27.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 683

16 Nisan ve Sonrası

“Erken kalkan yol alır” /Türk Atasözü

16 Nisan Anayasa referandumu oylamasından sonra Türkiye’de yeni bir sürece hızlı bir şekilde girmiş bulunuyoruz. Buna ister rejim değişikliği deyin, isterseniz sistem değişikliği, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Zaten AKP Hükümeti ve sözcüleri her fırsatta eski Türkiye’yi suçluyordu. EVET’çilerin başları göğe ermiştir sanırım!

Hele hele C. Başkanı Recep Tayip Erdoğan da 21 Mayısta yapılan kurultayla AKP’nin başına geçtiğine göre artık kim tutar Türkiye’yi.  Referandum öncesi Cumhurbaşkanı danışmanlarının ve sözcülerinin konuşmalarını hatırlayacak olursak; adalette çağ atlayacağız, ekonomik alanda inanılmaz ölçüde zenginleşeceğiz, koalisyonlar devri kapanacak ve tek kelimeyle Türkiye’ye istikrar gelecek!

Bu vaatler tabiî ki milletimizin en yetkili ağızlardan duymak istedikleri güzel vaatler ama nasıl olacağını, çözüm yollarını da söylemeleri gerekmezmiydi?

Oysa; bunca gazeteci ve kader kurbanlarıyla doldurulan cezaevleri tıklım tıklım doluyken, 15 HSYK üyelerinin onbeşini de Cumhurbaşkanı ve partisi atayacağına göre insanın aklına nasıl olacak’ta adalette çağ atlayacağız sorusu gelmezmi?

Türkiye Ekonomisinde 100 liralık ihracat yapmanız için 80 liralık ithal girdiye ihtiyaç duyuluyorsa, Türkiye topraklarının yarıdan fazlası ekilmeyip boş bırakılırken Arjantin’den kuru fasulye, Kanada’dan mercimek, Yenizelanda’dan et ithal ediliyorsa Türk insanı nasıl zenginleşecek var mı bunun başka bir izah tarzı?

Koalisyonlar devri sona erecek dediler. Aslında tam tersi, asıl koalisyon ve ittifak süreci bundan sonra başlayacak. % 45 le tek başınıza iktidar olma şansınız var ama Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için %51 rakamını yakalamanız gerekiyor. Türkiye’nin bu günkü siyasi yapısında bu mümkün olmadığına göre ya Hükümet kurmak için koalisyon yapacaksınız veya ittifak kuracaksınız ki her ikisinde de bir diğer partiye ihtiyacınız var. Hal böyle iken birilerinin Türk Milleti’nin zekâsıyla alay etmesi koskoca devlet erkânına yakışmıyor olsa gerek.

***

Yukarıda yazdıklarım, iktidar partisine ait görüntünün bir kısmı. Muhalefet cephesine bakacak olursak, tek başına %25 lik bir CHP muhalefet yapmaya yetmiyor. MHP, Kayıtsız şartsız iktidarı destekliyor, koalisyon olmasalar da iktidar partisiyle ittifak halindeler.

O zaman referandum sonuçlarına göre HAYIR oylarının %24’ünün mecliste partisi yok.  Ulusal basın ve medya tartışmalarının hemen hemen hepsi, 16 Nisan sonrası gelişmelerin nasıl şekilleneceği konusunda yoğunlaşıyor. Aydınların büyük çoğunluğu, %48,6 Hayır oylarını kucaklayacak merkez sağda yeni bir parti’nin kurulması konusunda hemfikirler. Aslında olması gereken Merkez Sağda değil merkezin tam ortasında Türkiye’nin milli menfaatlerini gözetecek geniş tabanlı bir partinin kurulması gerekiyor. Çünkü hayır oylarının tamamı sağın oyları olmadığı kesin, bilakis toplumun her kesiminin insanlarının oyları var bu rakamların içinde.

MHP Genel Başkan adaylarından ihraç edilen isimler bölünüp parçalanmadan kendi içlerinden çıkaracakları bir Genel Başkan etrafında, buna da en uygun görülen ve Türk toplumunun benimseyip bağrına bastığı Sayın Meral Akşener başkanlığında bir parti kurulması bu günkü siyasi konjuktürde acilen şart görülüyor. Acilen diyorum siyasi iktidarın erken bir genel seçime gitmesi için bir değil birçok sebepleri var.

Saygılarımla.

 

Millet memetiktir, milliyetçilik genetik

Genler bütün canlılarda var. Genin vazifesi, hayatın tarifi gibi: Canlının kopyasını yapmak. Virüs geniyse virüsün, amip geniyse amipin, bitki geniyse bitkinin ve insan geniyse insanın inşa bilgisi genlerde saklı. O halde genin birinci özelliği bireyden bireye kopyalanabilmek ve kopyalanırken yanlış kopyalanmamak. Burada bir istikrar boyutu var. Fakat pek ender de olsa gen, bazen yanlış kopyalanır. Bu yanlış kopyadan çoğunlukla canlı üremez. Öyle ya, yanlış kopyalanıp meselâ beyin veya bir başka organın inşa talimatını taşıyan gen sakatlanırsa o genden sağlıklı canlı inşa edilebilir mi? Fakaat… yine fakat o yanlış kopyalar, ender de olsa bazen hayatını idame ettirebilen bir “mutant”a yol açabiliyor. İşte dünyadaki hayatın milyonlarca, hatta milyonlarca değil, milyarlarca yıllık hikâyesi, bu kendini hep doğru kopyalayan fakat çoook çoook ender yanlış kopyalayan genin hikâyesidir. Genler hep doğru kopyalansaydı dünyada milyarlarca yıl sonra hâlâ ilk canlı olurdu ve başkası da olmazdı. Türlerin çeşitliliği ve devamı işte bu ikili mekanizmaya, kendi kendini tekrarlayan fakat milyonda bir de hatalı kopyalayan genlere bağlı.

Tabii Ayıklama

Bu kadar gen lafı ettikten sonra, evrimi anlamamıza bir adım daha kalıyor.  Şu ana-babasından hafifçe veya pek de hafifçe olmayan şekilde farklı yeni çocuk var ya… O bazen, ortama anne babasından daha iyi uyum sağlıyor. Veya onlardan farklı bir ortamda daha iyi üreme şansını yakalıyor. Hem elleri hem de ayakları ile dallara tutunan maymun, sık ormanlıkta ağaçtan ağaca hızla atlayarak güvenli ve bol meyveli bir hayat sürerken iki ayağı üstüne kalkan bir yeni cins, uzun otlarla kaplı ovada daha rahat yaşayabiliyor. İşte belli bir ortamda avantajı olanın üreyip çoğalmasına, avantajı olmayanın o kadar iyi üreyememesine “ıstıfa vetiresi” veya “tabiî seçim” diyoruz.  Bu ortam sadece fizikle değil kültürle de ilgili olabiliyor. Ortama “köşe” veya “oyuk” anlamına “niş” deniyor.

Bir de Memler Var

Nesilden nesile geçerken genellikle şeklini koruyan fakat ender olarak da küçük değişikliklere uğrayan bir “şey” daha var: Semboller, fikirler, fıkralar da tıpkı genler gibi nakledildikçe büyük çapta aynı kalıyor. Fakat arada sırada da şekil değiştiriyor. Yunan tanrısı Zeus’un deus-peter (tanrı baba), oradan da Jüpiter adıyla Roma Tanrısı olması gibi. Bugün Fransızca’da “dieux” dâhil bu kelimeler hep bu Zeus’un mütasyona uğramış hâli. Hiç olmazsa ses olarak öyle. Ses olarak öyle de, anlayış olarak nasıl? Gellner, 18. asrın meşhur İskoç feylezofu David Hume’ın, Katolik Tanrı anlayışını kilisenin azizleri ve Tanrı’nın oğlunu da içine alan üçlemesi ile Zeus ve çevresindeki tanrıcıklara ve yarı tanrılara benzettiğini nakleder.

İşte fikirler de tıpkı canlılar gibi uzun süre değişmeden aktarılıyor, onun için “güneşin altında yeni bir şey yok” diyoruz. Ama ender olarak küçük değişiklikler geçiriyor, eklemeler, birleşmeler, çıkarmalar oluyor ve bazen bir hafif değişiklik, fikrin birden popüler hale gelmesine yol açıyor. Hani derler ya, “zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir engel duramaz!” diye… Muhtemelen o fikir zamanından önce de vardı ama patlama yapmak için rötuş bekliyordu.

Genlerdeki değişmelerin zaman skalası milyonlarca yıldır. Memlerinki mertebelerce daha hızlı. Asırlar, hatta bazen on yıllar insan fikirlerindeki mutasyonlar için yeterlidir.

Evrim biyoloğu ve popüler yazar Richard Dawkins, 1976’da yayınladığı “Gen Bencildir” kitabında, bu gen olmayan genlerden; fikir, kavram, sembol “genlerinden” bahsetti ve bunlara “mem” dedi.

Sosyobiyoloji

Aradan birkaç on yıl daha geçti ve bu sefer insan bilimleri, sosyoloji ve psikoloji yepyeni keşifler yaptı. Büyük keşif, genlerin insan toplumlarına etkisiydi. Hatta daha ileri giderek söyleyebiliriz ki, insan toplumu insan genlerinin bir sonucuydu. Sosyolojideki bu yeni senteze “sosyobiyoloji” dendi. Genlerin psikolojiye etkisine de “evrim psikolojisi”.

Bazı teorilerde anlatıldığı gibi insan hiçbir zaman tek başına dağda bayırda dolaşan “asil vahşi” olmamıştı. Yakışıklı Tarzan gerçek hayatta hiç yaşamamıştı, Jane kusura bakmasın… Çünkü bu asil vahşi olma hevesindeki insancığı aslanlar, kaplanlar, hatta kartallar bir güzel mideye indirebilirdi. Asil vahşi bırakın kendinden yırtıcı ve hızlı rakiplerinden önce av yakalamayı, kazaya uğramış veya eceliyle ölmüş avı, mesela bir mamutu bile onlardan önce yiyemiyordu.  İnsanın “niş”i, hayatta kalıp üreyebileceği köşesi, mutlaka toplum hayatıydı. İnsan ne yapıp edip onlarca kişilik topluluklar hâlinde yaşamalıydı.

Ya Toplum Ya Ölüm

Derek Bickerton, meselâ 50-60 kişilik bir insan topluluğunun çığlıklar atarak, baltalar fırlatarak, bir aslanı bir mamutun başından nasıl kovaladığını ve bu fil irisinin onlara günlerce yetecek proteini sağladığını pek güzel anlatır. Tek insan aslandan, kaplandan mukayese edilemeyecek kadar güçsüzdür ama elli insan aslanı önüne katıp kovalar. İnsanın bu üstünlüğü yakalamak için iki şeye ihtiyacı vardır. Grup mensuplarının birbirine bağlanmasını sağlayacak bir içgüdü ve birlikte hareket etmelerine vasıta olabilecek lisan. İşte bu ikisi!

Grup mensuplarının birbirine bağlanmasını sağlayacak içgüdü zaten temelde var. Facebook’ta bir video vardı. İri yarı bir köpeğin önüne aniden bir yavru kedi çıkıyor ve köpek ona doğru hamle yapıyor. Sen misin bunu yapan… Yavrunun annesi onun üstüne atılıyor ve kendisinden belki yirmi defa büyük köpeği önüne katıp kovalıyor. Bu genin bencilliği işte. Kendi soyundan gelenin korunması. Kedide, köpekte de mevcut ama yavrudan öteye geçmiyor ve ancak birkaç ay sürüyor. İnsanda akrabayı koruma daha geniş bir çevreyi kapsıyor. Ve zamanla sınırlı değil. İşte belki milyonlarca yıl önceden başlayarak insan toplumunu bir arada tutan bu içgüdü. Bu paragrafta her “içgüdü” yazdığımda siz bunu “genetik” diye okuyabilirsiniz.

Klandan Devlete

Hadi annenin yavrusunu korumasını anladık da insanların birinci derece yakınlarının dışında akrabalarına veya akraba zannettiklerine bağlılığı ne kadar kuvvetli olabilir? İşte burada tabiî seçime dönebiliriz. Muhtemeldir ki insanların bir kısmı uzak akraba bağlılıklarını hiç önemsemiyordu. Bunlar yırtıcı aslana, kaplana arkadaşlarıyla birlikte balta fırlatma riskini almadı… İşte böyle davrananlar, mamutun etinden pay da alamadı. Bir yırtıcı ile karşılaştığında onu koruyacak yoldaşları da yoktu. Cemiyetten dışlanmıştı ve birlikte hareket edenler kadar üreyemedi. Geriye birbirine, uzak ve yakın akrabalarına sıkı sıkı bağlılık duyanlar kaldı. Ve onların genleri binlerce nesil aşıp bugüne geldi. Kılıç dişli kaplana balta fırlatmaktan geri duranların genleri bize ulaşamadı.

Birlikte balta fırlatan en küçük akraba topluluğu klan veya Arapça tabiriyle “kavim”dir. Birlikte hareket etme, birbirine bağlılık zaman içinde değişmedi fakat insan nüfusu ve iletişim imkânları arttıkça bu bağlılığın merkezindeki toplum birimi genişledi. Bir başka deyişle, genlerin emrettiği birliğin menzili arttı.

Ruhî Fığlalı Hocamız, “kavm”i şöyle tarif ediyor: “Esasen bedevî cemiyetinin temeli sop’a [kavim] dayanır. Her çadır bir aileyi; çadırlar topluluğu [hayy] ise, sop’ u meydana getirir. Akraba bağlarıyla birbirlerine bağlı kavimlerin bir araya gelmesi de kabile’yi teşkil eder.”

Ziya Gökalp de şöyle yazıyor: “Kavim, aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış kandaş bir zümre demektir. Eski cemiyetler, umumiyetle saf ve yabancılarla karışmamış birer kavim olduklarını iddia ederlerdi. Hâlbuki, cemiyetler kablettarih- (tarihten önceki) zamanlarda bile, kavmiyetçe halis değildir.”

Kavim birkaç ailenin birliği ki Gökalp bunun bile tek soya dayanmadığını söylüyor. Kavimden kabileye geçildiğinde, “biz aynı soydan geliriz” iddiası hâlâ var ve atalarının ismini bile söylüyorlar ama gerçek öyle değil. Daha kavim seviyesindeyken kan saflığı seyrelirken, kabile seviyesinde bunun muhafazası sadece masal ve mitlerde gerçektir. Ama masal ve mitlerin gerçekliği, biz insanlar için kan tahlilinin gerçekliğinden daha az değildir.

Sonunda Millete

İnsanlar kabilelerinin, aşiretlerinin niçin aynı atadan geldiğini savunur? Çünkü genleri onlara, birliklerinin bu sebebe, kendi soylarını korumaya, kendi soylarını tercihe dayandığını söylemektedir. Bu da genin bencilliğidir. Gen dâima kendini idame çabasındadır. Bunu bir entelektüel gibi düşünerek değil, hayatta kalamayan gen cinslerini eleyerek yapar. Nesilden nesile kendini idame ettirme konusunda en küçük bir avantajı olan gen üreyip gider, bu küçük avantaja sahip olmayanın ise soyu tükenir.

Kabile ve aşiretten uzun bir atlama ile millete gelelim. Gerçekten uzun bir atlama! Kavmin düzinelerce, kabilenin yüzlerce, aşiretin binlerce kişisinden milyonlara geçiyoruz. Daha küçük gruplarda bile bulamadığımız kan birliğinin milyonluk cemiyette bulunması muhaldir elbette. Fakat binlerce nesil, milyonlarca yıl öteden gelen genlerdeki mesaj hâlâ oradadır: “Bunlar senin kardeşlerin. Onları koru. Onlar sendendir, sen onlardansın.” Azar Gat bu gerçeği şöyle isimlendiriyor: Bu akraba-kültür (kin-culture) bağlılığıdır. Bu bağlılıkla devlet kurulur ve devletin olduğu yerde mutlaka millet de vardır. Bu “aynı soya mensubiyet şuuru” bir de ortak dille ve o ortak dilin anlattığı masallarla, mitlerle, destanlarla, tarihi birliktelikle ve edebiyatla desteklendi mi ortaya muazzam bir bağlayıcı güç çıkıyor: Milliyetçilik!

Kavmin genleri bile aynı değilken milyonları kapsayan milletin genleri herhalde aynı değildir. Peki, insanların “bir soya mensubiyet şuuru” ve bu şuurla milletdaşlarını sevmesi, onlar için fedakârlık yapabilmesi, onları bu mensubiyete sahip olmayanlardan farklı görmesi… İşte bu genetiktir. Genetik olan millet değildir, genetik olan milliyetçiliktir. Millet, Azar Gat’ın “kin-culture” dediği akraba-kültür memidir.

Millet, memetiktir. Mentaldir, şuurdur. Buna karşılık milliyetçilik, yani insanları bir birine bağlayan güç, millet meminin bağlayıcı gücü genlerimize kazılıdır. Genetiktir. Fıtratımızdır

 

Müzikbilimci, İletişim Dr., Yrd. Doç. Dr. GÖKTAN AY Beyefendi’den Dudak Uçuklatacak Açıklamalar…

Oğuz Çetinoğlu: Müzik alanında eğitim veren kurumlarda, ‘Doçent’ olabilmek için aranan şartlar hakkında şikâyetler olduğu biliniyor. Şartları ve şikâyetleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yrd. Doç. Dr. Göktan Ay: Şunu belirtelim ki, sanat alanında en önemli sınav ‘yetenek’tir. Yabancı dil bilgisi -kesinlikle- yetenekle bir tutulamaz… Akademisyen sanatkârların Doçent unvanı alabilmesi için gerekli şartlar, Doçentlik yönetmeliğinde belirtilmiştir.

Birçok akademisyen sanatçının zorlandığı, şikâyet ettiği fakat dile getiremediği Doçentlik yönetmeliğinin bazı maddelerine birlikte göz atalım.

Müzikoloji:

Basılmış KİTAP, kitap BÖLÜMÜ veya hakemli dergilerde MAKALE yayımlamış olmak.

Müzik Teorileri:

Müzik teorisi ve analizi ile ilgili (solfej, armoni, form bilgisi, kontrpuan, v.b. gibi) alanlarda yayınevlerince basılmış BİR KİTAP veya İKİ MAKALE yazmış olmak, ayrıca uzmanlarca onanmış, basılmış veya basıma hazır EĞİTİM içerikli en az ÜÇ ÇALIŞMA SUNMAK.

Türk Sanat Müziği /Türk Halk Müziği:

Geleneksel MÜZİK TEORİSİ ve analizi ile ilgili BASILMIŞ KİTAP ve yayımlanmış MAKALESİ olmak.

Her iki alanda herhangi bir enstrümanın İCRA TEKNİĞİNİ GELİŞTİRMEK üzere METOTLAŞTIRILMIŞ, yararlılığı BEŞ UZMAN (prof., devlet sanatçısı, eğitim bilimci, editör v.b.) tarafından ONANMIŞ  eğitim MÜZİĞİ DİZİNİ  yaratmış veya DERLEMİŞ olmak…

Çetinoğlu: Şikâyetlerin, yönetmelikteki hangi ifâdelerden kaynaklandığını araştırmadan önce, bu yönetmeliğin kimler tarafından hazırlandığını öğrenebilir miyim?

Ay: Hep söylüyorum, ‘yönetmelik yazmak’ kolay değil, uzman olmak gereklidir. Görüldüğü gibi, yönetmelik kendi içinde tutarsız, cümlelerde düşüklükler var. Kimler hazırladı bilmiyoruz, ama mutlaka Profesörlerden bir kurul oluşturulmuştur. Ve tahmin ediyorum arkadaşlarımızdır. Nedense 2547’de, yönetmelikler -idârî görevler/komisyonlar dâhil-  hep Profesör olmayı üstün tutmaktadır.

Çetinoğlu: Aksaklıklara bakabilir miyiz?

Ay: Mesela; yönetmelikte çok kullanılan ‘yaratı’ kelimesi, Türkçe kullanımında yaygın değildir. Eğer yönetmelikte olup, uygulanmayacak veya uygulanmayan maddeler varsa çıkartılmalı, akademisyenlerin, YDS’de olduğu gibi yanlış yollara sapmalarına fırsat verilmemelidir.

Çetinoğlu: Neden?

Ay: Akademik çalışmaların temeli ‘etiklik olmalıdır.’ Aksi takdirde inandırıcılık, saygınlık ve etiklikten bahsetmek mümkün olmayacaktır. Bu da ‘güzel sanatlar alanının’ kan kaybına yol açacaktır ki, gidiş o yöndedir…

Üniversitelerde yapılan araştırmalarda; intihal, etiklik ve mobing  ilk üçte çıkıyor. Bundan utanmak lâzım. Ortada kitap yok, yayın yok… Peki; Doçent dosyalarına konan basıma hazır kitaplar nerede? Kim kimi bilerek kandırıyor? Gerek var mı? Sanki; yönetmelikler akademisyeni yalana sevk ediyor… Bunlar ancak şikâyet konusu olursa ortaya çıkıyor, ama kimse -kendine dönülmesin diye- diğerinin ayağına basmıyor…

Çetinoğlu: Hakemli dergilerle ilgili olarak dikkat çekici görüşleriniz var. Lütfeder misiniz?

Ay: Hakemli Dergiler – İnternet Dergiciliği; son yıllarda gelişen ve geliştikçe kuralsızlığa doğru giden bir alan! Gerçekten bir derginin çıkarılması maddî ve manevî olarak kolay değildir. Her sayıya aynı kalitede yazı bulmak, bunları kontrol etmek, düzenlemek zor iştir. ‘Yazılardan imza sâhipleri sorumludur‘ demekle iş çözülmeye çalışılmaktadır ki son derece yanlıştır. İçi boş bir yazıyı yayınlamak ta sorumluluktur. Ülkemizde araştırmacılık hâlâ yerine oturtulamamıştır.

Çetinoğlu: Ne gibi problemler var?

Ay: Biz incelediğimiz dergilerden çıkardığımız sonuçları sorular hâlinde soralım;

-Her kişi veya akademisyenden hakem olur mu?

-Makalesi, kitabı olmayandan hakem olur mu?

-Literatürü takip etmeyenlerden hakem olur mu? (Bu arada belirtelim hakemli dergide hakem olmanın da, yayının da Doç., Prof.  olmada oldukça iyi puanı var)

-Hakemli dergide yazılar için kurallar belirtilmez mi?

-Bir dergi sahibi, istediği kişiyi/kişileri hakem yapabilir mi?

-Bunların bir kıstası yok mu?

-Bir sempozyumda verilen bildiri, sunulduğu yer belirtilmeden hakemli dergide ‘makale’ olarak nasıl yayınlanabilir?

-Hakemli dergide yayınlanan yazıda; paragraflar arasında kopukluk veya paragraf içinde cümle bozuklukları olabilir mi?

-Hakemli dergide; yayının dipnotları, kaynakçası yanlış yazılabilir mi?

-Hakemli dergide; kaynakçasız ve dipnotsuz yayın olabilir mi?

-Bir konu, hakemli dergide 4-5 paragrafla anlatılabilir mi?

-Alanda hakem belirtildiği halde, hakemin haberi olmadan, olur alınmadan yazı basılabilir mi?

-Hakemlere sormadan, hatır için yazı basılabilir mi?

-Parayla, hakemli dergide makale yayınlanabilir mi?

Bu soruları sorduğumuza göre, uygulamada yapılıyor demektir.İşte bu nedenle; alanımızda -güvenilir- ulusal hakemli dergi  yoktur diyoruz…

Acaba Yüksek Öğretim Kurulu’nun;

-Üniversitelerin veya ilgili kuruluşların; sempozyumları ve hakemli yayınları kontrol eden bir birimi var mıdır?

-Bu güne kadar yapılmış bir işlem var mıdır?

-Unvan dosyaları bir etik kurul tarafından kontrol edilmekte midir?

-Yoksa sadece şikâyet olduğunda mı gerçekler ortaya çıkarılabilmektedir?

Çetinoğlu: Sanatkâr akademisyenin doçent unvanını alabilmesi için yabancı dil bilme şartı konulmasının esbab-ı mûcibesi ne ola ki?

Ay: Sadece kalite düşmesin diye… Ben kemanı, bağlamayı, piyanoyu v.b. çalgıları yabancı dille çalan! türküleri/şarkıları yabancı dilde okuyan bir kişi görmedim. Çünkü burası Türkiye… Yabancılar diyor ya; ‘bu nasıl iş, yabancı dil nasıl baraj/engel olur, Türkiye bir müstemleke memleketi değil ki‘ inanın; susuyor, cevap veremiyoruz.

Çetinoğlu: Sanat açısından yetersiz fakat yabancı dil bilgisi ve kullanımı açısından en üst dereceye çıkmış bir sanatkâr akademisyen, öğrencilerine daha iyi ve daha çok bilgi aktarabilir mi?

Ay: Mümkün değil… Yabancı dilin yararı bir yere kadardır. Yabancı ülkelere giden arkadaşlarımız, sadece giriş, hoş geldin, eserin ismi v.b. yabancı dilde konuşurlar. Ki zaten her akademisyenin bu kadar yabancı dili vardır. Kısaca; anadil olmadan, siz sanatı kişilere öğretmezsiniz…

Çetinoğlu: Türkçesi yetersiz, telaffuzu bozuk, ifâdesi sakat, imlası sıfır, kelime hazinesi fakir bir akademisyen… Yabancı dili çok iyi bilmekle mükemmel bir öğretici olabilir mi?

Ay: Kesinlikle olmaz… Öğretmen/akademisyen; giyimi, konuşması, kelime zenginliği, cümle kuruşu, güzel telaffuzu, üretimi ile öne geçer… Özellikle, sahne sanatlarında bunlar çok önemlidir.  Yabancı dil, uluslar arası arenaya açılmak isteyen sanatçılar için yararlıdır. Ama herkesi uluslar arası çalışma yapacak olarak görmek de yanlıştır.

Çetinoğlu: ‘Yabancı dille eğitim’ konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Ay: Uluslararası bağlantısı olan alanlarda/bölümlerde elbette yabancı dille eğitim şarttır. Uçak Mühendisliği/Denizcilik v.b. Diğerlerinde ‘yabancı dille eğitim’ değil, ‘yabancı dille öğretim’ yapılmalıdır. Bir dil bir insan demektir, doğru, ama kişiler için; bir başka dil, ana dilin üstüne hiçbir zaman çıkamaz.

Çetinoğlu: Efendim, sizin ‘kitap’ ve yabancı dil konusunda tespitlere dayalı önemli iddialarınız var. Okuyucularımıza aktarır mısınız?

Ay: Güzel Sanatlar Eğitimi alanında 1982 YÖK Kanunu ile birlikte bütün birimler üniversite çatısı altına girince, yeni bir yapılanma kaçınılmaz oldu. Her ne kadar; ‘sanat’, ‘özel’ bir alandır. “Uçak Mühendisliği v.b. ile Güzel Sanatlar Fakülteleri (GSF), Konservatuarları ve Güzel Sanatlar Bölümleri’ni bir tutmayın, ‘aynı ÜDS/YDS puanı’ istemeyin, ‘yetenek en büyük sınavdır”  denilse de başarılı olunamadı. Sonunda dağ fare doğurdu ve;

a) Yabancı dili iyi olanlarla/yabancı dili usulsüz yollarla geçenlerin,

b) Yabancı dili iyi olup ta sanatı iyi olmayanların hızla yükselmesi ile sanat kurumlarında depremler meydana gelmeye ve maalesef  ‘unvan geldi, sanat gitti‘ sözü yaygınlaşmaya başladı. Alanında; birikimli, kendini ispatlamış ve yabancı dili hakkı ile vermiş arkadaşlara -elbette- saygımız/sevgimiz sonsuz…

Çetinoğlu: Misal verebilir misiniz?

Ay: Habertürk eğitim yazarı P. Kaplan şöyle yazmış: “Akademide ‘üçkâğıt’ bir türlü bitmiyor. Her defasında ‘Bu kadar olmaz‘ dedirtecek türden üçkâğıtlar ortaya çıkıyor. Defalarca yazdım. 500 dolar karşılığında başta Pakistan, Malezya ve Hindistan’da çıkarılan ve yayın kurullarını Türk ‘akademisyenlerin’ oluşturduğu dergilerde 500 dolara makale yayımlatıp bunlarla hem teşvik hem de akademik unvan alanları yazdık. Atıf sayılarını yükseltebilmek için ‘çakma dergi’ler kurup, birbirlerine atıf yapan, sonunda uluslararası kurumların bile farkına varıp veri tabanlarından attığı ‘atıf çetelerini’ dile getirdik. Türkiye akademisinin adını uluslararası arenada nasıl kirlettiklerini anlattık. Düzmece konferanslar düzenleyenleri, bir otel odasında aynı gün hatta aynı saatte birkaç konferans yapılmış ve burada bildiri sunmuş gibi gösterip, bunlardan teşvik alanları, unvanı yükselenleri, CV’leri bunlarla allayıp pullayanları zâten bütün akademi, isim isim biliyor…”

Ya arkadaş, bir cümle bile beni rahatsız ediyor. Ne demek üç kağıt, nasıl olur, üniversiteler toplumun en üst kurumları değil mi? Ama geri kalanlar tamamen doğru. Şimdi teşvik çıktı, göreceğiz yanlış uygulamaları, ama inanın bir şey olmayacak. Muhafazakârız, milliyetçiyiz diyenleri de bu işlerin içinde görünce heyecanımız kalmıyor…Çünkü, bu güzel ülkemizde, bu güne kadar yanlış yapanlar hep kazandı.  Ben de internethaber.com’daki köşemde zaman zaman yazıyorum.

Çetinoğlu: Kimler biliyor?

Ay: Boğaziçi Üniversitesi’nin yaptığı araştırma ve ‘Akademide hırsız var‘ diye bağırtacak sonuçları her şeyi ortaya koyuyor. Çünkü bu araştırmaya göre master ve doktora tezlerinin üçte biri intihal yani çalıntı. Kurumlardaki akademisyenler, çalışanlar; her şeyi görüyor, biliyor, ama susuyor. Çünkü önlerinde ceza almış bir örnek yok. Ben yazmıştım; bir akademisyen Doçentlik imtihanında 3 jürinin haklı sebepleri ile sınavdan çıkartılıyor ve etik kurula şikâyet ediliyor. Yönetmeliğe göre 3 yıl aynı jüri ile sınava girmesi gereken kişinin 6 ay içinde jürisi değiştiriliyor, kişi Doç. oluyor, dilekçe veren Profesörlere kınama veriliyor. Onlarda, bundan sonraki Doçent jürilerinden çekiliyorlar. İşte küstürme/caydırma böyle yapılıyor.

Çetinoğlu: Netice?

Ay: Sonuç, sıfıra sıfır, elde var sıfır… Akademik alanda yanlış yollara sapanlar hep kazanıyor. Şahsım 2809 Sayılı Kanunun geçici 10. Maddesi 5. fıkrasına göre, yıllarım eksik hesaplanarak Doç. yerine Y. Doç. yapılmıştı. Ne beklersiniz, uygulamanın düzeltilmesini değil mi? Dâvâ açanlar kazandı, biz devletimiz bağlı kaldık, ‘düzeltirler‘ dedik. Çok safmışız… Bir YÖK Başkanı, başvurularımıza yabancı dil şartını göstererek, sesimizi -bir elin beş parmağı kadar yokuz- duymak istemedi. Oysa, yabancı dil imtihanına alınmış, imtihanı geçenler Y. Doç., Doç., ve Prof. yapılmıştı. Onu da belgeledik, hala ‘unvanımızı verirlerse dünya yıkılacak?’ diye olsa gerek, YÖK; ‘haklarımızı iade etmiyor.’ O sebeple Prof. Olamıyorum Çocuklarımın hakkı yeniyor, zararımız çok, üzülmemek elde değil…

Geçen gün kargo ile bir kitap geldi, adı; ‘Kendi kendine dilli kaval öğren’ Yazarı/hazırlayanı kaval üstadı Burhan Tarlabaşı.. O da, benim gibi Prof. olamayıp Y. Doç. iken emekli olan bir arkadaşımız. İçine sindirememiş, bütün masrafını karşılayarak hazırladığı kitap Türkçe ve İngilizce basılmış Yanında bir de patentini aldığı kaval hediyesi var. Yazık değil mi bu arkadaşa, Y. Doç. yerine Prof. Olarak emekli olsa, madden ve ruhen huzurlu olsa değmez miydi?

Bakın, geçen hafta TBMM’de eski milletvekillerinin üniversitelerine dönmelerini ve çifte maaş almalarını isteyen önerge, olumsuz görüşlere rağmen AK Parti oylarıyla kabul edildi. Sosyal medya ayaklandı. Sayın Cumhurbaşkanı ‘hop’ dedi, TBMM’de savunan AK Parti, önergeyi geri çekti. Oysa bu teklifin yanlış olduğunu lisans öğrencisine sorsanız size söylerdi. Yani, işlerin düzelmesi için, hep üstten mi talimat gelecek?

Çetinoğlu: Teşekkür ederim efendim. Sorumsuz yetkililerle yetkisiz sorumlulara lafımız yok. Ümit edilir ki yetkili sorumlularla, sorumlu yetkililer uyanırlar, tedbir alırlar.

Ay: İnşallah diyelim… Biz, yinede bıkmadan üretime devam ediyoruz. 2017 Mayıs ayında, 24. İstanbul Türk Müziği Günleri’ni hazırlıyoruz. Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölüm Başkanlığı ev sahipliğinde… ‘Güzel Sanatlar Eğitimi-Toplum Bilimler Etkileşimi Uluslararası Sempozyumu’nu hazırladık. İlgilenenler için bilgi linki; (http://www.internethaber.com/guzel-sanatlar-egitimi-toplum-bilimler-etkilesimi-uluslararasi-sempozyumuna-davet-1735053y.htm)

Yrd. Doç. Dr. GÖKTAN AY

4 Mart 1957 târihinde Artvin’in Ardanuç ilçesinde doğdu.

İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmen olarak bulunduğu Tokat’ta tamamladı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975 yılında İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazanarak İstanbul’a geldi. Konservatuarın ilk öğrenci ve mezunlarından oldu. Bilim imtihanından sonra ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982 yılında Konservatuarın YÖK yasası ile İstanbul Teknik Üniversitesi’ne (İTÜ) bağlanması ile okutman, 1985 yılında sanatkâr öğretim elemanı, 1987 yılında Yrd. Doç. unvanlarını, devam etmekte olduğu yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak 1988 yılında ‘Doktor’ unvanını aldı.

Konservatuarda Türk Halk Oyunları (THO) Bölüm Başkan Yardımcılığı, Ana Sanat Dalı Başkanlığı, Çalgı Eğitim Bölümü Başkan Yardımcılığı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Türk Musikisi Vakfı, Folklor Kurumu, İTÜ Türk Mûsîkîsi Devlet Konservatuarı Mezunları Derneği, Unesco Cid (Uluslararası Dans Konseyi) Danışma Kurulu Üyeliği, Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Müziği Danışma Kurulu, Başbakanlık GSGM THO Federasyonu Gözlemciliği, İTÜ TMDK Mezunları Derneği üyesidir.

Radyo ve televizyonlarda programlar yapmakta, 1980 yılından bu yana, dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanmaktadır. Son 4 yıldır internethaber.com da eğitim/kültür/sanat üzerine güncel yazılar yazmaktadır.

Folklora Giriş, Folklor (Halkbilim), Sempozyum kitapları (10 adet)  yayımlandı.

23 yıldır, her Mayıs ayı boyunca,  ‘İstanbul Türk Müziği Günleri’ adlı özgün ve tek Türk Müziği Festivali’ Genel Sanat Yönetmenliği’ni, ‘Ulusal ve Uluslar arası Sempozyumları’ editörlüğünü yapmaktadır.

 

Ahiliğin Osmanlı Sosyal Hayatındaki Fonksiyonu

Ahilik, 13. Yüzyılın ortalarından başlayarak Anadolu’nun sosyal hayatının şekillenmesinde büyük bir rol oynamıştır. Türk çocuklarını işsizlikten ve kötü fikir cereyanlarının etkisinden kurtaran, aynı zamanda devletin ihtiyacı olan askeri gücü koruyan,  kollayan, katkıda bulunan bu kuruluşlar çok yönlü bir yapıya sahipti. Böylesine muntazam bir teşkilat, işsizliğe karşı mücadele vermiş ve herkesi bir sanat sahibi yapma çabası içine girmiş ve yoksulluğun çok çalışarak giderilebileceğini, yoksulluğun bir alın yazısı olmadığını savunmuştur.

Esnaf ve sanatkar zümreleri  her şeyden önce, yamak- çırak-kalfa-usta hiyerarşisini kurarak bu kademelerdekilerini, birbirine sarsılmaz ve candan bağlarla bağlamak suretiyle ve mesleklerin en ince noktasını öğreterek sanatı sağlam temellere oturtmuştur.

Üretici ve tüketici ilişkileri dengeli bir şekilde ayarlanmış, köylerde, şehirlerde, kasabalarda konaklama ve toplantı yapma yerleri tesis edilmiş ve buralar bütünüyle donatılıp döşenmiştir. Görüldüğü gibi, ahi kuruluşlarının nasıl bir toplumsal fonksiyon icra ettikleri ortadadır. Böylesine mükemmel ve yaygın olan bir toplumsal teşkilatın asli unsuru olan ahlâk duygusuna başka bir ülkede rastlamak mümkün değildir.

Zaviyelerde yani ahi toplantı yerlerinde işçiler, çıraklar, kalfalar ve ustalardan başka, iyi konuşan hatipler, Profesörler( müderrisler), öğretmenler, hâkimler, hattatlar, şairler, vaizler, v.b. kimseler bulunurdu. ( 1 )  Bu zaviye evlerinde dini, hukuki, ahlâki, sosyal, ekonomik,  v.b. konular konuşulurdu. Akşama kadar çalışarak yorulan sanat erbabından kişilerin ruh yorgunlukları bu konuşmalar sayesinde giderilirdi.

Ahi teşkilatlarında kişilerin sermaye birikimi ve aşırı kazanç isteği kesinlikle önlenmiş ve böylece kişisel kazanç yerine teşkilatın orta sandığında toplanan umumi sermayeye önem verilmiştir. Bu konuda Sabri Ülgener Şunları söylüyor: ” Bu dönemin insanı madde dünyası ile devamlı temasların doğuracağı her türlü ihtiras taşkınlığından, hatta gelecek kaygısından uzak, iç alemine çekilmiş, telaşsız ve rızkından emin bir insan.” ( 2 )

Ahi kuruluşları,  başlangıçta tarikatlar gibi belirli bir ideolojiye bağlı olarak faaliyet göstermişler ve zamanla toplumun değişen ihtiyaçlarına bağlı olarak değişip, sonuçta yalnızca esnaf ve sanatkâr guruplarını içine alan birlikler haline gelmişlerdir.( 3 )

Ekonomik hayatımızın pek iyi gitmediği bu günlerde; bir Türk kuruluşu olan ve böyle fedakârca çalışan ve Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük emeği olan bu teşkilatlara büyük ihtiyaç duyulmakta, zamanımızın meslek teşekküllerinin de ahi birlikleri gibi çalışma hayatı içinde yer almaları çok büyük önem arz etmektedir.

 

DİP NOTLAR:

( 1 )  Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, s.56

( 2 )  Sabri F. Ülgener, İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, s. 73, 1981

( 3 )  Sabahattin Güllülü, Ahi Birlikleri, s. 18

 

“Devletin Emanet Ettiği Kitap Nasıl Yırtılır?”

0

Telefonuma gönderilen bir video’da feryat figan ağlayan 7-8 yaşlarındaki kız çocuğunun ağzından çıkan cümleler:

-“Devletin bana emanet ettiği kitap nasıl yırtılır?”

-“Bana emanet edilen şeyi ben nasıl yırtarım?”

-“Benim olmayan şeyi ben nasıl yırtarım?”

-“Onu devlet nasıl yaptıysa ben de öyle tutmak zorundayım.”

Çocuğu boğazı yırtılırcasına ağlatan sebep, kendisine okulda verilen kitabın yırtılmış olması. Feryadı arşı tutmuş, gözyaşları sel olmuş desek abartmış oluruz, ancak kızın ağlaması, seyredenleri, dinleyenleri düşündürecek kadar samimi. O ağlama sesi, kulaklarımda hala yankılanıyor.

Çocuk, “emanet”ten, “devletin emanet”inden bahsediyor. Kendisine emanet edilen şeyi “nasıl yırtacağını” soruyor. Kitap, emanet, devlet; onun zihninde dokunulmazlığı bulunan yüce değerler olarak yer etmiş. Bunlara zarar gelmesi, onda isyana yol açmış.

Değerler; öğretilir, öğrenilir, geliştirilir. Ona bu değerleri öğreten anneyi, babayı, öğretmeni tebrik etmek gerekir. Bu ahlak ile yetişen biri artık ne devlete ne kitaba ne de emanete ihanet edebilir. Yapılacak iş, bu değerleri işleyip geliştirmek, hayatının mihengi yapmaktır.

Çocukluğumdan hatırlıyorum; kitap bizim için son derece değerliydi. Biz kitabın üzerine oturamaz, kâğıdın üzerine basamazdık. Rahmetli dedem: “Oğlum, kâğıda basılmaz, ona Kur’an yazılmıştır.” derdi, ona bir kutsallık izafe ederdi. Saf duygu ve düşüncelerimin egemen olduğu yaşlarda, yerde gördüğüm her kâğıdı saygıyla alır, temizler, kullanılacak hale getirirdim. Kitaplarımız da çok değerliydi: onları kaplar, güzelce süsler, okuyacağımız zaman itina ile açar, geceleyin yastığımızın altında saklardık, zaman zaman da bir çocuk gibi okşayarak severdik. Devlete ait hiçbir şeye dokunamazdık zaten. Devlette “tüyü bitmemiş yetimin hakkı” vardı. Devletin her yaptığı iş mübarekti, eşyası kutsaldı, kuralları sanki bir ayetti. “Şeriatın kestiği parmak acımaz”dı. Biz hiçbir zaman devletten daha iyi bilemezdik, devletin her zaman “bir bildiği” olurdu. “Emanet” olan şey, bizim olamazdı. O, alındığı gibi yerine iade edilmeliydi, hatta daha iyileştirilmiş şekilde. Devlet malını yiyenler “domuz” hükmündeydi. Devlet ya da devlete ait her şey, uğrunda ölünmeye değerdi.

Sonra ne oldu? Ne kâğıdın ne kitabın ne devletin itibarı kaldı. “Emanet” kelimesi, anlamını sözlüklere bıraktı, günlük hayatta öksüz kaldı. “Emanete ihanet edilmez.” cümlesi, “gasp”  uyanıklığının, beleşçiliğin yaygınlaşmasıyla dedelerimizin hayatına mahkûm edildi. Haksız kazancın meziyet sayıldığı bir coğrafyada emanetin mana ve eylem değeri işlevsiz kaldı. Fıtri olan emanet duygusu, adına “eğitim” denen “öğütüm” sistemiyle önce kirletildi sonra ötekileştirildi. Emanet, Emin ile Emine’nin etimolojik izahında harf olarak kullanılır oldu. Bir ayetin, bir ilmi bilginin taşıyıcısı olan kâğıt ve kitap, dinin kılavuzluğunu kaybetmesi veya afyon kabul edilmesiyle ve ilmin gereksiz bir meşguliyet alanı veya karın doyurmayan iş olarak lanse edilmesiyle insan nazarındaki itibarını da kaybetti. Hele hele, poşetlik bilgilerin, fotoğrafların popülerleşmesiyle kâğıtkâğıtlığından, kitap kitaplığından utanır oldu.

Makine ayarlarına dönmek lazım. “Benim olmayan şeyi ben nasıl yırtarım?” demek, bunun kavgasını vermek, bunun için ağlamak lazım. Sana ait olmayan şey, devletinse, o devlet malında tüyü bitmedik yetimin hakkı varsa, “Bunun hesabını nasıl veririm?” diye düşünmek, bunu bir inanç haline getirmek lazım.

Kâğıt ve kitap, bir maddedir. Emanet, bir manadır, soyut değerdir. Mananın kirletilmesi veya değersizleşmesiyle madde de aynı kaderi yaşıyor. Çocukların bile gözlerinden yaşlar getiren ihanet duygusunu yaşatmamak için emanet sorumluğunu hayatımızda canlı tutmalıyız. Allah’tan, devletten, dosttan gelen emanetlerin taşıyıcısı olduğumuzu, bu emanetlerin bize bizi test etmek için verildiğini bilmeliyiz. Emanet, sahibine bir gün dönecektir. Dönmesi üzmemeli, taşınamaması kahretmeli.

O halde, duyguları yağan kar kadar temiz, beklentisi açan taze gül kadar masum olan o gözü yaşlı yavrunun sözünü tekrarlayalım:”Onu devlet nasıl yaptıysa ben de öyle tutmak zorundayım.”

 

Kur’an Medeniyeti

0

Kur’an medeniyetinin esasları müspet, olumlu ve yapıcıdır. Saadet ve mutluluk çarkı, beş müspet esas ve temel üzere döner:

Dayanak noktası: Kuvvete bedel haktır. Hakkın gereği ise, daima adalet, denklik ve eşitliktir. Bu durumda her türlü şikâyet, bela ve sıkıntılar zail olup, yok olur gider. Böylece selâmet ve esenlik kendini gösterir.

Hedefinde menfaat ve çıkar yerine fazilet ve erdemli oluş vardır. Fazilet ve erdemliliğin gereği, isteği, olmasını icap ettiren husus ise, muhabbet ve sevgidir. Tecazüp / birbirini çekme yani dayanışma, yekdiğerine destek, yerinde ve zamanında yardım etmektir. İşte saadet ve mutluluk ancak bütün bunlardan sonra meydana gelir. Düşmanlık zail olur gider, arada kin ve nefret kalmaz.

Hayattaki düstur, prensip ve ilkesi; cidal, mücadele, savaş ve kıtal yerine yardımlaşma prensibidir. O düstur ve ilkenin gereği / yapılmasını istediği husus ise, ittihat / birlik ve beraberlik, tesanüt / dayanışma / birbirine sırt vermektir. Çünkü toplum; bütün bunlarla hayatlanır, canlanır, ayağa kalkar.

Hizmet sureti / şekli ise, heva-heves yerine hidayet yolu, yani Allahın rızasına uygun inanç ve yaşayış şeklini seçmek ve gereğini yerine getirmektir. O hüdanın / o yolun bizlerden istediği husus ise, insana lâyık ve uygun tarzda terakkî / ilerleme, yükseliş ve refahet yani rahatlık ve bolluk içinde yüzmektir. Kısaca, ruha lâzım surette nurlanma, aydınlanma, tekâmül / gelişme ve olgunlaşmadır.

Oysa, günümüz medeniyetinin bir gereği olan unsuriyet / ırkçılık denen menfî milliyet; kitleler arasındaki vahdet cihetini / birlik yönünü tard eder / kovar. Buna karşı koymanın yolu; onun yerine din, vatan, sınıf rabıta ve bağlarını, iman ve inanç kardeşliğini koymak ve korumakla mümkündür. Şu rabıta ve bağların gereği / yaptırımı ise, samimî / içten bir uhuvvet ve kardeşliği ne pahasına olursa olsun, mutlaka gerçekleştirmektir.

Umumî / genel bir selâmet için, silâhı ancak hariçten / dıştan bir tecavüz ve saldırı vâki olduğunda kullanmak; ancak o zaman müdafaa ve savunmaya geçmek lâzımdır.

İşte bütün bunlardan ötürü, şimdiye kadar İslâmlar; kendi tercih ve seçmelerinin bir gereği olarak; menfî görünümlü günümüz Batı medeniyetine karşı soğuk davranmışlar, ondan uzak durmayı yeğlemişlerdir. Çünkü şimdiki menfî medeniyet onlara yaramamış. Hem de onları, müthiş bir esarete mahkûm etmiştir.

Nitekim bu medeniyet; insanlara tiryak / ilaç iken zehir olmuş. Yüzde seksenini meşakkate, belâ ve sıkıntıya sokmuş. Yüzde onunu sahte süslü, yalancı yaldız ile süslenmiş, sözde bir saadet ve mutluluğa çıkarmış. Diğer onunu ortada bırakmış. Çaresiz, huzursuz ve kararsız etmiş.

Gelen ticarî kazançlar; azın azı olan zalimlerin olmuş! Lâkin saadet odur ki: Saadet bütüne ola. En azından çoğunluğa isabet ede. Hâlbuki insanlara rahmet olarak inen Kur’an’ın kabul ettiği medeniyet anlayışında: Ya umuma, ya da eksere / çoğunluğa veriyora saadet; işte odur medeniyet.

Şimdiki medeniyet tarzında; heva ve heves yani boş ve yersiz istekleri yerine getirmek tamamen serbest! Heva, heves ve boş istekler tam bir hürriyet içinde. Aslında hayvanî bir hürriyet almış başını gidiyor!

İnsanlara hevesleri tahakküm eder, hükmeder olmuş! Âdeta, heva ve gayri meşru istekler; insanlara karşı müstebit bir hâl almışlar!

Zarurî / zorunlu olmayan ihtiyaçlar, zorunlu ihtiyaçlar hükmüne geçmiş. İnsanlardan rahat ve huzuru izale etmiş / gidermiş!

Nitekim bedavette / bedevilikte ve göçebelikte bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç etmiş / gereksinim duyurmuş, fakir etmiştir. Doğru yoldan kazanılan para; masrafları karşılamaya kifayet etmez, kâfi gelmez ve ihtiyaçları sağlamaya yetmez olmuştur! Bu durum insanları; helâl yollardan elde edemediğini, haram yollardan edinmeye sevketmiştir. Ferdi, hem ahlâksız hem de fakir duruma düşürmüştür. İşte bu yüzden İslam dünyası habis, alçak ve pis olan menfî medeniyete karşı uzak durmuş, ona soğuk davranmıştır. Çünkü Kur’an, insana; kimseye muhtaç olmamayı ve kimseye karşı minnet duyacak bir duruma düşmemeyi de telkîn edip aşılamaktadır.

 

Günümüz Medeniyeti

0

Günümüz medeniyeti menfî / yıkıcı esas ve temeller üzerine hareket ediyor! Fakat hemen belirtelim ki: Bizim muradımız / amacımız, medeniyetin iyilik ve güzellikleri ve insana menfaat ve yararı dokunan iyiliklerdir. Yoksa, medeniyetin günahları, kötülükleri değil ki; ahmaklar, o kötülükleri, o sefahatlerı iyilik sanıp, taklit edip malımızı harap ettiler. Medeniyetin günahları, iyiliklerine galebe edip, kötülükleri iyiliklerine üstün gelmekle; insan, iki dünya savaşı ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti darmadağın edip, öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşallah yarınlarda İslâmiyet’in kuvveti ile medeniyetin güzellikleri üstün gelecek, yeryüzünü pisliklerden temizleyecek, dünya barışını da sağlayacak.

X

Fakat ne yazık ki, günümüz medeniyeti beş yanlış temel üzerine kurulmuştur:

Dayanak noktası kuvvettir. Onun gereği ise, sağa sola saldırmaktır.

Varılmak istenen nokta menfaattir. Onun gereği ise, birbirine sıkıntı vermektir.

Hayatta düstur ve prensibi savaş ve kavgadır. O’nun gereği ise, çekişme ve kavgadır.

Kitleler arasındaki bağı, başkasını yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir. Yani ırkçılık…Onun gereği / bizden istekleri ise böyle müthiş çarpışma ve vuruşmadır.

Cazibeli ve çekici hizmeti; boş ve geçici istekleri cesaretlendirmek, arzuları tatmin etmek, istek ve arzuları yerine getirmeyi kolaylaştırmaktır.

Heva ve isteğin gerekleri ise, insaniyeti meleklik derecesinden köpeklik seviyesine indirmektir. İnsanın ahlâk ve karakter bakımından bozulmasına sebep olmaktır.

Bu medenilerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.

X

İşte, onun için şimdiki bu medeniyet; insanın yüzde seksenini zahmet, sıkıntı ve belâya atmış. Onunu hayalî saadete çıkarmış. Diğer onunu da, ikisi ortası bırakmış. Oysa saadet ve mutluluk odur ki, bütüne ya da çoğunluğa saadet ola. Bu ise, azın azıdır ki, insanlara rahmet olan Kur’an, ancak umumun, hiç olmazsa çoğunluğun saadet ve mutluluğunu içine alan bir medeniyeti kabul eder.

Hem serbestçe işlenen boş isteklerin baskısıyla, zarurî olmayan ihtiyaçlar zarurî ihtiyaçlar yerine geçmiştir. Göçebelikte / kırsal hayatta bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Çalışma, masrafa kâfi gelmediğinden hileye, harama sevk etmekle, ahlâkın esasını şu noktadan bozmuştur. Belli grup ve kuruluşlara kazandırdığı servet ve haşmete bedel; fert, şahıs ve bireyi fakir ve ahlâksız etmiştir. Nitekim İlk çağların toplam vahşetini; bu medeniyet bir defada kustu.

İslâm âleminin şu medeniyete karşı çekingen ve soğuk davranması, kabulde zorlanması dikkat edilmesi gereken bir husustur. Çünkü ona ihtiyaç duymamak ve ondan bağımsız oluş gibi özellikleriyle, seçkin ve üstün olan İslâm’daki İlâhî hidayet ve yol; Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz, uyuşmaz ve kaynaşmaz. Onun tarafından yutulmaz, ona tâbi olmaz.

Bir asıldan ikiz olarak çıkan eski Roma ve Yunan iki dehası; su ve yağ gibi, asırlarca, medeniyet ve Hristiyanlığın kaynaşmasına çalıştığı hâlde, yine istiklâllerini muhafaza, âdeta tenasuhla o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar ikiz ve birleşme sebepleri varken birbiriyle uyuşma içine girmedikleri hâlde, İslâmın ruhu olan hidayet nuru, o karanlık pis medeniyetin esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit birleşemez ve onun tarafından yutulamaz.

X

Zaten Avrupa ikidir. Birisi: İsevîlik denen gerçek ve doğru dininden aldığı feyizle yani manevî gıda ile insanlığın toplum hayatına faydalı sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden ilim ve fenleri takip eden bu birinci Avrupa…

Diğeri: Felsefe-i tabiiyenin yani Allahın kanunu ve sanatı olan tabiatı yaratıcı güç kabul eden felsefenin zulmet ve karanlığı ile medeniyetin kötülüklerini iyilik ve güzellikler zannederek insanları günah işlemeğe, sapık fikir ve yanlış yollara sevkeden bozulmuş ikinci Avrupa…

 

Atatürk’e Hakaretler Devam Ederken!

0

Mustafa Kemal ve arkadaşları, dini şahsi ve siyasi çıkar için kullanmayı engellemek için dini siyasetin etki alanından çıkarmışlar, laiklik ilkesini getirerek ,dini vicdanlara havale etmişlerdir. Yoksa her vesileyle siyasi ve şahsi çıkarlar adına

“şeriat isteriz” diye, kendi dünyalıklarını kapmanın peşinde koşan menfaatperestlerin, “dünyalık dini ” anlayışlarını sömürge aracı görmelerinin önüne engel mi konabilirdi.

*

Allah gerçek kul olmaya çalışanlara fırsat versin inş… IŞİD mantığı olarak tezahür eden zihniyeti de yerle bir etsin İnşallah! Bugün ki dini kullanma ticaretini gördükçe, sadece bu meseleden dolayı bile Atatürk’e hakaret edenleri Türk Milleti olarak, özellikle Türk Milliyetçileri olarak her gün çıkıp lanetlemeliyiz!

*

Atatürk’e karşı yapılan bu hakaretler, acaba yine yapılacak bir şeylerin yoklaması için midir, diye de düşünmekten edemeyeceğiz. Örneğin; paramız üzerindeki Atatürk resminin kaldırılması şaibelerini kulaktan kulağa duyuyoruz. Acaba Türk Milleti’nin nabzı geçmişteki meseleler gibi yine yoklanıyor mu?

*

Türk Milliyetçiliğini şu an resmi olarak sevk ve idare edenler, kaç gündür Atatürk’e hakaretler yağıyor, neredesiniz? Delegelerin çoğunluğunun istediği kongreleri savcılar, hakimler ayarlayarak hemen iptal ettiren güç, bu meselede de hemen kullanılsaydı bari…

*

Salı gününü bekleyip nutuk atıp, bu meseleyle ilgili de konuşmuş olduk, babından bir davranış sergileneceğine ,Atatürk’e hakaret eden ne kadar soytarı varsa ,mahkemeye vermek, suç duyurusunda bulunmak herkesten önce ayağa kalkıp ,tüm Türkiye’de miting ve gösteriler yapmak ,Türk Milliyetçilerinin boynunun borcu değil miydi? Ve bu borç özellikle şu an ki merkeze düşmez miydi?

*

TC Devletini kuran Türk Milliyetçilerinin Ulu Önderine hakaret edenleri lanetlemek, bir konuşmayla geçiştirilmemelidir. Bu soy özürlüler cezalarını fazlasıyla çekmelidirler.

*

Şu an onları içeri alsalar bile inşallah bu göstermelik olmaz ve inşallah yarın öbür gün salıvermezler! Sadece ileride bizde tepkimizi göstermiştik görüntüsünden başka hiç bir şey yok

ve de olmayacaktır gibi durum görünmekte… Oysa şimdi günlerdir yer yerinden oynamalıydı!

*

Ama oynayamaz, fren yaptırma görevi verilen, görevini yapmalı. En büyük ortak ne derse o yapılmalı, iktidar sıkıştığında diğer tüm kurtarışlarda yapıldığı gibi… İyice yukarısı ne derse o olacak ise ;”Lider, Doktrin, Teşkilat” nasıl uygulanacak, kim uygulayacak? Çünkü iyice yukarısı yakın geçmişte Türklüğü ayakları altına aldıklarını söylemişlerdi!

 

Allah Türk Milleti’ni ve İslam Âlemini Korusun. Âmin…

 

Saygılarımla.

 

Aydınlar Ocakları Samsun’dan Seslendi

Türkiye’de ilk Aydınlar Ocağı İstanbul’da kuruldu. Daha sonra İstanbul dışında da, ilk kurulan Aydınlar Ocağı’nın rehberliğinde, her biri bağımsız birer dernek olarak Aydınlar Ocakları faaliyete geçti. Kocaeli Aydınlar Ocağı 1985 yılında faaliyete başladı, İstanbul ve Ankara’dan sonra kurulan 3. Aydınlar Ocağı oldu. Şu anda ülke içinde 40 Aydınlar Ocağı var. Yurtdışında da Azerbaycan ve Kosova’da Aydınlar Ocakları faaliyette.

Bu Ocakların temsilcileri olarak yılda iki defa bir Ocağımızın ev sahipliğinde (şimdilerde benzerlerine çalıştay adı verilen) bizim Şûra adı verdiğimiz toplantılar yapıyoruz. Bu toplantılarda ülke meselelerini inceleyen, gerçekten “aydın” vasfı taşıyan temsilciler tebliğler sunuyor, konular tartışılıyor ve bir sonuç bildirisi ile kamuoyu ile paylaşılıyor.

Şûralarda yörenin tarih, kültür ve sanatına dair bilgi edinmemizi sağlayan etkinlikler, şehrin gezilip görülmesi gereken yerlerinin görülmesi gibi programlara da katılıyoruz. Böylece3 gün boyunca Aydınlar Ocaklılar olarak birlikte oluyoruz.

Aydınlar Ocağı Dernekleri 45. Büyük Şûrası, 12-14 Mayıs 2017 tarihleri arasında, Atatürk ve arkadaşlarının, 98 yıl önce, 19 Mayıs 1919’da Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyet’e giden yolun ilk adımını attıkları Samsun’da, Samsun Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde yapıldı.

Samsun Aydınlar Ocağı Başkanı Doç. Dr. Taner Tunç ve Yönetimindeki arkadaşlarının mükemmel ev sahipliği ile gerçekleşen Şûra sonucunda yayımlanan “Sonuç Bildirisini” özetleyerek bilgilerinize sunmak istiyorum.

**************************************

Aydınlar Ocakları 45. Şûra Sonuç Bildirisi

Yönetim sistemimizde önemli gelişmelere yol açması beklenen 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumunun ardından gerçekleştirilen Aydınlar Ocakları 45. Büyük Şûrası’nda ülkemizin bugün karşı karşıya bulunduğu iç ve dış meseleler görüşülmüş ve alınan kararlar aşağıda Yüce Milletimizin takdirlerine sunulmuştur.

1. DEMOKRATİK HAYAT VE UYUM YASALARI: 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan halkoylaması sonucunda “Parlamenter Sistem”den dünyada ilk defa Türkiye’de uygulanacak bir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne geçilecektir. Toplumsal bir mutabakat sağlanabilmesi için, “uyum yasaları” iktidar – muhalefet işbirliği ile çıkarılmalıdır. “Uyum yasaları çıkartılırken, yeni sistemin “kuvvetler ayrılığını”, “hukukun üstünlüğünü” ve “insan haklarını” güvence altına alacak düzenlemelerle inşa edilmesine çalışılmalıdır. “Uyum yasaları” kapsamında Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu’nda önemli değişiklikler yapılacaktır. Bu bakımdan öncelikle “temsilde adaleti” öne alan, küçük partilerin de Meclis’te temsil edilmesini sağlayacak tedbirler alınmalıdır.

2. BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI: “FETÖ ile mücadele” kapsamında boşaltılan yargı kadrolarında “parti yargısı” oluşturacak düzenlemeler ve atamalardan kesinlikle kaçınılmalıdır. Hâkimler Savcılar Kurulunun (HSK) yeniden oluşturulmasında, yargı mensuplarının ve bürokratların atamalarında ölçüt, sadece adalet, ehliyet ve liyakat olmalıdır.

3. EKONOMİK DURUM: Türk ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu risklerin başında; cari açık, dış borç, düşük büyüme, işsizlik ve turizm gelirlerindeki gerileme sonucu doğan döviz pozisyonu açığı gelmektedir. İstikrarsızlığın bir göstergesi olan enflasyon, Nisan 2017’deki yüzde 1,31 artışla TÜFE’de yıllık 11,87’ye yükselmiş ve böylece Ekim 2008’den beri en yüksek seviyesine gelmiştir.

Dış borçların ödenmesi için üretime öncelik verilmesi, gelir yaratılması ve döviz açığının kapatılması gerekmektedir. Ekonomimizin sorunlarının çözüme ulaşması için, istihdam üzerindeki yüklerin düşürülmesi, yatırımların canlanması için ortam yaratılması, devletin iş yaratarak istihdama katkıda bulunması gerekmektedir.

Tarıma elverişli araziler korunmalı, tarımla uğraşan faal nüfusun tarım dışına çıkması önlenmeli ve tarıma yeterince destek ve teşvik verilmelidir.

4. İŞSİZLİK ve KADIN İSTİHDAMI SORUNU: Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu en önemli sorunlardan biri, işsizlik ve kadın istihdamıdır. TÜİK verilerine göre, 2017 Ocak ayında işsizlik oranı yüzde 13.3’e çıkmıştır. Gençler arasındaki işsizlik oranı yüzde 24.5’a yükselmiştir. 3 milyon 985 bin işsiz sayısına, ”iş aramayıp çalışmaya hazır olan” işsiz sayısını da eklediğimizde, fiili işsizlik oranı yüzde 19.6, işsiz sayısı da 6 milyon 493 bin kişidir. Ülkemizde kadınların işgücüne katılım oranı çok düşüktür. Kadınların işgücüne katılım oranının yüzde 50’nin altında olduğu ülkeler arasında kalkınmış ülke pek yoktur. Bu oranı yükseltmeden kadınların siyasi hayatta temsil oranını yükseltmek pek mümkün olamaz.

Şura’da ayrıca “Eğitim, Kadına Şiddet, Uyuşturucu Bağımlılığı ve Ticareti, Türkçenin Korunması, (ABD-AB ile İlişkiler, Rusya ve İran’la İlişkiler – Suriye ve Irak Meselesi- Suriye’den Gelen Göçmenlerin Durumu, Irak ve Suriye Türkmenlerinin Durumu, KKTC ve Ege Adaları, Türk Dünyasının Sorunları alt başlıkları ile) Dış Politika” gibi diğer temel meselelerimiz tartışıldı ve sonuç bildirisinde yer aldı.

Bunları da yeri geldikçe paylaşmaya çalışacağız.

 

Tehlikedeki Türk Dilleri

0

Türk dili, Altay dilleri grubunda yer alır. Gurubun diğer dilleri Moğol, Mançu-Tunguz, Japon ve Kore, Fin-Ugor olarak da anılan Fin-Macar dilleridir.  300.000.000’a yakın insan, Türk dilini konuşuyor.

 

Türk yazı dilinin tarihi, yedinci ve sekizinci yüzyıllarda Orhun vadisinde dikilmiş olan Orhun yazıtlarıyla başladığı söylenir. Sümercede bulunan çok sayıdaki Türkçe kelimeler, Türk dili tarihinin 6.000 yıllık olduğu gerçeğini ortaya koyuyor. Orkun kitabelerindeki Türkçenin ifâde gücüne, cümle yapısındaki sağlamlığa ve kelime zenginliğine bakıldığında, böylesine mükemmel bir dilin çok uzun bir geçmişinin olması gerektiğini düşündürüyor.

 

Türk dili, günümüzde büyük iki tehlike ile karşı karşıyadır: Birincisi, Türkiye’de konuşulan Türkçenin yabancı ve ayrıca Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak üretilen uydurma kelimelerin istilasına maruz kalmıştır. İkincisi; Türklerin tarih boyunca çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olmaları, bazı bölgelerde azınlıklar hâlinde yaşamaları sebebiyle, konuşanı azaldığından unutulmaktadır.

 

Dillerin yok olma sürecinde kültürler de ciddî derecede zarar görmekte, önce bulanıklaşmakta, yani kültür değerleri tam anlaşılmadan yaşatılmaya çalışılmakta, birkaç kuşak sonra da tamamen hâkim kültürün içerisinde kaybolmaktadır.

 

Hoca Ahmed Yesevî Yılı sebebiyle ve bağımsızlıklarının 25. Yılında Türk Cumhuriyetleri şerefine, Milletlerarası Türk Akademisi’nin ve Ahmet Yesevî Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı’nın destekleriyle yapılan araştırmaların neticesi, ‘Tehlikedeki Türk Dilleri‘ isimli 4 ciltlik kitap olarak yayımlandı.

 

Kitabın hazırlanmasındaki maksadın; küreselleşmekte olan dünya düzeninde Türk kültürünün diğer hâkim kültürlere karşı direnme gücünü harekete geçirmek olduğu açıklandı.

 

Târih öncesinden, zamanın sonsuzluklarından bugüne uzanıp gelen dillerin ve kültürlerin, insanlık târihî boyunca taşıdıkları ve yaşattıkları yüksek değerler, paha biçilmez bilgi ve birikimler ve kültür mirası, çağdaş dünyanın dayattığı yaşama tarzı ve tek tipleştirmeyle ebediyen yok olmaya doludizgin koşarken, bu kitap ile en azından yok olma tehlikesine mâruz Türk dillerinin ve kültürlerinin ‘son sesleri kaybolmadan‘ yarının dünyasına birkaç satır, birkaç sesle aktarılması murad edilmektedir.

 

Kitapta diller, riskin derecesine göre ‘Düşük tehlikeye mâruz Türk dilleri‘ ve ‘Yüksek tehlikeye mâruz kalan Türk dilleri‘ olmak üzere iki ayrı ciltte ele alınmıştır. Milletlerarası kültür çevrelerinin dikkatini çekmek maksadıyla her iki cilt,  İngilizceye çevrilerek de yayımlanmıştır.

 

Eserin, değişik ülke vatandaşı 36 kişilik yazar kadrosu var. Editörlüğünü Prof. Dr. Süer Eker, Prof. Dr. Ülkü Çelik Şavk’ın üstlendiği kitabı hazırlayan kadroda vazife gören Türk yazarlar şunlardır: Abdülkadir Atıcı, Birsel Karakoç, Ercan Alkaya, Eyüp Bacanlı, Fatih Kirişçioğlu, Figen Güner Dilek, Gülsüm Killi Yılmaz, Habibe Yazıcı Ersoy, Hülya Kasapoğlu Çengel, M. Vefa Nalbant, Mevlüt Erdem, Münevver Tekcan, Oğuzhan Durmuş, Sema Aslan Demir, Semih Tezcan ve Sultan Tulu.

 

Kitapta 26 ülkeden 130 ilim insanının telif ve tercüme toplam 132 makalesi bulunmaktadır.

Kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan Türk dilleri; Başkurtça, Çuvaşça ve Yakutça Çin Kazakçası, Çin Kırgızcası olarak tespit edilmiştir.  Avrupa’da yaşayan göçmen Türklerin ana dillerin de aynı gruptadır.

 

Son Sesler Kaybolmadan‘ sloganıyla hazırlanan olan projede; Çin’in kuzeydoğusundaki Fu-yü Kırgızcasından, Avrupa’nın en batısında Litvanya Karaycasına; Taymır yarımadasında konuşulan Dolgancadan, Basra körfezinin doğu kıyılarına yakın İran coğrafyasındaki Kaşgaycaya kadar az nüfuslu, az konuşanı bulunan Türk dilleri ele alınmaktadır. Yazıların tamamı ilmî çalışma hayatının mühim bir bölümünü bu projede ele aldığı Türk diline adayan yazarların kaleminden çıkmıştır. Yazarların önemli bir bölümü aynı zamanda ele aldığı dili konuşan şahıslardır.  Proje makalelerinin dilleri, sayı bakımından İngilizce başta olmak üzere Türkçe, Rusça, Kazakça, Özbekçe ve diğer Türk dilleridir.

 

UNESCO’nun yaptığı araştırmanın vahametini fark eden Ankaralı bir grup ilim adamı, ölüp gidecek olan Türk dillerine dikkat çekmek maksadıyla Tehlikedeki Türk Dilleri için bir internet dergisi yayımladılar.  Dergiye, www.tehlikedekidiller.com adresinden ulaşılabilir.  Milletlerarası hakemli derginin yayın kurulunda Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ülkü Çelik Şavk ve Prof. Dr. Nalan Büyükkantarcıoğlu, Başkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Süer Eker, Frankfurt Goethe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Marcel Erdal ve TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nden Doç. Dr. Eyüp Bacanlı yer alıyor. Dergide yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan veya yok olma riski altında bulunan Türk dillerine yönelik makalelere yer veriliyor.

 

Kaybolan sadece Türk dilleri değil, insanlığın ortak kültür mirasıdır. Dolayısıyla diğer dillerle ilgili araştırmalar da derginin gündeminde. İlk sayı ‘Türk Dillerinin Akrabaları – Komşuları’ kapağıyla yayımlandı. Yeni sayıda Nogaylar, Nogayca ve Nogay kültürü ele alınıyor. Ayrıca Rusya’da ve Gürcistan’da dil politikaları, Teleütlerin durumu, Karaçayların müzik kültürü gibi mevzular var.

 

Tehlikedeki Türk Dilleri, sanal bir dergi projesinden ibâret değil. Yaklaşık 45 bölümden oluşan, dört cilt halinde ‘Tehlikedeki Türk Dilleri Kitabı’ da aynı sitede okunabiliyor.

 

Sitenin adresi: http://ayu.edu.tr/yayin_detay/190/tehlikedeki-turk-dilleri

 

 

BİLGİLİK

 

2016 Yılı İtibariyle Dünyada Türk Nüfusu

Türklük, ırk temeline dayalı bir kavram olmayıp kültür temeline, aidiyet duygusuna bağlı bir kavramdır. Zâten insanlarda saf ırk aramak boşunadır. Saf, bozulmamış ve yeryüzünde göründüğü günden bu yana ilk günkü durumunu koruyabilmiş insan bulmak mümkün değildir. Ancak çevre ile hiçbir irtibatı olmayan çok ilkel kabilelerde bu özelliğin bulunabileceği iddia edilmektedir.

 

Türkler tarih boyunca endogami ve egzogami uygulamamışlar, kendilerinden olmayanlara kız vermişler, onlardan gelin almışlardır. Saf ırk kavramının geçersizliği buradan kaynaklanmaktadır.

 

Buna rağmen Türk ırkının bütün özelliklerini taşıyan insanlar tabii ki vardır. Bu özellikler, çok az fizikî, daha çok da kültür bakımındandır. Türk olmanın en belirgin göstergesi Türkçe konuşmaktır. Fakat gerek yönetimi altında yaşadıkları ülkenin siyasî baskıları, asimilasyon politikaları ve sair sebeplerle dilini unutmuş Türkler bulunabilir. Bunları Türk saymamak, sosyolojik cahillik hatta ilim cinayetidir.

 

Sosyolog olmamakla birlikte, ırklar üzerinde en derin araştırmaları yapan, Ankara Türk Ocağı’na devam edenlerin, ülkücü gençlerin ‘Galip Ağabey‘ olarak andıkları Galip Erdem, bu konuda en doğru sonuçlara ulaşmıştır. Rahmetli Galip Ağabey’imize göre;  Türklük, aidiyet meselesidir. Bir insan ‘Ben Türk’üm‘ diyorsa, O’nun Türk olduğunu kabul etmek mecburiyetindeyiz. Elbette, Türk olduğu bilinmekle birlikte, bilinen ve bilinmeyen çeşitli sebeplerle Türk olmadığını iddia edenlerin de Türk oldukları kabul edilmelidir.

 

Türk Dünyası’nda; Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırım dâhil her bölgede yaşayan Türkler içerisinde, Türk olduklarını kabul etmeyen Türklere rastlamak mümkündür.

 

Azerbaycan’da ‘Ben Azeri’yim‘, Kazakistan’da ‘Ben Kazak’ım‘, Kırım’da ‘Ben Tatar’ım‘ diyen Türkler vardır. Bu çarpık ve üzücü durumun 2 istisnası vardır: Ahıskalı Türkler ve Gagavuz Türkleri… Onlar Türk olduklarının bilincindedirler. Üstelik Gagauz Türkleri Ortodoks Hıristiyan’dır. Türkçe konuşurlar. İsimleri Slav kültürüne, soyadları Türk kültürüne göredir. Stephan Topaloğlu, Svetlana Gülüseven gibi…

 

Dünya üzerindeki Türklerin sayısını işte bu sebeplerle kesin olarak belirlemek mümkün değildir.

 

Başka sebepler de vardır: Komünist ülkelerde doğru dürüst nüfus sayımı yapılmamıştır. Türk olmalarına, Türk gibi yaşamalarına rağmen idârî baskılardan korkulduğu için Türk olduğunu söyleyemeyen aileler vardır. Nüfus sayımı sonuçları açıklanırken gerçekleri gizleyen, yönetimleri altındaki insanların milliyetlerini kabul etmeyen, onları yerli halk ile aynı gruba dâhil eden ülkeler de bulunmaktadır. Mesela İran… Ülkede 38.000.000 Türk olmasına rağmen, Türklerin sayısının 3.000.000 olduğu resmî kayıtlarında görülmektedir.

 

Türkler dünya üzerinde çok geniş alanda yaşayan milletlerin başında gelmektedir. Bu sebeple dünyadaki Türk nüfusunun ne kadar olduğu kesin olarak bilinmiyor.

 

Aşağıda dünyadaki Türk nüfusunun gerçeğe en yakın rakamları verilmektedir.

 

Bağımsız Devletler:

  • Türkiye………………………………………………………………………………79.815.000
  • Azerbaycan……………………………………………………………………………9.165.000
  • Kazakistan……………………………………………………………………………18.532.000
  • Özbekistan……………………………………………………………………………29.194.000
  • Türkmenistan………………………………………………………………………….6.775.000
  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet…………………………………………………………304.000
  • Kırgızistan……………………………………………………………………………..6.300.000
  • Tacikistan……………………………………………………………………………… 1.000.000

 

Türklerin Özerk veya Azınlık Olduğu Devletler: (Asya Kıtasında)

  • Rusya…………………………………………………………………………………15.000.000
  • Afganistan…………………………………………………………………………….11.000.000
  • İran……………………………………………………………………………………38.000.000
  • Çin…………………………………………………………………………………….40.000.000
  • Diğerleri (Hindistan ve Pakistan’da Türk İmparatorlukları dönemlerinden kalan

ve bugün Türkçe konuşamayan milyonlarca Türk asıllı olduğu bilinmektedir. Fakat

sayı verilememektedir. (Buraya iyimser olmakla birlikte hakikate en yıkın rakam alınmıştır)…………… 5.000.000

 

Ortadoğu’da:

  • Suriye……………………………………………………………………………………1.600.000
  • Irak………………………………………………………………………………………2.500.000
  • Lübnan……………………………………………………………………………………500.000
  • Ürdün……………………………………………………………………………………..500.000
  • Suudi Arabistan……………………………………………………………………………400.000
  • Diğerleri…………………………………………………………………………………..500.000

Avrupa ve Balkanlarda:

  • Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve diğer Avrup ülkelerinde……………… 2.000.000
  • Bulgaristan………………………………………………………………………………1.200.000
  • Yunanistan…………………………………………………………………………………320.000
  • Romanya…………………………………………………………………………………..120.000
  • Makedonya………………………………………………………………………………..110.000
  • Kosova……………………………………………………………………………………..40.000
  • Ukrayna………………………………………………………………………………….. 480.000
  • Moldova…………………………………………………………………………………..300.000
  • Diğerleri…………………………………………………………………………………..300.000

 

Afrika’da:

  • Mısır………………………………………………………………………………………350.000
  • Libya………………………………………………………………………………………100.000
  • Tunus……………………………………………………………………………………….50.000
  • Cezayir……………………………………………………………………………………100.000
  • Diğerleri…………………………………………………………………………………..100.000

Kuzey Afrika ülkelerinde Türk olduklarını bilen Fakat Türkçeyi unutan veya çok az

konuşabilen Türk asıllı olanların sayısı tam olarak bilinmemektedir.

Amerika Kıtasında:

  • Kanada……………………………………………………………………………………..80.000
  • ABD………………………………………………………………………………………150.000
  • Güney Amerika…………………………………………………………………………….50.000

 

Avustralya…………………………………………………………………………………250.000

YEKÛN………………………………………………………………………………  272.283.000

 

 

KUŞBAKIŞI

 

TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTLARIYLA ALEVÎLİK

 

Tarihî arka planı bakımından Alevîlik, göçebe Türk oymaklarının İslâm’ı benimsemeye başladığı 10. yüzyıldan günümüze kadar devam eden uzun bir süreci kapsar. Asya’nın bozkırlarında başlayan bu süreç Anadolu’ya, oradan Balkanlar’a kadar uzanmış, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra modern Türkiye’de de devam etmiştir. Prof. Dr. İlyas Üzüm, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde 191 sayfalık eserinde, Alevîliğin tarihî ve kültürel boyutlarını, objektif bakış açısı ve farklı yaklaşımlarla ortaya koyuyor.

İSAM-İSLAMÎ ARAŞTIRMALAR MERKEZİ YAYINI. İSAM

İcadiye Bağlarbaşı Caddesi Nu: 40 Üsküdar 34662  İstanbul. Telefon: 0.216-474 08 50                                Belgegeçer: 0.216-474 08 74 e-posta: isam@isam.org.tr www.isam.org.tr

ARIBURNU 1915:

Haluk Oral’ın yaklaşık 20 yıllık çalışmaları neticesinde, adeta iğneyle kuyu kazarcasına derlediği belge, obje ve hâtırâların bir ürünü olan bu kitap, klasik bir tarih çalışması veya bir harp tarihi incelemesi değildir. Merkezinde Çanakkale Savaşı’nın can alıcı bölümlerinden birini oluşturan Arıburnu Savaşlarından insan manzaraları yer alıyor. Yazar, 504 sayfalık kitabında, daracık bir sahil şeridinde ölüm ile hayat arasına çekilen o incecik çizgide iki tarafta şekillenen insan hikâyelerinin izlerini tâkip ediyor.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

UYGARLIK, BATI VE ÖTEKİLER:

Bu kitabın ele aldığı ana soru, bir modern çağ tarihçisinin ortaya atabileceği en ilgi çekici soru olarak değerlendirilebilir. Avrasya kara kütlesinin batı ucundaki birkaç küçük siyasî yapı, 1500’lü yıllardan itibaren Doğu Avrasya’nın daha kalabalık ve birçok bakımdan daha gelişkin toplumlarını da kapsamak üzere dünyanın geri kalan kesimine hâkim olma yoluna tam olarak niçin girdi?

 

Buna bağlı ikinci soru şu: Batının geçmişteki üstünlüğüne ilişkin iyi bir açıklama bulabilirsek, geleceği konusunda bir öngörü ortaya koyabilir miyiz?

 

Bu gerçekten batı dünyasının sonu ve yeni bir doğu çağına geçiş mi demektir? Başka bir ifâdeyle, insanlığın daha büyük kısmının Batı Avrupa’da Rönesans’ın ve Reform hareketinin ardından ortaya çıkan medeniyetin sönüşüne mi şâhit olmaktayız? Neil Fergusan yazmış, Nurettin Elhüseyni tercüme etmiş.

 

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu: 161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00 Belgegeçer: 0.212-293 07 23 www.ykykultur.com e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- OSMANLI ORDUSUNDA BİR NEFER: İbrahim Arıkan, Selman Soydemir, Abdullah Satun. Timaş Yayınları.

2- TEŞKİLAT-I MAHSUSA’DAN KUVA-YI MİLLİYE’YE: İhsan Aksoley, Mehmet Hastaş.

3- ARAYAN ADAM 1 ve 2: Reha Oğuz Türkkan. Pozitif Yayınları.

4- SÖZÜM TÜRKÇE ÜSTÜNE: Mustafa Argunşah. Kesit Yayınları

5- HÜSEYİN HÜSAMEDDİN EFENDİ: Hüseyin Menç. Amasya Belediyesi

 

DERKENAR:

 

OKUMAK…

*Almanya’da, 7.500 kişiye bir halk kütüphanesi var. Türkiye’de 68.500 kişiye bir halk kütüphanesi…

*Almanya’da, halk kütüphanelerinde 104.000.000 kitap var. Bizde 13.000.000

*Almanya nüfusunun % 10’u halk kütüphanesine üyedir. Türkiye’mizde % 1’i…

*ABD’de bir yılda 85.121 farklı türde kitap basılırken, Türkiye’de yalnızca 6.151 farklı türde kitap basılıyor.

*Türkiye nüfusunun % 40’ı hayatı boyunca kütüphaneye hiç gitmemiştir.  % 31’i bir kere gitmiştir. Kütüphaneye gidenlerin yalnızca % 8’i kitap okumak için gitmiştir.

*Japonya nüfusunun % 62’si günlük olarak gazete tâkip ediyorken, bu oran bizde yalnızca % 5’tir. *Japonya’da bir yılda toplam 5.000.000.000’a yakın kitap basılırken, Türkiye’de yalnızca 25.000.000. kitap basılıyor.

*Japonya’da kişi başına 25, İngiltere’de 12, ABD’de 8 kitap basılırken; Türkiye’de 12.089 kişiye bir kitap düşüyor.

*Kişi başına kitaba harcanan para bakımından karşılaştırma:

Norveç’e 137 dolar, Almanya’da 122 dolar, Avusturya’da 100 dolar, Türkiye’de 0,45 dolar…

*Gazete okuma alışkanlığımız:

Bin Norveçliden 558′ i, bin Japondan 557′ si, bin Finliden 445′ i, bin İsveçliden 430’u, bin Türkten 61′ i gazete okuyor.

*Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından düzenlenen rapora göre Türkiye okuma alışkanlığında 173 ülke arasında 86. sırada yer alıyor.

*İnsanlarımız günde ortalama 5 saat televizyon seyrediyor. Kitap okumaya yılda sadece 6 saat ayırabiliyor. Sebebi sorulduğunda;  baş ağrısından veya uykusu gelmekten söz ediliyor. Kitap okuma alışkanlığı olmayanların başının ağrıması, uykusunun gelmesi son derece normaldir. Bunlar sebep değil, sonuçtur. Sebep: kitap okuma alışkanlığımızın olmayışıdır.