20.1 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 689

Çeriler

 

Kalbimde  bir sızı var, vuruyor bak  göğsüme!
Ülküm hançerlenmiş mi, bunca çatık kaş niye! 
Benim Bozkurt yurdumda çakalların işi ne?
Çeriler , bayrağımı çeksinler gönderlere..
*
Türk’e kefen biçenler sürüne ah sürüne,
Kürşatça yiğit gerek bu davaya biline.
Bozkurt gibi görünüp, yaslandılar zalime,
Atsız’ın çerileri sıra sıra dizile.
*

Türk İslam Ülküsüne gönül vermiş erlere.
İhanet reva mıdır, savurup atmak niye!
Bu şehrin sokakları dar gelecek sizlere,
Gök yeleli Çeriler gelsinler hep beriye.
*
Gelin birlik olalım, uyup Başbuğ sözüne , 
Birden bire bu dönüş anlamadık ki niye!
Türk’ün düşmanlarını sevindirmeyin yine ,
Başbuğun Çerileri tutuşmalı el ele.

 

 

Akla Takılan Sorular!

“Şeytan ayrıntıda gizlidir!”

Düz mantıkla bakarsanız, olaylara “duygusal akıl” ile yanıt bulursunuz!

Hele, birine ya da birilerine “koşulsuz bağlılık” içindeyseniz, gözünüz gerçekleri göremez!

Hatta o kişi ya da kişileri -haşa “peygamber” olarak görürsünüz!

Onun ya da onların yaptıkları her şey doğrudur!

Karşı olanları “düşman” sayabilirsiniz!

Karşı olanları yok ederseniz, “cennete” gideceğinize bile inandırabilirler sizi!

“Cennete gideceğine, sayısız hurilerle buluşacağına inandırılarak” canlı bomba yapılan zavallı köleler somut bir örnektir!

Ama olaylara “bilgi, akıl ve mantıkla” bakarsanız, ayrıntılar takılır aklınıza!

Örnekleyelim;

  • “Barzani’nin Ankara’daki temsilcisi Ömer Mirani, referandumdan bir gün önce; “Evet çıkarsa, PKK ile müzakere mümkün” diyor! Her iddiaya anında yanıt verenler susuyorlar! Neden? Kürt kökenli yurttaşlarımızın bazılarının “Evet” tercihinde bu mesajın rolü olabilir mi?

“Aklı özgür olan” bir düşünsün!

  • 15 Nisan 2017. Milli Gazete’nin manşetinde bir haber; “Yeni harita çiziliyor” diyor! İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey yetkililer “Ortadoğu ve Afrika’dan sorumlu Devlet Bakanı” Tobias Martin Ellwood, İngiltere’nin Bağdat Büyükelçisi Frank Baker, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Dışişleri Bakanı Falah Mustafa Bakir ve Mesud BARZANİ” önlerinde Irak haritası üzerinde çalışıyorlar! Ortadoğu’nun petrol varlığını sömüren İngiltere, Irak’ı parçalayıp “işbirlikçi yönetimlere” yer açmanın eylemi içinde!

“Aklı özgür olan” bir düşünsün!

  • Yine aynı tarihte, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu; “ABD Suriye’nin geleceğini planlamakla yükümlü” diye bir açıklama yapıyor! Emperyalist bir ülke olan ABD’nin, Suriye’nin geleceğini tayin yetkisi var mı? Aynı ABD, Türkiye’nin geleceğini de tayin edebilir mi? Referandumdan bir gün önce böyle bir açıklamanın anlamı nedir?

“Aklı özgür olan” düşünsün!

  • 14 Nisan 2017 tarihli bir gazete haberi; “Beyaz yakalılar yurtdışına kaçıyor! Kimi işiyle, kimi eşiyle, kimi de ev alarak Avrupa ülkelerine gidiyor!” Bu ülkenin “nitelikli işgücü” neden bu ülkeyi terk ediyor?

“Aklı özgür olan” düşünsün!

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan; Kamu çalışanları için özel sektör modeli istiyor! Hükümet de 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nı bu modele göre değiştirmek için çalışıyor! Her “Demokratik Hukuk Devleti”nde, devlet görevlilerinin en büyük güvencesi, siyasal iktidarlar değişse bile, görevleriyle ilgili bir suç işlemedikçe, emekli olabilme güvencesidir. Şimdi ise Devlet’e ve Yürütme gücüne “PATRON” niteliği kazandırmaya çalışılıyor!

NEDEN?

“Aklı özgür olan” düşünsün!

 

 

Siyaset ve Halkımızın Birlik Beraberliği

Siyasi partiler, devletlerin kurulu düzeni üzerinden halkın sorunlarını çözmek, ihtiyaçlarını gidermek üzere, belirledikleri programları çerçevesinde hizmet için kurulmuş yapılardır. Yani ana misyonları topluma hizmet etmektir. Bu kuruluşlar günümüzdeki en iyi yönetim tarzı olarak kabul edilen demokratik yönetim biçiminin vazgeçilmez unsurlarıdırlar.

Gelişmiş batı ülkelerinde bu kurum ve kuruluşların çalışması, toplumla ilişkileri belli kurallar düzeninde oturduğu için siyasi partilerin çalışmaları ve seçimler oldukça sakin geçer. O ülkelerde halk siyasi çalışmalardan çok etkilenmemekte, çevre ve insanlar bu çalışmaların etkisine pek girmemekte, ciddi bir ayrışma yaşamamaktadır. Seçim çalışmalarında da her gurup kendi görüşünü ve önceliklerini belli platformlar üzerinden halkı ile paylaşmakta, radyo ve televizyonlar üzerinden açık tartışmalarla görüş ve düşüncelerini paylaşmaktadır. İnsanlar bu belirlenmiş propagandalar ile kanaatini oluşturup oyunu kullanmaktadır. Sisteme ve siyasete olan güven sebebiyle bu çalışmalar bir nebze ilgisizliğe dönüşerek seçime katılma oranları da düşük olabilmektedir.

Ülkemizde son siyasi çalışmayı 16 Nisan 2017 referandumu ile yaşadık. Bu referandumun sonuçları iktidarın ve muhalefetin alması gereken mesajlarla doludur. Referandum öncesinde ve oy kullanma sürecinde ciddiye alınacak bir olayın olmaması ve katılımın yüksek olması halkımızın vatandaşlık bilincindeki iyiliğini göstermektedir. Çok yoğun ve baskılayıcı, her türlü imkânın kullanıldığı bir EVET propagandasına halkımız ancak % 51,5 oranında destek vermiştir. Ötekileştirici, yok sayıcı, karşı görüşü düşmanmış gibi gösteren ifadelere pek itibar etmemiştir. Fakat Ak Parti döneminde hem yerelde, hem de genelde yapılan büyük hizmetleri unutmamış, Cumhurbaşkanı seçtiği ve devletinin başına getirdiği Sn. R.Tayyip Erdoğan’ı üzecek bir sonuca da fırsat vermemiştir. Ama bence daha yüksek bir EVET çıkmamasında bu propaganda sürecinde, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan demokratik bir hizmet dilinin kullanılmaması etkili olmuştur. Halbuki Ak Parti iktidarı dönemlerinde yapılan hizmetlerde olduğu gibi, kuşatıcı-kucaklayıcı her vatandaşımızın günlük hayatına dokunan çalışmalar benzeri birleştirici bir dil kullanılabilse  idi sonuç çok daha iyi olabilirdi. Ayrıca siyasi söylemlerde dini ve tarihi kutsalların çok kullanılması, haram-helal, sevap-günah gibi dinimizin bazı kavramlarının siyasi bir tercih ile ilişkilendirilmesi bazı insanlar nezdinde hoş görülse bile toplumun geniş kesimleri tarafından doğru bulunmamıştır. Hatta itici-ötekileştirici bir şekle sürüklenebildiği için hem siyasete hem de o kutsal değerlerimize faydadan çok zarar vermiştir.

Aynı şekilde HAYIR oyları da önemli mesajlar vermektedir. Ülkemizin geleceğinin çok karanlık olacağı, Cumhuriyetin biteceği, demokrasimizin yok olacağı, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu değerlerinin rafa kalkacağı gibi çok iddialı söylemlere halkımız pek itibar etmemiş, fakat bu yorumların bir uyarı vazifesi yapabilmesi içinde %50 ye yakın bir oran ile bunu da sandığa yansıtmıştır.

Siyaset kurumlarımızın ve siyasetle uğraşan insanlarımızın bu ve benzeri değerlendirmeleri iyi okumaları ülkemizin geleceği ve milletimizin huzur ve refahı için önemlidir. Hizmet vasıtası olan bu kurumları daha iyi ve verimli çalışan,  güvenilen adresler haline getirebilmeliyiz. Parti farklılığı, hizmet şekli ve kamu imkânlarının nasıl, ne şekilde kullanılmak istendiği, hizmet önceliklerinin ne olacağı gibi çalışma alanlarını tanıtmak üzerine olmalıdır. Böyle bir dönüşüm siyasetçiye de, siyaset kurumları olan partilerimize de itibar kazandıracaktır. Ak Parti’miz 2001 yılında kurulduğunda Muhafazakâr Demokrat çizgide bir yapı ve fikir ile devletimizin içine düştüğü yokluk, yasaklar ve yolsuzluklar ile mücadele etmek üzere kurulmuş, oluşturduğu kadrolar ile umut olarak halkımızın güvenini kazanıp iktidar olmuştur. Yaptığı çalışmalar ve hizmetler ile kendisine oy vermeyen kesimler için bile güven verici olmuştur. Şu anda ise oy oranı artmasına rağmen, siyasetçilerimizin söylem tarzının sebep olduğu bir zıtlaşma, kutuplaşma, sosyal ayrışmayı görmekteyiz. Bu ayrışmayı gidermek, güvensizliği ortadan kaldırmak, yapılan hizmetler kadar önemli olup öncelikle Ak Parti’mizin sorumluluğudur.

Hz. Ömer: “Adalet olmadıkça yönetimin, edep olmadıkça asaletin, cömertlik olmadıkça zenginliğin faydası olamaz” der. Önümüzdeki yeni dönemin iyi kurulmuş kurumlar ve doğru konulmuş kurallar ile çalışan, demokrasimizin toplumda ayrışma, zıtlaşma, kutuplaşma aracı olmaktan çıkarılıp, geleceğimize umut, günümüze huzur ve refah veren, daha iyi yönetimlerin vasıtası olması gerektiğine yönelik bu mesajların iktidar, muhalefet-küçük-büyük fark etmeksizin tüm ilgililerce alınacağı umudu ile.

 

 

Büyük Başarı!

“Resmi olmayan” sonuçlara göre, Anayasa değişikliklerine ilişkin referandum, birkaç puan farkla “evet” lehine sonuçlanmış!

“mış” diyorum! Çünkü gerçekten “adil ve hukuki bir sonuç” olduğuna ilişkin kaygılarım var!

Daha önceki yazılarımda da belirttim;

Demokratik bir HUKUK DEVLETİ’nde, “Cumhur Başkanı” toplumun bir yarısının başkanı olamaz! Hele, “parti başkanı” hiç olamaz!

Cumhurbaşkanı’nın siyasi partiler arasındaki “uzlaşma” ve “ülke içi barış” için bir “orta hakem” görevi vardır.

Hakem ya da Hâkim, “taraf tutuyorsa” orada ne demokrasi vardır ne de hukukun üstünlüğü…

Üstelik bu referandumda taraflar arasında korkunç bir adaletsizlik yaşanmıştır.

Hatırlayın;

En başta, toplumun bütününe “şefkat ve tarafsızlıkla” sarılması gereken Sayın Cumhurbaşkanı, 2010 referandumunda olduğu gibi bu referandumda da “hayır” diyenleri “darbeci ve terörist” olarak damgalamış, toplumu öncelikle psikolojik olarak bölmüştür.

Bu söyleme Başbakan, kimi Bakan, milletvekili ve belediye başkanları da aynı hoyratlıkla katılmışlardır!

Kimi; “Hayır çıkarsa iç savaşa hazırlanın” diye, kimi; “Hayır diyeni işten atarım” diye, vatandaşı tehdit etmiş, AKP tabanı da; Düzce örneğinde olduğu gibi silahla tehdit ederek, “Hayır” afişlerini yırtarak ya da fiili saldırılarla demokrasiye ve Hukuk Devleti’ne yakışmayan, “insan haklarına aykırı” tutum ve davranışlarda bulunmuştur.

Devlet’in Valileri, Kaymakamları, Belediye Başkanları, Daire Müdürleri, hatta okul müdürleri, Müftüleri ve İmamları bile, söz ve eylemleri ile  “evet” yanında alenen yer almışlardır.

TRT yalnızca “evet” için bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır!

Siyasi iktidarı destekleyen birçok gazete, “militan manşetlerle” hizmette kusur etmemiştir!

Yurtdışı seçmenlerle “propaganda ilişkisi” kanunen yasak olduğu halde, siyasi iktidar tarafından açıkça çiğnenmiştir!

Cumhurbaşkanı, “muhtarlar toplantıları” başta olmak üzere, toplumun çeşitli kesimlerini Sarayında toplayarak, sürekli propaganda çalışması yapmış, öte yandan Kılıçdaroğlu’nun kahvaltılı toplantısına katılan 50 muhtar hakkında “soruşturma” açılmıştır!

“Hayır” diyen Akşener ve diğer MHP’li liderler, akla gelebilecek her türlü yöntemle engellenmiştir, saldırılara uğramışlardır.

Kuzey Irak’ta “Bağımsızlık ilanı” hazırlığında olan, Kerkük’te Türk soydaşlarımızı yok sayan ve “Büyük Kürdistan” hayalinde, ülkemizin Güneydoğusunu “ayrılmaz bir parça” olarak gören Barzani, henüz bir “Devlet Başkanı” olmadığı halde, “gayrı resmi bayrağı” ile karşılanmış ve açıkça “evet” desteği sağlanmıştır!

Ulusal onurumuz olan Çanakkale Zaferi kutlamaları bile “evet” propagandasının bir zemini olarak kullanılmıştır.

Bütün bunların yanı sıra, Yüksek Seçim Kurulu’nun “tartışmalı kararları” ile “kıl payı” bir sonuçla “evet” kazanmıştır!

Biz de bu “BÜYÜK” başarıyı kutluyoruz!..

 

 

Dövüştüler, Götürüldüler, Dönemediler: Esarette Kalanlar

0

Özkan Karaca eserinde; Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede savaşan Osmanlı ordusunun mücadelesi, fedakâr askerlerinin kahramanlığı ve vatanından binlerce kilometre uzaklara savrularak esir düşmüş askerlerin dramını anlatıyor. Esarette kalarak ve vatan hasretinde yürekleri yanarak, şehitlik mertebesinde ruhları hürriyete kavuşan esirleri anlatıyor. Osmanlı askerleri; topların ayinine, namluların işaretine ve her an ölümün tayinine rağmen ince bedenlerini duvar yaparak ve canını ortaya koyarak mücadele etmişlerdi. Bazıları da bir süre sonra düşmana karşı esir düşerek dünyanın dört bir yanına savrulmuşlardı. Hayatlarının kısıtlandığı bilinmezin coğrafyasında kaderleri ile baş başa kalarak yürekleri yaralanmıştı. Uzun yıllar boyunca zamanlarını çürüttüğü ve yarınlarını söndürdüğü esaretin çelik telli pençesinde tutulmuşlardı.

Savaş esirinin hayatı; depresyon, kızgınlık, endişe, korku, ümitsizlik içerisinde zihinlerini ve yüreklerini çivileyen hasret sancısı ile geçmiştir. Esirlerin birçoğu, şüphesiz, kaçma hayalleriyle hayatı yaşamaya devam etmiştir. Bu kamplardan gidemeyenler de bir süre sonra ölüm tezkeresiyle ruhları hürriyete kavuşmuştu. Vatanlarından binlerce kilometre uzakta kiminin taşlara kazılı isimleri şehitliklerde yer almaktadır. Birçoğu da bilinmezin yurdunda bir avuç mezardan mahrum kalarak;  bina veya yol altında, coşkun suların bağrında ve karanlığın kafesinde kıyamete kadar isimsiz yiğit olarak meçhullerin sandığına kapanmıştır.

Bu esaret hikâyesinin tarihi de az değildir. Esirler: 1911 Balkan Savaşından, İstiklal Harbi’nin bitimine kadar olan bir savaşlar kuşağının evlâdı olarak tarih sahnesinde acıların lokmasını yutan hatıra olarak yer almışlardır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 192 sayfalık kitap, Aralık 2016’da yayınlandı.

(Tanıtım bülteninden iktibas edilmiştir.

MSN YAYINCILIK:

Hâkimiyeti Milliye Caddesi Nu: 58 Kat: 49-A Üsküdar/İstanbul Telefon: 0.216-495 90 58

Belgegeçer: 0.216 – 495 90 60  info@msnyayincilik.com www.msnyayincilik.com

 

ÖZKAN KARACA:

Senaryo, roman ve hikâye yazarı, yönetmen ve şâirdir. 1977 yılında Malatya’da doğdu. İstanbul Anadolu Tekstil Meslek Lisesi mezunudur. Lise öğreniminden sonra iş hayatına atıldı.

Kanal 7 televizyonunun kuruluşunda aktüel kameramanlığı yaptı. Askerlikten sonra film ve dizi filmlerin setlerinde önce kameraman asistanlığı, ardından kameraman olarak prodüksiyon çalışmalarında aktif olarak yer aldı. Küçük yaşlarından bu yana ara vermeden yazı denemeleri karalayarak üslubunu geliştirdi.

İlk köşe yazısı 18 yaşlarında Karadeniz Gözde Gazetesi’nde yer aldı. Sonraki yıllarda şiir ve makaleleri; Aktüel, Ay Vakti, Çorum 2000, Fikir Yolu, Güllük, Hece, Hicran, İlkadım, İslamî Edebiyat, Kara Kalem, Küskün Akasya, Maki, Mâverâ, Sarı Çiğdem, Şiir Merdiveni, Yüz Akı dergilerinde yayınlandı.

2007 yılında İki Kanat Yayınlarını kurdu. Market, lokanta, beyaz eşya ve mobilya alım satım işletmeciliği yaptı. Can Suyu, İHH ve Yardımeli gibi sivil toplum kuruluşlarının yurt dışı temaslarında yer alarak yardım ve hizmet faaliyetlerini görüntüleyerek belgesel hâline getirdi. Televizyon dizi filmleri için senaryolar yazmaya devam ediyor.

Ülkemizin târihî ve kültür zenginliklerini tanıtmaya yönelik filmleri çevirdi. 2016 yılında kurulan MSN Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmenidir. İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM), Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Demeği (ESKADER), Türkiye Gezginler Derneği ve İzollu Vakfı üyesidir.

Yönettiği Filmler: Esarette Kalanlar (2016), Vatan Sana Canım Feda (2016), Geçmiş Zaman Olur ki (2015), Üsküdar’a Gider İken Târih ve Zaman (2014), Ruhunu Arayan Şehir: İstanbul (2014), Barboros Hayrettin Paşa (2011), Mimar Sinan (2010).

Yayınlanmış Kitapları: Aynalar (Şiirler, 2007), Geniş Perdesiyle, Târihî Sergisiyle Türk Sineması (2016). Dövüştüler, Götürüldüler, Dönemediler / Esarette Kalanlar (2016).

 

KUŞBAKIŞI:

OSMANLI MİMARLIK KÜLTÜRÜ:

Hatice Aynur ve A Hilal Uğurlu tarafından yayına hazırlanan 16 X 24 santim ölçüsünde 423 sayfalık kitap, Osmanlı mimârisinin çeşitli yönleri ile Osmanlı mimarlık târihi çalışmalarının dünü ve bu gününü tartışan makaleleri ihtiva ediyor.

Osmanlı saray hadımlarının mimârî kimliklerinden Osmanlı türbe mimarlığına, halkın günlük hayatında selâtin câmilerinin yeniden Osmanlı buhurdanlarının târihî bağlamına kadar pakçok mevzu, kitapta inceleniyor.

KUBBEALTI NEŞRİYAT:

Peykhâne Sokağı Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul. Telefon: 0.212-516 23 56 Belgegeçer: 0.212-638 02 73

e-posta: kubbealti@superonline.com //  www.kubbealti.org.tr

 

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI NEDEN ÇIKTI?

James Jol ve Gordon Martel’in yazdığı, Orhan Dinç Tayanç’ın Türkçeye çevirdiği eser, şu soruların cevaplarını okuyucuya sunuyor:

-Savaşın çıkışında, Avrupa’yı iki kampa bölen ittifaklar sistemi, gizli diplomasi ve silahlanma yarışının rolü neydi?

-Dış politikaları, içerideki siyâsî ve sosyal baskılar mı belirlemişti? Yoksa dış politikalar içeride sosyal düzeleme maksatlı olarak mı kullanılmıştı?

-1914’teki Temmuz Krizi’nde alınan kararlarda liderlerin kişilik özellikleri belirleyici olmuş muydu?

-Kamuoyları bu kadar kanlı bir boğazlaşmayı heyecanla bekleyecek hâle nasıl getirilmişti?

 

15,5 X 23 santim ölçülerinde 432 sayfalık kitap, Aralık 2016’da yayımlandı.

 

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul (T. İş Bankası Parmakkapı Şubesi üzeri)

Telefon: 0-212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-252 39 95 www.iskultur.com.tr e-posta: info@iskultur.com.tr

 

 

 

KÜRŞAD:

Hüseyin Adıgüzel’in târihî Türk kahramanının hayatından ilham alarak yazdığı roman, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 359 sayfa hacimle, Ocak 2017’de yayımlandı.

Kür Şad, Göktürk hükümdarlarından Çuluk Kağan’ın oğludur. Çuluk Kağan; ikinci hanımı Çin Prensesi İçing Hatun tarafından zehirlenerek öldürülür. İçing, o dönemdeki Türk töresine göre ölen kocasının kardeşi, Kara Kağan ile evlenir ve yine töre gereği Kara Kağan tahta oturur. İçing Hatun, eşinin Çin İmparatoru olmasını istemektedir. Bu maksatla Göktürkleri Çin ile savaşmaya ikna eder.  Savaşı Çinliler kazanır. On binlerce Türk, Çinlilerce esir alınır.  Kür Şad da bu esirler arasındadır. Çin İmparatoru, Göktürk Devleti’nin tahtına, Sırba Kağan adında bir kuklayı oturtur. Göktürk halkı, Sırba Kağan’dan hoşnut değildir. Çin sarayında esir hayatı yaşayan Kür Şad’ı istemektedirler. Kendisine haber ulaştırılır. Kür Şad hazırlık yapar. Esir oluşunun dokuzuncu yılında, beraberce esir oldukları Türkler arasından seçtiği  otuz dokuz kahraman ile birlikte bir ihtilâl komitesi oluştururlar. Komite, geceleri kılık değiştirerek sokaklarda gezen Çin İmparatoru’nu kaçıracak ve hayatına karşılık Göktürklerin bağımsızlığını ve kendi hürriyetlerini isteyip alacaklardır. Kür Şad ve arkadaşları bir gece plânlarını uygulamaya koyarlar. Fakat o gece her nedense İmparator saraydan çıkmaz. Kür Şad:

-Ok yaydan çıkmıştır. Bu iş bu gece halledilmelidir. Aksi takdirde teşebbüsümüz duyulur ve Çinliler ellerindeki bütün esir Türkleri öldürürler diyerek adamlarıyla birlikte Çin sarayına saldırır. Saray muhafızları ile şiddetli bir çarpışma yaşanır.  Kılıçlarla yapılan ölüm-kalım mücadelesinde, Kür Şad ve adamlarının öldürdüğü her bir  Çinli askerin  yerine,  anında on kişi birden gelmektedir. Çin ordu birlikleri de olay yerine geldiğinde, bizimkiler sarayın ahırını basarlar ve oradaki görevlileri etkisiz hâle getirerek en seçme atları alırlar. Sağ kalan Türkler, bindikleri atlarla Göktürk ülkesine, yıldırım hızıyla ulaşmaya çalışırlar. İki ülke arasındaki sınırı oluşturan ırmağın kenarına geldiklerinde, müthiş bir fırtına çıkar. Irmak üzerindeki köprü, fırtına ve azgın suların şiddetinden yıkılır. Kür Şad ve sayıları 20 kadar olan arkadaşları, ırmak kenarında geçişe uygun bir yer ararken,  bin kişilik Çin ordusu yetişir. Irmağı geçme ümidi yok olunca Kür Şad ve arkadaşları yalın kılıç Çin ordusunun içerisine dalar…

Kür Şad ve arkadaşlarının yarattığı destan, Göktürklerde bağımsızlık aşkının ateşini yaktı. Birkaç yıl sonra yeni Kür Şad’lar ülkelerini Çin boyunduruğundan kurtardılar.

O ateş, târih boyunca Türklerin yolunu aydınlattı, milletimizi esaretten korudu, hür ve bağımsız yaşattı.

Resmî tarih kitaplarında büyük Türk kahramanı Kürşad’ın hayatı hakkındaki bilgiler çok azdır. Çin tarihçileri tarafından ‘Chiu-ch’eng / Sarayı Olayı‘ olarak değerlendirilen bu olay, çeşitli Çin kaynaklarında bazen birkaç satır, bazen biraz daha uzun, bir paragraf olarak yer almıştır.

Çinli târihçilerin önemsemediği, üzerinde fazla durulması gerekmeyen bir olay gibi naklettikleri bu isyan hareketi, Türk târihi ve Türk milleti üzerinde geniş yankılar bulmuş ve derin izler bırakmıştır. İkinci Göktürk devletinin kurulmasının ilk adımı olan bu isyan, İlteriş Kutluk Hakan ve Tonyukuk’un altı yüz seksen iki yılında başlattıkları isyanın ve ikinci Göktürk Devletinin kurulmasının ilham kaynağı olmuştur.

Atsız hocamızın eserindeki Kürşad, Türk milletinin hafızasına, Türk milletinin hürriyet ve bağımsızlık anlayışının tarihi şahsiyeti olarak yer almıştır. Türk milleti, romanda anlatılanlar gerçek olmasa dahi, olanları gerçek gibi algılamış ve Kürşad’ı, hafızasına o şekliyle nakşetmiştir.

Hüseyin Adıgüzel, Kürşad romanını farklı duygularla kaleme almış. Çok bilinen Kürşad hikâyesine büyük ölçüde sadık kalsa da, aynen kopya etmemiş, renklendirmiş ruh katmış, gençlerin sembol olarak kabul etmelerine yol açacak derin manalar eklemiştir.

Şüphesiz roman, bu şekliyle, idealsiz yetişmekte olan bir kısım gençlerimizin önüne yeni ufuklar açmaktadır.

Kitabı okumak bir gün kadar kısa, unutmak ömür boyu mümkün değil.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64 / e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

kısa kısa / kısa kısa…

1-OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA MUHALEFET VE MEŞRUTİYET: Florian Riedler / Picus Yayınları,

3- GÖRME BAHÇESİ: Yıldız Ramazanoğlu / Timaş Yayınları.   

2-TUNAYA DOĞRU / Gazi Osman Paşa: Mehmet Emin Ulu /Eşik Yayınları.

3- YÜZLEŞME: Uğur Koşar.  / Destek Yayın Ltd Şti.

4- KARAGÖZ OYUNLARI (3 Cilt): Hazırlayan Ünver Oral / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

 

DERKENAR:

 

Türk Destanları

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde destan terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır.

Eski Türk edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal, târihî, acıklı veya gülünç olayları; hiciv tekniğiyle ile ve çeşitli üslûplarla aktaran nazım türüne ve kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını, gelişimini, hayatta kalma mücâdelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebepleri açıklayan ve batı edebiyatında epope terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde destan adı ile anılmaktadır.

Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifâdelerle zenginleştirilmiş, nesir ve manzum olarak anlatılan, yazıya dökülen uzun hikâyelerdir.

Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kaideler, manalar bütünlüğü içinde yorumlandığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının millî eserleri olarak kabul edilirler.

Destanlar her zaman tarihi gerçekleri doğru biçimde nakletmezler. Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti, doğruları ve değerleri ile idealleştirilir. Eski hatıralarla birleştirilerek tarihi gerçekmiş gibi anlatılırlar. Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü, hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları da destanlarına yansır.

Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşçılık yanında verdiği sözde durma, acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma, yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir.

Türk destanları, kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve mağlubiyetleri gibi konularla beraber pek çok sebep açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır.

İlk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze gelebilen örnek bulmak hayli zordur.

Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, dilim*, hatıra, kısaltılmış seçme metinler hâlinde bulunmaktadır.

Türk tarihine ana hatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. Türkler, ilk anayurt olan ve batılıların Türk ismini unutturmak için Orta Asya dedikleri, bizim ise Türkistan demek mecburiyetinde olduğumuz topraklarını hiç bir zaman terk etmemişlerdir. Türk milleti, ilk anayurt olan Türkistan’dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün; Türkiye, Azerbaycan, Doğu Türkistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Tacikistan ve Türkmenistan adlarıyla sekiz Türk cumhuriyetinde, pek çok özerk toplulukta ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık hâlinde yaşamaktadır.

Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak çeşitlenmiş, farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını devam ettirerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeple Türk destanları da tarihi ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir.

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARI:

1-       Altay-Yakut Döneminden: Yaratılış Destanı

2-       2- Sakalar Döneminden: Alp  Er Tunga ve Şu Destanları

3-       3- Hun İmparatorluğu   Döneminden: Oğuz  Kağan  Destanı

4-       4- Göktürk Döneminden: Bozkurt, Kürşad ve Ergenekon Destanları

5-       5- Uygurlar Döneminden: Türeyiş ve Göç Destanları.

İslamiyet’in Kabulünden Sonraki Türk Destanları

 

1- Karahanlı Dönemi: Satuk Buğra  Han  Destanı

2- Kazak-Kırgız  Kültür  Dâiresinden: Manas Destanı

3-Türk-Moğol  Kültür  Dâiresinden:  Cengiz Han Destanı

4- Kırım Hanlığı Döneminden:  Timur ve Edige Destanları

5- Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemlerinden: Seyid  Battal Gazi  ve Danişmend  Gazi Destanı, Sarı Saltuk Destanı ile Köroğlu Destanı

 

*epizot: Bir eserde ana temaya bağlı ikinci derecedeki tema.

 

 

Referandumu Maça Çevirmek ve Siyasetçiden Gol Kralı Çıkarmak

Heyecanı severiz. Orta Asyalardan ta buralara ne maceralarla geldik. Ve Anadolu’da da ne badireler atlattık. Zihnimiz hep iyimser çalıştığı için de geçmişin kötümserliklerini çabucak kafamızdan attık.

Atarlanmayı severiz. Kendi kendimizi gaza getiririz.  Okuyarak fehmeden değil yaşayarak öğrenen bir milletin mensuplarıyız.

16 Nisan‘da ne oldu? Sarı lacivertlilerle Sarı kırmızıların maçı oynandı, Sağ & Sol / Alevî & Sünnî kavgası oldu. Hangi taraf kazandı ya da kazanan oldu mu?

Şimdengerü ne olacak? 1982 ve 1961 Darbe Anayasalarını hatta 1924’teki Kurucu Anayasayı aştık, 1921 Savaş Anayasasına ulaştık. Yalnız bir farkla; onda TBMM Hükümeti sistemi vardı,  bunda CB Hükümeti sistemi.

Devleti yönetme makamında – mevkiinde kim var kim yoksa bütün sorumluluklarını gayri tek kişinin sırtına attılar. Onlarca kişi ve kurum yetkisini bir kişiye verirseniz aslında ihaleyi de ona çıkaracaksınız demektir.

Hani “omuzlar çok olunca yük hafifler“di? Hani “bir elin nesi var, iki elin sesi var“dı?

Tarihi hep kişi bazlı takip ettik. Mete‘den Fatih‘e, Atilla‘dan Atatürk‘e ve Süleyman Şah‘tan Erdoğan‘a alışkanlığımız değişmedi. ‘Ya hep ya hiç‘ten ‘ya herro ya merro‘dan bir türlü kopamadık. Ya o ya bu‘dan Hem o hem bu‘ya hiç geçemedik.

En yakın ihtimalde Barzanî Kürdistanı bir referandumla kurulursa Türkiye yani Tayyip Erdoğan ne yapacak: Tanıyacak mı, tanımayacak mı? Amerika ve şeriklerinin baskılarına ne şekilde direnecek veyahut nasıl bir ortak tavır içine girecek?

Yarın Kıbrıs‘ta Türklerle Rumların Tek Devlet’te birleşmeleri ve bunun için Kuzeydekilerin bir miktar toprak tavizinde bulunmaları istendiğinde İngiltere’ye karşı ne duruş sergileyeceğiz yani Cumhurbaşkanı ne tutum sergileyecek?

Diyelim ki ‘he‘ dedik; 40-50 sene önceki kanlı sahneleri tekrar yaşarsak ne olacak? Kıbrıs’ın 5’te 2’sini alarak tarihe geçti rahmetli Ecevit’le Erbakan; Tayyip Bey tarihe ne şekilde geçecek?

Barzanî Kürdistanı’ndan sonra Rusya‘nın kontra atağıyla 3 PYD Kantonu Suriye’nin kuzeyinde Özerklik ilan ettiğinde ne yapacağız yani Sayın C.Başkanı ne yapacak? Rusya’ya karşı ABD, İsrail ve Barzanî’yle mi denge kurulmaya çalışılacak? Rusya’yla ters düştüğümüzde 7 ayda 70 şehitle oluşturabildiğimiz Güvenli Bölge‘nin üstüne su mu içeceğiz?

Barzanî Bölgesindeki Kandil‘den çekilen PKK, IŞİD’in dibindeki ve Suriye sınırındaki Sincar‘a (Şengal) tam yerleştiğinde PKK – PYD hattı Irak – Suriye koridorunu belirlemeyecek mi?

Ege’de statüsü belirsiz Adaların Yunanistan’a geçmesiyle veya 24 Nisan sözde Ermeni Soykırımı’yla ilgili Diasporalarla mücadeleyi kim, hangi dış dengelerden pozisyon üreyerek sağlayacak?

Ekonomi, adalet, eğitim mevzularına hiç girmiyorum. Yok, 3 büyük ilde Hayır’lar 1-2 puan öndeymiş de Türkiye genelinde gerideymiş kısmında hiç değilim.

Suriye politikasındaki hataları Prof. Davutoğlu‘na, Çözüm Sürecindeki hataları PKK ve HDP‘nin arsızlığına, 17/25 ve 15 Temmuz’daki sıkıntıları da kandırıkçı Cemaat‘e yüklediydik. İmdi Millî Takımlar Tek Teknik Direktörü olarak tüm ipleri tek elde toplayan kişiden başka kime çemkirilecek? Daha ötesi çevremizdeki bu ateş çemberinde bütün dış ve iç baskılar o kişiye yönelmeyecek mi?

Allah bizi yönetecek kişiye kolaylık versin. Zira her yaptığının yarısına iyi, yarısına kötü diyecek iki keskin taban var. Dahası bu iki fay hattının bizim gibi dışarıya fazlasıyla açık toplumlarda provoke edilmesi an meselesidir.

Cumhuriyet Mitingleri sırasında Vatanseverler adı altında yapılan istihbarî teşkilatlanmalar şimdi de Osmanlıseverler adıyla aynı merkezlerin elinden sulanarak saksılarda büyütülüyor. 7 Ağustos‘taki gibi bir kucaklaşma sağlanamazsa iş nerelere kadar gider; düşünmek bile istemiyorum.

Yani benim güzel annem“, Şafak saymaya devam.

 

 

2017 Referandumunun Sonucu Şudur: Orantısız Başarı, Buruk Sevinç

0

Uzun soluklu, altmış günlük, maraton bitti. Referandumu “Evet”çiler kazandı. Sonuç, memleketimize hayırlı olsun.

Referandum, şüphesiz, Türk siyasi tarihi açısından çok önemli bir aşama. Parlamenter yönetim sisteminden, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi. İki yıl içinde uyum yasaları hazırlanacak. Yürütmenin yükü ağır, hükümet ve vekiller çok çalışmak zorunda.

Siyasiler, bugüne kadar çok ağır laflar ettiler. İddiaları, gece ve gündüz kadar, siyah ve beyaz kadar birbirinden uzaktı. Vatandaşın kafası karıştı. Birçoğu, benim gibi, “Havet”çi olmayı tercih etti. Ancak, “Havet” diye bir seçenek yoktu.

Sonucun, hayır mı şer mi olacağı ilmine sahip değiliz. Söylenenlere, bir ümitle, inandık. Yarınların sahibi, Allah’tır.

Görme sınırımızı, bulunduğumuz konum belirliyor. Benim bulunduğum yerden gördüğüm şudur: Orantısız bir başarı, buruk bir sevinç.

Evet ve hayır cephesinde yer alanlar, orantısız güce, imkâna sahiptiler. “Evet”çiler, partinin gücü ile kamu kurumlarının imkânlarını, birlikte “Evet” için kullandı. “Hayır” diyenler cılız kaldı. Ülkede sanki sadece bir “Evet” kampanyası vardı. Bu ezici güce rağmen başarı düşüktür. Bunun adı, orantısız başarıdır. Bunun muhakemesini, “Hayır” diyenler yapsın.

Teslim etmek zorunda olduğumuz başarının adı: Buruk sevinç. Ben, pek çok vatandaş gibi, aklımla vicdanım arasında kaldım. Aklım, “Hayır” derken vicdanım “Evet” dedi. Özgürlükler ve kalkınma adına yapılan hizmetleri vicdanlar inkâr edemedi. Vicdanın önemli bir meyvesi olan vefayı, çok kişi yok sayamadı. Vefasız olmayı kendine yediremedi. Bütün beceriksizliklerine rağmen samimiyetle yapılan güzel işler, vicdanları besledi.

Ancak, akıllar bir türlü tatmin olmadı. 28 Şubat süreci mağdurlarının yaralarının hala sarılmamış olmasını, orta direk açısından geçim sıkıntısının artmasını, FETÖ tecrübesine rağmen siyasi söylemlerde dini argümanların kullanılmasını, gelir adaletinin sağlanamamasını, eğitimdeki dönüşüm sırasında pek çok öğretmen ve yatırımcının mağdur edilmesini akıllar kabullenemedi, kimse de bunların izahını yapamadı. Gelecek adına vaat edilenlerin de ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz. “Ya kandırıldıysak!” tedirginliği yaşıyoruz. Hep dağın arkasından bahsedildi, ya dağı aşamazsak diye düşünüyoruz.

İdareye karşı hep kuşu, kaygı barındırıyor akıllar.  Koşulsuz itaat edenlerin fanatikliği de tedirgin ediyor akıl sahiplerini. Referandum maddelerini biraz sorgulayanların, eleştirenlerin “Gizli hayırcı”, hayır cephesinde yer alanların vatan hainleriyle işbirlikçi diye suçlanmasının hiçbir insani, ahlaki temeli yoktu. Bunu yapanların, ahlaki anlamda derin bir eğitimden geçmesi gerekiyor.

Cesaretle söylemek gerekir ki, sonucu belirleyen başarılı bir iktidar değil, başarısız muhalefet oldu. Güvensiz, bilgisiz, yeteneksiz insanlardan oluşan muhalefet cephesi, onların eylem ve söylemleri, “Evet”i savunan iktidarın vitamini oldu. Önümüzdeki dönemde, Türkiye’nin, insan kalitesi yüksek bir muhalefet partisine ihtiyacı var. Kaht-ı rical, kendisini burada acilen gösteriyor.

“Kalkınma tamam, ama adalet nerede?” sorusunu az duyduğum söylenemez.  Adliyenin  durumu, tam bir facia. Onu geçtik. İşe almalarda, terfilerde, ihalelerde, iş bitirmelerde ya da vermelerde izlenen yol, vicdanları yaralıyor, hükümete olan güveni zedeliyor. Yapılan hatalar dillendirildiğinde de, herkes suçu birbirine atıyor. Bütün bunlar aklın kararını besledi. Sonuç, onun için buruk bir sevinç oldu.

Arındıktan sonra yola devam etmek gerekiyor. Üzüm üzüme baka baka kararır. Bembeyaz sütün rengini bozacak olan, bir damla mürekkeptir. Kirlenmiş insanlarla yolculuk, bizi önce iter sonra kirletir. Geçmişte yaşanan ciddi uyarılardan yeterince ders alınmadığına inanıyorum. Hala mağdur insanlar, kırık kalpler, inkisara uğramış ümitler var. İşin kötüsü, böyle bir gidişat, kişide inanç zafiyeti de oluşturuyor. Teba sahipleri, kendisine tabi olanların hem sevabından hem günahından sorumludur. Ailede baba, şehirde vali, ülkede başbakan veya cumhurbaşkanı diye sayabiliriz sorumlular silsilesini.

Mevlana’nın özlü sözüyle bitirelim yazımızı:  “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek -yapmak- lazım.”

 

 

Sandıktan Çıkan Sonuç – Süleyman Pekin ve İmanifesto

Halkoylaması resmi olmayan rakamlarla yüzde 51,4 evet oyu ile sonuçlandı. Böylece 18 maddelik Anayasa değişikliği kabul edilmiş oldu. Parlamenter sisteme veda ettik.

Cumhuriyet Halk Partisinin önemli ve ciddi itirazları var. Özellikle Yüksek Seçim Kurulunun oy verme işlemi bittikten sonra kuralı değiştirerek, mühürsüz oy pusulası ve zarflarla verilen oyları geçerli kabul eden kararı tartışılacaktır.

Yapılan itirazların netice alacağını sanmıyorum. Bu kanaate varmam için, son Belediye seçimlerinde Ankara ve Üsküdar seçimlerinde seçimi kazandığını iddia eden CHP’nin itirazlarının YSK tarafından reddedilmiş olduğunu hatırlamak yeterli oldu. Bu örneklerde olduğu gibi şimdiki itirazların reddi de şaibe iddialarını ortadan kaldırmayacak, ancak referandum sonucunu hukuken geçersiz kılmayacaktır.

Referandumda verilen oyların analizini daha sonra yaparız. Bu safhada bundan sonrasını konuşmak daha uygun olacak.

17 Nisan sabahı yeni bir yönetim sistemi ile hatta yeni bir rejim ile yönetilecek bir Türkiye’ye uyandık. Bunun olumsuz veya varsa olumlu sonuçlarına “evet” verenler de “hayır” verenler de muhatap olacak.

Türkiye’nin belki de 50-100 senesini etkileyecek çok kritik bir süreç başlıyor. Kimsenin zafer veya matem havasına girmesine lüzum yok. Ama hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları ilkelerinin ayakta kalması için mücadele etmeye devam etmemiz gerekiyor.

Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin tek kişide toplandığı, kuvvetler birliğinin olduğu bir rejime geçiyoruz. Bugüne kadar savunduğumuz gibi “güç insanı bozar, mutlak güç mutlak bozar” sözünün gerçekleşmesinden endişe ediyorum.

Ben bu kadar yetkiyi üstlenecek olan Cumhurbaşkanı kim olursa olsun O’nun için de kuvvetlerin birleşmesinin hayırlı olacağı kanaatinde değilim. Ortak aklın yerine tek kişinin aklının ikame edilmesinin Türkiye’nin gelişmiş demokratik ülkelerle mesafesini artıracağını ve gelişmesini yavaşlatacağını düşünüyorum.

Ancak, dünyanın en adaletsiz seçim kampanyası sonucu da olsa, halkoylamasının sonucunu kabullenmek durumundayız.

Kampanya sürecinde “hayır” oyu verilmesini gerektiğini savunanların endişelerini herkes biliyor. Dileğim ve temennim mevcut ve seçilecek olan Cumhurbaşkanının ve ekibinin bu endişeleri haksız çıkaracak adil bir yönetim sergilemeleridir. Kampanyadaki adaletsizlikler bu konuda ümitli olmamızı engellese de en azından temenni etmeye devam edeceğiz.

*********************************

Süleyman Pekin ve İmanifesto

Yazar, Şair ve Tarihçi Süleyman Pekin dostumuzun yeni şiir kitabı için yazdığım önsözü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Süleyman Pekin günlük siyasi makalelerinde bile şiirsel ifadeyi yakalamış bir yazar. Fikir çilesinin ürünü olan köşe yazılarında ve araştırmacı- tarihçi olarak yazdığı yazılarında dahi, keskin cümlelerini Cemil Meriç tarzı bir edebi üslupla sarmalar.

Şair Süleyman Pekin ise İmanifesto isimli yeni kitabındaki şiirlerinde taşkın duygularını ifade eden şiirsel ifadelerin içine, derin bir düşünce mahsulü olan felsefi ve sosyolojik tahlillerinin sonuçlarını serpiştirmiş.

Ben kendimi şiir yorumcusu olarak tanımlayamam. Bu haddini bilmezlik olur. Süleyman Pekin kardeşim bu şiir kitabına yorumda bulunmamı istemese ve O’nu kırmak endişesi taşımasam böyle bir cürette bulunmazdım.

Ancak şiiri ve Süleyman Pekin’i seven bir dost olarak hissiyatımı paylaşabilirim.

Süleyman Pekin, İmanifesto isimli bu şiir kitabındaki şiirlerini yazdıran duygu ve düşüncelerinin özünü “İlkin insanlık çekildi damarlarımızdan / Sonra yaşamak hissi ve sevda sürmek” mısralarıyla özetlemiş.

Başka bir şiirinde O’na şiirler yazdıran değişimi “İlkin ahlak çekildi huzurdan / Sonra insanlık itildi surdan…   Dostluk düşsün de borsa düşmesin / Aman kimse bir kap bölüşmesin..” mısraları ile tasvir etmiş.

Kaybolan duygu dünyamızın yaşattığı acıya, insanlığın temel değerlerine sahip çıkmaya, anlamlı yaşamaya dair ve sevgiliye, vatana, kutsallara sevda duygularını yansıtan şiirler yazmış.

“Adanmaktır sevmek / Bu da bir tür kendinden geçmek/ Gezegenler güneşe sevdalanmıştır/ Yıldızlar zamana / Bense sana…”

Diye kâinatı sevdadan ibaret gören güçlü ifadeler kullanırken, başka bir şiirinde de sevdanın şiddetini tasvir etmekte.

“Seven yavaş yavaş can vermelidir / Ölümü titretmelidir/ Faylar kırılmalıdır bu sevdanın aşkına/ Rihterler yönelmiştir kentlere / Dev dalgalar limana / Bense sana..”

İnsanlık değerlerinden vefaya olan özlemini yansıtan birkaç mısraı,

“Zaman tatilde, zamane işte / Biz mi vefasızız vefa mı bizsiz / Bu kaç zl oldu yürek kirişte..”

Şairimiz petrol savaşları ile insanlığın kan kusmasına da bigâne kalmamış:

“Kerkük’te petrol kuşu / Bir tankın namlusuna kondu / Bir ananın emzirdiği insanlık / Kan kusuyordu

Süleyman Pekin, bazen “damarımdan cenaze geçiyor / Göçüyor gönül nedamet kervanıyla beraber” diye gönül burkan ifadeleriyle şairane bir hüzne sürüklüyor bizi.

Bazen de “Arslanım ormanda huzur/ Ancak sen tahtındayken olur / Hadi gari bamteline vur / Ve en tazesinden gökkuşaklarının/ Yeni bir medeniyet kur!” diyerek birey olarak sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Dahası bir “kızılelma” ülküsüne doğru yönlendiren coşkusunu bize de aşılamaya çalışıyor.

“Tüttür merminin halvet türküsünü / Öttür tetiğin düşüş öyküsünü / Ki bu içtihat vay ki vay/ Kalbe sulh süngüsünü / İtti say!

‘Veliyyünkülli mazlumîn’sin sen / Yerler gökler seni arıyor bi bilsen / Ki bu zulûmat vay ki vay / Ayağa dikilsen / Bitti say!”

Bu sorumluluktan kaçıp her şeyi devletten bekleyenlere ve devleti soyanlara dasözü var şairimizin:

“Düz vatandaşın yerine/ Devletim inmiş derine/ Kötüyse de kaderine/ Sövsün devletin işi ne!

“Devletimin malı deniz/  Domuzcuklar pek semiz/ Zor oluyorsa yemeniz/ Eğsin devletin işi ne..”

Süleyman Pekin kardeşimin bu şiir kitabında O’nun karakterinin bütün ipuçlarını bulabilmek mümkün.

Duygusal ama isyankâr… Cesur ama utangaç… Mütebessim ama hüzünlü… Acılı ama alaycı… Düşünce adamı ama şair…

Kendisinden bundan sonra da çok güzel ve değerli eserler beklediğim Süleyman Pekin kardeşimi tebrik ediyorum. 

 

 

Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay, Fikir Adamı ve Yazar Atilla Çilingir Anayasa Referandumu ile Alakalı Soruları Cevaplandırdı.

GİRİŞ:

Referandum kelimesi, Latinceden Fransızcaya, oradan da Türkçemize girmiştir. ‘plebisit‘, ‘halkoylaması‘ ve ‘halkoyu‘ kelimeleriyle aynı manadadır.

Referandum tatbikatına antik çağlardan* itibâren rastlanmakta ise de, ilk ciddî tatbikatını 1789 İhtilali’nden sonra Fransa’da görüyoruz.

Referanduma en çok ve en sık başvuran ülke, İsviçre’dir.

Türkiye’de, 5 defa referandum yapıldı:

1-27 Mayıs 1960 askerî darbesinden sonra Kurucu Meclis’in hazırladığı Anayasa, ‘Hayır‘ oyu kullanılmamasını temin maksadıyla ağır baskılarla 9 Temmuz 1960 târihinde halkoylamasına sunuldu. % 62 ‘Evet’, % 38 hayır oyu kullanıldı. 1961 Anayasası kabul edildi.

2-12 Eyül 1980 askerî darbesinden sonra Danışma Meclisi’nin hazırladığı 1982 Anayasası, yine ‘Hayır‘ oyları aleyhindeki ağır baskılarla 7 Kasım 1982’de yapıldı.   Sandıktan % 91,37 oranında ‘Evet’ oyu çıktı.

3-1982 Anayasa ile siyâsî parti liderleri ve önde gelen idarecileri için konulan 10 yıllık siyaset yapma yasağının kaldırılıp kaldırılmaması için 6 Eylül 1987 tarihinde lüzumsuz bir referandum yapıldı. Referandum yapılmasını sağlayan Başbakan Turgut Özal, ‘hayır‘ oyu lehinde telkinlerde bulundu. Siyâset yasağı zaten yürürlükte idi. Merhum Özal, ‘Ben siyâset yasağını kaldırmak istediysem de millet istemedi‘ diyebilmeyi hedeflemişti. % 50,1 ekseriyetle siyâset yasakları kalktı. Hemen akabinde başka bir oyun oynandı ki, mevzuumuzun dışındadır.

4-Mahallî seçimlerin 1 yıl öne alınması için Turgut Özal’ın isteği ile 25 Eylül 1988 târihinde yine lüzumsuz bir referandum yapıldı. Oy kullananların % 65’i ‘Hayır‘ oyu verdi, seçimler zamanında yapıldı.

5-Cumhurbaşkanlığı seçiminde, ‘zinde güçler‘ olarak anılan çevreler, hukuk dışı yollara başvurarak Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek isteyince 21 Ekim 2007 tarihinde Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilip seçilmemesi yönünde referandum yapıldı. Anayasa değişikliği % 69 ile kabul edildi.

Son yıllarda adından ‘Dikkate değer bir fikir adamı‘ olarak bahsettiren 18. Dönem Anavatan Partisi Sakarya Milletvekili İnşaat Mühendisi Yalçın Koçak, internet sitesindeki yazısında: bir yerlere ince mesajlar gönderiyor: ‘Bu referandum (eskî tâbirle plebisit) bir Batılı Oryantalist oyunudur. Milleti, bir daha bütünleşmemecesine ikiye ayırma şeytanlığından başka bir şey değildir.’ Diyor.

Şeytanlık…’ Aziz ve necip milletimiz bu zokayı** yutar mı?

Hoşa gidecek yalanlarla yutturulabilir. Üstelik Makyavelist düşünce*** sistemini benimseyenlere göre; ‘siyasette yalan söylemek‘ normaldir.

Yalan söylediği için kimin burnu Pinokyo’nun burnu gibi uzamış? Kimin kulakları Midasın kulakları kadar kocamanlaşmış?

Lenin insanlık tarihinin ilk zâlimi değildi. Fakat en büyük zâlimi olduğunda şüphe yoktur. ‘İnsanlara hürriyet, milletlere bağımsızlık‘ yalanı ile işbaşına geldi. Onun bu sözüne kanıp bağımsızlık bayrağını açıp harekete geçen 3.000.000 Müslüman Türk, 6 ay içerisinde en ağır işkencelerle şehit edildi.

Kendine yetecek kadar bilgiye-görgüye, tecrübeye ve kültüre sâhip olamayan insanlar: ‘Bana kafamı karıştıracak hakikatleri anlatma. Hoşuma gidecek yalanlar söyle…‘ diyerek bekleşip duruyorlar. Onlar çığırtkan azınlık. Bazen sessiz çoğunluğu bertaraf edebilirler.

CIA’nın Türkiye şefliğini yapan Paul Bernard Henze, 2006 yılında Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye Raporu’nda:

‘Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Devleti kuranlar, denetim mekanizmasını çok iyi yerleştirmişler:

-Hükümeti ikna etiğimizde Meclis;

-Meclisi ikna etiğimizde ordu;

-Orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor.

Başkanlık sistemi olursa, tek kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Diyor.

 

İkna olmayanların akıbeti; Irak’ta, Libya’da ve Mısır’da görüldü. Suriye’de ise ‘az sonra…’

 

İyi okumalar efendim!

 

*Antik çağ: Orta çağdan önceki zamanlar.

**Zoka: Büyük balıkları avlamakta kullanılan, bir ucunda olta iğnesi, öbür ucunda da olta ipinin bağlandığı bir delik bulunan balık biçiminde dökülmüş parlak kurşun parçası.

***Makyavelist düşünce: Hedefe ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğunu iddia eden çarpık düşünce tarzı.

Oğuz Çetinoğlu: Gazetemiz ÖNCE VATAN’DA yayınlanan ‘Ülkemiz Anayasa Referandumuna Giderken‘ başlıklı makalenizde, anayasamızın değişecek iki maddesini analiz ediyor ve endişelerinizi belirtiyorsunuz. Endişeleriniz sâdece analiz ettiğiniz 2 maddeden mi kaynaklanıyor?

Atilla Çilingir: ABD 1980’de Afganistan’da, 1990’da Irak’ta sahneye koyduğu senaryoyu Suriye’de de tekrarlamak kararında. Sonraki hedefinde Türkiye’nin bulunduğu söyleniyor. Kıbrıs elimizden alınıyor. Kışın inine çekilen PKK, ilkbaharla birlikte saldırı hazırlıkları yapıyor.   Barzani, Bağdat yönetimine kafa tutuyor ve Kerkük’ü almak üzere harekete geçen ve bağımsızlık ilan etmeye hazırlanan fiilî bir devlet hâline geldi.

Bu devasa problemleri halletmenin planlarını yapmak mecburiyetimiz varken, bütün gücümüzle referanduma yöneldik.

Başkanlık sistemiyle, önümüzdeki problemlerin üstesinden geleceği söyleniyor da, nasıl olabileceği hususunda ümit verici hiçbir bilgi yok.

Çetinoğlu: Türkiye, ‘yedi düvel karşısında ve zor durumda‘ mı?

Çilingir: Türkiye’nin sırf kendi imkânlarıyla, gücüyle doğrudan varlık ve bütünlüğümüze tehdit anlamına gelen bu projeleri engellemesi, kolay değil; ama imkânsız da değil.

Çetinoğlu: Çâresiz değiliz‘ diyorsunuz. Düşündüğünüz çarelerden bahseder misiniz?

Çilingir: Millî varlığımıza yönelik tehlikelere karşı, her bakımdan iyi düşünülen, planlanan ve bütün ihtimalleri hesaba katan, rakiplerimizi doğru okuyup değerlendiren, siyasî, askerî, ekonomik ve insan gücüne dayalı kapasitemizle bağdaşan ve nihayet kararlı şekilde uygulanan millî bir politikaya ihtiyacımız var. Referandumdan önce bütün gücümüzü ve mesaimizi bu politikaların oluşturulması için kullanmalıyız. Ondan sonra salim kafa ile, ‘Evet‘ diyecekleri de ‘Hayır‘ diyecekleri de dışlamadan başkanlık sistemini konuşabiliriz. Türkiye’nin geleceğini şekillendiren değişiklikleri, yangından mal kaçırır gibi kotarmanın doğru olmadığını düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘Millî seferberlik‘ çağrısı yaptı. Devletimizin bütün haber alma ve değerlendirme kaynaklarının toplandığı en üst makamdan yapılan bu tespit ve çağrı büyük önem taşıyor. ‘Millî seferberlikten kast edilenin referandumda ‘evet‘ denilmesi olamaz, olmamalı.

Çetinoğlu: ‘Millî seferberliğin, yine kurtuluş olacağını‘ düşünüyorsunuz. Biri hâriç, TBMM’de temsilcisi bulunan ve bulunmayan siyâsî partilerin temsilcileri ve taraftarları ile milletimiz böyle bir seferberliğe şüphesiz ‘Evet‘ diyecektir.

Ancak bu ‘Evet‘ referandum çalışmaları sebebiyle ve dikkatsizce söylenmiş sözler yüzünden kullanılamaz duruma düşer mi?

Çilingir: Referandum tartışmalarının ihtiyacımız olan millî seferberliğe, millî dayanışmaya, millî beraberliğe ne fayda sağlayacağını birilerinin anlatması gerekiyor. Hayır oyu kullanacak milyonlarca yurttaşımızı ‘terör örgütlerinin yandaşı‘ olarak suçlayan, toplumu siyasî hesaplar uğruna kategorize eden söylemler milletimizin geleceği açısından popülist ve tehlikeli bir taktiktir. Her ne kadar bu ayrışmayı yapanlar, birkaç günden beri miting meydanlarında bu söylemlerini terk etmişlerse de… kimsenin kendi siyasî görüşüne katılmadıkları için milletimizin bir kısmını suçlayıp damgalamaya hakkı yoktur. Özellikle her türlü terörle mücadelede, varlığını Türk milletinin varlığı için feda eden feda etmeye hazır olan vatanseverlerimizin, referandumdaki tercihleri sebebiyle dışlanması, suçlanması… Aklın ve vicdanın kabul edeceği bir tavır değildir.

Çetinoğlu: Belki tepkilerden, belki de ve (inşallah öyledir) akıl ve mantığın galebe çalmasıyla, hatâdan dönüldü. ‘Evet oyları kadar, hayır oylarının da saygıya lâyık olduğu‘ ifâde edildiyse de vatanseverliğine gölge düşürülen insanlarımız kırıldı. Ümit edilir ki kırılan kalpler yeni ve etkili adımlarla tâmir edilebilir.

Şimdi Efendim, eğri otursak bile doğru konuşalım. İnsanlarımızın büyük bir bölümü, niçin ‘evet‘, niçin ‘hayır‘ diyeceğini bilmiyor. Bir kısmı okumadığından, bir kısmı da okuduğundan doğru bir mânâ çıkaramadığından… Büyük bir bölümü de siyâsî taassup denilebilecek olan hissî bağlantılar sebebiyle…

İnsanlarımız sanki gece yürüyüşüne çıkmış gibi… Işık ve rehber olur, ‘gazilik rütbesi’ne ulaşmış bir vatansever olarak okuyucularımızı bilgilendirir misiniz?

Çilingir: Referandumda ‘Evet‘ oyu verecekler de ‘Hayır‘ oyu verecekler de bizin insanlarımızdır. Muhteremdir, saygıya da sevgiye de lâyıktır.

Gönül ister ki niçin ‘Evet‘ veya niçin ‘Hayır‘ diyeceklerini, okuyarak, anlayarak kendileri belirlesinler.

18 maddeden oluşan Anayasa Referandumu, başkan seçilecek şahsın yetkilerini genişletmekle kalmıyor. İleride, yetkilerini sınırsız şekilde genişletecek değişikliklerin de kararını, demokrasinin bütün unsurlarını devre dışı bırakarak tek başına yürürlüğe koyabilmek hakkını da veriyor.

1876’da Kanun-i Esasi’den bu yana uygulanmakta olan parlamenter sistem yerine başkanlık sistemi getiriliyor. Ancak böylesine önemli ve tarihî değişiklik gerek TBMM’de, gerekse kamuoyunda yeterli derecede konuşulup tartışılmamıştır.

Eğer tartışılabilseydi, kuvvetler ayrılığı olmadan, hem tarafsız hem de bağımsız yargı üzerinden devletin bütün eylem ve işlevleri denetlenmeden, yönetimde şeffaflık ve hesap verebilme sağlanmadan hukuk devletinden bahsetmenin mümkün olmayacağı bütün netliği ile anlaşılırdı.  Devlet, hukuka pamuk ipliği ile kişiye ait şahsî arzularla değil, kopmaz bağlarla bağlı olmalıdır. Ferdî hak ve hürriyetlerin kullanılmasında hiçbir sıkıntının yaşanmayacağından herkes emin olabilmeli.

Çetinoğlu: ABD Başkanlık sistemi örnek gösteriliyor. Karşılaştırma yapar mısınız?

Çilingir: ABD, dünyada hâlen başkanlık sisteminin demokratik standartlara göre başarıyla yürütüldüğü ‘model ülke‘ konumundadır. Ancak, Anayasa Referandumu taslağını okuyanlar ve okuduklarını anlayanlar biliyorlar: Türkiye’de getirilmek istenen başkanlık sistemi ile ABD’deki  başkanlık sistemi arasında hiçbir benzerlik yoktur.

Bunu anlamak için siyaset bilimcisi olmaya gerek yok. Son zamanlarda ABD’de yaşanan ve Trump’u acınacak hâle düşüren hâdiseleri gazetelerden okumak yeterlidir.

Çetinoğlu: Misal verebilir misiniz?

Çilingir: Göçmenlerle ilgili sınır dışı yapma kararı yargıdan döndü; temyiz etti, gene döndü. Yani ABD’de başkan yargıya hükmedemiyor; çünkü o ülkede yargı bağımsızlığı mevcut.

Çetinoğlu: Yargı bağımsızlığı bizde yok mu veya referandumla değişiklikler yapıldıktan sonra olmayacak mı?

Çilingir: Partili başkan, yönettiği maçtaki takımlardan birine sempatisi olan futbol hakemi gibidir. Tarafsız olamaz. Milletvekillerinin ne kadarı, kendisine milletvekili olma imtiyazı bahşeden partili başkana ‘hayır‘ demek cesâretini gösterebilir. Denetim sistemi; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve dolayısıyla adalet teşkilatıdır. Yargıtay’dır, Sayıştay’dır ve Anayasa Mahkemesi’dir. Bu kurullardaki üyelerin yarıdan fazlasını, başkan veya partisinin milletvekilleri tâyin edecektir.  Tarafsız olmalarını beklemek aşırı iyimserliktir. Türkiye ve Türkiye’mizin seçkin insanları bu sıkıntıyı yaşadı. Tam bağımsız çalışan bir adâlet sistemi olsaydı, Ergenekon – Balyoz dâvâlarında yüzlerce subay önce haksız yere mahkûm edilip sonra kendilerine; ‘yanlışlık oldu, serbestsiniz‘ denilir miydi?

Çetinoğlu: Önceki Anayasalara göre Cumhurbaşkanına fazla yetki veren 1982 Anayasası da sıkıntılara sebebiyet vermişti…

Çilingir: Evet! Ismarlama elbise diker gibi, Kenan Evren ebediyen Cumhurbaşkanlığında kalacakmış gibi Anayasa yapıldı. Cumhurbaşkanı değişince sıkıntılar yaşandı. Anayasa fırlatma olayını, akabinde doların ve altının yükselmesi, borsanın çökmesi hâdisesini hatırlamak mecburiyetindeyiz.  Recep Tayyip Erdoğan, Allah gecinden versin, herkes gibi fânidir. Onun için hazırlanan Anayasa, yerine gelecek kişiye uymayacaktır. Türkiye’nin geçmişteki sıkıntıları yeniden yaşamak gibi bir lüksü olamaz.  Meselenin Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsî meselesi olmadığını bilmeliyiz.  Recep Tayyip Erdoğan’a mutlak bağımlılık içerisinde tâbi olanlar, referandumu; Sayın Erdoğan’ın şahsının tercih edilip edilmemesi olarak yorumlarlarsa, Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atmış olurlar.

Çetinoğlu: Teşhis yanlış ise tedâvi mümkün olmaz… Efendim, röportajımızı tavsiyelerinizle sona erdirebilir miyiz?

Çilingir: Seçim mahallinde, oy verme bölümüne girinceye, mührü basıncaya kadar vaktimiz var. Oy verecekler; bu günü, yarınları, kendi yarınlarını değil, çocuklarının torunlarının yaşayacağı yarınları düşünmeliler.

Milletimiz akıllıdır, zekidir. Âlim değilse de ariftir. Düşündüğünde mutlaka doğruyu bulacaktır.

Yöneticilerimiz de sorumluluklarını müdrik olmalı. Toplumda kutuplaşmaya ve ayrışmaya yol açacak gereksiz polemiklerden, popülist tavırlardan kaçınmalılar. İhtiyacımız olan millî birlik ve dayanışma; partizan hesaplarla, şahsî ve siyasî bağlılık ve şahsa sadâkat ile değil, vatana ve millete hizmet aşkıyla mümkün olabilir.

 

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

1948 yılında Samsun’da doğdu. 1959 yılında ve 12 yaşındayken başladığı askerlik hayatı, emekli olduğu 1990 yılına kadar kesintisiz 31 yıl devam etti.

1967 yılında teğmen rütbesi ile bu mukaddes ocakta göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları bütün hızıyla devam ediyordu. O yıllarda Ada’da bulunan şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nda görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir, 1974 yılının sıcak bir Temmuz sabahı kendisini Yeşil Ada’da, savaşın içinde buldu. Kıbrıs Muharebeleri’nin her safhasında başarıyla görev yaptı ve ‘Gazi ‘ unvanı ile mükâfatlandırılarak, Türkiye’ye döndü.

1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında görev yaptığı Kıbrıs’ta, bu milli dâvâmıza sahip çıkan ve o topraklarda seve seve hayatlarını fedâ eden şehitlerimizin kan ve can bedellerinin yılmaz savunucusu bir komutan olarak 43 yıldan beri Kıbrıs dâvâmızdaki haklılığımızı savunmak adına değişik platformlarda görev aldı, bilgi şöleni, panel ve konferanslara konuşmacı olarak katıldı. Çilingir; Kıbrıs Millî Dâvâmızın gerçeklerini anlatmak adına güncel çalışmalarına devam etmektedir.

Kendi isteği ve Yarbay rütbesiyle TSK’dan emekli olan Atilla Çilingir’in yayınlanmış 11 kitabı olup, bunlardan 8 tânesi Kıbrıs Millî Dâvâmıza aittir.

Hâlen Kıbrıs Türk Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin yönetim kurulunda görev yapan Çilingir, evli ve 2 çocuk sahibi olup, İngilizce bilmektedir.

 

 

DERKENAR

ANAYASA İLE ALAKALI OLARAK TEKLİF EDİLEN DEĞİŞİKLİKLER YAPILIRSA…

v  Cumhurbaşkanı partili olacaktır. Partili cumhurbaşkanı iyi niyetli de olsa, tarafsız davranamaz. ‘Milletin başkanı’ olması gerekirken kendi partisine ve seçmenine yakınlık göstermek mecburiyetinde kalabilir. Onlara öncelik tanır.

v   CUMHURBAŞKANI PARTİLİ OLMAMALIDIR.

v  18 yaşındaki gençlerin büyük ekseriyeti iş ve meslek sahibi değildir. Kendi problemlerini çözememiş, geçimini sağlayamamış tecrübesiz gençleri milletvekili yapıp, memleketin meselelerini çözmesini bekleyemeyiz. Referandumdaki bu madde, 18-26 yaş arasındaki 10 milyondan fazla gencin ‘evet’ oyunu almak için kurulmuş bir tuzaktır. 18-25 yaş arasındaki gençlerden ancak 3-5 kişi, listelerde seçilebilecek sırada aday gösterilecektir. Gençler başımızın tâcı, geleceğimizin teminatıdır. Bırakalım, üniversiteyi bitirsinler, meslek sâhibi olsunlar, bilgi, tecrübe ve enerjilerinden o zaman istifade edelim.

v   3-5 GENCİN MİLLETVEKİLİ OLMASI İÇİN MİLYONLARCASININ OYLARINI İSTİSMAR ETMEK, SİYÂSÎ AHLAKA AYKIRIDIR.

v  Anayasamızın 6. Maddesine göre ‘Hâkimiyet kayıtsız-şartsız millete aittir. Türk milleti hâkimiyet hakkını, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) aracılığı ile kullanır. Bu hak hiçbir kişiye, zümreye, sınıfa devredilemez. Kanun yapma yetkisi TBMM’ne aittir. Anayasa değişikliği kabul edilirse, hâkimiyet hakkı ile birlikte kanun yapma yetkisi de, tek imza ile yürürlüğe koyacağı ‘Kanun hükmünde kararname’ çıkarabilecek olan başkana verilmiş olacaktır.

v  BÖYLE BİR REJİMİN ADI, DEMOKRASİ OLAMAZ.

v  Teklif edilen değişiklik kabul edilirse, bakanlar, başkanın emrine girmiş olacaklar. Başkan istediğini bakan yapacak, istemediğini de görevden alabilecektir. TBMM bakanları denetleyemeyecektir.

v   DENETİMİN OLMADIĞI YERDE DEMOKRASİ OLMAZ.

v  Tek kişinin tayin ettiği ve o kişi tarafından her zaman görevden alınma tehlikesiyle karşı karşıya olan yargı mensupları, adaletin değil başkanın emrine girmiş olurlar.

v   ADALET MEKANİZMASI BAĞIMSIZ DEĞİLSE, ADALET YOK DEMEKTİR.

v  Uzmanlar diyor ki: ‘Güç insanı bozar. Daha fazla güç, mutlaka bozar.’ Yöneticinin bozulması demek, sınırsız yetkilerin sorumsuzca kullanılması demektir.

v   ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ İLE SINIRSIZ YETKİLERİN SORUMSUZCA KULLANILMASINA İMKÂN SAĞLANMIŞ OLACAK. BÖYLE BİR DURUM KABUL EDİLEMEZ

 

 

Vallahi Ben Yazmadım!

Aşağıdaki yazıyı dikkatle okuyun. Ben yazsaydım; ırkçı, faşist, şovenişt falan gibi saydırıp dururdunuz. Çok şükür ben yazmadım ama doğruluğunun altına imzamı atarım. Burası Düzce. com’dan, Erkan Arslan duygu ve düşüncelerime tercüman olmuş kendisine teşekkür ediyorum.

“” “Bu millet” diye başlayan cümleler duymaya başladık bu aralar. Devamında isminin zikredilmesini beklerken “bu millet” diye biten cümleler takip etti. Aslında söylenen isimler de vardı, olumsuzundan atfedilen, ama onu demiyoruz, bunu demiyoruz, şunu demiyoruz, bu millet diyoruz ile biten balyoz ağırlığında cümleler.

Var mı acaba başka ülkelerde de adı söylenemeyen milletler?

Bazen söyleyemez insan, milyonlara malum olmuş bir realiteyi bile. Ne zaman olur peki bu durum? Utanırsan olur, kızgınsan olur, nefret ediyorsan olur, kabullenemiyorsan olur.

Peki malum cümlelerde adı söylenemeyen bu milletin, utanılacak bir tarafı var mı? Kızgınlık duyulacak bir yanı peki? Nefret eden vardır elbet ama mensup olanın nefreti biraz manasız kalır.

Benim bildiğim bir Millet var bu topraklarda, onlarca zenginlik katan alt unsurla beraber yoğrulmuş ve zenginleşmiş bir millet.

Tarihin var oluşuna dek uzanan köklü bir millet, bu millet.

Orta Asya’yı egemenliğinde tutan bir topluma, kilometrelerce korku duvarı ördürebilen bir Millet.

Yaşamın beşiği Anadolu’yu yurt yapan bir Millet, bu Millet.

16’sı büyük, 100’ün üzerinde sayıda devlet kurmuş bir Millet, bu Millet.

Çağ açıp, Çağ kapatan, bir Millet bu Millet.

Peygamber Efendimizin, övgüsüne mazhar olmuş bir Millet, bu Millet.

Yıllarca İslamiyet’in sancaktarlığını yapmış bir Millet, bu Millet.

Dişi ile tırnağı ile direnerek, kurtuluşunu sağlayan bir Millet, bu Millet.

Ama bir türlü adı söylenemeyen, bir Millet, bu Millet…

Korkmayın söyleyin, TÜRK MİLLETİ bu Milletin adı…

Ne ayrıştırır sizi bu tanım, ne yozlaştırır. Ne yeni tanım arayışlarına sokar sizi, ne de yolunuzdan saptırır.

Milliyetçilikten korkarak, sapılan yolun mikro milliyetçilik olduğunu ve işte bunun gerçek tehlike olduğunun farkına varılmalı.

Örneği kendimden vermek isterim önce. Annem Çerkez benim, Babam Laz. Ben gururla Türk’üm diyorum. Ailelerimi, çocuklarımı, akrabalarımı bir arada tutan bir çatıdır benim için Türk’lük. Ne soy kütüğümü inkâr ederim, ne de mensubiyetinden gurur duyduğum Milletimi.

Adı konulmamış bir Millet’e mensup olmak zorunda değilim ben. Türk Milleti’ne mensup olma gururumu, hangi hakla alırsınız ki elimden?

Bu Millet dediğiniz Millet’e mensup olabilmek için, ne soy kütüğünüz irdelenir sizin, ne kafatasınız, tipinize de bakmaz kimse, yüzünüzün şekline de.

Mensubiyet şuuru yeterlidir sadece. Hissedebilmek, gurur duyabilmek, ait olmaktan mutlu olabilmek, kültürüne katkıda bulunabilmek, yükselmesi için canla başla çalışabilmek.

Bunları hissediyorsanız eğer Türk’sünüz işte, başka ada ne hacet!

Üstadım, Bu Millet’in adı binlerce yıl evvel konulmuştur zaten.

Onun için;

Korkmayınız söyleyin Bu Yüce Millet, TÜRK Milleti’dir.

Onun için;

“Ne mutlu Türk olana” dememiş Ulu Önder,

“NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE” demiş…””