23.8 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 688

Etkin Muhalefet, Sivil İtaatsizlik, Pasif Direniş

Cumhuriyet Halk Partisi, Yüksek Seçim Kurulunun kararının iptali için Danıştay’a başvurdu.

YSK kararının Anayasa Mahkemesi, AİHM veya Danıştay’da bakılma imkânı var mı? Bu konu tartışmalı.

YSK’nın yargısal yetkisi kapsamında aldığı kararlara karşı hiçbir mercie başvurulamıyor. Ancak CHP, YSK’nın yargısal faaliyeti kapsamında değil, bir idari işlem olarak aldığı “mühürsüz oyların geçerli olacağına ilişkin” kararının iptali için Danıştay’a başvurdu.

Danıştay CHP başvurusuna red kararı verdi.

Danıştay’ın gerekçesi “YSK’nın seçim hukuku dışındaki işi işlem ve kararlarının idari yargı denetimde olduğu, YSK’nın itiraza konu kararının idari işlem niteliğinde olmadığı” şeklinde oldu.

Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu AYM ve AİHM‘nin “geneli ilgilendiren bir seçime müdahale edebileceğini” bu sebeple 10-15 gün içinde AYM‘nin bu konuda bir karar alması gerektiğini söylüyor.

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Kemal Gözler ise, “YSK kararının açıkça hukuka aykırı olduğunu” ifade etmekle beraber hukuki itirazların netice vermeyeceğini değerlendiriyor: http://www.anayasa.gen.tr/ysk-baglayicilik.html

Prof. Dr. Kemal Gözler’e göre, “YSK’nın kararına karşı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine veya Anayasa Mahkemesi veya Danıştay‘a veya başka bir mahkemeye veya mercie başvurulamaz.

YSK’nın kararı kesin ve bağlayıcıdır.

Hukuk sistemimizde YSK’nın kararları, kanuna ne kadar apaçık bir şekilde aykırı olursa olsun geçerlidir ve bağlayıcıdır. YSK’nın kararının yanlış olması başka şey, bu kararın geçerliliği ve bağlayıcılığı başka şeydir.

Kararın hukuken doğruluğunu tartışabiliriz; ama kararın bağlayıcılığını tartışmamamız gerekir. Aksi takdirde hukuk güvenliği sarsılır.

Anayasamız seçimlerin yönetimi ve denetimi konusunda son sözü söyleme yetkisini YSK’ya vermiştir. YSK’nın kararları, biz beğensek de beğenmesek de, kanuna uygun da olsa, aykırı da olsa, Anayasamıza göre geçerli ve bağlayıcıdır.”

***

O halde bundan sonrayı düşünmek ve “meşru zeminde etkin muhalefet için neler yapılabilir?” sorusuna cevap aranmalıdır.

Kanaatimce kitleler “çaresizlik” psikolojisine girmeden, “çare sizsiniz” diyen kanaat önderleri harekete geçmeli.

Muhalifler, Hindistan’da Gandhi, ABD’de Martin Luther King ve MalcomX örneklerinde olduğu gibi, TAMAMEN MEŞRU ZEMİNDE çözüm üretmeli.

İnsanların vicdanlarını, insan onuru, demokrasi talepleri ve özgürlük duygularını açığa çıkaran “sivil itaatsizlik” ve “pasif direniş” yöntemleri geliştirmek lazım.

****************************************

Demirel’den Bir Hatıra

10 Ekim 1965’te yapılan genel seçimlerde, yüzde 53 oy alan Adalet Partisi (Süleyman Demirel) 450 olan toplam milletvekili sayısının 240’ını seçtirmişti. Yüzde 39 oy alan CHP (İsmet İnönü) 134 milletvekili ile Meclis’te temsil edildi.

Seçim Barajı olmadığı için yaklaşık yüzde 3 oy alan Türkiye İşçi Partisi (TİP) meclise 15 milletvekilliği kazanmıştı. Mehmet Ali Aybar‘ın başkanı olduğu TİP’in 11 milletvekili doğrudan, dört milletvekili ise milli bakiye hesabından seçilmişti.

Alpaslan Türkeş‘in liderliğindeki CKMP ise yüzde 2,24 oy ile 11 milletvekili seçtirmişti.

TİP’in, sadece 15 milletvekiliyle mecliste yaptığı muhalefet çok etkili olmuştu.

TİP’in Meclis grubu, soru ve gensoru önergeleri vererek, cesur konuşmalar yaparak, bütçe ve kanun müzakereleri esnasında grup adına söz aldıklarında aktif bir muhalefet uygulamışlardı.

Bu tutum giderek TİP’i, neredeyse ana muhalefet konumuna getirmişti.

Süleyman Demirel‘in 1990’larda bir gazetede okuduğum röportajında bu konuda söylediklerini unutamam.

Demirel mealen şöyle söylemişti: Biz o dönemde 134 milletvekili olan CHP muhalefetinden değil, 15 kişilik TİP muhalefetinden çekinirdik. Çünkü TİP milletvekilleri gerçekten iyi yetişmiş, kaliteli, cesur bir grup oluşturuyordu. Fakat daha da önemlisi sokakta karşılıkları vardı. Sendikalar, sivil toplum kuruluşları ve basında çok etkin bir zihniyetin temsilcileri idiler. Onların yaptığı muhalefet bir anda ülke gündemine hâkim olabiliyordu.”

**********************************

Sadece Meclis’te Muhalefet Yeter mi?

Süleyman Demirel’in hatırası da gösteriyor ki, TBMM’de çıkarılan milletvekili sayısı etkin muhalefet için yeterli olmuyor. Eğer azınlıkta iseniz “milletin beka meselesi” olarak gördüğünüz konularda bile çoğunluğu elinde bulunduran iktidar en olumsuz kanunları çıkarabilir.

Böyle meselelerde kamuoyu desteğine ihtiyacınız olacaktır.

Hatırlayınız iktidar partisi Meclis’e “tecavüz ettiği çocukla evlenene af getiren kanun teklifi” getirmişti. AKP şiddetli kamuoyu tepkisi sonucu, Meclis çoğunluğu ile geçirme imkânı varken, teklifi geri çekmek zorunda kalmıştı.

Kamuoyunu etkilemek, iktidara oy veren kitleleri de belli konularda yanınıza çekebilmek için çok etkin STK’lar, sendikalar, medya ve gençlik destekleri gerekiyor.

Bu sokaklarda yasadışı eylemler istemek değil. Tam tersine tamamen meşru zeminde, barışçı hareketlerle milyonların sessiz çığlığı olabilecek siyasi oluşumlara ve desteklere ihtiyaç oluğunu vurgulamak istiyorum.

***********************************

STK’lar ve Sosyal Medya Önemli

Cumhuriyet Halk Partisi TİP’ den sonra sol ideolojiye kayarak 1980’e kadar sokakta etkin oldu. 1980 sonrası sendikaların zayıflatılması, STK’ların etkisizleştirilmesi ve ideolojik yenilenmeyi gerçekleştirememesi sebebiyle bu etkinliğini kaybetti.

Milliyetçi Hareket Partisi, Devlet Bahçeli döneminde “ülkücüleri sokaktan çekme” projesini hayata geçirdi ve meşru demokratik tepkiler için bile sokağa çıkılmasına engel oldu. MHP, Milliyetçi STK’lar ve sendikalarla iş ve gönül birliği köprüleri kurmakta isteksiz oldu.

Bugün sokaklardan ses getirebilme yeteneği sadece AKP ve HDP‘de var.

CHP ve ülkücü muhalifler bu eksiklerini hızla gidermek zorunda.

MHP’den ihraç edilen muhalifler tamamen kitlelerin gönüllü desteği ile yürüttükleri “hayır” kampanyasıyla bu konuda ilk adımı attılar. Bu hareketin gelişmesi kitlelerin halkoylaması sürecindeki heyecanını kaybettirmemesine ve halkaya dâhil olacak siyasi parti ve STK’larla etkinliğini artırmasına bağlı.

Tabii bir de şu: Mademki hükümet kontrolündeki medyayı kullanabilme imkânları yok, sosyal medyayı daha da etkin kullanabilme yolları bulabilmeleri gerekiyor.

 

‘Vatanım Sensin’ Dizisindeki Albay Cevdet, Gazi Paşa’nın 1 Numaralı Casusu Gâvur Mümin mi? Kırk Yıllık Gazeteci – Araştırmacı Yazar YAŞAR AKSOY, Sır Perdesi ile Örtülü Bir Meseleyi Aydınlığa Kavuşturuyor.

Oğuz Çetinoğlu: Millî Mücadele döneminde, farklı isimler altında ‘gizli teşkilat’ olarak faaliyet gösteren istihbarat maksadı ile teşkil edilen grupların olduğu biliniyor. İsimleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Yaşar Aksoy: Karakol Cemiyeti, Felah Grubu, Müdafa-i Milliye Teşkilatı, İmalat-ı Harbiye Grubu, Muvenet-i Bahriye Heyeti, Namık Grubu, Ferhad ve Kerimi Grupları’nın isimlerini verebelirim. Bu gruplar, Anadolu’ya silah, mühimmat, subay ve asker kaçırılması gibi cesaret gerektiren faaaliyetleri sektirmeden yapmışlar, üstelik askerî istihbarat ve düşmanı arka cepheden vurma gibi çok mühim direniş hizmetleri gerçekleştirmişlerdir. Haklarını ödeyemeyiz, bütün açık ve gizli üyelerine rahmet dileriz. Nurlar içinde yatsınlar.

Çetinoğlu: Sözü edilen gizli gruplara dâhil olmamakla birlikte doğrudan Millet Meclisi Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı olarak çalışan bir kahraman vatanseverle alakalı çok özel bilgi ve belgelerin yalnızca sizde bulunduğunu öğrendim. Anlatır mısınız?

Aksoy: Sözünü ettiğiniz kahraman vatansever; Batı Anadolu’da bir mahallî istihbarat teşkilatı kurmuş ve Yunan ordusu içine kadar sızarak casusluk ve direniş hizmetleri gerçekleştirmiştir.  Bir mütevazı İstiklal savaşçısı olan, ismi sisler içinde kalan seçkin şahsiyet; Gâvur Mümin (Aksoy) olarak bilinir.

Çetinoğlu: Aksoy‘ Gâvur Mümin’in soyadı olsa gerek. Sizinle bir bağlantısı var mı, tesâdüf mü?

Aksoy: Hiçbir aile bağlantısı yok. Benim annem tarafım eski İzmirlidir. Ben babamın soy isimini taşıyorum. Babam Kafkasyalıdır, Ahıska kökenlidir. Dedem (babamın babası) Ermeniler ve Ruslarla çarpışa çarpışa Kars geçidinden Anadolu’ya gelmiş. Osmanlı Liyakat Madalyası sahibidir. Uşak’ta bir Yörük kızı ile evlenmiş. Elimizdeki şecere kaydına göre, geniş ailemiz Akkoyunlu devletine dayandığı için aileden Anadolu’ya kaçabilenler ‘Ak’ ile başlayan soy isimleri almışlar, bizim soyadımız Akkoyunlu devletini işaret eder. Dedemin ilk çocuğu babamdır, o da İzmir’e gelip yine bir Yörük kızı olan tarih öğretmeni anamla evlenmiş. Biz, Ahıskalı Aksoy ailesiyiz… Bu bakımdan İzmirli Aksoy ailesi ile akrabalık ilişkimiz yoktur.

Çetinoğlu: Gâvur Mümin’e alakanız nasıl doğdu?

Aksoy: İzmirli Gâvur Mümin üzerine, tam 40 yıl oyunca devlet arşivlerinde, romancımız Samim Kocagöz’ün dizi dibinde, Naci Sadullah, Attila İlhan gibi yazarların bana özel anlatımlarında ve Gâvur Mümin’in üyesi olduğu Osmanzâde Ailesi’nin bütün fertlerinin hatıralarında gezindikten sonra, bu kahramanımızın madalyaları, hatıra defterleri, tabancası, kalpağı ve fotoğraf albümlerine nasıl ulaşıp arşivime kattığımı anlatıp hayat hikâyesini yazmaya başladım.  Bu süreç 1980 – 2016 arasında kesintisiz devam etti. Ayrıntılı hayat hikâyesinin anlatıldığı kitabımın da yayınlanma müjdesini veriyorum.

Çetinoğlu: Bu araştırmalarınızla alakalı hiç unutamadığınız bir hatıranızı anlatır mısınız?

Aksoy: Hemen her ilgili kişiyi ve sivil-askerî arşivleri taradıktan sonra nihayet bir gün, Gâvur Mümin’in hayatına ait bütün belgelere sahip oldum. Hem de kendi el yazısıyla hatıralarına, fotoğraf albümlerine, bütün askerî yazışma ve belgelerine…

Çetinoğlu: Nasıl oldu?

Aksoy: Osmanzâde Ailesi’nin küçük evladı, göbek adı da Mümin Aksoy’u hatırlatması için ailece ‘Mümin‘ ismini taşımasına karar verilen Yeni Asır Gazetesi grafikeri merhum sevgili dostum, kardeşim Orhan Aksoy, bir gün elinde koca bir plastik torbayla geldi ve babası Osmanzâde Saruhan Aksoy’dan ona intikal eden paha biçilmez belgeleri bana armağan etti. O an kalbim duracak gibi olmuştu. Ve bana vasiyet ederek: ‘Bu hikâyeyi gerçek olarak ancak sen yazacaksın, böylece dayımın ruhu şad olur‘ dedi.

Çetinoğlu: Gâvur Mümin’in gerçek hayat hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?

Aksoy: Osmanzade Orhan Aksoy’dan edindiğim gerçek belgelerin ışığında, daha ileriki aşamalarda Gavur Mümin’i devlet katında araştırmak çok uzun yıllarımı aldı…

Yakında yayınlanacak olan 700 sayfalık ‘Gâvur Mümin’in Hayat Hikâyesi‘ isimli kitabımdan kısa bir bölümünü anlatabilirim. Bu bölümde Gâvur Mümin’in Türk İstiklal Savaşı ile sınırladığım hayatı yer alıyor. Cumhuriyet döneminde yaptığı büyük vatan hizmetlerinin, sır olarak kalması gerekiyor. Cumhuriyet dönemindeki hizmetleri, Millî Mücadele’deki hizmetlerinden kat kat önemli ve değerlidir. Fakat onlar,  ‘devlet ve millet sırrı’ olarak sonsuza kadar gizli kalacaktır.

Çetinoğlu: Neden?

Aksoy: Çünkü hem kendisi hem de devlet geleneğimiz,  bu bölümün ‘millî sır’ olarak kalmasını uygun görmüştür.

Bu bakımdan magazinci basın ve kolaycı akademik araştırmacılar ‘Bu kahraman kişinin niçin askerî arşivlerde kaydı yok’ diye şikâyet etmektedirler. Evet! Ciddî manada kaydı yoktur ve varsa da asla açıklanmayacaktır. Çünkü bu adam, ‘Gâvur‘ lakaplı inanılmaz kişi, hem Osmanlı rütbesiyle, hem kuruluş safhasındaki yeni Türk Devleti rütbesiyle, hem de cumhuriyet dönemi rütbesi ile muhteşem gizli görevler üstlenmiştir. İsmi, magazin haberleri, hayalî sinema ve televizyon dizileri ve kolaycı akademik tezlerle piyasaya sürülemez. Çünkü vatan hizmeti, reklam malzemesi olarak kullanılamaz.  Benim bu konudaki son sözüm budur!

Bu arada Gâvur Mümin’i eldeki bilgilerle defalarca topluma tanıtmak için yazılar yazmış olan benim gibi alaylı tarihçi olan gazeteci yazar Ergun Hiçyılmaz ağabeyime ve Gâvur Mümin romanını yazmış olan hemşehrim Erdoğan Baysal’a sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Gâvur Mümin konusunda, yıllar süren araştırmalarımda bana yardım eden, gizli kozmik bilgilere ulaşmamı sağlayan Genel Kurmay, Kara Kuvvetleri personeli olarak, ‘Mustafa Kemal’in askerleri’ olan bütün muvazzaf ve emekli asker dostlarıma da şükranım sonsuzdur. Şeref sözü verdiğim üzere isimlerini kalbime gömdüm.

Çetinoğlu: Gâvur Mümin’i kısaca nasıl târif edersiniz?

Aksoy: O, bütün cephelerde çarpışmış bir vatansever-kahraman subaydır.

Çetinoğlu: Hayat hikâyesini dinlemeye başlayabiliriz zannederim…

Aksoy: Evet… Osmanzade İbrahim Bey’in oğlu olan Mustafa Mümin (Aksoy), 1892 yılında İzmir’de doğdu.

1911 yılında Beylerbeyi Yedek Subay Okulu’nu bitirip, meslek olarak asker ocağını seçti. Trablusgarp Savaşı’nda 6.Tümen, 16. Piyade Alayı, 1. Bölük Takım Komutanlığında bulundu. Balkan Savaşı’nda Çatalca Savunma Hattı’nda görev yaptı, Edirne’nin geri alınmasında bulundu.

Cemal Paşa Komutasındaki 4. Kolordu’nun Süveyş Kanalı’na yaptığı harekâta katıldı. Çanakkale Savaşı’nda Seddülbahir muharebelerinde görev aldı.  Çanakkale savaşında üsteğmendi. 1917 yılında 17. Kolordu Komutanlığı emrine tayin edildi. 1 Mart 1919 tarihli emirle İzmir Jandarma Alay Komutanlığı emrine verildi. Böylece jandarma sınıfına geçmiş oldu. Bu görevi Mart 1920 tarihine kadar devam etti. Yer altı faaliyetlerine geçeceği için disiplinsizlikler yaptı ve jandarma subaylığından kaydı silindi.

Çetinoğlu: Casusluk yaparken yakalandığında resmî sıfatlarının ortaya çıkması mahzurlu görüldüğünden mi?

Aksoy: Tam bir vatan haini portresi çizmesi için bu yönde tedbir alındı ve askeriyeden tart edildi. İzmir çarşılarında dolanırken halk yüzüne tükürürmüş. Hiç istifini bozmayan Gâvur Mümin yoluna devam edermiş. Daha sonra bir tenha köşede ‘Allahım bana daha çok tükürük ihsan et. Et ki, rolümü daha iyi oynayayım‘ diye dua edermiş. Aile fertleri bu konuyu ısrarla hep çevresine anlattığını belirttiler.

Çetinoğlu: Sonra neler oldu?

Aksoy: 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’de Yunan işgali başlayınca Jandarma Yüzbaşısı Mümin, Padişah Vahdettin ve İstanbul Hükümeti’ne bağlı bir eski subay görünümünde Yunan işgal komutanlığı ile yakın ilişkiye girdi. İşbirlikçi bir Osmanlı olarak tanındı. Kendi halkı ona ‘Gâvur Mümin‘ şeklinde küçültücü bir lakabı uygun buldu. Yunan makamlarıyla yakın ilişki içinde olan dayısı İzmir Belediye Başkanı Hacı Hasan Paşa’nın varlığı, Mümin Bey’in Yunan çevrelerine sızmasına imkân tanıdı. Oysa Ankara’daki Millî Mücadele cephesinin, hatta bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın özel istihbarat elemanıydı.

Çetinoğlu: Yunanlılar, onun ‘istihbarat elemanı‘ olduğunu öğrendikleri için mi kendisine esir statüsüne göre muamele ettiler?

Aksoy: Herhalde öyle… Takası da düşünmüş olabilirler, idamı da düşünmüş olabilirler. Neden yaşattıkları konusunda rivayetler vardır. Gazi Paşa’nın Mümin Efendi’nin öldürülmemesi için el altından ricacı olduğu da söylenir. Ancak bu söylentinin aslı ve belgesi var mıdır, pek kestiremiyorum. Bu konuda elle tutulur bir kayda rastlamadım.

Çetinoğlu: Daha sonra da Yunan Başkumandanı Trikopis ile takas edilmiş…

Yaşar Aksoy: Mümin Bey, çok uzun bir süre akıl almaz bir faaliyet içinde kendine bağlı küçük ama etkisi güçlü bir istihbarat ağını da yöneterek çok önemli görevler üstlendi. İstiklal Savaşı’nın son döneminde Konya Delibaş İsyanı asilerinden Bozkırlı Hacı Mustafa’nın oğlu Hacı Halil Fuat’ın ihbarı üzerine Yunan istihbaratı tarafından fark edilen Mümin Bey, tevkif edilerek idam talebi ile Yunan Askerî Mahkemesi’ne çıkarıldı. İdama mahkûm edildi.

Ancak Türk makamlarının elinde bulunan Yunanlı esirlerin akıbeti gündeme gelince ölünceye kadar cezaevinde kalması kararlaştırıldı. Atina’ya götürüldü. Mora yarımadasının güney doğusunda bulunan Palamadis Zındanı’na, sonra Atina yakınında Palis Strataus Hapishanesi’ne atıldı.

Türk-Yunan esir değişimi sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın emri ile bir yıldır esir tutulan Yunan Orduları Başkumandanı Trikopis ile değiştirildi.

Çetinoğlu: Esaretten kurtulduktan sonra…

Aksoy: 5 Nisan 1923’de hürriyetine kavuşan ve doğduğu şehir olan İzmir’e geri dönen Mümin Bey, yetkili makamlarca resmen sorgulandı ve istihbarat elemanı olduğunu hukuken ispatladı. Rütbesi ve jandarma subaylığı görevi iade edildi. Eylül1925 – Ocak 1926 arasında İzmir İl Jandarma Komutanlığı’nda görev yaptı. 1 Mart 1921’den itibaren yüzbaşılığa, 30 Ağustos 1923’te binbaşılığa, 30 Ağustos 1942’de yarbaylığa, 30 Ağustos 1946’da Albaylık rütbesine yükseltildi. Uzun süre Doğu illerinde görev yaptı.

4. dereceden Mecidiye Nişanı, Çanakkale Harp Madalyası, Kafkas Cephesi Kılıçlı Liyakat Madalyası ve İstiklal Madalyası sahibiydi.

Çetinoğlu: Buna rağmen hayatı, sır örtüsü altında kalmış…

Aksoy: Evet… Gizli faaliyetleri dilden dile anlatıldığı için bir şehir efsanesi olarak ‘Gâvur Mümin‘  ismi ile meşhur oldu.  Ama gerçek hayatı hep sır örtüsünün altında gizlendi. Yeğeni ünlü yazar Naci Sadullah Danış,  ünlü romancı Samim Kocagöz, ünlü yazar Attila İlhan ve gazeteci-araştırmacı yazar olarak benim tarafımdan, uzun yıllar boyunca Gavur Mümin’den bir efsanevî şahsiyet olarak söz edildi.

Cumhuriyetin erken döneminde özellikle doğu isyanlarında çok önemli görevler üstlendi, ancak bu çalışmaları da daima bilinmezlikler içinde kapalı kaldı. Hiç evlenmedi. 24 Ocak 1948’de vefat etti. Mirasçısı yoktu. Kız kardeşi İhsan Hanım’a 3500 lira ödendi ama maaş bağlanmadı. Madalya ve takdirname beratları, askerlik belgeleri, bütün yayınlanmamış hatıraları, ismini taşıdığı ikinci kuşak yeğeni basın grafikeri rahmetli Mümin Orhan Aksoy tarafından, iyi ki bana teslim edildi. Ben de Gâvur Mümin’i çok yakından tanıyan birinci kuşak yeğenleri olan rahmetli Saruhan Aksoy, rahmetli Ferhunde Aksoy ve Millî Futbolcu rahmetli Lütfü Aksoy ile günler süren sözlü tarih çalışmaları yaparak bu gizli kahramanın sırlarını aydınlattım.

Çetinoğlu: Elinize, yüreğinize sağlık. Ölümü nasıl oldu?

Aksoy: Albay Mümin’in anlamlı hayatından kesitler içeren ölüm ilanı, 25 Ocak 1948 tarihinde İzmir’de yayınlanan ‘Demokrat’ isimli mahallî gazetede imzasız yer aldı. İlanı ‘Eski dost‘ imzasıyla akrabası yazar ve gazeteci Naci Sadullah yazmıştı.

 

Çetinoğlu: Kendisi mi söyledi?

 

Aksoy: Evet kendisi söyledi.

 

Çetinoğlu: Elinizdeki, zannederim, sözünü ettiğiniz ilan… Okur musunuz?

Aksoy: Okuyayım:

Mümin Aksoy (Bir dost)

O, işte adı üstünde bu yurdun soyu sopu ile, ap ak bir evladıydı…

Şimdi önümde bir resmi var ki, Kafkas Cephesi’nde çekilmiştir.

Şimdi önümde bir resmi var ki, Çanakkale Cephesi’nde çekilmiştir.

Şimdi önümde bir resmi var ki, Sakarya Cephesi’nde çekilmiştir.

Şimdi önümde bir resmi var ki, bu resminde o, rütbeleri düşmanlar tarafından sökülmüş, hırpanîleşmiş bir zabit esvabının içinde ve bir Yunan zindanında mahpusken çekilmiştir. Fakat bu hırpanî kılıklı esir zabitin halinde, duruşunda, bakışında, Kafkas cephesinde ‘İkinci Mülazım’, Çanakkale cephesinde ‘Birinci Mülazım’ olarak ve Sakarya cephesinde ‘Yüzbaşı’ olarak kahramanlara kumanda ettiği günlerin haysiyet şeref, gurur ve vakarından hiç bir şey eksilmemiştir.

 

Ve şimdi önümden bir tabut geçmektedir ki, içinde yine o vardır.

O, yani bu memleketin ‘Mümin’ ve ‘Aksoy’lu evladı…

 

Çetinoğlu: Allah (cc) rahmet eylesin. Nurlar içinde yatsın…

Aksoy: Âmin.

YAŞAR AKSOY:

1947 yılında İzmir Karşıyaka semtinde doğdu. 1971’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Yüksek Kimya Mühendisi, 1976’da Ege Üniversitesi’nden Yüksek Endüstri Mühendisi olarak mezun oldu.

 

Mühendislik mesleğinin yanı sıra 1965’ten itibaren, İstanbul’da Akşam gazetesi ve Türk Yolu dergisi, Demokrat İzmir gazetesi (10 yıl), Yeni Asır gazetesi (22 yıl), Star gazetesinde (1 yıl) ve Hürriyet gazetesinde (8 yıl), sanat muhabiri, kültür sanat yönetmeni, araştırmacı, köşe yazarı olarak çalıştı.  ‘Ege’de Zaman’ isimli tam sayfa sanat, kültür ve tarih yazılarıyla tanındı.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi’nde ‘İktisadî Devrim Tarihi dersleri verdi. Uluslararası İzmir Araştırmaları Merkezi‘ni kurdu ve genel yönetmenliğini yaptı. İzmir Ödülleri‘ni ilk defa oluşturdu. İzmir Kültür Gezileri’ni ilk defa başlattı. İzmir Akademisi kurmaya dönük İzmir Seminerleri’ni ilk defa tertip etti. Sayısız kurumda ilk defa İzmir Konferansları‘nı sundu. 1919’da Yunan işgaline karşı ilk kurşunu atan kahramanı topluma tanıtmak için Hasan Tahsin’i Yaşatma Derneği‘ni kurdu ve başkanlığını yaptı. Hasan Tahsin’in anıtının İzmir’e dikilmesinde ön planda rol aldı. Millî Mücadele üzerine TRT’de bir çok programa konuşmacı, araştırmacı ve danışman olarak imza attı. Yıllarca TRT radyolarında kültür ve tarih üzerine sohbetler düzenledi.

 

İzmir Tarihi ve Ege Kültürü‘ üzerine bir çok kitapları, sayısız yazıları, araştırmaları, yıllarca süren seri konferansları; yurtdışında Paris’te, Yunanistan’da, İsrail’de, ABD’de İzmir’i şahsî sergileri, konferansları, panelleri ile tanıtım çalışmaları sebebiyle, 12 Haziran 1997 günü Karşıyaka Belediyesi tarafından Karşıyaka’da Bahariye Mahallesi’nde çocukluğunun geçtiği 1850 numaralı sokağa (Lise Yolu) törenle ismi verildi.

 

Yine, Konak Belediyesi tarafından da,  28 Mart 1997 günü İzmir-Asansör Parkı’na törenle ismi verildi. Bu isim verilme törenleri 50 yaşında iken gerçekleşti.

 

Türk Arkeolojisi’nin simge ismi Ord. Prof. Ekrem Akurgal, kendisinden ‘Ege Kültürünü Dirilten Yazar‘ diye söz etti. Bazı resmî ve özel okullarda daimi ‘Yaşar Aksoy Köşeleri‘ yapıldı.

 

Yazarlığının 40.Yılı sebebiyle Konak Belediyesi tarafından Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde, 28 Nisan 2011 tarihinde ‘Ustaya Saygı‘ töreni ile taltif edildi.

 

2012 TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’nın ‘Onur Konuğu‘ seçildi. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve Doğan Hızlan ile birlikte kitap fuarını açtı.

 

40 yıl içinde çeşitli zamanlarda birçok armağan kazandı. Yayınlanmış 40 kitabı vardır. Devamlı Basın Kartı sahibidir. İzmir’in Çeşme ilçesinde ve İstanbul’da yaşıyor. Bir kızı, 3 erkek torunu var.

 

Son olarak 2015 yılında ‘Ermeni Komşum (Soykırım İddiaları ve Barış Yolu) ile ‘Kıbrıs Direnişi ve Çözüm‘ (Darbeci Nikos Sampson’un Anıları ve Kıbrıs Gerçeği) isimli kitapları yayınlandı.

 

Kimlik Dezenformasyonu ve Toplumun Yeniden Yapılanması – I

Türkiye’de kimlik sosyolojik değil psikosomatik algıdır. En çok da siyasi partiler, spor kulüpleri, şehir ve semt aidiyetleri ile sülâle birlikleri üzerinden gider. Millet, ümmet ve insanlık gibi geniş plakalar ise ancak diş dolgusu kadar iş görürler. Fakat geniş kesimler için kamuflajı en çok da bu alandan tedarik edilir.

Kendini kıymetsiz bilen bir kısım, terapi vaziyetinde toplanarak din gibi mühim bir değer üzerinden kıymetlenme yoluna gittiler. Aynen halı sahalarda formanın üstüne giyilen yeşil yelekler gibiydi, giyen başka bir dünyaya ışınlanıyordu.

Zamanla yelekle tanımlamanın yüksek getirisi alttaki kıyafetten karaktere kadar birçok şeyi unutturdu. Yeşili bir kimlik yapıp hem ticarete hem siyasete soktular; her iki alanda kârlar maksimum düzeyde idi. Ve dinin değeri altı üstü bir renkten ibaret zannedildi.

Başka bir halı sahada başka bir yelek modeli üzerinden başka bir takım oluşmadaydı. Milliyet, sarı olsun. Onu giymekle saygınlık kazandığını düşünen sıradan insanların gurup terapisi o kadar etkiliydi ki yelekten önceki zamanları zihinlerde adeta sıfırlamıştı.

Bir başka yerde, bir başka yelek: pembe. Sosyallik ve toplumsallık kavramları artık bir halı saha takımının maskotuydu, renk ayrımıydı. Klasik bir tribün sloganı ve ‘çak‘ yapmaktan öte bir anlamı yoktu. Veya ötekilerin berisinde olmaktan başka bir tanımlaması.

Necisin? İslamcıyım, Müslümanım. Barışın ve esenliğin temsilcisi misin? Hayır! Doğru ve güvenilir misin? Nein! Elinden – dilinden çevrendekiler zarar görür mü? He! Zulme ve haksızlığa karşı duruşun ne? Hiç! Çıkarına düşkünlüğün ve menfaatperestliğin nasıl? Âlâ! Bir yeleğe gizlenip defolarını deri gibi dökmektesin hâlâ.

Necisin? Milliyetçiyim, ülkücüyüm. Milletinin ihtiyaç sahipleriyle aran nasıl? Yok! Türk insanıyla problem yaşadın mı? Çok! Ülkün ne? Yükselmek. Nereye? Tepeye! Hangi tepeye? Everest! Milletinin diğer fertlerine ne dersin? Rest! Bir türkü daha? Ha a!

Necisin? Sosyalim, demokratım. Ne zaman? Seçim zamanı. Ne kadar? İncir çekirdeği. Bak; garibanlar, ezilenler? Güneş gözlüğümden gözükmüyor. Cehalete karşı savaş? Ben söverim arkadaş! Rahatladın mı? Hııı! Ebenin hoşafı!

Necisin? Liberal. Özgürlükle aran nasıl? Tanışmıyoruz. Toplumsal akıl? Konuşmuyoruz. Para-pul? Allah, Allah, Allah…

Necisin? Atatürkçü. Atatürk milleti nasıl harekete geçirdi? Rozet takarak. Kurtuluş Savaşını nasıl kazandı? Mum yakarak. Ya sonrası? Estarabim, estarabim; sağdan – soldan estarabim!.

Çözümçözümleme: İdeoljiler kılıf, partiler geçimlik, vaziyetler de kimlik olmuş. Değerler, kavramlar araç; erimler, varımlar amaç kılınmış. Teşkilatlar, organizasyonlar atış mevzisi; makamlar, rütbeler savaş mermisi.

Milletin için ürettiğin kadar milletseversin. Müslümanlık demeden Müslümanlık yapmak. Ahlakın kadar Müslümansın, faydalı işlerin kadar mü’min. Solculuk oynamadan sosyalistlik yapmak. Sosyal adalet için varsan yok değilsin.

Senden etrafa özgürlük esintileri yayılıyorsa liberal, Atatürkvari bir azim ve kararlılık içindeysen Atatürkçü, insanlık için yaşıyor ve yaşatabiliyorsan hümanist, paylaşabiliyorsan zengin, kendinle hesaplaşabiliyorsan cesur, alttan alabiliyorsan yüksek, yaratılanlarla barışıksan meşhur, dost biriktirmişsen kazançlı sayılırsın.

İdeolojiler hakikatte vardı fakat belki de Türkiye’de hiç olmadı. Referandum dâhil son yaşadıklarımız aslında tam bir turnusol kâğıdı. Bu saatten sonra kafalarımızı resetleyerek ilke demekten, etik demekten, hukukun üstünlüğü demekten, demokratik kazanımlar demekten, hak ve özgürlükler demekten, gelir dağılımında eşitlik demeden, herkes için onurlu bir hayat standardı demekten ve farklılıklarımızı zenginlik bilip farklı fikirlerle sinerji üretmekten başka bir çıkışımız gözükmüyor.

 

Kime Güvenelim?

“Muhtar anamı kaçırdı duy babo duy duy /Aşık Mahzuni Şerif”

Herşeyden önce bir toplumun içi boşaltılmış değerlerle yaşayabileceğine sizler inanıyormusunuz?

Milletleri ayakta tutan kutsal değerler vardır. Türk Milletinin de en büyük hasletleri; Türklüğü ve İslam’ı aynı bedende bütünleştirmiş, komşusu açken tok yatmayan, yalan söylemeyen, başkasının hakkını çalmayan, mert, cesur, her zaman zayıfları ve küçükleri koruyan onlardan yana arka çıkan, güzel ahlak sahibi olmak gibi özellikleri olan bir milletiz, daha doğrusu Türk Milletiyiz!

Bizler bugünlere böyle geldik böyle bildik ve böyle yaşadık. Bu yaşadıklarımızdan ve öğrendiklerimizin doğruluğundan da asla şüphemiz yoktur.

Ama görüyoruz ki, kutsal bildiğimiz değerlerin içi birer birer boşaltılıyor ve hızla inandıklarımıza değil, yaşadıklarımıza inanmaya doğru gidiyoruz. İslamı yaşamak yerine bol bol islamcılık yapıyoruz, ahlak anlayışımızı sadece yorgan altı ile sınırladık. Olaylar algı metoduyla tekrarlana tekrarlana manupile ediliyor, toplum bu yanlışlara inanmaya zorlanıyor.

Son yıllarda her seçimden sonra kavga dövüş ve münakaşaların sebebi onun içindir, fiili duruma yasal kılıf uyduranlara karşı verilen inancın ve mücadelenin kavgasıdır bu kavga. Adaletin ve empatinin olmadığı her yerde bu kavgaların sonu gelmez ve Allah korusun iç savaşın başlamasına neden olur.

16 Nisan Pazar günü bir referandum oylaması gerçekleştirdik. Daha oy sayımı tamamlanmadan Başbakan ve Cumhurbaşkanının “Balkon Konuşmaları”na çıkmaları ne kadar doğru? %51,4’ün heyecanını yatıştırayım onları kazandığımız zaferle! müjdeliyeyim derken %48,6’yı da yanınıza çekip gönüllerini almak varken husumetlerini kazanmak, birlik ve beraberliğimize ayrışmadan başka ne fayda sağlar? Kaldıki sandıklardan mühürsüz zarflar çıkmışken, Muğla’da oturanların oyları Urfa’da kullanılmışken; Türk milletinin tek sığınağı, tek güvencesi YSK olması gerekirken ama bu YSK, anayasada yazılı kanunu görmezden geliyorsa ortada bir kanunsuzluk var demektir. En azından bu kanunsuzluğu bir hukuk adamı yapıyorsa Yapılan seçimin adil oluşundan ve hakkaniyetinden söz etmek mümkünmü? En azından 550 Parlamenter’in çıkarmış olduğu kanunu yok saymak o parlamentoya hakaret sayılmazmı?

Yazımızın başında Türk Milletinin değerlerinden, hasletlerinden söz ettik. İktidar partisi genel başkan yardımcılarından birisi: “Bizim evet oylarımız çalınmış olabilir” diyorsa bu ülkede güvenden, güzel ahlâktan kutsal değerlerden söz edilebilirmi, nasıl güven duyacağız birbirimize?

Saygılarımla.

 

Günçiçek

0

Sus/ma Günçiçek
Say ki,
Gökkuşağı harelenmiş başında
Say ki,
Tutmuşsun bütün renkleri, yere düşmeden
Say ki,
Gün doğumuna koşumlanmış tüm atlar
Sen, bin yılları koyup heybene
En onulmaz yaralarına tuz basıp
Uçuyorsun
Ardında rüzgar
Sen, karlı dağların çılgın kızı
Şimdi yeşerme zamanı…

Adil Değil, Dürüst Olmayabilir Ama “Meşru”

16 Nisan’da yapılan halkoylamasının ADİL olmadığı konusunda hemen herkes mutabık. Dürüst olmadığına dair geniş bir kanaat var. Fakat “evet” cephesi tereddütsüz “MEŞRU” kabul ediyor.

Geçen haftaki yazımda fiili durumu yani siyasetin hukuk sistemi üzerindeki hâkimiyetini ve YSK kararlarının bağlayıcılığını hesap ederek “referandumun iptali” gibi bir sonuca ulaşılabileceğini öngörmediğimi ifade ettim.

Ancak sadece tarihe not düşmek gibi bir sonucu olsa da, CHP’nin hukuk zeminindeki itirazlarını önemli ve değerli buluyorum.

“Evet” kampanyasının OHAL yetkileri, devlet imkânları kullanılarak, baskı yapılarak, orantısız bir güç kullanımı ile yapılmasına hiç kimse adil diyemez. Ben de referandum kampanyasının asla adil olmadığına inanıyorum. YSK kararını da hukuki bulmuyorum.

Üstelik oy verme ve sayma işlemlerinin dürüst olmadığına dair kuvvetli şüpheler var. Bu şüpheler ortadan kaldırılmadıkça referandum sunucunun meşruiyetinin şaibeli olacağından endişe ediyorum.

Çünkü şaibeli seçimler (mesela 1946 seçimleri) millet hafızasında silinmeyen travmatik izler bırakır. Dileğim şaibe iddialarını oluşturan bütün şüphelerin bertaraf edilmesidir.

**************************************

Prof. Dr. Kemal Gözler’in Hukuki Değerlendirmesi

Referandumda en çok tartışılan konu, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) oy verme işlemleri bitmek üzereyken aldığı karar.

“Sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulası ve zarfların dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerli sayılmasına” şeklindeki YSK kararı seçimlerin “dürüst” yapıldığı konusunda şüphelere yol açtı.

İddialara göre bu şekilde (mühürsüz) 2,5 milyon civarında oy kullanılmıştı. Bu da halkoylamasının açıklananın tam tersi bir oranla sonuçlanmış olabileceğini yani “hayır” oylarının yüzde 50’yi geçmesi ve “Cumhurbaşkanlığı Sisteminin” kabul edilmemiş olabileceğini göstermekteydi.

Bu konuda benim bir hukukçu olarak kanaatim, ülkemizin en yetkin Anayasa hukukçularından Prof. Dr. Kemal Gözler‘in, aşağıda özetlediğim, http://www.anayasa.gen.tr/muhursuz.html deki değerlendirmesiyle örtüşüyor:

  • Hangi Hukuk Kuralı Uygulanacak?

YSK’nın kararında tartışılan teknik mesele şundan ibarettir: Mühürsüz pusulayla kullanılan oyun geçerliliği sorununa hangi hukuk kuralları uygulanacaktır?

Sorusunun kanımızca basit bir cevabı vardır. Sorunun çözümünde kullanılacak tek bir kural vardır ve bu kural da 26 Nisan 1961 tarih ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 8 Nisan 2010 tarih ve 5980 sayılı Kanunla değiştirilmiş 101’inci maddesinde bulunmaktadır. Bu maddede aynen şöyle denmektedir:

“Madde 101 – Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan, … oy pusulaları geçerli değildir”.

Bizim için mesele bundan ibarettir. Hukuken daha fazla bir şeyi tartışmaya gerek yoktur.

Kanunun hükmü açıksa, yorum yapılmaz. Mecellenin dediği gibi “tasrih mukabelesinde delalete itibar yoktur” (m.13) ve “mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur” (m.14).

Hepsi bu!

  • YSK Kanun Hükmünü Uygulamak Zorundadır

YSK’nın bir kanun hükmünü, iptal etme veya onu ihmal etme gibi bir hak ve yetkisi asla ve kat’a yoktur.

YSK, kendisi tarafından Anayasaya aykırı görülen kanun hükümleriyle de bağlıdır. Anayasa Mahkemesi, 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesi hükmünü iptal etmedikçe, bu Kanun hükmü yürürlüktedir ve bağlayıcıdır. YSK bu Kanun hükmünü uygulamak zorundadır.

  • YSK Yerindelik Denetimi Yapamaz

YSK açıklamasına göre, “Sandık kurullarının hatası yüzünden seçmenin oyunun heba olmasını” YSK yerinde görmemiştir. Bu bir “yerindelik denetimi” demektir.

Hukuk kurallarına göre ulaşılan sonucun iyi mi kötü mü, topluma yararlı mı, zararlı mı olduğu hukukun sorunu değildir. Hâkimler, yerindelik denetimi yapmazlar; hukukîlik denetimi yaparlar.

Nitekim Anayasamızın 125’inci maddesi hâkimlerin yerindelik denetimi yapmasını açıkça yasaklamaktadır.

  • Emsal Kararlar

YSK’nın emsal olarak gösterdiği kararlar, 2010 öncesi (yani Meclis’te kanuna “mühür şartı” konulmasından önceki) kararlardır. Kaldı ki eskiden beri benzer kararlar vermiş olması da bu kararın doğru olduğunu göstermez.

Zira hukuka aykırı bir eski karar hiçbir zaman içtihat teşkil etmez. Suimisal emsal olmaz. Kanunun açık hükmü karşısında, bir yargı merciinin eski kararının hiçbir emsal değeri olamaz.

  • 20 Milyon Fazla Filigranlı Oy Pusulası

YSK’nın oy pusulalarının filigranlı olmasının yeterli güvenceyi sağladığı iddiası da doğru değildir. Çünkü 75 milyon filigranlı oy pusulası bastırılmıştır. Yani seçmen sayısından 20 milyon fazla.

Bu fazla oy pusuları, kötü niyetli insanların eline geçerse pekâlâ bunlar hileli oy verilmesinde kullanılabilir. Hileli oy kullanmak için dışarıda oy pusulası bastırmaya gerek yoktur. Fazla bastırılmış oy pusuları kullanılarak da hileli oy kullanılabilir. Bu tür pusulalarla hileli oy kullanılıp kullanılmadığı, filigranın kontrolüyle değil,  ancak sandık kurulunun mührüyle anlaşılır.

  • YSK Genelgesinde de Mühür Şartı Vardı

İlave edelim ki, mühür şartını, sadece 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesi değil, aynı zamanda YSK’nın kendisi de getirmiştir. Zira YSK’nın 14 Şubat 2017 tarih ve 2017/97 sayılı kararı ile kabul edilen “Sandık Kurullarının Oluşumu, Görev ve Yetkilerini Gösterir 135/I Sayılı Genelge“nin 43/c maddesinde de “arkasında sandık kurulu mührü olmayan birleşik oy pusulalarının geçerli olmayacağı” belirtilmiştir.

Özetle, YSK’nın kararı açıkça hukuka ve kanuna aykırıdır. Ancak bu kararın geçerli ve bağlayıcı olup olmadığı ayrı bir meseledir.

Bu konuyu da Perşembe günü yayımlanacak yazımda değerlendireceğim.

********************************************

Okuyucularıma…

On yıldan beri haftada bir köşe yazısı yazıyorum. Bu haftadan itibaren Gazetemizin sahibi ve Başyazarı Sayın Tanzer Ünal’ın ricasıyla, haftada iki gün sizlerle birlikte olacağım. Salı günlerine ilaveten, Perşembe günleri de yazılarımla duygu ve düşüncelerimi sizlerle paylaşabileceğim için mutluyum.

 

Ermeni Meselemizi Anlamadık…

“Bugün 24 Nisan, Ermeni Meselesi ile ilgili bazı şeyleri yeniden hatırlamanın zorunlu olduğuna inanıyorum”

Türklerin memleketi Türkiye’de ve diğer Türk yurtlarında, Türk Milletinin karşı karşıya olduğu önemli meseleleri vardır. Bunlar hem sayıca çok hem de büyük yoğunluklarda olduğu için başımızı kaldırıp nefes almamız pek mümkün değildir. Zaten öyle olması da istenilmektedir…

Bu önemli meseleler, Atatürk’ün 1919’da dediklerinden anladığımız üzere; zamanın kapitalist, emperyalistleri ile günümüz küreselcilerinin, isteği ve ısrarı üzerine, devamlı olarak önümüze getirilmektedir. Bunlardan biri de; Ermenilerle yaratılmış olan sorundur.

Ancak bu meselelerin, Türk Milletine karşı bir koz olarak kullanılmasının en önemli sebebi, Türk topraklarına el konulmak istenmesidir. Bu nedenle, sorunlar önümüze, Kürt, Ermeni, Süryani, Rum vs. gibi adlandırılan meselelerle getirilmektedir.

Küresel güçlerin arkasındaki Haçlı zihniyetinin, Türklere karşı hristiyan ve müslüman olsa da etnik azınlıkları kullanma arzusu, yüzyıllardır hep ete kemiğe bürünmüştür.

Ermeniler, Türklerin zaafiyete dönüşmüş olan güven duygusu hakkında, şu kanaate sahiptirler: “Türklerin güven ve iyi niyetini bir kez bile kazanacak olursan, onlar sana tüm varlığıyla bağlanır. Çünkü onlarda değer verme gücü vardır.”

Aslında bu güzel değer; günümüzdeki gelişmelere de bakacak olursak, Türk Milleti aleyhine ağır sonuçlar doğurmaya devam etmektedir.

Türk yurdunda yaşayan Ermeniler, ülkeye bağlılıklarını yaptıkları işlerle gösterip ve kendilerine verilen işleri başarı ile bitirince, Osmanlı – Türk Devleti bu sadık vatandaşlarını sevmiş ve onları diğer tebasından daha çok kayırmıştır. Ermenilerde bu güveni Türklerin aleyhine kullanmıştır.

Tarihte yaşanmış birçok olay, bir Türk devleti olan Osmanlı’nın ve hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin; meselenin önemini kavrayamadığını bize gösteriyor. Böyle olunca, sıradan vatandaşında meseleyi anlaması ve tedbir alması imkânsızlaşmış oluyor.

Rahmetli büyükelçi Gündüz Aktan “Açık Kriptolar” adlı kitabında, 1973 yılında ABD’nin Los Angeles şehrinde, Asala Ermeni Terör Örgütü’nün eylemleri başlayıncaya ve bu olayda, Dışişleri Bakanlığından oda arkadaşı Bahadır Demir şehit oluncaya kadar, Mülkiye mezunu olmasına ve on yıllık bakanlık tecrübesine rağmen, Ermeni meselesinden haberdar olmadığını ifade eder. Keza bu konuda çalışan Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’da “Bu tarihe değin, Türkiye’nin Ermeni Sorunu’na ilişkin ne kapsamlı bir bilgisi, ne de buna bağlı bir çalışması vardır.” demektedir. Bu durum aslında, Türk tarafının içinde bulunduğu durumun bir özetidir!..

Türkiye’de bugün, bütün rahatsızlıklara rağmen nispi bir huzur ve güven ortamı varsa, bu yakın geçmişte taraflara bedeli acı ile ödetilmiş tehcir ve göçler nedeni iledir.

Açık konuşalım; bugün pkk terörünün arkasında bile Ermeniliğini korumuş ve kendini gizlemişlerin yoğun bir desteği vardır. Suriye ve Irak’ta yaşayan Ermenilerin, pkk saflarında Türkiye’ye ve Türk Milletine karşı adına “terör” dediğimiz bir intikam savaşı yürüttüğü aşikârdır. Buna Rusların desteği ve ABD, İngiltere, AB’nin suskunluğu ile gerçekleşen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinin işgali ve Hocalı Soykırımı’nı da ekleyebiliriz.

Gelişmelere Türk Milleti açısından bakarsak, Osmanlı – Türk Devleti; ülkesine ihanet eden ve küresel güçlerce kullanılan Ermenileri tehcir etmede, vatandaşlarının can, mal ve namus güvenliği ile devletinin bekasını korumak açısından son derece haklıdır. Bir devlet niçin böyle bir tedbir aldı diye suçlanamaz… Anlaşılan o durki; Ermenilerin ve destekçilerinin yaptıklarından sonra elde kalan tek çare, “tehcir” olmuştur.

Ama bugün bu tehcir kararı ve tehcir sırasında meydana gelen olaylar, küresel güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından gündeme oturtulup bir “soykırım yalanı” anlatılırken, nedense Ermeni vatandaşların ihanetinden ve Türk Milletinin başına gelenlerden zerrece bahsedilmemektedir.

2015’te, 100. yılı gelen “Ermeni Tehciri” diğer tarihsel olaylar bilinmeden ve anlaşılmadan tek başına değerlendirilemez. 1915 yılından önce “93 Harbi” denilen Osmanlı – Rus Savaşı’nda Müslüman Türklerin başına gelenler, Girit’teki katliamlar, 1912 Balkan Savaşı’nın Türk soykırımı ve sürgün niteliğindeki göçleri ve de diğerleri hep bir bütünün parçalarıdır.

Günümüze de yansıyan “Ermeni Meselesi” 1915’ten önce, 1878 Berlin Kongresi’nde de vardır. Buradan da anlıyoruz ki; bu sorun Osmanlı – Türk İmparatorluğu içindeki diğer ayrılıkçı eylemlerle, aynı özelliği taşıyan ve her aşamada çeşitli kimliklere bürünen dönemsel olaylar bütününün bir parçasıdır. Hatırlayalım ki; 1915 Ermeni Tehciri’nden sonra, İngiliz ve ABD desteğiyle başlayan Yunan İşgali ile Rum tebanın ihaneti ve “Mübadele” ile sonuçlanan bir süreç daha vardır. Mübadele de en az tehcir kadar taraflara acı ve gözyaşı getirmiştir. Ama her nedense daha iş bir “Rum Meselesi” noktasına getirilememiştir. Her halde onunda Türk devletine ve Türk Milletine karşı bir kullanım zamanı vardır!

Türk Milletinin, pek fazla haberdar olmadığı ve halen yeterince önemsemediği bu “Ermeni Meselemiz”; daha 19. yüzyılda ABD, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin gündemindedir. Ermeni Meselemiz, batının gündemine girdiği dönemde, günümüz Ortadoğu’suna ve kısmende Güney Kafkasya’ya resmen egemen olan Osmanlı – Türk İmparatorluğu topraklarında, bir pazar aranmasının ön yatırımı olarak nitelenmelidir. Halen Türkiye Cumhuriyeti toprakları, bu ülkeler için değişik nedenlerle çok değerlidir ve öyleyse “Ermeni Sorunu” sürdürülmelidir… Yapılanda bundan ibarettir.

Günümüzde “Ermeni Meselemiz”; uluslararası kamuoyu ile siyasal hesaplar güden ABD ve AB’li odaklarca, Türkiye’yi aşağılamak ve milli gururumuzu rencide etmek üzere kullanılmaktadır.

Bunun için değişik ülkelerin meclislerinde “sözde Ermeni soykırımını tanıyan yasa”lar kabul edilmekte ve bunları inkâr edenleri hapis etmek gibi hukuki komiklikler icat edilmektedir.

Bizim Türk Milleti olarak bilmemiz icap eden şey şudur: Ermeni Meselemiz, pkk terörü ve bölücülükten, Kıbrıs Sorunundan, Türk – Yunan tartışmalarından, Lazca ve Çerkezce eğitimden, Süryanilerin şikâyetleri ile bunlara benzer şeylerden ayrı düşünülemez. Ve bu konular sadece müsvedde aydınların insafına bırakılamaz. Türk Milletinin her bir ferdi bunları bilmeli ve anlamalıdır. Çünkü Türkiye’de yürütülen ve kara propaganda ile desteklenen zihin ve algı operasyonlarının, bu meselelerle derin ilişkileri vardır. Türk Milleti; 1915 – 2015 denilerek bir yüzyıl kavşağında, önüne getirilecek yapay bir sıkıntıya, şimdiden hazırlanmalı ve tedbir almalıdır.

 

Miraç’ta Bayramdır, 23 Nisan’da Bayramdır! Kutlu Olsunlar.

Bir Müslüman olarak bir kez daha Allah’ın izni ile Peygamber Efendimizin Miraç mucizesini ve bizim için Allah katından getirdiği mübarek hediyeleri idrak ediyoruz.

Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Bu vesile “Miraç Kandil”inizi tebrik ediyor, bu güzel zaman diliminin; size, ailenize, Türk-İslam Âlemi’ne ve insanlığa mutluluk, huzur, refah ve hayırlar getirmesini Yüce Allah’tan dua ile niyaz ediyorum.

 

Bu sene Mübarek Miraç Kandili ile Türk Milletinin egemenliğini vurgulayan “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” aynı güne denk geldi. Bu sebeple iki mutluluğu ve sevinci aynı anda yaşıyoruz.

 

23 Nisan vesilesi ile Türkiye’yi kurarak bizlere emanet eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ü, silah arkadaşlarını, şehitlerimizi, gazilerimizi ve devletimize hizmeti dokunanları rahmetle, minnetle ve hayırla anıyorum. İyi ki, varmışlar yoksa bizim gibi acizlerin elinde bu memleket ne olurdu, tasavvur bile etmek istemiyorum…

 

Tekraren bu iki hadiseyi de tebrik eder, selam ve saygılar sunarım…

 

 

Sosyolog Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile Kütle İletişim Araçlarının Zararlı Yönleri ve KÜLTÜR EMPERYALİZMİ hakkında konuştuk.

İnternet ve çevrimiçi teknolojiler günümüz dünyasının en popüler iletişim araçları olarak günlük hayatın vazgeçilmezleri arasında yerini aldı. Bu teknolojik araçlar özellikle gençler ve üniversite öğrencileri arasında daha da yaygın olarak kullanılmaktadır. Kitle iletişim araçları dediğimiz karmaşık yapı içinde hiç şüphesiz en önemli yeri medya dolduruyor. Günümüz insanları ve özellikle gençleri en çok etki altına alan internet, televizyon, sinema, gazete ve cep telefonu gibi iletişim araçlarıdır. Bu araç ve gereçler ne ölçüde doğru, zamanında ve yerinde kullanılıyorsa insanların beden ve ruh sağlığına faydalı, aksi durumda ise o nispette zararlı olmaktadır.

Oğuz Çetinoğlu: Günümüz insanlarının maruz kaldıkları tehlikeler her geçen artıyor. Sosyolog olarak bu değişimin sebebini nasıl açıklıyorsunuz?

Doç. Dr. Süleyman Doğan: Sosyal yapı içinde fertlerin ilk barınağı hiç şüphesiz ailedir. Aile ise teşkilatlı sosyal yapının ilk basamağıdır. Geçmişte birey üzerinde ailenin tesiri daha fazlaydı. Zamanla ailenin yerini kısmen öğretim-eğitim kurumları aldı. İçinde bulunduğumuz 21.yüzyılda teknolojik âletler bireyin hayatını âdeta şekillendirir oldu. Birey için bugün teknolojik âletler ailenin de okulun da ilerisinde birinci sıraya oturdu. Birinci sıranın ötesinde insanları yönlendiren bir güç hâline geldi.

Batı ülkelerinden farklı olarak Türkiye’de medyada çıkan çoğu haber ve yorumların kurgusu ve sunumu felaket tellallığı şeklindedir. Amerika’da 2001 yılında ikiz kulelere yapılan saldırıda ölen binlerce insandan hiçbirinin görüntüsünü verilmezken, Türk medyası bir kazada ve saldırıda yaralı insanları kanlar içinde görüntülenmekten geri kalmıyor.

Çetinoğlu: İnsanlarımızda saldırgan hareketlerin hissedilir ölçüde arttığını siz de müşâhede ediyorsunuzdur…

Doç. Doğan: Medyada artan şiddet içerikli haber, reklam ve filmler, çocuklar ve gençlerdeki saldırgan davranışları artırmaktadır.  Medya, çocukların hayatında okul eğitimden daha fazla etkili olmaktadır. Mama reklâmları, anne sütü alma oranlarını düşürmekte, reklamlarda çocukların kullanılması bütün ailede psiko-sosyal problemlere yol açabilmektedir. Teknolojinin gelişmesi ile kitle iletişim araçları hayatımızın hemen her alanına girmiş, özellikle genç nüfus üzerinde düşünce ve davranışlara yön veren en etkili araç hâline gelmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, nüfusun yarıdan fazlasını oluşturan 18 yaş altı çocuklarımızın ve gençlerimizin gelişmelerden olumsuz etkilendiğini göstermektedir. Yapılan 3.500’den fazla ilmî araştırmada medyadaki şiddet ile saldırgan davranışlar arasında ilişki olduğu anlaşılmıştır.

Şiddet konusunu medya abartıyor. Toplumun genelinde şiddet ne kadarsa okullarda da o kadar şiddet var. Eğitimcilerin en çok şikâyet ettiği konulardan biri de televizyonlarda yayınlanan şiddet içerikli mafya dizileri. Mafya dizileri şiddeti özendiriyor ve zımnen teşvik ediyor. 3.500 denek üzerinde yapılan bir araştırma çocukların % 15’nin çeşitli suçlara bulaştığını gösteriyor. Daha kaygı verici olan gelişme ise suç işleme yaşının 7 yaşa kadar düşmüş olması. Çocuk Mahkemeleri’nin verilerine göre, 1998-2007 yılları arasında ceza mahkemelerinde açılan davalardaki çocuk sanıkların sayısı çok yakın bir tehlikenin işareti adeta. 10 yıl önce çeşitli ceza mahkemelerinde toplam 67.240 çocuk yargılandı. Ancak aradan geçen yıllarda suç işleyen çocukların sayısı tam iki kat artış gösterdi.

Çetinoğlu: Yetişkinlerin fail olduğu şiddet hareketlerinde ve tecavüz hâdiselerinde de artış var.

Doç. Doğan: Toplumda özellikle de kadınların maruz kaldığı şiddetin, taciz ve tecavüz hâdiselerinin sıradan bir olaymış gibi sunulması, mizah malzemesi yapılması, görmezden gelinmesi ve pornografik uyarıcı eylem gibi kullanılması, doğrudan veya dolaylı olarak kadınlara yönelik şiddet suçunun yaygınlaşmasına ve tasvip görmesine sebep olmaktadır.

Çetinoğlu: Çözüm teklifleriniz vardır…

Doç. Doğan: Televizyonlarda daha çok kişiyi ekran boşuna toplama düşüncesiyle hazırlanmış bazı programlar, kadına yönelik şiddeti özendirmektedir.  Medya kurumlarının, şiddetin ve cinsiyet unsurunun fazla olduğu programlara, reklamlara, dizilere, filmlere, yarışmalara yer vermemeleri, bu konuda sosyal sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekmektedir.

Başbakanlık Aile Kurumu’nun yaptığı araştırmaya göre; hâlen devam eden 14 televizyon dizisinde işlenen tema ‘nikâhsız hayat, zina ve aldatma’ gibi toplumun değerlerini altüst eden filmler döne döne işlenmektedir. Dizi filmlerin gösterimi bir tesadüf değildir! Bu diziler Türk aile yapısını değiştirme ve dönüştürme projesinin önemli bir parçasıdır.

Çetinoğlu: Siber zorbalık‘ olarak adlandırılan yeni bir şiddet olayından bahsediliyor…

Doç. Doğan: Siber zorbalık kavramı ilk defa Kanadalı eğitimci Bill Belsey tarafından ortaya çıkarılmıştır. Milletlerarası literatürde ‘Diğer kişilere zarar vermek maksadıyla, bir şahıs veya grup tarafından, elektronik posta, cep telefonu, çağrı cihazı, kısa mesaj servisi ve web siteleri gibi bilgi ve iletişim teknolojileri vasıtasıyla; kasten, tekrarlayıcı bir şekilde ve düşmanca tutumları destekleyen davranışlar‘ şeklinde tarif edilmektedir.

Siber zorbalıktan en çok zarar görenler çocuklar ve gençlerdir. Türkiye’de 6. 7. ve 8. sınıf öğrencileri arasında yapılan bir araştırmaya göre: Öğrencilerin % 77,5’i hayatında hiç siber zorbalık yapmadığı, % 22,5’inin bir ve daha fazla siber zorbalık yaptığı, % 67,4’ünün siber zorbalığa maruz kalmadığı, % 32,6’sının bir ve daha fazla siber zorbalığa maruz kaldığı tespit edildi. Gothenburg Üniversitesi psikoloji profesörü Ann Frisen ise bu konuda ailelerin önemli bir rol oynadığını ileri sürüyor ve yetişkinlerin internetteki davranışlarına dikkat ederek, çocuklara iyi örnek olmaları gerektiğini söylüyor. Frisen ayrıca ailelerin siber zorbalığa kurban olan çocuklarını suçlamamalarını, onları bu konuda bilinçlendirerek siber zorbalığın önüne geçmeleri gerektiğini vurguluyor.

Çetinoğlu: Televizyonlardaki eğlence programlarının da menfi tesirleri hissediliyor.

Doç. Doğan: Halk yığınlarının ekonomik, sosyal ve siyasi taleplerle homurdanmaya başlamaması için medya onların dikkatini başka yönlere çekmekte ve öfkelerini dindirmek için TV ekranı karşısında lotarya programlarıyla, kısa yoldan zengin olma hayalleriyle, pembe dizilerle, şiddet veya seks filmleriyle oyalanmalarını sağlamaktadır. Düşünmelerine fırsat bırakmamak için gerektiğinde dışardan gelecek tehlikelerle korkutmaktadır. Eğlence programlarının yanı sıra reklamlar da sadece tüketim köleleri üretmekle kalmamakta, bireylerin câhil, sorumsuz, dertsiz, tasasız hödüklere dönüşmesini sağlamaktadır. Reklamlar gerçeklerin toplumdan gizlenmesini kolaylaştırmak gibi bir fonksiyon da icra etmektedir. Bunu sağlayabilmesi için haber programlarının aralarına serpiştirilmekte ve kişinin hâdiselere vukufiyeti konusundaki yeteneksizliğinin artmasına yol açmaktadır. Kitleler haber bültenleri sayesinde habersiz bırakılmakta, pembe diziler sayesinde pembe düşler içinde oyalanmakta, reklamlar sayesinde iyi bir tüketim kölesine dönüşmeleri sağlanmaktadır.

Çetinoğlu: İktisadi, askerî ve siyasi emperyalizm, yerini kültür emperyalizmine bıraktı…

Doç. Doğan: Emperyalizm veya yayılmacılık, ‘bir devletin veya milletin başka devlet veya milletin üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda baskı kurması‘ şeklinde târif ediliyor. ‘Gelişmiş ülkelerin az gelişmiş diğer kültürleri, özellikle kitle iletişim araçlarıyla etkilemesi ve kendine benzetmesi‘ olarak da ifade edilebilir.  Hedefi sömürgeciliği kolaylaştırmaktadır. Kültür emperyalizmi, diğer emperyalizm yöntemlerinin uygulanması için uygun zemini hazırlar, yani tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Kültür emperyalizmi, başarıya ulaşma şansı en yüksek ve en yumuşak görünen emperyalizm türüdür. Klasik emperyalizme göre, daha yumuşak görünen bir yöntem olması, toplumların verdikleri anî tepkileri minimum düzeye indirmektedir.

Kültür emperyalizmi, modern çağlarda çeşitli yer ve zamanlarda uygulama alanı bulmuştur. Ciddî biçimde uygulandığı ilk örnek olarak Afrika’nın sömürgeleştirilmesidir. Afrika örneğinde, sömürgeci milletler tarafından silahlı faaliyetlerin yanı sıra; yerel dillerin edilgin hâle getirilmesi, mahallî kültürlerin unutturulması ve son olarak Hıristiyanlığın kıtanın güneyinde ve orta kısımlarında yaygın bir biçimde kabul edilmesi ile kapsamlı olarak uygulanmıştır.

Çetinoğlu: Kültür emperyalizmi hakkında neler söylemek istersiniz?

Doç. Doğan: Batı kültürü 20. yüzyıl itibariyle, televizyon programları ve filmleriyle diğer kültürleri giyim, eğlence ve tüketim alışkanlıkları bakımından kendine benzetmektedir. Böylece batı, ürettiği ürünlere daha çok pazar bulmaktadır. Kültürel emperyalizmin sahip olduğu bakış açısı; otomobillerden dövüş sanatlarına, filmlerden yayıncılık ve kitaplara, yiyecekten giyeceğe kadar her türlü kültür alanını, özellikle de en çok tüketilen malzeme olan popüler kültür alanına uygulanmaktadır. Uygulamaların sonuçları ülkeden ülkeye farklılık gösterebilmekle beraber, genel olarak kültür emperyalizminin matematiği aynı kalmaktadır. ABD’li NPQ dergisinin editörü Nathan Gardels, derginin Türkiye’de yayınlanan ilk nüshasında kültür emperyalizmine ilişkin, ‘Amerika, CIA veya ordusu ile giremediği yerlere  MTV ve Hollywood’u gönderir.‘ Diyordu. Yaptığı müzik temelli yayınla popüler kültür üzerinde etkisi olan ve ayrıca yaptığı programlarla gençlerin ilgisini ve kültür konusunda muhafazakâr kesimlerin tepkisini çeken bir kanal olan MTV, tıpkı Coca-Cola ve Mc Donald’s gibi kapitalizmin ve Amerikan kültürünün dünyaya empoze edilmesinin simgesi olarak görülmüştür. Özellikle yoğun olarak yayınladığı Yeşil Kart reklamları ile gençleri ABD lehine etkilediği konusunda eleştirilere ve tartışmalara sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Kültür emperyalizminin tesirini artırmak için kullanılan vâsıtaların bilinmesinde, tedbirli olmak açısından fayda var…

Doç. Doğan: Ürünlerini tanıtma ve çekici kılma söz konusu olduğunda medya devreye girer. Bu medyanın amacı popüler kültürü çekici kılmaktır. Medya insanlara emperyalistlerin görmek istediklerini gösterir. Medya faktörü ile kapitalizm ayrı düşünülmez unsurlardır. Lüks ihtiyaçlar olarak görülen ihtiyaçları temel ihtiyaçlar seviyesine indirgeyen faktör de medyadır. Televizyon ekranlarında çokça rastladığımız şizofrenik moda programları bunun en büyük delilidir. Aynı zamanda yemek kültürlerimizde de çok büyük bir değişmeye tâbi tutuluyoruz. Alışılagelmiş klasik yemeklerimizin yerini pizza, hamburger gibi abur cuburlar kategorisinde değerlendirilen yiyecekler alıyor. Dünyanın kültür emperyalistlerinin etkisi altında kalması işte bu gibi sebeplerden dolayı tehlikelidir.

Kültür emperyalizmi karşımıza daima farklı maskeler ile çıkar. Bunlardan birisi küreselleşmedir. Küreselleşmeyi modernleşme olarak nitelendirirler. Ancak maskenin altında batılılaştırma vardır. Bu maskeler ile karşımıza çıkarak hayatımızın bir parçası hâline gelirler. Bunun sonucunda insanlar toplum hayatında emperyalist devletlerin bütün kültürel ögelerini alıp büyük bir hedef gibi görmeye başlar.

Çetinoğlu: Şikâyetlere sebebiyet veren problemlerin bir kısmını tespit ettik. Bir manada teşhis koyduk. Bu çok mühimdir. Çünkü teşhis yanlışsa tedâvi mümkün olmaz. Sonraki röportajımızda belki daha geniş bir şekilde ele alırız. Tedavi bâbındaki teklif ve tavsiyelerinizle bu röportajımızı bitirebilir miyiz?

Doç. Doğan: Medya, insanları bilinçli veya bilinçsiz olarak şiddete yönlendiriyor. Televizyonlardaki şiddet içerikli dizi ve filmler özellikle çocukları ve gençleri menfi olarak etkiliyor. Manevî boşluk ve moral değerlerden uzaklaştırılan gençler, kötü alışkanlıklara yönlendiriliyor. Şiddetin kaynağının temelinde sevgisizlik ve şefkatsizlik vardır.  Çocuklar ebeveyn ve öğretmenlerden sevgi, şefkat ve ilgi bekliyor. Çocuklarla kim ilgilenirse çocuk âdeta onun çocuğu oluyor. İnternetle fazla ilgilenen çocuk internetin çocuğu oluyor. Böylece çocuğu internet eğitiyor.

Medyada şiddetin yer yer ödüllendirildiği durumlar da var. TV dizilerinde şiddet,  ‘ulaşılmak istenen şeylere ulaşma aracı‘ olarak kullanılmaktadır. Böylece medya, çocukları şiddete özendirmektedir.  Şiddet içerikli dizi filmlerindeki başrol karakterini, çocuklar ve gençler rol model alıyorlar. Uygun olmayan içerikteki programların, şiddetin engellenmesinden çok, yaygınlaşmasına ve olağanlaşmasına sebep olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Medyada çıkan şiddetle ilgili her türlü yayın çocuk ve gençlerin bilinçaltlarına farkında olmadan işlenmektedir. Küçük bir problemle karşılaştığında çocuklar ve gençler, çözüm için bilinçaltına şiddete müracaat etmektedirler.

Kültür emperyalizminin ilk hedefi gençlerdir. Bunun temel sebepleri gençliğin büyük bir kısmının idealsiz, hedefsiz ve bilinçsiz oluşudur. Kültür emperyalizmi, yemek kültürlerinden müzik kültürlerine kadar hepsini gençliğe çekici kılarak maksatlarının bir kısmına ulaşmış olmaları, geleceğimiz açısından son derece düşündürücüdür.  Toplum nazarında batıya ve Kuzey Amerika’ya karşı hayranlık uyanması, zaman içerisinde,  temelinde İslam bulunan millî kültürümüzü zayıflatır. Bu sırada batılılar kendi kültürlerini empoze ederler. Önce çocuklar ve gençler, sonra da yetişkinler emperyalist devletlerin hâkimiyeti altına girer veya sömürü için gerekli ortam sağlanmış olur. Millî kültürlerinden uzaklaştırılanlar kendilerine ait değerler, onlara utanılacak bir şeymiş gibi gelir. Buna örnek olarak İslam ülkelerinde gelecek vaat eden gençleri emperyalist ülkelere götürüp burslu eğitim adı altında Hıristiyan batı ve Kuzey Amerika kültürlerini onlara empoze etmelerini gösterebiliriz.

Çetinoğlu: Milletimizi felakete sürükleyebilecek olan bütün bu musibetleri kanun maddeleriyle ve yasaklarla önlemek mümkün değil. Bir sosyolog olarak tesirli bir yöntem tavsiyeniz var mı?

Doç. Doğan: Evet! Yasaklama getirmek tepkilere, çalkantılara sebebiyet verir. Medya kendine çeki düzen vermeli ve iyi ve düzgün işleyen kendi içinde otokontrol sistemini etkin bir şekilde çalıştırmalıdır. Özellikle gazetelerin bu meseleyi ‘Okuyucu Temsilciliği’ gibi bir yöntemle çözmesi mümkün değildir. Medya üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmelidir.

Sorumluluğunun gereklerini yerine getirenlerin dolaylı yollardan desteklenmesi, diğerlerinin ise yine dolaylı yollardan frenlenmesi düşünülebilir. Esnafımız, küçük ve orta ölçekli işletme sâhibi sanayicilerimiz muhafazakârdır. Onlar, millî, insânî ve islâmî değerlerimize saygılıdır. Olumsuz yayın yapan sesli, yazılı ve görüntülü yayın organlarına mesâfeli dururlarsa. İnsanlarımız da bu hassasiyet içerisinde olurlarsa, iç destekleri kesilmiş olur. Dış destekle yıkıcı faaliyetlerine uzun süre devam edemezler diye düşünmek mümkün. Buna rağmen çözüme ulaşılamazsa, daha tesirli ve demokratik usullerle aktif mücâdele başlatılır.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

Doç. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN

1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesinde doğdu.

Konya Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden 1988 yılında mezun oldu. 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham University Politic Science And International Study (Politika ve Uluslararası İlişkiler) Master Programına katıldı.

1999 yılında Eğitim Felsefesi, Sosyolojisi ve Pedagoji alanında yaptığı çalışmalarla akademik Dr. unvanı aldı. Sırasıyla Fırat, Abant İzzet Baysal, İstanbul, Trakya ve Fatih Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde (AB’e bağlı Leonardo Da Vinci proje uzmanı) bağımsız (AB) dış uzman olarak görev yaptı. Araştırma, inceleme ve ilmî toplantılar maksadıyla elliden fazla ülkeye gitti.

Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabirlik, editörlük ve köşe yazarılığı yapmıştır. Yeni Birlik Gazetesi’nde köşe yazıları yazmaktadır.

2001 yılında Moldova Gagauz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen Şeref Madalyası sahibidir.

Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla 2002 ve 2004 yılında INEPO (Milletlerarası Çevre Olimpiyatları Projesi) milletlerarası çevre basın üçüncülüğü ve jüri özel ödülü kazanmıştır.

Yayınlanmış kitaplarından bazıları şunlardır:

1-Eğitimde Başarının Şartları: (1998), 2- Sivil Demokrasi Çağrısı: (1999), 3- Şimdiki Çocuklar Harika: (2001), 4- Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir: (2002), 5- Mutlu Aile Mutlu Çocuk:  (2003),  6- Varolmanın Yolunda Zengin Olmak: (Editör olarak, M.Uyar ve M. Çetin ile birlikte), Mehmet Tanrısever. (2005), 7- Başarıya Yürüyenler: (2006), 8- Ailenin Aynası Çocuk: (2006), 9- Ailede Sevgi Eğitim: (2009), 10- İnsanlar Konuşa Konuşa: (2011), Konuşmak Lâzım: (Candemir Doğan ile birlikte, 2015), Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz: (2016), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2016)

 

 

Emanetleri Ehline Vermek Adaletle Hükmetmek

“Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (4 – Nisa – 58)

X

Bu ayette anlatılan, emaneti ehline verme ve insanlar arasında adaletle hükmetme meseleleri, hem Müslümanlar hem de tüm insanlar için çok ciddî ve son derece önemli olan iki meseledir. Aslında bu iki mesele, biri diğerinden ayrılmayacak derecede birbirleri ile irtibatlıdırlar. Aynı zamanda bu mesajlar, daha çok egemen olan yöneticilere yöneliktir.

Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (ö. 40 / 661), bu ayetin tefsiri ile ilgili olarak şöyle söylemiştir:

“İmamın (idare makamında olan yöneticinin), Allah’ın indirdiği ile hükmetmesi ve emaneti ehline vermesi gerekir. İmam böyle hareket ettiği zaman, idare ettiği insanların da onu dinlemeleri ve emirlerine riayet etmeleri icap eder.” …

Hz. Ali’nin, bu ayetin yöneticilere yönelik olduğunu söylemesi, bu ayetin nüzul sebebine dayanmaktadır. (Nitekim) Mekke’nin fethedildiği gün, Hz. Muhammed Mekke’ye girmiş fakat Kâbe’nin anahtarını yanında taşıyan Osman b. Talha b. Abduddar, Kâbe’nin kapısını kilitlemiş ve anahtarı Hz. Muhammed’e vermek istememişti. Daha sonra da, “Resulullah olduğunu bilseydim, menetmezdim” demişti. Hz. Ali, o zaman Osman’ı arayıp bulmuş, anahtarı vermek istemeyince, kolunu tutarak bükmüş ve anahtarı ondan almıştır. Ardından Kâbe’nin kapısını açmış ve Hz. Muhammed içeriye girip iki rekat namaz kılmıştır. Hz. Muhammed Kâbe’nin içinden dışarı çıktığı zaman amcası Hz. Abbas, anahtarın kendisine verilmesini, daha önce yapmakta olduğu zemzem suyunu dağıtma ile Kâbe’nin anahtarını taşıma görevlerinin kendisinde toplanmasını istemiştir. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş (inmiş). Ardından Hz. Muhammed Hz. Ali’ye, anahtarı Osman’a iade etmesini ve kendisinden özür dilemesini emretmiştir. Hz. Ali de anahtarı götürüp özür dileyince Osman, “Zorlayıp eziyet ettin, sonra da gelip tamire çalışıyorsun” demiş. Hz. Ali de, “Allah senin hakkında ayet indirdi” demiş ve bu ayeti okumuş. Bunun üzerine Osman şahadet kelimesini okuyarak Müslüman olmuş. Bu ayetin nazil olması ile Kâbe’nin anahtarını taşıma görevinin ebedî olarak Osman evlâdında kalması, Allah’ın emrine dayanmaktadır. Sonra Osman, Kâbe’nin anahtarını kardeşi Şeybe’ye vermiş ve Mekke’den hicret etmiştir. Bu gün dahi Kâbe’nin anahtarı, Şeybe’nin torunlarında bulunmaktadır…

X

Adalet ve emanet, insan haklarının ve sosyal adaletin temel esasları konumundadır. Ayrıca bu ayette, Müslüman veya gayrı Müslim diye herhangi bir ayırım söz konusu değildir. Allah’ın kanununda, adalet ve emanet hususunda insanlar arasında ayırım yoktur…

Hz. Muhammed, kıyametin ne zaman kopacağını soran birine, “Emanet zayi olduğu zaman, kıyameti gözetle” demiştir.

“Emanet nasıl zayi olur?” sorusuna karşılık olarak da, “İş, ehli olmayanların eline geçerse, kıyameti gözetle” diye cevap vermiştir. (Kur’an’daki İslâm, Prof. Dr. Nurettin Turgay, Demokratik İSLÂM, Yıl:1 Sayı:1 2017, s. 17-18)

X

“Ey insanlar! Biz nasıl ki peygamberliği ehil ve yetkin durumdaki elçilerimize veriyorsak, Allah da her işi ancak uzmanına vermenizi / onlara emanet etmenizi size emretmektedir. Ve insanlara hükmeden idareci konumundaysanız, mutlaka adil davranmanızı da emreder. Allah’ın bu şekilde uyarması, sizin için ne güzel bir nimet! Şunu aklınızdan da çıkarmayın ki, Allah her şeyi işitendir / Semi’ ve her şeyi en iyi görüp farkında olandır / Basir.”

Buradaki (tavsiye özelliğinde, fakat zarar verici sonuçlarda cezası azaplı) muhkem-kesin hüküm, “her işi mutlaka, o işin ehli olana verin” olmaktadır. (Son Davet KUR’AN, Prof. Dr. Gazi Özdemir, Nisa / 58)