28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 684

Bu Yazıyı Yazmak Zorundayım

0

Konuşmalarımda kelimeleri seçerken mayınlı arazide yürür gibi hassasiyet gösteririm. Yazdığım yazılarda da aynı duyarlılıkla kılı kırk yararım. Bilge biri demiş ya: “Beni kimse anlamadı, bir kişi anladı; o da yanlış anladı.” misali, anlaşılmamaktan değil de yanlış anlaşılmaktan hep korkmuşumdur. Böyle bir olay yaşadım.

İşin diğer yönü, ağacı kesen keserin sapı da olmak istemem. Bu fabl, bir ihanet örneği gibi gelir bana. Bilirsiniz, ağaç, kendisine zarar veren kesere dönerek “Ben sana ne yapacağımı biliyorum ama çaresizim, sapın bizden.” demiş. Kırk yıllık eğitimci olarak kendi meslektaşlarına karşı, keser sapı olmak istemem.

Bir önceki “Deli, Deli, Deli …” başlıklı yazıma biri tanıdığım, diğeri tanımadığım iki öğretmenimizden tepki geldi. Biri yazının tek taraflı ele alındığını söylerken diğeri görüşlerime katılmadığını ifade etti. Yazıda anlatılanlar, bu tepkiyi tam hak etmese de bu görüşlere saygı duymam gerekiyor. Demek ki böyle de anlaşılabiliyormuş.

Yazımda bir öğretmenin, özürlü öğrenciye karşı ilgisizliği, örnek olarak kullanılmıştı. Örnek, yazının tamamıyla ilgili değildi, sadece bir örnekti. Bu örnek, şüphesiz, bu mesleği ibadet aşkıyla yapan öğretmenlerimize teşmil edilemez. Öğretmenlerimiz her zaman başımızın tacıdır, onurumuzdur. Eğitim öğretim faaliyetinin önce nesnesi olmuş, sonra öznesi olarak hayatını devam ettirmiş, bundan her zaman övünç duymuş kişi sıfatıyla bunu söylemek, bana ayrıca heyecan ve güç veriyor.

Öğretmen Mustafa Bey’e, madalyonun tersini de yazma sözü verdim. Burada öğretmenlerimizin fedakârlığı, vatanseverliği, anaçlığı, babacanlığı, kadirşinaslığı, idealizmi, vefakârlığı, çilekeşliği, sabrı, beklentisizliği… yer alır. Öğretmenlik, bir aşk mesleğidir. Aşkı, onuru, adanmışlığı bilmeyen yapamaz öğretmenliği.

On dokuz yaşımda başladığım öğretmenliğimde pek çok anım var. İnsan, anılar bahçesinde büyür, diktiklerini büyütür. Birlikte ağladıklarımızla daha sonra birlikte güldük. Sevdik, sevildik. Zihinlerde yer edindik, okyanuslarda hayatın dalgalarına karşı birlikte kulaç attıklarımızla daha sonra aynı limanda buluştuk. “İyi ki bu mesleği seçmişim.” cümlesinin sihirli gücüyle kanatlanarak yürüdüğümü hatırlarım, pek çok meslektaşım gibi.

Kendinden bahseden kişi ezikliği yaşamak ya da yaptıkları ancak kahraman insanların başarabileceği işlermiş megalomanlığı yapmak istemiyorum. “Çalıkuşu” seçilen öğretmenlerin hikâyelerinde bakın neler var:

Adıyaman Özel İdare İlkokulunda sınıf öğretmeni olarak görev yapan Mehmet Uğur Ayhan, doğuştan bedensel engelli ve boyundan aşağı bedeninin hiçbir uzvunu hareket ettiremeyen Filiz Arık’a, evinde okuma-yazma öğretmek amacıyla görevlendirilmesine rağmen, ders sırasında yaptırdığı egzersizlerle minik kızın hayata tutunmasını sağlar.Tahta ve bezden yaptığı aletlerle, eğitim verdiği kız öğrencisine aktiviteler yaptıran fedakâr öğretmen, önce ellerini kullandırarak yazı yazdırır, sonra da tek başına oturup onu yürütür.

Siirt Merkez Yavuz Sultan Selim Anadolu Lisesinde rehber öğretmen olarak görev yapan,şehit çocuğu ve terör mağduru Bahattin Körpe de kutsal görevinin bilinciyle, kız çocukların okullaşması için aktif biçimde çalışır, öğrencilerini madde bağımlılığı konusunda bilinçlendirir.

Şırnak Orgeneral Edip Başer İlkokulunda özel eğitim zihinsel engelliler öğretmeni olarak görev yapan Hülya Sarı, downsendromlu öğrencisine konuşmayı, kendini ifade etmeyi, arkadaşlarıyla teneffüste oynamayı, hayata güzel bakmayı ve sorumluluk sahibi olmayı öğretir.

Muğla Çamlıbel Çatak İlkokulunda sınıf öğretmeni olarak görev yapan İbrahim Özkul ise hem öğrencileri hem de velilerin katılımı için çeşitli yarışmalar düzenleyerek halkın da eğitim faaliyetleri içerisinde yer almasını sağlar.Öğretmenliğin sadece öğrenciler için değil, toplum için önemli olduğunun bilinciyle hareket eden Özkul, okul yakınındaki kahvehanede halkın kullanacağı kitaplık oluşturur ve kahvehanede oturan kişilere kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya gayret gösterir. Mahalli imkânlarla kalorifer, anasınıfına tuvalet ve lavabo, depolar, çiçeklikler ve oturma alanları, kamelya, hayvanat bahçesi, boyama çalışmaları, teknolojik donanım yapılmasında görev alan Özkul öğretmen, oluşturduğu sera ve bahçede çiçek yetiştirerek öğrencilerine üretme ve paylaşma zevkini tattırır.

Bunlar, sadece birkaç örnek. Bu fedakârlıkların hiçbir maddi karşılığı olamaz. Onların beklentileri değer görmektir, insanca bir yaşam standardına ulaşmaktır. Ancak kendisine değer verilenler, değer üretebilirler.

Değerlerin kılavuz olduğu yarınları kuracak öğretmenlerimize, kendileri başta olmak üzere, hepimiz değer vermeliyiz

 

‘Ölümlere Alışmanın Dayanılmaz Ağırlığı’

“Benim de bir annem olsa annemin / Beşiğini seve seve sallardım.

Gülse güller açılırdı içimde / Ve ağlasa inci inci ağlardım.”

Aslında kendimi Soma Faciası‘nın üçüncü yıldönümüne hazırlıyordum. Ve sonra acı bir “Annesizler Günü” hatırası gibi o meşum kaza ve yitip giden Bucalı 24 ana yüreği geldi saplandı böğrüme. Onun için Arif Nihat Asya‘nın yukarıdaki beytiyle giriş yaptım. Yoksa Grup Yorum‘un “Soma İçin” yazdıkları belki biraz yansıtırdı öfkeli acımı:

“Bir mezar ki kazdığımız / Ne ucu var ne bucağı.

Açlık yoksulluk var diye / Bu kadar ucuz ölünmez!”

Bir bakıyorum Mayıs ayı grafiğine; İran‘ın Azerşehr kentindeki maden faciasında 35

karındaşımız ölmüş. Pakistan‘ın Mastung kasabasındaki intihar saldırısında 25 kardeşimiz, Nijerya‘da bir camiye yapılan saldırıda 20 dindaşımız ölmüş. Afrika‘daki Benin‘de otobüs kazasında 13 kişi ve Amerika‘daki yangın faciasında da çoğu çocuk 7 kişi ölmüş; yani yine bizim gibi insanlar.

Bitimsiz savaş kurguları: IŞİD Suriye‘de mülteci kampına saldırdı; 38 ölü, Deyrizor‘a düzenlenen hava saldırısında da 30 sivil katledildi. Irak‘ın yalnızca Musul şehrinde IŞİD infazıyla 20 sivil, intihar eylemiyle 10 asker, karşı operasyonla da 13 militan öldürüldü. Bitimsiz açlık oyunları: Güney Sudan‘da yüzbinler, Somali‘de milyonlar… Ve Türkiye‘de Canan Karatay Hoca’dan zayıflama önerileri.

Maraş‘ta iş kazasında ölen FETÖ’den ihraç edilen öğretmen. Son süreçteki intihar vakaları; 35‘te.. Ergenekon sürecindeki Ali Tatar‘lar, Kuddusî Okkır‘lar şimdi iade-i itibar duygusuyla anılıyor. 6-7 Ekim 2014’te Kobani bahaneli tedhiş eylemlerinde vahşice öldürülen 50 civanın hakkı – hukuku da, 13 Mayıs 2014’te Soma Madeni‘ndeki 301 canın hesabının sorulacağı mahkemeler de takvimlerden tespih hükmünde.

Yaşarken sahip çıkamıyoruz, ölümüne üzülmüyoruz ama öldükten sonra kıymet biçmeye başlıyoruz. 15 Temmuz‘daki 248 şehidin ve 2 binden fazla gazinin hesabı henüz en üst düzeyden sorulmadı; bekliyoruz. Lâkin hukukun üstünlüğü, suçun şahsîliği, müddeinin iddiasını ispat yükümlüğü ve aksi kanıtlanmadıkça beraat-i zimmetin asıllığı unutulmadan. Yani meşruiyetten ayrılmadan ve yarına yeni pişmanlıklar bırakmadan.

Bize sadece normalleşme lazım. Suç işleyenin cezalandırıldığı, hak arayanın bulabildiği ve insanlarımızın huzur, güvenlik ve refah içerisinde ağız tadıyla yaşayabildiği bir ülke. Yani Şairin (Cahit Sıtkı); “Memleket isterim / Ne zengin – fakir, ne sen – ben farkı olsun / Kış günü herkesin evi barkı olsun” dediği türden.

Biliyorum, Silopi‘de panzerin evlerinin duvarına çarpması sonucu ezilerek ölen ve uykularında dünya değiştiren o iki çocuk geri gelmeyecek. Biliyorum Berkin Elvan‘ın, Yasin Börü‘nün, Ali İsmail Korkmaz‘ın anneleri kalplerindeki kurşundan acılarla yaşamaya devam edecekler.

Biliyorum ki Nuriye Gülmen ile Semih Özakça‘nın Ankara’da 70 günü deviren açlık grevinden ötürü başlarına iş gelse sonradan üzüleceğiz. Fikirleri farklı olabilir, aidiyetleri tuhaf bulunabilir; ama Devlet sesini duyurmak isteyenlerin sesini duymalı, demokratik işleyiş içerisinde kendi koyduğu kurallara uymalı ve hiçbir kimseyi kaybetmeden, herkese aynı eşitlikte – âdillikte uygulamalarla toplumu rahatlatmalıdır.

Ölümleri kanıksamak toplumsal ölümdür.

 

Milliyet Fikri (4)

0

Menfî milliyette ve unsuriyet yani ırkçılık fikrinde ifrat edenlere / aşırı gidenlere deriz ki:

Şu dünya yüzü, özellikle şu memleketimiz, eski zamandan beri çok hicret edip göç edenlere ve değişim ve değişikliklere uğramakla beraber, İslâm Hükümet merkezi, yani Selçuklu ve Osmanlı Türk Devletleri’nin başkentleri olan Konya, Edirne ve İslâmbol / İstanbul; bu vatanda / Türkiye’de kurulduktan sonra; diğer kavim ve öteki milletlerden pervane gibi, çokları içine atılıp; Anadolu, Rumeli ve Trakya’yı vatan edinip yerleşmişler.

İşte bu hâlde, bütün varlıkların ve olayların kayıtlı bulunduğu, Allah’ın koruması altındaki kayıt yeri olan Levh-i Mahfûz açılsa; ancak o zaman, hakikî / asıl unsurlar birbirinden ayırt edilebilir.

Öyle ise, hakikî unsuriyet / ırkçılık fikrine hareket ve hamiyet ve vatanseverliği bina etmek mânâsız ve pek zararlıdır.

Zira millet doğuştan ziyade oluştur. Çünkü dil, din ve vatan bir ise millet birdir. Onun içindir ki, menfî milliyetçilerin -müsbeti de var- ve unsuriyetperverlerin / ırkçıların ileri gelenlerinden ve dine karşı pek lâkayt birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise millet birdir.”

Madem öyledir; hakikî unsuriyet ve ırka değil, belki dil, din, vatan bağlarına bakmak lâzım. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, yine milliyet dairesine dâhildir.

Kaldı ki, İslâmiyet gibi mukaddes bir milliyetin; bu vatan evlâtlarının sosyal hayatlarına kazandırdığı yüzer faydadan iki faydayı misal olarak açıklayalım.

Birincisi: Aslında bir İslâm devleti olan Osmanlı – Türk Devleti’nin yirmi otuz milyon iken, tüm Avrupa’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki Kur’an nûrundan gelen şu fikirdir:

“Ben ölsem şehidim, öldürsem gâziyim.” Nitekim işte böyle; tam ve mükemmel bir istek, arzu ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek, istikbal edip onu karşılamış. Daima Avrupa’yı titretmiş.

Acaba dünyada basit fikirli, safî kalpli olan nefer ve askerlerin ruhunda, böyle ulvî bir fedakârlığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine geçebilir, hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?

İkincisi: Avrupa’nın ejderha hükmünde olan büyük devletleri; her ne vakit, Osmanlı – Türk – İslâm Devleti’ne bir tokat vurmuşlarsa, o zamanki üç yüz elli milyon islâmı ağlatmış ve inletmiş. Ve o birçok sömürge sahipleri, onları inletmemek ve sızlatmamak için elini çekmiş, elini kaldırırken indirmiş.

İşte bu hiçbir cihetçe küçümsenmeyecek manevî ve daimî bir yardımcı kuvvet yerine, hangi kuvvet konabilir? Gösterilsin! Evet, o azîm / büyük manevî yardımcı kuvveti; menfî milliyet ve aldırış etmezlik ile gücendirmemeli.

Menfî milliyette aşırılık gösterenlere deriz ki: Eğer milleti ciddî seviyor, onlara şefkat göstermek istiyorsanız, öyle bir vatanseverlik sergileyiniz ki, onların çoğuna şefkat sayılsın. Yoksa çoğuna merhametsizcesine bir tarzda ilgisiz kalıp; şefkate muhtaç olmayan az bir kısmın gaflet içinde geçen sosyal hayatlarına hizmet ise hamiyet ve vatanseverlik değildir.

Çünkü, menfî unsuriyet / ırkçılık fikriyle yapılacak vatanseverliğin, milletin sekizden ikisine geçici faydası dokunabilir; lâyık olmadıkları o hamiyetin şefkatine mazhar olurlar.

O sekizden altısı ya ihtiyardır, ya hastadır, ya musibete uğramıştır, ya çocuktur, ya çok zayıftır, ya pek ciddî olarak ahireti düşünür, pek dindar olanlardır ki, bunlar dünya hayatından ziyade, yöneldikleri kabir ve ahiret hayatına karşı bir nur, bir tesellî, bir şefkat isterler ve hamiyetli mübarek ellere muhtaçtırlar.

Bunların ışıklarını söndürmeye ve tesellilerini kırmaya hangi hamiyet izin verir. Heyhat! Nerede millete şefkat, nerede millet yolunda fedakârlık?

Fakat her şeye rağmen:

Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü Cenab-ı Hak, bin seneden beri Kur’an’a hizmet ettirdiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat / geçici arızalarla inşâllah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve görevini devam ettirir.

 

Grozni’den Arabistan’a Ehli Sünnet Tartışmaları

0

Geçtiğimiz yıl, Çeçenistan’ın başkenti Grozni’de 27 Ağustos 2016 tarihinde Çeçenistan Lideri Ramazan Kadirov’un himayesinde ve Ezher Şeyhi Dr. Ahmet Tayyib’in başkanlığında, Ehli Sünnet ve Alcemaat’in temsilcisi olduklarını iddia eden 200 Müslüman din âliminin katıldığı uluslararası bir toplantı düzenlendi.

Akabinde bu toplantıya tepki olarak Selefi akımlara mensup ve yine kendilerini Ehli Sünnet’in temsilcisi olarak tanımlayan bazı Müslüman din âlimleri, Moritanya Müftüsü Şeyh Ahmet bin Murabıt’ın başkanlığında 12 Eylül 2016 tarihinde Kuveyt’te bir uluslararası toplantı tertip etti. Suudi Arabistan Yüksek Âlimler Heyeti Genel Sekreterliği, Çeçenistan’da yapılan toplantıda alınan kararları kınayan bir bildiri yayınladı. Dünya Müslüman Âlimler Birliği Genel Başkanı Yusuf Kardavi, Grozni Toplantısı’nı, “Dırar Konferansı” olarak değerlendirdi. Tepkiler ve savunmalar, Arap dünyasında Ehli Sünnet ulemasıyla sınırlı kalmadı. Irak’ta önemli bir Şii kitleyi temsil eden Mukteda as-Sadr’ın bile tartışmaya katıldığı görüldü. As-Sadr, Grozni kararlarını “Mutedil Ehli Sünnet’in Baharı” olarak yorumladı. Bu konuda Ezher Şeyhlerini desteklediğini belirtti.

Grozni Toplantısı Türkiye hariç diğer İslam ülkelerinde geniş yankı uyandırdı. Toplantıyı, Güney veya Arap Müslümanlığına karşı Kuzey Müslümanlığı imajı ile tartışmaya açanlar da oldu. Grozni Toplantısı’nın konu başlığı “Kimler Ehli Sünnet ve Alcemaattir? Fıkhi, İtikadi ve Ameli Bakımdan Durumun Tespiti ve Çağdaş Sapmalar” şeklindeydi. Toplantı iki gün sürdü ve bir sonuç bildirisi yayınlandı. Bu toplantıya tepki olarak gerçekleşen Kuveyt toplantısı ise, “Ehli Sünnet’in Gerçek Anlamı, Şiddet ve Fanatizme Karşı Duruşu” başlığını taşıyordu.

Her iki toplantının da Ehli Sünnet olgusunu fanatizme, şiddete ve grupsal taassuplara karşı bir duruş olarak tanımlamış olmaları, sosyo-teolojik ve tarihi bir gerçekliğin ifadesidir. Ancak çağdaş İslamcı akımların Ehli Sünnet geleneğine olan aidiyetleri konusunda, çok farklı tezler ve teo-politik görüşler ortaya koyuldu.

Grozni Toplantısı’nın sonuç bildirgesinde çağdaş Selefi akımlar, Ehli Sünnet’in kapsamı dışında tutuldu. İhvan-ı Müslimin akımı da, çağdaş selefi bir akım olarak tanımlandı ve Ehli Sünnet geleneği dışında tutuldu. Siyasal mücadelelerini dini bir temele oturtan bütün İslamcı akımlar, İslam’ı siyasallaştırmakla itham edildi. Bu fanatik grupların Ehli Sünneti temsil etmedikleri belirtildi. Çağdaş Selefi Hareketler, erken dönem Harici sosyal akımların çağdaş bir uzantısı olarak mütalaa edildi. Terör ve şiddet yöntemlerini meşrulaştırmak için, Selefi akımların Ehli Sünnet söylemini ve Allah’ın ayetlerini bir araç olarak kullandıkları ileri sürüldü. Her türlü devrimci girişimin Ehli Sünnet geleneğinin temel inançlarına ve tutumlarına aykırı olduğu belirtildi. Devlete isyan etmenin, harici bir tutum olduğu ve hiçbir şekilde Ehli Sünnet’in tarihi misyonu ile uyuşmadığı açıklandı.

Grozni toplantısına katılanlar, Ehli Sünnet’in kapsamını ise şu şekilde tanımladılar: “Geleneksel dini metinlere bağlı olarak Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerinin fıkhi hükümlerine göre davranan ve temel İslami metinlerini bu geleneklerin yöntemine göre algılayanlar Ehli Sünnet mensubudur. İtikadî bakımdan ise, Eşaariler, Maturidiler ve Tasavvuf’ta Cüneyt Albağdadi’nin ilkelerine bağlı olarak zikir, ahlak ve adap yolunda olanlar Ehli Sünnet kapsamındadır. Erken dönem itikadi, siyasi ve fıkhi mezhepler ortaya çıkmadan önce, Medine halkının dini geleneklerini otorite kabul eden Selefi Salihin ve Hadis Ehli de  Ehli Sünnet şemsiyesi altındadır. Modernizmin etkisi ile oluşan yeni Selefi akımların hiçbirisi Ehli Sünnet sayılamaz.”

Grozni Toplantısı’nın yine sonuç bildirisinde, Ehli Sünnet yönteminin asırlardır İslam dünyasında tekrarlandığı ve başarılı bir gelenek oluşturduğuna da vurgu yapıldı. Ehli Sünnet yönteminin Müslümanlar arasında fitne ateşinin söndürülmesinde etkili olduğu belirtildi. Fanatik ve şiddet yanlısı gruplarla ve siyasal oluşumlarla mücadele etmek için klasik Ehli Sünnet yönteminin devreye konması gerektiği açıklandı. Ehli Sünnet’in DAEŞ, tekfirci selefi akımlar ve siyasallaşmış fanatik dini örgütlere karşı durması gerektiği belirtildi. Bu örgütlerle mücadele etmek için geleneksel Ehli Sünnet yöntemlerinin sabırla devreye konması gerektiğine vurgu yapıldı.

Grozni Toplantısı’nı, Suudi Arabistan Yüksek Din Uleması Genel Sekreterliği bir bildiri yayınlayarak kınadı ve Rusya’nın İslam’ı siyasi amaçlarına alet etmek için söz konusu toplantının düzenlendiğini açıkladı. Bu toplantıda alınan kararların Müslümanları fanatik çağrılar ve söylemler çerçevesinde daha çok parçalayacağını ileri sürdü. Toplantıda alınan kararların mezhep kışkırtıcılığı yaptığı ve Müslümanları Ehli Sünnet söylemi çerçevesinde birbirine düşürdüğünü dile getirdi. Alimlerin ve fakihlerin temel dini nasları açıklamak için başvurdukları yöntemlerin farklı olabileceği, bu farklılığın temel dini kaynaklardan herkesin aynı şeyi anlamasına imkân tanımadığını belirtti. Bu bakımdan sahih dini geleneği, klasik dönem fukaha, ulema ve imam görüşlerine göre dondurmanın Kur’an ve Sünnetle bağdaşmadığını ifade etti. Suud Ulemasının bildirisinde İslam toplumunun, “Kur’an ve sünnetten başka hiçbir temel otoritesinin olamayacağı, ifade edildi.

Suud Yüksek Din Konseyi tarafından, Grozni Toplantısı’nda İslam dünyasında meydana gelen ideolojik ve siyasi fanatik hareketlerin söylemlerinin İslam dini ile ilişkilendirildiği, bu ilişkilendirmenin İslam’a saygısızlık olduğu belirtildi. Suud Din Konseyi, bu yönüyle İslam toplumlarında meydana gelen sosyal-siyasal krizlerin ve felaketlerin hiçbir şekilde Ehli Sünnet ve İslam inançları ile ilişkili olamayacağını açıkça beyan etmiş oldu. Hatırlatmak gerekir ki, Grozni kararları, sosyal ve siyasal krizleri ve İslam dünyasındaki şiddet ve terör hareketlerini çağdaş Selefi grupların din yorumlarına dayandırmıştı.

Grozni Toplantısı’na Ezher ulemasının başkanlık etmesi ve Mısır eski Müftüsü Ali Cuma’nın toplantıda aktif rol alması, Suudi Arabistan ile Mısır yönetimini karşı karşıya getirdi. Toplantıda alınan kararlar doğrudan doğruya Suudi Arabistan’ın Vahhabiliğe bağlı Selefi anlayışını ve Suudların Selefilik adı altında Vahhabiliği yayma konusundaki girişimlerini, Klasik manadaki Ehli Sünnet İslam anlayışının dışında tutuyordu.  Suudi Arabistan’ın din uleması buna çok sert tepki gösterdi. Suud yönetimini Basra Körfezi’nde, Yemen’de, Irak ve Suriye’de İran’ın Şii yayılmacılığı konusundaki projelerine karşı Ehli Sünnet’in temsilcisi olarak görenler, Mısır Ezher ulemasının bu fetvasını kabul edilemez buldular. Suudlar ve Selefi çevreler, Grozni Toplantısı’nı Rusya’nın Suudi Arabistan’ı Körfez’de yalnızlaştırma projesi olarak değerlendirdi.

Mısır’daki Selefi Nur partisi, hatırlanacağı gibi, demokratik seçimlerle cumhurbaşkanı seçilen Mursi’ye karşı düzenlenen askeri darbe ve darbe sonrasında yapılan protestolarda, halkı kurşunlatarak bastıran cuntacı subaylarla işbirliği yapmıştı. Mısır’da Suud güdümlü Selefilerle cuntacı subayların ittifakı, İhvan’ın yenilgisi ile sonuçlanmış ve askeri darbenin başarıya ulaşmasına önemli katkı sağlamıştı.

Grozni Toplantısı’nda; Sisi’nin Din Danışmanı, eski Başmüftü Ali Cuma’nın ve Ezher Şeyhi Ahmet Tayyib’in etkili rol oynamaları ve Suudi Arabistan Vahhabiliği’ni Ehli Sünnet dışı tutmaları, Suud yönetimini Arap dünyasında yalnızlaştırdı. Bu süreç daha önce Suud yönetiminin Mısır’daki uygulamalarına karşı çıkan İhvan-ı Müslimin üyelerini de yeniden Suudi Arabistan’a yaklaştırdı.

Grozni Toplantısı’nda çağdaş Selefi akımların dışlaması, onların şiddet, fanatizm ve terör yanlısı örgütlerin ideolojik tabanı olarak değerlendirilmesi sadece Suudi Arabistan ile Mısır ittifakını bozmadı. Aynı zamanda Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan’ın ilişkilerini de bozdu. Yemen kökenli ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin himayesiyle çalışmalarını sürdüren, mutasavvıf Ali Cifri’nin Ezher Şeyhi ile birlikte modern Selefi akımları; şiddeti, terörü, iç çatışmaları, devrimleri ve protestoları besleyen bir ideoloji olarak mütalaa etmesi, iki ülkenin ilişkilerinin bozulmasına neden oldu. Her iki tarafın ideologları birbirlerini suçladı.  Böylece körfezde İran yayılmacılığına karşı ortak tutum sergilemesi gereken iki Arap ülkesi de ortaya çıkan durumdan dolayı birbirlerine mesafeli durmaya başladı.

Hatırlatmak gerekir ki, Arap Baharı denilen süreç başladıktan ve Mısır’daki demokratik süreç askeri darbe ile kanlı bir şekilde bastırıldıktan sonra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır, uzun süre Libya’da ve Yemen’de birlikte operasyonlar düzenlediler. Bu iki ülkedeki şiddeti ve grupsal fanatizmi, askeri müdahale ile temellendirdiler. Grozni’deki “Kimler Ehli Sünnettir?” toplantısı ile birlikte, bu ülkeler arasındaki ideolojik ittifak da bozulmuş oldu.

Sonuç olarak konu dini, siyasi ve küresel çapta önemli tartışmaları beraberinde getirdi. Konunun Türkiye üzerindeki etkisini ayrıca düşünmek gerekir. Klasik manada Kuzey Müslümanlığı kavramı, Maturidilik ve Tasavvuf Türk Müslümanlığı kavramsallaştırmasıyla örtüşür; Rusya ve Ezher geleneğiyle örtüşmez. Modern Selefi akımlarla da eşleştirilemez. Öyle ki, Körfez’in Vahhabileri, Ezher’in bürokratik vesayetçi uleması ve Rusya’nın köklerini unutmuş Müslüman beylikleri; yaşamadıkları, hissetmedikleri bir Ehli Sünnet söylemi üzerinden politika yapmaktadırlar…

Peki, Ehli Sünnet geleneği üzerinde tartışan bu taraflardan hangisi gerçekten Ehli Sünnet Müslümanıdır ve o kimliği taşımaktadır?  Güncel sosyolojik gözlemlerle bu tartışan grupları tarihsel bir geleneğin çağdaş türleri olarak görmek mümkün müdür? Doğrusu bu soruya tartışmanın taraflarının yaptığı gibi tepkisel bir cevap vermek mümkün değildir. Mukaddes imajları, metinleri ve gelenekleri politik malzeme olarak kullananlar için, mukaddes olana hürmet göstermek, çoğu kere onu kullanarak muhataba saldırmak olarak anlaşılıyor. Allah büyüktür…

 

İyi ki Varsın Kocaeli Gazetesi

16 Nisan’da yapılan referandum süreci Türkiye’nin alışık olmadığı bir atmosferde yapıldı. Kampanyasürecinde ülkede sanki hiç “hayır” diyen yokmuş gibi idi. TV’ler, gazeteler, meydanlar, sokaklar aklınıza gelen gelmeyen bütün ortamlarda “evet” denilmesi gerektiğini hatırlatan türlü çeşitli beyin yıkama araçlarıyla doluydu.

Bu kadar tantanaya rağmen hissedilen coşku değil, havaya sinmiş olan korku duygusu idi.

Sosyal medya dahi “evetçilerin” yoğun taarruzu altında kaldı. Her seviyeden kamu görevlisi “evet” paylaşımları yaptı. “Hayır” diyeceğini açıklayabilen bir memur veya kamu çalışanına rastlayamadık. “Hayırcıların” en fazla sesini duyurabildiği bu mecrada bile özellikle memur, işçi, işveren gibi bir şekilde devletle iş bağlantısı olan “hayırcılar”adeta buharlaştı.

Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve AKP’nin, devlet gücünü ve imkanlarını azami derecede kullandığı bir kampanya oldu. Belediyeler, valilikler, devlete iş yapan müteahhitler, işverenler çalışanlarını mitinglere katılmak, “evet” oyu verdirmek için baskılar yaptılar.

Köyleri bile”evet verirseniz şu hizmetleri alacaksınız, evet vermezseniz aldığınız şu hizmetleri de artık alamaz olacaksınız” diye tehdit ettiler.

Üstelik OHAL yönetimi vardı. Kanun Hükmünde Kararnamelerle 120 binden fazla memur kamudan atılmıştı. Kayyuma devredilen, kapatılan işyerleri, tutuklananlar derkenaileleri ile birlikte bir milyondan fazla insan yargılamadanverilen bu kararlardan etkilenmişti.

İnsanlar muhalif olarak görünmekten, fişlenmekten korktular.

Kampanyanın dış görünüşüne baktığınızda ülke genelinde evet oylarının en az yüzde 90 çıkması gerekirdi.

Ama resmi sonuca göre”evet” ve “hayır” oyları neredeyse başabaş çıktı, “evet” oyları yüzde 51.4 oldu.

“Hayır” oyu verenlerin bu kadar korkutulduğu,basının bu kadar kontrol altına alındığı bir dönemde gerek ulusal basında ve gerekse yerel basında, iktidara rağmen,parlamenter sistemi savunan tek tük gazeteler ve gazeteciler çıktı. Nüfusun yarısının iradesi ve hissiyatını bu birkaç gazete ve bu gazetelerin yazarları yansıtmaya çalıştı.

Bu gerçek gazetecilerdemokrasiyi, tek adamın aklı ve iradesi yerine,ortak aklın kullanıldığı bir sistemi talep ettiler. Kuvvetler birliğine karşı çıkıp kuvvetler ayrılığını, hukukun üstünlüğünü, yargınınbağımsızlığını, milli iradenin tecelli ettiği Meclis’in yasama görevini devretmemesi gerektiğini anlattılar.

Ana medyada, havuz medyasında ve hatta devletin TRT’sinde “hayır” kampanyasının öncüsü olan siyasilere yer verilmezken, iktidara göbekten bağlı olmayanların çölde bir vaha gibi rahatlayabildiği nadir gazetelerden biri KOCAELİ GAZETESİ oldu.

Gazetemiz kurumsal olarak ve biz yazarları kişilerden, partilerden bağımsız değerlendirmeler yaptık.Cumhurbaşkanı Erdoğan ekseninde yürütülen tartışmaların dışında kaldık. Kavramlar ve değerler üzerinden yorumlar yaptık. İlkesel bir duruşlakuvvetler ayrılığı, denge ve denetim, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı,ortak akıl gibi modern demokrasilerin temel kavramları üzerinden bir tavır ortaya koyduk.

“Güç insanı bozar, mutlak güç mutlaka bozar” özdeyişi gereği, seçilecek Cumhurbaşkanı kim olursa olsun verilecek aşırı yetkilerin hem ülkemiz ve hem de bu kadar yetki verilecek kişinin aleyhine olacağını seviyeli bir üslupla anlatmaya çalıştık.

Bu tavır gazete için bir risk idi. Zaten yandaş olan gazetelere aktarılan devlet kaynaklarından yararlanamadığı gibi, kanuni olarak verilmesi gereken resmi ilan ve reklam gelirlerindenbile mahrum bırakılan bir gazeteydi.

Bunun üstüne ülkede yaratılan korku iklimine Kocaeli Gazetesi de kapılsa, OHAL şartlarında yürütülen kampanyada varsayılanbir takım riskleri göze alamasa böyle haysiyetli, dirayetli, dik bir duruş sergileyemezdi.

Esasen yapılan normal bir demokraside yapılması gereken sorumlu bir gazetecilikidi. Ama içinde bulunduğumuz şartlarda Kocaeli Gazetesi’nin yaptığına “cesur gazetecilik” denmekte.

Bu gazetede yazmaktan gurur duyuyorum.

Bir vatandaş olarak vatan ve millet sevdasıyla cesur, seviyeli ve haysiyetli bir gazetecilik örneği gösteren Gazeteme, başta Gazetenin sahibi usta gazeteci Sayın Tanzer Ünal olmak üzere Kocaeli Gazetesi yöneticilerine şükranlarımı sunuyorum.

Bir teşekkür de yazar olarak borcum var. Bugüne kadar yazdığım hiçbir yazıya müdahale etmeyi düşünmedikleri, inandığım herşeyi Gazete yönünden bir endişeye kapılmadan yazabildiğim bir köşede yazabilmenin huzurunu yaşattıkları için.

42 yaşını dolduran Kocaeli Gazetesi yerel gazetecilik alanında da örnek bir gazete olma başarısını devam ettiriyor.

İlimizin kanaat oluşturan en etkin faktörlerinden biri yerel gazeteler, bu gazeteler içinde en saygın olanı da Kocaeli Gazetesidir. İnanıyorum ki 43. Yılında ve sonrasında bu başarısını ve saygınlığını devam ettirecek.

İlimizin önemli bir değeri olan gazetemize nice 42 yıllar dileğiyle, iyi ki varsın KOCAELİ GAZETESİ” diyorum.

 

Milliyet Fikri (3)

0

Asya’da uyanan kavimler, milletler; milliyet fikrine sarılıp aynen Avrupa’yı her cihette taklit ederek, hatta çok mukaddes, kutsal ve yüce şeyleri o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Hâlbuki her milletin kıymet boyu başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir.

Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya tango, bir kadın libası / elbisesi giydirilmediği gibi. Körü körüne taklit dahi, çok defa maskaralık olur. Çünkü Avrupa bir dükkân, bir kışla ise; Asya bir tarla, bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescit durumu bir olmaz.

Hem, enbiyanın / nebilerin çoğunun Asya’da gelmesi, felsefecilerin çoğunun Avrupa’da zuhuru, Ezelî Kader’in yâni Allah’ın her şeyi ezelî / başlangıçsız ilmiyle belirlemesinin gizli bir işaretidir ki, Asya kavim ve milletlerini uyandıracak, ilerletecek, idare ettirecek din ve kalptir. Felsefe ve hikmet ise din ve kalbe yardım etmeli, yerine geçmemeli.

Kaldı ki, İslâm dinini Hıristiyan dinine kıyas edip, Avrupa gibi dine lâkayt ve ilgisiz kalmak, pek büyük bir hatâdır. Evvelâ, Avrupa dinine sahiptir. Başta Willson, Lloyd George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, Papazlar gibi dinlerine sıkı bir şekilde bağlıydılar.

Bu durum da gösteriyordu ki, Avrupa dinine sahiptir, hatta bu hususta mutaassıp olup, aşırı derecede dinlerine tutkundular. Hâlen de öyledirler.

Hem İslâmiyeti Hıristiyan dinine kıyas etmek, yanlış bir kıyastır. Çünkü, Avrupa dinine mutaassıp / aşırı tutkun olduğu zaman medenî değildi. Ne zaman ki, taassubu / aşırı bağlılığı terk etti, medenîleşti.

Hem de din onların içinde, üç yüz sene süren iç savaşlara sebebiyet vermiş. Aynı zamanda müstebit / baskıcı, zorba ve despot zalimlerin elinde avamı / halkı, fukarayı ve fikir ehlini ezmeye vasıta ve araç olmuştu. Bu yüzden onların umumu ve genelinde geçici olarak dine karşı bir küsmek hâsıl olmuştu.

İslâmiyette ise, tarihler şahittir ki, bir defadan başka iç savaşa sebebiyet vermemiştir. Üstelik ne vakit Müslümanlar dine ciddî sahip olmuşlarsa, o zamana nisbeten büyük çapta yükselmişler, ileri gitmişlerdir. Buna şahit, Avrupa’nın en büyük üstadı Endülüs İslâm Devleti’dir.

Hem ne vakit Müslüman topluluklar dine karşı lâkayt olup ilgisiz kalmışlar; işte o zaman perişan ve dağınık bir duruma düşerek gerilemişlerdir.

Hem İslâmiyet’in; zekâtı farz kılması, faizi yasaklaması gibi şefkati gösteren binler mes’eleleri ile, İslâmiyet fakirleri ve halkı himaye eder.

İslâmiyet’in bu gerçeği “Akıl etmezler mi?” (Yasin, 68), “Tefekkür etmezler mi?” (En’am, 50) ve “Düşünmezler mi?” (Nisa, 82) gibi ayetleriyle aklı ve ilmi şahit gösterip ikaz ettiği / uyardığı ortadadır. Ayrıca ilim sahiplerini himaye edip koruduğu meydandadır.

İşte sahip olduğu bu hususlarıyla İslâmiyet; fakirlerin ve ilim adamlarının kalesi ve sığınağı olmuştur. Onun için, İslâmiyete karşı küsmeye hiçbir sebep yoktur. Çünkü İslâmiyetin esası; tam anlamıyla Allah’ın birliğini esas tutmak. Vasıta, araç ve sebeplere gerçek tesir ve etkiyi vermemek. Onlara icat ve makam cihetiyle kıymet vermemektir.

Hıristiyanlık ise, “velediyet” yani “Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu kabul eden batıl inanç” fikrini kabul ettiği için; vasıta, araç ve sebeplere bir kıymet / bir değer verir. Benlik, gurur ve kibri kırmaz. Âdeta İlâhî Rububiyet’in yani Allah’ın her şeyin sahibi ve terbiyecisi olmasının bir yansımasını azizlerine yani Hıristiyanlıkta din büyüğü kabul edilen kimselere ve büyüklerine verir. Böylece:

“Onlar Allah’ı bırakıp, hahamlarını ve rahiplerini kendilerine rab edindiler.” (Tevbe, 31) ayetine uygun düşmüşler. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enaniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık Amerika Reisi Willson gibi, mutaassıp bir dindar olabilirler.

Sırf tevhid dini, yani tam anlamıyla Allah’ın birliğini gösteren İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar; ya benliği ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

 

Fark Etmek İçin Kendini Farklı Kılmak Lazım

0

Can Yücel’in çok sevilen “Fark Etmeli İnsan” şiiri, “Farkında olmalı insan… /Kendisinin, hayatın, olayların, gidişatın farkında olmalı /Farkı fark etmeli, / Fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen… / Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını / Fark etmeli.” diye başlar.

Şiirin devamında Yücel, neleri fark etmemiz gerektiği üzerinde durur, veciz ifadeler ve bilgece bir tavırla. Şiirini şöyle bitirir: “Ömür dediğin üç gündür, / Dün geldi geçti yarın meçhuldür, / O halde ömür dediğin bir gündür, / O da bugündür.”

Fark etmek için kendimizi farklı kılmamızlazım. Kişi ne zaman farklı kılınır, sorusu bir kurt gibi kemirmeli zihnimizi. Erdemli insanın özelliğidir farklılık. Yaratan, bizi varlık sistemi içerisinde farklı yaratmış, biz de farklı olmuşuz; ancak kendimizi farklı kılmak ve farklı kalmak iradesini bize bırakmış. Sınav burada başlıyor.

Kaliteli insan olmak zorundayız. Özel durumundan ya da genel durumdan yakınmak, yani şikâyet etmek ve kovuculuk (dedikodu yapmak) insan kalitesini düşürür; bundan kaçınmak lazım. Çözüm odaklı olmalıyız her durumda. Durumlar karşısında bakış açımızı değiştirmek ve karşımızdakini kendimiz yerine koymak (empati yapmak), çözümsüz görünen pek çok problemi kolayca çözer.

Kendini farklı kılan insan, hak yemez. Şahıs ve olayları yalnız akıl değil, kalp süzgecinden de geçirir. Böyle bir tavır, onun yanlış yapmasını önler.

Kibirlenmek, böbürlenmek, kendini vazgeçilmez göstermek; bir ruh hastalığıdır. Kendini farklı kılma gayretinde olan kişi, bunun, kişiyi dinden çıkaracağını, insanların gözünden düşüreceğini bilir. Hiçbir zaman demagoji  (laf kalabalığı) yapmaz, her durumda nettir. Bu özellikler, kişinin kendisine ve karşısındakine duyduğu saygının gereğidir.

Farklı insan, nitelikli insandır. İradeye hâkim olmak, kişilerle uyumlu olmak, kendisiyle ve çevresiyle barışık olmak, kişiye nitelik kazandıran özelliklerdir. Uyumsuz fert, herkesi kendinden kaçıran fosseptik gibidir.

Hitabet gücü, düzgün diksiyon, kişiyi toplum içinde farklı kılar. Anlayarak hızlı okuma, kişiye ekstra değer katar. Güzel konuşmanın sihirli gücünü bilen politikacılar, bunu, tarihin her döneminde kullanmışlardır. Şairler, bu yönleriyle yönetenleri ve kitleleri etkileyebilmişlerdir.

Kendini farklı kılanlar, karar ve cesaret bakımından da fark edilirler. Onlar, kararlarında isabetli, cesaretlerinde de mantıklıdırlar. Hiçbir zaman ucuz kahramanlık peşinde koşmazlar, her işi sebep-sonuçlarıyla değerlendirirler.

Kâşiftirler, inkişafa açık insanlardır, farkı fark edebilecek olanlar. Güzelliğin, ayrıntıda olduğunu bilirler, sanat kabiliyetlerini yükseltirler. Bu manada, nitelik peşindedirler. Sıradanlık, yoktur onların hayatlarında. Biraz da kimsenin cesaret edemediğine cesaret edecekleri için başkalarının gözünde deli olmak zorundadırlar. Yeteneklerini de keşfetmişlerdir bu insanlar. Yetenekleriyle ön plana çıkarlar. Fark, ancak onların farklı düşünce ve eylemleriyle fark edilebilir.

Başarılıdırlar. Başarıyı yakalamak için işi ehlinden öğrenmek gerektiğini bilirler. Günceldirler, güncelin peşindedir. Bilineni tekrarlamak yerine, güncel olana bir değer katma kaygısı içindedirler. Tekrara düşmek, onların en büyük korkularıdır. Tekrar, bir bakıma kokuşma işaretidir.

Ruhsal farkındalık, onların önemli bir niteliğidir. Niyetleri iyidir. “Cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyaya kılıç vermektir.” der Mevlana. Islah edicilerdir. Niyetler salih olacağı için eserleri de ahsen (güzel) olacaktır.

Kendini farklı kılan bireyler, sorunun değil, çözümün parçası olmak zorundadırlar. Hayata özgün bakmalıdırlar. Tembel değillerdir, mübalağadan kaçınırlar. Güler yüzün, tebessümün, buz dağlarını eriten bir güneş olduğunu bilirler. Buna göre davranırlar ya da bunu bir yaşam biçimi haline getirirler. Gerektiğinde sükut etmenin, kavga etmekten daha etkili olduğu gerçeğiyle hareket ederler.

Geçen zaman ve söylenen söz geri alınmaz, yaydan çıkan ok gibidir. Bunun da farkındadırlar. Sevgi, bilgi; içselleşmiştir onlarda.

Farkı, fark etmek için kendimizi farklı kılmak zorundayız. Çünkü biz farklıyız. Farklı olmak, bir lütufsa kendimizi farkı kılmak da bir erdemdir. Bu, bizim görevimizdir. Her şey sınırlı; nefes aldık ve verdik; yaşıyoruz. Nefesi aldık, veremedik; artık yokuz. Farkı, fark etmeden yok olmak, ne acı!

Farklıyız, farkı fark etmek için, kendimizi farklı kılalım. Haydi!

 

Safahat’ın Fendi veya Akif’in Serancamı

Mehmet Akif Ersoy’u kastediyorum. Doğumundan 144 sene, vefatından 81 yıl sonra da olsa hatırlanıyor. Safahat tekrar tekrar basılıyor, okunuyor. Mehmet Akif Ersoy ile alakalı programlar yapılıyor. Mehmet Akif’in hayatına şöyle bir göz ucu ile bakıyorum da neler neler yaşamış. Mısır’a Abbas Halim Paşa’nın davetiyle  Kahire Üniversitesi’nde Türkçe dersleri vermek üzere gittikten sonra(1924) Türkiye’de siyasi bir tercihle İstiklal Marşı okullarımızda okutulmuş ama, lehinde görüş belirtmek öyle değil. Görmezden gelinmiş. Sessiz kalınmış. Safahat kitabının telif haklarını varislerinden satın alan gayrimüslim bir yayınevi tarafından defalarca basılarak neşredilmiş. Orijinaline de sadık kalınmış. Fedakar üç beş dergide Serdengeçti, Sebilürreşat, Toprak, Yeşilnur, Hilal, Oku gibi yayın organlarında Akif’den bahsediliyor, şiirleri unutturulmuyor. O kadar!

Parlamentomuzda ise 1974 yılına kadar Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı konularında herhangi bir etkinlik, gündem dışı konuşma falan da görülmüyor. Ta ki milliyetçi, muhafazakar bilinen öncü milletvekillerinden mürekkep partiler meclise girene kadar. Bundan sonra artık TBMM’nde her 12 Mart ve 27 Aralık’ta özel programlar gerçekleştiriliyor.

Programalarda Ne Var Ne Yok?

TBMM’nde en son 22 dönem, 5. Yasama yılındaki 99. birleşimde (4 Mayıs 2007)) Başkan Sadık Yakut, katipler Bayram Özçelik ve Mehmet Daniş yönetiminde gerçekleşti. Bu oturumda Yakup Kepenek, Avni Doğan, Recep Garip, Haluk Koç, Mehmet Atila Maraş, Mevlüt Aslanoğlu, Ahmet Işık, Atila Koç(Kültür ve Turizm Bakanı) Asım Aykan, Mustafa Gazalcı, Erdal Karademir, Enis Tütüncü, Nevzat Yalçıntaş, Alaattin Güven, Sami Güçlü, Ümmet Kandoğan, İbrahim Köşdere ve Sabri Varan birer konuşma yaptılar. Bu bileşimi takip etmiştim.

Gerekçesi de İstiklal Marşı’mızın kabul edildiği tarih ve Mehmet Akif Ersoy’u anma gününde bütün kamu ve kuruluşlarının öncülüğünde halkımızın ve sivil kuruluşların iştiraki ile anma törenleri düzenlenmesine ilişkin kanun tasarısının kabul edilmesiydi.(Kanun no; 5649, kabul tarihi 04.05.2007)

Bunda sonraki toplantıda ise TBMM Tören salonunda(12 Mart 2008)  TBMM Başkanı Köksal Toptan ve Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Rektörü Prof. Gökay Yıldız birer konuşma yaptılar. Bu tarihten itibaren parlamentoda Akif konusunda konuşmalar yapılmadı. Dışarda diğer resmi ve sivil kuruluşların iştiraki ve programlarıyla söz konusu gün ve Akif için etkinlikler düzenleniyor. Yerel yönetimler bu programların başını çekti. Bunun için kaynak ve kadro aktardılar. Safahat şiirleri tümüyle veya kısmen 26 dile tercüme ettiren, 20 kadar film çeken, bir o kadar kitap yayınlayan, 13 uluslararası sempozyum düzenleyen Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı gibi sivil toplum kuruluşları kendi imkanları içinde programlarını gerçekleştirdiler.

Parlamentodaki programlarda bir ciddiyet ve sorumluluk vardı. Bu programlar yerel yönetimlerce yapılmaya çalışılınca tamamen popülist yaklaşımlar içinde gerçekleşti. Bazı sivil toplum kuruluşları da kamudan aldıkları kaynağın önemli bölümü kendi bütçelerine kalsın diye topluma yansıyan etkinlikleri beklendiği gibi olmadı.

Olmaz Olmaz Deme, Olmaz Olmaz De!

2011 Akif Yılı ilan edildi Türkiye’de. Ancak hiç bir ses soluk çıkmadı, heyecan görülmedi. Mehmet Akif’e bir anıt mezar bile yaptırılmadı. TRT bir film çekmedi. Eskileriyle toplumu oyaladı. Özel film şirketleri alaka duymadı. Oysa bütün dünyada bunun örnekleri vardır. Safahat’ın 70 yıl sonra telif haklarının kamulaşmasının ardından özellikle yerel yönetimler bol bol Safahat bastı. Hakim olan politika popülizmdi. Herkes Akif’in doğrularının arkasına saklanıp kendini öne çıkarıyordu. Zalimler bile “zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem” diye Akif’in dizeleriyle teselli oluyorlardı. Günümüzde de Türkiye Gazetesi grubunun başını çektiğiSultan 2. Abdülhamit modası başlatılarak Mehmet Akif düşmanlığı yayılmaya başlandı. Sizin “hem Akif’i, hem göksultan 2. Abdülhamid’i seviyorum” deme özğürlüğünüze saldırıldı. Akif adına noel şiirleri uyduruldu. Bazıları vicdanlarından artık soyutlanıyordu. Safahat okumak baktık ki bizi kesmiyor bu gelişmeler karşısında Akif gibi olmak gereği kendini belli etti; Akif gibi olmak. Hodri meydan.

Çelik’ten Çelik Dersler

Artık bundan sonra Mehmet Akif’i aydınların, aydınlara anlatması ortaya çıkınca Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı İstanbul Sultanahmet’teki Türk Edebiyatı Vakfı’nda her ayın son Cuma günü saat 18.00’de Akif ve Safahat sohbetlerine başladı. Mayısta son bulacak. Sonbaharda yeniden başlayacağız. Nisan ayı içinde Prof. Dr. Yakup Çelik konuk oldu. İstanbul Üniversitesi öğretim Üyesi Prof. Dr. Yakup Çelik’e göre Mehmet Akif doğru bildiğini söyleyen bir aydındı. Yaşadığı her üç dönemde de bozulmadı. Dimdik kaldı. İslam’ı iyi ve doğru anladı. İdealleriyle birlikte hayatını yaşadı. Toplumsal eleştiriler sundu. Bütün dramalarında bu hep öne çıkar: İşte Küfe, İşte Hasta , işte Kocakarı ve Ömer, İşte Meyhane vs.

“Okumak isteyenlere devlet yardım etmeli” dedi. Devleti yönetenlere sitem etti. Yoksul ve fakir insanları gündeme taşıdı. İnsanlara sorunları daha iyi anlatmak istiyordu Akif. Muhatabı ise hep toplumumuzu yönetenler oldu. İstibdat şiirini 1911 yılında yayınladı. O yıllarda 2. Abdülhamit tahttan indirilmiş, Selanik’te sürgündeydi. Mehmet Akif Türkçeyi en iyi kullanan bir sanatçıydı. Onun için tevekkül çalışmamak demek değildi. Bu tespitiyle toplumda neden geri kalmışlığımıza vurgu yapıyordu.

Müslümanları uyanışa ve birliğe çağırıyordu. Akif hiç bir ideolojinin adamı değildi. İslamcılık onu küçültmek için yaftalanıyordu. O iyi bir Müslümandı. Akif ile Namık Kemal’in bir farkı yoktur. Onunla örtüşebilir.

Mehmet Akif bütün dünya Müslümanlarının dikkatini çekiyordu. Çünkü onlar için sorumluluk duyuyordu. İslam dünyası için canhıraş bağırıyordu. İnanılmaz biçimde bir uyanış fikrine sahipti. Bir insan modeli ortaya çıkarmıştı; çalışkan, imanlı ve dürüst. Müslümanlar bu üç özelliği mutlaka taşımalıdırlar. Kendisi de bu üç özelliği taşımayanlara tahammül edemiyordu.

İlimle Yeniden Diriliş

“Ne yapmalıyız?”biçiminde soruyor, buna cevap arıyordu. Ne yapmalıyız? Saptırılmış tevekküle karşı aklı öneriyordu. İlim öğrenmemeyi öyle bir eleştiriyordu ki ayet ve hadisleri referans gösteriyordu; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Temizlikten yoksun bir topluma itirazı vardı. Hele miskinliğe karşı savaş açmıştı. Çalışma ve çatışmayı Berlin Hatıralarında ne kadar güzel anlatır.

Mehmet Akif İslam’ın ilimle yeniden dirilişine işaret ediyordu. Önce ilim, sonra yine ilim. Bugün de bu ölçü geçerli. İlim, ilim, ilim. Öyle değil mi? Safahat okumak bizi kesmemeli, Akif gibi olmalıyız.

Prof. Dr.Yakup Çelik formundaydı. Üniversitede talebelerine ders verir gibi değil, bir aydın sorumluluğu içinde bilinmesi gerekleri hatırlatıyordu. Peki kimlere?. Bittabi ki bize. Böylesi endişe taşıyanlara. Toplantıda çok fazla kişi yoktu. Ancak tüm konuklar bir entelektüel memleketsever mesuliyeti taşıyordu. Yoksa çoğu yerde bu etkinliğin haberi yapılmış, duyurulmuş, poster ve afişleri asılmıştı. Ancak teşrif edenler bir avuç aydınımızdı. Yani ilerde ülkemizi yönetecek düzeyde olan aydınlar. Hocanın talebeleri üniversitede duyurulmasına rağmen neden gelmediler? Gelemezlerdi. Çünkü mevcut eğitim ve kültür politikamız böyle programlanmıştı. Eğer bir siyasi lider veya bir cemaat önderi, yahut bir kanaat reisi  eften püften veyahut daha önceki konuşmasını tekrar eden bir sohbet de  yapsa salonlar doluyor. Dolmazsa kamu araçlarıyla insan taşınıyor. Halk da orada ispatı vücut ederek, biatını gösteriyor,  sadakatını ispat ediyordu! Yorulmak işine gelmiyordu. Liyakat nasılsa artık ölçü değildi. İsterse ataması yapılıyor, ihalelere girebiliyor, gününü gün edebiliyordu. Bir Akif gibi olmak, aman Allah’ım düşünmesi bile yoruyor insanı. Çünkü adaletli olacaksın, milletin meselelerine çözüm üreteceksin, uyuşukluğu değil uyanıklığı, üretimi, paylaşımı, çalışmayı önereceksin!. Olacak iş mi?

Bir Resmin Analizi

Harbiye Lütfi Kırdar’da Uluslararası bir toplantıya davetli idim. Yerel yönetimlerin eğitime, kültüre ve sanata katkısı tartışılacaktı. Çok iyi tanıdığım bir belediye başkan yardımcısı yerel yönetimi adına çıktı ve “Yollar yaptık, açlara paketler dağıttık,  gökdelenler ve oteller ile AVM’ler inşa ettik, bilgi evlerimiz dop dolu, meslek kursları açtık” biçiminde konuştu. Sonra bütün bunları başkanlarının iradesiyle gerçekleştirdiklerini de söylemeyi ihmal etmedi! Belki yeni bir seçimde başkanı milletvekili olursa, kendisi başkan olabilirdi. Rakip yerel yönetici ise konuşmasında kitap, gazete ve dergi okuyanlarının giderek azaldığını, televizyonlardaki dizilerde şiddetin arttığını, bedava para kazanmanın yollarının anlatıldığını, kimin eli kimin cebinde belli olmadığına dikkat çekerek “önce ahlak” dedi. Eğitimin önceliğinin insan olmaktan geçeceğinin altını çizdi.

Akif olmak gerçekten zor. Safahat okumak daha kolay.

İstanbul’da 34 belediye mevcut. Bunun 11 tanesi CHP’de geriye kalan 23 belediye ise AK Parti’de. Son 16 Nisan 2017 referandumunda ise Fatih ve Üsküdar’da “hayır oyu” çıkınca AK Parti’nin muhafazakar ayrıcalığı durumundaki bu iki büyük ilçe bazı ipuçlarını da taşıyor. Sonra 4 önemli büyük şehir ile bütün kıyı kentlerindeki tavır! Bunlar Türkiye’nin GSMH’nın %65’i oluşturuyor, Bu iller üretiyor, devlete vergi veriyor, kamu yatırımını da  “evet” gibi almıyor. Nedir o?!

Akif Gibi Olmak

Eğitim ve kültürde geri kalmışlığımız değil, sınıfta kalıp belge almışlığımız durumu. Bağdat’ı kaybetmekle Ahmet Haşim’i de yitirdik.  Öyle görünüyor ki bu gökdelenler ve AVM’ler devam ettikçe, çarpık şehirleşme ve rant arttıkça, hastanelerimiz miting alanı gibi resim verdikçe, dilenci, fakir-fukara, muhtaç sayısı çoğaldıkça, diplomalı bilmeyenler büyüdükçe, taşa toprağa değil, insana yatırım yapılmadıkça sanırım İstanbul ile birlikte Akif’i de kaybedeceğiz. Yerel yönetimler istediği kadar Safahat bassın, dağıtsın, Akif günleri tertip etsin,  hele hele Akif’in hatıralarının büyük çoğunluğunu teşkil eden İstanbul’da bir anıt mezarı olmadığına yanmakla kalmayıp, Akif’i kaybedeceğimizin üzüntüsü yıllar sürecek gibi.

Akif gibi olmaya var mısınız, yoksa mevcut fotoğrafı seyretmeye razı mısınız?

 

Günçiçek (3)

0

sen gülünce Günçiçek
yok olurdu birdenbire
dudağının kenarına tutunmuş onca acı
gün ışığı şakırdı kuş cıvıltılarınca
çözülürdü katmerlenmiş sancı yumak yumak
mercan gözlerinde oynaşırdı güneş
********
sen gülünce
bir başka salınırdı bahar
yediveren kokulu
sevdalar üşüşürdü usuma
karanlığa gem vuran dudakların
öyle güzel öyle gerçek…
**********
şimdi yüreğimiz üşüyor besbelli
dillenmemiş düşler,
pare pare suskunluğumuz
ve
gitmelere kurulmuş tüm saatler…

 

Devir!

Farenin kediyi boğduğu devir,

Hırsızlar, hainler Türk’ü yeriyor.

Ne dirlik ne düzen kalmadı zahir,

Haksızlar haklıyı ezip geçiyor.

*

Yalan, dolan, riya bu nasıl devir?

Adalet yok artık, gasp ediliyor.

Bu millet uyuyor, bu nasıl tavır?

Soysuzlar ülkemi hep yağmalıyor!

*

Çamdan bardakları devir ha devir,

Dağ gibi yiğitler şehit oluyor,

Millet uysallaştı, yaşamak kahır,

Türk’ün düşmanları Türk’ü güdüyor.

*

Dıştan da içten de, vur Türk’e ha vur!

Hainlik diz boyu, millet bakıyor.

Serçenin kartalı boğduğu devir,

Maalesef adalet can çekişiyor!