28.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 686

Kıyamet Yaşanıyor, Haberinizi Var mı?

0

BakaraSûresinin 254. Ayeti: “Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.”

Elimde bir fotoğraf, fotoğrafta iki sahne var. 1. Sahnede saf altınla kaplanmış Ferrari, 2. sahnede Oğul Nessar’ın babası Arap şeyhi… Oğul, babaya arabanın fotoğrafıyla birlikte şu mesajı gönderiyor: “Babacığım, Berlin mükemmel, insanlar çok hoş; burayı gerçekten çok sevdim. Fakat baba okuluma saf altın kaplama Ferrari 599 GTB ile gitmekten çok utanıyorum. Tüm öğretmenlerim ve çoğu öğrenciler hepsi tren ile okula gidiyorlar.” Fotoğrafından genç olduğu anlaşılan baba cevap veriyor: “Az önce 20 milyon doları hesabına transfer ettim. Artık bizi utandırma lütfen. Git sen de kendine bir tren al.”

Tanıdıklarımdan Dubai’ye gidenler var. Orada yedi yıldızlı otellerde, pahalı lüks bir yaşam varmış. Yalancı cennet, diyorlar oraya. Gelenlerin hiçbiri orada gördüklerini ve yaşadıklarını hayranlıkla anlatmadı bana. Demek ki vicdanları rahatsız. Tarihi yerleri gezenler gördüklerini bizimle paylaşırken onlar niye paylaşmaz? Sanırım oradaki yaşam, bu kadar yoksulluğun bulunduğu bir dünyada, duyarlı vicdanları kanatıyor. Anlatmaya utanıyorlar. Kıyamet, bu çelişkide yatıyor.

Nasrettin Hoca’ya “Kıyamet ne zaman kopacak Hocam?” diye sorarlar. “Hanım ölünce küçük, ben ölünce de büyük kıyamet kopacak. Gerisini bilmem.” der, Hocamız.

Bana göre her gün kıyamet kopuyor, farkında değiliz, işimize gelmiyor. Yaşadığımız günlük kıyameti görmek istemeyenler veya yaşadığımız kıyametin farkında olmayanlar bizi, Rabbimin sorumluluğunda olan kıyamet sahneleri ile meşgul ediyorlar. Allah’ın işine karışmayı, sonucunu değiştiremeyeceğimiz işlerle meşgul olmayı çok seviyoruz. Üzerimize düşeni yapmak sorumluluğu içindeyiz. Ahlakı iki bacak arasında arayanlar, işin yani ahlakın bu veçhesini görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Bir bigânelik, bir vurdumduymazlık, bir ahlaksızlık almış başını gidiyor. Bu kıyametin mimarı biziz.

Fotoğrafta yer alan şeyh ile oğlu arasındaki diyalog, aslında oldukça trajiktir. Okunduğunda bazılarını tebessüm ettirecek yazışma, beni derin derin düşündürdü. Altın kaplama lüks bir araba… Bunu kullanmaktan utanan, vicdanı henüz kirlenmemiş, taşlaşmamış bir evlat… Babaya yazılan mektup… Babanın algısı ve anlayışı… Baba tarafından verilen cevap… Bu sahneleri anlatacak en uygun sözcük: Trajikomik.

“… size verilenlerden Allah yolunda harcayın.” emri veriliyor ayette. Bunu yapmayıp inkâr edenler, “zalimler” olarak adlandırılıyor.

Söze gelince kimse ayeti inkâr etmiyor, kimse kendine “zalim” sıfatını kondurmuyor. Peki, bu ayetler kime hitap ediyor? Vicdanların kanadığı, gerçeklerin ters yüz edildiği bir dünya sizce her gün kıyametin yaşandığı bir arena değil mi? Bu arenada yalan var, tahrik var, gücün egemenliği var, zayıfların mağduriyeti var, ikiyüzlülük var, duyarsızlık var, samimiyetsizlik var, “Güç bendedir.” kompleksi ve algısı var… Bunları saymakla bitiremeyiz.

Biz her gün kıyameti yaşıyoruz, farkında değiliz. Hoca misali, önce belki eşimizi kaybedince sonra da son nefesimizi verince “Aaa… Kıyamet varmış!” diyeceğiz.

Rabbim evreni, evren içinde insanoğlunu yaratmış, herkesin fıtratına, uyması gereken yasaları kodlamış. Biz, kendimize ait yasalara uymak zorundayız. Zenginliği bir sınav kabul edip onunla şımarmamak, yoksulları koruyup kollamak, vicdanları kirletecek davranışlardan kaçınmak, onlara hiç yaklaşmamak zorundayız. Uyduğumuz, uyacağımız İlahi her yasa, Kitap’ta yazılan o büyük kıyameti bizim için korkulacak sahne olmaktan uzaklaştıracaktır. Biz birbirimize kıyamet sorgusu, cehennem işkencesi yaşatmazsak Allah’ın vadi gerçekleştiğinde, o gerçek kıyamet, bize gün doğumu gibi olacaktır.

Ne ekersen onu biçersin. Görmeyenlerin, duymayanların kulakları çınlasın…

 

 

Hükmettiğiniz Zaman…

Emanete karşı gösterilen hassasiyetin tamamlayıcı unsuru “adalet”tir. “(Allah) İnsanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor.” Müslümanlar nasıl, emanetleri, yönetim işini ehliyet ve liyakat sahibi kimselere devretmek zorunda iseler, aynı zamanda kendilerine bu emanetler tevdi edilen yöneticiler, kamu otoriteleri, bürokratlar, yöneticiler, yargı mensupları vd. de adaleti gözetmek zorundadırlar. (Bkz. 6 / En’am, 152; 16 / Nahl, 90; 38 / Sad, 26). Hz. Peygamber, kendi ümmetinin misyonunu ve bekasını doğruluğa, adalete ve merhamete bağlamıştır: “Bu ümmet, konuştuğunda doğru söylediği, hükmettiğinde adaletle hükmettiği ve kendisinden istendiğinde merhametle davrandığı müddetçe, hayırlı olmaya devam edecektir” (Ebu Davud, İcare, 54). Hiyerarşik olarak herkes diğerinden sorumludur. Bunu Allah’ın Elçisi “çoban-sürü” metaforuyla anlatmıştır: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz. Devlet başkanı yönettiklerinden, aile reisi ev efradından, kadın kocasından, köle efendisinin malından sorumludur” (Buharî, Cuma, 1; Müslim, İmare, 20). (Bu teşbih / benzetme ilişki benzetmesidir. Yoksa ne halk sürüdür, ne de idare eden çoban. Fiil benzetiliyor, fiili / eylemi / hareketi, işi yapan, yapacak olanlar değil. Tıpkı “arslan gibisin” dediğimiz türden. Yani arslanın kuvvetli oluşu gibi sen de kuvvetlisin demek istendiği nev’inden. Yoksa, “sen arslansın” demek istenmiş değil.)

Hz. Ömer’e dayandırılan bir söz bugün meclislerin duvarını süslemektedir: “Adalet mülkün temelidir.” (El-Adlü esasü’l-mülk.) Eski Sasanî krallarından Nuşirevan şöyle der: “Devlet askerle korunur, asker para ile beslenir, para vergi ile elde edilir, vergi ülkenin gelişmesiyle sağlanır, ülkenin gelişmesi ise adaletle mümkündür.” Yusuf Has Hacib’e göre “Adalet göğün direğidir, yıkılırsa gökyüzü yerinde duramaz.” Selçuklu veziri Nizamülmülk’e “Bir devlet başkanı inkâr ve küfürle ayakta kalır, fakat adaletsizlikle kalamaz.” sözü izafe edilir. Genceli Niyazi, “Dünyaya fatih olmaz zulüm ile rezalet / Yeryüzünün fatihi adalettir, adalet!” der. Sokrates’e göre adaletin tecellî etmesi için “Bir yargıç, iyi niyetle dinlemeli, akıllıca karşılık vermeli, sağlıklı düşünmeli, tarafsızca karar vermelidir.”

Eflatun, adaletin olmadığı yerde ahlâkın da olamayacağını düşünür. Sigmund Freud bile “Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” der.

Amerika’daki ırkçılığa ve ırk ayrımına karşı mücadele eden Martin Luther King, “Bir yerdeki haksızlık, adalet için her yerde tehlikedir” der.

Merson’a göre “İnsanlar ancak adaletle doyurulur.” Gandhi, adaletsiz bir rejimin, adaletle yıkılması gerektiğini düşünür.

Ömer Hayyam, adaleti evrenin ruhu mesabesinde görür. Epiktetos’a göre “Adaleti seven bir insan için her yer emindir.”

Kısaca adalet yoksa barış yoktur; hukuk yoksa adalet yoktur; ahlâk yoksa hukuk yoktur. Adaletin olmadığı yerde bol bol dinden söz edilir ama dinin özü yoktur. (Papağanın sözü insan sözü olduğu, fakat özünün insan olmadığı gibi.)

Ayet, “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman” der ki, bunun anlamı Müslüman olsun olmasın her kimin davası görülecekse, hakkında hüküm verilecekse; davanın usulüne uygun ve hükmün adaletle verilmesi mecburiyeti vardır. Bu yöneticiler için söz konusu olduğu gibi, ihtilâflara bakan hâkimler veya sıradan gündelik anlaşmazlıklar konusunda fikri sorulanlar için de söz konusudur.

Adalet, taşın gediğine yerleştirilmesi, yani bir şeyin yerli yerine konulması, her hak sahibine hakkının verilmesidir. Adalet zamanında tecellî etmelidir, adaletin gecikmesi adaletsizliktir. Bu konuda dinler, etnik gruplar arasında ayırım yapılmaz. Maide, 42. ayette göreceğimiz gibi, Allah’ın Elçisi’ne “Yahudiler arasında hüküm vereceksen, adaletle hükmet” buyrulmuştur. Adalet tarafgir olmamak, hak sahibini üstün tutmak, dağıtımı-bölüşümü liyakate ve emeğe göre yapmak, hem hukukî adaleti hem gelir bölüşümünde adaleti tesis etmektir. Bu yüzden iktidar ilişkisini düzenleme mekanizması olarak tanımlanan siyasetin ve genel olarak yönetimin (mülk) temelinin adalet olduğu söylenmiştir. Hak ve hukuk, eşitlik ve hakkaniyet ancak adaletle sağlanır. (KUR’AN DERSLERİ / Dirâsâtü’l-Kur’an, Meâl – Tefsîr, 4 – Nisa – 58)

 

 

Değerler Anaforu

0

Tarihte yaptığı putu yiyen kişi ya da kabilelerin olduğunu okumuştum da öldürdüğü kişi ya da nesneyi putlaştıran bir zihniyetin olduğunu hiç okumadım. Böyle bir topluluğun olup olmadığını araştırma görevini tarihçilere ya da ilkel medeniyetleri inceleyen araştırmacılara bırakıyorum.

Nereden çıktı bu laf demeyin lütfen. Biz, ilginç bir toplumuz. Önce öldürüyoruz, sonra öldürdüklerimizi kahraman yapıyoruz. Bunun örnekleri, başka toplumlarda az da olsa var, bizde daha çok.

Bugün arabayla giderken bir üst geçitte şu yazıyı okudum: “Şehit Muhsin Yazıcıoğlu Üstgeçidi”

Muhsin Yazıcıoğlu için söylenecek sözüm yok. Şehitlik konusunu da ilahiyatçılara havale ediyorum. Absürt olan şu: Öldürdüğümüz kişileri daha sonra kahraman yapıyoruz. Onların isimlerini, stadyumlara, köprülere, okullara vb. kalıcı eserlere, mekânlara veriyoruz. Adnan Menderes, Korkut Özal, Muhsin Yazıcıoğlu, Kubilay, Erbakan, Abdülhamit vb… Bu isimler, ya astığımız, zehirlediğimiz ya da bir şekilde kıymetini bilmeyerek cezalandırdığımız insanlar. Adama, “Kardeşim kahraman yapacaktınız o halde ne diye bu insanları astınız, cezalandırdınız, değersizleştirdiniz?” diye sormazlar mı? Bizi tanımayanlar ve bizden sonraki nesiller, bizi tuhaflamazlar mı? Bu isimleri ya itibarsızlaştırırken hata yaptınız ya da sonra kahramanlaştırarak hata yapıyorsunuz? Bu ne trajik komedidir? Hangi toplum. Bu kadar kısa tarihi içinde bu kadar gel git yaşamıştır? Değerliler ve değersizler arasındaki uçurumun bu kadar fazla olduğu bir toplum sizce sağlıklı bir toplum mudur? Bugün kahraman yaptığını yarınlarda değersizleştirmeyeceğinin ya da bugün itibarsız olanı yarınlarda kahramanlaştırmayacağının bir garantisi, ölçüsü olamaz mı? Değerler noktasında henüz bir ölçü oluşturamamış, bir perspektif tespit edememiş toplumda yaşamak sizi ne kadar mutlu eder? Bu toplum ve toplumu oluşturan bireyler ne kadar sağlıklı düşünüyorlardır?

Bu çelişkinin iki nedeni olabilir: Ya intikam duygusunun beslediği rövanş ya da vefa duygusunun beslediği özür. Birinci neden, sağlıklı değil. Geçmişinden intikam alma düşüncesiyle sürekli rövanş halindeki bir toplum hiç de sağlıklı değildir. Bitmeyen

bu duygu, döner bir gün duygu sahiplerini de yok eder. Kendisiyle, geçmişiyle kavgalı

 

Parantezler ve Maymunun Sobası

Kurumlar iki sebepten zayıflar ve çöker:

1. Değişmedikleri için

2. Değiştikleri için

Demek ki bilgelik nasıl değişip nasıl değişmemek gerektiğini kestirmektedir.

Değişmeme

Muhteşem yüzyılda, yani 16. asırda dünyanın tartışmasız zirvesini teşkil eden Türk Devleti iki asır sonra hasta adamdır. Geçen iki asırda Avrupa’da endüstri devrimi başlamış, Batılıların gemileri okyanusları aşıp bir taraftan Hindistan’a, diğer taraftan yeni dünyalara, Amerikalara ulaşmıştı. Bu orantısız ayrışmanın sebebi Prof. Timur Kuran’ın “Yollar Ayrılırken” kitabındaki şu ifadelerde gizli:

“Bir onaltıncı yüzyıl tüccarı iki asır sonra, reformların başlangıcından önce hayata dönse, mukavele şekillerinin, borç işlemlerinin ve yatırım araçlarının ne kadar da bildik olmasına şaşacaktı.”

“Onaltıncı asır Osmanlı mahkemelerinde kayda alınan ticarî mukaveleler 1000 yılı civarında bu bölgede yaygın şekilde kullanılan sözleşmelerle aşağı yukarı aynı idi.”

Mehmet Genç de “Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi” eserinde, iktisadî kurumlar ve mevzuattaki donmuşluğu Osmanlı iktisadının üç dayanağından “Gelenekçilik” ilkesi ile açıklar: Mantık şöyledir: “Bu kurallar kadimden beri sıkıntısız uygulanageldiğine göre en iyisi bunlardır.” “Niçin geri kaldık?” kitabımda Osmanlı’yı batıran illetin başarı hastalığı olduğunu anlattığım bölümde gelenekçilik ilkesini Genç’in şu ifadeleriyle özetlemiştim:

“Kadimden olagelene aykırı iş yapılmaya”. Peki, kadim nedir? “Kadim odur ki, onun öncesini kimse hatırlamaz.”

Donan Şirketler

Kurumlar deyince ille devletleri ele almamız gerekmez. Şirketler de kurumdur. Bir zamanlar Nokia adlı bir Fin şirketi cep telefonu piyasasında tekele yakın bir hâkimiyet kurmuştu. Akıllı telefon alanında gerekli değişimi yakalayamadığı için şimdi epey gerilerden geliyor.

Bilgisayar imalatında bir ve iki numaralı şirketler IBM ve DEC idi. Birincisi büyük makinelerde, ikincisi mini-bilgisayarlarda lider firmalardı. IBM, kişisel bilgisayarların ortaya çıkışından sonra kendi kişisel bilgisayarını çıkardı ve bu alanda da bir numaraya tırmandı. Ancak kişisel bilgisayarların büyük makinelerin yerini alacağını göremedi ve piyasa hâkimiyetini kaybetti. DEC de kişisel bilgisayarlara mağlup oluyordu. İnternet’te ilk arama motoru Altavista’yı çıkardı. Fakat IBM gibi o da kendi ürününün önemini kavrayamamıştı. Arama motorları, aslında İnternet’in “öldürücü uygulaması” idi ama bu sahada liderliği Google kaptı ve birkaç yıl sonra DEC bir kişisel bilgisayar firmasına satıldı.

Yazılım devi Microsoft’un, İnternet’in önemini göremeyip alanı Google-Android ve Apple-iOS’a kaptırması da bunlara eklenebilir.

Bu stratejik ihmallerin her biri, Osmanlı’nın okyanus-aşırı seferlerin önemini kavrayamayışına benzer.

Değişme

Her değişme kurtuluş ve başarıya götürseydi hayat ne kolay olurdu? İşler kötü mü gidiyor, aklına geleni değiştir, yeni oldum de, kurtul.

Kurumların, yani devlet ve şirketlerin tarihî, yenileniyorum derken o yeniliğin sarsıntısından yıkılışın örnekleriyle doludur. İki kutuplu dünyanın ikinci kutbu, iki süper devletten biri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği idi. Onu iki yenilik yıktı: Glasnost ve Prestroika. Birincisi “Açıklık” veya Azerbaycan Türkçesi’nin tatlılığıyla, “Âşkârlık” (âşikârlık); ikincisi “Yeniden Yapılanma” idi. “Yeni Türkiye”cilere arz olunur.

Pat diye değişiklikler genellikle tek adam rejimlerinde, diktatörlüklerde kolayca meydana geliyor. “Checks and balances” denilen, denetim ve denge mekanizmalarının bulunduğu kurumlarda yıkıcı değişikliklerin önünde engeller var.

Mao’nun tek adam rejiminde bir sabah diktatörün aklına “Büyük İleri Atılış” geldi. Köylere izabe fırınları kurulacak, pirinç tarlalarında fideler birkaç kat daha sık dikilecek ve Çin köşeyi dönecekti. Ham madde yokluğunda izabe fırınları kendi üretimlerini eritip kota tutturdu. Sık ekilen fideler rutubetten çürüdü. Mao’nun ziyaret ettiği köylerde çürümeyi engellemek için teftiş gününe kadar tarlaların vantilatörlerle havalandırıldığı meşhur hikâyedir.

SSCB’nin ilk günlerinde buğday tohumlarının soğuğa alıştırılarak kışın da ürün vereceğini iddia eden Lysenko adlı bir kaçık zuhur etti. Stalin’i ikna etti. Ülke tarımı Lysenko’ya teslim edildi. Neticede ülke kıtlığın kucağına düştü ve milyonlarca insan açlıktan öldü.

Bir yönetim kitabında değişimin dikkatle yapılması gerektiği anlatılırken, bir odanın eşyasının yeniden tanzimi misal olarak verilir. “Fakat” der yazar, “değiştireceğiniz şey bir kurum ise, eşyaların her biri ile diğerleri arasında görünmez bağlar vardır. Halıyı çekmeye çalıştığınızda üzerindeki masa ve sandalyeleri fark edersiniz. Sandalyeyi kaldırmaya çalıştığınızda masaya bağlı olduğunu anlarsınız.

Sosyoloji ve sosyal psikoloji, cemiyetlerdeki unsurlar arasında etkileşimin, mobilyaları birbirine iplerle bağlı odadakinden daha karmaşık olduğunu gösteriyor. Mümtaz Turhan Hoca’nın Kültür Değişmeleri’ni okuyanlar şunu farkeder:

“Kültür unsurları, modüler bloklar halinde yaşamaz. İllâ bir benzetme gerekiyorsa, vücuttaki sinir ağlarına benzetmek daha doğrudur. Kültür unsurları birbiriyle yoğun ve karmaşık ilişki içindedir ve aralarında sebep -sonuç, diğer bir deyişle illiyet (causality) bağları vardır.

Bugünün toplumu dünün toplumu değildir. Bugünün dünya şartları da dünün dünyasının şartları değildir. Bir zamanlar ‘ne’ yapıyorsanız aynını yaparak bir yere varamazsınız.

Bu yüzden, kültürler arası alışverişte bir kültürden bir unsuru alıp diğerindeki bir unsurun yerine koymak genellikle mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen, böyle yapmaya kalktığınızda alınan unsurun sizin kültürünüzde istenen yararı sağlamadığını, beklenen fonksiyonu yerine getirmediğini görürsünüz. Daha kötüsü, yerine yenisini koymak için tahrip ettiğiniz eski kültür unsurunun fonksiyonunu da kaybedersiniz. Bu kayıp, birbirine sıkı sıkıya bağlı kültür ağı içinde önceden hesaplanamayacak yıkımlara yol açabilir.

“Alınan kültür unsurunun, kendi kültürü içinde bir sebebi vardır. Yararını o sebep dolayısıyla göstermektedir. Sebebi kavramadan, alacaklarınızı görüntüye göre seçerseniz kökünden kopmuş şekiller size beklediğiniz yararı vermeyecektir.”

Toplumları bir sabah kalktığımızda aklımıza esiveren cin fikirlerle değiştirivereceğimize inanmanın tek izahı vardır: Cahil cesareti. Toplumda ilişkiler karmaşıktır.

Parantezler ve düşüp kalkan çocuklar

Toplumun unsurlarının birbiriyle münasebeti için sinir ağı benzetmesi uygundur. Bu karmaşık etkileşimlerden dolayı bazı beyin ameliyatları hastayı uyutmadan, onunla konuşarak yapılır. Çünkü beyinde dokunduğunuz noktanın nerelere hükmettiğini belirlemek zordur. Hasta uyurken yapılan bir müdahale ertesinde hastanın konuşamadığını veya yürüyemediğini görebilirsiniz.

Toplumlar için böyle deneyerek ameliyat yapma şansınız da yoktur. Onun için iki defa, üç defa düşünmeniz, sizin düşünceniz de yetmez, bilime müracaat etmeniz gerekir.

Topluma ait unsurların coğrafya üzerinde bir yerden bir yere nakli kadar zaman içinde nakli de mümkün değildir.  Özdeyişlerle yönetilen ülkemde bugün yüz yıl önce, iki yüz yıl önce açılıp şimdi kapanacak parantezlerden bahsediliyor. “Çocuk düştüğü yerden kalkar” gibi sözler sosyoloji kanunu sanılıyor.

Türkiye ne yüz yıl öncesinde, Birinci Dünya Savaşı dönemindedir-çok şükür-ne de iki yüz yıl öncesinde, Sultan II. Mahmud çağındadır. Zaten şapkayı çıkarıp fes veya fesi çıkarıp sarık giymekle problemlerimizi çözeceğimize de kimse inanmaz. Açılan hiçbir parantez kapatılamaz. Tarih ve toplum kâğıttaki yazı kadar basit değildir. Kaldı ki o parantezler Türkiye’nin hayat öpücükleridir. Sultan II. Mahmud’un açtığı parantez, İlber Ortaylı’nın eserinin ismindeki ifadeyle,  “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”nı  yaralanarak, büyük kayıplarla fakat ölmeden, diğer İslâm ülkeleri gibi koloni hâline gelmeden yirminci asra taşımıştır.

Ekonomide yukarıda anlatılan donukluğa karşı aynı Osmanlı silahlar, ordu, bürokrasi gibi alanlarda değişiklik üstüne değişiklik yaptı. O kadar ki bazı tarihçiler, biri klasik dönem, diğeri de reformlardan sonrası olmak üzere iki Osmanlı devletinden bahseder. Ve derler ki Osmanlı’yı altı asır yaşatan bu kendi kendini yenileme, kendinden yeni bir Osmanlı yaratma hamlesidir. Açılan o parantezlerledir ki Osmanlı, Anka Kuşu gibi küllerinden yeniden doğdu.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının açtığı parantez de Türkiye’yi işgalsiz, esaretsiz yirmibirinci asra taşıdı, son on yıla gelinceye kadar hemen bütün göstergelerde diğer Müslüman ülkelerin önüne geçirdi. Ancak son on yılda kanun hâkimiyeti, güven ve yolsuzluk gibi uluslararası göstergelerdeki gerileme, bizi bu mevkiden aşağılara sürüklüyor.

Bugünün toplumu dünün toplumu değildir. Bugünün dünya şartları da dünün dünyasının şartları değildir. Bir zamanlar “ne” yapıyorsanız aynını yaparak bir yere varamazsınız. Bu “Nasıl?”ın taklidi olurdu. Nasılları değil “Niçin?”leri taklit etmelisiniz. Beğendiğiniz çağlarda yapılanları değil,  o yapılanları yaptıran değerleri taklit etmelisiniz. Tezahürleri değil, değerleri… Sonuçları değil, sebepleri…

Heraklit 2500 yıl önce aynı suda iki defa yıkanılmaz demiş. Çocuk da asla düştüğü yerden kalkamaz. Çocuk büyüyüp koca adam olmuş, düştüğü yerden imar geçmiş ve oraya AVM dikilmiştir. “Maymuna soba yakmayı öğretmişler, yazın da yakmış” tuhaflığına duçar olmayınız.

 

Emanetler, Haklar ve Adalet

“Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” (Nisa Sûresi: 58)

X

En geniş anlamıyla emanetlere; riayet edilmesi gereken “haklar” olarak da bakmak mümkündür. Bu anlamda “emanet”i, başkasının bizdeki hakları olarak da tanımlayabiliriz. Bu çerçevede Râzî, emanetleri yani hakları; kişinin Allah’a (Rabbine), öteki insanlara ve kendine karşı olmak üzere üç ana gruba ayırır. İbn-i Ömer, yüce Allah’ın bedenimizde yarattığı avret yerinin emanet olduğunu söyler. Meşru olan yerlerde ve durumlarda kullanmanın dışında -bedenin teşhiri, avret yerinin açılması, zina vs.- emanete ihanet olur. Dilin emaneti yalan söylememek, doğru şahitlikte bulunmak, kulağın emaneti boş, saçma, günah şeyleri dinlememek, gözün emaneti harama bakmamak, elin emaneti harama uzanmamak, ayağın emaneti harama gitmemek vs. Diğer insanların da üzerimizde hakları var ki, bunların her biri birer emanet hükmündedir. Tartı ve ölçüyü doğru tutmak, hile yapmamak, aldatmamak, ayıpları yüze vurmamak, kusurları araştırmamak, tecessüste bulunmamak, küçük düşürmemek, onurlarını zedelememek, adaletle yönetmek, bölüşümde hakkaniyeti gözetmek vs. Kişinin kendine karşı -nefsine dönük hakları- dünya ve ahireti için, kendisi için faydalı şeylerin peşinde koşması, ahiretini tehlikeye atmaması, şehvetinin, ihtiras ve tutkularının esiri olmaması vs. Elbette nefsin meşru ve masum isteklerini karşılamak nefsimizin üzerimizdeki haklarındandır.

X

Tarihte Müslümanlar siyasî kültürün temeli olarak “emanet” ile “ehliyet” arasında zorunlu ilişki kurmuşlardır. Ebu Zer’in valilik talebi üzerine Allah’ın Elçisi’nin söyledikleri, emanetin bu çerçevede siyaset ve yönetimle ilgili olduğunu göstermektedir. Müslümanları da emaneti büyük ölçüde yönetimle ilişkilendirmeye sevk eden önemli sebeplerden biri budur. Buna göre yöneticilerde veya yönetime talip olanlarda ehliyet ve liyakat şartı, olmazsa olmaz şartlar arasında yer almaktadır. Allah’ın Elçisi “Emanet kaybolduğu zaman kıyameti gözlemeye başlayın” demiş, “Emanet nasıl kaybolur?” diye sorulunca “İş ehli olmayanın eline geçince” buyurmuştur. (Buharî, İlim, 2, 59).

X

Herkes yönetmek ister. Ancak yönetim ağır bir sorumluluktur, liyakat ve ehil olmayı gerektirir. En yüksek bilgi “kişinin kendisini bilmesi”dir ama insanların büyük bir bölümü yönetim için zaruruî şart olan ehliyet ve liyakatin kendilerinde olmadığını kabul etmez, kendilerini en üst makamlara layık görür ve bu uğurda büyük mücadelelere girişirler. İşte burada topluma büyük sorumluluklar düşmektedir. Ayet, “Emanetleri ehline verin” buyurur. Hitap yönetilenlere yani toplumadır. Bu demektir ki kendinden menkul referanslar öne sürerek kral, hanedan üyesi veya başkası yönetime tek taraflı olarak el koyamaz. Prensip olarak “mülk Allah’ındır”, dolayısıyla iktidarın tayini, siyasetin yürütülmesi işi de toplumundur. Zorunlu olarak yöneten-yönetilen olacağından yönetimin bir alış-veriş ve dolayısıyla icap ve kabul yani rızaya dayanması ilkesi esastır ki, “biat” bunu ifade eder.

X

Yönetilenler, ehliyet ve liyakat sahiplerini araştırıp bulmalı, yönetim sorumluluğunu onlara vermelidir. Bir işin hakkını vererek yapacak biri varken, bu işe ehil olmayanın buna talip olması “Allah’a, Elçisine ve mü’minlere ihanet” olarak nitelendirilmiştir. Buharî’nin Sahih’inde yer verdiği bir hadise göre iki kişi bir işi Allah’ın Elçisi’nden isteyince şöyle buyurmuştur: “Biz işimizi isteyene ve makama düşkün olanlara vermeyiz.” Yine Hz. Peygamber’in valilik isteyen Ebu Zer’e verdiği cevap meşhurdur: “Ebu Zer, sen zayıfsın, o iş bir emanettir. Sonu da kıyamet günü perişanlık ve pişmanlıktır. Bundan; bu görevi hak eden ve tam olarak yerine getiren müstesnadır” (Müslim, İmaret, 16). (KUR’ÂN DERSLERİ / Dirâsâtü’l-Kur’ân, Meâl – Tefsîr, 4 – Nisa – 58)

 

İzmit SEKA Devlet Hastanesi

0

Bundan bir süre önce, İzmit SEKA Devlet Hastanesi Genel Cerrahi Bölümünde fıtık ameliyatı oldum. Ameliyat olma faslına geçmeden önce ehemmiyetine binaen, bir iki husussa temas etmek istiyorum. Şöyle ki,

Daha önce SEKA Devlet hastanesini son haliyle pek fazla yakından tanımıyordum. Eski ismiyle Sigorta Hastanesi olarak bilinen bu yer, aklıma daha ziyade, kan ve idrar kokan yatakları, ayni koğuşta en az beş-altı hastanın yattığı yatakhaneleri, kalabalık koridorları, polikliniklerin önleri muayene olmak için gelen hastalar tarafından tıklım tıklım doldurulan, bugün ki gibi ışıklı numaratörler olmadığı için her an içeriye girecekmiş gibi doktorun kapısının önünde,  kendisine sıranın ne zaman geleceğini bilmeden, bazen sabahtan akama kadar saatlerce bekleyip sonrada güç bela muayene olduktan sonra,  doktorun verdiği ilaçları ayni günün akşamında mesai saati bittiği için Sigorta Eczanesinden alamadan evlerine gittikleri günler aklıma geliyordu.

Hastane hakkında evvelce bende meydana gelmiş bulunan menfi duygular sebebiyle,  hastaneye gitmem icap ettiği hallerde, samimiyetle ifade edeyim ki,  SEKA Devlet Hastanesine gitmek pek aklıma gelmiyordu. Fakat son zamanlar da bu hastaneye gidenlerden hastane ve doktorları ile alakalı olarak bir hayli memnuniyet verici haberler almaya başladım. Bunun üzerine, bu hastane hakkında ki, kanaatimi değişmeye başladı. Bu sebeple birkaç defa muhtelif polikliniklere muayene olmak için gittim. Hakikaten görmüş olduğum manzara ve doktorların hastalara karşı hal ve tavırları fevkalade memnuniyet verici idi.

Ayrıca, şu hususu da ifade edeyim ki, eskisi gibi, sabahın erken saatinde gidip sıra numarası almak yok. Günler öncesinden İnternet üzerinden veya ALO 182 ye telefon etmek suretiyle, muayene olmak istediğiniz poliklinikten istediğiniz tarihte, varsa,tercih ettiğiniz doktor için randevu alabiliyorsunuz. Artık,  randevu aldıktan sonra Doktorun kapısının önünde sıranın ne zaman geleciğini bilmeden saatlerce beklemek yok. Bazı zamanlar öyle oluyor ki, siz doktoru değil, şayet zamanı müsait ise, randevu saatinizden önce dahi doktor sizi bekliyor. Ben bu duruma birkaç defa şahit oldum. Diğer taraftan  evvelce Sigortalı hastalar Doktorun verdiği ilaçları  akşam üzeri mesai saati bittiği için  ayni gün içinde ilaçlarını alamadan evlerine gidiyorlardı. Allah’a şükürler olsun ki, bu gibi durumlar bugün tarihe karışmış bulunmaktadır

Birde sağlık kurumları birleştirilmeden önce ki, bir uygulama vardı. Buna göre,  Sigortaya (SSK) tabi olan bir hastanın Devlet Hastanesine veya Üniversite Hastanelerine gidip muayene olma imkânı yoktu. Ancak, bazı mercilerden rapor almak suretiyle gidebiliyorlardı. Öyle ki, acil hallerde dahi bir sigortalı hastanın, Devlet Hastanesine müracaat etmesi halinde tedavisi yapılmıyordu. Bunun tersi olarak da Emekli Sandığına tabi olan bir hasta da Sigorta Hastanelerine acil dahi olsa kabul edilmiyordu. Artık bu ayrımcılıkta ortadan kalkmış olduğu için bugün her hasta, hangi sağlık kurumuna tabi olursa olsun istediği hastaneye gidip( Üniversite Hastaneleri de dahil.) tedavilerini yaptırabilmektedir.

Yukarıda bahsettiğim hususlar ile alakalı olarak yaşamış olduğum bazı hadiseleri bir hatıra olması bakımından anlatmak istiyorum.

1—1970 li yıllarda benim Hanım Sultanı Çapa Tıp Fakültesi Kadın hastalıkları Polikliniğine götürdüm. Poliklinikte,  biri bayan, diğeri erkek olmak üzere, iki doktor muayene yapıyordu. Doktorlar arasında herhangi bir tercih yapma şansı yoktu. Sırası gelen hasta, hangi doktora rast gelirse onun odasına giriyordu.  Biz ise, haliyle Kadın doktora muayene olmak istiyorduk Bu isteğimizi kapıdaki görevliye söyledik. Fakat sert bir tepki ile karşılaştık. İsteğimizi kabul ettiremedik. Hangisine sıramız denk gelirse ona muayene olmamız icap ettiğin söyledi.  Hâlbuki pek ala bu makul talebimiz yerine getirebilirdi. Kadın hastaların, Doktorlar ile hekimlere namahrem olmadığını biliyorduk. Fakat yine de muhafazakâr düşünceye sahip birisi olarak, gönlümüz kadın doktora muayene olmaktan yana idi. Bu düşüncemize rağmen, aksi bir tesadüf olarak sıramız erkek doktora geldi. Gönülsüz olarak da olsa, muayenemizi yaptırmak mecburiyetinde kaldık.

2-1980 li yılarda da hastalanan Kayın Validemi acil olarak İstanbul Vakıf Guraba Hastanesine kaldırdık. O gün tedavisi için akşama kadar hastane koridorlarında koşturup durduk. Akşama doğru muayene tamamlandıktan sonra, doktorun verdiği reçeteyi alıp hemen ilaçları almak üzere, eczaneye koşup ilaç kuyruğuna girdik. Fakat sırada beklerken mesai saati dolduğu için eczaneyi kapattılar. Bunun üzerine bizde ilaçları alamadan üzüntülü bir şekilde eve döndük. Ertesi sabah tekrar Hastaneye gidip, sıraya girmek suretiyle ancak ilaçlarımızı alabildik.

3-Kamu Hastanelerinin birleştirildiği ilk yıllarda Umut Tepe Üniversite hastanesine gitmiştim. Banklarda oturup sıramızı beklerken yanımda oturan ve hasta olduğunu zannettiğim bir vatandaş ile konuşurken bir ara hastalığının ne olduğunu ve hangi servise geldiğini sorduğumda, verdiği cevap bana çok enteresan geldi. ” Beyim ben bir Sigorta Emeklisiyim. Buraya muayene için filan gelmedim Derince de oturuyorum. Derince deki, Aile Hekimi bana iğne verdi. Bu iğneleri vurdurmak için buraya geldim. Derince de yaptırma imkanı yok muydu diye sorduğum da ise, yaptırma imkanı vardı. Fakat ben sırf nam olsun, şan olsun diye evvelce hiçbir zaman gelemediğim bu Üniversite Hastanesine geldim diye cevap verdi.

Geçmişte yaşanan bu olumsuz şartları belki bugün birçok vatandaşımız unutmuş olabilir. Zira insanoğlu rahatlığa çok çabuk alışıyor. Fakat bugünün kıymetini anlayabilmek bakımından geçmişi unutmamak gerektiği kanaatinde olduğum için kısaca da olsa da geçmişte yaşadıklarımızı hatırlatayım dedim.

Fıtık ameliyatı olma faslına gelince. Son zamanlarda kasıklarımın her iki tarafında şişlikler meydana gelmeye başlamıştı. Ben bunu bulunduğum yaş itibariyle herhalde prostat oldum diye yorumlamıştım. Yaz geçsin, güz geçsin derken  doktora gitmeyi de biraz ihmal ettim.. Herhangi bir sıkıntı vermemekle beraber, baktım ki, olacak gibi değil, nihayet doktora gitmeye karar verdim. 2017 Şubat Ayının içerisinde evvelce bir de famuayene olduğum, SEKA Devlet Hastanesi Üroloji Doktoru Fikret Özbakır Bey den randevu aldım. Muayene için gittiğimde Doktor Bey, şişliklerin prostat ile bir alakasının olmadığını bu şişliklerin, sebebinin Fıtık olduğunu söyledi. Ben fıtık lafını duymuştum ama nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum.  Bu vesile ile onu da öğrenmiş oldum. Doktor Bey, bir pusula yazıp beni Genel Cerrahi Operatörü Dr. Oğuzhan Çöğürlü Beye gönderdi. Oradan Oğuzhan Beyin Çalıştığı Genel Cerrahi Bölümüne gittim. Gittiğim de öyle güzel bir tevafuk oldu ki, sanki Dr. Bey beni bekliyormuş gibi, hemen muayenemi yaptı. Bu şişliklerin Dr. Fikret Beyin söylediği gibi fıtıktan olduğunu ve bunun ancak ameliyatla halledilebileceğini söyledi.

Bu arada şu hususu ifade edeyim ki. Dr. Oğuzhan Beyi görünce hemen kanım kaynadı.   Güler yüzlü, tatlı dilli ve sempatik hareketleri ile bende çok müspet bir intiba bıraktı. Bu sebeple başka bir araştırmaya lüzum görmeden ameliyat olma teklifini hemen kabul ettim. .Benim Hanım Sultan başka yerlere de baksak dediyse de ben Oğuzhan Beye güvendiğim için başka doktorlara gitmeye lüzum görmedim. Benim bu kararım üzerine Dr. Bey benden ameliyat için lüzumlu filmleri çektirip, tahlilleri yaptırmamı istedi. Talep edilen hususları en kısa zamanda tamamlamak suretiyle evrakları kendisine teslim ettim. Evrakları teslim ettikten sonra, programına bakarak beni 21 Şubat 2017 Çarşamba günü ameliyat edebileceğini söyledi.

Bana verilen bu randevuya göre,  Çarşamba günü erkenden gider doktora teslim olurum diye düşünüyordum. Ben bu minval üzere beklerken Salı günü saat 09.oo civarında telefonum çaldı. Telefondaki ses, Musa Bey, ben Dr. Oğuzhan Çöğürlü, bugün saat 15.oo e kadar hastaneye gelip yatış işlemlerinizi yaptırın dedi. Doğrusunu söylemek icap ederse şahsen ben böyle bir davet beklemiyordum. Bu davet üzerine öğleden sonra hazırlığımızı tamamlayıp saat 14.30 da hastaneye gitmek için tam kapıdan çıkmak üzere iken, yine telefonum çaldı. Bu defa telefondaki ses, Musa Bey.ben Dr. Oğuzhan Çöğürlü’nün sekreteriyim. Sizin bugün  saat !5. oo e  kadar hastaneye  yatmanız lazımdı, halen gelmediniz Sizi bekliyoruz dedi.  Bunun üzerine Sekreter Hanıma ben randevu saatine çok riayet eden biriyim, Allah nasip ederse saat on beşe kadar geleceğim dedim.  Hastaneye gittiğimde yanıma görevli bir bayan verdiler. Bu bayan nerelere müracaat etmemiz icap ediyorsa oralara götürüp bütün lüzumlu kayıt işlemlerini yaptırdıktan sonra beni yatacağım yerin kapısına kadar götürdü. Kendisine teşekkür ettikten sonra odaya girdik. Yanımda asli refakatçi olarak ortanca oğlum Ahmet, gönüllü fahri refakatçi olarak ta Hanım Sultan bulunuyordu. Odaya girince hayretime mucip oldu. Zira gördüğüm manzara çok güzeldi. İçerisinde tertemiz yatak,  banyosu ve tuvaleti  ile TV. si bulunan  bir yerdi. Kısaca ifade etmek icap ederse beş yıldızlı bir otel görünümündeydi..

Salı günü hastanede birinci günümüzdü. Saat 18.oo e doğru akşam yemeğini getirdiler. Bu arada refakatçiye de yemek verdiler Ben bunu ilk defa görüyordum. Çünkü eskiden bildiğim kadarıyla refakatçiye yemek verilmezdi.  Hastanede yattığımız günlerde öyle zamanlar oldu ki, bir öğünde beş çeşit yemek verdiler. Yemekleri de oldukça kaliteliydi diyebilirim.

Akşam üzeri bir hemşire gelip, ertesi günü sabahleyin saat 07.30 da ameliyata hazır olmamı söyledi. Sabahleyin saat 06. 00 da da bir hemşire gelip şeker, tansiyon ve nabız durumunu ölçtü. Tam saat 07.30 da Ameliyat gömleğini getirip yatağın üzerine bıraktılar. Bu sırada sağ olsun Av. Ruhittin Sönmez Bey geldi. Çok memnun oldum. Bana moral verdi. Fakat Ruhittin Bey ile fazla konuşamadan beni ameliyata götürecek olan sedyeyi getirdiler. Ameliyat gömleğini bismillah diyerek giydim. Orada bulunanlar ile helalleşip sedyeye yatarak ameliyathaneye götürüldüm Vücudumu Kısmi olarak uyuşturduktan sonra ameliyata başladılar. Ameliyat bir saat on beş dakika kadar sürdü. Doktor Bey ameliyatın çok başarılı geçtiğini söyledi.  Tabi ki, bu habere çok sevindim. Buradan servise götürdüler. Allah’a şükürler olsun ki, Ameliyattan sonra huzursuz olacak bir şekilde herhangi bir rahatsızlığım olmadı. Öyle ki,  Doktorun vermiş olduğu iki kutu ağrı kesiciyi dahi kullanmaya ihtiyaç hasıl olmadı. Bu arada kadim dostum SEKA İkmal Daire Başkanlığından emekli İlhan Özsoy’un da sabahın erken saatinde hastaneye gelerek ameliyat bitinceye kadar ameliyathanenin önünde beklediğini öğrendim. Göstermiş olduğu bu yakın alaka sebebiyle çok memnun oldum. Hastanede kaldığım süre zarfında, bir hasta olarak bana gösterilen ihtimam fevkaleydi. Başta Doktor Bey olmak üzere, hemşeriler ile diğer hastane personelinin vazifelerini layık-ı veçhiyle yaptıkları kanaatinde bulunmaktayım.

Netice itibariyle,  vermiş olduğu,  beş yıldızlı hizmet kalitesiyle İzmit SEKA Devlet Hastanesinin hizmetlerinden fevkalade memnun olduğumu hassaten ifade etmek isterim. Şu hususu da ifade edeyim ki, hastanenin bu günkü haline gelmesinde Eski Başhekimlerden Dr. Kemal Cebeci’nin hizmetlerini unutmak mümkün değildir.

Yazıma son verirken, başta güler yüzü , tatlı dili, nazik ve mahir elleriyle başarılı bir şekilde ameliyatımı yapan Op Dr Oğuzhan Çöğürlü’ ve ekibi ile birlikte,sekreter ve hemşirelerine, ameliyat olmadan bir gün önce hastaneye kadar gelerek ameliyatım  ile çok yakından alakadar olan, Kocaeli Tahlil Laboratuarın sahibi  Dr. İbrahim Kahraman’a,hastane idare müdürlerinden Samet Topal’a ve ayrıca hastaneyi başarılı bir şekilde yönettiğine yakından şahit olduğum bu günkü Başhekim  Op .Dr. Sadullah Kıvanç’ Tunç’a ayrı ayrı teşekkür ederim.

 

Obezite ile Savaş

Biraz önce ciddi bir televizyon kanalının ciddi bir proğramında genel cerrahi uzmanı bir profesör doktor hocamızı dinledim. Dedi ki: “Bizim obezite ile mücadele yöntemlerinden biri olan, mideye cerrahi müdahale, kesin bir çözüm değildir. Kesin çözüm için hastamızın daha önceki olumsuz yaşam şeklini olumlu yaşam şekline değiştirmesi gerekmektedir”.

Hepimizin çok iyi bildiği gibi obezite başlı başına bir hastalıktır. Vücut kitle indeksi 30’un çok üzerine çıkanlar için tehlike çanları çalmaya başlamaktadır. Obezlik öyle bir kısır döngü haline geliyor ki, onlarda çok yemek kötü bir alışkanlık haline geliyor. Yeme eylemini bir türlü sınırlandıramıyorlar. Yemezlerse sanki açlıktan öleceklerini zannediyorlar.

Hâlbuki Efendimizin tavsiyesine göre midemizi üçe bölmemiz gerekiyor. Üçte biri su, üçte biri gıda ve diğer kısmı da hava ile doldurulması gerekiyor.

Yaratıcımız midemizi ve bağırsaklarımızı öyle mucizevî bir şekilde yaratmış ki, midesi tamamen alınan bir hastanın kalın bağırsağı mide vazifesini görebiliyor. Yeme ve beslenme disiplinine hala dikkat edilmez ise, kalın bağırsağın zoraki esnemesi mideden daha büyük bir hale gelerek, rahatsızlığı katlandırabiliyor.

İnsanlarımız, Yaratıcımızın süper sistem yarattığı, yerine göre ve ihtiyaca göre esnetilmesine izin verdiği mide ve bağırsaklarımızı; “fütursuzca yiyerek”, “atın ölümü arpadan olsun” diyerek, “rakı içen ölüyor da su içen ölmüyor mu” diyerek, “nasıl olsa günün birinde ölmeyecek miyiz” diyerek, katlediyor maalesef.

Artık günümüzde “can boğazdan gelmiyor”, ne yazık ki, can çok yemekten gidiyor. Hayatımız için olmazsa olmaz değerde olan envai çeşit yiyeceklerin olması, bunların çoğunun katkı maddeli olması, ulaşılmasının çok kolay olması, şekerin girmediği hemen hemen hiçbir gıdanın kalmaması, ekonomik seviyemizin yükselmesi, haraket etme eyleminin neredeyse sıfıra düşmesi vb. gibi sebeplerden dolayı, obezliğin yüzü kahkahadan geçilmiyor.

Uzmanımız bir de şunu söyledi. Biz midenin yarısını veya üçte birini alarak yapmamız gereken müdahaleyi yapıyoruz. Ancak, hastamız iyileşir iyileşmez yine alkol almaya başlarsa, sigaraya devam ederse, mideyi veya bağırsakları zoraki esnetmek için zorlamaya devam ederse, hareketsiz bir yaşam şekline devam ederse, bizden günah gitti.

Hiç kimse anasından obez doğmaz. Eğer metabolistik bir sendrom veya genetik bir sorun yoksa, obezliğin sebebi gün gibi aşikardır. Çok yemek, abur cubura yüklenmek, hareketsiz bir yaşam, sorun üretici ve stresle yoğrulmuş bir yaşam, dengesiz ve ölçüsüz beslenme, alkol, sigara, israfçı bir yaklaşım, negatif düşünme, ben kilom ile barışığım vurdumduymazlığı vb. kaliteli yaşam hırsızları obezitenin başlıca sebepleridir.

En basit şekli ile, yediğinin vücutta enerjiye dönüşen kısmı dışındaki fazlalığı yakamayanlar (hareketsizler), gram gram obezitenin yollarını kat edeceklerdir. Önemsenmeyen gram artışları, çok yemeği tetiklerken, dinamizmi de küstüreceklerdir.

Ne yazık ki, negatif içerikli eylemler birbirleri ile kol kola girip halay çekmeyi çok seviyorlar. En büyük arzuları da halaydaki kalabalığı süratle artırmak. Tamam halayı ben de çok seviyorum, üstelik hızlı hareket ettirdiği için sportmen ve fit de olmamıza yardımcı oluyor. Ama halayın üyelerine çok dikkat edelim. Halayımızın üyeleri; hareketsizlik, çok yeme, düzensiz beslenme, şekerli-unlu-yağlı gıdaları tüketme, sigara-alkol, negatif düşünce gibi hırsızlar yerine; düzenli ve kaliteli spor-yüzme-yürüme, az-öz ve dengeli yeme, kaliteli gıdalarla ölçülü beslenme, değişimli-dönüşümlü ve dengeli beslenme, mideyi üçe bölerek yaşama, üretme, paylaşma, başarma, destek verme olmalıdır.  Kaliteli yaşamın altınlarını yediden yetmişe hayatımıza düstur edinmeliyiz.

Her fırsatta paylaştığım bir sözüm var: “Kaybolan eşeği kaliteli bulma yöntemlerinden ziyade, eşeği kaybetmeme yöntem ve metotları üzerine kafa patlatmalıyız”. “Sağlığımızı, kalitemizi, güvenliğimizi hiçbir zaman başkalarının ustalığına, insafına ve inisiyatifine terk etmemeliyiz”.

Obezliğin zararlarını çok iyi idrak ederek, zamanında her türlü tedbiri alarak, ter dökerek, emek vererek, ciddiye alarak mücadele etmek, önlem almak, eşeği kaybetmeme mücadelesidir. Ancak “ben göbeğimle barışığım”, “evin balkonlusu, adamın da göbeklisi güzeldir” züğürt tesellisiyle avunanların vay haline.

Obezite ile savaşta mide küçültme operasyonu, zoraki kaybolan eşeği bulma yöntemidir. Eşeği buldunuz ama o süreç içerisinde eşek yabanileşmiş, cerrah sizin elinize yuları teslim etti. Daha ahıra götüremeden hoplayıp zıplayıp sizi sürüyerek elinizden yularını kurtarıp kaçabilir. Kaçarken sizi sürüyüp yaralayabilir de… Üstelik eşeği bulmak her zaman çözüm demek de değildir. Eşek ağır yaralı, ölmüş, huyu değişmiş, yanında bir sürü yabani eşekle dönmüş de olabilir.

En iyisi eşeğimize!!! Zamanında iyi davranalım, gerektiği gibi besleyelim. Eğitimini verelim. Ona değer verelim, kızdırmayalım, öfkelendirmeyelim, kaçırtmayalım. Kendimize güzelce hizmet etmesini sağlayalım. Onu da enayi yerine koyup, dövüp, söğüp elimizden kaçırtmayalım.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

Ahlâksızlık Ahlâkı

 

  • Ahlâk…

Bir ideal, bir ülkü arayışı; olanı değil olması gerekeni bulma, ona ulaşma yolculuğu. Neden mi bahsediyorum; tabii ki ahlâktan.

Ahlâk, bir kanun koyucu değil kural koyucudur. Ahlâk kuralları evrenseldir; insanların gelenek, kültür ve alışkanlıklarının ötesinde.

Hayatın içinden seslenir bize; ‘adil ol‘ der, ‘yalan söyleme‘ der, ‘merhametli ol‘ diye seslenir vicdanlarda…

Davranışlarımızın ahlâki bir değer taşıyabilmesi için, onların hür bir şuurla yapılması gerekir. Bunun için ahlâk herşeyden önce davranışlarımızda hür olup olmadığımızı ve hürriyete sahip ruhlardan ne gibi hareketlerin doğabileceğini araştırır.

Yani ahlâk, hür insanlara mahsus bir erdemdir.

  • Akıl.

Tabii sadece hür olmak da yetmez. Ahlâk bir kendini bilme kültürüdür. Bir iyilik ilmidir. Alman filozofu Kant‘ın dediği gibi; “Ahlâk bir akıl işidir“. “Ahlâk bir ödev ilmidir” der Kant; ödevlerimizi ortaya koyan ise akıldır. Bu akıl ise eşyayı ve varlıkları tanıyan akıl değil bize içimizden seslenen doğru yolda yürümemizi sağlayacak olan vicdanımızın sesidir.

İyilik yapanlar her zaman akıllılardır.

Bireyin içinde doğuştan olan bu yüksek duygular toplumun ve ailelerin etkileriyle bozulabilirler. Ahlâk bu duyguların kişi tarafından tanınması ve kendiliklerinden serbestçe gelişmesini sağlamakla sorumludur. Bunu da yine toplumun akıllı ve ahlâklılarının yapması gerekir.

Ahlâklı olan, sorumluluk sahibidir.

  • Hayat.

Tüm varlık sahamız; inancın, imanın ve dinin, isyanın, kulluğun ve inkârın yaşandığı er meydanı.. İnsan, bilinçli bir akıl ve hür iradesiyle hayatının anlamını ve bu varlık sahasına gelişini kavrar. Özgür ruhuna vurulan zincirlerini kırması gerektiğini bilerek her an biraz daha insanlığa yükselmek için çaba sarfederek hayat karşısında eğilmez, hep elif gibi dik durur.

  • İman.

Düşüncelerimizin sabit hale gelmesiyle oluşan inançlarımızın hayatta varlık bulması.. Hep inanmakla karıştırılan iman..

Bakara / 177: İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakîler ancak onlardır!

Sözün özü; Nasıl inandıysan öyle iman etmişsindir. İyi davranış sahibidir. Öyle yapması gerektiği için değil öyle inandığı için.

  • DİN…

Hayatın ta kendisi; insan olmanın sırrına kavuşturan kurallar manzumesi.. İster kaynağı din olsun isterse insanın vicdanı.. İnançla başlayıp imanla varlık sahasına çıkan bir diğer adıyla ahlâk

  • İnsan…

Özünde saklı olan erdemlerinin; iyiliğin, adaletin, paylaşmanın, zayıfı korumanın, doğrunun yanında, yanlışın karşısında durmanın açığa çıkma potansiyeline sahip varlık.. Eşref-i mahlûkat nam-ı diğer. Şeref ve onur sahibi varlık..

Yani sözün özü; ahlâk, erdemli davranışların varlık sahasına çıkmış hali.. İnsanın özünde saklı olanların vücut bulduğu an.. İyilikse özünden fışkıran; iyi ahlâklı, kötülükse eğer kötü ahlâklısındır.

  • Ahlâksızlar…

Soralım bakalım kendimize. Kaçımız yakın zamanda yetime, yoksula, yolda kalmışa yakın zamanda yardım ettik? Kaçımız sözümüzde durduk? Ticaret yaparken insanları kaçımız kandırmadık? Kaçımız birbirimize kardeşimizi, arkadaşımızı, akrabamızı kötülemedik?  Allah‘tan başkasına kaçımız eğilmedik? Kaçımız söylenilen sözlerin doğruluğunu araştırdık, yanlışı düzelttik kaçımız ve haksızlık karşısında durduk? Kaçımız güçlünün değil mazlumun yanında olduk? Kaçımız dilimizle değil de elimizle bir şeyleri düzelttik? Aldığımız maaşın hakkını verdik kaçımız?

  • Ve Ahlâksızlık Ahlâkı…

Bu memlekette sorun din – iman sorunu değil “ahlâk” sorunu. Memleket ahlâklı‘yım diyen ahlâksız‘larla dolu.

 

Müziğin Gücü

En az üç şarkıyı usulünce söyleyebilir misiniz? Veya bir müzik aletini çalabilen bir kişi misiniz?

Hiç değilse kaliteli bir müzik eserini hissederek, duygusal iletişim kurarak dinleyebilenlerden misiniz?

O halde şanslısınız.

Bu özellikleri taşımayan insanlardan çok farklısınız.

Ritim ve melodinin etkilemediği canlı yok. Hele müzik kulağı ve bilgisi gelişmiş musikişinasların iyi bir müzik eserinden aldığı deruni hazzı görüp de fark etmemek mümkün değildir.

“Beste havaya düğüm atmak gibidir” derdi Merhum Hocam Kemal Batanay. O düğümler hayatımızı zindana çeviren, bizi boğacak gibi olan sıkıntıların düğümlerini çözen panzehirlerdir.

Şarkılar bizi söyler. Kültürümüzü, dünya görüşümüzü, hayata bakışımızı nesilden nesile aktarırlar.

Şarkılar, en sevdiklerimize açamadığımız duyguların tercümesini yaparlar. Yalnız başımıza mırıldandığımız bir şarkı içimizin bilmediğiniz bir tarafını gösteren bir ayna olur adeta.

***************************************

Türk Müziğinin Hayatımdaki Yeri

Ben şarkıların özelliklerini lise çağımda fark ettim. Ailemde hiç müzikle ilgilenen yoktu. Üniversite öğrencisi olduğumda bir Musiki Derneğinin çalışmalarına katılma kararı verdim.

Öğrenci olaylarının önce “anarşi”, sonra “terör” diye adlandırılan aşamaya geldiği kara günlerdi. Can güvenliği riski yaşadığımız, eğitimin sık sık kesintiye uğradığı sıkıntılı bir öğrencilik dönemiydi.

Müzik çalışmaları bu atmosferi dışarıda bıraktığımız, temiz hava soluyabildiğimiz bir vaha gibiydi.

Kubbealtı Musiki Cemiyetindeki hocalarımdan Tamburi Kemal Batanay Türk Müziğinin klasik tavır bestekârlarının son temsilcilerindendi. 82 yaşında bizlere bir şeyler öğretebilmek için iki dolmuş, bir vapur yolculuğuyla derse gelirdi.

Yusuf Ömürlü Üsküdar Musiki Cemiyetinde yetişmişti. Çok güzel sesi ve tavrı vardı. 40 yaş civarında kısmi felç geçirdi. Hayata müzik ile tutundu. Musiki sevdası olmasa kahrından ölebilirdi. Biraz toparlanınca koro yönetimine ve nota neşriyatına devam etti. Kızı Elif Ömürlü Uyar klasik tavrı devam ettiren iyi bir solist olarak yetişti.

Bu koroda ilk gördüğümde dikkatimi çeken tıbbiyeli kız ile başlayan arkadaşlığımız birkaç yıl sonra evlilikle sonuçlandı. Şükürler olsun ki, ortak müzik zevkimizin beslediği, şarkılar kadar güzel bir hayatı birlikte besteledik, birlikte icra etmenin mutluluğunu yaşıyoruz.

Bir yandan Kubbealtı Cemiyetine devam ederken, bir yandan da Üniversite Korosu‘na katıldık. İstanbul Üniversitesi Korosu köklü bir koro idi. Dr. Nevzat Atlığ‘dan sonra şefliği devralan Süheyla Atmışdört ve yardımcısı Ender Ergün çok sayıda sanatçı yetiştirdi.

O yıllarda Dr. Nevzat Atlığ ilk Devlet Korosu‘nu kurmaya başlamıştı. Koronun yarısını teşkil eden, bize nazaran eskileri olan arkadaşlarımız Devlet Korosu sınavlarında başarılı olarak sanatçılığa adım attılar. Nevzat Atlığ’dan sonra Devlet Korosu şefi olan Ender Ergün ve Fatih Salgar ile Münip Utandı, Adnan Mungan, Mithat Özyılmazel gibi çok sayıda sanatçı Üniversite Korosundan yetişmişti.

Dört yıldan fazla süren bu musiki çalışmalarım bana müzik aşkını ve zevkini aşıladı. Profesyonel müzisyen olmayı hiç hedeflemedim. İyi eserleri dinlemek ve bir kısmını söyleyebilmek benim için yeterliydi.

İş hayatına başladıktan sonra uzun yıllar müzik çalışmalarından uzak kaldım.

Ta ki emekliliğime yakın bir tarihte, 2005 yılında, TÜPRAŞ Türk Müziği Korosu kurulunca, yıllar sonra yeniden koro çalışmalarına başladım. TÜPRAŞ sonrası ikinci iş hayatımı devam ettirirken koro çalışmalarını aksatmamaya gayret ediyorum.

2006 yılında TÜPRAŞ’ın Koç Holding bünyesine katılmasından sonra da koro çalışmalarımız devam etti. Koç Holding’in sanata olan saygısını zaten biliyorsunuz. Bu kapsamda çalışanlarının ve emekli personelinin Türk Müziği alanındaki çalışmalarına desteğini sürdürüyor.

TÜPRAŞ İzmit Korosunun ilk senesinde ses sanatçısı ve İÜ Devlet Konservatuarı Türk Musikisi İcra Heyeti Şefi Gürsel Koçak‘ın şefliğinde yapılan çalışmalarımız, ikinci seneden beri Coşkun Açıkgöz ile devam etmekte. Coşkun Açıkgöz’ün mazereti sebebiyle arada bir sene de Türkiye’nin en iyi kadın solistlerinden Çiğdem Yarkın şefimiz oldu.

Türk Sanat Müziği dalında TÜPRAŞ İzmit Rafinerisi Korosu, Kırıkkale Rafinerisi Korosu ve İstanbul’da Aygaz-Opet Korosu Coşkun Açıkgöz yönetiminde çalışmalarına devam ediyor.

Coşkun Açıkgöz çok özel bir şef, özel bir insan. O’nun hakkında Salı günü yayımlanacak yazımda bilgi vermeye çalışacağım.

***************************************

Konsere Davet

Şef Coşkun Açıkgöz yönetimindeki TÜPRAŞ İzmit Türk Müziği Korosu 16 Mayıs Salı, saat 20’de Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde “Fasl-ı Bahar” isimli bir konser verecek.

Türk Müziğini seven herkesin davetli olduğu konserimizde Kocaelili hemşerilerimizle birlikte olmaktan mutlu olacağız.

 

Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları

0

Teşkilât-ı Mahsusa, Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) döneminde, İttihat ve Terakki Fırkası (Partisi) tarafından kurulmuş gizli teşkilattır. Teşkilata verilen vazife; Osmanlı sınırları dışında yaşayan Müslümanlarla Türklerin teşkilatlanmalarını sağlamak ve Türk-İslam Birliği’ni gerçekleştirmekti. Teşkilat önce Batı Trakya’da, daha sonra da Doğu Anadolu, Kafkasya, Irak, Suriye, Mısır, Çarlık Rusya’sının ve Sovyetler Birliği ile Çin’in tahakkümü altında bulunan Azerbaycan, Tacikistan, Özbekistan ve Doğu Türkistan’da faaliyet gösterdi. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkınca İttihat ve Terakki Yönetimi sona erdi. Teşkilat da zaman içerisinde gücünü kaybetti. İstiklal Savaşı döneminde kurulan Karakol Cemiyeti gibi gizli kuruluşların, Teşkilât’ı Mahsusa’nın devamı olduğu söylenir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde yaşanan hâdiselerin üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen, ülkemizde bu mevzuda ciddî bir araştırma yapılmadığını tespit eden Dr. Mehmet Bilgin, çok geniş ve derinlemesine araştırmalara girişmiş. Tespitlerini, 17,4 X 24,2 santim ölçülerinde 494 sayfalık kitap hâlinde kültürümüze kazandırmış. Kitabın sonunda kuşe kâğıda renkli olarak basılmış harita kupür, afiş ve fotoğraflardan oluşan 118 sayfalık, 155 adet fotoğraftan oluşan ‘Ekler‘ bölümü var. İplik dikişli, sert kapaklı kitap, Ocak 2017’de yayımlandı. Titiz ve derin araştırmaların ürünü olan kitap; dipnotları, tespitleri, açıklamaları ve yorumlarıyla bir ilmî eser hüviyetindedir. Buna rağmen sürükleyici bir roman gibi rahat ve sıkılmadan okunabilmektedir.

Yazar, Teşkilât-ı Mahsusa’nın vazifelendirdiği bütün elemanların mühim hizmetler görmüş büyük ve vatansever kahramanlar olduğunu belirtiyor. Çok kişinin hatırlamadığı bu kahramanların verdikleri mücadelemle bizim bu toprakları vatan bilip üzerinde  hür ve başı dik olarak yaşamamıza vesile olduklarını, onların hizmetlerini geniş kütlelere duyurmanın millî bir vazife olduğunu belirtiyor. Eserini bu vazifenin îfası maksadıyla kaleme aldığını açıklıyor. Husûsen Erzurum, Trabzon ve Van bölgelerinde vazife gören ve aynı zamanda İttihat ve Terakki Partisi’nin Genel Merkez üyeleri olan Sâbık Topçu Binbaşısı Yusuf Rıza Bey, Dr. Bahattin Şâkir Bey ile İttihat ve Terakkî’nin Umûmî Müfettişlerinden, İran’da temsilci olarak da bulunan Ömer Nâci Bey ön plandadır. Bu şahısların hayatı bağımsızlık için savaşan büyük mücâhitlerin hayatı kadar renkli, romanlara mevzu olacak kadar macera doludur. Onların maceraları, heyecan duymak için, bedenlerinin adrenalin ihtiyacını karşılamak için girişilmiş boş ve manasız hareketler değildir. Vatan müdafaası için ölümü göze alarak yürütülmüş savaş kahramanlığıdır. Üstelik bu mücadeleler, çok az askerî eğitim almış gönüllülerle gerekleştirilmiştir.

Yazar, bu üç kahramanın şahsında, Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkaslarda ve diğer bölgelerde vazife gören bütün mensuplarını saygı ile anıyor.

Eserin adında sadece ‘Kafkasya‘ geçmesine rağmen Karadeniz sahilinde Bafra’dan Arhavi’ye, içerilerde Maçahel, Acara, Batum ve Tiflis’e kadar olan geniş bir bölgedeki faaliyetler mercek altına alınıyor.

Milletler, kahramanlarıyla yaşarlar. Bir milletin kahramanları ne kadar çok olursa, o milletin tarih sayfalarındaki yeri büyük, ömrü de uzun olur. Elbette kahramanların yalnızca varlığı yeterli değildir. Yaptıkları işlerle hayat hikâyeleri, milletin çoğunluğu tarafından bilinmelidir.

Mehmet Bilgin, iğne ile kuyu kazar gibi büyük emeklerle meydana getirdiği muhteşem eserinde, o kahramanlarımızı tanıtma hizmetini başarı ile gerçekleştiriyor.

Eser; Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde, Askerî Târih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Arşivinde binlerce belge, yerli ve yabancı uzmanlar tarafından yazılmış 320 kitap, yine yerli ve yabancı uzmanlar tarafından kaleme alınmış 222 adet makale, Türkçe ve yabancı dillerde yayımlanan 85 adet gazete ve dergi, 72 adet basılmamış eser ve tezler incelenerek hazırlanmış. Eserin sonundaki 19 sayfalık ‘dizin’, aceleci okuyucuların merak ettikleri bilgilere kısa yoldan ulaşabilmeleri için titizlikle düzenlenmiş.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12           e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

Dr. MEHMET BİLGİN:

1955 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini burada tamamladı. 1978 yılında Ankara Üniversitesi Dil-Târih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra ticâretle uğraştı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesindeki yüksek lisans eğitimini, ‘Trabzon Vilâyetinde İki Din Taşıyanlar‘ adlı tezini sunarak 2010 yılında tamamladı. Ardından İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Târih Anabilim Yakınçağ Târihi Bilim Dalı’nda; ‘Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi Sol Kanat Muharebeleri (1914-1915)‘ başlıklı tezini sunarak 2015 yılında Târih Doktoru unvanını aldı.

Doğu Karadeniz Bölgesi’nin târihi ve kültürel değerlerine duyduğu ilgiyi, bölge hakkında araştırmalar yaparak devam ettiren Mehmet Bilgin’in ilk kitabı 1990 yılında yayınlanan ‘Sürmene Târihi‘ adlı eserdir. Kitap sâdece Sürmene’nin değil bütün Doğu Karadeniz Bölgesinin târihine kaynak olabilecek bir hacimdedir. İkinci kitabı ‘Madur Dağı Savaşı‘ adlı ile 1991 yılında yayınlandı. Aynı kitabın genişletilmiş 3. baskısı; ‘Rus İşgalinde Trabzon Direnişi‘ adıyla yayınlanmıştır. Kitapta, Birinci Dünya Savaşı ve 1916 yılının Haziran- Temmuz aylarında, Doğu Karadeniz Bölgesinde yapılan savaşlar anlatılır.

Doğu Karadeniz-Târih, Kültür, İnsan‘ adlı üçüncü kitabı, Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik târihi ile ilgili detaylı bir çalışmadır. 2002 yılında bu çalışmasından dolayı, Ziya Gökalp Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı’na lâyık görülmüştür. ‘Doğu Karadeniz’de Bir Derebeyi Ailesi Sarıalizâdeler (Sarallar)‘ adlı dördüncü kitabı 2006’da yayınlandı. Kitapta, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sosyal yapı ve bu yapının oluşma süreci ele alınır. ‘Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk‘ adlı beşinci kitabı; isminden de anlaşılacağı gibi, Doğu Karadeniz Bölgesindeki etnik ayrıştırmacılığı hedefleyen faaliyetleri ele almaktadır.

Karadeniz konusunda makro ve mikro seviyede araştırmalardan oluşmuş, ‘Karadeniz Dünyası’ adlı altıncı eseri 2014 yılında Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı. Bu eseri, Karadeniz ve etrafındaki coğrafyaya, târihî temelde çok farklı bir bakış açısı sunar. ‘Bir Cumhuriyet Milletvekili Sami Kumbasar‘ adlı yedinci eseri, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sosyal yapıyı öncekilerden daha farklı bir kesitte ele alıp açıklamasının yanı sıra; 1968-1980 arasında Türk siyâsî hayatına da ışık tutması bakımından önemlidir.

KUŞBAKIŞI

FEODAL TOPLUM:

20. yüzyıl tarihçiliğini temelinden değiştiren, târih ilmine disiplinler arası farklı bir bakış kazandıran Fransız târihçi Marc Bloch’un (1886-1944) Ortaçağ hakkındaki meşhur eseri, Melek Fırat’ın tercümesiyle yeniden yayınlandı.

Hıristiyanlık ve Rönesans’ı bilmeden nasıl Avrupa’yı tanımak mümkün olmazsa, aynı şeyi feodalite için de söyleyebiliriz.

Avrupa’yı şekillendiren başlıca hâdiseler ve müesseseler üzerinde duran yazar, Ortaçağ’ın diline ve kültürüne derinlemesine nüfuz etmenin avantajını kullanıyor. Birçok dile vukufiyeti sâyesinde zengin belgelerdeki bilgileri ustaca işliyor ve Ortaçağ’ın dehlizlerini, yabancısı olmadan adımlamamızı sağlıyor.

Büyük göç dalgalarından barbar istilâlarına, imparatorlukların yükselişinden krallıklara, toprak sistemine, sınıflara, din, edebiyat ve ticarete kadar her unsur bütünün parçası kabilinden değerlendirilmiş.

Feodalite tarihçilerinin en önemlisi olan yazar, önsözde de belirtildiği gibi ‘Fransızcayı avuçlarının içine almış bir üslup üstadıdır.’ Tarihi, belgelerin ötesine geçerek nazariyat üzerinden mütalaa edebilen Bloch’un Feodal Toplumunu okuyucu, yavaş yavaş, sindire sindire okuyabiliyor.

16 X 24 santim ölçülerinde 752 sayfalık kitap, Şubat 2017’de yayımlandı.

ISLIK YAYINLARI:

Burhaniye Mahallesi, Yıldırım Beyazıt Sokağı Nu: 20 Üsküdar, İstanbul. Telefon: 0.216-324 94 94

Belge Geçer: 0.216-324 96 28 e-posta: satiş@islikyayinlari.com www.islikyayinlari.com

İNGİLTERE HARİCİYE NAZIRI LORD PALMERSTON’UN PARLAMENTO NUTKU

Lord Palmerston, İngiltere’nin 19. yüzyıl meşhur politikacılarındandır. 20 Ekim 1874 tarihinde doğdu, 18 Ekim 1865 tarihinde öldü. 1830-1865 yılları arasında İngiltere’nin iç ve dış politikasını hazırladı ve tatbik etti.

30 yıllık siyâsî hayatı boyunca takip ettiği politikalarında daima İngiliz imparatorluk menfaatlerini korumayı temel prensip olarak kabul etmiştir. ‘Ben bir Roma vatandaşıyım‘ ifâdesini kullandığı meşhur nutkunu 25 Haziran 1850 târihinde İngiltere Parlamentosu’nda irad etmiştir.

O, Londra’yı Roma gibi dünya çapında önemli bir merkez yapmak, İngiltere’yi Hindistan’da olduğu gibi dünyanın diğer bölgelerine de hâkim kılmak ideali ile büyük hedeflere yönelmiş, dış politikasını bu esaslar üzerine oturtmuştur.

‘İngiltere Hariciye Nazırı Lord Palmerston’un Parlamento Nutku’ adı ile yayınlanan kitapta; Palmerston’un, Hâriciye Nâzırlığı döneminde tâkip ettiği dış politikalarına getirilen eleştirilere karşı mecliste yaptığı bir müdafaanâmedir. O’nun bu müdafaasını, adını açıklamayan bir Osmanlı aydını Osmanlıcaya tercüme etmiştir. Polonya’da, Wroclaw Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan yazma eser, genelde 19. yüzyıl İngiltere’sinin dış politikasını merkeze yerleştirerek İngiltere, Fransa, Belçika, İsviçre, Yunanistan ilişkilerine ve özelde aynı yüzyıl Osmanlı-İngiliz münâsebetlerine kaynaklık edecek bir muhtevaya sâhiptir.

Kitap, Prof. Dr. Songül Çolak ve Metin Aydar tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

İDEAL KÜLTÜR YAYINCILIK:

Topkapı Mahallesi, Kahalbaşı Sokağı Nu: 31/1 Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-528 85 41

Belgegeçer: 0.212-528 85 47 e-posta: bilgi@idealkultur.com www.idealkultur.com

 

OSMANLI’DA ŞEHZÂDE KATLİ:

Tarihçi-Yazar Yavuz Bahadıroğlu’nun 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 256 sayfalık eseri 2014 yılında yayımlandı. Bahadıroğlu kitabında şu soruların cevaplarını veriyor:

Ø  ‘Devlet mi, evlat mı?’ sorusuna Osmanlı’nın cevabı ne oldu?

Ø  Osmanlı’da şehzadeler niçin öldürüldü?

Ø  Şehzade katlinin hukukî bir delili var mıydı?

Ø  Kaç şehzade öldürüldü?

Ø  Şehzade Mustafa neden katledildi?

Ø  Şehzade Mustafa’nın katlinde suçlu Hürrem Sultan mıydı?

Ø  Halk Hürrem Sultan’dan nefret eder miydi?

Ø  Şehzadeler nerede ve nasıl eğitilirlerdi?

Ø  Harem hakkında bilinmeyen gerçekler nelerdir

Ø  ***

Günümüzde hiçbir devlet,  Osmanlılar kadar merak uyandırmamıştır. Osmanlılara duyulan bu merak, bâzı çevrelerce istismar edilerek ‘kurgulanmış‘ bir Osmanlılar portresi oluşturulmaya çalışılmaktadır. ‘Şehzade katli’ meselesi de böylesi bir kurguya kurban edilmektedir belki de…

Târihi Sevdiren Adam‘ olarak tanınan Yavuz Bahadıroğlu, ‘Osmanlı’da Şehzade Katli‘ isimli kitabıyla, bu noktada merak ettiğimiz bütün soruları, kendine has üslubuyla ortaya koyuyor…

NESİL YAYIN GRUBU: Merkez: Sanayi Caddesi, Bilge Sokağı Nu: 2 Yenibosna, Bahçelievler, İstanbul.

Telefon: 0.212-551 32 25 Belgegeçer: 0.212-551 26 59  www.nesilyayinlari.com e-posta: bilgi@nasilyayinlari.com

 

KISA KISA… KISA KISA…

1- NAR AĞACI: Nazan Bekiroğlu. Timaş Yayınları.

2- GÜNÜMÜZDEN KARAGÖZ-HACİVAT SÖYLEŞMELERİ: Hazırlayan Ünver Oral. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

3-SELANİK İÇİNDE SALÂ OKUNUR: Şevket Adnan Şenel / Eşik Yayınları

4- DİN SOSYOLOJİSİ TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ: Mehmet Ali Kirman. Rağbet yayınları.

5- 1944 TÜRKÇÜLÜK – TURANCILIK OLAYI: Süleyman Kocabaş. Vatan Yayınları Kayseri.

 

DERKENAR:

DİL YARASI

Yeni müfredat programları anlatılmaya çalışılıyor. Bu arada daha önceki yıllarda çocuklarımıza (İngilizce ağırlıklı, ki bu da tartışılmalıdır) yabancı dil öğretilmesi üzerinde de durulmuştu. Peki, kendi dillerini bilmeyen, noktalama işaretlerinin kullanılmasını beceremeyen, herhangi bir kelime yazılırken büyük veya küçük harfle mi yazılması gerektiğinden habersiz, dahi anlamını taşıyan de/da ekinden habersiz, el yazısı öğrenmedik diyerek küçük harflerle yazmaya çalışan ve hatta bir önceki cümlesi ile ikinci kullandığı cümlesinin tenakuza (bu veya benzeri kelimeleri bilmedikleri ayrı bir nokta) düştüğünün farkında olmayan nesillere sâhi nasıl yabancı dil öğreteceğiz? Diyelim ki öğrettiniz (!) Bu insanlar kendi değer hükümlerinden, kimliğinden uzaklaşmış ve başkalarının kültürel uydusu olmazlar mı? Bir üniversitemizin herhangi bir sınıfında yapılan imtihanlardan birine sadece göz atmak yeterlidir. Ürpermemek elde değildir! Ellerindeki telefonla haberleşirken sesli harflere lüzum duymayan bir nesilden bahsediyoruz. Çocuklarımız artık Türkçe konuşmuyorlar veya konuşamıyorlar. TV kanallarında bir cümlesi bittikten sonra ikinci cümlesine geçerken uzun bir “ııııııı” sesine ihtiyaç duyan konuşmacıları bir an için görmezliğe gelsek yarının nesillerine Türkçenin imlâ kurallarının olduğunu, kelimelerdeki vurguların nasıl kullanılması gerektiğini yeni müfredat programıyla nasıl anlatacağız? ‘Bilim insanı yetiştireceğiz‘ deniliyor. Güzel. Ama Türkçenin ilim dili olmasını sağlamak MEB’nın görevleri arasında olması gerekmez mi? Çıkış yolu ise ‘okuma günleri‘ yanında ve özellikle yeniden ihdas edilmesi gerekecek olan ‘kompozisyon*’ dersleridir.

Dr. METİN ERİŞ

*Kompozisyon:

1-Yazma kaidelerini ve düşünceleri doğru ve düzgün olarak ifade etmeyi öğretmek maksadıyla yaptırılan yazı çalışmalarının yapıldığı dersin adı. Eskiler; ‘tahrir’ veya ‘inşa’ derlerdi.

2-Öğrencilere düşünce ve duygularını düzgün bir şekilde anlatmayı öğretmeye yarayan ders ve böyle bir çalışma sonunda ortaya çıkan yazı, tahrir.

Kelimenin çeşitli sahalara tatbiki de gösteriyor ki, kompozisyon mahtevadan, yahut malzemeden ziyâde, onların bir araya getirilişi ile alakalıdır ve çok mühim bir şeydir.’

Prof. Dr. MEHMET KAPLAN