20.1 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 690

“ Her Şey Bir Red ile Başlıyor Gülüm ”

25 yıldır kamuda, 15 yıl sendikalarda görev yaptım. Son 20 yılda en az 10 adet STK’nın kuruluşunda inisiyatif kullandım. 30 yıldır hem tarihçilik hem de ülkücülük yolunda kendimi geliştirmeye çalıştım. 34 yıldır da kesintisiz Müslüm dinlerim.

Son 10 yılda köşe yazarı olarak 500’e yakın yazı yazmışım. Tarih, dış politika ve edebiyat alanında yarım düzine yayınlanmış, onun yarısı kadar da yayınlanmaya hazır kitabım var. Sosyal medya sayfamda “Yazdıklarım yaşadıklarımın bordrosudur” ifadesi bulunmakta. Yazmak bende geleceğin izdüşümüdür. Kıbrıs, Davos, Ergenekon, Çözüm, Habur, Akdamar, Dersim, K.Irak, Mısır, Libya, Suriye vs. konularda yazdıklarımız yerli yerinde duruyor ve neden sonra haklılığı tescilleniyor.

Ergenekon Kumpasında yandaş sendika “Kılavuzu Necip Fazıl Olanın.” ve “Sevgiler Sevgi Hanım” yazımı ikna odalarındaki üye devşirme seanslarında kullanıyordu. Duydum ki Necip Fazıllı olanı gene kullanmaya başlamışlar ama Sevgi Erenerollu yazıyı es geçiyorlarmış.

Zaten Özsar’daki Âkiller Toplantısı’nda “Türkiye’de Türk Yoktur” tezini işleyenler 7 Haziran Seçimleri sonrasında birden profillerine Türk Bayrağı, ağızlarına da “Şehitler Ölmez, Vatan Bölünmez!” sloganlarını doldurmuşlardı. Aslında Referandum’un yersizliği ve yanlışlığı üzerinde fikirlerimi paylaşmıştım. Fakat son düzlükte iş tamamen takım taraftarlığına döndüğü için kimse satır aralarına bakmıyor veyahut okuduğunu anlamıyor.

– Pek yapmadığım – girişteki kısa künye şimdi yazacaklarım içindi. Hem tarihe not düşmek hem de bu zamana kadarki yazdıklarımın sağlaması babında diyorum ki TEK Millet derken adına Türk Milleti diyemeyenler Anayasa‘nın 66. maddesinin dışına düşmüş olmaktadırlar: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Ve bu bağ ırkî değil hukukîdir.

Kurucu önder Atatürk‘ün çok daha veciz ifadesiyle “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” Türkiye halkı; Türkmen, Zaza, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Boşnak, Pomak, Abaza, Çeçen, Arnavut, Roman, Yörük, Manav, Muhacir vs. unsurlardan oluşur ve bunun tamamına ortak isim olarak Türk Milleti adı verilir. Ulus Devletin fikrî mimarı Ziya Gökalp‘e göre “Türk Milleti ırkî, kavmî, coğrafî, siyasî ve idarî bir zümre değildir. Aynı millî kültürde ortak olan fertlerin bütünüdür.” Gazi Mustafa Kemal’in “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” sözü köken değil hissiyat ve mensubiyet bildirir. Tam tersine Türk’ü ve Kürt’ü ayrı bir etnik unsur gibi görmek ırkçılıktır. Neye göre tasnif ediyorsun kardeşim? Kanına ve soyuna göre. Bu soy-sopçuluk, kan bağcılığı değil mi?

İkinci olarak tarihi hep dış politikayla birleştirmeye çalışan ve alternatif stratejiler üretmek için uğraşan biri olarak 2 tane 17 Nisan Simülasyonu yapayım. İsteyen alsın 3 sene saklasın: “Hayır” çıkarsa kentsel terör saldırıları devam eder. Nerdeyse her hafta yaşadığımız ve en son 31 Aralık Gecesi Reina’da gördüğümüz terör saldırıları çok şükür 3 aydır yok. Ocak başında 3,94‘leri gören doların da ateşi 3 aydır daha stabil. 15 Temmuz‘da Tayyip Erdoğan İktidarı‘nı devirmek isteyen Üst Akıl terör & borsa kartını kullanırken birden Anayasa Değişikliği gündeme geldi ve o karta gerek kalmadı. Başkanlık çıkmazsa kaldığı yerden devam eder.

Evet” çıkarsa tüm yetkiler ve sorumluluk Cumhurbaşkanı‘nın sırtına yıkılıp sonra da yasal pozisyonu uluslararası arenada Saddam – Esad tipi diktatörlerle eş tutulacak. ABD, AB ve Rusya arasındaki pazarlıklarda hep bir kişiye yüklenilecek; İran’la altın, IŞİD’le petrol ticaretinden Avrupa’daki Diyanet, Dışişleri gibi kurum çalışanlarımızın ajanlıkla suçlanmasına hatta Batı’daki terör saldırılarını azmettirici görmeye dek geniş bir yelpaze ihale edilecek. Türkiye’yi yeni Kürdistanlara ve Birleşik Kıbrıs’a ikna edecekler. Belki Ömer el-Beşir durumuna düşürecekler, belki Türkiye’ye de İran gibi ekonomik yaptırıma sıra gelecek. İşte o an Suriyeleştiğimiz andır, küresel planlı bölgesel kaosun üçüncü ayağıdır. Rahmetli Muhsin Başkan‘ın “İzin vermeyiz” dediği Suriyeleşmeden de daha vahimi.

Yine Onun ifadesiyle “Vatanını zaaf derecesinde sevenler” tayfasından bir vatandaş olarak eşedd-i şer olarak gördüğüm ‘evet‘tense ehven-i şer olarak gördüğüm ‘hayır‘a sığınmayı tercih ederim. Her iki halde de eskiyi arayacağımız muhakkak olmakla beraber Nizam-ı Âlem broşürümüzdeki meşhur Süleyman Kalaycı şiiriyle duruşumuzu sabitleyelim: “Her şey bir red ile başlıyor gülüm!” LÂ!

 

 

Spor Yönetim Sanatı

0

Sağlık ve spor bağlantısını en mükemmel şekilde ortaya koyan güzel bir atasözümüz var: ‘Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.’

Mustafa Kemal Atatürk, ‘Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlâklı olanını severim.’ Diyor.

Berceste olarak kabul edilebilecek bu iki cümlenin doğruluğu, uzmanlar tarafından da teyid ediliyor. Diyorlar ki: ‘İnsanlarda ruhî, fikrî ve bedenî inkişafın sağlanması için beden eğitimi yapılmalıdır.’

İlk, orta ve lise seviyesindeki okullarımızda beden eğitimi dersleri, asker ocağında beden eğitimi saatleri vardır.

Bedenle alakalı hareketler, planlı bir şekilde yapılır ve günlük hayatın bir parçası hâline getirilirse, hayatımız sağlıklı ve huzurlu olur, bedenimizle ilgili şikâyetlerimizin en aza indirilir.

Beden eğitimi aynı zamanda, ‘spor’ kelimesini akla getiriyor.

Spor, insanların ruh ve beden sağlığını kalıcı hâle getirirken, belli kaidelere göre ve rekabet ölçülerinde mücadele etmek, başarabilme arzularını diri tutmak, dayanışma alışkanlığı kazandırmak, üstün olma şuurunu geliştirmek gibi faydalar sağlar. Spordaki başarabilme arzusu ve üstün gelme şuuru, hayatın her safhasında tatbik edilirse, aşılamaz gibi görünen engeller aşılır, ferdî ve topyekûn kalkınma kolaylaşır.

Günümüzde spor, sadece spor değildir. Turizm, reklam ve tanıtım ile eğlence sektörüne, ticari ve iktisadi hayata, şahıslar ve milletler arasındaki münasebetlerin gelişmesine büyük tesirleri vardır. Bunlar, henüz tam manasıyla incelenebilmiş ve neticeleri tespit edilebilmiş değildir.

Spor teşkilat ve organizasyonlarının hedeflerine ulaşabilmesi ve en yüksek seviyede fayda sağlanabilmesi için ilmî metotlar kullanılmasında zaruret vardır.

Bu hakikatin fark edilmesinden sonradır ki dünyadaki gelişmeler paralelinde ülkemizde de devlet ve özel sektör olarak spor yüksek okulları, fakülteler, enstitüler açılmıştır.

Doç. Dr. Bilge Donuk, bu alanda feyizli çalışmalar yapan ve kitap hâlinde eserler veren genç bir ilim adamımızdır.

Spor Yönetim Sanatı isimli eseri, Kasım 2016’da yayımlandı. 12,2 X 19,5 santim ölçülerinde, 207 sayfalık kitap, 115 adet yerli ve yabancı eserin incelenmesi suretiyle hazırlanmış.

Yaptığı işe verdiği ehemmiyetin ve gösterdiği titizliğin yüksek derecesini, ilk sayfalarında yer alan ‘Önsöz‘de görmek mümkün:

‘Modern yönetim; gelişimi boyunca birçok problemlerle uğraşmış, bunun sonucunda iş hayatında disiplini, verimliliği, kaliteyi, hızı ve başarıyı sağlayacak yöntemler geliştirmiştir. Kurumların hayatta kalması, değişen iç ve dış çevre şartlarına uyumlu olması ve rakipleriyle rekabet edecek çağdaş yönetim tekniklerini kullanması ile mümkün olacaktır. Bu yüzden değişim ve profesyonelleşme kaçınılmazdır.

Türkiye’de spor, diğer iş sektörlerinde uygulanan yönetim modelleri ile yönetilmeli, spor yönetimi konusunda eğitim görmüş profesyonel yöneticiler ile çalışılmalı ve kişilere bağlı kalmadan müesseseleşmiş bir yapıya geçilmelidir. Bu vizyonun ortaya konulması günümüzde bir mecburiyet hâline gelmiştir. Spor yönetiminde, genel yönetim anlayışının ilke ve prensiplerinin uygulanmasını hedefleyen bu kitap içinde ilk olarak insan ve yönetim konusu incelenmiş, daha sonra spor yönetimi, spor pazarlaması, stratejik spor yönetimi, sporda çağdaş yönetim modelleri, spor işletmeciliği ve spor yönetiminde ahlâk konuları hakkında bilgiler verilmiştir.’ (s: 9)

Anlaşılıyor ki Bilge Donuk, spor kulüplerinin Anonim Şirket hâline gelmesi keyfiyetini de göz önünde bulundurarak onlara, geliştirdiği ilmî metotlarla başarı ufuklarına giden kapılar açmıştır.

Anonim şirket hâline gelmiş kulüplerde amatör veya profesyonel olarak müsabakalara katılan sporcularda, belli bir kabiliyet bulunması ve bunu belgelendirmesi gerekirken, onlara âmirlik yapacak, yönlendirecek şirket yöneticilerinde hiçbir özellik aranmaması meselenin ciddiyeti ile bağdaştırılamazdı. Hatırlanmalı ki, şirket idarecileri, sporcuları eğitecek, müsabaka sırasında taktik verecek çalıştırıcıların ve hocaların da âmiridir. Seyirci bile bunun bilincindedir ve tuttuğu takım puan kaybettiğinde, ‘yönetim istifa‘ diyerek menfi tezahüratta bulunmaktadır. Ümit edilir ki, ‘Spor Yönetim Sanatı‘ isimli kitabı eline alıp, ders çalışır gibi okuyanlar, sözü edilen tezahürata muhatap olmayacaklardır.

Sekiz bölümden meydana gelen kitabın ‘İnsan ve Yönetim’ başlıklı birinci bölümünde, mezar taşında; ‘Burada kendisinden daha akıllı insanları çalıştıran birisi yatıyor‘ cümlesi ile hatırlanan Andrew Carnegie (1835-1919’ isimli İskoç asıllı Amerikalı iş adamının bir başka cümlesi yer alıyor: ‘Yaşım ilerledikçe, insanların söylediklerine daha az önem veriyorum. Yaptıklarına dikkat ediyorum.’ (s: 11)

Ve devamında Carnegie’den altın değerinde birkaç cümle daha… Hepsi, ‘mısra-ı berceste’ olarak hatırlanacak kıratta.

Kitapta alt bölümleri de bulunan diğer bölümlerin başlıkları; ‘İnsan ve Yönetim‘, ‘Spor Yönetimi‘, ‘Spor Pazarlaması‘, ‘Stratejik Spor Yönetimi‘, ‘Sporda Çağdaş Yönetim Modelleri‘, ‘Spor İşletmeciliği‘, ‘Spor Yönetiminde Ahlâk‘ olarak sıralanıyor.

Son bölümünde, ‘etik’ ve ‘ahlâk’ arasındaki kavram karmaşası ele alınıyor.  (s: 193-199)

Kitaptan, pek çok kişinin alakasını çekecek tadımlık bir bölüm:

‘Sporculuğu, kaptanlığı, yöneticiliği ve başkanlığı ile târihin en büyük Fenerbahçelilerinden biri olan Zeki Rıza Sporel başkanlığı döneminde bir gün Moda Deniz Kulübü’nde birkaç arkadaşı ile beraber otururken, Fenerbahçe’nin yöneticilerinden biri gelir. Zeki Bey’in yanına yaklaşarak yavaşça bir şeyler söyler ve bir kâğıt parçası uzatır. Kâğıda şöyle bir bakan Zeki Bey, yüksek bir ses tonu ile sorar: ‘Nedir bu?’ Cevap da yüksek bir sesle verilir: ‘İzmir’deki maçımız için … Bey’i hakem tâyin etmişler. Bu adam bizim aleyhimizdedir. Değiştirilmesini istiyoruz efendim.’ Başkan elindeki kâğıdı masanın uzak köşesine doğru atar ve ‘Sen Fenerbahçe’sin. Ne yapar sana hakem? Bir golünü saymaz. Sen Fenerbahçe isen yenisini atarsın. Atamadın mı, yenilir gelirsin İstanbul’a. Fenerbahçe böyle dilekçe ile bâzı makamlara yalvararak kendini korumaya uğraşmaz. Gidin. Hakem haksızlık ederse, yenilin gelin karşıma. Ama başınız dik olarak gelin. Yalvarmış, yakarmış insanlar olarak değil…’ (s: 198)

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

Doç. Dr. BİLGE DONUK:

1977 yılında Adana’da doğdu. İlköğretim ve lise eğitimini İstanbul’da tamamladıktan sonra, lisans öğrenimini Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, Spor Yöneticiliği Bölümü’nde tamamladı.

2000 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Spor Yöneticiliği Yüksek Lisans programından 2003’te mezun olduktan sonra, aynı yıl aynı programda doktora eğitimine başladı. 2006’da bu programdan mezun olarak ‘Doktor’ unvanını aldı. 2001’de ‘Araştırma Görevlisi’ olarak başladığı İstanbul Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi, Spor Yönetim Bilimleri Anabilim Dalı’nda 2009’da ‘Yardımcı Doçent’ oldu. 2012 yılında Sosyal, Beşerî ve İdîrî Bilimler Temel Alanı ‘Yönetim ve Strateji’ bilim alanında ‘Doçent’ unvanını aldı. Görevine hâlen İstanbul Üniversitesi’nde devam etmektedir.

Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Üyesi olan Donuk, Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Fair Play Komisyonu Başkan Yardımcılığı ve 2011’den itibaren de Tenis Federasyonu Eğitim Kurulunda görevine devam etmektedir. Donuk 2005-2009 yılları arasında Basketbol Federasyonu Eğitim Kurulu’nda görev yapmıştır. Ayrıca 2013 yılında Mersin’de düzenlenen Akdeniz Oyunlarında ‘Gönüllüler Koordinasyon Birim Sorumlusu’ görevini üstlenmiştir.

2005’te ‘Spor Yöneticiliği ve İstihdam Alanları‘, 2006’da Fatih Şenduran ile birlikte ‘Futbolun Anatomisi‘, 2007’de ‘Liderlik ve Spor‘, 2008’de ‘Yönetim İstifa‘ ve 2011’de Erdoğan Arıpınar ile birlikte ‘Fair Play‘ adlı kitapları yazdı.

Millî ve milletlerarası dergi ve kongrelerde spor yönetim bilimleri alanında yayınları bulunan Donuk, evli ve bir çocuk babasıdır.

 

 

DERKENAR 1:

‘Ahlâk’ ve ‘Etik’ Kelimeleri Hakkında

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Lügatlerde ve ansiklopedilerde ahlâk kelimesi şöyle açıklanıyor:

Misalli Büyük Türkçe Sözlük1: 1-İnsandaki iyi veya kötü huylar, tabiat. 2-İyi huylar, insanı mânen yükselten iyi tabiatler, faziletler, 3-Bir toplumda kişilerin davranışlarını düzenleyen ve herkesin uyması gereken kurallar. 4-Ahlâk bilimi.

Doğan Büyük Türkçe Sözlük2: 1-Huylar, tabiatlar. 2-İnsanın yaratılışından gelen ve cemiyet içinde yaşanarak kazanılan iyi ve güzel huylar, etik, aktöre. 3-İnsanın yaradılışından gelen hususiyetler ile Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Şerif’te sınırları çizilen, insanların iyiliğini ve mutluluğunu hedef alan kaidelerin hayata geçirilmesiyle kazanılan iyi ve güzel davranışlar bütünü. 4-Konuyla ilgili felsefe alanı.

Ötüken Türkçe Sözlük3: 1-İnsanın doğuştan getirdiği huylarla sonradan kazandığı mânevî yapısını sergileyen bir takım davranış ve tavırlar; aktöre, edep. 2-İyi özellikler; güzel huylar, fazilet, erdem, hüsnühal. 3- Allah’ın insanı yaratış fıtratına uygun davranışlar bütünü. Tabiat.

Temel Türkçe Sözlük (Kâmûs-ı Türkî)4: 1-İnsanın yaradılıştan sâhip olduğu veya terbiye ile kazandığı nitelikler. 2-İyi huylar, övgüye lâyık davranışlar. 3-Felsefenin ahlâk ve terbiyeden bahseden kolu.

Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Sözlük5: 1-İnsanda bulunan rûhî ve zihnî haller. 2-İyilik etmek ve fenâlıktan çekinmek için tâkibi lâzımgelen usul ve kaideleri öğreten ilim.

Dînî Kavramlar Sözlüğü6: …İnsanın iyi veya kötü olarak nitelendirilmesine sebep olan mânevî vasıfları, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu irâdeli davranışların bütünü. İslam ahlâkının kaynağı Kur’an ve sünnettir.

Türkiye Diyânet Vakfı İslam Ansiklopedisi7: Dînî Kavramlar Sözlüğü’ndeki târifin aynısı, çok geniş açıklamalarla verilmiştir. Açıklamalarda, ahlâk ile helal-haram kavramları hakkında yakın bir bağ bulunduğu belirtilmektedir. (C: 1, s: 1-14)

Türkçe Sözlük8: Bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak mecburiyetinde bulundukları davranış biçimleri ve kuralları. Aktöre, töre, etik. 2-Belli bir toplumun belli bir döneminde bireysel ve toplumsal davranış kurallarını saptayan ve inceleyen bilim. 3-İyi nitelikler, güzel huylar.

 

Etik kelimesi:

Misalli Büyük Türkçe Sözlük: 1-Ahlâkla ilgili, ahlâkî. 2-Ahlâk ilmi, ahlâk felsefesi, ahlâkiyat, ilm-i ahlâk.

Doğan Büyük Türkçe Sözlük: Ahlâk, ahlâk bilgisi, ahlâk bilimi, ilm-i ahlâk, ahlâkıyat, ahlâk felsefesi

Ötüken Türkçe Sözlük: 1-Ahlâk bilimi, Ahlâ kla ilgili.

Temel Türkçe Sözlük (Kâmûs-ı Türkî): Etik kelimesine yer verilmemiştir.

Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Sözlük: Etik kelimesine yer verilmemiştir.

Dînî Kavramlar Sözlüğü: Etik kelimesine yer verilmemiştir.

Türkiye Diyânet Vakfı İslam Ansiklopedisi: Etik kelimesine yer verilmemiştir.

Türkçe Sözlük: Ahlâk, ahlâksal, ahlâki, 2-Törebilim, ahlâkbilim.

1İlhan Ayverdi. Kubbealtı İktisadî İşletmesi:1. Baskı, Ocak 2010

2Mehmet Doğan. Yazar Yayınları: 25. Basım, Haziran 2014

3Yaşar Çağbayır. İstanbul 2007

4Mertol Tulum. Tercüman Gazetesi’nin Yayını

5Ferit Devellioğlu. Aydın Kitabevi, Ankara 1986 (7. Baskı)

6Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları. Heyet tarafından hazırlanmıştır. Ankara 2006

7Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanmıştır. İstanbul 1988 8Dil Derneği Üyeleri tarafından hazırlanmıştır. İkinci Baskı Ekim 2003, İstanbul

*   *   *

hesabını vereceğinin bilincinde olmasıdır. İnsan bir harekette bulunurken bu bilinçte olmalıdır. Hürmetin bütün

Ahlâk Nizamı‘ ve ‘İsyan Ahlâkı‘ isimli eserlerin yazarı Prof. Dr. Nurettin Topçu, Türkiye’de ahlâk sâhâsında doktora yapmış ve doçent olmuş ilk kişidir.

 

Nurettin Topçu’ya göre ahlâk, insan hareketlerinin metafiziğidir. Prensipleri ister dine isterse de başka bir şeye dayansın her ahlâk, bir kıymetler sistemine bağlı olup metafizik karakterini de buradan almaktadır. Zira hiçbir ahlâk tamamen deneyler tarafından ortaya çıkarılmış değildir. Ahlâk, aynı zamanda dinî olgunluktur; hayvanî hayattan insanî hayata yükseliştir. Ahlâkın ilke ve prensipleri dinî kurallara dayanır.(1)

 

Topçu, İslâm’ın özünün ve esasının ahlâk olduğunu ısrarla belirtiyor ve şöyle devam ediyor: Din ile ahlâk birbirinden ayrılamaz. Dini ahlâktan veya ahlâkı dinden ayırmak ve ayrı görmek, insanın iç dünyasını kendisinden ayırmak demektir. Çünkü ahlâk temelde dini olgunluktan farklı bir şey değildir. Müslüman olmak aynı zamanda İslâm ahlâkına sâhip olmaktır, onu kendi hayatında yaşamak ve yaşatmaktır. Hz. Peygamber, Müslümanlığın huy güzelliği olduğunu söylemek suretiyle bu durumu açık bir şekilde ortaya koymuştur.

 

İslâm ahlâkının sabır, şükür, af, adalet ve eşitlik gibi birçok prensibi vardır. Topçu’ya göre bu prensipler gerçekte üç temel ilkeye dayanmaktadır: Bunlar da hürmet, merhamet ve hizmettir.

 

Hürmet; Allah korkusu, insanın yaptıklarının varlıklara gösterilmesi gerekir. Bu öyle bir cevherdir ki, istesek de istemesek de gerektiği yerde mutlaka ortaya çıkar. Her halükarda insan onun varlığını hissetmekten kendisini alı koyamaz.

 

Merhamet; her şeyin, her varlığın ve özellikle her insan ruhunun nefsimizden ziyâde sevilmesidir Bu duygu, hürmetin insanın benliğinden taşarak âleme yayılması sonucu meydana gelmektedir.

 

Hizmet; ruh olarak nefsinden taşıp başka insanlara yayılmak suretiyle, Allah’ı aramaktır. Her samîmi ve menfaatsiz hizmet, hareketlerimizle Allah’ın aranmasıdır.

(1)Nurettin Topçu. Kültür ve Medeniyet: Hareket Yayınları, İstanbul 1970.  s: 52-60

İslâm Ahlâkının Esasları: Hareket Dergisi, S: 36 (Aralık 1968), s: 8.

İslâm ve İnsan: Hareket Yayınları, İstanbul 1969, s: 53-54 ve 97

 

Ahlâk ve etik kelimeleri umumiyetle birbirlerinin yerine kullanılabildiği gibi, farklı anlamlarda da kullanılabilmektedir. Bu iki kavramın birbirine karıştırıldığı durumlar da olmaktadır. Bir anlam karmaşası yaşanmaktadır. Bir konuda kavramların mânâları açıklanmadan yorum yapılması yanlış anlamalara yol açmaktadır. Nurettin Topçu, ‘ahlâk’ kavramının açıklamasını, hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak tarzda yapmıştır.

 

Etik kelimesini kullanmayı tercih edenlerin kullandıkları kelime hakkında yapılmış tatminkâr bir açıklamaya rastlamak mümkün değildir. Dikkat edilirse etik kelimesi, sol kültürün kaygan zemininde kıvrak hareketler sergileyenler tarafından kullanılmaktadır. Bir kısmı gafletten, bir kısmı kasten kullanmaktadır. Her iki grup da, ahlâk kavramının gücünü dinden, etik kelimesinin vicdandan aldığı gerçeğini ya bilmiyorlar veya tehâcül-i ârifâne ardına sığınıyorlar.

 

‘Ahlâk’ kelimesi, Müslüman Türk’ün ahlâkla alâkalı meramını en doğru şekilde, bütün derinliği ve enginliğiyle ifâde etmek için kâfidir. Bu sayfa, aksini iddia edenlerin görüşlerine açıktır.

 

 

 

DERKENAR 2:

‘Sel’ – ‘Sal’ Ekleri

‘-Sel‘ ve ‘-sal‘ ekleri dilimize Fransızcadan bulaşan iki nispet ekidir. İki bukalemun veya iki yılışık yabancı…

Bundan 40 -50 yıl önce ‘-sel‘li ‘-sal‘lı kelime sayısı 5-10 civarındaydı: ‘Siyasal-Kamusal-Kutsal-Ulusal-Evrensel‘ gibi…

Şimdi her kelimenin arkasına bu ‘-sel‘ ve ‘-sal‘ ekleri yapıştırılıyor. Bu iki ek, her kelimeyi Türkçeleştiren müthiş iki sihirbaz!

Öyle bir sihirbaz ki, Arapça olan ‘tarih‘ kelimesine, Fransızcadan alınan ‘sel‘ ekini koyup ‘tarihsel‘ yazdığınızda, Türkçe bir kelime elde ediyorsunuz.

Bütün kelimesi Türkçe, ‘sel‘ Fransızca eki ile yapılan ‘bütünsel‘ kelimesi hangi dilden?

Sel‘, ‘sal‘ ekleri hiç lüzumu yokken de kullanılıyor: ‘Sanatsal‘ gibi… Şeytanın aklına taş getirmek gibi olacaksa da… ‘Sabahsal kahvaltısal etkinlikten sonra  ‘sporsal’ uğraşlara yönelsek…  ne olur?

Bölge meseleleri‘ yerine ‘bölgesel sorunlar‘ oluyor da ‘bölgesel vâli‘ neden olmasın? ‘Evsel atıklar‘ var da neden ‘evsel köpekler‘ yok?

Sonra gelsin, ‘otelsel binalar‘, ‘giysisel gereksinimler‘…

Dil vandallarına diledikleri gibi kelime uydurma selâhiyetini kim veriyor?

Dil böyle çökertilir, dil böyle yok edilir.

Dilimizi kaybedersek, candan aziz vatanımız dâhil, kaybedilecek hiçbir değerimiz kalmamış demektir.

 

(Yavuz Bülent Bakiler. Sözün Doğrusu 1: Türk Edebiyatı Vakfı Yayını, Birinci Baskı, s: 224-232’den faydalanılmıştır.)

 

 

 

 

 

Ey Çocuk!

Bir omuzu düşüklere özenen çocuk,

Daha bıyıkları tam da çıkmamış,

Güya dava diyor, reis de olmuş,

İslam ahlakından habersiz çocuk!

*

Büyüğe saygılı olmayan çocuk,

Atarlı mübarek, omuz yan yatmış.

Daha dünkü çocuk havasın basmış,

Türk Ülküsünden de bihaber çocuk!

*

Sen doğmadan neler olmuş be çocuk!

Bu ülke çok kara günler yaşamış.

İşte saygısızca davrandığın biz,

Ocaklarda çile çekmiş be çocuk!

*

Gün gelmiş aç kalmış, nöbet beklemiş,

Devlerle çarpışmış, yolu kesilmiş,

Okullardan atılarak çaresiz kalmış,

Zindanlar mekânımız oldu be çocuk!

*

Bu baban yaşında, bizler var ya biz,

Sen yokken her yerde vermiştik savaş.

Emperyalistlere kafa tutarak,

Kurşunların çemberinden geçtik be çocuk!

*

Şimdi sen dünyadan habersiz çocuk,

Bu toprağa düşenlere yaş akıttık yaş.

Başbuğum Türkeşle yol yürüyen biz,

Bunca hakaretleri de hak etmedik hak!

 

 

Adil ve Dürüst Olmasa da.

Beş gün sonra, 16 Nisanda yapılacak halk oylaması kampanyalarının adil olmadığını biliyoruz. Ama inşallah oy kullanma, sayma ve tasnif işleri dürüst olur da, adaletsizliğin zararını kısmen telafi etmek mümkün olabilir.

Ben bu süreçte “adil ve dürüst olmayan seçimlerle kitlelerine yanıltılabileceği ve bunun o millet için felaketle sonuçlanabileceği” fikrimi paylaşmaya çalıştım.

Çünkü seçimlerin yapılmasının sebebi “çoğunluğun yanılmayacağı” varsayımına dayanır. Ancak uygulama farklı olabiliyor. Yakın tarihin önemli figürlerinden Hitler’den, Saddam’a, Esad’a, Kaddafi’ye ve Asya’daki, Afrika’daki diğer diktatörlerin çoğunun adil ve dürüst olmayan seçimlerle geldiklerini ve bir daha da seçimle götürülemediklerini biliyoruz.

Evet” kampanyasını yürüten Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin devlet gücü ve imkanlarını hoyratça kullanması, buna karşılık “hayır” kampanyasını yürütenlerin tamamen gönüllülük esasına göre yaptığı kampanyalar söz konusu.

Adalet, hakkaniyet, demokrasi, hak, hukuk, kul hakkı gibi bütün değerler tepetaklak edildi.

Ama sonuçta propaganda gücü bakımında yüzde 95 evetçiler üstün.

Devlet imkanları ve gücünün abartılı istismarı o kadar ileri boyutta ki ezici propaganda gücü ters tepebilir.

Biliyorum bu dönemde de “Hak dururken güce tapanlar” olacaktır.

Fakat insanların içine yaratıcının koyduğu “adalet ve vicdan duygusu” harekete geçerse maneviyatın sillesinin sedası pek bir güçlü çıkabilir. Maddi gücün hezimeti ile karşılaşabiliriz.

Bu benim hem temennim ve hem de tahminim.

**********************************************

Sonucu “Gizli Hayırcılar” Belirleyecek

Sonucun ne olacağını görmek için pek az zaman kaldı. Ama ben önce tahminimin gerekçelerini anlatmak istiyorum.

1- Bu güne kadar (diğer seçimlerden farklı olarak) ilk defa ciddi anket firmaları sonuç açıklamadı. Bu tanınmış firmaların çoğu daima AKP adına çalıştıkları için önceki seçimlerde son haftaya kadar yönlendirici sonuç açıklar, son hafta ise itibarlarını kurtarmak için gerçeğe yakın tahminlerini duyururlardı. Bu defa durum ciddi oranlarda “evetaleyhine olduğu için açıklama yapamadıkları kanaatindeyim.

AKP de bundan önceki seçimlerde bu anket sonuçlarını açıklar ve seçimin peşin galibi olduğunu rakamlarla ilan ederdi. Bu defa Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil AKP’liler hiç rakam vermediler. Belli ki rahat değiller. Çünkü Başbakan “yüzde 50 üstüne bir oy bizim için yeterli” demeye başladı.

Seçim yasağı geldiği için bu hafta TV ve gazetelerden anket sonucu açıklanamayacak. Muhtemelen sosyal medya üzerinden sonuçlar paylaşılacak.

Bu da ancak sosyal medya üzerinden propaganda yapabilen “hayır” kanadının aleyhine olmaz. Çünkü “hayırcıların” paralı ak-trol ordusuna rağmen eşit mücadele edebildiği tek alan sosyal medya.

2- Açıklanan anketlerde de “evet” ve “hayır” oranları başabaş gözüküyor. Ancak anketlerde ve sosyal medyada görünmeyen bir memur kesimi var. 2 milyon 650 bin devlet memuru var. 50 milyonluk seçmen kitlesi içinde yüzde 5’e tekabül eden bu kitleden anketçilere hiç “hayır” oyu vereceğim diyen yok. Bunu SONAR Başkanı Hakan Bayrakçı açıkladı. Sadece memurlar ve ailelerinin toplamının yüzde 8-10 civarında olduğunu varsayabiliriz. Bunun yarısı “hayır” dese anket firmalarını yüzde 5 oranında yanıltabilecek bir olgudur bu.

 

3- Aynı şekilde Metropoll Başkanı Prof. Özer SencerTürkiye’de ilk defa bu kadar yoğun olmak üzere anketlere katılma isteksizliği ve doğruyu söylememe eğiliminin olduğunu” açıkladı.

 

“Evet” diyecek olanlar çok korkusuz. Memur, esnaf, işçi, işveren farketmiyor. Pervasızca oy’unun rengini açıklıyor, propaganda yapıyor. Hatta birilerine göstermek için sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanıyor. Dahası “hayır” diyenlere gözdağı veriyor, hakaret ve tehdit dahi edebiliyorlar.

 

Fikrini açıklamaktan çekinen veya “hayır” diyeceği halde korkusundan “evet” diyeceğini açıklayan işçi, esnaf, tüccar ve iş adamların sayısı da memurlardan az değildir.

 

Toplamda “hayır” diyeceğini gizleyen sözde kararsızlar ile “evet” diyeceğini açıklayan korkutulmuş gizli hayırcıların toplam oranı büyük sürprizler yaşatabilecek boyutta.

 

Anket firmaları bu sebeple de rakam açıklamaktan çekiniyor olabilir. Zaten Metropoll anket firması sahibi Prof. Özer Sencer “bu referandumda anketlere bakarak isabetli bir tahminde bulunmanın mümkün olmadığını” söyledi.

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak düzenlediğimiz İlhan Kesici‘nin sunduğu “2017 ve Sonrası Ekonomik ve Siyasi Gelişmeler” konulu konferansı gerçekleştirdik. Bu konferansa davet ettiğimiz bir çok memur ve işveren arkadaşlarımızın “Başkanım durumu biliyorsun, lütfen bizi mazur gör” diyerek toplantıya katılmaktan çekindiklerine şahit oldum. (Yine de konferansa rağbet olağanın üstünde oldu. En yüksek katılımlı yemekli konferans programımızı gerçekleştirdik.)

 

Bu korku iklimini Cumhuriyet tarihimizde ilk defa yaşıyoruz. 32 yıldır bağımsız bir STK olarak hizmet veren Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın tarihinde de ilk defa yaşadığımız bir hadise bu.

 

Oy vermek gönül işidir. İnsanlar dışarıda sesini çıkaramasa da, vicdanıyla başbaşa kaldığı oy kabininde kendilerini korkutanlara oy verir mi?

 

Bakalım göreceğiz.

 

*************************************************

Bir Fıkra ile Ekonomimizin Durumu

İlhan Kesici ekonomimizin halini şu fıkrayla anlattı:

Erzurum’da bir esnaf Hac’ca gitmeyi istiyor. Mali durumunu gözden geçirmek için bir muhasebeciden yardım alıyor. Muhasebeci gelir- gider durumunu inceliyor, yapması gereken masrafları hesap ediyor. Esnafa “hesap durumun iyi, Hacca rahat rahat gidebilirsin” diyor.

Fakat esnaf yapması geren ödemeler için cüzdanına baktığında durumun iç açıcı olmadığını görüyor. Ve şöyle söyleniyor: “Hesaba bahirem Hac lazım olmuş, cüzdana bahirem zekata muhtaç.”

Bizim ekonomimiz de böyle… AKP propagandasına baksak uçuyoruz. Gerçeğe bakınca zekata muhtacız.

***

İlhan Kesici’nin ekonomiyi rakamlarla izahı da aynı derecede açık. Kesici’nin verdiği rakamlara göre AKP dönemi, Cumhuriyet tarihinde ekonominin en kötü yönetildiği dönem.

Şöyleki, AKP öncesi çok partili dönemde,1946-2002 arasında yıllık büyüme hızı yüzde 5,1 olmuş. Hem de 2. Dünya Savaşı, darbeler, ekonomik krizler ve koalisyonlara rağmen.

AKP’nin 14 yılında ortalama yıllık büyüme hızı yüzde 4,6 olurken, özellikle son on yılında başarı iyice düşmüş. Son on yılda büyüme hızı sadece yüzde 3,3 olarak gerçekleşmiş. Geçen senenin büyüme oranı ise yüzde 2.9 a düştü.

Ekonomi hala uçuyor ama anlaşılan uçağın yönü aşağı doğru…

 

 

Tarih Elbet Sizi de Yazacak!

 

“Ve her şey bittiğinde hatırlayacağımız; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” Alia İzzet Begoviç

Referandum için artık günler sayıladursun, 12 yıldır işbaşında olan AKP hükümetleri ve Cumhurbaşkanının fazla uzağa gitmeden yaptığı ve yapmadığı icraatlara bakarak hafızamızı tazeleyelim.

  • 1982 Anayasasının sayısız maddelerini değiştirmelerine rağmen, söz verdikleri halde seçim yasasını ve YÖK kanununu değiştirmediler.
  • Suriye sınırındaki mayınlı araziyi temizlemek için 49 yıllığına İsrailli bir şirkete kiraya vereceklerdi, anayasa mahkemesinden geri döndü. Şimdi aynı sınıra metrelerce yükseklikte ve genişlikte beton duvar çekiliyor.
  • Suriye’ye Şam Emevi camisinde namaz kılacaktık, Rus uçağını düşürdükten sonra, burnumuzu sınırdan dışarı çıkaramaz olduk.
  • 17/25 Hırsızlık ve yolsuzluk olaylarının failleri yargılansın denildi, (bunların kimisi akrabam kimisi kankam) dediler ve yargının önünü kestiler.
  • 2010 Referandumunda Fethullah Gülen’le ittifak kurup yargı sistemini değiştirdiler ve başta genelkurmay başkanı olmak üzere yüzlerce yüksek rütbeli subaya kelepçe vurup Silivri kampında esir muamelesine tabi tuttular.
  • 15 Temmuz darbesinden hemen sonra Cumhur Başkanı televizyonlara çıkarak: “Aldatıldık, Allah bizi affetsin, milletim bizi affetsin” diyerek pişmanlığını dile getirdi ama daha bir hafta önce muhtarlar toplantısında: “Hayatım boyunca ne kimseyi aldattım, ne de kimseye aldandım” cümlelerini kurdu.
  • Referandum propagandaları boyunca, devletin araçlarını, valiler ve kaymakamlarını, kamu çalışanlarını okul ve öğrencileri kendilerine propaganda aracı olarak alet ettiler ve milyarlarca devlet parasını kendileri adına kullandılar.
  • HAYIR, kampanyası için sahaya inenlere ise akla hayale gelmeyecek olmadık zorluklar çıkararak ya salonlarının elektriğini kestirdiler, ya üstlerinden salonun kapısını kilitlediler veya bindirilmiş kıtaları üzerlerine saldılar.

Şimdi bütün bunlara, bu kadar aldatılmaya, bu kadar çelişkilere rağmen gene de koskoca ülkenin geleceğini tek kişiye teslim etmek ne kadar doğru, Türk Milleti aklına ve vicdanına danışmayacakmı?

Son sözüm yanımızda gözüküp, her zaman mağdur edebiyatı yaparak, sonrada; yetmez ama evet deyip kuvvetliden yana, iktidarın kuyruğuna takılanlaradır. Vereceğiniz bir tek “EVET” oyuyla tarih, Alikemalleri, Prens Sebahattinleri, Damat İbrahimleri, Çözüm süreci mucitlerini, Akilleri nasıl vatana ihanet edenler listesine yazdıysa sizi de yazacaktır hiç kuşkunuz olmasın!

Saygılarımla.

 

 

 

Su, Sağlıklı Su, Hayattır

Şehrimiz, ülkemizde ve dünyada, suyun musluktan içilebildiği yerlerden biridir. MERKEZ SU LABORATUVARI’mızın hizmete girmesi ile bu durum daha güvenli hale gelmiştir. Kesintisiz ve kalitesinin sürekli kontrol edilebilir bir temiz su sistemine sahip olmak, Kocaeli halkına daha yaşanabilir bir şehirde yaşama imkânını sağlamaktadır. 4.4.2017 tarihinde tanıtımı yapılan bu laboratuar, mekan ve teknolojik imkanları ile, şehrimiz için övünülecek bir adres olacaktır.

İzmit’imiz, 1930’lara kadar doğal güzellikleri pek çok, çevre sorunları olmayan, havası-suyu-toprağı temiz bir şehirdir. Sanayileşme, bunun sebep olduğu hızlı göç ve nüfus artışı 1960’lardan itibaren ve 90’lara girerken; koku ve kirlilik sebebiyle nefesin zor alındığı bir hava, yetersiz ve güvenilemeyen suyu ve derinleşen çevre sorunları ile boğuşan bir şehir haline gelmişti.

Doğalgazın gelmesi ve 1995’lerden itibaren yaygınlaşarak kullanılmaya başlanması ile hava kirliliği önemli oranda azalmıştır. Ayrıca daha çok 2004’den sonra yapılıp hizmete sokulan atık su arıtma tesislerimiz sayesinde, evsel atıklarımızın %99 oranında arıtılır hale gelmesi ile denizimiz, tatlı su kaynaklarımız ve topraklarımız kirlenmekten kurtulmuş ve zaman içinde temizlenmiştir. Şu anda denizimiz artık balıkların, deniz canlılarının yaşayabildiği bir temizliğe kavuşmuş, sahilimiz deniz kokusunun alındığı, plajlarında yüzülebilen sahiller haline gelmiştir.

Bu yazımda su hizmetlerini paylaşmak istiyorum.

İzmit’imizde ilk su şebekesi hizmeti, 1933’de, o günün Belediye Başkanı Kemal Öz tarafından 1230 abone ve 120 meydan çeşmesi ile yapılmıştır. Böylece, Romalılar zamanında getirilen ve Osmanlılar zamanında da İzmit halkının su ihtiyacını büyük oranda karşılayan Paşa suyu, şehir halkının daha kolay ve rahat istifade edebileceği bir duruma getirilmişti. 1943’de Sapanca gölünden çekilen bir su hattı, Seka Kâğıt Fabrikasının ihtiyacı ile birlikte, şehrimizin bazı alanlardaki su ihtiyacı için kullanılmıştır. Daha sonra Erol Köse Bey’in Belediye Başkanlığı döneminde Yuvacık Karakaya Suyu İzmitlilerin temiz su ihtiyacını karşılamak üzere getirilmiştir. Su ihtiyacının karşılanmasına yönelik en önemli adım ise Sn. Sefa Sirmen’in Belediye Başkanlığı döneminde atılmıştır. Bu, 1999 yılında hizmete sokulan Yuvacık barajı ve temiz su arıtma tesislerinin yapılması, buradan temin edilen temiz suyun şehir halkına verilmesidir.

2004’den sonra, Sn. İbrahim Karaosmanoğlu’nun Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Sn. İlhan Bayram’ın İSU Genel Müdürü olduğu dönemler su hizmetlerinin altın çağıdır. Yuvacık Barajı’na ek olarak,  Kocaeli’mizin temiz su ihtiyacına karşılamak için, Sapanca-Yuvacık temiz su arıtma tesisi bağlantısı yapılarak,  Sapanca Gölü sisteme eklenmiş ve göl suyu yedek bir baraj olarak kullanılır hale getirilmiştir. 2014’de hizmete alınan Kandıra Namazgâh Barajı suyu, Dudu tepe Temiz Su arıtma tesisinden geçirilerek, bu bölge halkımızın temiz su ihtiyacının kesintisiz ve güvenilir şekilde karşılayacak hale getirilmiştir.  Ayrıca bu su, Körfez ve Derince ilçelerimizin köylerine ve İlimtepe’ye kadar ulaştırılan bir su şebekesi ile bu bölgelerimizin temiz içme suyu ihtiyaçlarını karşılamak amaçlı kullanılmaktadır. İSU ayrıca,  bazı kırsal bölgelerimizde, küçük su kaynaklarını, temiz su paket arıtma sistemleri kurarak, buralarda yaşayanların su ihtiyacının güvenli şekilde temin edilmesini sağlayan çalışmaları tamamlayarak Kocaeli’mizin kırsal kesimlerinde dahi kaliteli ve sürekli temiz su ihtiyacının karşılanmasını sağlamıştır.

İşte bu temiz su sistemimizin sürekli ve güvenilir şekilde kontrol ve takibi gerekmektedir. Bu konuda hizmet veren İSU’nun birimleri olmakla beraber daha iyi, yeterli ve teknolojik imkânları genişletilmiş bir laboratuar ihtiyacına binaen açılan bu laboratuvarımız, Kocaeli’mizin bir marka kurumu olabilecek özelliklere sahiptir. Akredite edilmiş, ağır metaller dâhil 245 parametrede analizler yapabilme gücü olan laboratuarımız sayesinde, içme sularımız kaynağından itibaren musluğumuza gelinceye kadar belirli aralıklarla çok daha kolayca kontrol ve takip edilecek, bu takip sayesinde de içilebilirlik noktasından çok daha güvenilir olacaktır. Laboratuvarımız atık su arıtma tesisleri çıkış numunelerini de, daha çok, daha kolay ve güvenilir şekilde takip ederek, çevreye zarar verebilecek çıkışları önleyecektir. Bu laboratuarımız ayrıca, bölge insanımızın özelde yaptırmak isteyeceği (havuz suyu, kuyu suyu, gölet suyu, atık suyu v.s.) her türlü su numunelerini de analiz edip değerlendirecek şekilde de hizmet verecektir.

Şehrimizin prestijli bir kuruluşu olacak olan İSU Genel Müdürlüğü’nün Merkez Laboratuvarı’nın yapılışına imkan ve karar veren Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn. İbrahim Karaosmanoğlu ile İSU Genel Müdürümüz Sn. İlhan Bayram’ı kutlarken bu hizmetin oluşmasında yönetim kurulu üyesi olarak katkılarımızın olması da şahsım için onur vesilesidir.

Kocaeli’miz in daha yaşanabilir bir şehir olması yolunda önemli katkıları olan bu ve benzeri hizmetlerin sürdürülmesi ve artarak devam ettirilmesi dilek ve temennilerimle.

 

 

16 Nisan’da Niçin “Hayır”?

0

16 Nisan’da yapılacak Anayasa Referandumu;

ü  Cumhurbaşkanlığı seçimi değildir.

ü  Milletvekili genel seçimi değildir.

ü  Belediye Başkanlığı seçimideğildir.

ü  Bu referandumun mevcut Cumhurbaşkanı, hükümet ve iktidar partisi ile değil, ülkenin gelecek on yılları, yani istikbaliyle ilgisi vardır. Konu partiler ve siyaset üstüdür.

O zaman 16 Nisan’da yapılacak seçim ne seçimidir?

ü  “Parlamenter sistem”e devam edilip edilemeyeceğine veya  “Cumhurbaşkanlığı Hükümeti sistemi”adı altında sadece bize mahsus tuhaf bir “Başkanlık” sistemine geçilip geçilemeyeceğine karar vereceğimiz bir seçimdir.

ü  “Tarafsız Cumhurbaşkanı” yerine “Partili Cumhurbaşkanı” seçip seçmemeye karar vereceğimiz bir seçimdir.

ü  97 yıldır milletin milletvekilleri eliyle kullandığı egemenlik hakkını, “Tek Adam”a devredip devretmemeye karar vereceğimiz bir seçimdir.

ü  “Yasama-Yürütme-Yargı” erklerinin “kuvvetler ayrılığı” prensibine göre kullanılması yerine, bu üç erkin tek adamın elinde toplanarak “kuvvetler birliğine” geçilip geçilmemesine karar vereceğimiz bir seçimdir.

ü  “Tek Adam”a istediği zaman “meclisi feshederek seçime götürme” veya “eyalet kurma” yetkilerini verip vermeyeceğimize karar vereceğimiz bir seçimdir.

16 Nisan’da “HAYIR”çıkarsa ne olacak?

ü  Cumhurbaşkanı, başbakan, hükümet, iktidar partisi devam edecek.

ü  Kuvvetler ayrılığı prensibi uygulanmaya devam edecek.

ü  İktidarın kendisini dışladığını düşünen toplumun yarısında bir rahatlama olacak.

ü  Parlamento eski yetkilerine sahip olarak bütçe ve kanun yapacak, hükümetin icraatını denetleyecek.

ü  Yargı ve bürokrasi daha tarafsız olmaya dikkat edecek.

ü  İktidar, demokrasi ve insan hakları konusunda daha titiz davranacak. Bu da Türkiye’nin dünyadaki saygınlığını arttıracak.

16 Nisan’da “EVET” çıkarsa ne olacak?

ü  Partili Cumhurbaşkanı ile bir “Parti devleti” kurulacak. İktidar partisi “devlet partisi olacak. Bu da, demokrasi ligindeki sıramızı iyice aşağıya çekecek.

ü  Bütün yetkileri elinde toplayan Cumhurbaşkanı, diktatörlüğe kadar giden bir sürecin içine girecek.

ü  Yargı ve bürokrasi tarafsızlığını tamamen yitirip siyasallaşacak. Demokrasi ve insan hakları rafa kaldırılacak. Muhalefet susturulacak.

ü  Cumhurbaşkanlığı KHK’ları ile toplumun, huzur ve güveni kaybolacak.

ü  Toplum, her an bir KHK ile kurulacak bir veya birden çok eyaletle bölünme tehlikesi yaşayabilir.

İşte bu nedenleri düşünerek geleceğimiz için bu Anayasa değişikliğine “HAYIR” diyorum.

 

 

‘Târihî Bir Kırılma Noktası: 16 Nisan’ Türk Ocakları (eski) Genel Başkanlarından Hukukçu, Fikir Adamı ve Yazar NURİ GÜRGÜR Beyefendi ile REFERANDUM Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: 16 Nisan 2017’de yapılacak ‘Anayasa Referandumu’ hakkındaki genel bir değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Nuri Gürgür:16 Nisan’da Türkiye’nin hem bugünü hem de geleceğini belirleyecek nitelikte tarihi önem taşıyan bir referandum (halk oylaması) yapılacak. Sandıktan  ‘evet’ çıkması durumunda, 130 yıllık geleneği olan parlamenter sistemin yerine başkanlık sisteminin kapıları açılmış olacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle, 16 Nisan bir  ‘kırılma noktası‘dır. Referandumun sonucu ne olursa olsun siyasette taşlar yerinden oynayacak, siyasetin seyri değişecektir.

Çetinoğlu: Nelerle karşılaşılacağı hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Gürgür: Her açıdan büyük önem taşıyan sistem değişikliği konusu, gerek Meclis’te gerekse kamuoyunda yeterince tartışılmış değil. Sandıktan ‘evet’ çıkması durumunda, değişiklik metninde ciddî problemler doğuracak boşluklar mevcut. Nitekim tecrübeli bir hukukçu olan Cemil Çiçek, Başbakan Yıldırım’ın eski bakanlarla yaptığı toplantıda bu düzenlemenin hem zamanlaması hem de içeriğinin yanlış olduğunu söyledi.

Eski bakanlardan Nimet Baş da aynı toplantıda  bütün yasa ve anayasa çalışmalarımızı daha fazla demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve evrensel değerlerden yola çıkarak yaptık. Geçmişte ortaya koyduğumuz anayasa metinleri büyük tartışmalarla sonuca vardı; komisyonlar kuruldu, günlerce müzakere edildi. Şimdi yeni cumhurbaşkanlığı sistemi olarak ortaya konulan metnin içeriğinde ciddî sakıncalar var, yanlışlar var. Daha iyi bir metin hazırlanabilir ve halkın önüne getirilebilirdi’ sözleriyle endişelerini belirtti.

Bu tarz eleştirilerin iktidar partisinin içinden yapılmakta oluşu yeni sisteme ilişkin kaygıların sadece siyasi muhalefetten kaynaklanmadığını, endişelerin toplum nezdinde bir tabanının olduğunu gösteriyor.

Çetinoğlu: Hayır‘ oyu vereceklerin dışlanması ve hatta suçlanması meselesi var…

Gürgür: Cumhurbaşkanlığı sistemini savunanlar, kampanya süresince 18 maddenin hukukî ve idarî yönden açıklamasını yaparak, eleştirileri cevaplamaktan çok toplumun duygularına hitap ederek psikolojik bir baskı oluşturarak milletimizin terör ve terör örgütlerine olan tepkisinden yararlanarak seçmenin desteğini temine çalıştılar. Oysa anayasalar, bir ülkenin hukuk devleti olması demokrasinin güçlenmesi, beynelmilel değerlerin benimsenip hayata yansıtılmasını sağlayan, hukuku kurumsallaştıran en etkili dayanaktır.

Referandumda ‘evet’ oyu verilmesini isteyenler, seçmeni yeni anayasanın ülkemiz için daha yararlı olacağına ikna etmek yerine, değişikliğe karşı olanları terör örgütleriyle aynı safta ilan ederek tercihleri etkilemek istiyorlar. Bu son derece haksız, yanlış ve sakıncalı bir propaganda taktiğidir. ‘Hayır’ oyu kullanacak milyonlarca vatandaşı, kendi görüşlerine uymadığı için karalayıp kategorize etmeye kimsenin hakkı yoktur. Özellikle varlığını Türklüğün mutluluğu ve yücelmesiyle özdeşleştiren, ülkemize ve devletimize bazıları gibi çıkar ve ikbal beklentileriyle ve midesiyle değil, yüreğiyle ve beyniyle bağlı olan Türk Milliyetçilerine hayatları boyunca mücadele ettikleri terör örgütleriyle aynı safta göstermeye kalkışmak aklın ve vicdanın kabul edeceği bir tavır değildir.

Aslında bu tarz iddiaların yanlış, haksız ve mahzurlu olduğunu yapanlar da biliyor; söylediklerine kendileri de inanmıyor ama sandıktan ne pahasına olursa olsun, diledikleri sonucu çıkarabilmek için Makyavelist bir anlayışla her yolu meşru sayıyorlar.

Oysa eveti savunanlar, öncelikle sitemin bir hukuk devletinin ‘olmazsa olmazıkonumundaki kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını içerdiğini, başkanın tasarruflarını denetleyen hukuk’ mekanizmanın bulunduğunu, otokratik bir yapılanmanın söz konusu olmayacağını anlatarak, toplumu iknaya çalışmalıydılar.  Böylesi daha doğru ve ahlakî bir tutum olurdu.

Çetinoğlu: Hayır‘ oyu vereceklerin, ‘evet‘ oyu için ikna edilmeleri gerekirken baskı altında tutulduklarını söylüyorsunuz. ‘Hayır‘ oyu verecekler hangi konularda ikna edilmeliler?

Gürgür: Referandumda  ‘hayır‘ oyu kullanmakta kararlı olanların, getirilmek istenen sisteme ilişkin ciddî endişeleri var; bunlar şu ana kadar giderilmiş değil. 16 Nisan’a günler kala bu endişeler azalmak bir yana, giderek büyüyor.

Çetinoğlu: O endişeler hangi sebeplerden kaynaklanıyor?

Gürgür: Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinin 12’sini, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) 13 üyesinden 6’sını (4+2) tek başına atayan, kalan 7 üyeyi Meclis’teki grubu üzerinden kendisi belirleyecek olan, genel başkan sıfatıyla partisinin milletvekillerini seçip yönlendiren bir başkanın olduğu sistemde kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği vardır.

Dünyada başkanlık sistemini hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı bağlamında en iyi uygulayan, ‘model ülke’ olarak gösterilen ABD’de sistemin nasıl işleğine bakıldığında referanduma sunulan bizdeki sistemin ne kadar aceleye getirildiği, bir hukuk devletinde olmaması gereken yanlışlar içerdiği net şekilde görülebiliyor.

Bizdekinde; Cumhurbaşkanı tek başına tamamıyla takdirine bağlı kararlarla, hiç bir denetime bağlı olmadan Başkan Yardımcılarını (sayısı belirsiz), bakanları, müsteşarları, genel müdürleri, bakanlıklarda daire başkalarını, valileri, merkez bankası başkanını, Enerji Piyasası Denetleme Kurulu (EPDK), Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu) (SPK), Rekabet Kurulu Başkanı ve üyeleri, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) üyelerini, rektörleri tayin edecektir.

Bütün bu tayinlerin usul ve esaslarını başkanın kendisi belirleyecektir. Bütçeyi yapma yani halkın parasını harcama yetkisi Başkan’a ait olacaktır.

Meclisin elindeki sorgulama ve denetleme anlamına gelen   ‘gensoru’ yetkisi kaldırılmaktadır. İşleri son derece sınırlandırılan, buna karşılık sayısı 600’e yükseltilen milletvekillerine yasa çıkarmak dışında fazla bir rol bırakılmamaktadır. Başka bir ifadeyle, Meclis sembolik, Başkanlık güçlü olacaktır.

Cumhurbaşkanının meclise karşı sorumluluğu kararı, 2/3 çoğunluk gerektirdiğinden pratikte mümkün olmayacaktır. Kararnameler ve kararlar hukukî muamele acısından  ‘üst değerler’ olacaktır. İkisinin de sadece anayasaya aykırılığı incelenebilecektir. Bu incelemeyi 12 üyesini Cumhurbaşkanı’nın tayin ettiği Anayasa Mahkemesi yapacaktır.

Cumhurbaşkanı ülkeyi büyük ölçüde Kanun Gücünde Kararnameler ile yönetecek. Yani hiç tartışılmadan istişare edilmeden bir kişinin imzasıyla ülkeyi derinden etkileyen düzenlemeler yapılabilecektir.

Cumhurbaşkanı yetkilerini kullanarak, yerel yönetimlerle ilgili düzenlemeler yapabilir, yeni iller ihdas edebilir, mevcut illerden bir kaçını birleştirerek yeni tüzel kişilikler oluşturabilir; yerel yönetimlerin yetkilerini genişletebilir. Bu bağlamda Türkiye’nin bazı maddelerine çekince koyduğu Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceleri kaldırabilir. Valilerin belediye başkanları gibi halk tarafından seçilmesine karar verebilir. Kısacası eyalet sistemine geçiş hususunda kapılar ardına kadar açık olacaktır.

Çetinoğlu: ABD’nin ‘model ülke’ olarak gösterildiğini söylediniz. Orada sistem nasıl çalışıyor?

Gürgür: ABD’de Başkanı’nın yetkilerinin bizde getirilmek istenenlerle kıyaslandığında, acınacak derecede sınırlı olduğu görülüyor.  Zavallı Trump Bakanları, Elçileri, Yüksek Yargı Üyelerini, devletin üst düzey yöneticilerini ismen belirliyor; ama Senatonun onayı olmadan bu tayinler yapılmıyor.

Geçen hafta Trump’un Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne aday gösterdiği yargıç Gorsuch Senato Komisyonunda saatlerce sorgulandı.

Senatörler soruyor:

Seni aday gösteren Başkan’dan bir telkin gelirse ne yaparsın?

Cevap: Hukuk, Başkan dâhil herkesin üstündedir.

Soru: Başkanın yabancılarla ilgili kararnamesini iptal eden yargıçları azarlayan Tweet’lerini nasıl buluyorsun?’

Cevap: Cesaret kırıcı, moral bozucu

Soru: Kuvvetler ayrığı ilkesi için ne düşünüyorsun?

Cevap: Anayasamızın dehası ve en önemli özeliği kuvvetler ayrılığıdır. Eğer erkler birbirine karışırsa, kuvvetler ayrılığının tam tiranlığa (istibdat) dönüşmesinden endişe ederim. Siz mahkemeye geldiğinizde karşınızda katı bir şekilde tarafsız, vicdanen dürüst bir hâkim görmek istersiniz; politikayı bir kenara bırakan hâkim

ABD’deki sistemde başkan daha ziyade kendisine yakınlık, sadakat ve biat gibi kriterlerle yargıç atamaya kalkışırsa Senato’da ayrıntılı bir inceleme yapıldığından kararını onaylatması mümkün olmaz. Üstelik bu inceleme ve sorgulama TV’ler tarafından yayınlanmaktadır.

Amerikan halkı devletin varlığının ve bütünlüğünün, huzur ve güvenliğinin en önemli dayanağının yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı olduğunun bilincindedir; bunun zedelenmesine asla izin vermez. Amerikan Başkanının seçilmiş olduğu partisiyle ilişkisi son derecede sınırlıdır, nahiftir. Kongre üyeleri gevşek bir parti disiplini ile hareket ederler dolayısıyla Başkan onların yeniden seçilmesini engelleyemez, yahut dilediğini Kongre üyesi yapamaz.

Trump geçtiğimiz hafta Temsilciler Meclisi’nde yeterli desteği bulamayan yeni Sağlık Sigortası teklifini çekmek mecburiyetinde kaldı çünkü kendi partisinin milletvekillerini ikna edememişti.

Çetinoğlu: Türkiye’miz, Milletlerarası ilişkiler açısından endişe uyandıran bir süreçten geçiyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gürgür: Avrupa Birliği (AB) üyesi bazı Avrupa devletleriyle aramızdaki problemlerin propaganda maksadıyla referandum kampanyasına yansıtılması doğru bir tercih değildir. Bu tutum, gerginliğin giderek artmasına yol açıyor; ilişkiler karşılıklı suçlamalarla çıkmaza giriyor.

Avrupa ile ilişkilerimizi kesmek, Balkanların ötesine duvar çekmek gibi bir niyetimiz varsa bu üsluba devam edelim. Değilse içi boş hamaseti ve popülizmi bir kenara bırakarak diplomatik kurallar ve reel politik faktörler neyi gerektiriyorsa onu yapalım. Öncelikle dünyadaki ve Avrupa’daki politik, ideolojik ve ekonomik gelişmeleri doğru algılamaya çalışalım.

Avrupa, şu sıralarda giderek yükselen ırkçı, aşırı sağcı yabancı düşmanı radikal dip dalgaların etkisiyle savruluyor. İş başındaki yöneticiler bu dalgalara direnmekte zorlanıyorlar; toplum psikolojisini hesaba katarak rüzgârın estiği yöne yelken açmaya çalışıyorlar. Bir bakıma hem Avrupa’da hem de Trump’un Amerika’sında Huntington’un yıllarca önce öne sürdüğü medeniyetler çatışması kehaneti neredeyse hayata geçiyor. Tek medeniyetin eski Yunan, Roma ve Hristiyan değerleri üzerinde yükselen Batı medeniyeti olduğuna iman eden ortodoks oryantalist anlayış, Batı Dünyasını boydan boya sarıyor; İslamofobi yaygınlaşıyor. Ülkelerinde yaşayan ve çoğunluğu Müslüman olan yabancılar, düşman muamelesi görüyor. El-Kaide ve IŞİD gibi cihadist-radikal İslamcı akımlar mevcut düşmanlığı daha da körüklüyor.

Türk Ocakları olarak, başından beri AB ilişkilerimizi eleştiriyoruz. Medeniyet ve kültür farklılığımız başta olmak üzere, ekonomik, demografik, sosyal ve jeopolitik bir yığın sebepten dolayı üyeliğimizin asla mümkün olmayacağını yıllarca yazdık, konuştuk. Ama bir hususun da altını önemle çizdik: Türkiye, Avrupa ile ilişkilerini canlı tutmak, devam ettirmek, Avrupa Konseyi gibi kurumlarda yer almak mecburiyetindedir, ihracatımızın yarısından fazlasını Avrupa ile yapıyoruz. Karşılıklı ekonomik, ticarî ve turizm çıkarlarımız, ilmî, kültürel ve sosyal ilişkilerimiz, millî savunma konseptimiz Türkiye ile Avrupa’yı birbirine mecbur kılıyor.

Çetinoğlu: Haklı tenkitleriniz kayda geçti. Tavsiyelerinizi de lütfeder misiniz?

Gürgür: Asırlar önce bu coğrafyaya geldiğimizden bu yana, yüzümüz daima Batı’ya dönük  olmuştur. Ancak Batı’nın emperyalist yüzü acımasızlığı, sömürgeci geleneği ve zihniyeti karşısında ezilmemek için uyanık olmak, dengeleyici önlemler almak mecburiyetindeyiz. Bu açıdan komşularımızla ve Rusya, Çin, Japonya gibi sanayileşmiş ülkelerle, Afrika ve uzak doğu gibi daha uzak diyarlarla ekonomik, ticarî ve siyasî ilişkilerimizi yoğunlaştırmamız gerekiyor. Bunları AB’ne yahut NATO’ya alternatif olarak değil, reel politik açıdan yapmak durumundayız. Diğer taraftan Türkiye Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerinin otuz yıla yakındır patinaj yapmakta olması Türk Dünyası acısından genel zaafımızdır.

Ne AB’nin üyesi devletlerin, ne de Rusya ve ABD’nin Türkiye politikalarında sürpriz olarak nitelendirilecek bir değişim söz konusu değildir. Batılılar olaylara hissî değil rasyonel açıdan bakıyorlar. Çıkarlarına, amaçlarına uygun olan politikaları belirleyip uygulamaya çalışıyorlar. Esas meselenin kendimizden kaynaklandığını artık görmeliyiz. Olayların akışını etkileyip yönlendirecek, çıkarlarımıza ve isteklerimize uygun bir zemin sağlayacak beceriyi, basireti gösteremediğimiz sürece yakınıp dururuz. Amerika’nın ikiyüzlü tavrına Hollanda’nın saygısızlığına, Almanya’nın çıkarcılığına Rusya ve İran’ın ikili oyunlarına sadece tepki göstererek, nazilik ve faşistlik hatırlatması yaparak belki rahatlamış oluruz; ama problemler çözülmüş olmaz.

Çetinoğlu: Dış politika ince bir sanattır‘ Diyorsunuz…

Gürgür: Evet! Dış politika kendine özgü tekniği, tarzı, kuralları ve geleneği olan bir sanattır. İç politikada geçerli olan kitleleri çoşturup konsolide eden üslubu, tepkilere dayalı yöntemi bu alanda kullanamazsınız.  Hamasî jargonla popülizmle, öfkeyle ve hissî tercihlerle milletlerarası ilişkiler yönetilemez. Yönetilmeye kalkışılırsa, dünyayı başına yıkarım, âleme rezil ederim’ gibi tehditlerle kimsenin geri adım atmadığı görülür, kayıplarınızı sineye çekmek mecburiyetinde kalınır. .

Çetinoğlu: Özet hâlindeki tekliflerinizle röportajımızı bitebilir miyiz?

Gürgür: Olaylara ve konulara geniş açıdan ve çok yönlü bakarak, Türkiye’nin ihtiyacı olan ilmî ve teknolojik hamleleri yapmak, verimli bir eğitim ve kültür yapısıyla ihtiyacımız olan nitelikli ve kaliteli insan gücünü oluşturmak, toplumda millî bilinç ve dayanışmayı güçlendirmeye çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunları gerçekleştirmeye, sanayileşmiş ülkeler çizgisine ulaşmaya çalışacağımıza, siyasî hesaplar ve polemiklerle enerjimizi ve zamanımızı tüketip duruyoruz; geleceğimizi tehlikeye atıyoruz.

Problemlerimiz, 16 Nisan’da yapılacak referandumdan sonrada devam edecek. Hangi sistem tercih edilirse edilsin bu gidişle bu bakış ve zihniyetle ne yazık ki bunlar azalmak bir yana daha da artacak. Sonuçta kuvvetler ayrılığının, bağımsız ve tarafsız yargının, işleyen bir denetleme mekanizmasının olduğu hukuk devleti özlemimiz başka bir bahara kalacak.

 

 

NURİ GÜRGÜR:

1940 yılında Erzincan vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikrî ve kültürel çalışmalar yaptıkları önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar devam etti. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.

1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.

Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da, Başkanlık görevine talip olmadı. Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmetlerine devam etmekte ve Türk Yurdu Dergisi’nin başyazarlığını yapmaktadır.

Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.

1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Hâlen bu vazifesi devam ediyor.

Aralık 2003 tarihinden bu yana TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi’dir.

Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve 60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri isimli basılı eserleri vardır. Türk Yurdu Dergisi ile çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanmaktadır.

 

 

Diriliş’te Gece Aydınlığı

Taşradan arkadaşlar İstanbul’a gelince benden ilk ricaları genelde “Üstad’a gidelim” olur. Benim cevabım da “memnuniyetle” biçimindedir. Böyle bir ayrıcalığı hiç kaçırır mıyım? 83 yaşındaki ağabeyim Üstad Sezai Karakoç’u okumak, dinlemek, algılamak bir yana görmek ve sohbetine katılmak da benim için bir imtiyaz oluyor.

Şehir Hastaneleri kurulurken şehirlerimizi yaşanmaz hale getiren bir uygulama yapılıyor. Keşke şehir hastaneleri gibi yaşanabilir şehirler de kurulsa yahut mevcutları yaşanabilir hale getirseler. Bunu şunun için belirtiyorum, benim Kadıköy Şerifali’den kalkıp üstada Sezai Karakoç’a Fındıkzade’ye gitmem birkaç saat almasından öte en az üç vasıta değiştirmem de gerekiyor. Araçlar tıklım tıklım. İğneyi atsanız yere düşmüyor. İnsanca bir seyahat etmek mümkün değil. Bu seyahati de dolayısıyla her ay en fazla bir defa deniyorum. “Otomobilin yok mu?” diye serzenişlere de “iyi ki öyle bir lüksüm olmadı, hem trafik yoğunluğu, hem park yeri sorunu ondan da beter” diyorum.

 

Üstad Hasta Ama Konuklarını Yalnız Bırakmıyor. Geliyor

Cağaloğlu’nda buluştuk Aile ve Sosyal Sorumluluk Bakanlığı Kilis İl Müdürü Mahmut Kaçarlar, İstanbul Sultanahmet’teki Tapu Dairesinde idareci arkadaşlarımızdan Muhammet İkbal ve Çevre Mühendisi Oğuz Deniz ile. TYB’de çay içtik, simit yedik. Hep birlikte Sezai Karakoç’a gideceğiz. Üstad’ı aradık önce. Girip olmuş Fındıkzade’deki evinde istirahat ediyormuş. “Ta kalkıp Kilis’ten gelmişsin Mahmut, sonra yanında arkadaşımız Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’de var. Ben mutlaka geleceğim.” diyor Mahmut Kaçarlar’a. Bütün ısrarlara rağmen”Efendim gelmeyin, biz daha müsait bir gününüzde de geliriz” dense de  Üstad Karakoç “gelir sizi görür, biraz muhabbet ederiz” diye ısrar ediyor.  O zaman randevuyu biraz geç saate aldık. Her zaman en geç 17.00’den sonra yazıhanesine giden Sezai Karakoç, bu defa 20.30’da randevu verdi. Telefonda sesi hiç iyi gelmiyordu. Keşke istirahat etse üstad.  Zaten evinde yalnız yaşadığından çoğu işi kendisi yapıyor. Şimdi bugün de ekstradan kalkıp tıraş olacak, giyinecek, kravatını takacak bir yığın fazladan iş. Ama Üstad gelmeye kat’i kararlı. Biz de hazırlığımızı yaptık. Sonra ver elini yıllarca gidip geldiğim Molla Gürani Caddesi.

Diriliş Yayınları ve Gazetesinin ışıkları yanmıyordu. İçerde kimse yoktu. Sonra Üstad aradı “Geliyorum, siz Fındıkzade meydanındaki simitçide bir şeyler atıştırın ben o zamana kadar gelirim.” Öyle yaptık. Zaten bir Diriliş gönüllüsü söz konusu simitçide oturmuştu. Hemen yanına çömeldik. Çaylarımızı yeniledik. Üstad Sezai Karakoç’un hala sağlık durumu gelmesine müsait değil ama taşradan gelen konuklarına gösterdiği olağanüstü nezaket her şeyin fevkinde.

Üstad Sezai Karakoç kirada falan değil, kitap gelirleriyle özellikle de şiiriyle ev sahibi olmuştu. Ev ile yazıhane arası çok da yakın. Ancak üstadı bir arkadaşımız aracıyla giderek alıp gelmek durumunda kaldı. Grip bayağı etkilemiş demek.

 

Taşranın Mutfak Kültürü Üzerine Sohbet

Diriliş’in az sayıdaki merdivenlerini Trabzonları tutarak çıktı Üstad. Yorgun görünüyordu. Peşine düştük. Bunda biraz da gidip gelen ziyaretçilerin etkisi vardı. Daha çok da öğrencileriyle birlikte ziyarete gelen öğretmenlerin ve okulların yorgunluğu olduğu yorumu yaptık.  Üstada gelen ziyaretçilerin zamansız ve yersiz sorularının da bu gelişmede dahli olduğuna dikkat çekti arkadaşlarımız. Dolayısıyla Üstad artık yazıhanesine çok daha geç saatlerde gelmeye başlamış.

Sonra Diriliş Yazıhanesine girdik hep birlikte. Bir Diriliş gönüllüsü ve çalışanı Ahmet Bey de geldi. Çay koydular ocağa. Oğuz Deniz’e Mahmut Kaçarlar tembihlemiş, kendisi de gönüllü bu işe, arzu ediyor. Akıllı telefonu ile konuşur gibi yaparak Üstadın bir kaç resmini çekecek.  Programladığı gibi de gerçekleştiriyor. Mahmut Kaçarlar Kilis’ten getirdiği Nezih Şekerlemenin üstad için hazırladığı özel badem şekeri kutusunu masaya bıraktı. Ben Kilis ceviz sucuğunu veriyorum” Kilis’teki Diriliş okuyucuları gönderdi” diyerekten. Üstad  paketleri açarak herkesi buyur etti. İlk sohbet ceviz sucuğundan açıldı.

-Ceviz sucuğunu Diyarbakır ve Elazığ’da da yaparlar. Çocukluğumdan hatırlıyorum. Her evde hemen hemen kışın yenmek üzere ceviz sucuğu, muska, kesme gibi üzüm şiresinden yapılan ürünler yapılır. Ceviz sucuğu için ceviz içi bütün olarak çıkarılır. İki yarım parçaya ayrılır. Bunların nemli kalması gerekir. Sonra iplere diziler. En sonunda da askıya alınır. Üzüm sularından elde edilen şireler kaynatılır. Kaynayan bu şirelere ise askıdaki ceviz sucukları batırılıp çıkarılır ve nihayet kurumaya bırakılır.

Üstad hatırlattı bütün bunları. Ben ceviz sucuğundan maada fıstık içi ve badem sucukları da yapıldığını hatırlatırken, Mahmut Kaçarlar da artık sucukların sanayicilerce de üretildiğini, ancak Kilis’ten getirilen ceviz sucuklarının el ve ev yapması olduğunu, özel üretildiğini söyledi. Bastık da aynı kategorideydi. Şire suyundan yapılıyordu. Kesmeyi unutmuştuk fakat, yeniden canlandı gözümüzde. Daha farklı bir muamelesi vardı kesmenin; içinde ceviz vardı yine, ayrıca tarçın ve karanfilde  konurdu.

 

Gül’den Sonra Erdoğan da mı Gelecek?

-Üstad Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın sizi ziyaret ettiği veya etmek istediğini duyduk. Ne derece doğru?

Sezai Karakoç beklenen tepkiyi vermedi. Demek daha önce de sorulmuş bu sual.

Ben bu bilgiyi geçenlerde İstanbul’a gelen Prof. Dr. Ahmet Bilgin’den aldığımı da sorulunca anlattım; “Öyle ki siz böyle bir şey olduğunda kalabalıkların buraya gelebileceğini, ancak yerinizin müsait olmadığını hatırlatmışsınız. Onlar da yeri ve güvenliği sadece tarafların bileceğini, böyle bir sorunla karşılaşılmayacağını söylemişler!”

Sezai Karakoç tebessüm etti. Önce Diriliş gönüllüsü Ahmet Bey söze girdi;

-Efendim, Cumhurbaşkanımıza ulaşmak isteyenler bu konuyu istismar ediyorlar. Böyle bir şey yok esasında. Temenniden ibaret bir yakıştırma.

Üstad ise “Cumhurbaşkanı Nuri Pakdil’e gitti, ödül verdi. Bazıları denge olsun diye böyle şeyler söylüyorlar. Hani ben de ödülü almaya gitmedim diye böyle bir yakıştırma uydurmuşlar.” dedi.

-Üstad inandırıcılığı fazla ama, daha önce buraya Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gelmişti?

-Doğru gelmişti.. Sultanahmet’te cumayı kıldıktan sonra buraya teşrif ettiler.   Duyan da Diriliş yazıhanesine gelmeye başladı. Cumhurbaşkanını görenlerin her birinin bir talebi oluyor. Abdullah Gül Bey daha merdivenlerden çıkıyordu ki bizim üst kattaki komşu hanım gelerek aylardır işsiz gezen oğluna hemen iş istedi.

-Evet insanlar böyle!

-Biz böyle şeylerle uğraşamayız. Zamanımız da yok, imkanımız da.

 

Sistemi Yürütemeyen Yöneticiler

Üstadın canı böyle gelişmelere çok sıkılıyor. Konu yeni anayasa referandumuna geldi. Referandumdan ne çıkar, ne çıkmaz? Sezai Karakoç acı acı tebessüm etti bu defa;

-Sürücü arabasını bahane ediyor, eğer Fort bir araba sürüyorsa, “fort araçlar hep böyle” diye şikayete başlıyor. Mercedes arabaya biniyor sürücüsü, yine gerektiği gibi kullanamayınca “Bu otomobiller de artık sık sık arıza yapmaya başladı..bunda da iş yok, yenisini değil, değişik markasını almak gerekecek” diyerek bu defa BMW otomobiline biniyor. Bu arabayı da sürmeyi beceremeyince serzenişler başlıyor. Esasında arabada sorun yok, sürücü kullanamıyor. Bizde böyle hep; şikayeti sistemde buluyoruz.

-Nasıl yani?

-Önce sistem padişahlık idi. Osmanlı döneminde padişahlık ile beraber Avrupa’da da krallık vardı. Onlar krallıklarını korudu ve hala devam ettiriyorlar. Osmanlı padişahlığı koruyup sürdüremedi. Herkes formül üretmeye başladı. Aydınlar önce “tanzimat” dedi. O da olmadı bu defa “meşrutiyet” dediler. Onu da beceremediler, olmadı, arayışlar sonrası”cumhuriyet”e sıra geldi. Bundan da bir müddet sonra şikayetler başladı. Dünyadaki sistemler parlamenter demokrasi, başkanlık ve yarı başkanlıktır. Bize gelince önce Türk tipi başkanlık diye anlatıldı, sonra cumhurbaşkanlığı sistemi dendi. Sistemi yürütemiyor yöneticiler adı ne olursa olsun.

-Yakın tarihimizde, örnekleri var bunların.

-Yakın tarihimizde aydınlarımızın hepsinin niyeti hasta padişahtan ülkeyi kurtarmaktı. İttihatçılar bunu istiyorlardı. Sistem kalacaktı. Ancak netice ne oldu hepimiz gördük. Cihan devleti parçalandı. Suç hep sistemde aranıyor, otomobilin sürücüsünde aranmıyor. Her defasında otomobil duvara çarpıyor, araba değiştiriliyor.

 

Mehmet Akif ve Gök Sultan

-Üstad İttihat Terakki’ye bakıldığında bugün bile saygınlığını koruyan bazı aydınlarımız bu kuruluşa girmişler.

-Doğru Mehmet Akif Ersoy ve Bediüzzaman Sait Nursi öyle.

-Şimdi yeni bir moda başladı..2. Sultan Abdülhamid’i göklere çıkarıp, Mehmet Akif’i acımasızca eleştirmek!. Nasıl İstibdat şiirini yazar diye. Hatta Mehmet Akif’in olmadığı halde bazı şiirler aruza ve Akif’e uygulanarak çirkinlikler yapılıyor. Okuyanalar da onu Mehmet Akif’in sanıyor.

Üstad önce söz konusu çirkinliğe şaştı. Ben hatırlattım;

-Mehmet Akif adına Noel ve yılbaşı şiiri yazmışlar, sosyal medyada paylaşıyorlar. Burada da Akif’in doğrusunun arkasına sığınıyorlar. Akif ile yakından uzaktan alakası yok dizelerin. Size de yapıyorlar, sizin adınızın arkasına sığınarak kendilerini öne çıkarıyorlar.

-Mehmet Akif olsun, Bediüzzaman olsun o yıllarda çok genç aydınlardı. Keşke İttihat ve Terakkiye girmeselerdi. Yanlış oldu. Ancak niyetleri iyi. “Acaba bir kurutluş olabilir mi?” diye düşünüyorlardı. Ama olmadı.

Gençlik hatırlanınca Sezai Karakoç Genç Necip Fazıl Kısakürek’i hatırlattı.

 

üç entelektüel

-Biri yazı kaleme aldım. Yahya Kemal(1884-1958), Mehmet Akif (1873-1936) ve Necip Fazıl(1904-1983). Yazı büyük alaka gördü. Necip Fazıl aradı, söz konusu yazıdan bir tane değil iki tane birden istedi.

-Neden?

-Bu üç şairimiz birbirini tamamlayan aydınlarımızdı. Ancak Yahya Kemal ve Mehmet Akif, Necip Fazıl’a göre daha olgun bir dönemlerini yaşıyorlardı. Gençlerdi.

Gerçekten öyleydi. Necip Fazıl doğduğunda Yahya Kemal 20, Mehmet Akif 31 yaşındaydı. Şair olarak her ikisi de toplumda ve sanat çevrelerinde kabul görmüştü. Necip Fazıl şiire başladığında ise diğer iki sanatçımız gerçekten sanatlarının üst merdivenlerine doğru çıkmayı sürdürüyorlardı.

 

Saatin nasıl ilerlediğini hiç fark etmiyorduk sohbet sırasında. Ancak son vapur, otobüs ve dolmuşu kaçırmak ciddi bir sorundu ve önemli bir zaman kaybını gerektiriyordu. 22.30’da Marmaray’a doğru vedalaşarak yürümeye başladık.

 

Sezai Karakoç yaşayan en büyük şairimizdi. Gönül coğrafyamızın da müstesna bir düşünürüydü. Sağlığı yerinde olsaydı da badem şekerli, ceviz sucuklu, çaylı; kültür, edebiyat, sanat ve medeniyet hareketi sohbetimiz  devam etseydi. Varsın Marmaray, vapur, otobüs ve dolmuş kaçsaydı, nasılsa metrobüsler sabaha kadar çalışıyor ve havalar da yeteri kadar düzeldi. Mart sonu İstanbul hep böyledir. Laleler ve mimozalar baharın geldiğini haber verir.

 

 

 

Kimyasal Silahla Katliam mı?

Batı emperyalizmi ve işbirlikçilerinin Suriye’yi etnik köken ve mezhepsel farklılıkları kullanarak parçalama planları adım adım sona yaklaşıyor!

Peki neden Suriye’yi parçalamak istiyorlar?

1-    Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Büyük İsrail Projesi’ni gerçekleştirmek,

2-    Ortadoğu’nun petrol ve Doğu Akdeniz’in doğalgaz kaynaklarına sahip olmak için.

İşe önce Irak’la başladılar!

Batı emperyalizminin “kullandığı” Saddam Hüseyin 8 yıl İran’la savaştı. ABD ve Batı’lı devletler Saddam’a her türlü desteği verdiler. Hatta Irak’ta Kimyasal silah fabrikaları kurdular! Sekiz yıl sonunda Saddam, Irak’ı maddi açıdan çökertti. Bu arada, BOP’un parçası olan “Kürdistan” hayali içindeki Celal Talabani‘ye bağlı Peşmergeler, İran ordusunun Mart 1988’de düzenlediği “Zafer-7 Harekâtı” sırasında İran ordusuyla işbirliği yaparak Halepçe kasabasına girdi ve isyan başlattı! Saddam’da “kimyasal silah” kullanarak Halepçe’de yaklaşık 5 bin kişiyi katletti, 8-10 bin kişi de yaralandı.

Sonrasında, Saddam Kuveyt’e saldırdı ve “kapana sıkışan fare” misali ABD ve çıkar ortağı Batı’lı devletlerin tuzağına düştü! Körfez Savaşları sonucu Saddam, çocukları ve başlıca komutanları idam edildi, Irak Petrolü ABD’li tekeller tarafından paylaşıldı ve bölündü. Irak Yüksek Mahkemesi, 1 Mart 2010’da Halepçe Katliamı’nı bir “soykırım eylemi” olarak tanıdı. Ama; Saddam’a kimyasal silah fabrikası kuran İngiltere ve Hollanda’ya hesap sormak kimsenin aklına gelmedi!

Yıllardır Suriye’yi parçalamak isteyen ABD, İsrail ve Batılı devletler, bir başka emperyalist devlet Rusya araya girince birkaç adım geriye çekildiler! Ama bu emperyalist devletlerin oyununa gelenler oyun ortasında “ebelendiler!”

Esad yok edilemedi. Ama Suriye, fiilen parçalandı ve parçalanıyor!

Suriye Ordusu’nun son olarak İdlip kentine yaptığı hava saldırısında çoğu çocuk, 50’nin üzerinde insan öldü. Yaklaşık 200 de yaralı var. İddia o ki; “Suriye kimyasal silah kullandı!”

Bu iddia doğruysa, Esad’ın savunulacak hiçbir yanı yoktur! Bu bir “İnsanlık Suçu” niteliğindedir.

Çünkü “Kimyasal Silahların Üretilmesi, stoklanması ve kullanılmasını” yasaklayan uluslar arası sözleşmeye aykırıdır. Bu bir yana, “İnsan Haklarına, YAŞAMA HAKKI’na aykırıdır!”

Diyelim ki olay doğru ve Saddam suçlu.

Peki bu kimyasal silahları üreten, stoklayan, satan ve bu ülkelerde fabrikalar kuran, Batılı emperyalistler suçsuz mu?

Körfez saldırılarında ve Afganistan’da kimyasal silah, fosfor bombası kullanan ABD ve yandaşlarından hesap soruldu mu?

Saddam’ı, Esad’ı suçlayalım, lanetleyelim hatta yargılayalım.

Peki ya “azmettirici” ve “üretici” olan emperyalistleri ne yapalım?

Ne işleri var Ortadoğu’da?

Neden her kirli eylemlerinde “taşeron tetikçi” kullanırlar?

Irak’tan, Suriye’den, Türkiye’den ve İran’dan koparılacak toprak parçaları üzerinde kurulması planlanan “Kürdistan” Kürt halkının insanca yaşamına mı hizmet edecek yoksa “BÜYÜK İSRAİL” ve “BOP” projesine mi?

“Terörist güçleri” kimler oluşturup besliyor, en modern silahlarla donatıyor?

Yaşanan olayları anlık duygularla ve gaza gelerek değil, “tarih bilinci” ile ve akılla irdelemeli, “insanlığın, mazlum ulusların ortak düşmanı emperyalizmin farkına varmalıyız!”