adı Esentepe olmakla beraber, halkımız nezdinde burası hep Ramazan Dede olarak bilinir. Ramazan Dede’nin ölüm tarihine bakıldığında Horasan Erenlerinden olduğu anlaşılır. Horasan Erenleri denildiğinde ise Hoca Ahmet Yesevi’nin yetiştirip Anadolu’ya, İslami anlayışı öğretmek, yerleştirmek ve geliştirmek üzere gönderdiği ALPERENLER akla gelir.

Buradaki mezar taşı tarihinden de anlıyoruz ki Gerede ilçemiz ve havalisi 1100’lü yıllarda Türklerin gelip yerleşmeye başladığı, Anadolu Selçuklu Devleti döneminde fethedilmiş bir bölgedir. Demek ki atalarımız o yıllarda gelip buraları vatan yapmışlar ve bizlere bırakmışlardır. Bizlerin manevi dünyasında, İslami anlayışımızda önemli yeri olan,  bu Horasan erenlerini yetiştirip buralara gönderen Hoca Ahmet Yesevi kimdir? Kendisini ne kadar tanıyor, biliyoruz? O’nun yazdığı Divan-ı Hikmet isimli eserini ne kadar biliyor, tanıyoruz?

Hoca Ahmet Yesevi (1093-1166) yılarında yaşamış, yaptıkları ve yazdıkları ile Hazret-i Türkistan, Ulu Pir olarak da bilinen, Yesevilik denen tasavvufi öğretinin kurucusudur. Bu büyük zat, 2016 yılında, Türkiye’nin teklifi ve Azerbeycan, Kazakistan ve Kırgızistan’ın desteği ile UNESCO tarafından Anma ve Kutlama programına dâhil edilmiş, ölümünün 850. yıldönümünde muhtelif etkinliklerle anılmıştır. Bunlardan biri de Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın himayesinde yapılan ve Divanı Hikmetten bazı şiirlerinin bestelenip icra edildiği ”Sevdayı Muhammet” programıdır.

Hoca Ahmet Yesevi, Türklerin Müslümanlık anlayışının oluşmasında çok etkili olmuş bir zattır.  XI. yy.’da Horasan’da yaşayan ve bu bölgeden başlayarak tüm Türklerin yaşadığı coğrafyada etkisi olan bir DİN ÂLİMİDİR. Bunda öğretisini Türkçe yapmasının yanında yetiştirdiği öğrencileri bu bölgelere gönderip görevlendirmesinin rolü büyüktür. Horasan erenleri denilen öğrencileri Anadolu’muzun muhtelif yerlerine gelip yerleşerek bu öğretiyi yaymışlar ve Müslümanlığın doğru anlaşılıp yaşanmasını sağlamışlardır.

Ulu Pir’i daha iyi tanımak için O’nun Divan-ı Hikmet isimli eserinden birkaç örneği paylaşmak isterim;

İnsan sevgisini anlatan;

“kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma,

Çünkü kalbi kırmak Allah’ü taala’yı kırmaktır.

Gönlü kırık zavallı garip birini görsen,

Yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol”

Birlik ve dirliği anlatan;

Bu yeşil kubbede ses bırakan pir,

Hikmetli sözlerle anlatıp bir bir,

Vahyin dili ile Türkçe seslenir,

Der ki Türkistan’a birlik yolu bu…

 

Tekbir sesleriyle sulanan bozkır,

Rüzgâra karışıp Hu yankılanır.

Yesevi türbeden nuruyla balkır,

Der ki Türk karındaş! Birlik yolu bu,

Ayrılma Kur’an’dan dirlik yolu bu.

 

Adalet ve cömertliği;

Dünya ehli halkımızda cömertlik yok,

Padişahlarda vezirlerde adalet yok,

Dervişlerin duasının kabulü yok,

Türlü bela halk üstüne yağdı dostlar.

Kul hakkının Önemi;

Dünya malını yeme, doğrudan başkayı deme,

Kişi malını yeme, Sırat üzre tutar ha!

Aile ve kardeşler, hiç kimse olmaz yoldaş,

Yiğit ol, garip ol, ömrün yel gibi geçer ha!

Hayatı anlatan;

Bu dünyadan sefer edip öleceğin vakit, kara gündür,

Kadın, çocuk, mal, mülk hepsinden vazgeçtiğin gündür,

Ne kadar hükmün geçse, gücün olsa da ecel seni serbest bırakmaz,

Devleti ve dünyayı alt üst etsen bile, o gün ölüm günündür.

Bu şiirlerinde görüldüğü gibi Hoca Ahmet Yesevi dinimizin güzel ahlakını, sevgi ve hoşgörüsünü, anlayış ve dayanışma ruhunu Çağatay Türkçesi ile yazmış ve bu öğretiler, Türklerin İslami değerleri benimseyip yaşamasında büyük yer tutmuştur. Bu öğretiler önce Horasan Erenleri dediğimiz insanlar vasıtası ile daha sonra da Hz. Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli gibi rehber insanlarımızın öğretileri ile bu güne kadar gelebilmiştir. Bizlerinde bu öğretileri bu günün diline ve şartlarına uygun yorumlar ile bunları bilip öğrenip insan anlayışımızı, hayat anlayışımızı şekillendirmemiz gerekmektedir. Bunu yapabildiğimiz oranda çağımızın medeniyet anlayışına katkı verebiliriz inancımı paylaşır bu konuda yapılan çalışmaların artması duygularımla saygılar sunarım.

 

İslamcıların Şatafatlı Mağlubiyeti

15 senelik Ak Parti iktidarında gerçekleşen en olumsuz değişimlerin başında değerlerin yıpranmasını sayarım.

Eskiden Müslüman kimliği belirgin olan, ibadetlerinde devamlı, İmam Hatip Okulu, İlahiyat Fakültesi mezunu olduğunu gördüğümüz insanların ahlaklı, dürüst, haramdan sakınan, kul hakkına riayet eden kişiler olduğu yönünde bir peşin hükmümüz vardı. Bu insanlara diğer insanlara nazaran daha fazla güvenirdik.

Müslüman” kimliğini öne çıkaranlara güvenin azaldığı, İmam Hatipliye, başörtülüye, namaz kılan siyasetçiye saygının kalmadığı bir süreç yaşıyoruz.

Beş vakit namaz kılan bazı samimi Müslümanların “Camiler siyaset meydanı haline geldi” diye Cuma namazına gitmez olduğu, Müslümanların Camiden ve diğer Müslümanlardan soğuduğu bir süreç bu.

Son 15 senede İslam ile İslamcılığın farklı olduğunu, “İslamcılığın İslam’ı da değersizleştiren öğüten bir mekanizmaya dönüştüğünü” gördük.

Çünkü “İslam ‘barış’ derken, İslamcılık ‘çatışma’ diyordu. “İslam ‘dürüstlük’ derken, İslamcılık ‘her yol mubah’ diyordu.

İslam ‘liyakat’ derken, İslamcılık adam kayırmayı mazur gösteriyordu.

İslam toplumlara huzur vaat ederken, İslamcılık huzursuzluk kaynağı olup çıkmıştı.”

Bu tespitler benim değil. Levent Gültekin‘in yazdığı “ŞATAFATLI MAĞLUBİYET – “İslamcıların İktidarla İmtihanı” kitabından aldım.

Levent Gültekin “ortaokul yıllarından beri İslamcı hareketin içindeydim” diyen bir yazar. Yeni Şafak‘ta Genel Müdürlük, AKP iktidarının kontrolündeki Star Medya ve Cine5 Medya Gruplarında üst düzey yöneticilik yapmış eski bir İslamcı. Her görüşüne katılmasam da, bu kitabın girişinde yaptığı muhteşem değerlendirmeden çok etkilendim.

Levent Gültekin’in “İslamcılık iktidara gelip içindeki canavar ortaya çıkınca biz mevzuyu anladık.” “Bir inancın ideolojileşmesinin esasında inanca da çok zarar verdiğini apaçık gördük” diyerek bir özeleştiri havasında yaptığı tespitler oldukça sarsıcı.

**********************************

İktidarla İmtihan

İslamcılar iktidar olmadan ciddi bir fikri hazırlık yapmamıştı. Levent Gültekin bu süreci şöyle tarif ediyor:

“Dinin memleket meselelerinde çözüm kaynağı olacağını sanıyorduk ama tüm bu değerlerin uygulamasının nasıl olacağına kafa yormamıştık.

Dinden aldığımız birkaç değerle hayatı bütünüyle dizayn edip tüm sorunların altından kalkabileceğimizi zannediyorduk.

İnancımızı, itikadımızı tüm beşeri ve dünyevi sorunları çözebilecek bir uzlaşı imkânı gibi algılıyorduk.

Mesela ‘öteki’ ile ilişkimiz nasıl olacak? Hayatın gerçekleri ile İslamcılık ideolojisi çatıştığında nasıl davranacağız? Bunlara hiç kafa yormamıştık.

Mimari, eğitim, ekonomi, sanat gibi sorunlara ne tür çözümler getireceğimizi düşünmemiştik.

Laikliğin dünyadaki olumlu örneklerini görmüyor, bizdeki katı ve baskıcı modeli laiklik sanıyorduk.

Ne yazık ki demokrat değildik, olamıyorduk.”

Böyle hazırlıksız ve önyargılarla yüklü İslamcılar iktidar gücüne eriştiler. Hem de demokrasi tarihimizde hiçbir iktidara nasip olmayan bir güçle muktedir oldular.

Levent Gültekin “bu aslında din üzerinden bir iktidar mücadelesiymiş. Şimdi geldiğimiz noktada İslamcılık sorunları çözen değil bilakis daha da çoğaltan bir ideoloji olarak bütün bir ülkeyi esir aldı” diyor.

Manevi değerleri öncelemiş gözüken İslamcıların değerler üzerinden yapılan eleştirilere verdikleri cevaplar da değişti.

“Mesela ‘dürüstlük’, ‘özgürlük’, ‘iç barış’, ‘eşitlik’ dediğimizde ‘ama yol yaptık’ diyorlar.

‘Tamam, ama yıllardır savunduğumuz değerler yok oldu” dediğimizde ‘sen ekonomiye bak’ diyorlar.

Hak yiyorlar. Adam kayırıyorlar. Yalan söylüyorlar. Gene de kendilerini ne suçlu, ne hatalı, ne de günahkâr hissediyorlar.

İslamcılık için İslam’ı bile gözden çıkarıyorlar.

Artık iktidara, yani muktedire hizmet bir anlamda İslam’a hizmet olarak görülüyor.

İslamcılık şatafatlı bir iktidarla beraber ağır bir mağlubiyet yaşıyor.

Çünkü bütün inandırıcılığını yitirdi. Topluma barış ve huzur getireceğine olan inanç yerle bir oldu.”

**********************************

Laikliğin Keşfi

İslamcıların Türkiye’yi getirdikleri mevcut durumdan çıkış için Levent Gültekin‘in gösterdiği yol tamamen evrensel ve milli değerlerin ihyası ve “öteki” dediklerimize saygı üzerine.

Ötekinin yaşam hakkına saygı duymayan, herkesin eşit, özgür ve huzur içinde bir arada yaşamasına fırsat vermeyen bir İslamcılığın peşinden sürüklenemeyiz.

İslam’ın kendi yorumumuz olan halini, başkalarının yorumundan üstün gördüğümüz ve dayattığımız zaman din barışın değil, çatışmanın aracı oluyor.

Beşeri ilişkilerimizi toplumsal, bilimsel, kültürel değerler üzerinden kurmamız; İslam’ın bize kazandırdığı değerler varsa, onları kişisel erdemler olarak yaşamamız gerekir.

Sekülerliği din karşıtlığı değil; siyasete, ticarete, aslında tüm beşeri münasebetlere dini bulaştırmamak olarak görmek, algılamak gerekiyor.

İnancımıza da aykırı düşmeyen dürüstlük, liyakat, nezaket, eşitlik, özgürlük gibi evrensel değerler etrafında bir tutum ve görüş belirlememiz gerekir.”

Bu değerlendirmeleri beğendim ve özetleyerek sizlerle paylaşmaya çalıştım. Çünkü benim de hep bu görüşler çerçevesinde yazmaya çalıştığıma okuyucularım şahittir.

 

Minnet Eyleme

Geçme namert köprüsünden, bırak sel götürsün seni,

Türklüğü ayakaltına, alanlar sormasın beni.

Rehber Kur’an, hedef Turan diyenler hep gelsin beri,

Minnet eyleme tilkiye, bırak bozkurt yesin seni!

*

Ülkü denen nazlı gelin, sevdan derde saldı beni,

Ülkemde ne çok hain var, uyanık olup görmeli.

Mert olan başım üstüne, bu sahte yüzler yer beni,

Minnet eyleme soysuza, soysuza uyan yer seni…

*

Kötü günde yok yanımda, iyi günde nidem seni?

Ülkü sahibi olanlar, arayıp bulsunlar beni.

Gelecek çokta karanlık, vay başıma vaylar beni,

Minnet eyleme merdine, namertler zaten yer seni!

*

Gönül gözün açık ise, doğru arar bulur seni,

Selam Türk’ün bayrağına, diyenlere sorun beni.

Güvenilir adam çok az, çark terse işliyor belli,

Minnet eyleme kimseye, kimseler duymaz ki seni…

 

Müspet Hareket

0

İçtimaî / toplumsal ve sosyal hayat bakımından, inat ve tarafgirlik / taraf tutmak son derece zararlıdır. Eğer denilse: Hadis’te “İhtilâfu ümmeti rahmetün.” / “Ümmetimin ihtilâfı (anlaşmazlığı, görüşlerinin farklı farklı oluşu) rahmettir.” denilmiş. İhtilâf / fikir ayrılıkları ise tarafgirliği, taraf tutmayı iktiza ediyor / gerektiriyor.

Hem, tarafgirlik / taraftarlık ve taraf tutma marazı / hastalığı; mazlum / zulme uğramış avamı / halkı zalim havassın / üst tabakanın şerrinden / kötülüklerinden kurtarıyor. Çünkü bir kasabanın ve bir köyün ileri gelenleri birleşseler mazlum halkı ezerler.

Taraf tutma olsa, mazlum bir tarafa sığınır, kendisini kurtarır.

Hem, fikirlerin çarpışmasından, akılların farklı ve değişik düşünmesinden hakikat tamamiyle ortaya çıkar.

Hâlbuki Hadis’teki ihtilâf / anlaşmazlık ise, müspet ihtilâftır. Yâni, her biri kendi mesleğinin tamir ve revacına / itibar kazanmasına çalışır. Başkasının tahrip ve iptaline değil. Belki eksiğini gidermeye ve ıslahına çalışır.

Fakat menfî ihtilâf / anlaşmazlık ise -ki kin güdercesine, düşmanlık edercesine birbirinin tahribine ve aleyhine çalışmaktır. – Hadis’in nazarında reddedilmiştir.

Çünkü birbiriyle boğuşanlar, müspet, yapıcı ve olumlu hareket edemezler.

Tarfgirlik, eğer hak namına olsa, haklılara sığınak olabilir. Fakat, şimdiki gibi kin güdercesine, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melce’ ve sığınaktır ki, onlara dayanak noktası olur.

Çünkü kindar bir şekilde tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer karşı tarafa melek gibi bir adam gelse, ona -hâşâ- lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.

Hak namına, hakikat hesabına olan fikirlerin çarpışması ise, maksatta ve esasta ittifak / birlik oluşturmakla beraber; vesile, usul ve metodlar ihtilâf eder / farklı farklı olur. Hakikatin her köşesini gösterir. Hakka ve hakikate hizmet eder.

Fakat tarafgirane ve garazkârca firavunlaşmış, kötülüğü çok emreden nefis hesabına, kendini beğendirmeye çalışan ve övünen, şöhretsever bir tarzdaki fikirlerin çarpışmasından; hakikat parıltıları değil, belki fitne ateşleri çıkar.

Çünkü maksatta ittifak / birleşme lâzım gelirken, öylelerin fikirlerinin dünyada dahi kavuşma noktası bulunmaz. Hak namına olmadığı için, son derece ölçüsüz ve aşırı gider. İyileşmesi mümkün olmayan bölünmelere sebebiyet verir. Âlemin hâli buna şahittir. Kısaca: “Allah için sevmek.” “Allah için buğzetmek.” “Allah için hüküm vermek.” olan yüksek, yüce prensipler takip edilecek temel prensipler olmazsa, nifak / bozgunculuk, şikak ve ayrılıklar meydan alır.

Evet, “Allah için buğzetmek, Allah için hüküm vermek” gibi düstur ve temel kurallar nazara alınmazsa, adalet ederken zulmedilir. Kaldı ki Allah’ın rızası, sırf O’nun için yapmakla yani ihlâsla kazanılır. Tâbi olanların çokluğu ve başarılar ile değildir. Çünkü onlar, İlâhî vazifeye aittir. İstenilmez. Belki bazen verilir. Evet, bazen bir kelime kurtuluş sebebi ve rızaya sebep olur. Sayı çokluğunun önemi, o kadar da dikkate alınmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşad ve aydınlanması, bin adamın irşadı kadar Allah’ın rızasına sebep olur.

Hem ihlâs / içtenlik ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifade edip yararlanmalarına taraftar olmaktır. Yoksa “Benden ders alıp sevap kazandırsınlar!” düşüncesi nefsin ve benliğin bir hilesidir.

Ey sevaba hırslı ve âhiret amellerine kanaatsiz insan! Bazı peygamberler gelmişler ki, birkaç kişiden başka kendisine uyanları olmadığı hâlde, yine o peygamberlik gibi mukaddes yüce hizmetin sayısız ücretini almışlar.

Demek hüner, uyanların çokluğu ile değildir. Belki hüner, Allah’ın rızasını kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırsla “Herkes beni dinlesin!” diye, görev ve vazifeni unutup, İlâhî vazifeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenabı Hakkın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah’ın işine karışma.

 

Kutadgu Bilig

0

Günümüz Türkçesi ile adı, ‘Devlet Olma Bilgisi‘ veya ‘Mutlu Olma Bilgisi‘ şeklinde ifade edilebilen Kutadgu Bilig; 11. yüzyılda Karahanlı Uygur Türklerinden Yusuf Has Hacib’in, Mesnevî tarzında yazıp Doğu Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han (diğer adı ile Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan’a takdim ettiği Türkçe eserdir.

 

Kitap, ‘Siyasetname’ olarak anılan edebî türün ilk eseridir. Diğer özellikleri şöylece özetlenebilir:

1-Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonraki ilk yazılı eserdir.

2- Allegorik[1] ve didaktiktir.[2]

3- Bazı bölümlerinde ansiklopedik bilgiler içerir.

4- Eser, 4 soyut kavram üzerine kurulmuştur. Bunlar; Kün Togdı (hükümdar, kanun, adalet); Ay Toldı (mutluluk, saadet); Odgurmış (akıbet, hayatın sonu); Ögdülmiş (Akıl, zekâ)

5- Kitapta; nasıl mutlu olabileceğimiz, hayata nasıl tutunabileceğimiz anlatılmaktadır.

 

Yusuf Has Hâcib, eserinde kitabın adını ve manasını şöyle açıklamaktadır: ‘Kitabın adını Kutadgu Bilig koydum. Okuyana kutlu olsun ve ona yol göstersin. Ben sözümü söyledim ve kitabı yazdım: Bu kitap, her iki dünyayı tutan bir eldir. İnsan her iki dünyayı devletle elinde tutarsa; mes’ud olur, bu sözüm doğrudur.’

 

Ord. Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat, (1900-1964) Kutadgu Bilig’in ‘Kutlu olma bilgisi‘ anlamına geldiğini söylemiştir.

 

Prof. Dr. Sadri Maksudî Arsal’a (1878-1957) göre; Kutadgu Bilig’deki ‘kut‘ kelimesi, ‘siyasî hâkimiyet‘ kavramını ifâde etmektedir ve tâlih, saadet ve bahtiyarlık ikinci planda kalan ve ancak sonraları ortaya çıkan talî mânâlardır.

 

Kitap, baştan sona 4 sembolik şahsiyetin karşılıklı konuşma ve münârazalarından oluşmuşmaktadır. Eserde Tanrı, Muhammed Peygamber, Dört Halîfe ve Kara Buğra Hân methedilikten sonra; iyilik etmenin faydaları; bilgi ile aklın meziyet ve faydaları; devletin sıfatı; adalet vasfı; hükümdarın vasıfları; vezirin, kumandanın, ulu hâcibin[3], kapıcıbaşının, elçilerin, kâtibin, hazinedârın, aşçıbaşının, hizmetkârların vasıfları; dünyanın kusurları; ahiretin kazanılması; beylere hizmet etmenin usûl ve nizâmı, hizmetkârlarla nasıl geçinileceği, avâm[4] ile nasıl münâsebet kurulacağı, Ali evlâdı, âlimler, tabipler, efsûncular[5], rüya tâbircileri, müneccimler[6], şâirler, çiftçiler, satıcılar, hayvan yetiştirenler, zenâat erbâbı, fakirler ile münâsebet; evlilik; çocuk terbiyesi; hizmetçilere nasıl muâmele edileceği; ziyafete gitme âdabı; ziyafete dâvet usûlü; memleketi tanzim etme usûlü; doğruluğa karşı doğruluk, insanlığa karşı insanlık gösterilmesi; zamanın bozukluğu ve dostların cefası konuları işlenmiştir.

 

Eser, 6645 beyit, 85 babdan oluşmaktadır. Beyit numaraları parantez içinde belirtilmekle birlikte 85 bâb aşağıdaki gibidir:

 

Mensûr[7] Mukaddime[8] (1-38)

Manzûm[9] Mukaddime (1-77)

 

(Kutadgu Bilig)

1-Tanrı Azze ve Cellenin Medhi (1-33)

2-Peygamber Aleyhi’s-Selâmın Medhi (34-48)

3-Dört Sahâbenin[10] Medhi[11] (49-62)

4-Parlak Bahar Mevsiminin ve Büyük Buğra Han’ın Medhi (63-123)

5-Yedi Yıldız ve On İki Burç (124-147)

6-İnsanoğlunun Değerinin Bilgi ve Akıldan Geldiği (148-161)

7-Dilin Meziyeti ve Kusuru, Faydası ve Zararı (162-191)

8-Kitap Sâhibinin Özrü (192-229)

9-İyilik Etmenin Medhi ve Faydaları (230-286)

10-Bilgi ile Aklın Meziyet ve Faydaları (287-349)

11-Kitabın Adı, Mânası ve Yazarın İhtiyarlığı (350-397)

12-Sözün Başı: Hükümdar Kün Togdı Hakkında (398-461)

13-Ay-Toldı’nın Hükümdar Kün-Toldı Hizmetine Girmesi (462-580)

14-Ay-Toldı’nın Hükümdar Kün Togdı’nın Huzuruna Çıkması (581-619)

15-Ay-Toldı’nın Hükümdara Kendisinin Saâdet Olduğunu Söylemesi (620-656)

16-Ay-Toldı’nın Hükümdara Devlet Sıfatını Söylemesi (657-764)

17-Hükümdar Kün Togdı’nın Ay-Toldı’ya Adâlet Vasfını Söylemesi (765-791)

18-Hükümdar Kün Togdı’nın Ay-Toldı’ya Adâlet Vasfının Nasıl Olduğunu Söylemesi (792-954)

19-Ay-Toldı’nın Hükümdara Dilin Fazîletini ve Sözün Faydalarını Söylemesi (955-1044)

20-Saâdetin Devamsızlığı ve İkbâlin Dönekliği (1045-1157)

21-Ay-Toldı’nın Oğlu Ögdülmiş’e Nasîhat Vermesi (1158-1277)

22-Ay-Toldı’nın Oğlu Ögdülmiş’e Öğüt Vermesi (1278-1341)

23-Ay-Toldı’nın Hükümdar Kün Togdı’ya Vasiyetnâme Yazması (1342-1547)

24-Hükümdar Kün Togdı’nın Ögdülmiş’i Çağırması(1548-1580)

25-Ögdülmiş’in Hükümdar Kün Togdı’nın Huzuruna Çıkması (1581-1590)

26-Ögdülmiş’in Hükümdar Kün Togdı’nın Hizmetine Girmesi (1591-1849)

27-Ögdülmiş’in Hükümdara Aklın Târifini Söylemesi (1850-1920)

28-Ögdülmiş’in Beyliğe Lâyık Bir Beyin Nasıl Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (1921-2180)

29-Ögdülmiş’in Beylere Vezir Olacak Kimsenin Nasıl Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (2181-2268)

30-Ögdülmiş’in Hükümdara Kumandanın Nasıl Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (2269-2434)

31-Ögdülmiş’in Hükümdara Ulu Hâcib’in Nasıl Bir İnsan Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (2435-2527)

32-Ögdülmiş’in Hükümdara Kapıcı-Başının Nasıl Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (2528-2595)

33-Ögdülmiş’in Hükümdara Elçi Olarak Göndermek İçin Nasıl Bir İnsan Lâzım Geldiğini Söylemesi (2596-2671)

34-Ögdülmiş’in Hükümdara Kâtibin Nasıl Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (2672-2742)

35-Ögdülmiş’in Hükümdara Hazinedarın Nasıl Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (2743-2827)

36-Ögdülmiş’in Hükümdara Aşçı-Başının Nasıl Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (2828-2882)

37-Ögdülmiş’in Hükümdara Meşrubatçı-Başının Nasıl Olması Lâzım Geldiğini Söylemesi (2883-2956)

38-Ögdülmiş’in Hükümdara Hizmetkârların Beyler Üzerindeki Haklarının Neler Olduğunu Söylemesi (2957-3186)

39-Hükümdar Kün Togdı’nın Odgurmış’a Mektup Yazıp Göndermesi (3187-3288)

40-Ögdülmiş’in Odgurmış’ı Ziyaret Etmesi (3289-3317)

41-Odgurmış’ın Ögdülmiş ile Münâzara Etmesi (3318-3511)

42-Odgurmış’ın Ögdülmiş’e Dünyanın Kusurlarını Söylemesi (3512-3645)

43-Ögdülmiş’in Odgurmış’a Dünya Vâsıtası ile Âhiretin Kazanılmasını Söylemesi (3646-3712)

44-Odgurmış’ın Hükümdara Mektup Yazıp Göndermesi (3713-3895)

45-Hükümdar Kün Togdı’nın Odgurmış’a İkinci Mektubu Göndermesi (3896-3970)

46-Odgurmış’ın Ögdülmiş ile İkinci Defa Münâzara Etmesi (3971-4030)

47-Ögdülmiş’in Odgurmış’a Beylere Hizmet Etmenin Usûl ve Nizâmını Söylemesi (4031-4164)

48-Öğdülmüş’ün Kapıdaki Hizmetkârlar ile Nasıl Geçinileceğini Söylemesi (4165-4319)

49-Ögdülmiş’in Odgurmış’a Avâm ile Nasıl Münâsebet Kurulması Lâzım Geldiğini Söylemesi (4320-4335)

50-Ali-Evlâdı ile Münâsebet (4336-4340)

51-Âlimler ile Münâsebet (4341-4354)

52-Tabipler ile Münâsebet (4355-4360)

53-Efsûncular ile Münâsebet (4361-4365)

54-Rüyâ Tâbircileri ile Münâsebet (4366-4375)

55-Müneccimler ile Münâsebet (4376-4391)

56-Şâirler ile Münâsebet (4392-4399)

57-Çiftçiler ile Münâsebet (4400-4418)

58-Satıcılar ile Münâsebet (4419-4438)

59-Hayvan Yetiştirenler ile Münâsebet (4439-4455)

60-Zenâat Erbâbı ile Münâsebet (4456-4468)

61-Fakirler ile Münâsebet (4469-4474)

62-Evlilik (4475-4503)

63-Çocuk Terbiyesi (4504-4526)

64-Hizmetçilere Nasıl Muâmele Edileceği (4527-4572)

65-Ögdülmiş’in Odgurmış’a Ziyâfete Gitme Âdabını Söylemesi (4573-4643)

66-Ögdülmiş’in Odgurmış’a Ziyâfete Dâvet Usûlünü Söylemesi (4644-4679)

67-Odgurmış’ın Ögdülmiş’e Dünyadan Yüz Çevirip, Olana Kanâat Ettiğini Söylemesi (4680-4933)

68-Hükümdar Kün Togdı’nın Odgurmış’ı Üçüncü Defa Dâvet Etmesi (4934-5030)

69-Odgurmış’ın Ögdülmiş’e Gelmesi (5031-5034)

70-Hükümdar Kün Togdı’nın Odgurmış ile Görüşmesi (5035-5131)

71-Odgurmış’ın Hükümdara Öğüt vermesi (5132-5466)

72-Ögdülmiş’in Hükümdara Memleketi Tanzim Etme Usûlünü Söylemesi (5467-5631)

73-Ögdülmiş’in Geçen Hayatına Acıyarak, Tövbe Etmesi (5632-5720)

74-Odgurmış’ın Ögdülmiş’e Tavsiyede Bulunması (5721-5761)

75-Doğruluğa Karşı Doğruluk, İnsanlığa Karşı İnsanlık Gösterilmesi (5762-5952)

76-Odgurmış’ın Hastalanarak, Ögdülmiş’i Çağırması (5953-5992)

77-Ögdülmiş’in Odgurmış’a Rüya Tâbirini Söylemesi (5993-6031)

78-Odgurmış’ın Ögdülmiş’e Rüya Gördüğünü Söylemesi (6032-6036)

79-Ögdülmiş’in Odgurmış’ın Rüyasını Tâbir Etmesi (6037-6046)

80-Odgurmış’ın Bu Rüyaya Başka Bir Tâbir Söylemesi (6047-6086)

81-Odgurmış’ın Ögdülmiş’e Nasîhat Etmesi (6087-6285)

82-Kumaru’nun Ögdülmiş’e Odgurmış’ın Ölüdüğünü Söylemesi(6286-6292)

83-Kumaru’nun Ögdülmiş’e Baş Sağlığı Dilemesi (6293-6298)

84-Ögdülmiş’in Odgurmış İçin Mâtem Tutması (6299-6303)

85-Hükümdarın Ögdülmiş’e Baş Sağlığı Dilemesi (6304-6520)

 

İlâveler

1-Gençliğine Acıması ve İhtiyarlığı (6521-6564)

2-Zamanın Bozukluğu ve Dostların Cefâsı (6565-6604)

3-Kitap Sâhibi Yusuf’un Kendisine Nâsîhat Etmesi (6605-6645)

 

Şekil ve Anlatım:

Yusuf Has Hâcib’in eseri, dil itibariyle Karahanlı devri Hakâniye Türkçesi’nin bir metni olarak sınıflandırılmıştır. Arapçanın ilim, Farsça’nın şiir dili olduğu bir dönemde, Türkçe yazılan bu eserde kullanılan alfabe, kesin olarak belli değildir. Ancak bugünkü mevcut nüshalara esas olan üçüncü defa yazılışında kullanılan alfabenin Arap harfleri ile yazıldığı kesindir. Eser, Türkçe yazılmasına rağmen, ölçüde Fars edebiyatı ölçüsü olan aruz vezni (faûlun faûlun faûlun faûl), nazım biriminde Fars edebiyatı nazım birimi ‘beyit’ kullanılmıştır. Eserin nazım biçimi, yine Fars edebiyatına ait olan ‘mesnevî’ nazım biçimidir.

 

Nüshalar:

Yazıldıktan bir süre sonra unutulmuş ve çok dar bir kesimin istifâdesiyle sınırlı kalmış olduğu anlaşılan eser, iki kere ortaya çıkarılmıştır. İkinci defa ortaya çıkarıldığında manzûm mukaddime ilave edilmiştir. Daha sonraki bir devreye ait olan üçüncü defa ortaya çıkışında ise ilk ortaya çıkışında ilâve edilen manzûm mukaddimenin eksik ve kötü bir hulâsası olan mensûr bir mukaddime eklenmiş, ancak ne zaman ve nerede yazıldığı hakkında bilgi verilmemiştir. Kutadgu Bilig’in bugün elimizde bulunan her üç nüshası, eserin bu üçüncü tedvinine[12] aittir. Aynı nüshaların birer istinsahlarıdır.[13]

 

Herat Nüshası:

Kutadgu Bilig’in ilk defa bulunan ve dolayısıyle bu eser üzerindeki çalışmalara esas olan bu nüsha, 1439’da, Herat’da istinsah edilmiştir. Bu nüshanın Anadolu’ya geçmesi, önce Tokat’a ve sonra 1474’de, Fatih Sultan Mehmed Han döneminde, İstanbul’a gelmiş olması hakkında, esere sonradan eklenmiş şu kayıt vardır: ‘Sekiz yüz yetmiş dokuz[14] yılında Abdurrezzak Şeyh-zâde Bahşı[15] için, Fenârî-zâde Kadı Ali, İstanbul’dan mektup göndererek, Tokat’tan getirttiler; mübârek olsun, devlet gelsin, mihnet gitsin.’ 1839 yılında, İstanbul’da Avusturya elçiliği müsteşarı tanınmış Türkolog ve tarihçi Von Hammer (1774-1856) tarafından ele geçirilmiş, Viyana İmparator Sarayı kütüphanesine hediye edilmiştir. Macar müsteşrik Hermann Vambery, (1832-1913) 1870 yılında, eserin bin kadar beytinin Almanca tercümesini neşretmiş, transkripsiyonunu yapmıştır. 1910 yılında Radloff, (1837-1918) transkripsiyonunu[16] ve Almanca tercümesini neşretmiştir. Türkiye’de ilk defa 1942’de Türk Dil Kurumu tarafından tıpkıbasım halinde basılmıştır

 

Fergana Nüshası:

Kutadgu Bilig’in ele geçen nüshaları arasında en önemlisidir. Bu nüshayı Türkistan’da, Fergana’da bulan Zeki Velidi Togan, (1890-1970) eser hakkında genel bir bilgi vermiştir. Buna göre, kitabın dağınık sahifeleri sonradan bir araya getirilerek dikilmiş ve dörtlükler altın suyu ile yazılmıştır. Diğer nüshalara göre daha itinalı yazılmış olan bu nüshanın baş ve son kısmı eksiktir ve nerede, ne zaman, kimin tarafından, kimin için yazılmış olduğu hakkındaki kayıtlar da, bu eksik sahifeler ile birlikte kaybolmuştur. Herat ve Mısır nüshalarında başta mensûr mukaddime, sonra manzûm mukaddime, ardından babların fihristi ve sonunda Kutadgu Bilig metni gelirken Fergana nüshasında manzûm mukaddime yoktur. Türkiye’de, 1943 yılında, Türk Dil Kurumu tarafından tıpkıbasım halinde yayınlanmıştır.

 

Mısır Nüshası:

Bu nüsha, 1896’da, Kahire’de, Hidiv (bugünkü Kral) Kütüphanesinin o zamanki müdürü Alman âlim Moritz tarafından bulunmuştur. Kütüphane tanzim edilirken, bodrum kata atılmış olan dağınık kitap ve sahife yığınları gözden geçirildiği sırada, Kutadgu Bilig’e ait parçalar toplanarak, bir araya getirilmiş ve böylece bu nüsha, kaybolmaktan kurtarılmıştır. Nüshanın bazı kısımları zâyi olmuş, başında ve ortalarında bazı sahifeler, rutubet tesiri ile zedelenmiş, geri kalan kısmı ise iyi muhafaza edilmiştir. Nüsha çok dikkatle yazılmış ve atlanılmış kelime ve beyitlerin yerleri işaretlenerek sahife kenarına eklenmiştir. 1943 yılında bu nüshanın da tıpkıbasımı Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanmıştır.

 

Kutadgu Bilig; Türkiye Türkçesine Ord. Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat tarafından çevrilmiştir. Ticârî faaliyetten çekilmiş olan Kabalcı Yayınevi tarafından 2006 yılında sert kapak içerisinde ciltli, 1285 sayfalık kitap, sahaflarda bulunabilir.

 

Antik Kitap tarafından 2008 yılında yayınlanmış 109 sayfalık özet kitap, ayrıca 46 sayfalık e-kitap vardır.

 

Türk Dil Kurumu’nun yayımladığı Kutadgu Bilig, 16 X 24 santim ölçülerinde, 576 sayfadır.

 

İş Bankasının 2015 yılında yayımladığı 12,5 X 20,5 santim ölçülerinde 520 sayfalık kitap, İş Bankası Kitap Satış mağazalarında bulunabilmektedir.

 

YUSUF HAS HÂCİB:

 

Yusuf Has Hâcib hakkındaki bilgilerin tek kaynağı, yine kendi eserine sonradan eklenmiş olan manzûm ve mensûr mukaddimelerdir. On birinci yüzyılda, Balasagun (Kuz-Ordu)’da doğmuştur. Asil bir aileye mensup olup, ilmî, fazîletleri, zühd ve takvası ile cemiyetin içinde en yüksek hizmet mertebesine ermiş bir zattır. Eserine 1069 yılında Balasagun’da başlamış, daha sonra gittiği Kaşgar’da 1070 yılında tamamlamış ve Karahanlı hükümdarı Tavgaç Kara Buğra hânlar hânının huzurunda okumuştur. Hâkan, şâirin kalem kudretini takdir ederek, O’na iltifat etmiş ve yanına alarak, ona ‘Has hâcib‘ unvanını vermiştir. Bundan dolayı nâmı Yusuf Has Hâcib olarak yayılmıştır. Eserini yazarken 50 yaşında olduğunu belirtmektedir. Bu bilgilerden O’nun 1019 yılı civarında doğduğu söylenebilir. Ölüm tarihi hakkında herhangi bir bilgi günümüze intikal etmemiştir. Eserin ilave kısmında kendisinden bahsederken, ihtiyarladığını, hayatını insanlara hizmet etmekle geçirerek ibâdete geç kaldığını belirtmektedir.

 

Mekânı cennet olsun.

 


[1]allegorik: Bir fikrin sembolle ifade edilmesi metodu ile yazılan yazılar.

[2]didaktik: Öğretici, eğitici.

3hâcib: Hükümdarın en yakınında bulunan vazifeli.

4avam: Halk, halkın büyük kısmı.

[5]efsûncu: Büyücü, üfürükçü, sihirbaz.

[6]müneccim: Yıldızların hâl ve hareketlerinden neler olabileceği hakkında tahminler yapan, astrolog

[7]mensur: Manzum olmayan, nesir halinde yazılmış yazı.

8mukaddime: Başta ve asıl maksada girmeden önce yazılan veya söylenen söz. Giriş.

9manzum: Vezinli-kafiyeli yazı. Şiir.

10 4 sahabe: 4 sâdık sahabe’ olarak da anılır. Hz. Muhammed (sav) Efendimizin vefatından sonra yaşanan halef seçimi ihtilafında Hz. Ali (kav) tarafında yer alan kişiler: Ammar bin Yasir, Ebu Zer el-Gifari, Mikdad ibn Esved el-Kindî ve

Selman el-Farisi.

11medhi: methetmek, övmek.

 

 

 

[12] tedvin: Kitap hâline getirme, bir mevzudaki hükümleri toplayıp kanun hâline getirme çalışmaları.

[13] istinsah: Matbaanın icadından önce bir kitabın el yazısı ile yeni nüshalarını aynen yazarak çoğaltma işlemi.

[14] 879 yılı: Milâdî 1455 yılı.

[15] bahşı: Osmanlı devlet teşkilatında Türkistan devletleriyle resmî haberleşmeyi adâre eden husûsî kalemlerde çalışan memurlara verilen unvan.

[16] transkripsiyon: Bir yazı şeklinden başka yazı şekline çevirme, çeviriyazı.

 

Bosna; Tehlikedeki Güzellik veya Bereketin DERT Düşümü

Kalbim Bosna’da Kaldı” cümlesi bir zamanların oldukça ses getiren cümlesi olsa da ben “Aklım Bosna’da kaldı” diyeceğim. Üç günlük bir geziye sığdırılamayacak olsa da sosyo-ekonomik tahliller ve stratejik analizlerle “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı bilir?” sorusuna ‘okuyarak gezen‘ yada ‘gezerek okuyan‘ sadedinde bir cevaplama yapmış olayım.

Her şey iyi, güzel de Bosna’da savaş buzdolabında dondurulmuş gıda hükmünde ve hatta etrafta fırtına öncesi sessizlik hâkim. Bosna ve Hersek ayrılmış. Bosna 3’e ayrılmış. Saraybosna bile ayrı bir kanton olarak Bosna Müslüman yönetiminden ayrılmış.  3 etnik cumhuriyet ve birçok kantonun üstünde de uluslararası konfederatif yönetim var.

Asgarî ücret Türkiye’dekinden daha düşük olmasına karşın hayat Türkiye’dekinden 2 kat pahalı. Rüşvet çarkı kanıksanmış, kumar ve fuhuş artık sektör olmuş. Aliya’nın mirası akla – hayale gelmeyecek alanlara kaymış. Ama hâlâ delik deşik binalar, hâlâ Tünel, hâlâ Sırp – Hırvat provokasyonu, hâlâ her camiye kontra kilise yapımı ve haç konuşlandırma politikası geleceğin renginin kızıl olacağını imliyor.

Bosna’da 2 milyon Boşnak ancak var. Çoğu Almanya‘larda gurbetçi.. Savaşan, şehit olan ve bedel ödeyen aileler dışta; kaçanlar, rantı devşirenler el üstünde. Dilencilik, haksız para kazanma, ahlâki tefessüh hızlı bir yükseliş trendinde. Ekonomi öncelikle Arapların, sonra da Türklerin maddiyatıyla berdevam.

Müslümanlar sanki baskıyı kabullenmiş vaziyette. O güzelim ovalar ve dağ eteklerindeki yerleşimler o kadar savunmasız ki 10 binlik bir kuvvet her tarafı teslim alabilir. Kıbrıs‘taki TeMeTevari teşkilatlardan tarım ve hayvancılığın yaygınlaştırılmasına, yurtdışındaki Boşnakların geri çekiminden bizim gibi ülkelerdeki ihtiyaç fazlası Müslüman mültecilerin yerleştirilmesine, Türkiye’deki akrabalarına çifte vatandaşlık verilmesinden TİKA ile göçmenlere alan açılmasına kadar birçok proje geliştirmek lazım.

Bosna; su ve yeşil.. Bosna; yeryüzü cenneti.. Bu kadar bereketli alanları kimse kimseye bırakmaz. Bosna bir bereket bombasına benziyor; inşallah patlamaz.

Karadeniz‘e kıyasla daha verimli ve daha gösterişli ama Karadenizlilerin toprak için son tahlilde adam vurmayı bile göze almalarını kıyas imkânımız yok.

Osmanlı mirasının ve İslam mührünün aleni gözlenebildiğin bu coğrafyaya acilen nüfuz ve nüfus takviyesi şart. Yoksa turistik geziler de bir yere kadar..

Mavi Kelebekler” metal yorgunluğunda, diğer uzuvlara duyurulur.

 

Yenileceksiniz!

Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti” üzerinde fırtınalar kopmaya devam ediyor. Tartışmalar 94 yıldır sürüyor.

 

Milli Bayramlar artık ite kaka kutlanır oldu. Bir bakıyorsunuz meczup kılığındaki (ama asla meczup değil!) adamlar televizyonlarda olmadık laflar ediyor, neşriyatla sövüyor ve heykellere saldırılar oluyor.

 

Bunun bir tek nedeni var. O da, Atatürk’ün devletin adını “Türkiye” koyarak, Türklerin hükümranlığını sağlamış olmasıdır.

 

Vay sen misin, bunu yapan? Ne kadar etnik özürlü veya mikro ırkçı varsa, devletimiz ve milletimiz içerden dışarıdan onların saldırısı altında.

 

Bu saldırı, inanılmaz boyutta ve anlayamayacağımız çeşitliliktedir.

 

Bunların bir kez daha hatırlatmamızın nedeni, bir kaç gün önce idrak ettiğimiz “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” ve bu vesile ile Danimarka-İsveç’e davet edilerek “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”ne layık görülmemizdir. Hoş gerçi ben henüz böyle bir ödülü hak etmek için bir şey yapmadım ama layık görülünce kalkıp gitmek farz oldu…

 

Bu ödülü yaklaşık iki bin kişinin önünde aldım ve bu ödülü oraya gelen insanlarla paylaştığımı söyledim. Çünkü onlar Türk coğrafyasının dört bir yanından İsveç’e gelmişler ve binbir sıkıntıya rağmen Türklüklerini günümüze kadar yaşatıp durmuşlardı. Yani aslında kısaca söylemek gerekiyorsa onlar bu ödülü benden fazlası ile hak ediyorlardı.

 

Türkiye’de veya dünyanın her hangi bir yerinde en zor işlerden birinin; Türk olmak ve Türk kalabilmek olduğunu yıllardır söylüyorum. Bunu 19 Mayıs vesilesi ile yaptığım son Danimarka-İsveç seyahatinde bir kez daha gördüm.

 

Buralarda İsveç Türk Kadınlar Federasyonu, Anadolu Derneği, İsveç ADD, Türk Kültür Festivalini düzenleyen kardeşlerimi görünce içeriden ve dışarıdan yapılan onca saldırıya rağmen Türk Milletinin niçin yıkılamadığını daha iyi anlıyorsunuz.

 

Siz de hiç İstanbul’u görmemiş ve Suriye’de Şam çevresindeki bir Türkmen köyünden İsveç’in Malmö’süne gelmiş 13 yaşındaki Türk çocuğu Uday’ın, İstanbul Türkçesi ile konuşmasını görseydiniz ya da bir avuç Irak Türkmeninin Türkmeneli için çırpışına şahit olsaydınız. Yıllar geçsede Dağlık Karabağ’ın işgalinin acısını gözyaşlarında yaşatan Azerbaycan’lı Türk kadınlarını teskin etseydiniz, asla pes etmeyen ve yenilemeyecek bir milletin ferdi olduğumuzu da, çok iyi idrak ederdiniz.

 

Dediğim gibi esas bu insanlar, Türklüğe hizmet ödülünü hak ediyorlar!

 

Öyle ise dostu sevindirecek ve düşmanlar ile onların yerli işbirlikçilerini üzecek bir haber vereyim; Türklüğü yenemeyeceksiniz ve onun büyük önderi Atatürk’ü hafızalardan ve hatıralardan silemeyeceksiniz. Elbet devran dönecek, Türk Milleti kendisine sıkıntı yaşatanlarla hesaplaşacaktır.

 

Bugün Danimarka’yı ve İsveç’i bir Turan ülkesi haline getiren Danimarka Türklerini – İsveç Türklerini saygıyla selamlıyor, Dünya Türklüğünü birbiri ile tanışmaya ve kaynaşmaya davet ediyorum…

 

Ahlaklı Olmayan Dindarlar!

Toplumumuzda ahlaki değerlerde tam bir çözülme yaşadığımıza dair örnekleri görmek bana acı veriyor.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) İlahiyat Fakültesi “İlim ve Ahlak Zemininde İslam’ı Anlamak” konulu konferans düzenledi.

Burada konuşan Diyanet İşleri E. Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, “Geçenlerde bir hocamız alan araştırması yaptı ve bir soruya çok canım sıkıldı. Soru şuydu: ‘Dindar olmak ahlaklı olmayı gerektirir mi?’

Cevap verenlerin yüzde 80’i ‘hayır, gerektirmez’ cevabını verdi. Cevap verenler hâle bakarak cevap veriyorlar.

Bu vahimdir. Bu soruya bir Müslüman ülkede ‘hayır efendim, bir insan dindarsa ahlaklıdır’ denilmesi gerekirdi.

Müslümanlıkla ahlak birbirinden hayli ayrıldı. Günümüz insanı ‘dindar, ahlaklı olmayabilir’ diye düşünebiliyor” dedi.

Tam da Amin Maalouf‘un “Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar” diye tasvir ettiği topluma benzedik.

********************************

Tepeden Tırnağa

Toplumda rol model olarak göstermemiz gereken unvan ve sıfatları taşıyan kişilerin ahlaki değerlerin erozyona uğramasında öncü olduğu ve buralarda başlayan doku iltihabının toplumun alt kademelerine hızla sirayet ettiği görülmekte.

Siyaset, idare, yargı, diyanet, üniversiteler, ticaret, cemaat, tarikat, belediyeler.. gibi her alanda kokuşmuşluğun örneklerini görmek mümkün.

Gelişmiş ülkelerde de, bu boyutta olmasa da, benzeri ahlaksızlıklar olabiliyor. Ancak bu ülkelerde toplum üyeleri önemli kurumlardaki yetkililerin ve kendilerini yönetenlerin ahlaka aykırı davranışlarını asla kabul etmezler. (Mesela ABD’de beş adet avanta maç bileti alan eyalet valisi, topluma yalan söylediği açığa çıkan bakan istifa etmek zorunda kalır.)

Oysaki son dönemde halkımızda, yöneticilerimizin dürüst ve ahlaklı olması talebi bile kalmadı. Bütün olumsuz örnekleri gören, yapılanların ahlaka aykırı olduğunu bilen ve fakat “bizden” dediği, “dindar” gördüğü kişilerin bu fiillerini “çalıyorlar ama çalışıyorlar” diye savunan “Müslümanların” sayısı oldukça fazla.

Şimdi birkaç somut hırsızlık, yalan, rüşvet vb ahlaksızlıklardan örnek versem, “alnı secdeden kalkmayan” bazı okuyucularımın bunları yapanlara değil, “siyaset yapıyorsun” diye bana tepki göstereceklerini biliyorum.

Bu açıklamalarım ne kadar acı veya acıtıcı olursa olsun, mevcut siyasi ve sosyal gelişmeleri de izah eden sosyolojik bir tespittir.

*************************************

Üniversitelerde Ahlak

Londra merkezli Yükseköğretim Derecelendirme Kuruluşu Times Higher Education (THE) 2016-2017 Üniversiteler Sıralamasına göre dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girebilen sadece 4 üniversitemiz var.

Bütün bir camiayı karalamak doğru olmaz. Gerçekten namuslu, vatansever ve çalışkan akademisyenlerimiz olmasa sistem tamamen çöker. Ancak üniversitelerimizde de ahlaki çözülmenin çok ciddi boyutta olduğu anlaşılıyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nin yaptığı araştırmaya göre, master ve doktora tezlerinin üçte biri intihal yani çalıntı.

Habertürk eğitim yazarı Pervin Kaplan “Akademide ‘üçkâğıt’ bir türlü bitmiyor, her defasında ‘Bu kadar olmaz’ dedirtecek türden üçkâğıtlar ortaya çıkıyor” diyor.

Akademik alanda bakın ne türlü üçkâğıtçılıklar yapılıyormuş:

500 dolar karşılığında başta Pakistan, Malezya ve Hindistan’da çıkarılan ve yayın kurullarını Türk ‘akademisyenlerin’ oluşturduğu dergilerde 500 dolara makale yayımlatıp bunlarla hem teşvik hem de akademik unvan alınıyor.

Atıf sayılarını yükseltebilmek için ‘çakma dergi‘ler kurup, birbirlerine atıf yapılıyormuş. Bu ‘atıf çetelerinin’ ahlaksızlığını sonunda uluslararası kurumlar bile farkına varıp veri tabanlarından atmış. Türkiye akademisinin adını uluslararası arenada kirletenlere ne gibi yaptırımlar uygulandı bilemiyoruz.

Düzmece konferanslar düzenleyenler, bir otel odasında aynı gün hatta aynı saatte birkaç konferans yapılmış ve burada bildiri sunmuş gibi gösterip, bunlardan teşvik alanlar, unvanı yükselenler, CV’leri bunlarla allayıp pullayanlar varmış. Fakat zaten bütün akademi, bunları isim isim biliyormuş…”

Oğuz Çetinoğlu’nun Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sitesinde yayımlanan röportajında Yrd. Doç. Dr. Göktan Ay‘a göre, “kurumlardaki akademisyenler, çalışanlar; her şeyi görüyor, biliyor, ama susuyor. Çünkü önlerinde ceza almış bir örnek yok.”

**********************************

Güvenilirlik Testi

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Rektörü Prof. Dr. Sait Bilgiç sözlerimiz ile eylemlerimiz arasındaki zıtlığa dikkat çekiyor: Ahlak zemininde “güzel şeyler konuşuyoruz, ancak hayatın bütün kirliliğinin içerisinde bugün konuştuklarımızı unutup yaşamaya devam ediyoruz. Oysa bir Müslüman’ın en temel özelliği güvenilir olmasıdır. Kendisine güvenilen, emin olunan insan olmayı başarabildiğimiz takdirde belki de en önemli şeyi başarmış olacağız.”

  • Bir Müslüman’ın güvenilir olması için “yaşadığı gibi inanmak yerine inandığı gibi yaşaması; verdiği sözlere sadık olması” gerekir.
  • İktidar kanadının güvenilir olması için önümüzde bir fırsat var: Referandum sonrası yeni yönetim şekli ile mevcut kanunlar arasındaki farklılıkları gidermek için “uyum yasaları” çıkarılacak.

“Uyum yasaları” çıkarılırken, AKP ve hükümet referandum sürecinde söz verdiği “kuvvetler ayrılığını güçlendirmek”, yasama- yürütme ve yargı kuvvetleri arası “denge ve denetim mekanizmalarını geliştirmek” ve “bağımsız ve tarafsız yargı” sözlerini yerine getirirlerse kendilerine güvenebileceğiz.

  • Yargının güvenilir olup olamayacağını anlamak için ise son haber yeterli: “SÖZCÜ Gazetesine FETÖ’cü olduğu gerekçesiyle operasyon yapıldı.”

Sözcü ve Fetö’cü kelimelerini bir araya getirebilme maharetini gösterenlere nasıl güvenelim?