28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 685

Lidere Sadakat mi, İlkeler mi?

16 Nisan’da yapılan Halkoylamasında iktidar kanadının seçmen tercihinde “lidere sadakat” fikrinin, muhalefet partilerinde ise ilke ve ülkülerin daha etkili olduğu görüldü.

Nitekim IPSOS adlı Fransa merkezli uluslararası araştırma şirketinin yaptığı çalışmada, Evetçiler arasında birinci tercih nedeni yüzde 25 ile “Ülkenin geleceği”. İkinci sırada “Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan için” yüzde 21 ve üçüncü sırada yüzde 8 ile “Yönetimde istikrar için” cevabı yer almış.Zaten AKP’lilerin çoğu için ülkenin geleceği ve yönetimde istikrardan maksat Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidar olması demek.

“Evet” oyu kullananların yüzde 91’i, kararlarında en etkili olan liderin Erdoğan olduğu cevabını vermiş.

Referandum öncesiyapılan anketlerde “evet” oylarının yüzde 40’ın altında kaldığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sahaya inmesinden sonra “evet” oylarının yükseldiği konusunda bir görüş birliği var.

*******************************************

AKP’de, “Reis Ne Derse O”

Biliyoruz ki, AKP içinde “Reis ne derse o” diyen çok geniş bir kitle var.

Mesela bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, “getirdiğimiz bu sistem yanlışmış. Yeniden parlamenter sisteme geçmemiz lazım” diyerek ülkeyi referanduma götürse, “evet” oyu veren AKP’lilerin en az yüzde 70’inin derhal bu görüşü savunmaya başlayacağını tahmin edebiliyoruz. Çünkü

  • Bu kitle zaten genel olarak biat kültürü ile yetişmiştir.
  • Ayrıca 15 yıldan beri de karizmatik bir lidere tabi olarak sürekli seçim zaferleri kazanmıştır.
  • Üstelik bu kitle her ne kadar “dindar” olarak nitelendirilen bir yapıda görünmesine rağmen en dünyevi seçmen grubudur. İktidar nimetlerinden yararlanma ihtirası ve becerisi diğer kitlelerden fazladır.

Buna karşılık CHP, MHP, SP ve BBP kitlelerinin “hayır” tercihinde kendi partilerinin yıllardan beri benimsedikleri fikirleri, ilke ve ülküleri etkili oldu.

IPSOS anketinde Hayırcılar arasında ise yüzde 53 ve açık arayla “Başkanlık sistemi/Tek kişi yönetimini desteklemiyorum” cevabı birinci sırada.Onu yüzde 10’ar ile “Ülkenin geleceği için” ve “Cumhuriyet/Atatürk değerlerinin korunması için” cevapları izliyor.

Cumhuriyet Halk Partisi günümüzde bir lider partisi değil. CHP kitlesi bu halkoylamasında rahat karar verdi. Çünkü partisinin yöneticileri, yıllardır inandıkları temel ilkeler ışığında, CHP kitlesinin vicdanına uygun bir karar almıştı. Bu bakımdan önemli bir fire vermeden “hayır” dediler.

Halkoylamasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve ekibi “evet” kampanyası yaptı. MHP’nin ilkeleri ve programına aykırı olan bu karar ülkücülerin vicdanına uymadı.

IPSOS araştırmasına göre 16 Nisan’da parti lideri Devlet Bahçeli’nin “Evet” çağrısına rağmen,1 Kasım 2015 seçimlerinde MHP’ye oy vermiş seçmenin yüzde 73’ü”Hayır” oyu verdi. Bu oran, 5 büyük ilde, yani İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Bursa ortalamasında yüzde 80’i buluyor.

BBP’de de Genel Başkan Mustafa Destici‘nin “evet” çağrısına rağmen, kitlesinin en az yüzde 70-90 oranında “hayır” oyu verdiği kanaatindeyim.

1980 öncesi, MHP’sinde değil ama ülkücü gençler arasında çokça telaffuz edilen “lider, teşkilat, doktrin tartışılmaz” sloganı sebebiyle pek de beklenmeyen bir durumdu bu.

(Oysaki1980 öncesi Milliyetçi Hareket Partisinde rahmetli Başbuğ Alpaslan Türkeş’in ortak akla önem veren ve eleştiriye açık bir lider olduğunu en yakınında bulunanların hatıralarından öğrenebiliyoruz. Bir il, ilçe başkanının veya bir Ülkü Ocaklı gencin “efendim şu konuda yanlış yapıyorsunuz” diyebildiğine dair çok örnek vardır.)

16 Nisan referandumunun bence en önemli ve ümit verici sonuçlarından biri milliyetçi- muhafazakâr kitledeki lidere sadakat yerine, ilke ve ülkülerine sadakatin tercih edilmesidir.

*******************************************

Lideri Tartışmak, Şehirleşmek, Eğitim Seviyesi

“Tartışılmaz bir lider” yerine, liderimiz olarak benimsediğimiz kişiyi denetlemek, liderin ifade ettiği görüşleri sorgulamak, gerekirse itiraz etmek, ilkelerimiz ışığında lidere ve yöneticilere farklı fikirler teklif edebilmek modern, gelişmiş, çağdaş millet yolunda olmanın işaretleridir.

Biat kültürü, tek adam kültü yerine kurumlar ve kuralların öne çıkarılması taleplerinin olması Türkiye için umut vericidir.

Bu durum aynı zamanda şehirleşme ve kültür seviyesiyle ilişkili bir sonuç. “Hayır” oyları il ve ilçe merkezlerinde“evet” oylarını geçerken, belde ve köylerde “Hayır” oranı yüzde 38’de kalıyor.”Evet” oyları belde ve köylerde Türkiye ortalamasının 10 puan üstüne, yüzde 62‘ye çıkıyor.

Aynı şekilde ilkokul mezunu ya da eğitimsiz seçmen arasında “Evet” oranı yüzde 70’e yükseliyor.

MHP’nin şehirlerde yerleşik ve yüksek eğitimli zümresinde de “hayır” oranı daha yüksek.

Şehirli ve eğitimli kitlelerin biat etmeyen, sorgulayan, denetleyen, yeni fikirlere açık olmasının sonuçları nasıl etkilediğini görüyor musunuz?

Sosyal ve siyasi gelişmelerin yönünü şehirler ve eğitimli kitleler belirler. Bunlar gelecek için umutlu olmamızı gerektiren verilerdir.

 

Milliyet Fikri (1)

0

“Ey insanlar, biz sizi bir erkek (Âdem) ve bir kadından (Havvâ) yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.” (Hucurat, 13)

X

Yani, sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, ta birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki toplum ve sosyal hayata ait münasebetlerinizi / aranızdaki ilişki, alâka ve bağlarınızı bilesiniz, birbirinize muavenet ve yardım edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize / bir diğerinize / bir başkasına karşı inkâr ile yabanî bakasınız, husumet ve adâvet yani düşmanlık edesiniz diye değil.

Ayet’in ifade ettiği yüce hakikat ve gerçek; toplum hayatına aittir. Ayet’in işaret ettiği “tanışma ve yardımlaşmayı açacak olursak:

Nasıl ki bir ordu fırkalara / askerî birliklere, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar ayrılır.

Tâ ki her nefer ve askerin muhtelif / çeşitli, birçok münasebet ve ilişkileri ve o ilişkilere göre vazife ve görevleri tanınsın, bilinsin.

Ta ki, o ordunun efradı / fertleri yardımlaşma prensip ve düsturu altında hakîkî genel bir görevi yapabilsin.

Ta ki, toplum ve sosyal hayat; düşmanların hücumundan korunsun. Yoksa kısımlara ayrılış; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı düşmanlık beslesin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin diye değil.

Aynen bunun gibi, Müslümanların toplum yapısı büyük bir ordu hükmünde olup; kabile, taife ve topluluklara ayrılmıştır.

Fakat bin bir, “bir, bir”ler adedince birlik yönleri var. Nitekim Hâlık’ları (Allah’ları) bir, Rezzak’ları (Rızık vericileri) bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir; bir, bir, bir; binler kadar bir, bir…

İşe bu kadar bir birler kardeşliği, muhabbeti / sevgiyi ve birliği gerektiriyor.

Demek kabile, taife ve topluluklara yani milletlere ayrılış, ayetin ilan ettiği gibi, tanışma, yardımlaşma içindir. Birbirini inkâr etme, birbirini kabul etmeme yani reddetmek için değil, birbirlerine karşı düşmanlık beslemek için hiç değil.

Milliyet fikri asrımızda çok ileri gitmiş. Bilhassa dessas / çok aldatıcı Avrupa zalimleri, bunu İslâm’lar içinde menfî / olumsuz bir surette uyandırıyorlar; tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.

Çünkü milliyet fikrinde nefse ait bir zevk var. Gaflet edercesine, kul olduğunu unuturcasına; açık gerçekleri göremeyecek şekilde bir lezzet var. Uğursuz / kötü bir kuvvet var. Onun için, bu zamanda toplum ve sosyal hayat ile meşgul olanlara “milliyet fikrini bırakınız” denilmez.

Fakat milliyet fikri iki kısımdır. Biri müspet / doğru, diğer kısmı ise menfî / yanlış, olumsuz, uğursuz ve zararlıdır. Çünkü başkasını yutmakla beslenir. Diğerlerine düşmanlıkla devam eder. Bu ise, birbirine düşmanlık beslemeye ve keşmekeşliğe / karışıklığa ve kavgaya sebep olur. Onun içindir ki, hadis’de denilmiştir:

“İslâm, Cahiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği kaldırmıştır.”

İşte bu hadis-i şerif, kesin bir surette menfî / olumsuz / negatif ve yıkıcı bir milliyeti (yani ırkçılığı) ve unsuriyet fikrini (kavmiyetçiliği) kabul etmiyor.

Çünkü, müspet / olumlu ve mukaddes / kutsal İslâmiyet milliyeti ona ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, acaba hangi unsur (ırk) var ki, sayıları bir buçuk milyardır?

Ve o İslâmiyet yerine hangi unsuriyet (ırkçılık) fikri var ki, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem de ebedî kardeşleri kazandırsın?

X

Evet, menfî milliyetin yani ırkçılığın tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler; bir parça menfî milliyet / ırkçılık fikrini siyasetlerine karıştırdıkları için, hem İslâm âlemini küstürdüler, hem de kendileri çok felâketler çektiler.

 

Türk Müziğinde Makamlar, Usuller ve Seyir Örnekleri

0

İnsanoğlu duygu ve düşüncelerini önce cümlelerle daha sonra da musiki ile ifade etmiştir. Tarih boyunca musikinin değişik tarifleri yapıldı. 980-1037 yılları arasında yaşayan Türk asıllı âlim İbn Sînâ’ya göre musiki; ‘Birbiriyle uyumlu olup olmadığı yönünden sesleri ve bu sesler arasındaki zaman sürelerini araştıran riyâzî(1) bir ilimdir.’ Diyor Yine Türk asıllı olup 1360-1435 yılları arasında yaşayan Abdülkadir Meragî ise musikiyi; ‘ilk devirlerden beri tertip edilen, kulağa yumuşak gelen nağmelerin bir araya getirilmesi‘ olarak tarif ediyor. Ecnebilerden de iki târif verelim: Fransız siyaset adamı filizof ve yazar Jean-Jacques Rousseau (1712-1778): ‘Sesleri kulağa hoş gelecek şekilde tertip edebilme sanatı‘, Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804): ‘Sesler vasıtasıyla birbirini takip eden güzel hisleri ifade etme sanatı.‘ Diyorlar.

Tariflerden anlaşıldığına göre musiki, hem ilimdir, hem de sanattır.

İslâmiyet’te musiki, çok tartışılan mevzulardan biridir. Fıkıh(2) ilminde mûsıkî ilmini ve sanatını tam olarak karşılayacak bir kelime yoktur. ‘Bir sözü ahenkli bir şekilde mırıldanmak, şarkı türkü, gazel, kaside ve benzerlerini kulağa hoş gelen heyecan verici bir tarzda söylemek, okumak‘ manasındaki ‘gınâ‘ kelimesinin, ‘musiki’ ile aynı manaya geldiği ifade edilmektedir. Bâzı İslâm âlimleri, gınâyı yasaklayıp haram olduğunu söylerlerken, diğerleri hoş karşılamışlar, belli şartlar içerisinde mubah(3) olduğunu belirtmişlerdir. Bu mesele ile alakalı olarak en geniş ve derinlemesine incelemeleri bulunan İmam Gazzali (1058-1111) ve Muhyiddin İbn’l-Arabî (1165-1240), gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse Sünnet’te, gınânın haramlığına dâir bir delil bulunmadığını, sahih bir hadiste mubahlığına dâir delil olduğunu ifade ederler.

Bu bilgilerin ışığı altında Klasik Türk musikisini dinlemenin, bu musiki ile alakalı çalışmaların günah ve haramla bir alakasının olmadığında şüphe yoktur. Bu sebeple Osmanlı Cihan Devleti döneminde, bestekâr padişahların da desteğiyle Türk musikisi, daima büyük itibar görmüştür.

Günümüzde, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de popüler müziğe daha fazla alaka gösterildiği bir gerçektir. Bununla birlikte, halk arasında klâsik Türk musikisi dinleyicilerinin, hakkındaki çalışmaların giderek attığı görülmektedir. Türk musikisi hakkındaki yayınların artması memnuniyet vericidir.

Bu sahada, daha önce de mükemmel eserler veren M. Fatih Salgar‘ın Türk Müziğinde Makamlar, Usuller ve Seyir Örnekleri isimli eseri 19,5 X 27,5 santim ölçülerinde, birinci hamur kâğıda basılı 288 sayfalık kitabı, sonbaharın nadir güzellikteki  ısıtan ve aydınlatan parlak güneşi gibi kültür hayatımıza doğdu.

Eser, Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın ‘Sunuş’ yazısı ile başlıyor. Sonra M. Fatih Salgar’ın ‘Önsöz’ü var.

Kitap, ‘Temel Bilgiler‘, ‘Türk Musikisinde Beste Şekilleri‘, ‘Basit Makamlar‘, ‘Hicaz Makamları‘, ‘Şed Makamlar‘, ‘Mürekkep Makamlar‘, ‘Türk Musikisinde Usuller‘ başlığı altında, ara başlıkları da ihtiva edecek şekilde 7 bölümden meydana geliyor. Eser bu hâliyle, yeni başlayanlardan, bilgisini geliştirip zirveye ulaşmak isteyenlere kadar her seviyedeki müzikseverlerin ihtiyacını karşılayacak kapasitededir.

Eserin, müzikseverlerin ihtiyacını karşılamanın ötesinde, klasik Türk musikisini en mükemmel şekilde icra edenlerin sayısının artmasına vesile olacağın söylenebilir.  Böylece az sayıdaki konser salonları ile hayranlarının evlerine hapsedilmiş olan zengin ve muhteşem müziğimiz, misafirlerinin nezahetini, inceliğini ve asaletini pekiştiren daha şaşalı salonlarda hürriyetine kavuşur. Ve de daha sık olarak icra edilir.

 

Üstat Fatih Salgar, Abdülkadir Meragî’den Fehmi Tokay’a, Bora Gazi Giray Han’dan Zekâi Dede’ye,  Buhurizâde Mustafa Itrî’den Bimen Şen’e, Tanbûrî Mustafa Çavuş’tan Ali Rifat Çağatay’a, Sadullah Ağa’dan Şemseddin Ziya Bey’e, Tab’i Mustafa Efendi’den Lem’i Atlı’ya, Sultan Üçüncü Selim Han’dan Şekerci Cemil Bey’e,  Hammamîzâde İsmail Dede Efendi’den Şevki Bey’e, Şâkir Ağa’dan Medenî Aziz Efendi’ye… 50’ye yakın bestekârın; Acem-Aşîrân, Acem-Kürdî, Bayâtî, Bestenigâr, Bûselik, Evcârâ, Eviç, Ferahfezâ, Ferahnâk, Gerdâniye, Gül’izâr, Hicâz, Hisar-Bûselik, Hüseynî, Hüzzam, Isfahan, Karcığar, Kürdîli Hicazkâr, Mâhur, Muhayyer, Nevâ, Nihavend, Nişâbürek, Rast, Rehâvî, Sabâ, Sultâni-Yegâh, Sûz-i Dil, Sûznâk, Şedd-i Arabân, Şehnaz, Şevkefzâ, Tâhir, Uşşak, Yegâh gibi 40 civarında makamdan eserini, notaları ve makamlar hakkındaki temel bilgilerle birlikte veriyor.

Kitabın son 4 sayfasında Türk müziğinde kullanılan 100 adet makamın isimleri ve karakteristik özellikleri hakkında kısa bilgiler listesi bulunuyor.

Fatih Salgar’ın ve Ötüken Neşriyat A.Ş.’nin bu muhteşem eseri kültürümüze kazandırmış olması her türlü takdirin üzerinde bir hizmettir.

Ötüken Neşriyat A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12           e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

(1)riyâzî: hesapla, matematikle alakalı

(2)fıkıh: İslâmiyet’in usül ve hükümlerine ait amelî ve itikadî bilgileri ihtiva eden ilim dalı.

(3)mubah: yapılmasında sevap veya günah olmayan işler

M. Fatih Salgar:

22 Şubat 1954 târihinde Adana’da doğdu. 1972 yılında başladığı İstanbul Belediye Konservatuarı’ndan, Nevzad Atlığ, Süheylâ Altmışdört, İsmail Hakkı Özkan ve Muazzam Sepetçioğlu gibi hocalardan eğitim görerek mezun oldu.

Nevzad Atlığ’ın düzenlediği koro çalışmalarına katılarak repertuarını geliştirdi. 1978 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nden, Yakın Çağ ve Umumî Türk Târihi kürsülerini de dâhil ederek mezun oldu.

1973’ten itibâren Üniversite Korosu’nun çalışmalarına katıldı ve 1976-1988 arasında şef yardımcısı olarak yüzlerce üniversiteli gence Türk mûsıkîsi klasiklerini öğretti.

Daha sonra Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.

1976’da kurulan Devlet Korosu’nun kadrosunda ses sanatkârı olarak yer aldı.

İstanbul Üniversitesi Konservatuarı’nda, 1978-2005 yılları arasında usul öğretmenliği yaptı. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nda da öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Nevzad Atlığ ile birlikte 40 fasiküllük, Türk Musikisi Klasikleri notalarını yayımladı. Yesarî Asım Arsoy ve İsmail Hakkı Özkan ile ayrıntılı musiki çalışmalarında bulundu. İstanbul Ansiklopedisi’nin yanı sıra çeşitli dergilerde ve gazetelerde araştırmaları ve makaleleri yayımlandı. ‘Dede Efendi‘, ‘Üçüncü Selim‘, ‘Türk Musikisinde 50 Bestekâr‘, ‘Mevlevi Âyinleri‘ ve ‘Hacı Ârif Bey‘ adlı kitapları Ötüken Neşriyat tarafından yayımlandı.

Bakırköy Müzik Akademisi Derneği kurucularından olan Fatih Salgar, 2006’dan bu yana Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nun şefliğini yapmaktadır.

 

KUŞBAKIŞI:

Birazcık Ihlamur, Birazcık Gelincik Gelincik:

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 160 sayfalık kitabın yazarı Sermin Canik diyor ki:

Almanya’da Sivas kökenli bir işçi çocuğu olmak, bana çok şeyler kazandırdı. Mesela: iğne ile kuyu kazarken ilk tattığım bir yudum suya şükretmeyi… İşte bu benim alın terim demeyi… Annemden; hayatta hazır hiçbir şeyin tadı olmadığını… Babamdan; alın teri olmadan elde edilen her şeyin değersiz hatta haram olduğunu… ve mücâdeleyi ve tabîi karşılıksız sevmeyi de… Din, dil, ırk, renk gözetmeden sevmeyi… Sadece sevmeyi sevdiğim için sevmeyi…

Hukuk fakültesini derece ile bitirsem de yıllardır Avukat olarak çalışsam da köyüme vardığımda bağdaş kurup ayran aşı içmeyi unutmadım…

Hâli hazırda çalıştığım devlet kurumunda insanların hazin hikayelerini dinlerken, hayatlar hakkında karar verirken öğrendiklerimin, yaşadıklarımın okuyanlara soluk olmasını arzu ettim.

Roman türündeki eser, Şubat 2017’de yayımlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

Devlet ve Tarikat:

Yrd. Doç. Dr. Zekeriya Işık’ın 232 sayfalık eseri, Mayıs 2016’da yayımlandı.

Özellikle Sultan ikinci Mahmud Han döneminde Yeniçeri ocağı kaldırılırken Bektaşî tekkelerinin kapatılmasıyla baş gösteren şiddetli tartışmalar sebebiyle devlet-tarikat ilişkileri bir alev çemberiyle çevrili olarak algılanır. İşte elini bu çemberden içeri sokabilen yazar, cihan devletinden Cumhuriyet’e, tarikattan cemaate doğru yaşanan tarihi ve sosyolojik dönüşümün ana hatlarında dikkatle geziniyor. ‘Devlet mekanizması tarikatlarla arasına nasıl bir mesafe koymalı?’ sorusunun târihî kökenlerini irdelerken tarikat müessesesinin batınî açıklamasını bir fener gibi okuyucunun eline tutuşturuyor.

Bilhassa ‘kutub’luk meselesi üzerine İslam fikir tarihinde oldukça değişik yorumlar yapıldığını, devleti idâre edenlerin bir manada yetkiyi bu ‘kutub’lardan manevi işaretle aldıklarına dair inançların devlet-tarikat ilişkilerini etkilediğini öğrendiğimiz kitap, öncelikle tartışmaya ideolojik zeminde târifler getiriyor.  Akabinde bu başlığı vahdet-i vücut, velayet gibi konular üzerinden derinleştiriyor. Kitabı emsallerinden ayıran özelliklerden biri, tarikatların dünya idâresi üzerine telakkilerine geniş çaplı olarak yer veriyor. Yine tasavvufun içinden doğmuş fakat zaman zaman ‘yoldan’ çıkarak muhaliflerin devlete başkaldırmasının bir yöntemi hâline gelen mehdilik meselesi de teferruatıyla ele alınıyor.

Osmanlı Devleti’nin ideolojik bir değerlendirmesinin yapıldığı bölümde ise aşiretten cihan devletine giden sürecin kilometre taşları tarikatlar bağlamında değerlendiriyor. Yazar Zekeriya Işık, devlet ve tarikatı iki ayrı damar kabul ediyor ve bunlar arasında uzanan yüzlerce kılcal damarı bir hekim titizliğiyle inceliyor.

Çizgi Kitabevi:

Sahib-i Ata Mahallesi, Mimar Muzaffer Caddesi Nu: 41, Helvacıoğlu Apartmanı Dâire: 1 Meram, Konya. Telefon: 0.332-353 62 65  Belgegeçer: 0.332-353 10 22 e-posta: bilgi@cizgikitabevi.com www.cizgikitabevi.com

 

Türkiye’nin Dış Politikası ve ORTADOĞU:

Adalet eski Bakanı Av. İsmail Müftüoğlu; asırlar boyunca Osmanlı Cihan Devleti’nin hâkimiyetinde bulunan ve çekildikten sonra yangın alanına dönüşen bölge Ortadoğu bölgesini inceliyor. Sahipsiz kalan Ortadoğu toprakları üzerinde, meydana gelen boşluktan istifâde için, emperyalist devletler ve küresel çetelerin nasıl birbirleriyle yarıştığını anlatıyor. Teşhisini objektif olarak ve kesin çizgilerle belirtiyor: ‘Söz sâhibi olması gereken Türkiye, Ortadoğu’daki yangını söndüreceği yerde, yanlış dış politikaları sebebiyle, seyirci olarak kalmıştır. Türkiye’den ümidini kesen Ortadoğulu Müslüman ülkeler, kurtuluş çâresi olarak emperyalist devletler ve küresel sermâye çeteleriyle anlaşmak mecburiyetinde kalmışlardır. Buna rağmen ırak, Suriye, Libya, Afganistan vurulmaktan kurtulamamıştır.’ Ve Sayın Müftüoğlu’nun hükmü: ‘Büyük devlet, hâmi olan devlettir. Âdil davranan devlettir. Sömürmeyen ve sömürtmeyen devlettir. Hakkı üstün tutan devlettir. Yangını seyreden değil, söndüren devlettir.’

13,5 X 20,5 santim ölçülerinde birinci hamur Iwory kâğıda basılı 360 sayfalık eser; geçen Temmuz ayında Rahmet-i Rahman’a yolcu ettiğimiz Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın takdim yazısı ile başlıyor. Ortadoğu ile çok yakından alakadar olan ve İslam Kalkınma Bankası’nda görev yapan Hocaların Hocası’nın değerlendirmeleri dikkat çekiyor. ‘Takdim Yerine‘ başlığı altında Dr. Cezmi Bayram okuyucuya Türk Dünyası’nda küçük bir ufuk turu yaptırdıktan sonra büyük bir tevazu ile yazısının başlığına, neden ‘Takdim Yerine‘ kelimelerini koyduğunu açıklıyor. Okumaya, zarif sebebi öğrenmeye ve tatbik etmeye değer.

Muhterem Av. Müftüoğlu’nun, sayfaları gözlere ve gönüllere hitap eden, alışılmışın dışında, ince bir zevkle hazırlanmış kitabı, kendilerinin kaleme aldığı ‘Önsöz’ ve ‘Giriş’ten sonra 5 bölüm hâlinde devam ediyor. Son 18 sayfada, ‘Sonsöz‘, ‘Kaynakça‘ ve ‘Dizin‘ başlıklı bölümler var.

Birinci bölümde ‘Neden Ortadoğu / Şark Politikaları‘ sorusunun cevabı veriliyor. (s: 43-66)

İkinci bölümün ilk kısmında, ülkemizi ve milletimizi de çok yakından alakadar eden ‘Büyük Ortadoğu Projesi‘ ele alınıyor.

Yazar önce Ortadoğu’nun neden önemli olduğunu inandırıcı bir tarzda ortaya koyuyor. ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin tarihçesi‘ başlıklı ara bölüm (s: 72-78), dünya siyâsetinin kararlı ve telaşsız gelişmelerinin içyüzünü açıklıyor. ‘ABD’nin asıl maksadı‘ başlıklı kısımda Türkiye topraklarının hedefte olduğu, yaşanmış hâdiselerin ışığında tembel zihinlerin idrakine sunuluyor.

Emperyalist Ülkelerin ve Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları‘ başlıklı üçüncü bölümde yazar, İngiltere’nin, Rusya’nın, ABD’nin, Almanya’nın, İsrail’in, İran’ın Ortadoğu ile alakalı hesapları; ‘gelecek geçmişin devamıdır‘ anlayışı ile açıklanıyor.   Türkiye’nin Ortadoğu politikaları ise 1923-1950, 1950-1960, 1960-1980, 1980-1990, 1990-2000 ve 2000’den sonrası 6 safhada inceleniyor. (s:168-238) Diplomatik nezaket Saikçiyle belirtilmemiş olmakla birlikte, net bir şekilde anlaşılıyor: ‘Türkiye’nin Ortadoğu politikası yoktur.’

Emperyalist Güçler ve Küresel Çeteler‘ başlıklı Dördüncü bölüm, yalınkılıç ve doğrudan mücâdele sahasıdır. Yıllarca ‘düşman‘ diyerek yumruk salladığımız kum torbalarının üzerine artık düşmanların gerçek ismi yazılmıştır.

Beşinci ve son bölümdeki tahliller, varılan hükümler sebebiyle okuyucu, Av. İsmail Müftüoğlu’nun mükemmel bir Ortadoğu uzmanı olduğu kanaatine varıyor.

Türkiye’nin yönetimi ellerinde tutanlar, 150 yıllık yakın tarihimizi okuyup okuduklarını şuur hâline getirebilselerdi, bugün içeride huzuru, dışarıda itibârı yüksek bir ülkenin vatandaşı olarak başımız dik, gönlümüz ferah dolaşma imkânı bulurduk.

Bundan sonra Türkiye’nin yönetimine talip olacaklar 150 yıllık tarihimize ek olarak İsmail Müftüoğlu’nun ‘Türkiye’nin Dış Politikası ve Ortadoğu‘ isimli kitabını da okumalılar. Mümkün olsa da milletvekili aday adayları bu kitaptan imtihan edilseler, geçer not alanlar, aday olabilse…

ALİOĞLU YAYINEVİ:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 29/B Üretmen Han. Cağaloğlu İstanbul. Telefon: 0.212-511 29 23

Belgegeçer: 0.212-522 88 80 E-posta: iletisim@alioglu.com www.alioglu.com

 

 

KISA KISA… KISA KISA…

1-YOL AYIRIMINDAKİ TÜRKİYE: (Selçuk A. Şirin / Doğan Kitap)

2-KARANLIK KIZ: (Elene Ferrante – Eren Yücesan Cendey – Everest Yayınları)

3-YEVGENİ ONEGİN: (Aleksandr Puşkin – Sabri Gürses / Alfa Klasik)

4- SİNEMA EDEBİYAT İLİŞKİLERİNDE TÜRK MODERNLEŞMESİ: (Mehmet Gökyayla. Mühür Kitaplığı)

5- KIRK HADİS: İsmet Özel. Şule Yayınları.

 

 

 

 

Türkçülük Günü Üzerinden Devlet Felsefemize Bakış

Son iki haftadır Türkiye’de kimlik dezenformasyonu, ideolojik çürümüşlük ve toplumsal yeniden yapılanma üzerine 2020’leri, 2030’ları kurtarma adına çıkış yolu arayan yazılar yazmaktayız. Kısmen Gorbaçov dönemi Sovyetler Birliği’ndeki “glasnost / açıklık” ve “perestroyka / yeniden yapılandırma” hareketlerine benzese de aslında bizim meramımız zihinsel paradigmanın tecdidi ve algıda reform.

Olayların okunması ve kavramların kurcalanmasında tarihsel akışın dinamiklerini hesaba katmak lazım. Örneğin 3 Mayıs Türkçüler Günü olarak bilinen ve bu yıl daha çok Milliyetçiler Günü formunda kutlanan hadise tamamen konjonktürel bir olaydır. Cumhuriyetin kuruluşuna temel olan ve de Atatürk İlkelerinin ikincisi olan fikrin mensupları neden 1944 yılı baharında birdenbire gadre uğradılar?

Cevap: 1920’nin sonbaharında Ankara’da M.Kemal Paşa’nın direktifiyle Türkiye Komünist Fırkası neden kurulduysa o yüzden. Yani o devir, Batılı Emperyalistlere karşı Sovyet Rusya’nın maddî ve diplomatik desteğini almak için böyle sunumlara ihtiyaç duyulmuştu. Hatta projenin başarısı için diğer TKP ve Mustafa Suphi bertaraf edilmişti.

İkinci Dünya Savaşı’na panzer gibi giren Almanya, Sovyet Rusya’ya saldırdıktan 2 yıl sonra savunmaya geçmiş ve 1943 itibariyle kaybetme sürecine girmişti. Aynı yılın sonunda Türkiye’nin savaşa girmesi istenmiş olsa da 1,5 yıl daha durumu öteleyebildik. 1944 yılı Almanlar için sonun yakınlaşması, Sovyetler Birliği içinse zaferin erken ilânı gibi oldu. İngiltere’nin Türkiye’ye diplomatik homurdanmasına mukabil Sovyet Rusya toprak ve Boğazlar’dan hak formunda homurdanırken Türkçülerin tutuklanması tansiyonu düşürmekten başka bir amaç taşımayan bir hamleydi.

Savaş öncesi ve savaşın ilk yıllarında Almanya ve İtalya ile olan devasa dış ticaret hacmimiz ve bunun Türk Hükümetlerine tabiî ve siyasî olarak yansımaları 3 Mayıs Olayları ile birlikte tersine çevrilmiş ve Türkiye yeni sürece uyum adına bir adım atmış oldu. Amma velâkin bundan sonraki ikinci adım; yani Amerikanvari bir D.P. ile II. Dünya Savaşı’nın diğer galibi ABD’ye yanaşma ve SSCB’nin şerrinden emin olma taktiği daha muteber tutuldu. Neden sonra bu kez sıra komünist cadı avına ve Komünizmle Mücadele Dernekleri kurumuna kadar geldi.

Evvel emirde Osmanlı’nın son deminde üretilen Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük ve Batıcılık gibi kavramlar da aslında batan gemiyi kurtarmakla alâkalı can yelekleriydi; ilk ikisi tutmadı, son ikisiyle maça devam edildi. Malcolm X’e atfedilen “Parmağıma değil işaret ettiğime bakın” sözünden yola çıkarsak var olan olgulardan üretilen kavramlar devletin bekası adına tasarlanmış kurtuluş reçetelerinden ibarettiler.

Kurtuluş Savaşımız ve sonrasındaki millî misak, millî irade, millî meclis, millî egemenlik ve ulus devlet terminolojisine bakarsak büyük badireyi hangi kavramın bereketiyle atlattığımız net olarak anlaşılır. Bu şu demektir: Osmanlıcılık tutsaydı İslâmcılığa, İslâmcılık tutsaydı Türkçülük ve Batıcılığa gerek kalmayacaktı. Hiçbiri tutmasaydı, o zaman da bize ve bu konuşmalarımıza gerek kalmayacaktı.

Bayrak bağımsızlığın kendisi değildir, sadece simgesidir. Tam bağımsızlık askerî, siyasî, iktisadî ve hukukî bağımsızlıktan geçer; ya vardır ya yoktur ya da yarımdır, çeyrektir. “İdrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olan -cılık, -culuk‘ları attığımızda bizi biz yapan olguların değeri eksilmez, yalnızca kavramsal siyasetin dışına çıkmış oluruz. Hadi buyrun!

 

Coşkun Açıkgöz ve Tüpraş Türk Müziği Korosu

TÜPRAŞ İzmit Türk Müziği Korosunu on yıldan beri çalıştırmakta olan Coşkun Açıkgöz koro üyelerinin çoğundan daha genç. Ama O bizim Coşkun Hocamız.

Yaptığı şaka ve esprilerle çalışmaları keyifli bir tarzda yürütmeye çalışması kimseyi yanıltmasın. Coşkun Hoca işini ciddiye alan ve müziğimizi çok severek öğretmeye çalışan bir şef.

Sadece birkaç koroyu çalıştıran tecrübeli bir şef değil, aynı zamanda çok iyi bir solist, çok iyi bir yorumcu ve kanun sanatçısı.

Bilmediğimiz bir Türk Müziği eserini seslendirdiğinde o eseri sevmemek mümkün değildir. Bildiğimiz herhangi bir şarkıyı bir de Ondan dinlediğimizde, şarkının o zamana kadar bilemediğimiz boyutlarda farklı bir lezzet kazandığını hissederiz.

***

ŞARKI ÖĞRETMEK DEĞİL, YORUMLAMAK

O’nun gayesi şarkı öğretmek değildir. O’na göre, şarkı öğrenmek için çağımızın ses, video kayıt ve çalma imkânları yeterlidir. Coşkun Açıkgöz’ün hedefi şarkıları iyi yorumlamaktır.

Coşkun Hoca için “beste şiire giydirilmiş bir elbisedir.” En iyi kumaştan, en kaliteli dikişle dikilmiş olsa da elbisenin giyilmesi/ taşınması önemlidir. Şarkıların icrasında solist veya koro yorumu da güfte ve bestenin kalitesi kadar önemlidir.

Çok ünlü bir ressamın öğrencisi büyük emeklerle bir resim yapmış. Usta ressam “şöyle yapsak nasıl olur?” diyerek, eline aldığı fırçanın birkaç darbesi ile resmin bambaşka bir özellik ve değer kazanmasını sağlamış.

Öğrenci “Hocam ben o kadar uğraştım, resmimi birkaç fırça darbesiyle müthiş değerli hale getirdiniz” deyince, ünlü ressam “ustalık o birkaç fırça darbesinde başlar” demiş.

Coşkun Açıkgöz musikimizin geleneksel ve modern kurallarını harmanlayarak, böyle bir değişimi gerçekleştirmeyi başaran yeteneğin ve birikimin adıdır.

Bildiğimiz, severek söylediğimiz bir şarkıyı bile Coşkun Hocadan öğrenirken şarkıyı yeniden keşfederiz.

Bir kelimenin arasında ufacık bir es vermek; diğer bir kelimeyi çok hafif bir tonda başlayıp, gittikçe kuvvetlenerek söylemek (kreşendo)… Neşeyi, hüznü, endişeyi, kederi, acıyı, coşkuyu ifade eden sözlere giydirilmiş melodinin temelindeki duyguyu açığa çıkarmak… Söz ve melodi birliğini sağlayacak şekilde, verilecek duygusal boyutu vurgulayacak tınıları bulmak eseri bambaşka hale getirir.

***

DUYGUNUN SESE YANSIMASI

Coşkun Hoca on sene boyunca şarkıları söylerken “duyarak, hissederek” söylememiz için bıkmadan uyardı. Duygularımızın yüzümüze aksetmediği, ciddi ve soğuk bir tarzda icra etme alışkanlığımızı, bizi kırmadan esprili bir tarzda, “karizmanızı çizdirmemek için yapıyorsunuz” diyerek eleştirdi. Bu alışkanlığımızı değiştirerek duygulu bir icra yeteneği kazandırmaya çalıştı. Şarkılardaki duyguların izlerini yüzümüze bir tiyatrocu gibi yansıtmamızı istedi. Sanırım epeyce başarılı oldu.

Şarkılarda melodik cümle ile güfte arasında uyuşmazlıktan kaynaklanan bazı sıkıntılı bölümler olur. “Yavru cey- Lan gel gidelim” gibi tuhaflıklardan sakınmak gerekir. Bu sebeple “prozodi” O’nun için çok önemlidir.

Sözün cümleleriyle müziğin cümlelerinin uyuşmaması durumunda görev yorumcuya düşer. Coşkun Hoca “müziğin sözlere, sözlerin nağmelere uyumlulaşması, bunların mana ve ahenk bakımından başarılı bir şekilde kaynaşması” için pratik yöntemler gösterir.

***

COŞKUNCA İCRA

Coşkun Açıkgöz’e göre, “Bir şarkı 3-5 dakikalık bir zaman diliminde, bize çok keyifli bir başka âlemin kapısını açar.”

Bu âlemin keyfini çıkaran ve birlikte çalıştığı koro üyelerine bu keyfi aşılayan bir hocadır O.

Sevgimizi, mutluluğumuzu, sitemimizi, kırgınlığımızı, tepkimizi ve hatta öfkemizi ifade etmekte zorlandığımız durumlarda şarkılar hislerimizin tercümanı olur.

Hele onları “Coşkunca” icra edebilirsek..

Kendimize bile itiraf edemediğimiz duygularımızı açığa çıkartan bir rahatlama ve duygusal derinlik içine nüfuz edebilme imkânına kavuşuruz.

Çevremizi kuşatan iç karartıcı atmosferde bundan daha büyük şans olabilir mi?

Biz Tüpraş Türk Müziği Korosu üyeleri olarak çok şanslıyız. Türk Müziğinin asırlarca büyük ustaların elinde imbikten geçmiş melodilerini Coşkunca yorumlayarak huzur buluyoruz, mutlu oluyoruz.

Keşke gençlerimiz de böyle bir şansı yakalama konusunda istekli olabilseler. İlimizde bulunan birbirinden değerli Türk Sanat Müziği korolarının yarattığı değerin farkına varabilseler.

****************************************

KONSERE DAVET

Coşkun Açıkgöz yönetimindeki Tüpraş Türk Sanat Müziği KorosuFasl-ı Bahar” isimli yılsonu konserini 16 Mayıs Salı, saat 20’de Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde verecek.

Halka açık olan ve Türk Müziğini seven herkesin davetli olduğu konserimizde Kocaelili hemşerilerimizle birlikte olmaktan mutlu olacağız.

Ruhittin SÖNMEZ

08.05.2017

 

 

Tarihçi – Yazar Ertuğrul Sertbaş ile Atatürk’e Muhalefet Edenler ve Atatürk Aleyhtarları Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk için yazılmış binlerce kitap, yüz binlerce makale, yayınlanmış inceleme, araştırma çalışmaları, tezler, konferans ve bilgi şöleni metinleri varken, O’nunla alakalı her şey, en ince teferruatına kadar anlatılmışken siz yeni bir ruh ve heyecanla Atatürk hakkında kitap yazdınız. Takdire ve tebrike şayan bir hareket… Kitabı basan Bilgeoğuz Yayınevi için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Üstelik kitabınız, Atatürk aleyhine estirilen rüzgârların hissedilir ölçüde artırıldığı bir dönemde yazılıp yayınlandı.

Kitabınızı hangi düşüncelerle yazdınız, son dönemlerdeki Atatürk aleyhtarlığı çabalarına duyduğunuz tepki ile mi işe koyuldunuz, başka sebepler mi var? Anlatır mısınız?

Ertuğrul Sertbaş: Şurası bir gerçek ki, Mustafa Kemal Atatürk; hakkında binlerce kitap yazılan lehinde ve aleyhinde yüz binlerce söz söylenen nadir insanlardan biridir. Mustafa Kemal’i ve O’nunla vücut bulan ‘Türk İnkılâbını’ anlatmak çok kolay ve basit bir iş değildir. Ne derece başarabildiğimi okuyucularıma bırakıyorum. Kitabı yazarken ana düşüncem bugüne kadar kalıplaşmış olan Atatürk’ü anlatım klişesinin dışına çıkmaktı. Elbette ki son yıllarda Atatürk’e saldırılara bir nebze de olsa cevap verme düşüncesi de önemli bir etkendir. Roman kahramanlarından ‘millî efsane’ yaratılmaya çalışılan bir dünyada ‘Atatürk’ gibi bir dehâya sâhip olmak, bu millete Allah’ın bir lûtfudur. Kıymetini bilmek, işaret ettiği hedefleri anlamak ve yerine getirmek bu topraklarda yaşayan her ferdin görevidir.

Çetinoğlu: Günümüzdeki Atatürk aleyhtarlığının 1922-1923 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oluşturulan ‘İkinci Grup’ hareketinin uzantısı olarak değerlendirmek mümkün mü?

 

Sertbaş: 1922-1923 yıllarının TBMM’ndeki ‘İkinci Grup’ hareketini fazla abartmamak gerekir. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey’in önderliğindeki bir grup milletvekili, Mustafa Kemal Atatürk’ün şahsına değil, bazı uygulamalarına karşı çıkıyordu. Mesela Mustafa Kemal Paşa, inkılâpları yapan kişilerin, inkılâplar tam manasıyla yerleşip benimsenmesine kadar duruma hâkim olması gerektiğine inanıyordu. İkinci grup mensupları ise yapılacak her şeye birlikte karar verilmesinden yana idiler.

O dönemdeki anlaşmazlıkları günümüze taşıyıp ‘tarihten husûmet çıkarmak‘ kimseye fayda sağlamaz. Kaldı ki her tarihi hâdise, yaşandığı günün şartları içerisinde değerlendirilmelidir. Kabul etmek gerekir ki o günün demokrasi anlayışı ile bu günün demokrasi anlayışı arasında farklar vardır.

Meselenin bir başka yönü daha var: Cumhuriyet idâresi bir bakıma, -başlangıçta aksi yönde beyanlarda bulunulmuş olmasına rağmen- Osmanlı yönetimine karşı yapılmış bir ihtilaldir. Dünya tarihinde sıkça görülmüştür. İhtilâlı yapanlar bir müddet sonra sen-ben kavgasına düşmüşler, ikinci ihtilâlı yapıp, beraber oldukları kişileri devirenler, üçüncü ihtilalla devrilmişlerdir. Ülkede barış ortamı bir türlü sağlanamamıştır. Atatürk’ün hedefi, ülkede barış ve sükûnet ortamını hiçbir sarsıntıyla yıkılamayacak şekilde yerleştirmekti. Ben meseleye böyle bakıyorum.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Günümüzde Atatürk aleyhindeki konuşmalarla, yazılanlarla ulaşılmaya çalışılan hedef ne olabilir?

Sertbaş: Günümüzde Atatürk aleyhinde yapılan konuşmaların yazılanların, batıya fazlaca eklemlenmiş olmamıza gösterilen tepkiden kaynaklanmaktadır. Zaman zaman, işbaşında bulunan yönetimler, laiklik adı altında din ile aralarındaki mesafeyi açma gayreti içerisinde olmuşlardır.

Bu gayretlerden samimi Müslümanlar zarar görmüştür.  Günümüzde bu durum giderilmiş olmakla birlikte, günün birinde gelecek bir yönetimin aynı gayretler için çalışacağından endişe edilmektedir. O dönemde yaşayanların söylediklerine-yazdıklarına göre evlerde bulunan Kur’an-ı Kerim ve hadis kitapları, ilmihaller… irticâî belge olarak kabul edilmiş, evinde bulunduranlar nezarete alınmış, sonunda âdil Türk mahkemeleri tarafından suçsuzluğu belirlenerek serbest bırakılmışlardır.

 

Eskiden cahil din adamları insanlarımızı yanlışlara yönlendiriyorlardı. Günümüzdeki din adamlarının çoğu iyi yetişmiş aydın görüşlü kişilerdir. Bir takım fanatik grupların varlığına her zaman her ülkede rastlanmaktadır. Milletimiz onları ciddiye almamakta, söylenenleri duyduğunda tebessümle karşılamaktadır.

Çetinoğlu: Bizler, ‘ölülerinizi hayırla yâd ediniz‘ emrini ihtiva eden bir kültürün mensuplarıyız. Meseleyi bir de bu açıdan değerlendirir misiniz?

 

Sertbaş: Ülkemizde anlayarak ve bilerek Atatürkçü olanlar bulunduğu gibi, yaygın bir ifâde ile ‘Atatürkçü geçinenler‘ ve ‘Atatürk’ten geçinenler‘ de vardır.

Atatürk’ün çok güzel bir sözü vardır; ‘Eğer ileride benim fikirlerim ilimle ters düşerse ilmin tarafını seçin demiştir.’ Türk Milleti Atatürk’ü hayırla yâd etmek istiyorsa daima müspet ilimlerin takipçisi olmalıdır.

Çetinoğlu: Atatürk hakkında yazılanlarda, söylenenlerde ‘gıybet‘ kavramını andıran bir hava sezinliyor musunuz?

Sertbaş:Gıybet‘ sözlükte; ‘Birinin arkasından kötü söz söylemek, o kişinin bulunmadığı bir yerde kusurlarını, noksanlıklarını anlatmak, çekiştirmek…’ şeklinde açıklanıyor.   Gıybet kelimesi İslâmî hükümlerde daha derin bir mana ifade ediyor.

Şöylece özetlenebilir: İslâmiyet’te insan haklarının en önemlilerinden biri, kişinin dokunulmazlığıdır. Bir insanın bulunmadığı bir ortamda gerek onun şahsıyla alakalı maddî ve manevi, ruhi ve ahlâkî veya dinî kusurlarından, noksanlıklarından söz edilmesi, gerekse kendi çocukları, annesi, babası ve diğer yakınlarının kusurlarından bahsedilmesi gıybet sayılmıştır.

Gıybet, sözle olabileceği gibi yazı, ima, işaretle ve taklit gibi davranışlarla da olabilir. Bu tür söz ve davranışlar gerçeği ifâde ediyorsa gıybet, etmiyorsa iftira sayılır. İftira ise daha büyük bir suç ve günahtır.

Bir kişinin kusur ve noksanlarının kendisine söylenmiş olması, söylenen sözlerin, kendisinin bulunmadığı bir yerde, ister bir kişiye, isterse onlarca – yüzlerce kişiye tekrarlanması, söylenenleri ‘gıybet‘ olmaktan kurtarmaz. İslâm âlimleri gıybetin haram ve büyük günah olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Gıybetin yapılması gibi dinlenmesi de haramdır. Bir zarar doğurma ihtimali yoksa sözle veya fiilî olarak gıybete engel olunması, bu mümkün olmazsa gıybet edilen yerin terk edilmesi, bu da mümkün değilse gıybete karşı bir hoşnutsuzluk duygusu içinde bulunulması gerekir. Maalesef bu hususları insanlarımıza öğretmek konumunda olan kişiler de bilmiyorlar. Bilenler çoğunlukta olsa bile gerekli hassasiyeti göstermiyorlar.

Günümüzde Atatürk aleyhinde söylenen sözlerin gıybet olup olmadığı hakkındaki düşüncemi öğrenmek istiyorsanız çok açık bir şekilde ifâde edeyim: Evet, gıybettir. Ayıptır, günahtır, haramdır, gıybet edenler için utanılması gereken yüz karası bir kusurdur.

.Mustafa Kemal çok yönlü bir insandır. Sâdece askerî karakteri kuvvetli bir şahıs değil. Aynı zamanda iyi bir siyasetçi, iyi bir toplum mühendisi. Onun fikirlerini toplumu yönlendirici etkiye sâhip olan kişiler benimseseydi, bugün her şey çok daha farklı olurdu.

Çetinoğlu: 31 Temmuz 1951 târihinde yürürlüğe giren ‘Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında 5816 Sayılı Kanun‘ sizce ne mânâ ifâde ediyor?

Sertbaş: 5816 sayılı kanunun içeriği şöyledir: ‘Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve âbideleri veyahut Atatürk’ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.’ Bu kanun 1951 yılında Adnan Menderes hükümeti zamanında yürürlüğe girmiştir.

Çetinoğlu: Milletler, kahramanlarıyla yaşarlar. Kahramanlarımız ne kadar çok ise, o kadar şanla şerefle donanırız. Kahramanlarımızı ‘tek’e indirmekle kaybımız neler olur?

Sertbaş: Binlerce yıllık yazılı Türk tarihine bakacak olursak kahramanı bu kadar çok olan ikinci bir millet yoktur. Metehan, Alparslan, Ertuğrul Gazi, Fatih Sultan Mehmet ve Atatürk gibi yüzlerce kahramanımız mevcuttur. Kurtuluş savaşı esnasında Anadolu sathında kurulmuş olan müdafaa-i hukuk cemiyeti mensupları birer kahraman değil midir? Çanakkale destanını kimler yazmıştır? İstesek te teke düşüremeyiz. Eğer tek kişiye indirgersek bu milletin hâfızasını yok etmiş oluruz.

Atatürk’ü kast ederek, O’nun ‘tek ve en büyük kahraman‘ olduğunu iddia edenler hakkındaki görüşümü öğrenmek istiyorsanız söyleyeyim: Atatürk, milletimizin tek kahramanı değildir. ‘En büyük‘ sıfatı ise şahsa göre değişebilir.

Çetinoğlu: Günümüzde gündeme getirilmeye çalışılan diğer bir mesele Mustafa Kemal-Kâzım Karabekir ihtilafıdır. Bu konudaki yorumunuzu lütfeder misiniz?

Sertbaş: Bütün millî hareketlerde komuta kademesinde ihtilafların olması tabîidir. Herşeyden önce Kâzım Karabekir Paşa’nın hakkını vermek gerekir. Paşa almış olduğu askerî eğitimle iyi bir asker, başarılı bir komutandır. Kurtuluş savaşında doğu cephesinde kazanmış olduğu savaşlar, ülke sınırlarının belirlenmesinde büyük rol oynamıştır. Paşanın aynı zamanda çoğu kişinin bilmediği eğitimci bir yönü vardır. Doğu Anadolu’da Ermeni çetelerinin katlettiği insanlarımızın yetim çocuklarına kol kanat gererek okumalarına önayak olmuştur. Mustafa Kemal ile olan çekişmesi bana göre, bir başka sorunuza verdiğim cevapta belirttiğim gibi, demokrasinin bütün kurum ve kurallarına göre işletilmesi meselesinden kaynaklanmaktadır.

Kâzım Karabekir şüphesiz ‘cumhuriyet’ taraftarıdır. Ancak cumhuriyetin ilan edildiğini Erzurum’da, sıradan bir devlet memurundan öğrenmiş olması sebebiyle hassasiyet göstermiş, içerlemiş veya kırılmış olabilir.  Atatürk ise, bunda bir kasıt olmadığını, Ankara’da bulunan arkadaşlarıyla istişâre etmiş olmasını yeterli gördüğünü beyan etmiştir. Bu söz, Kâzım Karabekir’in gönlünü almak maksadıyla söylenmiş olabilir. Nitekim Karabekir Paşa, bu durumu ‘mesele’ hâline getirmemiştir. Ancak Atatürk’ün yanında ve yakınında olmayı ihtiras hâlinde isteyenler, Kâzım Karabekir ile aralarının açılması için ellerinden gelen her türlü fitneyi yapmışlardır.

Kâzım Karabekir’in kurduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasına gelince… Atatürk, memleketin o günkü şartları içerisinde muhalefet yapılmasını uygun görmemiştir. Türkiye’de bu görüş, sonraki yıllarda da geçerli olmuştur. Bir partinin kapatılması Türkiye’de ilk değildir, son da olmamıştır. Hepsinin da haklı gerekçelerle kapatıldığını iddia etmenin doğru olmadığını düşünüyorum.

Çetinoğlu: Atatürk üstün vasıfları olan bir insandı. Her insan gibi hatadan münezzeh değildi. Elbette eksikleri-yanlışları vardı. Bunları konuşmanın, üstelik abartarak konuşmanın, hizmetlerini gölgede bırakacak şekilde konuşmanın sebebiyet vereceği zararları tahlil eder misiniz?

Sertbaş: Eksik ve yanlışları konuşmakta bir beis yok. Bu konuşmaları yaparken de yalan ve yanlış konuşmamakta fayda var. Tatlı su kurnazlığı ile bir yerlere yaranmak, bir yerlerden menfaat edinmek derdiyle atıp tutmak kimseye fayda getirmez.

Çetinoğlu: Yazdığınız ‘ATATÜRK’ÜN HİKÂYESİ’ isimli kitabınızla toplumumuza vermek istediğiniz mesajı etraflıca anlatır mısınız?

Sertbaş: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundan günümüze kadar geçen en sıkıntılı dönemi yaşadığımız bu günlerde, günümüz gençliğinin Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini ve yapılmış olan sayısız inkılâbı iyi anlaması ve özümsemesi gerektiğini düşünerek bu kitabı hazırladım. Mustafa Kemal Atatürk’ün değerinin bu günlerde çok daha iyi anlaşılması gerekiyor. Kim ne yaparsa yapsın Atatürk’ü Türk insanının kalbinden söküp atamazlar. Mustafa Kemal Atatürk; ‘Bir zaman gelir beni unutturmak isteyen kişiler çıkabilir. Yaptıklarımı inkâr edenler ve beni lanetleyenler de çıkabilir. Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar kuvvetlidir ki, döner dolaşır yine gelir kalpleri doldurur.’ Demiştir. Ben de bu inanç doğrultusunda çalışmalarıma devam etmeye ve etrafımı bilgilendirmeye çalışıyorum.

 

Ertuğrul Sertbaş:

30 Ekim 1989 târihinde İstanbul’da doğdu.

 

1995 yılında Reşat Nuri Güntekin İlkokulu ve Ortaokulundaki öğretiminin ardından, lise öğretimini Acıbadem Ahmet Sani Gezici Lisesinde tamamladı. Üniversite imtihanında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih bölümünü kazanarak, dört yıllık fakülte eğitiminin ardından mezun oldu.

 

Üniversite mezuniyetinin akabinde askere gitti. Askerliğini Hakkâri-Çukurca 21. Sınır Tugay Komutanlığına bağlı Atatürk İlköğretim Okulu’nda tamamladı. Askerliğinin bitiminden sonra Modafen Koleji’nde Târih öğretmeni olarak üç sene görev yaptı. İlk kitabı ‘Masumiyetin Resmi‘ 2016 Ağustos ayında yayınlandı.

 

Eylül 2016 başlangıcı itibariyle Uğur Okullarında târih öğretmeni olarak meslek hayatına devam etmektedir.

 

Ertuğrul Sertbaş, halen; 15 Temmuz darbe teşebbüsünde şehit edilen akrabası, Acıbâdem Mahallesi Muhtarı Mete Sertbaş ile alakalı olarak röportaj tarzı bir eserin hazırlığı içerisindedir.


DERKENAR:

İkinci Grup

 

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa’ya muhalif milletvekillerince oluşturulan meclis grubu.

1922-1923 döneminde faaliyet göstermiş, 8 Nisan 1923’te yapılan İkinci Meclis seçimlerinde parlamento dışında kalarak dağılmışlardır.

 

10 Mayıs 1921 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Müdafa-ı Hukuk Cemiyetlerini, mecliste Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirip bir grup kurmasından sonra Erzurum mebusu Hüseyin Avni Bey önderliğinde bir muhalefet hareketi başlamıştı. Bir yıl kadar  gayrı resmî bir şekilde muhalefet eden mebuslar, 1922 Temmuz’unda Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlık süresinin üçüncü defa uzatılması ile ilgili görüşmeler başladığında grup hâlinde resmen kuruldu.

 

Grubun başlıca fiilleri şunlardır:

 

1-Meclis yetkilerinin 15 kişilik bir ‘Fevkalade Harp Komisyonu’na devrine ilişkin yasa tasarısına karşı koymak.

2-İstiklal Mahkemeleri kararlarına karşı Meclis müzâkeresi açılmasını istemek.

3-Meclisin egemenlik haklarını Mustafa Kemal’e devreden Başkumandanlık Kanununun üçüncü ve dördüncü defa uzatılmasına karşı çıkmak.

4-Muhalif çıkışlarıyla tanınan Trabzon milletvekili Ali Şükrü’nün, Mustafa Kemal’in özel muhafız alayı komutanı tarafından öldürülmesinin protesto etmek.

5-Meclis rejimine muhalefeti vatan hainliği kapsamına alan (böylece hükümete rejim muhaliflerini idam etme yetkisini veren) Hıyanet-i Vataniye kanunu değişikliği teklifine muhalefet etmek

Hüseyin Avni (Ulaş) Bey kimdir?

Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve Birinci TBMM milletvekili.

1887’de bugün Elazığ’ın Karakoçan İlçesi’ne bağlı Kümbet köyünde doğdu. O yıllarda Erzurum’a bağlı idi.

İstanbul’da hukuk tahsili gördü. 1919’da Erzurum ve Sivas Kongrelerine katıldı. 12 Ocak 1920’de İstanbul’da ilk toplantısını yapan Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin, İstanbul’un 16 Mart 1920’de işgali sonrasında kapatılmasından sonra, 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’ye katıldı. 9 Kasım 1922’de TBMM ikinci başkanlığına seçildi. İzmir Suikastı’na adı karışmış olup yargılansa da suçsuzluğu anlaşıldığından beraat etmiştir. 1923 seçimlerinde meclis dışı kaldı. 23 Şubat 1948’de İstanbul’da vefat etti. 1945’de kurulan Millî Kalkınma Partisi’nin kurucuları arasındadır.

 

Gençliğe Kurulan Uyuşturucu ve Bağımlılık Tuzağı

Gençlik, zararlı ve bağımlılık yaratan madde ve araçların saldırısı altındadır. Müstehcen yayınların yanı sıra; sigara , alkol ve bunlara benzer maddelere bağımlılık artmakta ve bunlara başlama yaşı da oldukça düşmektedir. Eroin bağımlılığı ve arkasından uyku verici ve sakinleştirici ilaçlara düşkünlüğün geldiği görülmektedir. Bu ve buna benzer maddelerin gençlik kesiminde ve diğer kesimlerde kullanılmasını mazur görmemeliyiz. Bunları, yorgunluk giderici, gerginliği azaltıcı, arkadaşlık ve beraberlik işareti olarak görmek son derece yanlıştır. Çoğu kere bunlar kendini kabul ettirebilme aşamasında da kullanılmaktadır. Gençler genellikle merak ettikleri için uyuşturucu kullanmaya başlamaktadırlar. Bu sebeple, uyuşturucuya karşı özendirici davranışlardan kaçınmak gerekmektedir. Ayrıca, arkadaş ve çevre baskısı ile de gençler uyuşturucu kullanımına yönelebilmekte ve yapılan telkin ve ısrarlara çoğunlukla arkadaş gurubu dışında kalabilirim korkusuyla uyulmaktadır.

Uyuşturucu madde kullanımının birey üzerinde yapmış olduğu tahribata bakacak olursak; gece uykusu bozuluyor, unutkanlıklar başlıyor, sinirlilik ve tahammülsüzlükler baş gösteriyor, gözlerde kızarıklıklar oluşuyor ve böylece uyuşturucu kullanımı yaşama kalitesini düşürerek onları adeta yaşayan bir ölü haline getiriyor.

Çocuklarına yeteri kadar zaman ayırıp gerekli ilgiyi, sevgiyi ve şefkati göstermeyen ana ve babalar suçludur. Bu konuda aile içi eğitim ön plana çıkıyor. Anne ve babaların çoğu uyuşturucu maddeler hakkında bilgi sahibi bile değildir. Bu eksikliğin mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

Alınacak kanuni ve sosyal tedbirler ile bu tür maddelere ilgi azaltılabilir. Bunların başında gençliği spor yapmaya yönlendirmek gelmelidir. Muhtevasında uyuşturucu madde bulunan ilaçların insan bünyesine göre verilmek suretiyle bağımlılık azaltılabilir. Alkol ve uyuşturucu telkini yapan her türlü film, dizi ve reklamlar yasaklanmalı veya ihtisas sahibi kişilerce denetlenmelidir. Ayrıca ana ve babalar, çocukları ile kuvvetli sevgi bağı kurmaları, onlara doğru ve yanlışı öğretmeleri, çocuklarını dinleyerek onların sorunlarına yardımcı olmaları, onların uygun bir aile ortamında yetişmelerini sağlamaları gerekmektedir. Ancak bu şekilde sağlıklı nesiller yetişririlebilir.

 

Birlik Davası

Derdim özel olunca, saklarım bir sır gibi, 
Vatan ise eğer bu dert, çilesi de hoş gelir.
Davaya ihanet varsa, geriliriz yay gibi,
İhanet yukardan ise, bu dert bize ar gelir!
*
Yıllar yılı sevdamızı paylaştık kardeş gibi,
Birliğimiz dirlik verir, dertler bize vız gelir.
Yeniden dirilmeliyiz, olmalı Kürşat gibi, 
Bir olup iri olmazsak, Türk Birliği geç gelir!
*
Allah rızasıdır davam, çıkarsız derviş gibi,
Birliğimiz sağlanmıyor, gömlek bize dar gelir.
Yıllar yılı çile çekip, olmuşuz Yunus gibi,
Allah için çalışmazsak, dava bize yük gelir!
*
Nice yiğitler harcandı, haksızlıkta dağ  gibi,
Fikrini yaşamaz isen, davan sana yoz gelir.
Bu dava Allah davası, çilesi rahmet gibi,
Önde bir başbuğ yok ise, birlik bize zor gelir!

 

Deli, Deli, Deli

0

Gazeteci Haşmet Babaoğulu’nun köşesinde okudum; utandım, ezildim; insanlığımız adına öfkelendim, geleceğimiz adına kaygılandım:

Evladı “hiperaktif/otistik” olarak tanımlanan bir anne.  Oğlu okulda, özel eğitim sınıfında. Ne talihli diyeceksiniz; çünkü nice otizmli çocuk bu imkânı bulamıyor. Ama bir de şu sahneye bakın… Anne okula gidiyor. Çocuklar teneffüste. Oğlu da teneffüse çıkartılmış, oyun oynuyor olma ihtimaline seviniyor. Öğretmeni görüp oğlunu soruyor. Öğretmen uzağı işaret ediyor parmağıyla. Anne parmağın işaret ettiği yere gidince ne görsün! Çocuklar oğlanın etrafında toplanmış “Deliiii, deliiii” diye tempo tutuyorlar. “Çocuklar yapmayın” diyor. Cevap, “Teyze bu çocuk deli” diye geliyor. Hem şaşkın hem de kırgın bir halde dönüp öğretmene bakıyor. Öğretmen kayıtsız bir “seyirci”nin rahatlığı içinde gülümsüyor.

Bu sahnede siz nerde olmak istersiniz? Duyarsız bir öğretmen, oğluna deli denen bir anne, özürlü biriyle alay eden çocukların velisi. Burası, bir eğitim kurumu!

Çocuğu hakarete uğrayan ve başkalarıyla alay eden veli olmayı hiçbir vicdan onaylamaz. Öğretmen için ne diyelim? Mesleki yeterlilik, sorumluluk ve duyarlılık adına dibe vurmuş bir şahsiyet. Geçen gün bir öğretmen arkadaştan “Bu çocuklara ne öğretsen fazla!” cümlesini duyunca pek şaşırmış, “Herhalde meslek yorgunluğu yaşıyor.” diye düşünmüştüm. Ancak insan, sevdiğinin yorgunu olmaz. Önce sevmek gerek mesleği ve insanı.

Aynı gazeteci, sosyal medyada paylaşılan bir videodan bahsediyor: Yabancı bir ülkede yedi yaşında bir kız çocuğu yeni bacak proteziyle okulunun bahçesine giriyor. Arkadaşları etrafını sarıyor,  protezi dikkatle inceledikten sonra sevinçle kızın boynuna sarılıyorlar.

Bu toprağın insanı olmanın kompleksini duymuyorum, yabancıların da hayranı değilim. Ortada iki tablo var:  Biri son derece kirli, diğeri son derece insani. İkinci tablonun kahramanı niçin biz olmuyoruz?

Çocuk her yerde çocuktur.  O, öykünerek büyür, ne görürse alır, uygular, onu yaşam tarzı haline getirir. Sorun, çocuklarda değil.

Devlet büyüklerimiz, zaman zaman, yeni bir medeniyet inşasından söz ediyor. Nereden başlanacağını tartışıyorlar. Temizlik olmadan inşa olmaz. İnşa zemini olarak kullanacağımız kalpleri temizlemeliyiz önce. Bir aidiyet duygusu, sevgi iklimi oluşturup teneffüs ettirmeliyiz bu topluma. Karşı değiliz tabi ki, ancak duble yollar yapılırken insani değerlerimizi kirleten duble kanalizasyonlar gözden kaçırıldı        .

Birkaç gün önce bir hocanın “çocuklarımız için namaz ilmihalinden önce bir sosyal medya ilmihali hazırlamalıyız, teklifini okudum. İlginç, duyarlılık taşıyan bir teklif, dedim, bunu birkaç arkadaşla paylaştım. Neslimizi bizden alan, bizden uzaklaştıran, koparan, kirleten alan olarak kabul edebiliriz internet ortamını. İnternet ortamından ne vazgeçebiliyoruz ne kopabiliyoruz. Bu alana ancak yazılacak çağdaş bir “İnternet İlmihali” ve eğitimle hâkim olabiliriz, bağımlılık oluşturan bu alanı zararlı olmaktan çıkarıp yararlı hale getirebiliriz.

Sıkıntıları gösterip üzerinde horon tepmek, bizim ahlakımız değil. Çözüm sıkıntının içindedir. Onu bulup uygulamak gerek. Medeniyet inşasında samimiysek ve yola çıkacaksak sıkıntıları görüp çözümlerini cesaretle uygulamak zorundayız.

Medeniyetler, insani değerler üzerine inşa edilir. Özürlü çocuğa ne “Deli, deli!” diyen öğrenci ne onlara ilgisiz kalan öğretmen ne onların velisi olmak bizim değerler zeminimizde yer alır.

Zemin belli, hedef belli, yöntem belli… Herkese kolay gelsin!

 

 

Milliyet Fikri (2)

Avrupa milletleri asrımızda unsuriyet fikrini çok ileri sürdüler ve hâlâ da sürüyorlar. Bu yüzden Fransız ve Alman’ın çok uğursuz ebedî düşmanlıklarından başka, Birinci Dünya Savaşı’ndaki müthiş / dehşetli hâdise ve olaylar dahi, menfî milliyetin / ırkçılığın insanoğluna ne kadar zararlı olduğunu gösterdi.

Hem bizde, 1908’de ilân edilen 2. Meşrutiyet (Hürriyet)in başlarında, Babil Kalesi’nin harabiyeti / parçalanıp dağılması zamanında; kavimlerin, ayrı ayrı milletlerin farklı diller konuşmasıyla; kavimlerin şubelere ayrılmaları ve o şubelere ayrılma sebebiyle dağılmaları gibi, menfî milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeniler, pek çok kulüplerle meydana çıktılar. Milletin birlik ve beraberliğine gölge düşürdüler.

Kalplerin bölünmesi, birbirlerinden ayrı düşmeleri sebebiyle, çeşitli mülteci cemiyetleri de, ister istemez ortaya çıktı. Böylece eştikleri kuyuya düşmekten kendilerini kurtaramadılar. Fakat kaderin cilvesine bakınız ki, onlardan şimdiye kadar yabancı devletlerin boğazına gidenlerin, perişan olup dağılanların hâlleri ortadadır. Nitekim, menfî milliyetin zararlarını herkes görmüş oldu.

Durum bu merkezde iken, bugün, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve yabancı hükmü altında ezilen İslâm kabile ve milletleri içinde, menfî milliyetçilik fikriyle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman kabul etmek, öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip, belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle hareket etmek hamiyet değil hamakattir.

Müsbet milliyet ise, toplum hayatı ve sosyal hayatın iç ihtiyacından doğar. Yardımlaşmaya, dayanışmaya sebep olur. Menfaatli bir kuvvet temin eder. İslâm kardeşliğini daha ziyade kuvvetlendirecek bir vasıta olur. Bundan ötürüdür ki, müspet milliyet fikri, İslâmiyete hizmet etmeli. Ona kale ve onun zırhı olmalı. Fakat yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği kardeşlik içinde bin kardeşlik var.

Ölümsüz, sonsuz ahiret yani beka âleminde, ölenlerin ruhlarının bulunduğu dünya ile ahiret arasındaki kabir âleminde; o kardeşlik bakî / ebedî, sonsuz olarak kalır. Onun için millî kardeşlik ne kadar da kuvvetli olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu, onun yerine koymak, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakça ve akılsızca bir cinayettir.

İşte, ey Kur’an ehli olan vatan evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hakîm’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’an’a ve İslâmiyet’e kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş hücum ve saldırıları defettiniz. Tâ:

“Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihat ederler.” (Maide, 54) ayetine güzel bir mâsadak / ayeti doğrulayıcı bir örnek oldunuz.

Şimdi Avrupa’nın ve frenkmeşrep yâni Avrupalı gibi düşünüp yaşayan, batılıların yolundan giden münafıkların / ikiyüzlü kimselerin desiselerine / gizli hile ve tuzaklarına uyup şu ayetin evvelindeki hitaba muhatap olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.

Türk Milleti, İslâm milletleri içinde en kesretli / çokluk olduğu hâlde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi Müslim ve gayrimüslim olarak iki kısma ayrılmamıştır. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır. (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayri müslim var.

Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle kaynaşmış; ondan ayrılması mümkün değil. Ayrılırsan mahvolursun. Senin mazideki bütün övüncün İslâmiyet defterine geçmiş. Bu iftihar ettiğin şeyler, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği hâlde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o övünç duyduklarını kalbinden silme.