23.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 687

Toplumun Yeniden Yapılanması – II

İstiklâl ve Cumhuriyet yolunda Nisan – Mayıs ayları ilk adımlardır. Millî Mucize olarak niteleyebileceğim Kurtuluş Savaşı sonrasında Medenî Mucize olarak betimleyebileceğim tamamlayıcı adımı M. Kemal Atatürk sadece 15 yıllık bir zaman zarfında attı.

1938‘deki vefatından günümüze 80 yıla yakın zaman geçmiş. Fakat kurduğu devlet sistemi ve toplumsal düzen bunca vartaya rağmen hâlen işliyor. Ki Atatürk‘ün hanedan gibi soyca ardılları olmadığı gibi bir etnik gurup ya da silsilevari bir dinî teşekkül de ona mirasçı değildi. Kurdu, kurguladı ve millete bıraktı. Yaptıkları kişisel tercihten ibaret veya diktatöryal dayatma olsaydı hakikaten 10-15 seneye kalmaz, yıkılır giderdi.

Peki bu başarının ve sürdürülebilirliğin altında yatan neydi? Evet, onun kendini yetiştirmişliği ve milletine adanmışlığı hatta deha sadedindeki eylem & söylem birliği yani zekâ ile aksiyon imtizacı dikkate şâyandır. Fakat bence asıl başarısı Türk Milletinin kullanımına sunduğu kavramların gücünden geliyordu.

Meselâ; hürriyet zaten özü itibariyle çok yüksek karatta bir kavram. Tıpkı eşitlik, tıpkı barış ve adalet, tıpkı medenî olma yarışı, tıpkı emek ve fırsat eşitliği, tıpkı demokrasi ve vatandaşlık hakları, tıpkı güçler ayrılığı ve millî irade, tıpkı toplumsal dayanışma ve çalışmak – çabalamak, çağdaşlaşmak gibi.

Yani aynı zamanda insanın fıtratına İmalâtçısı tarafından dercedilen kavramlar. Hani Âdem Rabb’inden kelimeler öğrendi deniyor ya o neviden kelimeler. Aslında Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in gücü ilkelerin ve değerlerin gücüdür. Kimi kutsal metinlerle bildirilen, kimi insan aklıyla buldurulan, kimi de onlarca / yüzlerce yıllık kavgalarla – savaşlarla edinilen, erdirilen yaşamatik manifestolar.

Özgürlüğü Hz. Musa da, Jan Jak Ruso da, Gazi Mustafa Kemal de, Nelson Mandela da ifade etse aynı özgürlüktür ve hadd-i zâtında muazzam bir enerji barındırır. Belki biz milletçe adaletin, eşitliğin, kardeşliğin topyekûn mücadelesini vermemiş gözüküyoruz. Ama Babaîlerden Celâlîlere, Dadaloğlu’ndan Sütçü İmam’a çokça lokal denemelerimiz mevcut.

Biraz Atatürk’ün ikramseverliği biraz da millî şansımız bize bu mübarek kavramları bilâbedel sunmuş gibi duruyor. Ve fakat darbeler ile demokrasiyi rayından çıkarmak gibi tersinden tecrübelerle âdeta sağlamasını yaparak tatmaya çalışıyoruz. Bu saatten sonra yaşayacağımız tüm olumsuzluklar bence bu kavramların ve bu kavramlara olan ihtiyacın ekmek, su, hava gibi temelleşmesini sağlayacaktır.

Yeniden ve yine, bilerek ve isteyerek, hiçbir baskı ve etki altında kalmadan emek ve alınteri diyeceğiz, herkese adalet ve imkân diyeceğiz, görevlerde ehliyet ve liyakat arayacağız, toplumsal münâsebetlerde en evvel doğruluk ve dürüstlüğe bakacağız, herkes için hukuk isteyeceğiz, gelir dağılımında eşitlik talep edeceğiz, onurlu bir yaşam ve insanca bir hayat dileyeceğiz. Ve kimseyi ötekileştirmeden bir küll hâlinde “Motorları maviliklere süreceğiz“.

Zira haksızlığın, fenalığın, kötülüğün sürdürülebilirliği yoktur. Zira rüşvet, kayırma, iltimas, hukuksuzluk gibi negatif kavramlar yapanların enerjisini emer. Şeytan bile bunları kısmî süreli ve görev icâbı vesveseten yapar. Yaratıcı, yeryüzünün sorumluluğunu yüklediği insanın nihâyetindeki başarısından emin olmasa dünyaya gönderilmezdik.

Enseyi karatmaya gerek yok. İnsanî değerleri ağartmaya devam.

 

Müsrifim… Müsrifsiniz, Müsrifler

0

Müsrif, bizde israf edenler için kullanılan bir sözcük. Kelimenin etimolojisine girmeyeceğim şimdilik. İsraf ise, eylem olarak, ihtiyaç dışında fazla harcamada bulunma işi.

Rabbimiz, bize A’raf Süresi, ayet 31’de şöyle seslenir: “Ey Adem oğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.”

“İsraf”ı fazla para harcamaya indirgeyerek kelimenin anlamını daraltmayın ve kelimeye haksızlık etmeyin lütfen. Bu, israfın, belki, yüz türünden biri. Etrafımda ve ülkemde havanda su döven, akıntıya kürek çeken, karanlığa ıslık çalan, Kaf Dağı’nın arkasındaki beyaz atlı prensle evlenmeyi bekleyen o kadar çok insan var ki! Bunların hepsi müsrif!

İsraf, bir sorumsuzluğun neticesidir. Sığ düşüncenin, sağlıksız yaşamanın, özne değil nesneleşmiş bir varlığın eseridir. Akıl sahipleri, neyi, niçin yaptıklarını, niçin var olduklarını, her şeyin bir ölçü ve hesaba dayandığını bilir, buna göre bir yaşam kurar. Bu yaşamda, israfa yer yoktur.

Kapitalist düzen, seküler ahlak, hiççilik (nihilizm veya yokçuluk) felsefesi, çağımızın müsrif insan tipini ortaya çıkardı.

Öyle bir hayat sürer olduk ki, neyi israf ettiğimizin farkında değiliz:

Ne zaman yatıp ne zaman kalkacağımızı, neyi yiyip neyi yemeyeceğimizi bilmiyoruz, bünyemizin kozmoloji ve ekoloji ile dengesini bozuyor; dolayısıyla zamanı ve besin kaynaklarımızı israf ediyoruz.

Niçin evlenmemiz, niçin anne baba olmamız gerektiğini bilmiyor; cinsiyetimizin özelliklerini, cennet meyvesi evlatlarımızı israf ediyoruz.

Her çağda görülen ancak zamanımızda örneğine daha fazla rastladığımız gibi, inancımızdan kaynaklanan zorunlu ibadetleri gündemde tutarak veya dini söylemler oluşturarak bundan siyasi veya ticari rant elde etmeye çalışıyoruz; dini israf ediyoruz.

Hele, büyük bir değer olan, telafisi mümkün olmayan gençliğimizi ve gençlerimizi, fena israf ediyoruz. Onları, insani değerler bahçesi yerine popüler kültürün çöplüğü olan kafelere bırakıyor, sorumsuzca “Saldım çayıra, Mevla’m kayıra.” tavrıyla hareket ediyoruz.

Beden ve ruh sağlığımız bize emanettir. Hazlarımız, sorumsuzluğumuz, hesapsızlığımız, ihtiraslarımız çok zaman bu emanetleri korumaktan bizi uzaklaştırıyor. Sağlığımızı israf ediyoruz.

Her makam geçicidir ve bir hizmet aracıdır. Makamlara sahip olunca “Makamının kadıya mülk olmadığını”, emanet olduğunu unutuyor, yetki gaspıyla otoriterleşiyor; makamları, dünyevi unvanları israf ediyoruz.

“Aldığın değil, verdiğin senindir.” ahlakına rağmen, servet biriktirdikçe büyüyeceğimizi, zenginleşeceğimizi düşünüyor, buna göre yaşıyor ve ölümümüzden sonra mirasçılar arasında kavga sebebi olacak malımızı, ihtiyaç sahiplerine vermeyerek, israf ediyoruz.

“Faydasız ilimden, Allah’a sığınırım.” paradigmasına ve “Cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyaya kılıç vermek gibidir.” vecizesine rağmen, ilim adına olur olmaz her şeyi öğrenmeye çalışıyor veya ilmi, nitelik ve nicelik gözetmeksizin, layık olmayanlara da öğretiyoruz; ilmi israf ediyoruz.

“Söz gümüşse sükut altındır.”, “Boğaz, dokuz boğumdur.” ata sözlerimizi çocuklarımıza ilk okuldan itibaren bir kültür olarak öğretiyoruz; ancak varlığımızı ispat adına olur olmaz, bilir bilmez, boş teneke çok öter misali konuşuyoruz; konuşmayı israf ediyoruz.

“İsraf”ın ne, “müsrif”in kim olduğunu öğrenmeden Müslüman ve insan olduğumuzu iddia ediyoruz; Müslümanlığımızı ve insanlığımızı israf ediyoruz…

….

İsraf edilmiş ekonomi, israf edilmiş beden, israf edilmiş ruh, israf edilmiş hayat…

Sizce, böyle bir hayat nasıl, huzurlu mu?

Kaybedilmemiş, kazanılmış bir ömür yaşamak istiyorsak, “çok kişinin eyvah dediği o son anda yaptıklarından pişmanlık duyan insan olmak” istemiyorsak müsrif bir yaşam tarzını bırakmak zorundayız.

Gözlerimizi son defa henüz kapatmamışken…

 

Yeni Parti Kurulacak mı?

Referandum sonuçları daha kesinleşmeden “yeni parti kurulması” haberleri ve yorumları gündeme geldi.Meral Akşener’e en yakın birkaç ismin MHP’den istifa etmesi de bu yorumları artırdı.

Bu belirsizlik ortamında, yeni parti kuracağı veya mevcut bir partinin başına geçeceği haberleri üzerine Meral Akşener “bir parti çalışması olmadığını” açıkladı.

MHP’den ihraç edilen muhaliflerin (başta Meral Akşener’in) parti kurmaması ve MHP bünyesinde mücadeleye devam etmesini savunan bazı samimi ülkücüler var.

Ancak duygularını önceleyerek bu kanaatlerini paylaşan MHP’lilerin gözden kaçırdığı bir takım temel meseleler olduğu görülüyor.

1-    MHP içinde mücadele etmesi istenen adaylar Devlet Bahçeli ve ekibi tarafından (ki bunlar kısaca Balgat diye anlıyorlar)  ihraç edildi.Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Sinan Ogan‘ın parti içinde fiilen mücadele edebilmesi için yapılmış fakat Balgat’ın tanımadığı kurultayın geçerli sayılması gerekiyor. Bunun için Balgat’ın açtığı davanın reddi kararı verilmesi gerekir.

2-    Normal bir hukuk düzeninde üç saatte verilebilecek karar neredeyse bir senedir verilemiyor. Mahkemelerin özellikle siyasi ve siyasetçileri ilgilendiren konularda “bağımsız ve tarafsız” olduğuna kimse inanmıyorsa bir sebebi olmalı.

3-    Beştepe ve Balgat işbirliği devam ettiği sürece Mahkeme ya karar veremeyecek veya kararı muktedirlerin istediği bir zamana kadar erteleyecektir. Karar verdiği zaman da Balgat lehine bir sonuç çıkması kuvvetle muhtemeldir.

4-    Balgat’ın“partiyi o kadına teslim etmektense yakarım” kararlılığı devam ediyor. Yapılan il ve ilçe kongrelerinde Genel Merkezin istemediği başkan adaylarının kongre salonuna sokulmaması, gerekirse kongrenin iptal edilmesi gibi antidemokratik davranışlar pervasızca sürdürülmekte.

Mesela Korkuteli’ndeMHP ilçe kongresine Başkan adayı Berna Karakoyun ve ilçenin MHP’li Belediye Başkanı Hasan Gökçe salona alınmadı. Buna rağmen salona alınmayan aday Berna Karakoyun başkan seçildi.

Burdur’unBucak ilçesinde de aynı uygulama yapıldı. Salona alınmayan başkan adayının kazanacağı anlaşılınca kongre Genel Merkezin talimatıyla iptal edildi.Burdurmerkez ilçe kongresi de iptal edildi.

Bunlar MHP’den ihraç edilen genel başkan adaylarının MHP içinde mücadele yapmasını imkansız hatta anlamsız hale getiriyor.

Mahkeme sürecinden medet ummak senaryosu Beştepe ve Balgat’ta yazılan bir oyunu oynamaya razı olmak demektir.

*******************************

 

MHP’ye Alternatif Değil, AKP’ye Rakip Bir Parti

Türkiye’de 16 Nisan referandumu sonrası maalesef “parlamenter sistem” dönemi bitmiştir.Nasıl uygulanacağı ve sonuçlarının neler olacağını çoğunluğun düşünemediği veya tahmin edemediği bir “Başkanlık modeli” uygulanacak.

Cumhurbaşkanlığı seçimi en geç 2019 da olacak. 16 Nisan’da “evet” cephesinde yer alanların adayı bellidir: Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan.

Hayır” cephesinde yer alanların adayı belli olmadığı gibi, bu cephenin önemli figürleri olan MHP’nin 4 eski Genel Başkan adayının partisi bile yoktur.

Yeni “Cumhurbaşkanlığı sistemi”ne geçiş sürecinde uyum yasaları çıkartılırken bugün hayal dahi edemediğimiz köklü değişikliklerin olacağı anlaşılmaktadır.

Mesela seçim sistemindeki barajın kaldırılması veya düşürülmesi, dar bölge seçim sisteminin bir milletvekilinin bir bölgeden veya 5-7 milletvekilinin bir bölgeden seçilmesi gibi seçeneklerin uygulanması gibi değişikliklerin her biri farklı siyasi sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.

Seçilecek milletvekili sayısı eskisi kadar önemli olmayacak. Çünkü yasama yetkileri de büyük ölçüde  Cumhurbaşkanında olacak.Partinin asıl fonksiyonsiyonu Cumhurbaşkanı seçtirme başarısında olacak.

Yani yeni parti MHP’ye alternatif değil, AKP’ye rakip olmak zorunda.

Bir başka ifadeyle Meral Akşener’in rakibi Devlet Bahçeli değil, Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Referandumun (şaibe iddialarının doğru olmadığı farz etsek bile) resmi sonuçlara göre yüzde 49 / 51oranı ile kabul edilmiş olması 2019 Cumhurbaşkanlığı seçiminin hiç kimse için çantada keklik olmadığını göstermektedir.

Ancak “hayır” cephesinin mutabık kalacağı Cumhurbaşkanı adayının bulunması çok önemli.

Tayyip Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek adayın siyasi tecrübesi olan ve milliyetçi- muhafazakar ve sol kanattan oy alabilecek özellikte olması gerekiyor. Bu sebeple CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun aday olması beklenmiyor. Ekmeleddin İhsanoğlu gibi çok az kimsenin tanıdığı, siyasi tecrübesi de olmayan bir adayın da seçim kazanamayacağı artık biliniyor. Aranan vasıfları taşıyan muhtemel aday sayısı pek de fazla değil.

Meral Akşener’in liderliğindeki yeni parti 2019’da Cumhurbaşkanını seçtirecek bir başarı sergilemek üzere kurulmalı.

Bu sebeple bu hareket pergelin sabit ayağını milliyetçi ülkücü tabana basıp, diğer ayağıyla içine merkez sağ ve merkez solu da alacak geniş bir daire alanı oluşturmak zorunda.

Bütün bunların bir kadro hareketi olarak hayata geçirilmesi için çok aceleedilmemeli. Ancak 2019’a hazırlanabilmek için yeterince hızlı da olmak lazım.

Meral Akşener kararı yol arkadaşlarıyla birlikte, geniş istişarelerden sonra vermek isteyecektir. İller bazında yapacağı toplantılarla mı yoksa Türkiye çapında toplantılarla mı, yoksa her iki türlü istişare mekanizmalarımı işletecek bilemem. Ama dar bir kadronun kararının açıklanması şeklinde olmayacağını tahmin ediyorum.

Yeni parti kurulurken atılacak ilk adımlar çok önemlidir. İlk açıklanacak program, vitrin ve teşkilatların kimlerden oluşacağı hareketin geleceğinde belirleyici olur.

Bütün bu sebeplerle Ak Parti’nin “Yenilikçi Hareket” adıyla başlattığı kuruluş aşaması zannederim 6-7 ay sürmüştü.

Meral Akşener liderliğinde yeni bir siyasi oluşum olacaksa, böyle bir hazırlık sürecine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

 

 

Sultan Genç Osman ve Sultan 4. Murad

Radikal Islahatçı ve Kardeşi Asrın En Büyük Askeri

1590-1617 yılları arasında yaşayan, 1603-1617 yılları arasında Osmanlı padişahı Sultan Birinci Ahmed Han’ın, Mâh Firuz Vâlide Sultan’dan 1604 yılında dünyaya gelen büyük oğlu olan İkinci Osman, Osmanlı Hanedanı’nın en talihsiz şehzade ve padişahlarından biridir.

İkinci Osman, doğar doğmaz veliaht tayin edilmişti. Buna rağmen, 13 yaşında iken, babası vefat ettiğinde saray entrikası ile padişahlığı engellendi. Yerine amcası Birinci Mustafa taht sahibi yapıldı. Aklî dengesinin bozuk olduğu gerekçesiyle 3 ay 4 gün sonra tahttan indirildiğinde padişah olabildi.

Çok iyi tahsil görmüştü. ‘Fâris‘ ve ‘Fârisî‘ mahlaslarıyla yazdığı şiirlerini toplayan Dîvan’ından, yüksek bir kültüre sahip olduğu derhal anlaşılır.

Tahta oturduktan kısa bir süre sonra İran ile sulh sözleşmesi imzalandı. Çevresindekilerin telkinleriyle ilk büyük hatasını yaptı ve kendisinden 4 ay küçük kardeşi, Şehzade Mehmed’i idam ettirdi. Bu hâdise, halk arasında büyük hoşnutsuzluğa sebebiyet verdi. 1621 yılında İstanbul tarihindeki en şiddetli soğuklar sebebiyle mal darlığı ve pahalılığı oldu. Bu hâdise de hoşnutsuzluğu artırdı.

Sefer-i Hümâyun tertip ederek Hotin Zaferi’ni kazanmasına rağmen sefer dönüşü ordudan memnun olmadığını, ağır hakaretler ederek açıkladı. Kapıkulu Ocaklarını kaldırıp yeni bir merkez ordusu kurmak isteyince ve ayrıca bazı reformlara girişince hoşnutsuzlar ayaklandı.  Gençliği ve tecrübesizliği sebebiyle tavsiyeleri dinlemedi. Bunun üzerine saray mensuplarının ihanetine maruz kaldı. Ayaklanma had safhaya ulaştı ve Osmanlı tarihinde ilk defa padişah, ayaklanma ile tahtından indirildi, amcası Sultan Mustafa tekrar tahta oturtuldu. Entrika çarkları döndürüldü ve ‘Genç Osman‘ olarak da anılan Sultan İkinci Osman Han, Yedikule Zindanlarında şehit edildi. 17,5 yaşında idi. Çocukları bebekken öldüğü için nesli devam etmedi. Yerine, Şehzade Murad, Dördüncü Murad olarak padişah ilan edildi.

Sultan Dördüncü Murad Han, tahtına oturduğunda 11 yaşında idi. Bir taraftan annesi Kösem Mâh-Peyker Valide-Sultan ile diğer taraftan, kendisini tesiri altına almaya çalışan devlet ricâliyle mücadele etmek mecburiyetinde kaldı. Bu mücadele 8 yıl, 8 ay, 28 gün devam etti. 1632 yılında idareye hâkim oldu ve kendisini kontrol altında tutmak isteyenleri birer birer saf dışı bıraktı. Bu mücadelesi de ölümüne kadar devam etti. Osmanlı tarihinin gördüğü en müstebit hükümdar oldu. Ordudaki disiplinsizlikleri ortadan kaldırdı. Zorbaları temizlemek için onlardan daha fecî zorbalıklar yaptı. Raydan çıkmış Osmanlı trenini, rayına oturttu. Bağdat’ı fethetti, İran’ı itaat altına aldı. 380 yıldır yürürlükte kalan Türkiye-İran sınırını çizdi. ‘Muradî‘ mahlasıyla şiirler yazdı, ‘Şah Murad‘  mahlasıyla besteler yaptı.

Sultan Dördüncü Murad Han’ın, 1640 yılında 28 yaşında ebedî âleme intikali, Osmanlı halkında ızdıraplı üzüntülere, Hıristiyan Avrupa’da ise çılgınca kutlanan sevinçlere yol açtı.

Son dönemlerin en büyük Türk tarihçilerinden biri olan Yılmaz Öztuna Osmanlı Devleti’nin en karışık dönemini, hakikatleri tahrif etmeksizin, sulandırmadan ve bayağılaştırmadan, macera romanı kıvamında ustaca anlatıyor.  Denilebilir ki o dönemi Yılmaz Öztuna kadar mükemmel ve heyecan dolu satırlarla anlatabilecek bir başka yazar bulunamazdı.

Sultan Dördüncü Murad Han, şâyet yalnızca doğumundan ölümüne kadar olan tarih dilimi içerisinde anlatılsaydı, ‘devlet terörü estiren zorba hükümdar‘ olarak bilinir ve nefret edilirdi. Genç Osman’ın hayatı ile birlikte anlatılan Dördüncü Murad, târihimizin, iftiharla-gururla anılan bir simâsı hâline gelmiştir. Üstad Yılmaz Öztuna’nın güçlü kalemiyle…

Okunması gereken eser, 12,1 X 19,6

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12  e-Posta: otuken@otuken.com. santim ölçülerinde 238 sayfa hacimle 3. Baskı olarak Ocak 2017’de yayımlandı.  tr www.otuken.com.tr

 

Yılmaz Öztuna

20 Eylül 1930 İstanbul doğumludur. İstanbul’da lise tahsilinin yanında İstanbul Konservatuarına devam etti. 1950 Eylül’ünden 1957 Temmuz’una kadar Paris’te kaldı. Pa­ris’in büyük kütüphanelerinde çalıştı. Paris Üniversitesi Siyâsî İlimler Enstitüsü’nde Sorbonne’da Fransız Medeniyeti kısmın­da, Alliance Française’nin yüksek kısmında okudu ve Paris Kon­servatuarı’na devam etti. 13 yaşında ilk makalesi ve 15 yaşında ilk kitabı basıldı. 1969’da Adalet Partisi’nden Konya Milletvekili seçilerek Ankara’ya yerleşti. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda denetleme kurulu üyesi, repertuvar kurulu üyesi, Ocak 1966’dan Kasım 1981’e kadar eğitim kurulu üyesi, 1974-1977 yılları arasında Kültür Bakanlığı’nda bakan başmüşaviri, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda ve Türk Musikisi Korosu’nda kurucu yönetim kurulu üyesi, Yay-Kur (Yaygın Yüksek Öğretim) Üniversitesinde 1975-1978 yıllarında Osmanlı siyasi ve medeniyet târihi öğretim üyesi, Millî Eğitim ve Kül­tür bakanlıklarında 1969’dan beri pek çok ihtisas kurulunda üye ve başkan oldu. 1974-1980 arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî ansiklopedisi olan ve Millî Eğitim Bakanlığı’nca yayınla­nan Türk Ansiklopedisi’nin genel yayın müdürü olarak ‘K’ har­finden ‘T’ harfine kadar olan ciltleri yayınladı.

1983 Mayıs’ında Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kurucuları arasında bulunarak merkez genel yönetim kuruluna seçildi, sonra istifa etti. 1985’de Faisal Finans Kurumu müşaviri oldu.

Pek çok radyo ve televizyon programı yaptı, bunlarda konuş­tu. Bazı konuşmaları ABD, Fransa, Avusturya gibi ülkelerin tele­vizyonlarında yayınlandı. Bazı kitap ve yazıları çeşitli dillere ter­cüme edildi. Dünyada ilk defa olarak Türk Musikisi Tarihi Kürsü­sü’nü kurdu. ‘Büyük Türkiye‘, ‘Osmanlı Cihan Devleti‘, ‘Büyük Türk Hakanlığı‘ gibi son yıllarda çok kullanılan tarihi ve siyasi tâbirler, Yılmaz Öztuna’nın kültürümüze armağanıdır.

Ayasofya Hünkâr Mahfıli’nin ibadete açılması ve Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an okunması, 1000 Temel Eser, Ankara Devlet Konser Sa­lonu ve İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nin Türk Mûsıkîsi’ne açılması gibi fikirler ve uygulamalar Yılmaz Öztuna’ya aittir ve siyasi iktidara O’nun tarafından telkin ve kabul ettirilmiştir. Türk Kara Kuvvetleri’nin ve Deniz Kuvvetleri’nin evvelce yanlış olarak kutlanan yıldönümlerini bugünkü doğru başlangıç târihleri ile kutlanmasını sağlayan da Yılmaz Öztuna’dır.

Birçok konferans verdi. 6 kıtada pek çok ülkeyi gezdi, devlet adamları ve halkla görüşerek incelemeler yaptı. Milletlerarası birçok kuruluşa üye seçildi.

Türkiye’de Osmanlı târihinin çatışmasız bir anlayışla ele alınmasında katkısı vardır. Türk Parlamenterler Birliği, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, Ankara Aydınlar Ocağı, Anadolu Kulübü, Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti, İstanbul Şehrini Güzelleş­tirme Derneği, Müsteşrikler Cemiyeti, NATO Parlamenterler Birliği, Parlamentolar  arası Türk-Japon ve Türk- Kore, Türk-Suudî Dostluk cemiyetleri, Avrupa Konseyi cemiye­ti, Yılmaz Öztuna’nın üye ve kurucu olduğu veya bulunduğu millî veya milletlerarası kuruluşlar arasındadır.

1 Eylül 1998 tarihinden itibaren Türkiye gazetesinin başya­zarlığını yaptı. 9 Şubat 2012 tarihinde Ankara’da vefat etti.

 

El-Bâb Târihi

Yazar Enes Demir’in ‘Tarihi Araştırma’ serisinden yayınlanan 13,5 x 21 santim ölçülerinde 160 sayfalık eseri, Şubat 2017’de okuyucuya sunuldu.

El-Bâb, stratejik coğrafî konumuyla Anadolu’nun güneyi ile Suriye’yi, Fırat’ın doğusu ile Akdeniz’e açılan Hatay’ı birbirine bağlayan, adının anlamı ile müsemma bir yerdir.

Mîsâk-ı Millî sınırlarımız içerisinde yer almakta olup bugünlerde Fırat Kalkanı harekâtı ile gündemimize giren bu şehir, bulunduğu coğrafi konum ve târih boyunca geçirdiği birbirinden farklı ve alaka çekici safhalarla, coğrafyamızdaki önemli yerlerden biridir.

Günümüzde, El-Bâb’ın ülkemiz için öneminin tam olarak anlaşılabilmesi, buranın târihinin tetkîk ve tesbît edilmesiyle mümkün olabilecektir. Nitekim yaklaşık bin dört yüz yıldır İslam ve bin yıldır Türk yurdu olmuş bu bölgeyle, millet olarak kadim bağlarımız bulunmaktadır.

Millî Mücâdele döneminde Türklerden ve Araplardan oluşan Kuvâ-yı Milliye mensupları, El-Bâb’ın işgalden kurtarılması için düşmana karşı ortak savaşmışladır.

Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında El-Bâb’da büyük bir destan yazan kahraman ordumuzun mücâdelesi, şüphesiz bu derin târihî bağların gereğidir. Şanlı Mehmetçik, 1920’nin Kuvâ-yı Milliyesi ile El-Bâb’da verdiği mücâdelenin bir benzerini, bugün yine Bâb şehrinde gerçekleştirmektedir.

Bu cümleden hareketle büyük bir târihin mirasçıları olarak ‘geçmişi bilmenin geleceğe yön vereceği‘ anlayışı ile hazırlanan ‘Arşiv Kaynakları ve Salnâmeler Işığında El-Bâb Târihi‘ adlı çalışma, Millî Mücâdele dönemi ile Fırat Kalkanı Harekâtı’nın bir benzerliğini ortaya koyarken, El-Bâb’ın ilkçağlardan itibâren târihî geçmişi, Osmanlı dönemindeki durumu, nüfus bilgileri, ekonomisi, eğitim hayatı gibi birçok alana ait bilgiler de sunmaktadır.

Devlet ve milletlerin hâfızası konumunda olan arşiv kaynakları ile dönemin kronikleri ve salnâmeleri ışığında kaleme alınan eserde, bilhassa Osmanlı dönemi El-Bâb târihi, birçok yönüyle ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Kitap;  ‘Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır‘ anlayışı ile ecdâd yadigârı bu şehrin düşmandan arındırılması için mücadele ederken şehit düşen şanlı Mehmetçiklerimiz aziz hâtırasına ithaf edilmiştir.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

Kitabı Mukaddes’in Neyi Tahrif Edildi

Prof. Dr. Necdet Çağıl’ın hazırladığı kitap, 320 sayfa hacimle Aralık 2016’da yayımlandı.

Kitab-ı Mukaddes‘, Hıristiyanların dînî sahada otorite kabul ettikleri, Musevîlerin mukaddes kitabını da kapsayan yazılar koleksiyonuna verdikleri isimdir. ‘İnsan hayatına yön verecek kaideleri ihtiva eden en mükemmel kitap‘ anlamına geldiği iddia edilmektedir. Latinceden günümüz batı dillerine geçen kelime, tahminen 400 yılından itibâren Hıristiyan mukaddes kitabının adı olarak kullanılmaktadır.

İslâm âlimlerinin görüşüne göre Kitab-ı Mukaddes tahrif edilmiştir. Hatta 325 yılında toplanan İznik Konsili’nde diğer İncil nüshaları geçersiz sayılmış, sadece 4 İncil’in muteber olduğu kararlaştırılmıştır. Mûsevîler ve Hıristiyanlar aksi görüştedirler ve bir tahrifatın söz konusu olmadığı kanaatindedirler.

Hem Kur’an’da zikredilenleri, hem de Kitab-ı Mukaddes’in hitap şekli ve içeriğini düşündüğümüzde, tarihî tahrif hâdisesi ister istemez hemen göze çarpıyor.

Kitabın ilk bölümünde Kitab-ı Mukaddes için metinle alakalı bir tahrifin geçmişte yaşanmış olabileceğine ilişkin yaklaşımları besleyen hususlara yer verilmiş. Mesela; semavî bir kitabın antropomorfizme konu olan ifadeler içermesinin, onun lâfız boyutlu bir tahrifata mâruz kaldığı yönünde şüpheler uyandırdığını, yazar; bunun tahrif sayılamayacağını belirtiyor. ‘Allah İbrahim’i dost edinmiştir.’ Âyetinde böyle bir anlatım söz konusu olup O’nun Allah katında ne denli makbul bir kul olduğu beşer idraki ölçülerinde sunulmuştur.

İkinci bölümde tahrif meselesi Kur’an âyetleri ışığında mânâ, ahkâm ve fonetik boyutlarıyla ele alınıyor. Kur’an’ın iki âyeti, Yahudilerin bazı kelimeler üzerinde fonetik tahrifat yaptığını gündeme taşımaktadır. “İçlerinden bir grup var ki, Kitap’tan (Tevrat’tan) olmadığı halde Kitap’tan alındığı intibaını uyandırmak için eğip bükerler ve ‘Bu, Allah katındadır’ derler. Hâlbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a iftira ediyorlar.” BöyleceYahudi âlimleri, birbirleriyle benzerlik ve ortaklık oluşturan lâfızlardan yararlanmak suretiyle tevil kargaşası oluşturuyor. Bu, hile-i şeriye metoduyla mânâları değiştirmektir.

Kitabın üçüncü ve son bölümde tahrifin Kitab-ı Mukaddes’in lâfzında değil, mânâsında yaşandığını ispatlamak maksadıyla Kur’an ve Kitab-ı Mukaddes’in karşılıklı konumları ve birbirine atıfları incelenmiştir. Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği Kitab-ı Mukaddes’teki tahrif hâdisesini harf harf çözümleme gayreti, Prof. Çağıl’ın kitabını değerli kılıyor.

Beyan Yayınları

Ankara Caddesi Nu: 21 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-512 76 97 Belgegeçer: 0.212-526 50 10

e-posta: bilgi@beyanyayinlari.com //  www.beyanyayinlari.com

 

Aşk-ı millet:

Siyâsî düşüncelerle alakalı denemeler‘ olarak Osman Azman imzâsıyla okuyucuya takdim edilen eser, 13,8 X 21 santim ölçülerinde 144 sayfa olarak  Ocak 2017’de yayımlandı.

Türk milleti; ‘Târihini bilmeyenlerin coğrafyasını başkaları çizer‘ sözünü unutmamalı; ‘Dostun kim, düşmanın kim bil oğlum‘ şuuruyla hareket etmeli, mâzisinden aldığı güçle ‘Geçmişe hasret, gelecekten ümitvarız‘ düşüncesini benimsemeli, ‘kökü mazide olan âti‘ ve ‘Mazluma umut zâlime korku‘ olmalıdır.

Millî kültürüne, millî kimliğine bağlı, millî târih şuuruna sâhip nesiller yetiştirilebilirse, ‘Hasta adam‘ hızla iyileşir ve yabancı hayranlığıyla başlayıp iliklerimize kadar işlemiş olan yozlaşmadan kısa sürede kurtulabiliriz. Çâreyi dışarıda değil, içeride aramalıyız. Reçete mâzimizde saklıdır, onu arayıp bulmalıyız. Geçmiş geleceğimiz, geleceğimiz geleneğimizdir.

Aşk-ı vatan duygusuyla çalışanlar Türkiye’mizi güçlü, lider, kalkınmış, gelişmiş, modernleşmiş, ilerlemiş bir ülke konumuna getirecektir.

KAKNÜS YAYINLARI

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Nu: 3 Cağaloğlu, Fatih İstanbul Telefon: 0.212-520 49 27 Belgegeçer: 0.212-520 49 28  e-posta: satis@kaknus.com.tr //  www.kaknus.com.tr

KISA KISA… KISA KISA…

1-OSMANLI ve AVRUPA: (Halil İnalcık / Kronik Kitap)

2-FEODAL TOPLUM: (Marc Bloch- Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay / Doğu Batı Yayınları)

3-İKİ DEVRİN PERDE ARKASI: (Semih Nafiz Tansu / İlgi Kültür Sanat Yayınları.

4-İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NDA TÜRKİYE: (Murat Metinsoy / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.)

5-GASPIRLI İSMAİL BEY: (Cafer Seydahmet Kırımer / İstanbul Türk Ocağı Yayınları.)

 

Adanmışlık Gerek

0

Dernekte arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Güngörmüş, belediye başkanlığı da yapmış bir arkadaşımız, Kore’nin, kalkınmayı dört aile üzerinden gerçekleştirdiğini, bu ailelere toplumun inandığını ve çalışanların, çalıştıkları kurumları, fabrikaları kendi ekmek tekneleri olarak gördüklerini söyledi. Bir arkadaşımız da, “Bizim ülkemizde işçiler yapıcı değil yıkıcı, yapmak değil yıkmak derdinde, birçoğu üreten değil kemiren bir ahlaka sahip; işin temelinde sendikalar var; işçileri tahribata, boykota, greve yönlendiriyor; iş yerlerine ne katarım kaygısı taşımıyor.” diye sohbetimize iştirak etti.

Ben de “Bizde adanmışlık ruhu yok.” diyerek sohbete giriş yaptım.

“Adanmışlık” nedir, kişi kendini neye adamalıdır? Adanmışlık ruhuna sahip olan insanla olmayan  insan arasındaki fark nedir?

Adanmışlık, insan olmaktır, varlığına bir mana katmaktır. Bir ideal için yaşamayan, kendini bir yüce değere adamayan insanın ruhu, beden kaportasını gezdiren bol gürültülü, egzozu bozuk motor gibidir.

Kişi, kendini mutlaka bir kızıl elmaya adayarak, hayatına mana katmalı. Atalarımız, “bir baltaya sap olmak” demiş buna. Mesleğine adayarak insanlık adına bir çığır açabilir kişi, çocuklarına adayarak ülkesi adına büyük fetihler yapacak, insanlığın bir ıstırabını dindirecek evlatlar yetiştirebilir bir anne, mahallesini iyi yöneterek barış iklimi oluşturabilir bir muhtar, içten davranışları ile öğrencilerine yaşama sevinci ve memleket aidiyeti heyecanı verebilir bir öğretmen. Evlilikle başlattığı aile sürecinde eşi ve çocukları için yaptığı fedakârlıklarla onurlu bir yaşamın rol modeli olabilir bir baba. Çalıştırdığı işgörenlerinin haklarını adaletle vererek, güvencelerini sağlayarak hem onları mutlu eder hem memleketin kalkınmasına katkıda bulunur bir işveren.

Adanmış insan, hesabi değil, hasbidir, herhangi bir davranışının kendisi için ekonomik getirisini öncelemez, içtenlikle verdiği maddi ve manevi kıymetlerin, muhatabı olduğu kişi veya içinde bulunduğu topluma ne katkı sağlayacağına bakar. Aldıklarıyla değil, verdikleriyle mutludur o.

Adanmışlık adına çok kere yanlış adreslerde dolaşıyoruz. Mektup hedefine ulaşmıyor; çünkü adres yanlış. İnsan, yapabileceğini söylemeli. Özellikle erkeklerimiz, bir araya geldiklerinde önce mahalle, sonra şehir daha sonra memlekette yapılan yanlışları konuşuyor, olumsuzluk üretiyorlar. Sonra memleketi kurtarma senaryoları yazmaya başlıyorlar. “Bekâra karı boşamak kolaydır.” misali bol bol atıyorlar, mangalda kül bırakmıyorlar. Bazen hızlarını alamıyorlar, Kaf Dağı’nın arkasındaki beyaz atlı prensin gemilerini karadan yürütüyorlar. Sorumluluk makamında olmadıkları için konuşmaları rahat, senaryoları ütopik olabiliyor.

Hâlbuki insan yapabileceklerini konuşmalı, üzerine vazife olanları konuşmalı ve yapmalı. Leylek olmadığımız halde ömrümüzü lak lakla geçiriyoruz. Havanda su dövmek denir buna.

Akrabaları ile konuşmayan, komşusu ile iyi geçinemeyen kişinin memleketteki huzursuzluktan, asayiş eksikliğinden bahsetmesi samimiyetsizliktir. Evimizi, sokağımızı süpürme görevimizi yapmadan memleketi temizleme görevini üstlenmek ya da bunun lafını yapmak abesle iştigaldir.

Bütün sayı sistemleri 1’le başlar. Her büyük şeyin temelinde, önemsemediğimiz küçük şey vardır. Önce, küçük şeylere adamalıyız kendimizi. Adanmışlığın hazzını, başkalarının önemsemediği o küçük işlerde önce duymalı, sonra ne olduğunu başkalarına göstermeliyiz.

“Adanmışlık”, “adam”mışlıktır aynı zamanda; adam olmaktır. Adama gibi yaşamak, adam gibi ölmektir. Estirdiğin rüzgârların fırtınaya dönüşmesiyle okyanuslarda dalgalar oluşturmaktır.

Düşünüyorum bazen, öldüğümde cenazeme kaç kişi gelir, bunların kaçı kaç gün yokluğumu hisseder, “Yeri doldurulamayacak adamdı, memleket değerli bir insanı kaybetti.” der? Ya da “İyi ki öldü, insanlar huzur buldu.” mu der?

Öldükten sonra arkanızdan ne deneceği sizin adanmışlığınızla ilgilidir. Adanmış insanlar, ailesinin, yakınlarının, mahallesinin, çalıştığı kurumların, kentinin, ülkesinin küçük kahramanlarıdır. Onlar, adları ile değil, eserleri ile yaşarlar.

Kubbede kalan hoş seda, onların sesleridir. Onların, boş tenekenin çıkardığı gürültü ile, malayani ile işleri olamaz. Hasbiliğin ve ideallerinin verdiği görevle, bir küheylan gibi ufuktan ufka koşan aktif iyilerdir onlar.

Önce kendimize bakalım: İşlerimizde ne kadar hesabiyiz? Adanmışlık tarafımız, var mı, ne kadar? Çocuklarımız, yakın ve uzak çevremizdeki gençlerimiz; ne kadar idealistler, neyin peşindeler? Okullarımız, öğretmenlerimiz; çocuklarımıza bir ideal verebiliyor mu, onlara adanmışlığın hazzını tattırabiliyor mu, onları bu doğrultuda eğitiyor mu yoksa öğütüyor mu?

Önce, ağaçtaki erişebileceğimiz meyveleri toplayalım. Uzaktaki meyveye zıplarken yakındakini ezmeyelim, çürütmeyelim. Kolay ve doğru olan budur.

Eğitimde yapılacak iş çok, hiçbiri zor değil. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle yapılan iş, çok keyifli. İşe, adanmışlıkla başlanabilir.

 

Yeni Parti mi? Başkan Adayı mı?

Türkiye artık farklı bir sistemle yönetiliyor. Gerçi henüz halk bunu anlamadı ama yakın bir zamanda anlayacak.

Bu sistem siyasi partileri olabildiğince etkisizleştirdi. Artık önemli olan, adına partili cumhurbaşkanlığı denilen ama aslında devlet başkanlığı olan sistemin başına gelecek kişidir…

16 Nisan referandumu sonucu, Türk Milletinin bu konuda ikiye bölündüğünü gösterdi. Şimdi bu bölünme üzerinden devlet başkanı seçimlerine gideceğiz.

Referandum, %49’luk “hayır” bloğunda, önümüzdeki seçimlere yeni bir parti olsun mu yada devlet başkanı adayı kim olacak sorularının tartışılması sonucunu ortaya çıkardı.

Buna karşılık, referandumda “evet” diyen siyasi yapıların tek bir adayı vardır. O da, hali hazırda Cumhurbaşkanlığı vazifesini gören Recep Tayyip Erdoğan’dır. Peki, karşısına nasıl bir siyasi yapı, kimi aday göstererek çıkacaktır?

Türkiye’de bundan böyle siyasi partilerin en önemli etkisi, devlet başkanı adayı belirlemede görülecektir. Bu nedenle; referandumda “hayır” diyen bloğun içinden bir “merkez” partinin doğumu gelecek seçim için epey önem arz etmektedir.

Bu merkez hüviyeti taşıyan partinin, gelişmelerden anlaşıldığı üzere bugüne kadar siyaset yaptıkları veya destekledikleri yerlerde aradıklarını bulamayan; milliyetçi, muhafazakâr, sosyal demokrat, liberal, demokrat insanların toplandığı ve örgütlendiği bir yapı olması muhtemeldir.

 

Liderliğini ise yapabilecek bir tek kişi gözükmektedir!

Önümüzdeki günler böyle bir siyasi yapının ve o yapının liderliğini yapacak kişinin çok konuşulduğu günler olacaktır. Eğer “hayır” bloğunda yer almış olan diğer siyasi yapılarda, muhtemelen oluşacak bu yapı ile uyumlu bir çalışma içine girerlerse, yapılacak ilk seçim oldukça çekişmeli geçecektir.

İktidar ise karşısında oluşacak bu siyasi yapıyı ve kuvvetli bir devlet başkanı adayı çıkmasını engellemek için elinden geleni yapacaktır. Kanaatime göre 05 Kasım 2017’de yapılması muhtemel olan seçim için çok kısa bir süre vardır. İktidar sürenin kısalığından dolayı bunu avantaja dönüştürmek isteyecektir. İktidara karşı seçimde yarışacak olanlarda bu tarihi ve süreyi göz önüne alarak hızlı hareket etmek zorundadır.

Şimdilik şunu söyleyebiliriz ki; hem bir siyasi parti kurmak hem de doğru bir devlet başkanı adayı göstermek, %49’luk hayır bloğunun gebe olduğu önemli bir meseledir ve bu bloğu oluşturanlar açısından bu mesele ivedilikle halledilmelidir. Bunu konuşmaya devam edeceğiz…

 

Rövanşı Olmayan Yenilgi ve ‘Bizim Adam’lar.

PISA, 15 yaşında gençlerin fen, matematik, okuduğunu anlama gibi temel becerilerini ölçüyor. Bir bakıma çocukların ilk ve orta eğitimlerindeki kazanımlarına veya kazana-ma-malarına bakıyor. Kısaltmanın açılışı şöyle: Progamme for International Student Assesment- Milletlerarası Öğrenci Değerlendirme Programı. Testin yapıldığı 35 OECD ülkesi arasında fen ve matematikte sondan üçüncüyüz. Meksika ve Şili bizim hemen altımızda. Meksika’yı hatırlayacaksınız, şu anda içinden geçtiğimiz ekonomik sarsıntıda TL’ye en yakın etkilenmeyi gösteren para birimi Peso’nun ülkesi. Okuduğunu anlamada Peru sayesinde sondan dördüncülüğe yükseliyoruz.

Mezun yetişkinler için de bir test var. PIAAC: Programme for the International Assesment of Adult Competencies, Türkçesi ile Yetişkin Becerilerinin Milletlerarası Değerlendirmesi. 16-65 yaş aralığına uygulanıyor; PISA’nın bittiği yerde başlıyor.  Maalesef bu resim de PISA kadar karanlık: Okur-yazarlıkta 34 ülke arasında 31. yani yine sondan üçüncüyüz. Sadık dostumuz Şili bizi tekrar kurtarıyor, bir de Jakarta… Sayısalda yerimizi koruyoruz; yine sondan üçüncüyüz. Ancak Şili ile Jakarta, altımızda yer değiştirmiş. Testin “teknolojice zengin ortamda problem çözme” adı verilen ayağı, bilgisayar kullanımına dayanıyor. Bunda sonuncuyuz. Bu dalda maalesef Jakarta’da henüz anket yapılmamış. Şili haini ise bizden iyi puan almış!

Genel kalitesizlik yaygınlaşırken birkaç kurumun büyük gayretlerle bu genel çöküntüden uzak kalması bir süre için mümkün olabilir. İlelebet değil.

Biz galiba bu sonuçların ne anlama geldiğinin idrakinde değiliz. Sanki futbol takımımız bu sefer elenmiş de bir dahaki sefere daha iyi oynarız gibi, antrenörü değiştirirsek her şey düzelecekmiş gibi tepki veriyoruz. Bu hezimetler bir dahaki sefere düzelecek hatalar değil. Bu sonuçlar bize seksen milyonun okullarının eğitemediğini, bu okullara gitmekle insanımızın pek bir şey kazanamadığını söylüyor. Orta gelir tuzağı denilen hâlin kök sebepleridir bunlar. Bağımlılığın, başkalarına mecburiyetin, kabiliyetli gençlerimizin yurt dışına kaçmak için fırsat kollamalarının, en iyi beyinlerimizi kaybetmemizin…

Hatta dükkân, kooperatif, marka isimlerinde yabancılara imrenip bilir bilmez yabancı dillerde adlar kullanmamızın; kültür tahribatının da sebebi bu hâlimizdir. Marka adlarında yabancı dillerin hâkimiyeti; “onların, ötekilerin” bizimkilerden kaliteli olduğunun şuurlu veya şuursuz farkında olmamızdandır. Bu farkındalıktandır ki meskende değil “residence”ta oturur, mevki değil “lokasyon” seçeriz; seçkin değil, birinci sınıf değil, “Premium” otellerde hatta “hotel”lerde kalırız.

Ülke olarak aldanmalarımızın, yanlış seçimler yapmamızın, yanlış yollara girişimizin kökünde de eğitemeyen eğitim kurumlarımız var. İnsanlarımızın teröre, sapık ideolojilere kanma sebebi budur. Bunların rövanşı, bir dahaki seferi yok. Niteliksizlik dibi görünmeyen bir helezondur. Bir önceki halka bir sonraki düşüşün sebebidir.

1920’lerde, 1930’larda okuryazarlık oranımız çok düşüktü. Yüzde 7 civarındaydı. Kadın nüfusunda bu oran yüzde 5’in de altına iniyordu. Bir an önce bu seviye yükselsin diye okullar açtık. Hem ne yapılacağı, nasıl yapılacağı belliydi hem de bunları yapacak niteliğe sahip insanlarımız hâlâ vardı.

Bugünkü halimiz daha acıklı. Okullarımız var, adım başı üniversitemiz var. Fakat sıkıntımız nicelikte değil, nitelikte ve nitelik düşüklüğünün tedavisi maalesef daha zor. Azı çoğaltabiliyorsunuz. Ama on niteliksiz, bir nitelikli adam eğitemiyor.

Okuma Yazma Bilen Cahiller!

Bu seviyelerle bizi bu topraklarda yaşatmazlar.  Tıpkı en az Anadolu kadar anayurdumuz olan Rumeli’de yaşatmadıkları gibi. Niteliksizlik, beceriksizlik ilk defa başımıza gelmiyor. Tarihçi Doç. Dr. Hasip Saygılı o zamanki sosyal yapımızı irdeleyen birçok müellifi inceledikten sonra, problemlerimizi, “… nitelikli insan gücü eksikliği, sosyal değerler sistemimizin aşınması, halkın psikolojisindeki kayıtsızlık hâli ve ordunun kalitesi…” diye saymaktadır. Bunlardan birincisi insan sermayesinin, diğer ikisi sosyal sermayenin cepheleridir. Ordunun kalitesi hâriç, bir asrı aşkın bir müddetin sonunda temel problemlerimiz hâlâ değişmemiş gibidir. Ordumuzun son on yılda içeriden yediği darbeleri de kaydetmek gerekir. Genel kalitesizlik varken ve yaygınlaşırken birkaç kurumun büyük gayretlerle bu genel çöküntüden uzak kalması, bir süre için mümkün olabilir. Ama ilelebet mümkün değildir.

Mümtaz Turhan yıllar önce girdiğimiz çıkmazı fark etmiş, Türkiye henüz okur-yazarlık problemini çözmemişken, “Cahillere okuma-yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen cahiller elde edersiniz” hükmüyle kaliteye, her şeyden önce de üniversitenin kalitesine vurgu yapmıştı. Daha sonra göreceğimiz gibi Turhan, 1950’lerdeki Millî Eğitim sistemimizi de büyük bir gürültüyle dönen muazzam bir çarka benzetmiş, fakat bu büyük çarkın Anadolu’nun çorak topraklarına su taşıyamadığını söylemiştir.

Temel Sorun İnsan Kalitesi

Uluslararası test sonuçları, biz ne zannedersek zannedelim, neleri başardığımızı düşünürsek düşünelim, çarkın hâlâ su taşımadığını göstermektedir.

Yapılacaklar bellidir. Her şeyden önce insan kalitesinin baş meselemiz olduğunu kabul etmeli, binalardan, tesislerden, okullarımızın sayısından önce kaliteye odaklanmalıyız. Şüphesiz bu elitizmdir; fakat tarif ettiğimiz şartlarda elitizmden başka çare yoktur. Düşününüz ki bizim “elitler”; Finlandiya’nın, Norveç, İsviçre ve Japonya’nın aleladesidir. Durum bu derece vahim!

Elit düşmanlığı yürütülen şu günlerde tam tersini haykırmalıyız. Bu seviyesizlikten kurtulmanın tek yolu elitlerdir, yani ehliyet ve liyakattir.

PISA ve PIAAC’ın işaret ettiği gibi, okuduğunu anlamayan, okuduğunu mütalaa edip ondan hüküm çıkaramayan on adam yan yana gelse o hüküm yine çıkmaz. O on adam okuduklarını tek tek anlamıyorlarsa, toplu kıraatleri sonunda da anlamayacaklardır. Yüz seviyesiz üniversite bir seviyeli üniversite etmez.

Başarılı ülkeler, bir avuç da olsa elit yetiştirebilen ve sonra işlerin başına bu elitleri geçirebilen ülkelerdir. Ama kalite kaliteyi doğurur. Bu da yükselen bir helezondur. Bunda da bir önceki halka bir sonrakinin sebebidir ve kısa zamanda o bir avuç elit bütün ülkeyi elit yapar. Elitlik sıradanlaşır! Finlandiya olursunuz.

Bir an önce dünya ölçülerinde birinci sınıf olmaya aday beş üniversitemiz seçilmeli ve bunlar için gerekiyorsa özel kanun çıkarılmalıdır. En iyi olma potansiyeline sahip elli orta öğretim kurumumuz, belki beş yüz ilköğretim, bir o kadar ilkokul öncesi okulumuz mercek altına alınmalı; gerekirse bunlar sıfırdan, yeni baştan kurulmalıdır. Başarı sağlandığında, başarının kök sebebinin neler olduğu tespit edilmeli ve sistem dalga dalga diğer öğretim kurumlarına yayılmalıdır. Son analizde hakem yine PISA ve PIAAC gibi testlerde aldığımız sonuçlar olmalıdır.

Yoksa sefaletin karşısına geçip “Eyyy OECD, eyyy Ekonomik Forum!” diye nutuk atmak belki bizi tatmin eder, yüreğimiz yağ bağlar ama çöküş devam eder.

Bunları yapabilmemiz için “bizim adamlar”dan kesinlikle vazgeçmeli, en iyi ve en zekileri, yani liyakat sahiplerini bulup işe sürmeliyiz. Hastalığımızın kök sebebi “bizim adamlar”dır. Patrimonialismdir. Patrimonialismin kitleleşmiş hâli clientelismdir.

Önce, zaten gelmemeleri gereken karar noktalarını işgal eden “bizim adamlar”dan kurtulmanın yolunu bulmalıyız.

Bu, daha evvel kaybettiğimiz maçın rövanşını almaya veya bir sene sonraki maçlara hazırlanmaya benzemez. İllâ benzetme yapılacaksa şu soruyu sorunuz: Sevdiğiniz kritik bir ameliyata girecek. Usta bir hekim ve ekip mi istersiniz, belediye başkanının tayin ettiği torpilli köylüsünü veya çalınmış sorularla o mevkiye gelmiş kardeşimizi mi?

Tek Çare Olarak Elitizm

İlber Ortaylı, bir televizyon programında, bazı Dışişleri Bakanlarımızın döneminde yabancı dil bilmeyen, hatta meramlarını Türkçe dahi ifade edemeyen “bizim adamların Dışişlerine doldurulduğunu anlatıyordu. Şimdi bu “bizim adamlar”; Amerikan, Alman, Rus, Yunan, velhasıl cümle âlemin Dışişleri kadrolarıyla rekabet edecekler. Milletler arası arenada neler olup bittiğini algılayacak, algılarına göre yol haritası çizecek ve uygulayacaklar. Algıladıklarını devletin en üst kademelerine anlatacak ve devlet politikamızın oluşmasını sağlayacaklar. Bu işlevler, sevdiğinizin beyin ve kalp ameliyatından daha az mı kritik? Buralarda yapılan hata sadece o yakınınızı değil bir devleti, bir milleti öldürebilir. Ne dersiniz? Lâyık ve ehil olanları mı, “bizim arkadaşları” mı getirelim?

Peki, Millî Eğitim ve üniversite planlanacak, kadroları tayin edilecek… Bu operasyonlar yakınınızın beyin ameliyatından daha hafif işler midir? Gelecek nesillerin yetiştirilmesi veya yetiştirilememesinin ağırlığı nedir? Bunları yapmaları için seçecekleriniz komşu bakkalın köylüsü mü olmalı?

Elit düşmanlığı yürütülen şu günlerde tam tersini haykırmalıyız… Bu seviyesizlikten kurtulmanın, devleti ve insanımızı kurtarmanın tek yolu elitlerdir, yani ehliyet ve liyakattir.

 

Anne Baba Mükemmeliyetçiliği

Mükemmeliyetçilik,”bireylerin kendileri ve başkaları için daha yüksek beklentiler ve standartlar içerisinde olması” şeklinde tanımlanmaktadır.

Mükemmeliyetçiliği; Freud,”süper egonun kusursuz olma çabası”,Adler,”en iyi olma ve üstünlük düzeyine ulaşma girişimleri” olarak tanımlamaktadır.

 

Sağlıklı aile ortamında sevgi ve anlayışla büyüyen çocuk, özsaygısını kazanarak, hoşgörülü olmayı, sevilerek sevmeyi, bencil olmaktan kurtularak paylaşmayı öğrenir.

Sevgi dolu aile ortamında kabul gören çocuk, kendine güvenir,toplumda başarılı ve mutlu olur.

Ebeveyni tarafından sürekli azarlanan, kendini ifade etmesine fırsat verilmeyen çocuk, hiç kimsenin kendisini sevmediği ve inanmadığı duygusuna kapılır.

 

Mükemmeliyetçi tutumda, anne baba, her şeyin en iyisini çocuğundan bekler. Kendisinin gerçekleştiremediği yaşantıları, çocuğunun gerçekleştirmesini ister. Çocuk, olduğu gibi kabul edilmez.

Aile, beklentileri karşılaması için çocuğu kapasitesinin çok üstünde eğitimlere tabii tutar.Çocuktan aşırı titizlik ve temizlik beklenir. Çocuğa, bütün çocukça davranışlar yasaklanır. Arkadaş seçimi de aileye aittir.

 

Mükemmeliyetçi Anne Baba Tutumunun Çocuğun Kişilik Gelişimine Etkileri:
-Mükemmeliyetçi anne baba tutumuyla yetişen çocukların fikirleri, çok katıdır.

-Çocuk,ağır kurallar arasında sıkışıp kalmıştır ve sürekli bir iç çatışma içindedir.

-Sevgi ve nefret karışımı duyguları aynı anda yaşamaktadır.

-Her işte en iyi ve en üstün olmak ister.

-Fakat istediği seviyeyi yakalamayınca, hayal kırıklığına uğrar.

-Çalışmayı tamamıyla bırakarak, aşağılık duygusu geliştirir.

 

Mükemmeliyetçilik, kişiyi zorlayan bir özelliktir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlayarak kontrol altına almaya çalışmak, yenilgiye tahammül edememek vb. duyguları içermektedir.

Mükemmeliyetçi annebabalar, önce kendileri mükemmel olmaya çalışırlar. Çocuklarını en iyi şekilde yetiştirebilmek için ellerinden geleni yapar, her türlü fedakârlığı göze alırlar.

Kendi çocukluk dönemlerinde gerçekleştiremediklerini, çocuklarından isterler. “Mükemmel çocukolmalarını”, her şeyi, birincilikle yapmalarını, kusursuz olmalarını isterler.

Çocuklarına özel dersler aldırır, kurslardan kurslara taşırlar. İkincilik veya”iyi” notlar, kabul görmez. Hedef hep “çok iyi” başarı sağlamaktır.

Mükemmeliyetçi anne-babalar başarıyı çok normal görür. Takdir edilmeye gerek yoktur.Başarısızlık ise asla affedilmez, şiddetle eleştirilir.

Dersleri “çok iyi”olan çocuklarına bir “aferin” demeyi çok gören bu kişiler, başarınının düşmesi halinde, telaş, kaygı ve öfke yaşarlar.

Mükemmeliyetçi anne-babalar, çocuklarına hata yapma hakkı tanımazlar. Hata yapan, başarısız olan çocuk, ailesinin sevgisini, onayını kaybedeceğini bilir.

Bu tür aileler içintümyaşam, başarıodaklıdır.Sonuçlarçokiyideğilsebaşarısızolunduğuanlamınagelir.Başarısızolmak,yaşamınbittiği, her şeyinsonaerdiğinoktadır.

.Başarıiçinarkadaşlardan, sosyalyaşamdanvehattailkelerinden bile vazgeçilebileceğidüşüncesiniaşılarlarçocuklarına.

Katı kurallarauyulmamasıdurumundaçocuklarasertcezalarverilir.Bazıdurumlardaşiddet bile görebilirler.

Bu aileler, çoktemiz, titizvedüzenliolup,çocuklarından da aynışekildedavranmalarınıbeklerler.Dışarıdaoyunoynayıpüstlerinikirletmeleri, yerebirşeydökmeleri, odalarınıdağıtmalarıbüyükbirolayhalinegelebilir.

Mükemmeliyetçianne-babalarınçocukları, sevilmeyikoşulabağlıhissettiklerinden,kendilerinigüvendehissetmezler. Yaboyuneğerlerya da hırçınlaşıp, her şeyeisyanederler.

Başaramadıklarındabüyükhayalkırıklığıyaşarlarvekendilerinideğersizveaşağılıkhissederler, çoksıkdepresyonyaşayabilirler.

Her konudaeniyiveüstünolmakisterler.Olamadıklarındaisebüyükbirhayalkırıklığıyaşarlarvedünyanınsonunungeldiğini, birhiçolduklarını, aslasevilmeyeceklerini, beğenilmeyeceklerinidüşünürlervekendilerinideğersizhissederler.

Tırnakyeme, alt ıslatma, yalansöyleme,sıkgörülendavranışlardır.Arkadaşilişkilerisorunludur.Arkadaşlarınıçokeleştirirler, onlardançokfazlaşeybeklerlerveistediklerigibidavranmadıkları zaman arkadaşlarındanuzaklaşırlar.

 

Mükemmeliyetçianne-babalar, çocuklarınıolduğugibikabuletmektegüçlükçekerler. Kendidoğrularınıntekdoğruolduklarınainandıklarıiçin,çocuklarınınyaşamlarınailişkinseçimleri, onlarıniyiliğiiçinkendileriyaparlar.

Bu seçimleriyaparkençocuğunistekleri, yetenekleri, kapasitelerideğil,aileninbeklentileriönplanageçer.

Onlariçinçocuklarınınistekbildirmesidoğruolmaz.Çocuğunyeteneğininveyaisteğininolupolmadığı, kapasitesininyetipyetmediğiçokfazladikkatealınmaksızınaileçocuğuzorlar.

Bu çocuklarkendilerinisüreklianne-babalarınabeğendirmeye, ispatetmeyeçalışmaktandolayıçokkızgındırlar.Bu kızgınlık zaman zamankendilerineyönelerekdepresyonavekendilerinezararverendavranışlaranedenolabilir.

Katı, esnekolmayan, aşırıkuralcıyetişkinlerolurlar. Her konudaakvekara, yahepyahiçtarzıdüşünürler. Eniyisiniyapamayacaklarınıanlayınca,yapmaktanvazgeçebilirler, bunedenlesosyalanlamdayalnızlıkyaşayabilirler.

 

Bu türyaklaşımlarçokyanlıştır.Çocuk, ilgisiolmayanbirşeyezorlanmamalıdır.Ona, her koşuldasevgigösterilmelivedeğerliolduğuhissettirilmelidir.

 

Bu bağlamdaaileler,çocuklarıileilişkilerinde;

-Çocuklarınıolduğugibikabuledip,değervermelidirler.

-Çocuklarınagüvenipinanmalı,her koşuldasevdiklerini belli etmelidirler.

-Çocuklarınıhiçkimseylekarşılaştırmamalı,kendisiyleyarışmayateşviketmelidirler.

-Çocuğun, kendisiolmasınafırsatvermeli,onuanlamayavetanımayaçalışmalıdırlar.

-Fikirlerinidinleyereksaygıgöstermeli, olumludavranışlarına, odaklanmalıdırlar.

-Olumsuzluklarınıortayakoymaktankaçınmalıdırlar.

-Yeteneksizliklerinibaşkabaşarılarıylagidermelerinefırsatvermelidirler.

-Onlardan,doğruvemükemmelolmalarınıbeklememelidirler.

-Duygularınıifadeetmesine, becerilerinigeliştirmesinefırsatvermelidirler.

-Anne babalar, sonucadeğil,çabayaönemverilmeli, çabalarıödüllendirmelidirler.

-Çocuktan, kapasitesindenfazlasıbeklenmemeli,baskıyapılmamalıdır.

 

Hatalarıninsanıgeliştirenveöğretenbiryanıvardır.Çocuklar da hatayaparaköğrenmeli, hatalarınınsonuçlarınıyaşamalıvekendidavranışınınsorumluluğunualmayıöğrenmelidir.

 

Yaşamdaneylekarşılaşılmakisteniyorsa, örneğinioluşturabilmekiçinönceanne baba budavranışıyapmalıdır.Düzeltilecekşeylervarsa,önceanne baba kendindenbaşlamalıdır.

 

Sevgiylekalın…

 

Emanet Adalet İlişkisi

“Allah size mutlaka emanetleri ehli onlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” (Nisa: 58)

Arabça’da “adl veya ıdl” benzerlik anlamına gelir. “Adîl” benzer olan kişi demektir. “Adl, ıdl ve adîl” aynı şeylerdir. Yani bu üç kelimenin manası benzer, denk demektir. Bazıları ise bunun “misl” (benzer) anlamına olduğunu, “nazîr”in aynısı olmadığını söylemişlerdir.

İnsanlar arasında hüküm verirken adaletin iki hasım (davacı ve davalı) arasında denge ve eşitliği aramak olduğunu bilen. Eşitliğin de taraflardan birini diğerine hiçbir hususta asla tercih etmemekle, tam aksine her iki tarafı da devenin veya başka bir hayvanın sırtındaki denkler gibi birbirine eşit tutmakla sağlandığını bilen kimse, emredilen adaletin dil bilginleri nezdinde bilinen adalet olduğunu fark edecektir. Yoksa adaletin manası şeriatte var olan hukuk normuna (yargılama ve değerlendirmenin kendisine göre yapıldığı ölçüte, uyulması gereken kural, kalıp ve düzgüye) göre hüküm vermek değildir. Çünkü bu başka bir delille sabittir. Bu hususta şeriatte sabit olan her şey adalete uygundur. Yoksa o adaletin bizatihi kendisi değildir. Tam aksine adalet, o normu uygulamakla ve her hak sahibi hakkını alabilecek şekilde onu davaya tatbik etmekle olur.

Yüce Allah bazı Mekkî sûrelerde şer’î ahkâmı beyan etmeden önce mutlak olarak adaleti emretmektedir. İnsanların yaptıkları işlemlere ve aralarında çıkan uyuşmazlıklara dair bütün meselelerin hükmü Kitab ve Sünnet’te beyan edilmiş değildir. Bu ahkâma dair beyan edilenler Kitab ve Sünnet’te hedeflenen adaletin tecellisine en iyi bir yardımcıdır. Hükmü beyan edilmeyenlere gelince bu konuda idarecilerin yapacakları içtihadlarda, güçleri oranında eşitlik ve müsavatı araştırmaları gerekir. Bundan sonraki ayette, Allah ve Peygamberi’nin hüküm verdikleri meselelerde bu hükümlere uymanın vâcipliğinin beyanıyla, hüküm vermedikleri meselelerde gerekenin ne olduğunun açıklaması gelecektir.

Râzî naklediyor: “İmam Şâfiî şöyle der: Hâkimin davacı ile davalıya beş konuda eşit muamele yapması gerekir. 1) Tarafları huzuruna alırken, 2) Huzurunda oturturken, 3) Taraflara yönelirken, 4) Onları dinlerken, 5) Haklarında hükmünü verirken.” Şafiî devamla şöyle der: “Hâkimin yükümlü olduğu husus, tarafları kalben değil, fiilen birbirine eşit tutmaktır. Eğer hakim kalben taraflardan birine eğilim duyar ve tarafını tuttuğu hasmın ileri sürdüğü delille karşı tarafa galip gelmesini isterse bundan dolayı sorumlu olmaz. Çünkü kalbî meyil ve isteklerden insanın yakasını kurtarması mümkün değildir. Hâkim taraflardan birisine delilini dikte edemediği gibi şâhide de şahitliğini nasıl yapacağı telkininde bulunamaz. Çünkü böylesi, davacı veya davalıya zarar verir. Hâkim davacıya davasını telkin edemediği gibi karşı taraftan yemin istemesi telkininde bulunamaz. Davalı tarafa da dava konusunu inkâr veya kabul etmesi telkininde de bulunamaz. Aynı şekilde şahitlere şahitlik yapmaları veya yapmamaları telkininde bulunamaz. Hâkim taraflardan sadece birisini misafir edip ağırlayamaz. Çünkü böylesi, karşı tarafın kalbini kırar. Hâkimin kendisi de -iki taraf birbiriyle davacı ve davalı oldukları sürece- taraflardan herhangi birinin veya her ikisinin ağırlama kendilerine konuk olma teklifini kabul edemez. Rivayete göre Peygamberimiz, taraflardan birisini, karşı taraf da olmadıkça misafir olarak ağırlamazdı. Bu hususta daha fazla bilgi fıkıh kitaplarındadır. Bu konuda netice olarak söylenecek söz şudur: Hâkimin hüküm verirken maksadı, hakkın hak sahibine ulaştırılmasıdır. Hâkim bu gayeyi bir başka gaye ile birbirine karıştıramaz. Yüce Allah ‘İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.’ derken bunu kasdetmiştir.”

Yüce Allah emanetleri eda etmeyi adaletten önce zikretmiştir. Çünkü hüküm verirken adalete, insanların haklarına tealluk eden emanetlere hıyanet edildiği ve bunun için hâkime başvurulduğu zaman ihtiyaç duyulur. Aslolan insanların birer güvenilir kişiler (ümenâ) olmaları ve emanetleri fıtrat ve dinin sesine kulak vererek eda etmeleridir. Hıyanet ise aslolanın tersi bir durumdur. Dindar bir toplumda hıyanet kural değil istisnadır. İnsanlar emanetlerine riayet eder ve onları sahiplerine verirlerse o toplumda hüküm verirken adalete çok az ihtiyaç duyulur. (Menar Tefsiri, Şeyh Muhammed Abduh, Muhammed Reşid Rıza, Nisa: 58 )

 

Ya Cahil Olsaydım

Bilenler kaygılı, bilmeyen mutlu;
Ne olurdu bilmek beş para etse,
Aydınlar susuyor, cahil umutlu;
Ya cahil olsaydım ya gücüm yetse!

Cahili bir tatlı yalan güldürür,
Anlayanı susmak gün gün soldurur,
Bilip bir şey yapamamak öldürür,
Ya cahil olsaydım ya gücüm yetse!

Bilmesem sokakta nara atardım,
Yalan nutuklara alkış tutardım,
Eve gider kaygısızca yatardım,
Ya cahil olsaydım ya gücüm yetse!

Günü kurtardım mı yarın bilmezdim,
Mevcut gidişata kusur bulmazdım,
Yanlışları görüp öfke dolmazdım,
Ya cahil olsaydım ya gücüm yetse!

Şükrederdim eve gelen yardıma,
Aldırmazdım gam, kasavet, derdime;
Tok olunca hiç bakmazdım ardıma,
Ya cahil olsaydım ya gücüm yetse!

Her söylenen sözü doğru bilirdim,
Küçücük dünyamda mutlu olurdum,
Bir şey bilmez, hayattan zevk alırdım;
Ya cahil olsaydım ya gücüm yetse!