17.5 C
Kocaeli
Pazar, Temmuz 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 692

Sözler Sloganlar ve Afişler

“Yalan zekâ işidir, dürüstlük cesaret ister, Eğer zekân yetmiyorsa yalan söyleme, Cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene”.

VICTOR HUGO

16 Nisan referandumuna giderken sınır tanımaz, ölçüsüz, hayali vaatler ve insan zekâsıyla adeta alay edilen Sözlere, afişlere ve sloganlara rastlıyoruz.

Tamam, bu afişler ve belirlenen sloganlar birer zekâ ürünü olabilir lâkin ne söylemek, ne yapmak istediğiniz tekrarlana, tekrarlana artık kabak tadı veriyor, başka argümanlar bulmanız gerekmezmi?

***

Sıkıyönetim uygulaması son bulacak

40 Sene öncesinin uygulamalarını bu günkü nesil’e nasıl anlatacaksınız veya şu an için sıkıyönetimle yönetiliyoruz da bizim’mi haberimiz yok. Allah göstermesin sıkıyönetim uygulama şartları hâsıl olduğunda anayasanın emri olan bu maddeyi uygulamayacak mısınız? Hani Olağanüstü hal’i de kaldırmıştınız ne oldu? şimdi olağanüstü hal şartları içinde millet referanduma gidiyor. Demem o ki, 40 sene önce uygulanmış bir yönetim şekliyle bu gün kafaları karıştırmak, akla ve mantığa ters geliyor olsa olsa algı yönetimi oluşturmaktan, insanların zekâları ile alay etmekten ileriye gitmez sizin bu sloganlarınız.

***

Cumhurbaşkanı baş danışmanı Mehmet Uçum:

Başkanlık sistemine geçildiğinde Türkiye demokraside çağ atlayacak“.

Bu gün ülkede gerçek demokrasiyi uygulamak için kimlerin nasıl ve hangi şekilde elleri kolları bağlanılıyor? İstenilen yasa meclisten hiçbir engelleme olmadan geçtiğine göre, geçmeyecek olanlarda istenildiğinde kanun hükmünde kararnamelerle bir gecede torba yasalarla geçiriliyor. Yarın kimin elinde sihirli bir değnek olacak ki, gerçek bir demokratik!!! hayata geçmiş olacağız?

***

Cumhurbaşkanı, Başbakan veya hükümet yetkililerinden birisi ekrana her çıktıklarında; Parlamenter sistemin olumsuz yönlerini sayarken Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’in rahmetli Bülent Ecevit’e anayasa kitabı fırlattığından söz ederler. Türk tarihinin 141 yıllık parlamenter hayatında bir defa olmuş bir olay, ısıtılıp, ısıtılıp gündeme taşınıyor. Pekâlâ, Seçim kazanmış bir Başbakanın görevinden alınıp yerine başka bir şahsın getirilmesi, kitapçık fırlatmaktan daha mı hafif bir olay?

Diğer yandan, şu birkaç hafta içinde başkanlıkla yönetilen bazı ülkelerde öyle suiistimal ve kayırmacılık oluyor ki, anayasa kitapçığı fırlatmaya rahmet okutuyor. Azerbaycan devlet başkanı İlhan Aliyev, ülkede başka kimse yokmuş gibi hanımını kendisine 1. Başkan yardımcısı atadı.

Demokrasi açısından üstünlüğü tartışılmayacak ABD’ye yeni seçilen başkan Trump, kızı ve damadını kendisine danışman seçti.

Kazakistan devlet başkanı Nursultan Nazarbayev, ise başkanlık sisteminin iyi bir yönetim olmadığından, ülkesini Parlamenter sisteme geçirme kararı aldı.

Demem o ki; gelişmiş ülkelerin hepsi parlamenter sistemle yönetiliyor ve bu çağda başkanlık sistemine geçmek için Türkiye’nin hiçbir haklı sebebi görülmüyor.

Saygılarımla.

 

 

 

Türkiye’nin Gelecekteki Başbakanı Meral Akşener’le Kahramanmaraş’taydık!

Meral Akşener önündeki engelleri halkın inanılmaz desteği ile tek tek aşarak “hayır”lı yürüyüşünü sürdürüyor.

 

Kahramanmaraş’ta da böyle oldu. Her türlü engellemeye rağmen binlerce insan toplantıya geldi… İnsanlar Maraş böyle ise bu iş hayırlısı ile bitecek diye konuşuyordu.

 

Meral Akşener, kendisini ve arkadaşlarını FETÖCÜ olarak suçlayanları namussuz ve müfteri ilan etti.

 

Biz de Maraş’ta örgütlü bulunan Balkan Türkleri ile beraber olduk. Mesut Başkır ve Mahir Gürler’in ailece misafirperverlikleri unutulmaz oldu.

 

Kahramanmaraş, yıllarca AKP iktidarına oy vermesine rağmen şehre her nedense doğru dürüst bir havaalanı yapılmamış. İnşallah yapmak Meral Akşener’e nasip olur.

 

Son husus da, seçimlere katılım oranını %90’ın üzerine çıkarmak hedefimiz olmalı yani herkes sandığa koşmalı. Bilhassa İstanbul’da ve özelliklede gençleri sandığa götürmeyi başarmalıyız.

 

Eğer böyle olursa “hayır” çıkması Allah’ın izni ile kesindir.

 

Türkiye’nin yeni lideri bugün Samsun ve Sinop’ta, kutlu yürüyüş devam ediyor. Bu mücadeleye dualarınızla destek istiyorum…

 

Birlikte başaracağız… Selam ve saygıyla.

 

 

Bostancı’da Gece Vakti Binlerce İnsan, Akşener’le Buluştu!

Türkiye 16 Nisan’da bir referanduma gidiyor. Devlet ve hazine desteği ile propaganda yapanlar ortada… Kimse onlara bu parayı nereden bulup ta harcıyorsunuz diye sormuyor ve soramıyor!

 

Buna karşılık Meral Akşener’in dediği gibi “cep delik, cepken delik” misali imece usulü ile bir “HAYIR” kampanyası sürüyor.

 

İnsanlar İstanbul trafiğinde, hafta arası bir iş günü, iş çıkışında üç dört ulaşım aracı değiştirerek Bostancı Gösteri Merkezine geliyor. Bunun ne demek olduğunu İstanbul’u bilenler, iyi bilir…

 

Otobüsle taşıma yok, yevmiye yok, erzak torbası yok, işten atılma korkusu ile gelmek yok; sadece ülkelerini çok sevdiklerinden, çoluk çocuklarının rızkını harcayarak Meral Akşener’i dinlemeye ve kendilerine tercüman olduğu içinde desteklemeye geliyorlar…

 

Bunun adına, halk hareketi denir. Halk kendiliğinden hareketlenmiş ve önüne Meral Akşener’i koymuştur.

 

Bunu ister kabul edersiniz, ister etmezsiniz ama durum böyledir. Pazar günü İzmir’de böyle olmuştur, bu gece Bostancı’da böyle olmuştur, yarında inşallah Kahramanmaraş’ta böyle olacaktır.

 

Meral Akşener’in çalışmalarından bilgilendirme içeren yazılarımın çok ilgi gördüğünü bu akşam bir vesile ile öğrendim. Yanıma gelen bir stk yöneticisi kardeşim, bu yazıların halkı bilgilendirmede, bir kanaat oluşturmada ve fikir vermede çok önemli rol oynadığını söyledi. Ona göre bu karartma ve sansür döneminde benim bu çabalarımda önemliymiş ve tarihte bunu not etmekteymiş. Eğer öyle ise ne mutlu bana!

 

Dikkat çekici bir diğer hususta, kadınların ve gençlerin Meral Akşener’e yoğun ilgisiydi. Ancak o da, bu ilgiyi karşılıksız bırakmıyor, onları bir abla, anne ve kardeş olarak sevgiyle kucaklıyordu. Bu bir siyasetçide kolay görülmeyecek bir samimiyet göstergesidir.

 

Yolumuz yarın kısmet olursa Kahramanmaraş’a… Orada Meral Akşener, fikirleri ve duruşu ile nefeslenmek isteyen yüz binler var. İnşallah bu buluşmadan yine “Hayır”lı sonuçlar çıkacak…

 

Ümitsiz olmayın, Allah var gam yok! Çalışmak bizden takdir Allah’tan…

 

Selam ve saygıyla.

 

 

 

Şeyh Said’in Şıhlığı ve Anarşistliği

Türkiye‘de ihanetin tarihi yazılamaz. Yazılsa; 1.Beş-on ciltlik ansiklopedi olur, 2.İllâ biri birilerinin hısım-akraba-tanış olma keyfiyetindedir.

Kurtuluş Savaşı bunun turnusol kâğıdıdır. Ve büyük güçlüklerle halkın ancak 3’te 1’inin desteği alınarak gerçekleştirilmiştir. Tabii ki en büyük güçlük de Türk Milletini İstiklâl Savaşı’na ikna güçlüğü.

Atomu parçaladılar ve iki yerde bunun acımasızca ıspatına giriştiler. Bizse yüzyıldır iki algı veya alışkanlığı kıramadık. Bir; dinî jargon ve unvanların geçiş üstünlüğü ve iki; etnik kökene dayalı suçlama yada sahiplenme.

Bir dersimde bir öğrencim “Şeyh Said’le beraber asılanlardan biri arkadaşımın dedesiydi” demişti. Ben de “Sülâlemden Kurtuluş Savaşı’nda eşkiyalık yapan veya 15 Temmuz’da Darbecilere katılan olsa onu savunmak zorunda mıyım yoksa kendi içimdeki çürük elmalara ilk tepkiyi benim mi göstermem gerekir?” diye sormuştum.

Bizim milliyetçi cenahın sık sık düştüğü hata Türk diye tanımladığı Oğuz / Türkmen kısmısı haricindeki unsurların kolay ihanet edebileceği kabulüdür. Sanki Yörük oğlu Yörük veya Kayı Boyundan, Karakeçili Aşiretinden olan kan grubu nedeniyle vatanını satamaz. İstiklâl Harbi’nde İç Anadolu ve Ege‘de çıkan isyanlara bir bakın hele.

İhanet bir karakter meselesidir. “İhanet bir bilmecedir” diyen Attila İlhan‘a bilmece cevabıdır. Karakterdeki zaaflar ve defolar yine rahmetlinin “Gece ihanete müthiş bir gerekçedir” mısraında olduğu gibi kendilerine imkân ve ikbal gerekçesiyle hızla mazerete dönüşebilirler. Ne diyor Kitab-ı Mübin: “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar.” (İsrâ 84)

Bu kabulün zıddında ise “Haziran 1925’te Diyarbakır’da 46 kişi idam edildi, onlar Kürt değil miydi?” mantığı var. Evet, muhtemelen çoğu Kürt‘tü. Şapka İsyanında Rize‘de asılan birkaç kişi belki Laz‘dı, değildi. Dersim İsyanındakiler belki Zaza, Türkmen yahut Ermeni‘ydi. Yada Alevî‘ydi, Sünnî‘ydi.

Tüm bu detaylar Devlet otoritesine düşmanlık, kanun tanımazlık, güvenlik güçlerine silahla karşı koyma ve kamu düzenini yerle yeksan etmeye teşebbüs gibi suçların sebep penceresinde değil. Feodal düzeni sürdürme dileği, vergi vermek yerine “Gücüm var, vergiyi ben toplarım” düşüncesi, eski köye yeni âdet getirenlerin karşılaştığı klasik muhafazakâr tepki yada dış destekli bir darbeyle bölgeyi veya devleti ele geçirme isteği bence çok daha açıklayıcı.

İslamcı cenahınsa her gördüğü sakallıyı dedesi zannetme hastalığı var. Batı‘daki isyanda daha batıdaki Yunanistan‘a ve Doğu‘daki isyanda daha güneydoğudaki İngiltere‘ye bakmak yerine Menemen‘deki Mehmet “Derviş” lâkaplıydı, Ergani‘deki Said “Şıh” ünvanlıydı kısmına takılır ve kolay aldatılır.

Ama 15 Temmuz‘daki İsyanın elebaşılığını bir “Hoca“nın yapmasına bu kez aldanmadın. Oysa Diyanet‘te imamlık ve vaizlik yaptıktan sonra emekli olan bir insan. Ömür boyu hep din – iman anlatmış görünmüş. Peygamber ve sahabeyi anlatırken cemaati kırıp geçirmiş. Ama neymiş; bunlar bahaneymiş, amaç devleti ele geçirmekmiş.

Ve neymiş; İmralı’daki mahpus Türkiye’deki hapishaneler hangi devletin kontrolündeyse o da onun kontrolünde olduğu gibi Pennsylania’daki kişi de doğal olarak koca dünyayı kontrol etmeye çalışan o ülkenin iç kontrolündedir. Hayatları o ülkelerin iradesindedir.

Son Devrin Din Mazlumları kitabında Necip Fazıl‘ın tam 44 sayfa ikinci konu olarak Şeyh Said‘i anlatması neyi değiştirir? 50 yıl sonra biri çıkıp “15 Temmuz 2016’da ordudaki Müslüman subaylara zulmedildi” diye yazsa ne kıymet ifade eder?

Şeyh Said’in heykelini dikseniz de, Dağkapı Meydanı‘na Şeyh Said Meydanı deseniz de ve Referandum öncesi Şeyh Said’e “Fâtiha” gönderseniz de tarihte anarşist anarşisttir. Nokta!

 

 

Bin Fırat, Bin Kızıltuğ ve Bir Menekşe

12 Eylül 1980 darbesinde 14 arkadaşımla birlikte kurduğumuz Yazarlar Birliği,  (o günlerde henüz isminin başına Türkiye ismini almamıştı) kapatılmayan sivil toplum kuruluşları arasındaydı. Büyük ihtimal Kızılay Hatay Sokak 6/16 adresindeki merkezimizi unutmuşlardı sanırım. Bu iki yaşındaki genç aydınlar platformumuz programını sürdürdü. 1983 yılındaki genel seçimlerde Anavatan Partisi tek başına hükümeti kurdu, ülke ve toplum sivil hayat ile yeniden yüzleşti. Cemil Çiçek hem Anavatan Partisi’nin kurucusu ve hem de Aileden Sorumlu Devlet Bakanı idi. (1987) Vakfılar Genel Müdürlüğü de kendisine bağlı idi. Yazar Birliği Başkanı ile birlikte kendisini kutlamaya gittik. Bakanlık miting alanı gibiydi. Sıra vardı ayrıca. Özel kalemine not bırakıp ayrılacaktık ki, sekreterya bizi bir başka odaya buyur etti. Girdik. Hemen peşimizden Cemil Çiçek geldi. “Seçmenin işi bitmez. Ayrıca bizi mutlaka bulurlar. Benim işim proje üreten aydınlarla. Kendime başarısız dedirtmem. Başarılı da olsak, başarısız da olsak hep birlikte olacağız. Siz sorunları söyleyin, birlikte çözmeye çalışalım. Uygulanabilir proje getirin, hayata geçirelim.”

Şaşırmıştım. Sadece kutlamaya gelmiştik oysa. Bundan cesaret alarak Ankara veya İstanbul Cağaloğlu’nda milli emlak yahut vakıflara ait bir yer talep ettik. Hemen Vakıflar Genel Müdürünü aradı. Bu kurum kendisine bağlıydı. Başkent’te yer yokmuş. İstanbul’da Kızlar Ağası Mehmet Ağa Medresesi böylece Yazarlar Birliği’ne tahsis edildi.

 

Bir Kitap Tanıtımı

Bakanlığa ayrıca verdiğimiz proje ile üç ciltlik bir Aile Ansiklopedisi hazırladık, bir de itibar baskılı üçer aylık dergi. Bunların gelirleriyle de Ankara Kızılay’da bir daire satın aldık.

Daha önce Kızlar Ağası Mehmet ağa Medresesi Çocuk Esirgeme Kurumu falan imiş. Kolları sıvayıp, taşın altına elimizi sokup burayı tamir ettirerek hizmete açmaya karar verdik. Zaman aldı. Genç bir politikacı olan Recep Tayyip Erdoğan’a durumu anlattık. Önemli katkı verdi. İmkanlarımız nispetinde pırıl pırıl oldu bu fiziki mekan. Böylece hem Ankara ve hem İstanbul’da Yazarlar Birliği’nin yeri oldu.

Kızlar Ağası Mehmet Ağa Medresesi böylece İstanbul’da yıllardır bir kültür platformunun merkezi haline geldi. Bu defa hem edebiyatçı ve hem de müzik üstadı Fırat Kızıltuğ için bir toplantıya ev sahipliği yaptı burası. Akıl fikir Yayınları üstadın hatıralarını havi çalışmalarla donatılmış “İki Fırat İkiKızıltuğ” adlı kitap çalışmasını yayınladı. Tanıtımı için de burası merkez seçildi. Kalabalık bir sanatçı topluluğu gelmişti. Özellikle de hep gençler ve hanım sanat-kitapseverler doldurmuştu salonu. Benim gibi aksakallar da yok değildi.

 

Doğu ve Batı Medeniyetinin Sözü ve Sazı Olan Bir Sanatçı

İlk konuşmayı Akıl Fikir Yayınevi’nin yöneticisi Fatma Yargıcı yaptı. Bugün 82 yaşında olan Fırat Kızıltuğ için ilk toplantıyı 80 yaşında ESKADER’in gerçekleştirdiğini hatırlatan Fatma Yargıcı Üstad’ın hayatının her döneminin önemli olduğu için bu eseri neşrettiklerini belirtti.

Prof. Dr. Ümit Meriç yayınlanan söz konusu kitabın isminin “İki Fırat, İki Kızıltuğ” değil, “Binbir Fırat, Binbir Kızıltuğ” olması gerektiğini belitti. Ümit Meriç’e göre Fırat Kızıltuğ nadir yetişen bir aydın. Fırat Bey binbir derinlik ve güzellik taşır. Ancak bunun farkına varılmadı, varılacak. Fırat Kızıltuğ çok katmerli bir Avrasyalıdır. İki medeniyet onda toplanmıştır. Asya ve Avrupa’nın ilkelerini üzerinde taşır. Doğu ve batı medeniyetinin sözünü ve sazını terennüm eder.

Prof. Dr. Ümit Meriç, Fırat Bey’in babası Cemil Meriç’in(Reyhanlı 1916- İstanbul 1987) yakın dostu, kızının müzik hocası olduğunu belirterek “Kızımda dedesinin kokusunu hissediyorum. 3. kuşak olarak da dostuz. Geniş bir repertuvarı var. Milli Eğitim Bakanı iken Nabi Avcı Bey’e söyledim “Fırat Bey’in doğum günleri için söylenen (mutlu yıllar sana) melodisine alternatif olarak yaptığı beste var. Bunu okullarda öğretelim dedim.”

Bir Fırat Bir Kızıltuğ adlı hacimli eserin yazarı Menekşe Özkaya da “Hocam bana ufaklık der. Bir öğretmen olarak kendisi ile iyi bir yolculuk yaptık. Bir başarı varsa hocamın duasıdır” diye konuştu.

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı da Bir Fırat Bir Kızıltuğ isimli bu eserle Fırat Kızıltuğ’a daha bir yakınlaşıldığını anlattı.

 

Saadettin Kaplan’a Rahmet

Fırat Kızıltuğ ise konuşmasında önce okuma hayatını değiştiren, kültürü nasıl araştıracağını öğreten, medeniyeti ne şekilde algılanması gerektiğini belleten Cemil Meriçiçin yazdığı bir şiiri okudu. Eğer bu şiir daha önce ailenin ellerine geçseydi Cemil Meriç’in mezar taşına yazılacakmış.

Fırat Kızıltuğ’a göre Cemil Meriç, ilerde daha iyi anlaşılacak, eserleri dünya dillerine tercüme ediliyor, Fransızcası çok iyi bir yazar, öğretmen ; Hint ve Uzakdoğu çok iyi bilen bir aydın, hakeza İslam’ı da öyle. Sentez yapmış, yol salık vermiş bir entelektüel.

Kitabın ismine gelince, Fırat Kızıltuğ şöyle anlattı; bu çalışma esnasında şair dostum Saadettin Kaplan(Ağrı Patnos 1944- İstanbul 2016) rahmetliden de bir yazı istedim. Yazının başlığı İki Fırat, İkiKızıltuğ idi. Saadettin Kaplan bunu şöyle açıklıyordu yazısında “Ben Fırat kenarında doğdum. İlk okuduğum kitaplardan biri de Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun(İstanbul 1906-1966) Kızıltuğ (1927) adlı eseriydi. Bu romana hayran oldum. Bu hayranlığım sürerken karşıma Fırat Kızıltuğ çıktı. Onunla tanıştım.” Böyle değiniyordu rahmetli Saadettin Kaplan yazısında.

Notlarıma bakıyorum. Yanımda ünlü öykü yazarı, önemli bir entelektüel ve ESKADER Başkanı Şerif Aydemir oturuyor. Diyor ki Fırat Kızıltuğ konuşmasında;

-1935 yılında Bayburt’ta doğdum. 82 yaşındayım. 50 yıl klasik müzik tecrübesi yaşadım. Büyük sanatçılarla çalıştım. 2000 yılında emekli oldum. Şiir ve hikayeler yazdım. Türk Edebiyat Vakfı ve Dergisinde çalışmalarımı ilerlettim.

 

İkiz Kardeş Olanlar Kimler?

Yazar, şair, bestekâr, öykücü, viyolonsel ustası, udi Fırat Kızıltuğdaha sonra şöyle konuştu;

-Annem Bayburt’ta saf bir köy kızıydı. Eğitimimiz için her şeyini harcadı. Babam Trabzon’da bandocu. Benden 16 yaş küçük Londra’da yaşayan kardeşim de müzisyen. Ailemiz hep öyle. Anneciğim bu üç müzisyenin nazını çekti.

FıratKızıltuğ hayatı söz olarak algılayan, kelimelerle müzik yapan bir aydınımız. Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar Rızayev ve ailesiyle de özel dostluğu var. Sık gidip geliyorlar birbirlerine. Ahmet Cevat’ın(1892-1937) güftesi, Üzeyir Hacıbeyli’nin(1885-1948) bestesi “Çırpınırdı Karadeniz bakıp Türkün Bayrağına/Ah düşerdim heç ölmezdim düşebilsem ayağına” isimli şarkı Azerbaycan’ın SSCB’ye dahil olduğu günlerde hikayesini ve arka planını yazmak zordu. Fırat Kızıltuğ bu şarkının öyküsünü Anar Rızayev “artık, anlatabilirsin” diye müsaade ettiği günlerde dile getiriyor. Yoksa Stalin ve Lenin yönetimlerinde olduğu gibi Azerbaycan’da yeni bir Sovyet zulmü başlayabilirdi.

 

Viyolonsel  Fırat Kızıltuğ’un ud çalması önce yadırgandı. Çünkü viyolonsel ustasıydı. Bu tespiti şöyle yansıttı bize;

-Enstrüman çalanlar şarkı okumak istemezler. Daha önce Türkiye Yazarlar Birliği’nde ud, keman, ve müzik dersleri verdim. Ben şarkı okumak için ud çalıyorum. Öyle ki seminerlerimde açıklamalar yapıyor, ardından unutulmak üzere olan parçaları okuyordum. Türk müziği Türkçenin ikizidir. İkisi birbirinden ayrılmaz. Çin kaynaklarına göre Türkler bağ bozumunda bile müzik yapar, şarkı, ilahi söylerler.

 

Türkçemiz ve Müziğimiz Diri Kalmalı

Fırat Kızıltuğ’a göre kopuz Çin’den orta Avrupa’ya, Sibirya’dan Afrika Sahrasına kadar olan coğrafyanın müziğidir. Türkçemiz ve müziğimiz hep diri kalacak. Hiç bir milletin bizimki gibi eskiye dayanan şarkıları yoktur. Çünkü şarkılarımız Türkçedir. Öyle ki bir ekselans Türk müziği dinlemek için geldiği konserde sanatçıların akort yapmasından bile etkilenmiş.

 

İkindi ezanı okunuyordu. Fırat Kızıltuğ bekledi. Sonra udunun akordunu yaparak bir mini resital verdi. Kürdilihicazkar ile başladı “Nerdesin gönlümün canlı civanı nerdesin?/Kim bilir hangi diyarda, hangi ıssız yerdesin?”

Sonra Suphi Ziya Özbekkan’dan güftesi bestesinden, bestesi güftesinden muhteşem bir eser “Bahçenizde sümbül olsam/ Sevdiğiniz bir gül olsam/Yazın açsam kışın solsam/ Gelir beni korlar mısın?/ Geceleri ay doğarsa/ Bahçede bülbül varsa/ Hele bir de mevsim baharsa/Gelir beni yoklar mısın?/ Eğilir de koklar mısın?”
Fırat Kızıltuğ’a göre bu güfteye bu beste muazzam olmuş. Hep beraber söyleyebileceğimizi hatırlattı sonra. Güftesi Yusuf Ziya Ortaç’a (1895-1967) bestesi Refik Fersan’a (1833-1965)ait yine kürdilihicazkar bir şarkı ” Gözlerin mavi mine/ Vuruldum perçemine/ Aşkın beni çevirdi/ Aslı’nın Kerem’ine/ Köyün dilberi dilberi/ Çok sevdim seni”.

 

Bir Çiçek Olmak İster misiniz?

İzleyicilere dönüp şöyle bir bakıyorum, çoğu şarkıya iştirak etmeyi değil dinlemeyi tercih ediyor. Benim gibi birkaç aksakal ise şarkıya iştirak etmeyi. Etmeyince zaten unutuyoruz güfteleri, sadece melodisi kalıyor aklımızda. İşte bu anons edilen şarkıyı tuttum. Çünkü benim gençliğimin şarkısı. Gerçi Fırat Kızıltuğ Üstat da bu şarkıyı 50 yaşında öğrendiğini söyledi. Sözleri Refik Ahmet Altınay’a(1881-1937), bestesi Mısırlı İbrahim Efendi’ye(Halep 1872-İstanbul 1933) ait bir şarkı; “Şen gözlerine neşve veren bir çiçek olsam/ Busenle sararsam o güzel sinede solsam/ Her koklayışım ruhumu ateşlere sarsa/ Busenle sararsam o güzel sinede solsam.”

Bu şarkı beni ta önce lise, sonra üniversite yıllarıma götürdü. Çok duygulandım.

“Avuçlarımda hala sıcaklığın var inan/ Unuttum dese dilim yalan, billahi yalan/ Hasretimdir içimde  hep alev alev yanan/ Unuttum dese dilim yalan, billahi yalan” Bu ne müthiş aşk, yansıma ve çağrışımlar. Bugün ise hayal oldu her halde. Çok önemli bir aksayan ve yaşanmayan yanımız aşk, sevgi, muhabbet adeta unuttuk gitti.

Fırat Kızıltuğ bir aşk ve sevgi adamı, kitabını imzalarken okuyucularla sohbet etmeyi de ihmal etmedi. Ne güzel? Hayırlı ve uzun ömrüne bereket olsun.

 

Bir Üsküdar Öyküsü

Akıl Fikir Yayınevi’nde birlikte iken anlattı Üsküdar’a gider İken”in öyküsünü. Bu parça tamamıyla gayda ile çalınan bir İskoç melodisi. Bizimkiler bu müziği ilk defa İstanbul Selimiye Kışlası’nda melodi olarak duyuyorlar. Çok hoşlarına gidiyor. Hemen Türkçe dizeler ekleniyor. Ekleniyor ama arka planı tam bir İngiliz tuzağı!.Bir İstanbul Türküsü olarak bilinen kimine göre şarkı, kimine görü türkü, kimine göre halk deyişi besteli ve güfteli bir parça. Öyküsünü hatırlarsak şunlar öne çıkıyor. Kırım Savaşı(1853-1856) sırasında, Kırım’a  gitmek üzere gelen askerler o günlerde hastane olarak kullanılan Selimiye Kışlasında tedavi görüyorlar. Kırım Savaşı’nda Rusya sıcak denizlere inmesin diyerek Fransız, İngiliz ve Osmanlı Müttefik kuvvetleri tarafından ortak mücadele ile galip geliniyor. İskoç askerleri  biliyorsunuz etek giyerler. Halk da bunlara donsuz asker diyor İstanbul’da. Osmanlıların Padişah Abdülmecid Dönemi. İmkanı olanlar ipek giyiyor. Padişahların da pantolon giydiği bir dönem. Katip Aziz Bey kolalı gömleği, setre pantolonu, elinde bastonu ile Üsküdarlı genç kızların sevdalandığı biri. Bu Üsküdar Türküsü veya şarkısı moda olunca, güftenin içine yerleştirilmiş setre pantolon ve kolalı gömlek siparişleri veriliyor Avusturya ve İngiltere’ye. İthalat patlıyor. Herkes setre pantolon ve kolalı gömlek, ceketin üst cebine de mendil koymaya başlıyor. İstanbul’da, sonra bütün ülkede, daha sonrasında da Balkanlar ve Ortadoğu’da moda oluyor bu eser.

 

Bağdat’ta Arapça Olarak Dinledim

İran-Irak Savaşı devam ederken Saddam yönetimi bir grup Türk gazeteciyi Bağdat’a davet etmişti. Aralarında ben de vardım. Savaşın devam ettiği cephe yakınlarına, esir kamplarına kadar dolaştık. Sanırım bir haftadan fazla kalmıştık. Bir akşam bizi sadece Baas Partisi üyeleri ve Irak üst bürokratlarının girebildiği bir kulübe götürdüler. Arap kıyafetli müzik ustaları bize bölge şarkılarını seslendirdi ve çaldılar. Son olarak da Üsküdar’a Gider İken’i çalmazlar mı? Arapça güftesine bizler de Türkçe sözleriyle iştirak ettik. Kulüp Müdürü yanımıza geldi. Söz konusu parçayı birlikte söylediğimiz için şükranlarını sundu. Merakından da sormadan edemedi “Siz bu şarkımızı nerede öğrendiniz?” diye. Tebessüm ettik. Önce yıllarca beraber olduğumuz, birlikte yaşadığımız ortak kültürümüzden bahsettim, sonra Üsküdar’a Gider İken adlı şarkının veya türkünün İstanbul patentli olduğunu anlattım. İnanmadı. Ben o zaman dedim ki “Bağdat da dünyanın çok önemli bir kültür, sanat ve medeniyet merkezi. Ünlü sanatçımız Şair Ahmet Haşim Bağdat’ta doğdu. Burada eğitimini gördü. Ama bir Türk sanatçısı. Eserlerini Türkçe verdi. Fuzuli de öyle!” dedim. Kafası karıştı, masamıza meyve gönderdi.  Üstad Fırat Kızıtuğ’un bir anı kitabı olarak Öğretmen yazar Menekşe Özkaya tarafından kültür hayatımıza kazandırılan İki Fırat İki Kızıltuğ adlı eser bu sohbetimize, böylesi hatırlatmalara sebep oldu.

 

Bir Marka İstanbul Türküsü

Üsküdar’a Gider İken şarkı veya türküsüde hafızalarımızı yenilersek şöyleydi;

 

 

Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur,

Kâtibimin setresi uzun, eteği çamur!

Kâtip uykudan uyanmış, gözleri mahmur,

Kâtip benim, ben kâtibin, el ne karışır?

Kâtibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır!

Üsküdar’a gider iken bir mendil buldum,

Mendilimin içine (de) lokum doldurdum!

Kâtibimi arar iken yanımda buldum.

Kâtip benim, ben kâtibin, el ne karışır?

Kâtibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır!

 

 

“EVET” Kampanyası ve Kul Hakkı

Evet” kampanyasının lokomotifi şüphesiz Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dır. Anayasaya göre Cumhurbaşkanının  “partisi ile ilişiği kesilmiştir.” “Görevini tarafsızlıkla yerine getireceğine” de yemin etmiştir. Ama fiili durum budur.

“Evet” kampanyasının diğer önemli aktörleri ise Başbakan, bakanlar, milletvekilleri, AKP’li belediye başkanları ve diğerkamu görevlileridir.

Bu makamları işgal eden kişilerin yaptığı “evet” kampanyalarında devletin maddi, manevi bütün gücü kullanılmakta. Bu muhteremler kendilerine tahsis edilmiş uçaklar, makam araçlarıyla yurtiçi ve yurt dışı toplantılara gidiyor.

Devlet TV ve özel TV’lerin tamamına yakını çok büyük bir adaletsizlikle “evet” kampanyasını yürütenlere tahsis edilmiş durumda. Sözde “açılış mitinglerinin” bütün masrafları valilikler ve Belediye Başkanlıklarınca(Milletin parasından) karşılanıyor. Kamu çalışanları toplantılara katılmaya ve “evet” oyu vereceklerini açıklamaya mecbur ediliyor. Devletten ihale alan müteahhitler büyük para yardımları ve çalışanlarının mitinglere taşınması gibi katkılara zorlanıyor. İnanılmaz masraflar ediliyor.

Bunun karşılığında “hayır” kampanyası yapanlara toplantı yasağı getirilebiliyor. Salon tahsisi yapılmaması, elektriklerinin kesilmesi, afiş astırılmaması, toplantılara yapılan provokasyonlar sıradan uygulamalar oldu.

Bunlar adalet kavramıyla bağdaşır uygulamalar değil.

Böyle adaletsiz uygulamaların toplum ve şahıslar açısından önemli sonuçları olabilir:

Adil ve dürüst olmayan seçimlerden çıkan hiçbir sonuç milli iradeyi tam temsil etmez. Millet yanıltılırsa kendisini uçuruma götürecek tercihler yapabilir.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tamamına yakının dini inancı “kul hakkı yemeyi” en büyük günahlardan sayar. İslam’a göre “kul hakkı yemek” Allah’ın affetmeyeceği günahlardandır.

***************************************

Ahlaksız Dindarlık

Devlet gücünün hoyratça kullanılması suretiyle yapılan adaletsiz uygulamalar ahlaki de değildir.

Bu tespitin açıklamasını iktidar kanadının çok sevip saydığı din adamı Nihat Hatipoğlu‘ndan okuyalım:

İslam güzel ahlaktır. Ahlaklı olmaktır. Namazın, orucun, zekâtın, haccın hedefi böyle bir ahlak oluşturmaktır.Ahlaklı olmadan Müslüman olamayız. Merhametsiz, ahlaksız, toleranssız, zalim, gaddar bir insan Kuran’ın talebesi ve Hz. Peygamber mescidinin bir cemaati olamaz.”

Salebe anlatıyor: “Biz savaşta düşmana ait bir koyun sürüsünü yağmaladık. Tencereye koyup pişirmek istedik. Bunu öğrenen Hz. Peygamber bütün tencereleri devirdi. Tek bir lokma yememize müsaade etmedi. Sonra herkesin duyacağı şekilde “Şüphesiz yağmalanan mal, helal değildir’ dedi.”

Burada yenilmesi harammaldan kastedilen devletin /kamunun malıdır.

Kendisi gibi düşünmeyenlerin paralarını kullanarak… Herkese adil davranması için verilen kamu gücünü sadece kendisi ve yandaşları için kullanmak…Hukuku ve etik değerleri çiğnemek…

Bunlar dini açıdan hem haram ve hem de ahlaki olmayan davranışlar olarak değerlendirilir.

İslami bakışla,bu uygulamaları yapan siyasilerin durumu böyle.

Peki,bunları destekleyenlerin ve hatta buna göz yumanların durumu farklı olabilir mi?

Elbette helal ve ahlaki olmayan yollara başvuran siyasilerin bu tutumlarına destek vermek de ahlaki bir davranış, Müslümana yakışır bir yaşayış tarzı olamaz.

Ahlaksız bir din olabilir” zannediyorlarsa yanılıyorlar.

Gösterişli ibadetler, namazlarda, iftar sofralarında çekilen ve medyaya servis edilen resimler insanı Müslüman yapmaz.

İyi Müslüman olabilmek için hukuk, yönetim, siyasi haklar ve insan hakları bakımından da İslami hükümlere uyulması gerekir.

Ahlaksız dindarlar” İslam’ın da ülkemizin de en önemli problemidir.

*********************************

Ne Kadar Müslümanız

Global EconomyJournal dergisinde “ekonomi, hukuk, insani ve siyasi haklar ile uluslararası ilişkiler” başlıkları ile yer alan çalışma, devletlerin İslam’a uygunluklarını ‘İslami endeks’ tanımıyla inceliyor.

George Washington Üniversitesi akademisyenlerinden İran kökenli iki bilim adamı “Ülkelerin İslamilik Endeksi” adında çalışma yapmış. Bu çalışmada hem İslam ülkelerinin hem de diğer ülkelerin ekonomi, hukuk, insani ve siyasi haklar ile uluslararası ilişkiler alanlarındaki politika ve uygulamaları İslam’ın temel hükümlerine göre ele alınıyor.

Araştırmada İslam ülkesi olmayanlar da eklenerek, 208 ülke “İslamilik Endeksi” araştırmasına tabi tutuluyor. Ülkelerin ekonomi, hukuk, yönetim, siyasi haklar ve insan hakları bakımından İslamî hükümlere ne kadar uyum gösterdiği,  ne kadar “İslamî” yaşadığı araştırılıyor.

Bu çalışmaya göre Hıristiyan ülkeler ön sırada. 2013’te en öndeki Müslüman ülke Malezya38.ve Türkiye 103. sırada yer almış.

Sonuç vahim.

Ama dürüst olalım. “Bizden olan adaletsiz olabilir, bizdense kul hakkı yiyebilir, bizdense çalabilir, yalan söyleyebilir, haram yiyebilir” diyen “Müslümanların” olduğu ülkenin İslami yaşadığı söylenebilir mi?

*********************************

“Partililerimin Rabbi Olan Allahım”

Padişah Halife, bir Yahudi’ye kızıp, ülkede ne kadar gayrimüslim varsa, hepsinin sürgün edilmesini irade buyurmuş. Bunu haber alan hocası akşam namazını kıldırmak üzere mihraba geçmiş ve Fatiha’yı: «ElhamdülillâhiRabbi’l-müslimîn…» diye okumaya başlamış. Halife: «Rabbi’l-âlemîn» diye düzeltmek istemiş, o yine «Rabbi’l-müslimîn» diye okumuş. Halife aynı şekilde tekrar düzeltmek isteyince, Hocası namazı yarıda kesip, halifeye dönmüş ve: “Allah’ın âlemlerin Rabbi olduğunu biliyorsun da ne diye Allah sadece Müslümanların Rabbi imiş gibi gayrimüslimleri yerlerinden-yurtlarından ediyorsun?” deyip, halifeyi kararından vazgeçirmiş.

Bu menkıbe çeşitli padişahlar için bazı farklı şekillerde anlatılır. İslami kesimde bu gibi hikâyeler çok sevilir.Benim de sevdiğim bu hikâyede İslam’ın adalet anlayışı vurgulanır.

Kendinden olmayanlara da adil ol” mesajı verilir.

Bugün AKP‘nin 15 senedir gücü eline geçirmesinden ve bu gücü en adaletsizce kullanmasından çok mutlu olan fanatikler var.

Bırakın Müslüman olmayanları, Müslüman olup da kendi partilerinden olmayanlara bile adeta”hayat hakkı” tanımamaktan yanalar.

“Biz bugünler için 40 yıl bekledik. Siz de buna katlanacaksınız” diye tafra atıyorlar.

Âlemlerin Rabbinin bu gibileri hidayete erdirmesini diliyorum.

 

 

Veşavirhüm Fi’l-emr (11)

“İş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven.”

…Savaşta, barışta, korkulu durumda, güvenlik halinde ve bunların dışında onların dünyevî maslahatlarıyla ilgili başka şeyler hususundaki ümmetin siyaseti demek olan “genel iş” hakkında onlara danış. Yani; Uhud savaşından önce yaptığın gibi müşavereye devam et ve bu uygulamayı sürdür. Eğer onlar o konuda yanlış görüş bildirirlerse, bütün hayır, tümüyle onlarla müşavere ederek onunla amel etmekle eğitilmelerindedir, -doğru bile olsa- başkanın görüşüyle amel etmekte değildir.

Çünkü eğer bu büyük “müşavere ilkesi”ni uygularlarsa hükümetlerinin geleceği bakımından onlara fayda söz konusudur. Çünkü çoğunluğun hataya düşme ihtimali fertlere göre daha azdır. Bir toplumun işini bir tek kişiye havale etmesindeki tehlike daha çok ve daha büyüktür.

Üstad Abduh dedi ki: Bir insanın, herhangi bir konuda görüş bildirmesi ve görüş alış-verişinde bulunması (müşavere etmesi) o kadar kolay bir husus değildir. Kendilerine danışılan kişiler birden çok olduğu takdirde çekişme çoğalır, görüşler çeşitli dallara ayrılır. İşte bu zorluk ve çetinlik dolayısıyla yüce Allah, Peygamber’ine ümmet içinde işin müşavereye göre yapılması sünnetini (kuralını) getirmesini emretti. Peygamberimiz son derece yumuşak bir biçimde sahabeleriyle istişarede bulunuyor, her söze kulak veriyor ve kendi görüşünden dönüp onların görüşlerini alıyordu.

İstişare ilkesi ve içtihadın sınırları:

Ben derim ki: Ayet-i kerimede elif-lamlı olarak gelen bu “el-emr” kelimesi, Mekke’de inen Şûrâ Sûresi’nde İslâm hükümeti için konulan birinci kaidede yer alan ve kendilerine izafe edilen “emir”dir. Söz konusu birinci kaide, bu dine inanan kimselerin nasıl olmaları gerektiğini açıklayan Yüce Allah’ın şu ifadesidir: “Onların işleri aralarında şûrâ iledir.” (Şûrâ, 42 / 38.) O halde “emir”den maksat, odak noktası kişisel görüş değil, vahiy olan; sırf dinî iş değil, genellikle yöneticilerin yürüttükleri ümmetin dünyevî işidir. Çünkü akaid, ibadetler, helâl ve haram gibi dinî meseleler danışmayla getirilen şeylerden olsaydı, din beşer yapısı bir şey olurdu. Oysa din, ilahî bir kurum olup, hiç kimsenin ne Hz. Peygamber döneminde ne de ondan sonra bu müessese üzerinde hiçbir görüşü olamaz.

Rivayete göre sahabeler, dünya hayatına dair bir meselede -vahye dayanarak değil de kendi bilgilerine dayanarak konuştuğunu anlamadıkça- Hz. Peygamber’e karşı görüş bildirmezlerdi. Nitekim Bedir günü böyle yapmışlardı. Çünkü Peygamberimiz Bedir suyuna en yakın yere gelmiş ve askerlerini orada konuşlandırmıştı. Bunun üzerine Hubab b. el-Munzir b. el-Cemûh dedi ki: “Ya Rasulallah! Bu konakladığımız yer Yüce Allah’ın seni indirdiği ve bizim asla daha ileriye ve daha geriye gidemeyeceğimiz bir yer mi, yoksa senin şahsî değerlendirmen, savaş taktiği ve savaş hilesi mi?” Peygamberimiz: “Tam aksine bu benim şahsî kanaatimdir, savaş taktiğidir ve savaş hilesidir.” dedi. Bunun üzerine Hubab: “Ya Rasulallah! Burası asker konuşlandıracak uygun bir yer değildir. Halkı buradan kaldırın; düşmanın konaklayacağı yerin en yakınındaki subaşına gidip orayı tutalım, sonra onun gerisindeki bütün kuyuları kapatırız.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “En isabetli görüş, işaret ettiğindir.” dedi ve onun görüşüne göre amel etti.

Peygamberimiz bu şûrâ ilkesini kendi zamanında durumun gereğine göre uygulamıştır.

İlk zamanlar Müslümanların sayıları azdı ve Mekke’nin fethiyle sonuçlanacak hicret olayının vücubu zamanında bir tek mescitte toplanmaları mümkün oluyordu. Daha sonra Hz. Peygamber sahabelerin geneliyle istişarelerde bulunuyordu ki bunlar kendisiyle birlikte bulunan kimselerdi. Toplumda görüş sahibi ileri gelen kimseleri ifşa edilmesi zararlı olan meselelerin sırrına ortak etmiş ve Kureyş’in savaş maksadıyla Mekke’den çıktığını haber alınca Bedir günü işte bu seçkin insanlarla istişarelerde bulunmuştur. Önce Muhacirler sonra da Ensar uygun bulduklarını açıkça belirtmedikçe kesin kararını vermemiştir…

Uhud günü de bütün sahabeleriyle istişarede bulunmuştur. (MENAR TEFSÎRİ, Şeyh Muhammed Abduh, Muhammed Reşid Rıza, Cilt: 4, Çevirenler: Heyet, Âl-i İmran Sûresi: 159.)

 

 

İzmir Türkiye’nin Yeni Liderini Belirledi; Meral Akşener!

Meral Akşener, başlattığı “hayır”lı yürüyüşü pazar günü İzmir’in Gündoğdu Meydanında binlerce İzmir’li ile sürdürdü. İzmir, Türk demokrasisinin belirleyici şehridir. Bu sebeple Meral Akşener’i binlerce insanın karşılaması ve ortalığı “Başbakan Meral” diye inletmesi, üzerinde düşünülecek bir siyasi gelişmedir.

İzmir’de gördük ki, hem Yunan işgaline hem de Türk’ün kurtuluşuna şahitlik etmiş bu şehir, 16 Nisan’da en az %70 hayır oyu verecek. Onun için Ege’de hayır rüzgârı estiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Üzülerek gördüğümüz diğer bir husus evet uğruna her türlü değerimizin yok edilmeye ve kullanılmaya çalışılmasıdır. Buna örnek, ülkesine ihanet ettiği tescilli olan birine evetlerin Fatiha yerine geçeceğinin söylenmesidir. Ama görüyoruz ki, hem Fatiha istenenin hem de bunların Türkiye ve Türk Milleti ile bir sorunları ve hesaplaşmaları vardır. Ancak biz Türk Milletini ve Türk devletini sokakta bulmadık ki, bunların heves ve arzuları uğruna heba edelim…

İzmir’de Meral Akşener’in gördüğü ilgi bize siyasetin kartlarının 16 Nisan’dan sonra yeniden karılacağını gösteriyor. Onun için ümitliyim…

Değerli kardeşlerim, bir kez daha İzmirlilere ve İzmirli olmakla övündüm. İyi ki, varlar!

Meral Akşener’i izliyorum, size de gördüklerimi ulaştırıyorum… Siz de, izlemeye devam edin!

Selam ve saygıyla.

 

 

AV. Yaşar Topcu İle Anayasa Referandumunu Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Anayasa‘ kavramı hakkındaki genel değerlendirmenizle röportaja başlayabilir miyiz?

Av. Yaşar Topcu: Anayasalar, esas itibariyle devletin temel yapısını, bu yapının işleyişini (yönetim biçimini), devlet yapısındaki birimlerin biri birleriyle ilişkilerini ve vatandaşların doğuştan sahip oldukları, vazgeçilmez, devredilmez hak ve hürriyetlerini teminat altına alan millî mutabakat belgeleridir.

İnsanlığın bilinen binlerce yıllık tarihi dikkate alındığında, anayasalar; bu tarifteki nitelikleriyle yakın dönemde ortaya çıkmıştır. Bir devletin demokratik niteliklerinin varlığı, seviyesi ve ağırlığı bu belgelerle ve uygulamalarla tayin edilir.

Çetinoğlu: Parlamenter Sistem‘ kavramını da açıklar mısınız?

Av. Topcu: Demokratik ülkelerde anayasaya dayalı yönetim biçimi, temel yapının işleyiş şekli değişik sistemlerde ortaya çıkabilmektedir. Bu gün,  demokratik ülkelerde en yaygın olan yönetim biçimi parlamenter sistemdir. Bütün demokratik sistemler gibi bu sistem de kuvvetler ayrılığı esasına dayanır. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetler ayrılığının üç ayrı erki olarak teşkilâtlanmıştır. Ancak, burada en bağımsız erk yargıdır. Yasama ve yürütmeye bağlı değildir. Yargı erkinin diğer iki erkten emir ve tâlimat alması söz konusu değildir.

Parlamenter sistem, siyasi partiler aracılığı ile yürütülen bir sistemdir. Sistem, yürütmenin yasama ve yargı tarafından denetlenmesi ve dengelenmesi, diğer taraftan da her ikisinin, hukukun üstünlüğü ilkesinin gereği olarak yargı tarafından denetlenmesi esasına dayalıdır.

Hangi sistem olursa olsun kuvvetler ayrılığı sisteminin dayandığı üç erkten en güçlüsü yürütmedir.

Yürütmeyi elinde bulunduranların insan olarak (diğer insanlar gibi), sahip oldukları, öfke, kin, nefret, aşırı ilgi ve sevgi, değişik etkenlerle taşıdıkları insanî zafiyetler sebebiyle görevlerini yürütürken hatâ yapabilirler.  Devletin yürütme gücünü kullanırken, yanılma sebebiyle insanların hak ve hukukunu çiğneyebilirler. Devlete ve millete ait varlıkları, kendi düşünceleri lehine ve devletin-milletin aleyhine neticeler doğuracak şekilde kullanabilirler. Bütün bu ihtimallerin bertaraf edilebilmesi için millî iradenin birinci derecede temsilcisi sayılan parlamentonun; bağımsız ve tarafsız ve de sadece hukuka bağlı bir yargı tarafından denetlenmesi şarttır.

Demokrasi ve onun ilkeleriyle oluşturulmuş ve geliştirilmiş demokratik sistemlerin hareket noktası halkın kendi kendisini idare hakkıdır. Bu hakkın kullanılması, halk irâdesinin (millî irâde) hür ve dürüst, âdil, önceden belirlenmiş zaman dilimlerinde yapılan seçimlerle ortaya konulması suretiyle mümkün olmaktadır. Halk, temsilcilerini (vekillerini) seçmekte ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) göndermektedir. Meclis sisteminde, yürütme organı için ayrı bir seçim yapılmaksızın yürütme organı (Bakanlar Kurulu) TBMM içinden çıkmakta ve göreve başlamak için TBMM’nin güvenoyu gerekli olmaktadır. Kısaca, yasama devlet gücünü kullanma yetkisine sâhip olan yürütmenin bu gücü kullanması yasamanın güvenoyu ile iznine bağlı olmaktadır. Gelişmiş bütün demokrasilerde yaygın olan sistem bu sistemdir. Başkanlık sisteminin ABD dışında tam ve demokratik, tartışma yaratmadan uygulanan bir örneği yoktur.

Çetinoğlu: Bir de ‘Kuvvetler Ayrılığı‘ kavramını açıklamanız mümkün mü?

Av. Topcu: Kuvvetler ayrılığı kavramı, devletin,  yürütme gücü, yasama gücü ve yargı gücünün ayrı organlar aracılığı ile kullanılmasını esas alan bir sistemdir. Bunun sebebi, devletin yasama, yürütme ve yargı gücünün tek elde toplanması hâlinde insan temel hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınamayacağı gerçeğine dayanmaktadır. Bu üç güçten en tehlikelisi yürütme gücüdür.

Parlamenter sisteme dair soruyu cevaplarken belirttiğimiz gibi, yürütme gücü, devletin ordusunu, polisini, istihbarat teşkilatlarına emir ve komuta edebilen, devletin bütün maddî varlıklarını yöneten en güçlü organ olduğu için, mutlaka, etkili bir şekilde denetlenmesi şarttır. İnsan temel hak ve hürriyetlerinin kullanılması ve fertlerin haklarının devlet karşısında korunması devlet gücünün sınırlanması ile mümkündür. Bu sınırlamanın yapılabilmesi için, kuvvetler ayrılığının etkin bir şekilde işlemesi gerekir.

Çetinoğlu: Kuvvetler ayrılığı sistemini ‘olmazsa olmaz‘ kılan sebepler nelerdir?

Av. Topcu: Kısaca, kuvvetler ayrılığının olmazsa olmazı, yasama ile yargının, yürütmenin eline geçmemesi, yürütmenin bağımsız ve etkin bir yargı tarafından denetlenmesi ve yasamanın da yürütme ile işbirliğinden doğacak anayasa ile alakalı ihlallere karşı yargı denetimine tâbi olmasıdır.

Çetinoğlu: Yargı bağımsızlığı‘ kavramı hakkında neler söylemek istersiniz?

Av. Topcu: Yargı bağımsızlığı, demokrasinin en önemli şartıdır. Bu ilkeye etkinliği de koymak lâzımdır. Yargı, bağımsız olarak var olabilir. Bu yetmez. İdarenin her türlü eylem ve işleminin bu bağımsız organ tarafından denetlenebilir olması ve ayrıca denetim makamının verdiği kararların uygulanmasının sağlanması şarttır. Yargının verdiği kararları, yürütme gücü uygulayacaktır. Yürütme kendi kararlarının yargı tarafından denetlenmesinden hoşlanmıyorsa verilen kararları uygulamama yoluna gidecektir. Ülkemizde bunun bir iki değil, yüz değil binlerce örneği vardır. Yargı böylece bağımsız da olsa etkisiz hâle getirilerek işlevini yapamaz, fertlerin haklarını koruyamaz; yürütmeyi ve yasamayı denetleyemez duruma getirilebilir. Bu sebeple,  yargı bağımsızlığının yanı sıra etkinliğinin de sağlanması gerekir. Yargı bağımsızlığı ve etkinliği aklı başında her vatandaşın en çok dikkat edeceği, demokrasiyi korumak istiyorsa titizlikle sahipleneceği bir ilkedir. Vatandaş yargı üzerinde yürütme ve yasamanın etkinleşmeye çalışmasına kesinlikle karşı çıkmalıdır. Yargı mensupları kendi durumlarını, konumlarını koruyacak güce ve sese sahip değildir. Bunu sağlayacak olan vatandaşlardır. Vatandaşlar yargı bağımsızlığına ve etkinliğine yeterince sahip çıkmazlarsa bir süre sonra demokratik rejimi de kaybettiklerini üzülerek göreceklerdir.

Kuvvetler ayrılığı sisteminin en önemli şartı, yargı bağımsızlığıdır. Adlî ve idari yargının yanı sıra, anayasa da dolaylı şekilde cumhurbaşkanına bağlanırsa, kuvvetler ayrılığı prensibinden vazgeçilmiş olur.

Çetinoğlu: Referandumla getirilmek istenilen Başkanlık Sistemi ile Parlamenter sistem, kuvvetler ayrılığı sistemi ve yargı bağımsızlığı bir arada yürür mü?

Av. Topcu: Referanduma sunulan anayasa değişiklileri, söylendiği gibi,  başkanlık sistemi olarak kabul etmek mümkün değildir. Başkanlık sisteminin özelliklerini taşımamaktadır. Getirilen değişikliler bütün gücü tek elde toplamaktadır. Kendi kaderine sâhip olmayan bir meclis (yasama), Cumhurbaşkanının kontrolüne verilmiş bir yargı söz konusudur. Kısaca, yürütmeden başka iki güç, yani yasama ve yargı var ise de bunlar güçlerini milletten ve anayasadan değil, cumhurbaşkanından alıyorlar. Her beş yılda bir iki oy kullanacaksınız, Cumhurbaşkanı için verdiğiniz oy, kendi vekilinizi, temsilcinizi seçerken verdiğiniz oydan üstün olacak. Bunun demokratik ülkelerde örneğini bulmak mümkün değildir. Başkanlık sisteminde yasama organı, yürütmeyi başta bütçe olmak üzere kontrol eder ve denetler. Fakat yürütme, yasamayı denetleyemez. Yargı mutlaka bağımsız olmalı ve her ikisini de denetleyebilmelidir. Referanduma sunulacak anayasa değişikliği ile bu imkân ortadan kaldırılmaktadır.

Getirilen değişiklikler demokratik ülkelerdeki örneklerine göre hazırlanmış değişiklikler değildir. Bize has bir sistemdir. Sakat yönleri tatbikat sırasında daha iyi anlaşılacaktır.

16 Nisan’da referanduma sunulan anayasa değişikliği, parlamenter sistemi kaldırmakla kalmıyor, her türlü denetimi de işlemez hâle getiriyor.

Bu yapının adı ‘demokrasi‘, rejim de ‘demokratik rejim‘ olamaz.

Çetinoğlu:Hâkimiyet, kayıtsız şartsız milletindir.’ Milletimiz bu salâhiyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne vermiştir. Meclis kendisine ait bu yetkiyi  ‘başkan‘a devredebilir mi?

Av. Topcu:Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.’ düsturu bizim anayasamızda yer alır ve bunun nasıl kullanılacağı aynı maddede açıkça ve kesin olarak belirtilmiştir. Anayasa egemenliğin düzenlendiği 6. maddesinde aynen: ‘Türk Milleti EGEMENLİĞİNİ, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır‘ dedikten sonra üçüncü fıkrasında yine aynen: ‘EGEMENLİĞİN KULLANILMASI, HİÇBİR SURETLE HİÇBİR KİŞİYE, ZÜMREYE VEYA SINIFA BIRAKILAMAZ.’ Hükmü vardır. Başkaca bir açıklamaya gerek olmadığı kanaatindeyim.

Çetinoğlu: Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu / iç içe olduğu problemler nelerdir?

Av. Topcu: Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu problemlerin birincisi, can ve mal güvenliğidir.

Diğer birinci problem, orta direğin zayıflaması, fakirliğin ve işsizliğin artması, kalkınmanın yetersiz kalması, Türkiye’nin dünyada 17. sıradaki yerini kaybetmesidir.

Bir başka mühim ve yine birinci problem, ‘ayak bağı oluyor‘ gerekçesiyle demokrasiden uzaklaşılması, muhalefet hakkının gereksiz görülmeye başlanması, muhalefetin partiler açısından yapısının göstermelik bir şekle dönüştürülmeye çalışılmasıdır. Seçim ve sandık sâdece iktidara hizmet etmek için kullanılan bir araç hâline dönüştürülmek istidadı göstermektedir.

Keza bir diğer ve yine birinci derecede mühim problem, milletlerarası ilişkilerin bozulmasıdır.

Okuyucuların dikkatini çekmiş olmalıdır: ülkemizin iç ve dış problemleri sıralanırken hepsi için “BİRİNCİ ve MÜHİM kelimesi, sıfatı kullanılmıştır. Bunun sebebi bu meselelerin birinin diğerine öncelik bakımından sıralamaya tâbi tutulamayacak derecede ve önemde olmasındandır.

Tek kişinin vereceği kararlarla yürütülen politikaların hiç bir ülkede iyilik getirdiği görülmemiştir. Başkanlık sistemlerinde yapılan uygulamaların başkanın şahsî düşüncelerine göre yürütüldüğünü sanmak çok büyük bir hatâdır. Başkanlık sistemlerinde, başkanların, hemen her konuda, uzmanlardan meydana gelen ve kurumların birinci derecede etkili olduğu karar oluşturma mekanizmaları mevcuttur. Başkan, gece düşünüp, sabah verdiği emirle işleri yürütemez. Böyle bir sistem diktatörlüklerde vardır.

Çetinoğlu: Başkanlık sistemi, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu problemlere getirebilir mi?

Av. Topcu: Bu problemler mevcut sistemle de çözüme kavuşturulur. Çözüm için başkanlık sistemi şart değildir.

Çetinoğlu: Milletin ekseriyeti tarafından tasvip edilmeyen 12 Eylül rejimi ile referandumla tatbike konulmak istenen sistemini mukayese eder misiniz?

Av. Topcu: 12 Eylül askerî rejimin de uzmanları ve kurumları dinlemek ve sonra karar vermek gibi bir uygulaması vardı. Uzmanlara ve kurumlara sormadan kendi kendilerine verdikleri kararlar ile uzman ve kurum görüşlerine aykırı olarak verdikleri bütün kararlar başına iş açmıştır. Sonradan kurulmaya çalışılan demokratik rejimin sağlıklı işlemesinde problemler çıkarmıştır. Bu yüzden yaptıkları kanunlar başta anayasa olmak üzere defaatle değiştirilmiştir.

Çetinoğlu: Referanduma sunulan tasarının kabul edilmesi hâlinde karşılaşılacak durumlar hakkında da mütalaanızı lütfeder misiniz?

Av. Topcu: Bu anayasa değişikliği kabul edildiği takdirde: Cumhurbaşkanı, meclise karşı sorumluluğu olmaksızın istediği şekilde yardımcılarını tâyin edebilecek,  nitelikleri belirtilmemiş kişilerden oluşan bakanlar görevlendirebilecek, bunları, istediği zaman değiştirebilecek, bütün bakanlıkları ve kurumları cumhurbaşkanı kararnamesi ile kurup, kaldırabilecek,  çalışmalarını görevlerini düzenleyebilecek, işin en vahim yönü de ülkenin mahallî idâre yapısını  yâni illeri, ilçeleri yeniden düzenleyebilecek, her türlü yetkiye sâhip bölgeler oluşturabilmesine imkân sağlayan kararnameler düzenleyebilecektir.

Çetinoğlu: Bu yetkiler TBMM’ne ait değil mi?

Av. Topcu: Anayasa değişikliğinin referandumla kabul edilmesi hâlinde Cumhurbaşkanı, TBMM’nin yasama yetkisine ortak olmaktadır. Bu maksatla kanun hükmünde kararname düzenleyebilecektir.

TBMM den izin almadan asker kullanılmasına karar verebilecektir. Olağanüstü hal ilan edebilecektir.

Meclisi feshederek kendi seçimi ile beraber TBMM’ni dönemi bitmeden seçime götürebilecektir.

Bütün üst düzey bürokrasiyi (vali müsteşar, rektör, kurum başkanları, Merkez Bankası başkanı, genelkurmay ve ordu komutanlarını, Anayasa mahkemesinin bir kısım üyelerini doğrudan, diğer üyelerini de partisi aracılığı ile mecliste tâyin edebilecektir. Aynı şekil ve metotla Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun üyelerini tâyin ve tespit edebilecektir.

Beğenmeyip yeniden görüşülmek üzere TBMM ne gönderdiği kanunların kabul edilerek yürürlüğe konulabilmesi için kanunların kabulüne dair meclis yeter sayısı geçerli olmayacak, meclisin üye tam sayısının yarısından bir fazla sayıda milletvekilin kanunu kabul etmesi mecburiyeti doğacaktır.

Bu şartın yerine getirilmesi hayli zordur. Bu zorluk aşılıp da Meclis çıkardığı kanunu tekrar kabul ederse, Cumhurbaşkanının meclisi feshetme yetkisini kullanması ihtimal dâhilindedir.

Demokrasi ile yönetilen ülkelerde söz hakkı millettedir. Aziz ve necip milletimizin, hür irâdesiyle vereceği karara saygı duymak gerekir. Meseleleri bilenlerin de milletimizi aydınlatma vazifeleri vardır. Böyle bir vazifenin ifasına vesile olduğunuz için teşekkür ederim.

Çetinoğlu: Ben de teşekkürlerimi sunuyorum Efendim.

YAŞAR TOPCU: 1941 yılında Sinop’un ilçesi Boyabat’ta dünyaya geldi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Serbest avukatlık, 18., 19., 20. ve 21. dönem Sinop milletvekili, 20 Kasım 1991 – 25 Haziran 1993 tarihleri arasında Ulaştırma Bakanı olarak görev yaptı. 21. Dönemde Anavatan Partisi milletvekili ve 30 Haziran 1997 – 11 Ocak 1999 tarihleri arasında Bayındırlık ve İskân Bakanı oldu. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

DERKENAR:

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bazı maddeleri:

MADDE 6-Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

MADDE 7-Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

MADDE 8-Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.

MADDE 9-Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

MADDE 25-Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.

Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

MADDE 26-Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

MADDE 27-Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.

MADDE 28-Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz.

Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.

Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27’nci maddeleri hükümleri uygulanır.

 

 

Meral Akşener’e Bir Nefeste Sakarya’dan!

Meral Akşener, Türkiye’de parlamenter demokrasi işlesin diye büyük bir mücadele veriyor. Ve kendisi gibi düşünenlerin sesi oluyor.

Böyle olduğu içinde konuşmacı olduğu toplantılara, her kesimden vatandaş katılıyor, onu dinliyor ve destek veriyor. Ancak bazı aklı evveller, 16 Nisan ile ilgili bu toplantıları parti toplantısı zannediyor. Bu tipler her halde ülkemizin karşı karşıya olduğu sıkıntıdan bi haber!

Vay Meral Hanımın toplantısına o gelmiş bu gelmiş, şunun elini kaldırmış, bununla fotoğraf vermiş gibi boş eleştiriler yapmayın. Çünkü komik duruma düşüyorsunuz.

Şunu iyi biliniz ki; Meral Akşener Türk Milletine sesleniyor ve Türk Milleti ile beraber oluyor. Eğer sizin de derdiniz, Türk Milleti ve Türkiye ise buyrun gelin hep birlikte olalım…

Bu çağrıya uyan büyük bir kalabalık İstanbul Beykoz’da Meral Akşener’i Perşembe gecesi dinledi. Ardından Cuma gecesi Halk Tv’de “Uğur Dündar’la Halk Arenası”nda idi… Cumartesi ise Sakaryalılarla buluştu.

Sakarya kadını, erkeği, genci ile Meral Akşener’e adeta, “sen yürü, bu yürüyüşte bir nefeste bizden” dedi… Yarın da inşallah İzmir’de konuşacak…

İmece usulü halk tarafından tertip edilen bu toplantılar bize “Milli Mücadele” ruhunu hatırlatıyor. İnşallah bu ruh, 16 Nisan’da “hayır”lısı ile Türkiye’yi kucaklayarak düzlüğe çıkaracak!

Sadece bu mu? Hayır, ülkesini seven ve gelecekten endişe duyan herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Bu kapsamda Eyüp’te oluşturduğumuz “Milli Dayanışma ve Demokrasi Platformu”nun çalışmaları kapsamında Saadet Partisi Eyüp İlçe Başkanlığı Muhtarlara, Stk ve kanaat önderlerine bir kahvaltı verdi ve Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Birol Aydın, partilerinin neden hayır dediğini bizlere anlattı…

Elbette ülke hepimizin, öyle ise hep beraber karar verip, çözüm bulacağız.. Yarın da inşallah İzmir’deyiz… Orayı da, kısmet olursa anlatacağız..

Selam ve saygıyla.