17.5 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 691

Çay Ocaklarımız

Çay ocaklarımızın tarihten günümüze, geleneksel kültürümüzde çok önemli bir yeri vardır. Onlar bir iş hanının en alt zemininde kuytu bir köşede, sıra dükkânların en küçüğünde, bir parkın köşeciğinde, tek kişilik tabanca olarak çevresine hizmet vermeye gayret ederler. Kiraları çok ucuzdur veya iş hanının temizliği karşılığı kira vermeden de hizmet verebilirler.

Oldukça küçük oldukları için kapalı mekânlarında bir veya iki, bilemediniz üç masaları vardır. Eğer yerleri müsaitse dükkân dışında da birkaç masaları olabilir. Hele dışarıda uygun bir yerde asırlık bir çınar varsa, o çay ocağında çay içmek ve dinlenmek bir ayrıcalıktır.

Bilardo masası koyacak yerleri yoktur. Hiçbir çeşit oyuna da mekân yetersizdir. Gürültü olmaz, yüksek kaliteli sohbetler olur. Çeşitleri çok azdır. Bardak sayısı, fincan sayısı, ürün sayısı oldukça kısıtlıdır. Altı yedi kişilik bir gurup gelip de kahve isterlerse, kahve fincanlarının yetersizliğinden dolayı birkaç tanesinin çay bardağında gelmesini yadırgayanların işi zordur.

Büyük kahvehane veya kıraathanelerdeki personel sayısının ve yüzlerin değişkenliği sık olabilirken, çay ocaklarındaki yüz tek ve devamlıdır. Ocağın getirisi oldukça sınırlı olduğu için, ikinci bir kişiye ödenecek maaş yoktur. Genellikle çay ocakları tek kişi ile çalışır. Patron, ocakçı, garson, alışverişçi hep aynı kişidir.

Patron uzakça bir yere servis götürdüğünde ocak boş kalır. Gideceği yerin uzaklığına göre ocaktaki işleri ayarlamak zorundadır. Kaynayan suyun tamamlanması, bulaşıkların yıkanması, demliklerin canlı tutulması vb. işler yerinde ve zamanında yönetilebilmelidir.

Müşteriler genellikle tanıdıktır. Rastgele ocağın masasına oturanların çoğu ya yorulan yolcular, ya da simit veya boğaçasını alıp çay ile yiyecek olanlardır. Yakın çevredeki esnaflar, en yüksek getiriyi bırakan müşteri kitlesidir. Çünkü esnaflarımızın müşteri veya misafirlerine çay ikram etme gelenekleri olmazsa olmazlarımızdandır.

Çay ocağına yeni gelen müşterinin patronu ocakta bulamama ihtimali çok yüksektir. Patron ya servise, ya alışverişe, ya boş toplamaya, ya da sorunlu bir müşteri ile cebelleşmeye çıkmıştır.  Gelen müşterilerin çoğu devamlı oldukları ve patronu da çok iyi tanıdıkları için, bazıları kendi çaylarını kendileri koyabilirler. Ben de öyle yapanlardanım. Bir ipucu vereyim. Böyle durumlarda demlenmiş olan çaydanlıkların en ağır olanı, en taze çaya sahip olan demliktir. Tabi çaylar ayakta değil, oturmuşlarsa…!

Bazı müşteriler de, ustanın işine ve işyerine karışılmaz prensibine sahiptir ve asla dokunmazlar. Patronun gelmesini beklerler.

Patron kendi bölgesinin nirengi noktalarına iletişim aygıtları koyar. Hatta bazı yüksek kalibreli esnafların dükkânlarının içine de koyar. Dıt dıııt sesinden sonra, eveeet diye bağırır söylenen siparişi hemen kafasına not eder. Cihaz bazen evsafını yitirir, parazit veya cızırtılar yapar. Böyle durumlarda anlaşabilmek, kaliteli pizza yapmaktan daha zordur.

Ocak patronu küçük küçük fişler bastırarak devamlı ve kaliteli esnaf müşterilerine fiş dağıtır. Bazen plastik pullar da kullanılabilir. Müşterinin tüketimi beklenenden fazla ise, patron bunlara toptan üzerinden indirim yapar hem de müşteriyi bağlamış olur.

Bazen müşteriyi bağlamadaki bu yöntemin ipi kopabilir. Kaliteli müşterinin kalabalık misafiri olur, misafirler acelecidir, birkaç ikaza rağmen patron gecikir, tam müşteriler kapıyı terk ederken gelir. Eğer müşterilerin geri girip çay içecek kadar vakitleri yoksa eğer, esnaf müşterinin çatık kaşları bizim patronun ciğerini on ikiden vurur.

Genellikle affederler, patronun iyi niyetinden şüpheleri olmaz. Çünkü yalnızdırlar ve yetişmekte zorlanırlar. Kaliteden de ödün verilmeyecek, bardaklar çok temiz yıkanacaktır. Patron bardakları bazen öyle sert yıkar ki, bardağın isyan edip patronun parmaklarını al kanlara boyadığı da vakidir.

Eğer, patronun hataları artar, kaliteli esnafımız müşterilerine karşı ikramda zorlanmaya başlarsa, patronumuzun işleri zorlaşabilir. Bazen, esnafımız ikazlarını artırır, müşterilerime mahcup oluyorum der. Bıçak kemiğe dayanırsa da, uzakta bile olsa çaycısını değiştirebilir.

Çay ocakçılığı çok zor bir iştir ve çok önemli bir görevi ifa eder. Çoğumuz bunun farkına varamayız. İlk kalkıp işyerini açıp çayı demleyerek hizmete başlayanlar onlardır. Kahvaltı yapacaklara simit ve böreğin yanına mutlaka çay gerekmektedir. Kış ise soba yakılacaktır. Mesaisi en son biten kişilerdir. Gecenin geç saatlerine kadar ayakta ve koşarak hizmet. Gecenin 12 sinde işyerini tam kapatacakken, karısı tarafından sokağa atılanların, meyhaneden ayrılıp çay ocağını evi zannedip içeri dalanların, yolunu kaybedenlerin, gece taksicilerinin avutulma yerleri.

İçerideki veya dışarıdaki masalar, ne güzelim sohbetlere, ne küfürlü sohbetlere, ne derviş vari sohbetlere, ne anlamlı buluşmalara, ne kavgalara ve gürültülere şahit olmuşlardır kim bilir?

Lükslük olmamasına, tahta sandalyelerden çıkan çivilerin pantolonları yırtma, çayın üzerine dökülme riskine rağmen, hoştur yine çay ocaklarımız. Patronun ne tatili, ne pazarı, ne hastalığı, ne cenazesi, ne düğünü, ne bayramı, ne oturup sohbeti, ne aile gezmesi vardır. Bazı esnafların camında gördüğümüz “cenazemiz dolayısıyla üç gün kapalıyız” yazısına hiçbir çay ocağında şahit olmadım.

Gizli bile değil, aşikâr kahramanlarımız sizleri o kocaman yüreğinizden öpüyorum. Allah sizlerden razı olsun. Ne mutlu sizlerin verdiği kutsal hizmetin kıymetini bilebilenlere…

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

 

Münip Utandı Bir Meş’aledir Devredilir Elden Ele

Fatih Erbaş, kitabın hikâyesini şöyle anlatıyor:

‘…Kitap, benim Münip Bey’in hayatına dair sorduğum sorular ve onlara verilen cevaplar üzerine bina edildi. Ailesine, komşularına, arkadaşlarına, meşgalelerine, müzik hayatına ve daha nice merak ettiğim konulara dair yüzlerce soru sordum. Ancak okunması kolay olsun diye kitabı soru-cevap formunun dışına taşıyarak Münip Utandı’nın dilinden kendi hayatını anlattırdığımız bir eser ortaya çıkardık. Bu karardan sonra yaklaşık on ay süren bir gayretle kitabı tamamlamayı başardık.’

Kulaklardan gönüllere su gibi akan gür ve yumuşak sesi, zengin repertuarı, yaptığı işi aşk ölçüsünde seven, kültürümüze ve kültürümüze hizmet edenlere, dinleyicilerine saygılı, dolayısıyla kendisine de hayranlık dolu sevgilerle saygı duyulan Klasik Türk Musikisinin muhteşem sanatkârı Münip Utandı Beyefendi, bütün ihtişamı ile kitabın sayfalarından ve satırlarından, hayranlarına ‘Merhaba‘ diyor.

Çocukluğu, aile fertleri, geniş aile çemberinin içindekiler, komşular ve çevre ile klasik Müslüman-Türk ailesi… Sevecen ve otoriter anneanne, aynı ailedenmiş gibi komşular, çocuklarını; ahlaklı, dürüst, çalışkan, şuurla beslenmiş bilgilerle teçhiz etmek için çırpınan anne-baba…

Hayali cihan değer bir dünya…

Günümüzdeki ‘çekirdek aile‘ ana-baba-evlat üçlüsünden oluşan fakirliğe, soğukluğa, sevgisizliğe, saygı yetersizliğine ve daha nice noksanlıklara inat, alabildiğine zengin bir âlem…

Münip Utandı okuyucuya böyle bir dünyanın kapılarını açıyor. Sımsıcak, yapmacıksız, riyasız ve samimiyetin zirvelerindeki ifadelerle ve de selis bir Türkçe ile. O Türkçe, bilenlere; Rahmetli Nihat Sâmi Banarlı’nın ve Merhume – Mütefekkiremiz Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin özlenen tarihi Türkçesini hatırlatıyor. Güllerle bülbülleri kıskandıracak bir lisan ile musiki aşkı…

Kelimelerle çizilen manzara resimleri ile Antakya’yı, semtlerini sokaklarını satır satır dolaştırıyor.

Asıl dikkati çeken husus, Münip Bey’in değerlendirmeleri, evlerin, sokakların, evlerde yapılan carra peynirinin, içli köftenin, künefenin ve birçok kişinin, adını ilk defa okuyacakları envaiçeşit yemeklerin tarifleri hususundaki akıllara durgunluk verecek teferruat bilgileri…

Okuyanı, ilk fırsatta Hatay seyahatine çıkartacak satırlardan tadımlık birkaç cümle:

Mahalle Komşularımız

Macit Babacan âilesini ve o mahalleyi tanımamız başka bir şeydi. Papazın oğlu Butros amca o mahallede bir aşağıki sokakta otururdu. Butros amcanın alkol ile arası iyiydi. Bir gece, caddeye sandalye atıp oturmuşken yanından süratle bir motosiklet geçer. Motosikletin gürültüsü malum… Sürat ve gürültüye sinirlenen Butros amcanın arkadaşı hiddetlenerek ‘Kelp ibnül kelp, kelletül cibil Moskof‘ diye motosikletlinin ardından bağırmıştı. Yani şöyle diyor: ‘Köpek oğlu köpek, ne acelen var? Moskof kellesi mi taşıyorsun?’

Karşımızda Hıristiyan bir aile otururdu. Komşularımız Leyla Hanım ve Suphi Bey vardı. Onların altında Türkân teyzeler yaşardı. Yani güzel, sıcak bir muhitti orası. Çocukları da mahalleden ağabey ve arkadaşlarımızdı. Benim akranım olanın ismi Fikret’ti.

Macit Babacan’ın babası, bana matematik dersi vermiş, bayağı kesirleri öğretmişti. Macit amcanın eşi Zehra Hanım edebiyat fakültesi mezunu idi. Çocuklarının ders kitaplarının yanına muhakkak klasik kitaplardan birini koyardı. O ailenin bizim üzerimizde çok tesiri olmuştur. Çok severdik birbirimizi. Macit Bey beni çok severdi. Bir gün, bendeki istidadı görmüş olmalı ki: ‘Evlâdım sen İstanbul’a git ve orada kal‘ demişti. Biz bir aile gibiydik onlarla.

Karşı sokakta vali muavinleri oturuyordu. Eskiden biz, birinin babasının ne iş yaptığını, nereli olduğunu, dinini, mezhebini filan hiç bilmez ve merak etmezdik. Hiç kimse ‘ben şunun çocuğuyum‘ demezdi. Ancak bir şekilde tesadüfen öğrenirsek öğrenirdik. İç içeydik, oyunlar oynardık. Mahalle ahenk içindeydi. Birbirimize gelir giderdik; birbirimizin annelerini annemiz, babalarını babamız bilirdik. Onlar da bizi evlâtları gibi kabul eder ve açsak doyururlar, yaramız varsa sararlar, her türlü derdimizle ilgilenirlerdi.

Üstümüzdeki dairede Şen Hanım ve kendisi gibi öğretmen olan eşi otururdu. Çok özel öğretmenlerdi o zamanın öğretmenleri… Ben, o sıra gitarla çok içli dışlı idim, dersleri ihmal ediyor ve ikmale kalıyordum. Annem, her şeyi ihmal edip sadece gitarla ilgilenmeme kızıyordu. Sonunda bir gün eve geldim gitar evde yok. Meğer annem gitarı Şen Hanım’a vermiş. O günden sonra ben, Şen Hanım’a gidiyordum; belli bir süre onlarda gitarımı çalıyordum, çıkıp eve dönüyordum. Düşünebiliyor musunuz, şimdi kim böyle şeyler yapar?

Komşularımız arasında Fransız işgalinde gelip de sonra ülkesine dönmeyen bir Fransız vardı: Mösyö Michel, Sakarya Kahvesi’nden gençlerle satranç oynardı. O dönemde, Antakya’da Fransız işgalinden kalma tenis kortları filan vardı.

Biliyor musunuz, Hatay’da bir de Koreli Protestan komşumuz vardı. Nereden, ne sebeple Antakya’ya gelmişlerdi, bilmiyorum.

Komşu Ziyaretleri

Mahallenin kadınları her zaman, türlü sebeplerle birlikte olurlardı. Bir komşunun evinde oturup kahve veya çay içerek dertleşirlerdi.

İşin içine erkekler girince durum değişirdi. Bir komşuya ziyarete gitmeye karar verilirse biz çocuklardan biri, ziyaretten bir iki saat önce akşam gezmesine (aile ziyaretleri genelde akşam olurdu) gidilecek aileye gider ve sorardık: ‘Ayşe Hanım teyze, müsaitseniz akşam annemler size gelecekler.’ Doğrusu bu tür sorularımıza hiç olumsuz cevap aldığımı hatırlamıyorum.

Akşam ziyaretlerine giderken annelerimiz evde kendilerinin hazırladığı pasta, börek bir şey varsa onu da yanlarına alırlardı da öyle giderdik. Bu gezmelerin özellikleri, büyüklerin bir araya gelip sohbet etmeleri idi. Sohbet, kadın erkek ortak başlar; bir süre sonra kadınlar hemcinsleriyle sohbete, erkekler birbirleriyle konuşmaya, çocuklar da kendi dünyalarına dalarlardı. Erkekler iş yerleri, şehir, spor ve siyaset hakkında konuşurken kadınlar; ev işleri, çocuklar, elbiseler, saç modelleri ve buna benzer şeylerden bahsederlerdi. Biz çocuklar, büyüklerin sohbetlerine iştirak edemezdik. Bazen dinlemek mümkün olurdu, ancak kendi havamıza dalınca büyükler ne konuşuyor veya ne yapıyor, umursamazdık bile. Bazen kendimizden öylesine geçer, oyuna o kadar kendimizi kaptırırdık ki annelerimizin gürültü etmememiz için ‘hışşt‘ ikazı ile kendimize gelir, bir süre sakin ve sessiz oynardık. (s: 51-54)

Mahalle olur da delileri olmaz mı? Münip Beyefendi onları da ihmal etmiyor.

Mahallenin müezzini, sabah namazlarından sonra komşu apartmanda Arap ağzı ile Kur’an-ı Kerim okuduğunda sokakta mistik bir hava estiğini anlatıyor.

İsmini bile duymayanlar, ‘Lahmil Varka‘ isimli taamın nasıl yapılacağını öğrenebilirler. (S: 65-66) Tatlı Keme’yi de…

Önceki sayfalarda anlatılan yılan balığı kebabının tadı, damakta hissedilmiyorsa da kokusu teneffüs edilebiliyor.

Ve sonra İstanbul’da Hukuk Fakültesi öğrenciliği, aynı zamanda Milliyet Gazetesi’nde grafikerlik ve Ali Rıza Kural’ın vesile olmasıyla musiki hayatının başlangıcı… (s: 71-76)

Kitabın bundan sonraki bölümlerini anlatmak, hayatında hiç gül koklamamış birine, gül kokusunu anlatmak kadar imkânsızdır. Okumak gerek…

Klâsik Türk Musikisi sahasında, zirvede bir yıldız, bir Münip Utandı olmak isteyenler, eserin 100-140. sayfalarını en az birkaç defa okumalılar. 40 sayfalık bölüm, tam bir açık üniversitedir. Asil bir tevazu, kibirle lekelenmemiş vakur bir edâ, imbikten geçmiş bir nezaket; herkese, husulsen hocalara ve dinleyiciye içten saygı, ekip çalışması şuuru… ve hedefe ulaşmak için olmazsa olmazların tamamı, ders verir gibi değil, sohbet ehli bir üstâdın baldan damlaları olarak sunuluyor.

Ve son sayfalarda, Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın, Alâeddin Yavaşça, Fatih Salgar, Birol Yayla, Aziz Şenol Filiz’in diğer sanatkâr dostların, aile fertlerinden eşi Ceyda Utandı, Kızı Merve Utandı Kalkan, Bâbür Kalkan, dünya tatlısı torun Nilsu Kalkan’ın, basından Mehmet Barlas, Doğan Hızlan, Mustafa Necâti Sepetçioğlu, Hasan Pulur, Ayhan Songar, Târık Buğra, Fatih Salgar, Mehmet Güntekin ve diğerlerinin Münip Utandı hakkında yazdıkları satırlar… (s: 141-180)

12 X 19,5 santim ölçülerinde, 183 sayfalık kitabı okumak 1 – 2 saat, okunanlarla yaşamak bir ömür…

KUBBEALTI VAKFI / HÜLBE YAYINLARI:

Peykhâne Sokağı Nu: 3 Çemberlitaş, İstanbul Telefon: 0.212-516 23 56, Belgegeçer: 0.212-638 02 72

e-posta: info@kubbealti.org.tr //  www.kubbealti.org.tr

MÜNİP UTANDI:

24 Ağustos 1952 târihinde Antakya’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Antakya’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yükseköğrenimi sırasında müzik dünyasına doğdu.

 

Klasik Türk Müziği Korosu’nun ilk kadrosunda yer alarak, çalışmalarına büyük destek ve teşvik gördüğü Nevzad Atlığ ile devam etti. Koronun yurtiçinde ve yurtdışında verdiği konserlerde televizyon ve radyo programlarında solist olarak görev aldı, çok sayıda özel konser verdi, dizi filmlere, tiyatro oyunlarına ve radyofonik piyeslere sesi ile katkıda bulundu. Festivallere katıldı.

 

Türk Hava Yolları 75. Yıl CD’si, Eski Şarkılar, Kûy-i Hicaz, Titrer Yüreğim ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin araştırma projesi olarak; klasik Türk mûsikîsinde az kullanılmış makamlardan oluşan Danyal Mantı’nın besteleri albümü, Nadide İnciler 1 ve 2 ile birlikte 16 albümü yayımlandı. Pek çok topluluklarla konserler, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nda dersler verdi. 2013 yılında Beyoğlu Belediyesi ve Türk Musikisi Vakfı tarafından düzenlenen Itrî Müzik Ödülleri töreninde klasik Türk müziği dalında yılın ses sanatçısı olarak ödül aldı. 2015 yılında ESKADER’in armağanına lâyık görüldü.

 

Hâlen görevli olduğu Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nda uzun yıllar sanat kurulu üyeliği yaptı. Haliç Üniversitesi Konservatuarı’nda ve Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nda üslup ve repertuar dersleri vermektedir.

 

Ceyda Utandı ile evli olan Münip Utandı, Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu misafir ses sanatçısı Merve Utandı Kalkan’ın babası, Nilsu Kalkan’ın dedesidir.

 

Dr. FATİH ERBAŞ:

Emekli Deniz Kurmay Albay Fatih Erbaş 6 Ocak 1964’te Ankara’da doğmuştur. Milletlerarası Güvenlik Stratejileri Doktorudur. 1986-2014 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ve NATO Güney Kanadı Komutanlığı-Napoli birlik ve karargâhlarında çeşitli görevlerde bulunmuştur. Deniz Müzesi Komutanlığı yapmış, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı’nda Genel Sekreter olarak çalışmıştır.

 

 

 

KUŞBAKIŞI:

İSTANBUL’UN 100 TÜRBESİ

‘İstanbul’un Yüzleri’ serisinden yayımlanan kitapta yer alan türbeler; Suriçi (Fâtih), Eyüp, Beyoğlu-Beşiktaş ve Üsküdar olmak üzere dört başlık altında toplanmıştır.

Kitap; İstanbul’da bulunan 500’den fazla türbeden seçilenler arasında, İstanbul’un muhasarası sırasında şehid olan Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin, İstanbul’u fetheden Fâtih Sultan Mehmed Han, Kanûnî Sultan Süleyman Han, İstanbul’a çok sayıda vakıf eseri bırakan Hürrem Sultan, mimârîde yeni bir çığır açan Mimar Sinan, İznik çinileriyle bezenmiş Birinci Ahmed Han, Vefa semtinin isim babası olan Ebûl Vefâ Hazretleri, İstanbul velilerinden Aziz Mahmud Hüdâî, Osmanlı’nın fetihlerinde öncülük etmiş dervişlerden Karaca Ahmed Sultan’ın ve İstanbul’da iz bırakmış kişilerin türbeleri ve hayatları ile bu mirasımızın sonraki nesillere aktarılması için yapılan yenileme çalışmaları hakkında bilgiler ihtiva ediyor.

Celil Civan’ın hazırladığı eser, 16,5 X 24 santim ölçülerinde ve 191 sayfadır.

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KÜLTÜR A. Ş. YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Kültür Parkı Osmanlı Evleri, Zeytinburnu 34010 İstanbul. Telefon: 0.212-467 07 00

Belgegeçer: 0.212-467 07 99 e-posta: kultursanat@kultursanat.org www.kultursanat.org

 

P. K. 546Kitabın yazarı Mehmet Hayati Özkaya, 1959 yılında Van’da dünyaya gelmiştir. Lise edebiyat öğretmenidir. ‘Kıssa-i Aşk‘ isimli romanın yazarıdır.

12,1 X 19,6 santim ölçülerinde, 191 sayfalık eserinde; bir nesli vatan ve millet sevgisiyle yetiştiren öğretmen ağabeyi Necdet Özkaya’yı merkeze alarak idealist bir neslin hikâyesini anlatıyor.

Necdet Özkaya Adana’nın eğitim câmiasında tanınmış bir eğitimcidir. Pek çok ülkücü gencin yetişmesinde emeği vardır. Uzun yıllar Türkçüler De

rneği ve Adana Kültür Derneği’nde okul dışı eğitim faaliyetlerinde geceli-gündüzlü çalışmıştır.  1993 yılında Millî Eğitim Bakanlığı müsteşar yardımcısı oldu. 2002 yılı milletvekili genel seçimlerinde MHP listesinden birinci sırada milletvekili adayı idi. Yeterli oy almasına rağmen parti, Türkiye genelinde barajı aşamadığından Meclis’e giremedi. Meclis’e girememiş olmanın burukluğunu, Meclis’te yapabileceği hizmetlerin çok daha fazlasını yapmak için çalışarak unuttu. Kardeşi Yavuz Özkaya’nın vatan-millet düşmanı hâinler tarafından şehit edilmesinden sonra hizmetlerini daha da artırdı.

Hayati Özkaya, hâtıralarını anlatmaya, aynı hâinler tarafından ağır yaralanan Oğuz Özkaya ile devam ediyor. Bir müddet sonra da ‘Faşistlere ölüm‘ diye bağırarak yol kesen kudurgan ve vahşi bir güruhun saldırısında, ailenin ikinci şehidi olmaktan, ‘gazilik’ rütbesine erişerek kurtuluyor. 12 Eylül askerî darbesi ile de resmî işkenceler başlıyor.

Kürşatlar neslinin çileli hayatı devam ediyor. Çünkü onlar, Oğuz Kağan’ın koyduğu hedef için çalışıyorlar.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

ÇANKAYA SANCILARI Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde Yaşananlar

Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk cumhurbaşkanı seçimi 29 Ekim 1923 târihinde yapıldı. Tek aday Gazi Mustafa Kemal Paşa, 258 milletvekilinden, oylamaya katılan 158 milletvekilinin tamamının oylarını alarak % 56,2 ile cumhurbaşkanı seçildi.

Cumhurbaşkanlığı için yapılan diğer seçimler, yıl ve seçilenler itibâriyle şöyledir: 1927 ve 1931: Gazi Mustafa Kemal Paşa;  (1934 yılında soyadı Kanunu kabul edildi) 1935: Mustafa Kemal Atatürk; 1938, 1939, 1943, 1946: İsmet İnönü; 1950, 1954, 1957: Celal Bayar; 1961: Cemal Gürsel; 1966: Cevdet Sunay; 1973: Fahri Korutürk, 1982’de Kenan Evren (Yeni Anayasa’nın halk oylaması ile Cumhurbaşkanı seçildi); 1989: Turgut Özal; 1993: Süleyman Demirel; 2000: Ahmet Necdet Sezer; 2007: Abdullah Gül; 2014: Milletin oyları ile Recep Tayyip Erdoğan.

1923 yılındaki seçimde 123 milletvekilinin oylamaya katılmaması, 1938 seçiminde Atatürk’ün vasiyetine uyulmaması söylentileri, 1961’de Ali Fuat Başgil’in tehdit yoluyla adaylıktan çekilmesi, 1966’da aday tespitindeki tartışma ve gecikme, 1973’te çok sayıda seçim turları yapılması, 1982’de cumhurbaşkanlığı seçiminin anayasa halkoylaması ile birleştirilmesi, 1989’da Turgut Özal’ın, 2007’de Abdullah Gül’ün şahsına yapılan itirazlar sebebiyle, Türkiye Cumhuriyeti târihindeki 20 cumhurbaşkanlığı seçiminden 8’inde sancılar yaşandı.

Araştırmacı Yazar Erol Maraşlı; Ocak 2017’de yayımlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 304 sayfalık, eserinde sebep ve neticeleri ile birlikte Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini tahlil ediyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1- YENİSEY VE KIRGIZİSTAN YAZITLARI VE IRK BİTİG: Erhan Aydın, Risbek Alimov, Fikret Yıldırım. BilgeSu Yayıncılık.

2- ORTA OYUNU KİTABI: Hazırlayan Abdülkadir Emeksiz. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

3- İSİMLE ATEŞ ARASINDA: Nazan Bekiroğlu. Timaş Yayınları.

4- SORULARLA OSMANLI İMPARATORLUĞU: Erhan Afyoncu. Yeditepe Yayınevi.

5HALEP’TE İLMÎ HAYAT (Memlukler Dönemi 1250-1517): Esra Atmaca / Ensar Neşriyat)

 

 

Cemil Meriç’ten Dücane Cündioğlu’na Münzevi ve Mütecessis Fikir İşçiliği

 

Dücane Cündioğlu ilginç bir yaşam öyküsüne sahip olmaktan öte hayatın anlamı hakkında ilginç şeyler söyleyen bir adam, bir filozof. 28 Şubatlı yılların Yeni Şafak’ında bir yazar olarak tanıdığım birinin şimdilerde derinlikli bir düşünür olarak görmek bende farklı duygular bıraktı. Hasbelkader fark etmekten dolayı şaşkınlık, duyduğu derûni cümlelerden dolayı aşkınlık gibi.

Adam olmanın sermayesi hüzündür.”

Dert varolmanın kendisidir.”

Leyla’ya kavuşmak hangi Mecnun’un haddine!”

Kibir, rastlantısal olanla övünme hatasıdır.”

Uygarlığın temeli ‘iyi yaşam’dır.”

Ne mutlu insanım diyene!”

İki sıkıntı vardır: Biri geçim sıkıntısı, diğeri can sıkıntısı.”

Sağcılık büyük bir anksiyetedir.”

İdeolojiler dava adamlığıdır. Ve ‘-cı’ eki düştüğünde cüceye dönüşürler.”

Tanrının bilgisini ölümsüz kılan yararsız olmasıdır. Güzellik yarardan azâde olmak demektir.”

Hayatta yararlı olmaya ama değerli olan neyin var?”

Dindarlar Kaybedenler Kulübünde olanlardır.”

Patikalarda limuzinle dolaşılmaz, yani rahat döşekte Allah aranmaz.”

Söz medeniyetinden Göz medeniyetine.”

Hakikat hep mahcuptur.”

III. Meşrutiyet evresindeyiz.”

Kişi sevdiğinden ne zaman ayrılır? Onu sevme nedenini ondan daha çok sevdiği zaman.”

Umudun varsa teselli bekle, yoksa teselli.”

Ben yaşamdan çok ölümü tercih ettim.”

Sahipleneni az diye hakikate hürmet emekten vaz mı geçeceğiz?”

Adalet mi, Kalkınma mı? Aklı inanca / Vahye tâbi kılmak.”

Ters düşme hakkını kullanmaktan çekinme: İktidara karşı, halka karşı, kendine karşı.”

Merhum Cemil Meriç‘in kendisini tanımlarken kurduğu “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi” cümlesi Büyükada’da inzivaya çekilerek tecessüs yani kimseyi ilgilendirmeyen şeyleri öğrenme merakına kapılan Dücane Cündioğlu için geçerli.

Kendisini tek kelimeyle “Sahilsizim” diye tarif eden, “Kendilik Analizi” üzerine kafa yoran ve “Eşikte Uykuya Dalmak“tan dem vuran Dücane Cündioğlu‘nun aforizmaları zihin açıcı tabletler hükmünde.

Son “Motto“sundan mı alır okursun, “Simurg Grubu“ndan mı arar bulursun yoksa twitter takibine mi koyulursun; kimbilir. Al sana Sıradışı Bir Entelektüel!

 

 

Yeni YÖK; Yok ve Kalite

Prof. Dr. Orhan Uzun Üsküdar’daki dersaadet yahut şehr-i asitanedostlar buluşmasında yüksek öğretimde kaliteyi anlattı. Merakla izledim diğer muhubbilerimiz gibi. YÖK Yüksek Öğretim Kalite Kurulu Başkanı Prof. Dr. Orhan Uzun’un yönetimde ki arkadaşları da Prof. Dr. Ali Muhammet Bayraktaroğlu, Prof. Dr. Sina Ercan ve Prof. Dr.Tuğba Yelken. Gerçi onlar yoktu ama genelde keyifli bir sohbet oldu dinleyenlerin önemli bir bölümü akademisyen olmamasına karşılık.

Prof. Dr. Orhan Uzun(1965) Trabzon KTÜ ve Van 100. Yıldan sonra Ankara Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Fizik ana bilim dalı. Böyle bir konuşmayı keyifle izlemeyi kimse beklemiyordu. Çünkü teknik bir konu endişesi vardı içimizde. Ancak öyle olmadı Prof. Dr. Orhan Uzun bizi öyle rakamlara ve grafiklere boğmadan çok güzel anlattı.

Prof. Dr. Orhan Uzun’a göre yüksek öğretimde kalite kavramı üniversitelerin iş dünyası ile temaslarıyla ortaya çıktı(1950). Dünyanın her yerinden aydınlar muhalif olur. Eleştirecek bir yer ve fırsat bulurlar. Dolayısıyla politika da akademi ile çatıştı. Gelinen noktada bir soru bütün dünyada kafaları karıştırıyor “Aydınları kim denetleyecek?”

 

182 Üniversitemizin Vizyonları Neden Birbirine Benziyor?

Kalitede kamu kaynakları sürekli azalıyor. Araştırma geliştirme ARGE çalışmaları yeterli değil. Toplumsal katkı da öyle görünüyor. Bir başka soruyla da “akademik üretim yeterli mi?” diye sorabilir ve buna cevap arayabiliriz.

Orhan Uzun hoca güzel güzel anlatıyor.

Aykırı hatırlatmalarla da dikkatleri üzerine çekiyor.

Diyor ki ” Türkiye’de hali hazırda 182 üniversite var. Vizyon ve  misyonları birbirine çok benziyor.” Bu itirafın hemen ardından da “Tersi olmalı. Üniversiteler rekabet edeceği alanı bilmeli” diyebiliyor. Bir aydına da bu yakışır doğrusu. Sonra sürdürüyor sohbetini;

-Kalite ürünü saydamlaştırır. Dolayısıyla nitelikli iş gücüne talep artar. Bu konuda dünyada 55. sıradayız maalesef. 2016 yılında 138 ülke içinde 51. Sırada idik. Maalesef 55. Sıraya geriledik. Milli gelirimiz de 9500$ seviyesinde seyrediyor. Temel ihtiyacımız verimlilik artırıcılardır.

Prof. Dr. Orhan Uzun’un belirttiklerine göre Türkiye pazar büyüklüğünde ise 17. Sıradayız. Bu iyi bir rakam ancak daha önlere çekmeliyiz. Bu da nüfus ile orantılı bir husus. Verimlilikte yenilikçi ve iktisadi gelişmede çok çeşitli ekonomiye geçiyoruz. Bu da bana göre iyi bir gelişme. Hoca şöyle diyor bunun için de;

 

-Bunda fiyatı siz belirliyorsunuz ürettiğiniz mallar için. İphone üreticisi kendi malına kendi fiyatını koyuyor. Çünkü tekel aynı zamanda. Ama kaliteli. Yüksek öğretim erişim ve kalitede Singapur birinci, Finlandiya ve Hollanda bunu takip ediyor. Türkiye 50. sırada yerini alırken adını bile bilmediğimiz veya az duyulan Mauritius 52. sıraya yerleşmiş vaziyette. Mauritius Güney Afrika Hint Okyanusu içinde Madagaskar’a 800 km uzaklıkta bir adalar dizini ülke. Bu ülke de bizden iki sıra geride!.

 

Denetim, Motovisyon Artırıcı Tavsiye midir?

Prof. Dr. Orhan Uzun Hocaya göre kalite; mükemmellik ve amaca uygunluktur. İhtiyaçtır. Sürekli iyileşmedir. İşte bunun için de temel standartlar karşılaştırılmalı. Kalite bütün dünyada sürekli bir yolculuktur, liman değildir. Kalite aynı zamanda yönetimlere göre de değişiyor. Kamunun ürettiği kaliteli olabildiği gibi, özel sektörde de aynı çıtayı yakalamak mümkün. Yahut tam tersini.

-Yüksek Öğretim Kurumu YÖK kalite kurumunu ne zaman kurdu?

-2015 yılında gerçekleşti kuruluşumuz.

“Peki neler yaptı?” sorusunun da cevabı hemen geliyor.

-20 Üniversitede kalite değerlendirmesi gerçekleştirdi. Kurumsal değerlendirme yapıldı. Akreditasyon kuruluşlarının tescili oldu.

-Peki bundan amaç nedir?

Bu sorunun cevabını yine kendisi veriyor;

-Farklılığın artırılması, kalitenin yaygınlaştırılması.

-Peki bunu nasıl tespit ediyoruz?

Prof. Dr. Orhan Uzun bizim soracak sorularımıza fırsat vermeden hem soruyor, hem cevabını yetiştiriyor. Bu da öyle oldu;

-Üniversitelerimizin denetiminde güçlü yanlarını belirliyoruz, gelişmeye açık taraflarına dikkat çekiyoruz. Yani öyle not falan verir gibi bir denetim yok. Bu zayıf, bu iyi demiyoruz. Güçlü yanlarını da, biraz diplomatik bir dil de olsa gelişmeye açık taraflarını da belirliyoruz.

Bir müddetten beri Türkiye’de uzman üniversite konusu tartışılıyor? Bu konuya da girdi hoca;

-İngiltere’de dünyanın en ünlü akademileri arasındaki Oxford Üniversitesinde uzmanlık dalı olarak bütün fakülteler olmasına karşılık sosyoloji ve felsefe en öndedir. Tıp fakültesi değil. Mühendislik değil veya fen,edebiyat falan değil. Cambridge Üniversitesi de aynıdır. Uzmanlık dalı ve iddiası farklıdır, ama bütün fakülteler mevcuttur. Gelişmiş ülkelerde yüksek öğretimin kalitesi böyle sürdürülüyor.

-Peki raporlarda neler yazılıyor üniversiteler denetlenirken?

Bu soruyu da hoca soruyor, cevabını da peşinden veriyor;

-İç ve dış denetim raporları yayınlanır. Bu raporları internet sitemizde de görmek mümkün.

 

Dünyada 5 Milyon Yabancı Öğrenciden 100 Bini Bizde

Prof. Dr. Orhan Uzun’a göre nitelikli insan gücü rekabeti ve yenilikçiliği artırır. Yüksek Öğretimin  kalitesinde bir başka etken de inovasyondur.

Prof. Dr. Orhan Uzun hocanın anlattıkları esasında her sektör için önemlidir. Çünkü kaliteden bahsediyoruz. Üniversiteler söz konusudur.

Zaman zaman arkadaşlarımızdan soru-cevap bölümüne geçmeden korsan sualler oluyordu.

-YÖK  12 Eylül darbe yönetiminin eseri değil midir?

-Öyledir.

-Peki nasıl üstesinden gelinecek bunların?

-YÖK Başkanımız Sayın Prof. Dr. Yekta Saraç Beyefendi YÖK Kanunu değiştirmek için yoğun bir çaba sarf ediyor. Eleştirileri de bildiği için YÖK değil de Yeni YÖK diyor çalışmalarıyla alakalı olarak.

-Yeni YÖK’te neler olabilir?

-Mesela sanayiciler de YÖK yönetime girsin diye düşünülüyor. Çalışmalar var. Yani,Yeni YÖK yetkisini paylaşabilecek.

-Nahit Hatipoğlu’nu YÖK üyeliğine getirerek mi bunlar yapılacak?

Herkes de bir tebessüm oldu Prof. Dr. Nahit Hatipoğlu’nun adı geçince. Prof. Hatipoğlu ATV’de program yapıyor. Sabah’ta yazılar yazıyor. Ancak kendi doğrularını anlatıyor, gelişmeler karşısında yeni bir şey söylemiyor, konuşmalarında dinleyiciler hüngür hüngür ağlıyor.  Selpak mendil satışı rekora gidiyor. Ayrıca Otel işletmeciliği yapıyor Sultanahmet’te. Ailesi lüks ve pahalı arabalara biniyor. Bütün bunlar bazen fıs kos halinde, bazen de yüksek sesle dillendirildi. Ancak Prof. Dr. Orhan Uzun Hoca tebessüm ederek geçiştirdi bu tasarrufu. Sohbeti noktalarken önemli şeylere vurgu yaptı esasında;

 

-Dünyada 5 milyon yabancı yüksek öğrenim kurumu öğrencisi var. Türkiye’de 100 bin öğrenci ile sıralama önde değil. Yeni yapılanmada bu rakamın yükselmesi gerekecek. Bunun için de planlamalar ve programlar yapılıyor.

Dilerim bu rakamı yukarılara çekeriz. Bu pastadan en fazla nasiplenen ABD ve İngiltere oluyor. Sonra da kıta Avrupası.

 

Muhsin Bey; Bir İstanbul Bir Taşralı Hikâyesi

Peki böyle bir gelişme olursa Türkiye’de okumak için gelecek yabancı öğrenciler kendi örf ve geleneklerini mi ülkemizde sürdürmeye devam edecekler, yoksa Türkiye’ye uyak mı uyduracaklar? Çünkü gurbetçilerimiz bile Almanya’da kırmızı ışıkta dururken, Türkiye’ye geldiğinde trafik kurallarını kulak arkası edip ışık falan dinlemiyor, gaza basıp geçiyor. Hani Şener Şen’in Uğur Yücel ile birlikte oynadığı taşra ile İstanbul insanlarını kıyas eden bir filmi vardı; Muhsin Bey. Uğur Yücel arbesk şarkılarla şöhret olmak için İstanbul’a gelmiş bir taşralı, Şener Şen ise Türk Sanat Müziği’ne ömrünü vermiş bir klasikçi sanatçı hoca. Ancak geçim sıkıntısı içinde. Uğur Yücel amacına ulaşır. Meşhur olur. Para kazanır. Konserlerine artık boynundaki altın zincir kolye ile çıkmaktadır. Hocası Şener Şen, Uğur Yücel’e böylesi ısrarları karşısında “İstanbul’u lahmacun kokuttunuz” der. Gerçekten İstanbul mutfak kültürü kaybolmaya başlamıştır. Ancak dersaadet sokaklarında artık kebap kokuları çoğalarak artmaktadır. İstenirdi ki şehr-i asitane taşraya hakim olsun, lezzetlerini tanıtsın, taşra da İstanbul’a. Ancak ipler artık taşralının elinde. Dolayısıyla önce insana yatırım yapmak gerekecek. Galiba Nurettin Topçu’nun Taşralı adlı öykü kitabını yeniden okumak gerekecek.

Yoksa benim oğlum bina okur, döner döner yine okurdan ileri gidemeyiz. Sadece kalite değil kaliteli insana endekslemeli üniversitelerimiz kendisini, uzmanlığa yönelmeli. Üniversitelerimiz ayrıca şehirleriyle ve insanlarıyla da örtüşebilmeli.

 

 

İlhan Kesici İzmit’e Geliyor

Kocaeli Aydınlar Ocağı Nisan ayı toplantısının misafiri İstanbul Milletvekili İlhan Kesici. 7 Nisan Cuma akşamı Otel Asya’da yapılacak programda İlhan Kesici “2017 ve Sonrası Ekonomik ve Siyasi Gelişmeler” konulu bir konferans verecek.

16 Nisan’da yapılacak referandumdan dokuz gün öncesine denk gelen zamanlama ve konuşmacının özellikleri dikkate alınınca bu tercihimizi manidar bulanlar olacaktır.

Bu konferansın referandum sürecinde en az durulan ve fakat insanlarımızın hayatını doğrudan etkileyecek “ekonomi” ile referandum tercihimiz arasındaki ilişkiyi konu alması önemli.

AKP’nin “evet” kampanyasında “daha güçlü bir ekonomi” ve “daha fazla refah” için “evet” denilmesi gerektiği propaganda ediliyor. Bu nasıl olacak ve bugüne kadar gerçekleşmeyen ekonomik başarılar “partili cumhurbaşkanlığı” sisteminde hangi mekanizmayla sağlanacak belli değil. Buna rağmen “algı operasyonu” olarak bu temalar kullanılmakta.

Hayır” kampanyası yürüten CHP bütün etkili hatiplerini sahaya sürmüş durumda. Diğer hatipler de kısmen ekonomiden bahsediyor ama İlhan Kesici ekonomiyi herkesin anlayabileceği bir tarzda, güler yüzlü bir üslupla anlatabilmesi açısından öne çıkıyor.

Kesici, halkoylamasında anayasa değişikliğine “evet” çıkarsa ve ülkenin “tek adam” yönetimine geçmesi mümkün olursa “ekonomik olarak” ülkenin gelişmesinin yavaşlayacağı, uluslararası yarışta daha gerilere düşeceği, gelir dağılımının daha da bozulacağı, rüşvet ve iltimasın yaygınlaşacağı, işsizliğin ve fakirliğin artacağını bilim ve tecrübeler ışığında anlatıyor.

Geniş entelektüel bilgi birikimiyle tek adam yönetiminde (ortak akıldan uzaklaşmış, maceracı) dış politika uygulamalarının olabileceğini öngörüyor. Uluslararası hukuk çerçevesinden çıkarılmış ve yalnızlaşmış bir ülkenin yaşayabileceği felaketleri ve bunlarla ekonomik çöküntülerin ilişkisini ortaya koyabiliyor.

“Evet” oyları fazla çıkarsa sadece özgürlüklerimiz kısıtlanmış olmayacak, ekonomik ve siyasi açıdan da ciddi hasarlar alacağız. Bütün bunlar vatandaş olarak bizim hayatımızı doğrudan etkileyecek.

Bunları bilerek oy kullanmamız gerekli.

Neden İlhan Kesici?” sorusunun bir başka cevabı O’nun kimliği ve kişiliğinde ortaya çıkıyor.

İlhan Kesici sıradan bir milletvekili değil. Partisinin “ministrable” yani “bakan olmaya ehil”, bilgisi ve devlet tecrübesiyle temayüz etmiş isimlerinden. Partisi iktidar olduğu takdirde önemli bir Bakanlığa getirileceğini düşündüğümüz ve bu görevi hakkıyla yapabileceğine inandığımız, iyi yetişmiş bir vatan evladı. Entelektüel birikimi ve ülkemizi içeride ve dışarıda temsil kabiliyeti yüksek bir siyasetçi.

Kesici, merkez sağdan, ülkücü kesime kadar, partisi dışındaki kesimlere de sıcak gelen bir isim. Her kesimle diyalog kurabilmesinde Anadolu irfanı ile evrensel kültürü harmanlayan birikimi kadar güler yüzünün çok etkisi olduğunu sanıyorum. Siyasetçilerde görmeye alıştığımız o asık ve asabi surat onda yok.

Geçen ay Meral Akşener misafirimiz olmuştu. O da siyaset hayatımızın nadir bulunan güler yüzlü siyasetçilerindendir. Arkasından bu ay İlhan Kesici’yi davet etmemiz toplumdaki bu beklentiyi de karşılayan bir tercih olsa gerektir.

Tabii bu iki ismi tercih etmemizdeki bir başka sebep de “referandum kampanyaları arasındaki açık adaletsizliktir.”

Bir tarafta devletin bütün gücünü ve milletin imkânlarını kullanan, “hayır” diyeceklerin de parasını kullanarak yani “kul hakkı” yiyerek “evet” kampanyası yapanlar var.

TV’lerin, gazetelerin, bilboardların tamamına yakını “evet”çiler tarafından parsellenmiş durumda. Bu da yetmiyor “açılış törenleri” adı altında yapılan “evet” mitingleri. Adeta “devlet millete karşı kampanya yapıyor.”

Diğer tarafta gönüllülük esasına göre yapılmış toplantılarda “Hayır” kampanyası yapmaya çalışanlar.

Biz Kocaeli Aydınlar Ocağı olarak “adil ve dürüst” olmayan seçimlerin ülkeleri felakete götürebileceğini gören ve “güçlüden” değil “adaletten” yana tavır koyan bir sivil toplum kuruluşuyuz.

Müthiş adaletsizliği dengelemeye gücümüzün yetmeyeceğini biliyoruz. Ancak Nemrut’un ateşine bir damlacık su taşıyan karınca misali “tarafımız” belli olsun diyoruz. Haktan ve adaletten yana olduğumuzu haykırmak için bu toplantıları yapıyoruz.

Kimseden yardım almadığımız için buyruk da almıyoruz. Bunun için bir STK olarak güçlüyüz, itibarlıyız.

Herkesin yemeğinin ücretini kendisinin ödediği yemekli toplantılar yapıyoruz. Entelektüel seviyesi yüksek, ülke meselelerini dert edinmiş samimi ve seçkin katılımcılarla çok nitelikli toplantılar gerçekleştirmekten onur duyuyoruz.

Sayın İlhan Kesici’nin konferans vereceği bu toplantımıza da (0505 357 24 50 nolu telefondan) rezervasyon yaptırarak katılmak üzere bütün Kocaelili hemşerilerimizi davet ediyoruz.

************************************************

BBP’liler Muhsin Yazıcıoğlu’nu Arıyor

Muhsin Yazıcıoğlu sadece Büyük Birlik Partililerin değil, sadece ülkücü camianın da değil, siyasi yelpazenin her kesiminden insanımızın saygı duyduğu bir isimdi.

Çünkü O “Peygamber ahlakını yaşamaya çalışan; şahsiyetli, dürüst, vefalı, inandığı gibi yaşayan, adam gibi adamdı.”

Sekiz yıl önce şüpheli bir helikopter kazasında kaybettiğimiz bu vatan evladının “şehit” edildiğine dair toplumsal vicdanda yaygın bir kanaat var.

Cumartesi günü ölüm yıldönümü vesilesiyle İzmit Türk Ocağı ve Kocaeli Alperen Ocaklarının düzenlediği iki ayrı toplantıya iştirak ettim. Hep birlikte Muhsin Başkan’ı andık.

Özellikle Alperen Ocaklarının düzenlediği toplantıda, sinevizyonda Muhsin Başkan’ın sağlığındaki konuşmalarından alınmış kısımları dinlemek beni çok etkiledi.

Büyük Birlik Partisinin Genel Başkan Yardımcısı, Muhsin Başkan’ın yol ve dava arkadaşı, Selahattin Şenler öğrencilik yıllarından, hapishane hayatından ve siyasi hayatından şahit olduğu vakalarla O’nu anlattı. Ben bu esnada Muhsin Başkan’ın BBP üyeleri ve Alperenlerin kişiliklerinde ne kadar derin izler bıraktığını gözlemledim.

Şimdi BBP’liler ve Alperenlerin çok az bir kesiminin kafası karışık, çoğunluğu ise şaşkın ve öfkeli. Bunun sebebi yıllardır inandıkları ilke ve ülkülere zıt olduğu halde; referandumda tercih tespiti için partinin yaptığı temayülde yüzde 90 “hayır” çıktığı halde Genel Merkezin “evet” kararı açıklamış olması.

Benim özel görüştüğüm herkes kesinlikle “hayır” diyeceğini söyledi.

Muhsin Yazıcıoğlu’nu Anma” programında konuşan Alperen Ocakları Kocaeli Şube Başkanı, Alperen Ocakları Genel Başkanı, BBP mevcut ve bir önceki dönem İl Başkanları ve BBP Genel Başkan Yardımcısı dâhil hiçbiri referandumu gündeme getirmedi.

BBP Genel Başkanı Mustafa Destici‘nin “kerhenevet dediği kanaatindeyim. “Evet”e inanan bir partinin böyle bir toplantıda en azından Genel Başkan Yardımcısının ağzından bir yönlendirme yapması beklenirdi.

Muhsin Başkan’ın “Bir saniyesine bile hükmedemediğimiz bir hayatta fırıldak  olmanın anlamı yoktur. Dik duracağız, doğru gideceğiz” ilkesini şiar edinmiş bir kitlenin davasına, ilkelerine ve ülkülerine ihanet etmeyeceği kanaati edindim.

Her kitlede olduğu gibi BBP’lilerde de bu krizi fırsata çevirip, iktidarla yakınlaşarak ticari vd şahsi faydalar temin etmeye çalışanlar olabilir. Ben bu “çürük elmaların” sayısının fazla olmadığına ve BBP’lilerin en az yüzde 90’ının “fırıldak olmayacağına”, ilke ve ülkülerine uygun tercih yapacağına inanıyorum.

 

 

Ahde Vefa!

 

Gözlerime bak dedi, döndüm bayraklaşarak,
İçimden ağlayarak, dedim ona gönüldaş,
Bana yan gözle bakıp, kaşlarını çatarak,
Dedi ahde vefa yok, bunlarda be arkadaş.
*
Nerede o günler ki, birlikte çalışarak,
Akan ırmaklar gibi, çağlardık be  can gardaş,
İl, ilçe, köşe, bucak davayı anlatarak,
Dedi neden vefa yok, şimdilerde arkadaş?
*
İçimden geçenleri sanırım anlayarak,
O zamanlar analar bozkurtlar doğururmuş,
Türk’e göre Türk gibi, İslam’ca yaşayarak ,
Dedi şimdi vefa yok, saygı kalkmış gönüldaş.
*
Acı ve sevinçleri bölüşüp paylaşarak,
Zeytin ekmek bulunca, bağdaş kurardık bağdaş,
Türk İslam Ülküsünü yaşardık taç yaparak,
Dedi ahde vefa yok, ne oluyor Ülküdaş ?

 

 

Fizik Yüksek Mühendisi Taşkın Tuna ile Metafizik Meseleleri Konuştuk.

‘Kâinat’ın Şuurundan ‘İnsan’ın Şuuruna…

Oğuz Çetinoğlu: ‘Kâinat’ kavramının kısa bir tarifi ile sohbetimize başlayabilir miyiz?

Taşkın Tuna: ‘Evren’ adını verdiğimiz makrokozmosla mikrokozmostur.

Çetinoğlu: Yani?

Taşkın Tuna: Sonsuz büyükle, sonsuz küçüğün iç içe geçtiği; birbirinden kopmayan, ayrılmayan, kenetlenmiş bir bütünlüğün adıdır. Bu tariften giderek, ister çevremizdeki minicik âlemler olsun, isterse dev galaktik boyutlardaki âlemler olsun; hepsi de bizi çevreleyen, kucaklayan ve onlarsız asla olamayacağımız; karşılıklı etkileşim ve sıkı iletişim bağları ile birbirimizi tamamladığımız evrenlerin tamamıdır..

Bu ne muazzam bir ilişki, ne muhteşem bir etkileşim sistemidir ki her nesne bir diğerine muhtaçtır. Hiçbir cisim bir diğerinden soyutlanamaz, ayrılıp kopamaz. Hepsi yerli yerinde, hepsi belirli zaman ve mekân boyutlarında yerlerini alırlar ve hizmete koşarlar.

Nefes aldığımız havadan tutun, bin bir türlü besinlere, tertemiz sulara, değerli madenlere kadar hepsi de bizlere bol bol ihsan edilmiş tabîi kaynakların bulunduğu ve üzerinde milyonlarca tür ve çeşitteki canlılarla birlikte yaşadığımız; yaşamaya mecbur olduğumuz bir Dünya!

Bir düşünsek… Bir düşünebilsek…

Çetinoğlu: Nasıl bir sistemden söz ediyoruz?

Tuna: Yeryüzünde canlı-cansız olarak isimlendirilen 30 milyar sistem mevcut. Bunların her gün bıraktıkları atık miktarı, milyonlarca tonu buluyor. Bu sistemde tamamen fizikle matematikle alakalı kanunlar, prensip ve kaideler hâkimdir. Başıboşluğu, başıbozukluğu ve gelişigüzelliği temsil eden ve ‘kaos’ denilen düzensiz bir Evren yerine burada; belirli kaidelerin geçerli olduğu, tamamen hiyerarşik, uygun bir disiplin ve ahenkli bir nizamın özgün bir bilinç yapısı sergilenir.

İşte içinde yaşadığımız Evrenimiz budur!

Çetinoğlu: En mühim hususiyeti nedir?

Tuna: İlim adamlarına göre, Evrenimizin en önemli özelliklerinden biri, inanılması güç hassas dengelerin oluşturduğu boyutlardır.

Çetinoğlu: Açıklamanız mümkün mü?

Tuna: Boyut denildiği zaman aslında Evrenin geometrik özelliği anlaşılmalıdır. Bu özellik, o kadar hassas bir biçimde ortaya çıkmıştır ki, en ufak bir değişim Evrenimizin yapısını alt üst etmeye yeter. Zaman bir boyuttur ve Evrenin yaratılması sırasında maddeyle birlikte ayrışması imkânsız hâle gelmiş bir bütünlüğü temsil eder.

Çetinoğlu: Ya mekân…

Tuna: Mekân da bir boyuttur. Her cisim belirli bir hacme, ölçülebilir bir kütleye ve tanımlanabilen bir geometrik şekle sahiptir. Bütün cisimlerin ısıyı ve elektriği iletme veya ışığı geçirme veya yansıtma özellikleri yanında; yanma, buharlaşma, donma, uzama, eğrilme, bükülme, burulma ve daha yüzlerce ve binlerce değişmez katsayıları vardır. Her sâbit değer, kullanıcılara sağlanan eşsiz bir faydalanma faktörünü beraberinde getirir.

İrili ufaklı bütün cisimler; katı, sıvı ve gaz hâlinde olsunlar, hepsi de mekân dediğimiz bir ortamda yerlerini alırlar ve hizmete hazır hâlde beklerler.

Çetinoğlu: Kâinattan dünyamıza gelirsek efendim… Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?

Tuna: Dört boyutlu bir dünyada yaşıyoruz.

Çetinoğlu: Dört boyut… ?

Tuna: En, boy, derinlik ve zaman…

Çetinoğlu: Bunlardan biri olmasaydı veya isimlendiremediğimiz beşinci boyut eklenseydi ne olurdu?

Tuna: Üç boyutlu, beş veya daha çok boyutlu bir dünyada yaşamamız mümkün olmazdı.

Çetinoğlu: Bu hükmünüzün açıklaması var mı?

Tuna: Var! Şöhreti, sınırları aşmış olan Prof. Stephan Hawking, ‘Zamanın Kısa Tarihi‘ isimli eserinde açıklıyor. O açıklamanın özetinin özetini bile bir röportaja sığdıramayız.

Çetinoğlu: Demek ki kâinat ve dünya, kanunları olan bir şuurla teşekkül ettirilmiş ve yine kanunlarla tespit edilmiş şuurlu bir işletim sistemi ile çalışıyor ve biz insanlara hayat hakkı bahşediyor.

Efendim! ‘İnsan’ denilince nasıl bir varlık anlaşılır?

Taşkın Tuna: Öncelikle belirtmek gerekir ki, ‘İnsan‘ kavramı başka, ‘beşer‘ kelimesi başka anlamları ihtiva eder. İnsan maddî ve manevi boyutları ile bir bakıma anlaşılması son derecede güç bir varlıktır. İnsan insan olmadan önce zikre değer bir şey değildi.’ (İnsan:1) hükmü, bize varlığımızın çok daha ötelerde ve derinlerdeki hakikatimizi anlatması bakımından kayda değer. Nitekim İnsan mükerremdir, mümtazdır ve hâlifedir.‘ (Bakara: 30)

Konuya bu açıdan yaklaştığımızda ‘beşer‘ yani maddî veya başka bir anlatımla ‘beden‘ dediğimiz atom yığınından ibaret olan varlığımızı ‘elbise’ gibi tanımlamamak da yerindedir. Bedenimiz; ‘hava, su, toprak, ateş (enerji) ve nefisten’ oluşmuş beş unsurdan meydana gelmiştir.

Bu beş maddî unsurun yanında mânevî unsurun da yer alması ile insan varlığı tamamlanmış olur. Bu mânevî boyutlar da ‘kalp, ruh, sırr, hafi ve ahfa’ olarak bilinir.

İşte insan budur! Beşerî yâni bedenî yönü bizim hayatımızdır. Düşüncelerimiz, isteklerimiz, doymak bilmeyen arzularımız… Hayatımızı devam ettirmek için bu ihtiyaçlar zincirine bağlanmamız kaçınılmazdır. Ama bir de mânevî tarafımız var. Bunlar da bize gereklidir. Hislerimiz, duygularımız, öğrenme, ilim, ahlâk, edep, fazilet, dürüstlük, takva ve iman!

Çetinoğlu: İman neden gerekli?’ Diye soran olursa…

Tuna: İçinde yaşadığımız bu evren ve üzerinde tepindiğimiz bu dünya için akıl nasıl gerekliyse, geldiğimiz yer olan İlahî âlemlerden de nasibimiz ölçüsünde ve ölçekte feyz alıp faydalanmamız da bize huzur, sukûn ve mutluluk getirecektir. Bunun için de iman gereklidir.

İlim ve imanı âdeta tren yolundaki raylara benzetebiliriz. Trenin dengeli bir hızla yol alması için bu iki paralel rayların ahenkle ve uyumla insanı yönlendirmesi gerekliliğine inanmalıyız.

Çetinoğlu: Hz. Peygamberimiz (sav) ‘İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar‘ buyuruyor. Bu söz, ne anlama gelir?

Tuna: Bu mukaddes ifade, hakîkaten son derecede önemli gerçekleri ihtiva ediyor.     İnsanların uykuda olması bu evrenin aslında sadece bir hayal olduğunu ifade etmesi açısından üzerinde düşünülmesi gerekli bir hükümdür. Sûfîler, hem kendilerini ve hem de bu koskoca kâinatı,  aynaya, perdeye veya denizdeki dalgalara benzetmişlerdir. ‘Dalga – deniz’ ikilemi yanında, ayna ise yine ikili bir sistemi gündeme getirir. Bunda  ‘asıl – görüntü’ ikilemi önem kazanır. Perde örneğinde de ‘öz – gölge’ ikilisini imâ ediyor. Böylece asıl ve hakiki olanla; gerçek olmayanı, ama gerçekmiş gibi görüntü veren eşyayı veya kendimizi anlatıyor.

Lâkin unutulmaması gereken bir husus daha var. Mutasavvıflar, kendilerini ‘ifna’ ederek, yâni yok sayarak, yüce Allah’a yaklaşma yolunu tercih ederler. Onlara göre, Secde et Allah’a yaklaş.’ (Alak:19) hükmü ile Allah’a ulaşmak için ‘vesile’ aramak usûl olarak kabul edilmiştir. Böylece insanın kendinden sıyrılarak bir an için bekâ âlemine yol alındığı bilinmektedir. Bu hâl, Hz. Musa’nın Tur dağında bayılmasına uygun bir durumu izah ve ispat ediyor.

Çetinoğlu: Hayatta en hakîki mürşit‘…  Hakîkaten ilim midir?

Tuna: Üzerinde yaşadığımız bu dünya için ilim, fen ve sanat şarttır! ‘Evet ama yetmez!’ sözünü hemen hatırlatmak gerekiyor.  Yine Hz. Musa’dan örnek vermek gerekirse ‘Elindeki sopa nedir‘ sorusuna cevaben ‘Onunla (aklımla) daldan meyve topluyorum‘ ifadesi aklın, hayat çerçevesindeki yerini ve önemini belirtir.

Ancak daha önce de belirtildiği gibi aklın ve ilmin yanında imanın da yer alması huzur, mutluluk ve hatta sağlık için elzemdir demek, herhâlde yanlış olmayacaktır.

Çetinoğlu: Necip Fazıl’ın,  ‘Aldığımız her nefesi bile geri veriyoruz. Demek ki bu dünyâda hiç bir şey bize ait değil‘ ifâdesi ne mânâya gelir?

Tuna: Üstad doğru söylemiş. Mühim bir gerçeğe parmak basmış olmalıdır. Biz kendimize ait değiliz! Çünkü ve çünkü yaratılmış olmamız hasebiyle bir gölge varlık ölçeğindeyiz! Her an, her saniye bedenimizden milyonlarca atom dağılıp çöpe gidiyor. Böylece her an ölmekteyiz! Hücrelerimiz parçalanıyor, dokular eskiyor, yıpranıyor ve nihayet dünyadan ödünç aldığımız bu ‘elbise’ günün birinde yok olacak! Aslımız, özümüz, gerçeğimiz ve hakikatimiz yüce Allah’a aittir. Bizim sahibimiz O’dur.  Biz hiçbir mülke de malik değiliz. Kendi bedenine sahip olmayanın, nasıl olur da mala mülke sahip olacağı düşünülebilir.

Bugün Mülk kimindir?!’ hükmü, bu geçeği açıklar. Zira Mülk, Cenab-ı Hakk’ın kudret elindedir (Mülk:1)

Çetinoğlu: Şuur sahibi olmak ne demektir?

Tuna: Şuur veya zamanımızda kullanılan kelimesiyle ‘bilinç’ kavramını, nasıl izah eder ve ne şekil ve şartta açıklarsanız açıklayınız, yine de eksik kalacaktır. Şuur şüphesiz bedene ait bir organ değildir. Akıl desek, ‘akıllı olanların -ne demekse- şuurlu olması gerekir‘ diye de bir sonuca da ulaşamayız.

Bizim şahsî kanaatimize göre; şuur, idrak etme yeteneği ve istidadıdır. İdrak etmek, iz’an sahiplerinin işidir. Şuur; bilmek, öğrenmek içi (bâtını); dıştan yâni zâhirden ayırt etmek kabiliyetidir. Şuurlu insan ünlü Fâtiha’daki hamd’i idrak eden kişidir. Hamd’in idrâki tam bir şuur hâlidir. Başka bir anlatımla nereden geldiğini ve nereye gideceğinin idrâki içinde olmak, şuurlu olmanın ta kendisidir.

Çetinoğlu: İnsan‘dan söz ettik. Gayemiz, maksat ve hedefimiz ne olmalıdır?

Tuna: Varlık âleminde her ne var ve her ne yaratılmış (hûdus) ise mutlaka ve mutlaka daha üst bir mertebeye; olgunluğa yani kemâle erişmek ister. İşin tabiatı budur. Emir verilmiş, kalem hükmünü yazmış, ‘Sünnetullah(Fetih: 23) programını tamamlamış; tabiat kanunları çerçevesinde ilmî sâbitlere bağlı denklemler evren düzeminde gereğini eksiksiz yerine getirmiştir.

Böylece koskoca kâinat, yaratılışından bugüne kadar geçen yaklaşık 14 milyar yıllık süreç içinde hiç aksamadan, sapmadan ve şaşırmadan yazılımına uygun olarak titizlikle çalışmakta ve her şey taşıdığı istidat ve donatılmış adâletle ilim ve irfan yolunda ilerlemektedir.

Buna ‘hayret’ etmemek mümkün değildir. Belki de hayranlık duymak, ya da ‘haşyetle’ kendinden geçmek veya en iyisi yine de ‘hikmette’ karar kılmak olmalıdır. Hikmet, aslında insanın tefekkür gücü oranında, dış âlem dediğimiz tabiattaki (âfak) muhteşem düzenin ve mükemmel tasarımın idrâki içinde bulunmak demektir. Herkese bütünüyle nasip olmasa da, derece derece çaba ve gayretle ilerleyerek kısmî bir olgunluğa yâni kemâle ulaşmak mümkündür.

Kime hikmet verilmişse ona çok hayır bahşedilmiştir.’ (Bakara: 269) bu gerçeği kulaklarımızda şiddetle çınlatır.

Hikmet ehli, mutlaka ‘hayret’ vâdisini kat etmiş; Allah’a olan yakınlığını ve kavuşma özleminin kendisine verdiği bâzen hüzün, bâzen sıkıntı, bâzen da aşırı bir tevekkül ile mârifet aşamasında yerini bulmuştur. Bu hâle ‘mârifettullah’ da denir. Yâni Allah’a ârif olmak; ona ‘İlmel yakîn’ ‘Hakk’el yakîn’ veya ‘Ay’nel  yakîn’ olmak demektir.

İşte asıl gaye ve hedefimiz bu olmalıdır!

 

TAŞKIN TUNA:

Bürokrasinin üst kademelerinden gelen bir yazardır. 1962 yılında Ankara Fen Fakültesi’nden Fizik Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Daha sonra Meteoroloji Genel Müdürlüğüne geçen Tuna, Almanya’da staj ve eğitim, 1969 yılında İngiltere’de Reading Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimi gören Tuna, burada Master düzeyinde ihtisas yaptı. Yurda dönüşünde ODTÜ’de öğretim görevlisi olarak çalıştı. ABD’de Çevre Meseleleri konusunda da eğitim gören Tuna, 1987-1991 yılları arasında İngiltere’de Avrupa Meteorolojik Tahmin ve Araştırma Merkezinde uzman olarak hizmet verdi. Daha sonra yurda dönen Taşkın Tuna Çevre Bakanlığında Genel Müdür olarak 3 yıla yakın bir süre çalıştıktan sonra emekli oldu.

 

Taşkın Tuna’nın çeşitli ilmî dergilerde, günlük gazetelerde çok sayıda yazı ve makaleleri yayımlanmıştır. Tuna’nın ayrıca uzay fiziği ile ilgili Boğaziçi Yayınevi tarafından yayımlanan 3 basılmış kitabı vardır.

 

Diğer eserlerinden bâzıları: *Oku Ama Neyi?, *Adnan Menderes’in Anıları, *Son Basamak, *Bir Elma İki Ayna, *Bir Çarpı Bir, *Ol Dedi Oldu,  *Hayâlin Hakîkati, *İnsan Yağmurları, *Son Basamak, *Muhteşem Tasarım. (Hepsi Şule Yayınlarından çıktı), Uzayın Sırları: (Boğaziçi Yayınları)

http:// www.taskintuna.com

 

 

 

 

DERKENAR:

TAŞKIN TUNA DİYOR Kİ…

Allah’ın güzel isimleri konusunda ileri bilgiler edininiz. Şunu da unutmayınız ki, ömrünüz hak’sızlıklar içerisinde geçiyorsa bilin ki, Hak’tan uzaklaştığınız içindir.

 

*   *   *

 

Onlar (Elleziyne) ayakta dururken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler (anarlar). Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. ‘Rabbimiz! Sen bunları boşu boşuna (bâtıl) yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi ateş âzabından koru’ derler!’ (Âl-i İmran: 191)

 

Burada ‘onlar‘ ifadesiyle kastedilen kimlerdir? ‘Elleziyne‘: Ki, onlar, o kişiler, şu insanlar ki; oturur, kalkar ve yatar durumda iken, daima Allah’ı zikrederler (anarlar) ve tefekkür ederler. Tefekkür, bilindiği gibi ‘fikir’ kökünden gelen güzel bir kelimedir ve ‘düşünmek’ fiilinden çok daha ileri bir seviyeyi gösterir. Tefekkür etmek hususunda, Hz. Peygamber’in çok anlamlı müjdesi herkes tarafından bilinir. ‘Bir anlık tefekkür, 1000 günlük ibâdete bedeldir!’

 

Niçin?

 

Çünkü tefekkür etmek demek; ‘fikir yürütmek’, idrak etmek, bilinçli olmak, bilgili olmak, taklitçilikten uzak durup, tahkike dayalı olarak derin düşünmek, ibret almak demektir. Bu yorum alabildiğine uzatılabilir. O hâlde, ‘Onlar oturur, kalkar ve yatarken’ dahi Allah’ı anmanın ve dolayısıyla huzur’da olmanın gönül ferahlığı içinde bulunurlar. Zâten bir insan ya ayakta, ya oturur durumda veya yatar konumdadır. Bu üç hâlin dışında bir vaziyet olmadığına göre, insanların her an Allah’ı düşünmeleri, O’nu zikretmeleri bir emir, hatta farz niteliğindedir. Yoksa İslâm’ın sâdece beş şarttan ibâret olduğunu sanıp da, diğer emir ve yasakları göz ardı etmenin bir anlamı olmayacağı açıktır.

 

Sizler de tefekkür etmenin yol ve yordamını arayınız!

 

Ayakta, oturur ve yatar durumlar, bize namazı da hatırlatıyor. Namaz sırasında ayakta olmaya ‘kıyam‘ deniliyor. Kıyamda velîlerin ve âriflerin çoğu, Allah’ın ef’alinin (fiillerinin) tecellisi altında ‘erimişlerdir’. Buna ‘tecelli-i ef’al‘ denir (ilmel yakîyn). Oturma hâli ise ‘kuud‘ olarak bilinir. Kuud durumunda da Allah’ın sıfatlarının tecellisi kulun üzerinde yoğunlaşarak eşi emsali görülmemiş mânevî yüceliklere kavuşarak, beden elbiselerinden ‘soyunurlar’ (Hakkel yakîyn). Buna da ‘tecelli-i sıfat‘ adı verilir. Nihâyet secde vaziyetinde, namazın en makbul ve muteber bölümünde mümin, artık tamamıyla kendinden geçmiş, dünyâdan ‘sıyrılmış’ ve bekâ âleminde vûslata kavuşarak ‘yanma’ durumuna erişmiştir. Buna da ‘tecelli Zât‘ makamı adı verilir ki, pek az kişiye tahsis ve nasip olmuştur. (Aynel yakîyn).

 

(Taşkın Tuna. Ol Dedi Oldu: Şûle Yayınları, İstanbul 2005, s: 179-182)

 

 

 

Meğer Bizi Ne Çok Seviyorlarmış!

0

AKP li bir belediye başkanı, MHP li seçmenlerin olduğu bir seçim çalışması etkinliğinde “Devlet Bahçeli son dönemlerde aldığı kararlarla ülkemizin önünü kesmek isteyen zihniyete darbe indirmiştir. Bizler kendisine devletimiz ve milletimiz adına teşekkür ediyoruz. Devlet adamlığına yakışır tutumundan dolayı kendisini tebrik ediyoruz. Bundan sonra bizlere düşen yeni anayasa maddelerini herkese anlatarak 16 Nisan’da yapılacak referandumda güçlü Türkiye için “evet” oylarını artırmak olacaktır. Bu vesileyle sizlerden de bu çalışmalara katkı ve destek vermenizi istiyor, hepinize teşekkür ediyorum” diye konuştu.

*

Düne kadar Bahçeliye hakaretler dizdirenler, küfürler sarfeden zihniyetler, bugün Bahçeliyi övüyorlar. Bu ne değişiklik! Bizlerde buna inanalım öyle mi? Düne kadar bir birine hakaret edenlerde bir sorun var demektir. Ama ”Hayır”diyen arkadaşlarımızda asla bir sorun yoktur.

*

Şimdi sormak lazım, bu başkan kime çalışıyor? AKP ye… Peki oradaki MHP liler acaba hiç düşünmüyorlar mı, ya arkadaş, biz ne yapıyoruz? Bize Ülkücülüğü anlatan ağabeylerimiz neden şu an burada yoklar? Bu AKP liler sonuçta istediklerini elde edecekler, evet oyu fazla çıkarsa ,arkasından bir seçim daha yapılacak ve Erdoğan başkan olacak . Bir MHP li aday olsa bile alacağı oy iyice diplerde olacak. Dolayısı ile evet oyu veren herkes direkt şimdiki Cumhurbaşkanına çalışmış olacak.

Bu AKP lileri dinleyen arkadaşlarımız, Ülkücü iseler bu durumun farkında değiller mi? Onlar Erdoğan’ı başkan yapmak için çalışıyorlar,görevlerini yapıyorlar. Peki, biz Milliyetçi -Ülkücü isek biz kim ve ne için çalışıyoruz ve niçin evet diyoruz? Sonuçta bir Ülkücünün başkan seçilmesi tamamen imkânsız. Herkes bu soruları kendine sormalıdır!

*

Gelecek olan başkanlık sistemi arka planda; 15 yıldır birilerinin yaptığı onca kanunsuzlukları, götürmeleri, ne istediler de vermediklerin hesaplarının sorulmaması, tek kişinin her şeye hâkim olması, yandaş adaletsizliklerinin hesaplarının sorulmaması gerçeğidir.

Yazımızı Rahmetli Erbakan’ın ve Rahmetli Başbuğ’un, Özal zamanında gündeme getirilen başkanlık sistemi ile ilgili söyledikleri şu sözlerle bitirelim. ” Hadi oradan hadi, bizim yapılacak işlerimiz var, milletimize yararı olmayacak olan başkanlık sistemi yönetimi teraneleriyle bizleri oyalamayınız .”

*

Belediye başkanının sözleri bize şunu hatırlattı: Meğer Ülkücülere düşman olanlar kendi kurtuluşları için, Ülkücüleri sözde ve güya; NE DE ÇOK SEVİYORLARMIŞ ta bizim haberimiz yokmuş!

 

Saygılarımla.

 

 

Anadolu Selçuklu Devleti’ni Anlamak ve Sivas

Aydınlar Ocağımızın faaliyetlerinden biri de her biri başka bir şehirde yapılan şura toplantılarıdır.  Sivas Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde yapılan toplantımız bunlardan biridir. Kocaeli Aydınlar Ocağı üyelerinden bir gurup olarak 2016 Ekim ayında yapılan toplantıya katılmış ve bu vesile ile bu şehrimizi gezip görmek, tanıma fırsatı bulmuştuk.

Sivas, Orta Anadolu’nun doğusunda bulunan, dışarıdan bakılınca kara ikliminin soğukluğu ve sanki doğunun yokluk ve her türlü fakirliğin olduğu bir ilimiz sanılır.  Hâlbuki zannedilenin aksine önce insani değerleri yüksek olan vatandaşlarımızın yaşadığı, birçok zenginliği de bünyesinde barındıran, Selçuklular döneminde önemli bir merkez haline gelmiş, kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir şehrimizdir. Bunu gidip görünce daha iyi anlıyorsunuz.

Sivas, Anadolu topraklarının Türklerce alınışından sonra da önemli bir merkez olmuştur. Selçuklu Devletine baş şehirlik yapmış, bilim ve ticarette de önemli merkezdir. Şöyle ki 1200’lü yıllarda birçok üniversite ( medrese ) ye sahiptir. Şu anki kent meydanında çifte minareli medrese hukuk eğitiminin verildiği, hemen karşısında ki Şifaiye Medresesi tıp eğitiminin verildiği, onun yanında Buruciye Medresesi fen ve biyoloji eğitiminin verildiği yerler olup, 1200’lü yıllarda yapılan ve hizmet veren eserlerdir. Biraz uzağındaki Gök Medrese de mimarisi ve benzeri güzellikteki yapısı ile ilahiyat alanında hizmet vermiş olan eserdir. Bunların 1200-1300’lü yıllarda yapılıp o dönemin insanlarına hizmet eden kurumlar olduğunu düşünürsek, Sivas’ın o devirlerde ne kadar gelişmiş bir şehir olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bu eğitim ve hizmet kurumları ile Selçuklu atalarımız tıp ile insan sağlığının, hukuk ile toplum sağlığı ve adaletin, fen bilimleri ile hayatın, ilahiyat ile din ve ahlakın önemini anladığını görüyorsunuz. Bunlar, yüksek bir medeniyetin ancak hayatımızı kuşatan bilim yuvalarının bütüncüllüğü sayesinde olabildiğini gösteriyordu.  Sivas, Osmanlı Devletimiz döneminde de önemli bir idari merkezdir. Kurtuluş savaşı öncesi M. Kemal Atatürk’ün başkanlığında, 1919 Ekimindeki Sivas Kongresi de bu şehirde yapılmış ve Milli Mücadele Hareketine 108 gün ev sahipliği yapmıştır.

Sivas’ın birçok güzellikleri vardır. Ama Divriği ve bu kasabadaki Ulu Camii ve Şifahanesi mutlaka bilinip, görülmesi gereken bir eserdir. Bunun için bir günümüzü buraya ayırdık. Görülmez ise olmaz sözünü de hak eden bu eseri, Evliya Çelebi de çok över ve ‘‘övülmesine diller kısa(yetersiz) kalır’‘der. Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi 1985 de Unesco tarafından kültürel miras listesine alınmıştır. Taş işçiliğinin en güzel şekilde uygulandığı ve görenleri hayran bırakan bu eser Selçuklu döneminin en güzel bir eseridir. Mengücek Beyi Ahmet Şah ve hanımı Turan Melek Sultan tarafından Ahlat’lı Hürrem Şah’a yaptırılmıştır. Sultan hanım aynı zamanda Kayseri’de kendi adına bir şifahane yaptıran Gevher Nesibe Sultan’ın yeğenidir. Camii ve şifahanedeki taş bezemeler her biri farklı mesajlar veren özelliklere sahiptir. Kapılardaki taş işçiliği birbirinden farklı, derinliği-çeşitliliği ve çok boyutluluğu ile mükemmeli yakalamış, görenleri hayran bırakacak özelliktedir. Farklı anlamlar da taşıyan bu bezemelerden ikisini tanımanızı isterim. Doğudaki şah kapıda ”mülk tek ve kahhar olan Allah’ındır” yazı ve bezemesi kibir ve gösterişten uzaklığı hatırlatır. Kuzey kapıdaki kartal güç ve özgürlüğü gösterirken; şahin figürü ise boynu eğik hali ile Selçuklu Devleti’ne bağlılığı gösterirken bir ayağı pençesi yukarıda haliyle adaletsizliğe karşı temkini olarak yorumlanmaktadır. Şifahane kapısının sağ ve solundaki bugün tahrip edildiği için tam görülemeyen kadın ve erkek figürleri, o günlerdeki erkek ve kadının idari etkideki varlığını göstermektedir.

Bu ulu eseri gördükten sonra Divriği konaklarını gezdik. Nuri-Naci Demirağ kardeşlerin müze haline getirdiği ve bir sivil toplum kuruluşunun çalıştırdığı güzel konakta öğle yemeğimizi yedik. Divriği’nin alatlı pilav ve üzüm hoşaflı bu yerel yemek tüm yorgunluğumuzu almıştı. Müze ev, bu iki kardeşin cumhuriyetimizin ilk yıllarına ait önemli hatıraları anlatıyordu. İlk üretilen sigara kağıdı “Türk Zaferi”, Demirağ soy isminin hak edildiğini gözler önüne seren demir yollarımız ile ilgili çalışmalar, Türk uçak sanayi ile ilgili çalışmalar hakkındaki bilgiler, gezenler için umut ve gurur kaynağı idi.

Anadolu Selçuklu Devletimizin bu güzel eserlerini barındıran Sivas ilimiz ve Divriği ilçemizi görmek her birimiz için büyük mutluluk kaynağı olmuştu. Buraların restore edilip gelecek nesillere sağlam şekilde bırakma çalışmaları mutluluğumuzu arttırmıştı. Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi ve çevresindeki tarihi dokunun Cumhurbaşkanımız Sn. Abdullah Gül, şimdi de Sn. R.Tayyip Erdoğan himayesindeki çalışmalar ile restore edildiğini öğrenmek kendilerine teşekkür vesilesidir. Restorasyonlar ve Divriği’nin yeni ulaşım imkânlarının tamamlanması, bu kıymetlerimizin bilinmesi, iç ve dış turizmimize ciddi katkı sağlayacak özelliktedir.

Akıl ve bilginin rehber olduğu mutlu ve sağlıklı günler dileğimle.

 

 

Değerler Yozlaşması

“İnsan cemiyetlerini bir arada tutan, devleti devlet yapan, milyonları kapsayan şeyler milyonların inandıkları değerlerdir. Adalet ve kanun hâkimiyetinden başka demokrasi de bugün bu değerlerden biridir”. /Prof. Dr. İskender Öksüz

Ufak insan toplulukları birleşerek milletleri meydana getirir. Bir milletin millet olabilmesi de ancak ortak değerleri, ortak kültürü, ortak edebiyatı kederde kıvançta aynı duyguları paylaşmasıyla ve bu değerlere inanmasıyla olur.

Milletlerin ortak değerlerinin geneline toplumun ahlâk yapısı hâkimdir. Bir toplumda Ahlâki yapı ne kadar sağlamsa millet gerçeğinin temelleri o derece sağlam olur, yok eğer değilse; millet içten içe çürür yozlaşır nihayetinde çöküş noktasına gelir.

Ahlâki yapı derken sokaktaki insanın da kolayca anlayacağı manada, yalancılık, hırsızlık, dini yozlaşma aldatma ve aldatılma ilk akla gelenlerdendir.

Son yıllarda toplumu içten içe kemiren olumsuz etkenlerin başında, dini semboller kullanılarak, gerçek din’in içinin boşaltılması gelir. Adam, namaz kılar, umre’ye hacca gider, bayansa örtülü gezer ama haram yemekten, harama göz atmaktan, başkasının malına canına kastetmekten çekinmez. Bu yukarıda sıraladıklarımın bulunduğu bir toplumda güven, birlik ve beraberlikten söz etmek mümkün’mü?

Ortak kültür ve medeniyet diyoruz, farklılıkları ortaya saçarak dini mezhep ve tarikatları ortaya dökerek:

“Ey K. ben sünniyim sende alevi olduğunu çık açıkça söyle” diyerek bir yerlere mesaj gönderirken güven duygusundan veya ortak değerlerden söz edilebilirmi? (Hâlbuki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem
Her kim bir Müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah-u Zülcelâl da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim Müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği bir şeyini ortaya çıkarır ve dile verirse; Allah da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir. ” (Buhârî, Mezâlim, 3) buyuruyor).

Gene toplumları ayakta tutan, millet olmanın en büyük gereçlerinden biri ortak edebiyat. Bu edebiyatın içerisinde destanlarımız, insanları birbirine duygusal yönden kenetleyen en büyük etkenlerdir. Ama hepimizin şahit olduğu gibi adını Ergenekon destanından almış öyle bir asılsız suç örgütü oluşturuldu ki, hem Türk Milletinin ortak değeri Ergenekon’un içini boşaltıldı, hem de Türk Milleti’nin göz bebeği ordusunun güvenilirliğini yitirmiş oldular.

Binlerce yıllık geçmişe sahip Türk milletinin mensuplarına:

Benim kapıma Türklükle gelmeyin, Türklüğü ayaklarımın altına aldım” diyen bir Başbakan’a Türk insanı güven duyar’mı, güvenin olmadığı yerde sağlam temelli millet gerçeğinden söz etmek mümkün’mü?

Hayırlı ve güvenilir bir Türkiye özlemlerimle. Selam ve saygılar.