15.3 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 358

RTE Ekonominin Kitabını Yazmış!

Türkiye Cumhuriyet tarihinin en derin
ekonomik buhranını yaşıyoruz. Vatandaşların büyük

çoğunluğu gittikçe artan bir yoksulluk ve önceki standartlarının
nimetlerinden yoksunluk hissi içinde. Ekonominin makro dengeleri
önceki dönemlerde yaşanan krizlerde görülenden daha bozuk.

Bütün dünya paraları karşısında değer
kaybeden Türk lirasının değeri adeta serbest düşüşe geçti. Merkez
Bankası enflasyon ve kurları kontrol edemiyor. MB rezervleri eksi
35 Milyar dolar mertebesinde.

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’de 1,67
TL vererek 1 dolar alabiliyorduk. Şimdi 10 TL vermek gerekiyor. 1,66 TL vererek
aldığımız 1 Euro için ise 11,5 TL ödemek zorundayız.

Bu durumda ülkeyi yöneten ben olsam mahcup
olur, mazeret beyan eder veya özür dilerdim. Ama O bu muazzam çöküşü bir başarı
gibi pazarlama derdinde.

“Biz ekonominin kitabını evelallah
yazdık,
yazmaya devam ediyoruz.”

Bu sözün sahibi 19 yıldır ülkeyi yöneten, ekonomiyi
de tek başına yönlendiren CB ve AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan.

Son zamanlarda “ben ekonomistim” diye
başlayan cümleler kuruyordu. Her ne kadar diplomasını kimseye göstermemiş
olsa da
beyanına inanmak durumunda idik.

Şimdi birkaç basamak daha atlayarak kendini
bile aştı. “Ekonominin kitabını yazdık” demek suretiyle, müthiş bir
özgüveni olduğunu gösterdi. “Evelallah” kelimesiyle güçlendirerek
ekonomi ve siyaset dünyasına meydan okudu. (Böyle bir özgüven Nobel ödüllü
ekonomistlerde bile yoktur.)

**************************************

Yazdığı Ekonomi Kitabının İçeriği

R. Tayyip Erdoğan’ın yazdığını söylediği
ekonomi kitabı henüz yayımlanmadı. Basılırsa içeriğinde olabileceğini düşündüğüm
bazı bilgiler var. Kitabın bazı bölümlerine dair birkaç tahminde bulunmayı
deneyebilirim.

****

Enflasyon Nasıl Kontrol Edilir? “Ekonomist
Erdoğan’ın” bu konuda uyguladığı iddialı projelerinin bazılarının teorisi ve
pratiğinin bu kitapta yer aldığından veya alacağından eminim.

Bütün sene satabilmek için “depolarda patates,
soğan istifleyen üreticilere” karşı yapılan baskınlar
, önünde “varlık
kuyruklarının”
oluştuğu seyyar Tanzim Satış mağazalarının kurulması dünyaya
örnek olacak nitelikte sayılacaktır.

6 zincir mağazaya 2,7
milyar TL ceza
keserek, bunların “fahiş fiyat etiketlerine”
katkısını sıfırlamak çok dahiyâne bir uygulamadır.

TÜİK’e göre Ekim 2021 tüketici fiyatları %108
artış göstermiş. Ama aynı dönemde üretici fiyatlarındaki artış oranı %203
olmuş. Meğer marketlerimiz daha önce 100 TL’ye satın aldığı ürünün fiyatı 300
TL’ye çıkmasına rağmen ürünü hala 200 TL’ye satıyormuş. Bu “kahraman marketlere”
ceza yazılması TÜİK’e inancı zayıflatsa da, cesur bir iktidarımızın olduğunu
gösterir.

Aslında TÜİK’in enflasyonu yüzde 19,9’da
tutabilmesi
müthiş bir başarı(!) hikayesidir. Gerçi enflasyonu kontrol
etmek hükümetin ve Merkez Bankasının görevi ama olsun. “Enflasyon size uymazsa,
enflasyon rakamlarını size uydurmak” gibi bir projenin uygulayıcısı TÜİK’in bu
başarısını herkes kıskanacaktır.

****

Yap İşlet Devret Projeleri:
Erdoğan Çanakkale Köprüsü için yapılan törende YİD projelerini savundu. 2,4
milyar Euro’ya çıktığını söylediği bu köprü için 6,5 milyar Euro ödeme
yapılacak.

Bu finans yöntemiyle yapılan diğer köprüler,
otoyollar, havalimanları ve şehir hastaneleri de devletin kredi bulup
yaptırması usulüne göre 4-10 kat yüksek maliyetle yapılıyor. Bunlar için
verilen yüksek garantiler karşılığı getirisi yetmediğinden her yıl milyarlarca
lira Hazineden ödeme yapılıyor. Bu sene 65 milyar lira civarında ödeme
yapılacak.

Sadece şehir hastanelerinin 25 yılda
kamuya getireceği yük 142,4 milyar doları bulacak. Bir şehir
hastanesinin 25 yıllık maliyetiyle 1200 yatak kapasiteli yaklaşık 29 hastane
yapılabiliyor.

Bu maliyetlerle yaptırılan şehir hastaneleri
daha çok kâr etsin diye şehir içlerinde halka kolay ve kaliteli hizmet sunan
hastanelerin kapatılması da müthiş bir zekâ ürünü olsa gerek.

****

Milletin Zenginleşmesi:
Bir ülkeyi yönetenlerin başarısı öncelikle halkının refahını yükseltmesi ile
ölçülür.

Vladimir Putin 2000 yılında Rusya Devlet
Başkanlığına seçildiğinde 260 milyar dolar ekonomik büyüklük ile 20. sırada
bir
ülke devralmıştı.

Dünya Bankası verilerine göre, 2019 yılı
itibariyle Rusya 1,7 trilyon dolar GSYH büyüklüğü ile artık dünyanın 11. büyük
ekonomisi
durumuna geldi.

19 yıldır ülkemizi yöneten ekonomist
Erdoğan
2013’te 958 milyar dolara ulaşan milli gelirimizi 2020’de 720
milyar dolara düşürme başarısını(!)
gösterdi. Dünya ekonomileri büyüklük
sıralamasında uzun yıllardır 16-17. sıralarda olan Türkiye 21. sıraya düştü.

2002 yılında Romanya, Bulgaristan,
Litvanya, Letonya, Rusya ve Polonya
gibi ülkelerde ortalama kişi başına
yıllık gelir (dolar bazında) Türkiye’nin altında iken, 2020’ye geldiğimizde bu
ülkeler bizi geçti.

2000 yılında yüksek katma değerli teknolojik
ürün ihracatının
, toplam ihracat içindeki payı yüzde 6 iken, 2020 yılında yüzde
3’e düştü…
İhracatın kilogram değeri 1,57 dolardan 1 dolara geriledi. Bu
veriler gelişmiş bir ülke olamadığımızı ve gerilemekte olduğumuzu gösteriyor.

Türk-İş ve TÜİK verileri birlikte dikkate
alınarak, Türkiye’de 2018 yılında açlık sınırı altındaki kişi sayısı 10 milyondu.
Açlık sınırın üzerinde olup yoksulluk sınırı altında olan kişi sayısı ise 42,7
milyon idi.
Bunlar salgın öncesinin rakamları. 2021 yılı rakamlarının daha
da kötü olacağı kesin.

“Asrın liderimiz”
her ne kadar milletimizi 8 yıldır sürekli fakirleştirmekte ise de Putin
gibi halkını zenginleştiren, ekonomisini büyüten bir dünya lideriyle kanka
olmasından gurur duyuyoruz (!).

Erdoğan’ın kitabında “faiz sebep,
enflasyon sonuçtur”
tezini geniş bir bölümde anlatmış olacağını
düşünüyorum. Okuyunca “MB’nın 128 milyar dolar rezervi nerede? sorusunun
cevabını da öğrenmiş oluruz.  

Erdoğan’ın yazdığı ekonomi kitabı çok faydalı
olabilir. Ama son sözünde “aman benim gibi yapmayın” notu olursa…

“Türk Milleti ebru[1] desenidir”

Bizi dilim dilim bölmek isterler

Babam Türkmen anam Şabsuğ kime ne?

Bizi il’im il’im bölmek isterler

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Biz mozayık asla değil ebruyuz

Albayrakta tek kan olmuş kübrayız

Gökyüzüne demir kazık* ibreyiz *(Kutup
Yıldızı)

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Türkiye’ye birliği çok gördüler

Başımıza bin bela saç ördüler

Hem cahiller hem nefsi aç kördüler

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Babam Gurmanc anam Türkmen Türküz biz

Anam Torbeş babam Çeçen Türküz biz

Babam Oset anam Alban Türküz biz

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Babam Nogay anam Varsak Türküz biz

Anam Abhaz babam Abzeg Türküz biz

Babam Avşar anam Kınık Türküz biz

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Hem Çerkezim hem Tatarım Türküm ben

Hem Pomağım hem Lezginim Türküm ben

Hem Kafkas’ım hem Balkanım Türküm ben

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Zaza Türkü Gurmanc Türkü adımdır

Türk Birliği ebedî bir katımdır

Cahil olan bana düşman yadımdır

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Kıpçak Gürcü Tomris benim kanımdı

Asparuğ’um Kafkas Bulgar hanımdı

Başkurt, Özbek, Kırgız, Azer canımdı

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Abdal oldum nice türkü söyledim

Kundaktaki bebeleri eyledim

Obaları ocakları beyledim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Alban oldum Adriyatik dar geldi

Uygur oldum Sarı deniz ar geldi

Türkmen oldum bir güzelden yar geldi

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Boşnak benim Kazak benim Laz benim

Gök Börülü Oğuz denen Guz benim

Tarihteki şanlı Alan Az benim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Hem Giritli hem Moralı Türk benim

Teselyalı hem Adalı Türk benim

Barbaros’a torun adlı Türk benim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Oğuz oldum Hemşin oldum şenlendim.

Dedem Korkut sazı ile dinlendim

Muhammed’e biat kıldım ünlendim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Yörük oldum yayla yayla gezerim

Kilimleri damga damga bezerim

Türk’e düşman yedi düvel ezerim

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Altaylarda anlatılan kuğuyum

Çınarların söğütlerin oğluyum

Ali Bektaş şerbetiyle doluyum

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Ağaçlardan ismi kaba bizdedir

Tacik dede Haydar baba bizdedir

Nice Sultan Âli Aba bizdedir

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Özden der ki Türk’ü Türk’ten ayırma

Sakın ola haksız güçlü kayırma

Hem masuma hem güçsüze bağırma

Bir ve bütün TÜRKÜZ behey kime ne?

Canımızdan Aziz Türk Milletinin
ebrucularından

[1] EBRU DESENİ MOZAİK GİBİ DEĞİLDİR.
BİRİ BİRİNDEN AYRILMAZ BİR 
DESENDİR. DESEN BİRLİKTE VARDIR.
BİRLİKTE DEĞİŞİR. TÜRKLERİN 
BİNLERCE ASIRLIK TARİFİ İÇİN EN GÜZEL
BENZETME EBRUDUR.

Yûnus Emre Uzmanı Yaman Arıkan, Bizim Yûnus’u Anlatıyor:

Bizim Yûnus, Yeni Sağılmış Süt Gibi Temiz,
Su Gibi Aziz Ve Mübârek Bir İnsandır
.’

 

(07 Haziran 2021 Târihinde ebedî âleme yolcu etiğimiz Merhum YAMAN
ARIKAN ile vefatından önce yapılan mülâkat)

 

Oğuz Çetinoğlu: Hayatınızın 40 yılını Yunus Emre araştırmalarına
hasrettiniz. Meydana getirdiğiniz eser, inşallah yakında gün ışığına çıkacak.
Bu eserinizle, Yunus Emre hakkında en kapsamlı çalışmaya imza atmış bir kişi
olarak uzmanlığınız tescillenecek. Bu sebeple röportajımızın konusu Yunus Emre
olmalı.

 

Okuyucularımıza
Yunus Emre’nin şahsiyeti hakkındaki belirlemelerinizden söz eder misiniz?

 

Yaman Arıkan: Oğuz Beyefendi, bilirsiniz, bir kişinin şahsiyetini,
gerçekci bir gözle ve tam olarak belirtmiş olmak için onun şahsının
husûsiyetlerini, özelliklerini, meziyetlerini, müsbet-menfî yönlerini,… ayrı
ayrı sayıp dökmüş olmak gerekir. Bizde umûmiyetle, bir kişinin şahsiyeti
belirtilirken, daha çok, müsbet yönleri üzerinde durulur; meziyetleri,
fazîletleri ve müsbet yönleri sayılıp dökülür. Bir insan olması hasebiyle,
menfî taraflarının da bulunabileceği hemen hemen hiç düşünülmez. Ancak, nâdir
olmakla berâber, hiç şüphesiz, Allah’ın kullarının içinde, menfîliklerden
arınmış şahsiyetler de vardır. Benim 40 yıllık berâberliğimde müşâhede ettiğim
kadarıyla, Bizim Yûnus, menfîliklerden arınmış nâdir şahsiyetlerden biridir. Bu
bakımdan, bu sorunuza cevap olarak onun şahsiyetini farklı bir yöntemle anlatma
ihtiyâcını hissediyorum.

 

Bilirsiniz, Türkçe’mizde; bir şeyin
temiz, arı, saf, pâk ve gıll u gışsız olduğunu belirtmek için, ‘süt gibi’ veya ‘süt gibi temiz’ ifâdelerini kullanırız. İşte, Yûnus’un şahsiyeti
bahis konusu olunca benim zihnimde dâima ve hep bu ifâdeler yankılanır. Bu
sebeple; onun husûsiyetlerini, özelliklerini, meziyetlerini, fazîletlerini,
yüksek insânî hasletlerini teker teker sayıp dökmek içimden hiç mi hiç gelmez.

 

Yine, meselâ ‘su’ kelimesinin şümûlüne giren sulardan bazılarını hatırlayalım.
Bilindiği gibi su, insan bünyesinin başta gelen en zarûrî ihtiyâç mâddelerinden
biridir. Meselâ şehir şebeke suyu bir sudur. Bununla berâber, içme suyu
dediğimiz diğer sulardan birine sâhipseniz, ondan içmeyi tercîh eder, şehir
şebeke suyunu içmek istemezsiniz. Hâlbuki o da sudur. Şurada-burada öyle
çeşmeler veya kaynaklar vardır ki, suları pek yavan ve kabadır. Mecbûr
kalmadıkça onlardan içmez veya içmek istemezsiniz. Bu tip sular, halk ağzında ‘kaba’ kelimesiyle ifâde edilir. Deniz
suyuna su değil diyemezsiniz. Deniz suyu da bir sudur. Bununla berâber, onu
içmezsiniz veya içemezsiniz.

 

Bütün bunlardan başka, bazen Türk
yurdu Anadolu’nun yalçın kayalı dağlarından veya çam ormanları arasından
fışkıran öyle kaynak suları da vardır ki; içtikçe içeceğiniz, dönüp dönüp
içeceğiniz gelir. Halk arasında, böyle sular için, ‘Âb-ı hayât gibi’ ifâdesi kullanılır. Bilindiği gibi, ‘Hayât Suyu’ ma’nâsına gelen Âb-ı hayât
yâni Bengisu, içenleri çok uzun yıllar yaşamağa veya ölümsüzlüğe kavuşturan su
olarak bilinir. İşte, Yûnus’un şahsiyeti bahis konusu olunca benim zihnime
dâimâ ve hep, halkımızın Bengisu’ya yâni Âb-ı hayâta benzettiği o yalçın kayalı
dağlardan veya çam ormanları arasından fışkıran o kaynak suları gelir. Bu
arada, Yûnus’u tanıdıktan ve onunla 40 yıl berâberlikten sonra, sanki Bengisu (
= Âb-ı hayât )dan içmişçesine bahtiyârlık duyduğumu da cân ü gönülden ifâde
etmek isterim.

 

Çetinoğlu: Yunus Emre, batılıların ‘misyon’ olarak adlandırdıkları
anlamda, bir ‘özel görev’in temsilcisiydi. Bu özel görevi yorumlar mısınız?

 

Arıkan: Oğuz Beyefendi, kabul buyurursanız, önce sizi harâretle
kutlamak isterim. Zîrâ, ‘Yûnus
denince, birinci derecede ve evveliyetle bilinmesi gereken husûsa temâs
ettiniz. Gerçekten, Yûnus’un misyonunu bilmeyen, gerçek ma’nâda O’nu anlamış
olmaz. Bu bakımdan, daha sohbetimizin başında onun misyonuna temâs etmeniz
fevkal’âde isâbetli olmuştur. Şimdi, önce bu Firenkçe kelimenin hem ma’nâsına,
hem de kullanılış şekline kısa bir göz atalım. Daha sonra
d
a ‘Yûnus’un misyonu’na
geçelim.

       

Misyon, ‘Bir şahsa veya bir heyete verilen ve husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan
vazîfe-görev-hizmet
’ demektir. Firenkler, bilhâssa haçlı-Hıristiyanlar,
kelimeyi bu ma’nâda kullanırlar. Türk halkının yabancısı olmayan ‘misyoner’ kelimesi de aynı kökten gelir.
Misyoner, ‘Husûsî ve yüksek bir gâye ile
vazîfeli kişi
’ demektir. Haçlılar, özel sûrette ve ajanlık rûhuyla yetiştirdikleri
adamlarını, Hıristiyan olmayan ülkelere bilhâssa Türk-İslâm ülkelerine çeşitli
isim ve kılıklar altında salarlar. Bunların, gittikleri ülkelerdeki vazîfeleri
yâni misyonları, başta Hıristiyanlık propagandası olmak üzere, o ülke halkı
arasına fitne-fesât ve ayrılık tohumları saçmak, yerleşik inançları za’fa
uğratmak, topluluklar arasında ihtilâflar çıkarmak ve kargaşalıklar
oluşturmaktır. Misyonerin ta’rîfinde, ‘…yüksek
bir gâye
’ ifâdesini kullanmıştık. Görüldüğü gibi, uygulamadaki durum hiç de
yüksek değil, bil’akis, ‘denî’ ve ‘alçak’. Hak dîndeki bir insanı yâni bir
Müslüman’ı, bâtıl dîne yâni Hıristiyanlığa çekmek, temiz ve ma’sum halk
arasında fitne-fesâd ve ayrılık tohumları saçmak, hak ve doğru inançları za’fa
uğratmak, topluluklar arasında ihtilâflar çıkarmak ve kargaşalıklar oluşturmak,
bütün bu denî ve alçak fiillere bir de 
‘…yüksek gâye’ kılıfını
giydirmek, haçlıların cibilliyetlerinin îcâbıdır. Yâni onlar cibilliyetlerinin
îcâbını yapmaktadırlar. Türk’ün vazîfesi ise, haçlının cibilliyetinin îcâbını
Türk vatanında sergilemesine meydan ve fırsat vermemektir.

 

Firenkçe bu misyon kelimesinin
Türkçe karşılığı, ‘vazîfe-görev’dir.
Yûnus’un misyonu demek, ‘Yûnus’un
vazîfesi-görevi
’ demektir. Atatürk’ün misyonu demek, ‘Atatürk’ün vazîfesi-görevi’ demektir. Bunları biraz daha geniş
şekliyle ifâde edersek, Yûnus’un misyonu dediğimiz zaman bu, ‘Yûnus’un husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan
vazîfesi-görevi
’ demek olur. Atatürk’ün misyonu dediğimiz zaman bu, ‘Atatürk’ün husûsî ve yüksek bir gâye taşıyan
vazîfesi-görevi
’ demek olur.

 

Şimdi burada bir husûsa dikkat etmemiz gerekiyor. Misyoner, bir misyon
yükleniyor. Yâni misyonerin uhdesinde bir misyon ( = vazife-görev ) bulunuyor.
Fakat ona bu misyon, kendisini özel sûrette ajan rûhuyla yetiştirenler
tarafından veriliyor. Gâzî Paşa ile Yûnus’un uhdesinde de birer misyon ( =
vazîfe-görev ) bulunuyor. Fakat Yûnus da, Gâzî Paşa da,
bir teşkîlât tarafından özel bir rûhla yetiştirilmedikleri gibi, uhdelerindeki
misyonu herhangi bir teşkîlâttan almış da değiller.
Onlara bu misyon ( = vazîfe-görev ) yücelerden veriliyor, yücelerden tevdî’
ediliyor. Bunu biraz sonra göreceğiz.

 

Şimdi gelelim Yûnus’un misyonunun
ne olduğuna. İstesek, bunu burada hemen bir tek cümle ile ifâde edebiliriz.
Fakat o zaman mesele, havada kalmış mücerred bir iddiâ olarak görülebilir. Bu
sebeple, önce Yûnus’un misyonunu tescilleyen delilleri açık-seçik ortaya
koyalım. Daha sonra da o tek
cümlelik ifâdeyi görelim.

 

Yûnus’un misyonunun ne olduğunu
anlamak, iki husûsun bilinmesine bağlıdır. Bunlardan biri, ‘Türk Milleti’nin yerleşik târihî millî inancı’dır.
Diğeri de, ‘Yûnus devrinde Türklüğün
Anadolu’daki durumu
’dur. Bu iki husûsu bâriz bir şekilde gözler önüne
serdiğimiz an, Yûnus’un misyonunun ne olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.

 

Yerleşik târihî millî inanca göre,
ilâhî irâde, Türk Milleti’nin uhdesine cihanşümûl ve mukaddes bir vazîfe tevdî’
etmiştir. Kıyâmete kadar devam edecek olan bu vazîfe, ‘Î’lâ-yi Kelime-t-ullah’ veya ‘Nizâm-ı
Âlem Ülküsü
’dür. Buna göre, Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm ve düzeni
yaşamak, yaşatmak, yaymak, korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfelidir.
Nitekim; ulu ceddimiz, ilk büyük Türk Hâkanı Oğuz Han’ın, hâkan olur-olmaz dört
bir yana yolladığı yarlığların üslûbu bu husûsu te’yîd eder mâhiyettedir. Oğuz
Han, hâkanlık tahtına oturunca büyük bir toy ( = ziyâfet ) verir. Bütün Oğuz
Beyleri ve halk oradadır. Yenilir, içilir. Toydan sonra Oğuz Han, beylere ve
halka bir hıtâbede bulunur:

 

Ben sizlere
oldum hâkan,

Alalım yay ile
kalkan,

Nişan olsun
bize buyan,

Kurt olsun
bize uran,

Demir kargılar
olsun orman,

Av yerinde yürüsün
kulan,

Daha deniz daha müren,

Güneş bayrak
gök kurukan!

 

Oğuz Han, kendi halkına îrâd etdiği
bu hıtâbeden sonra, dört bir yana yâni yeryüzündeki diğer insan topluluklarına da yarlığ ( = emir, fermân, irâde, buyrultu )lar
gönderir. Bu buyrultularda şöyle denilmektedir:

 

Ben Türklerin hâkanıyım! Yeryüzünün dört bucağının hâkanı da olmam
gerek. Sizden baş eğmek dilerim. Bana baş eğenleri dost edinirim. Baş
eğmeyenleri düşman sayarak üzerlerine ordumla yürürüm!…

       

Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm
ve düzeni yaşamak, yaşatmak, yaymak, korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfeli
tutulunca, onun adının ve sanının hiçbir zaman yok olmaması gerekir. İşte bunun
içindir ki, Cenâb-ı Hakk, Türklüğün yeryüzündeki millî varlık ve bekası
tehlikeye düştüğü an; ‘Türk Milleti’nin
adı-sanı yok olmasın diye
’ bir millî önder, bir millî mürşid, bir millî
kahraman, bir millî âbide şahsiyet gönderir. Ulu ceddimiz Göktürk hâkanı Bilge
Han, ilk büyük Türk hâkanı Oğuz Han’dan bu yana var olan yerleşik târihî millî
inancımızın bu yönünü Göktürk Kitâbelerinde pek güzel dile getirir:

 

– Tanrı, Türk Milleti’nin adı-sanı
yok olmasın diye, önce babam İlteriş-Kutluk Hâkan’la annem Bilge Hâtun’u tahta
oturttu. Türk Milleti’ne il ( = ülke, vatan, yurt ) verdi. Daha sonra, yine
Türk Milleti’nin adı-sanı yok olmasın diye, beni tahta oturttu!…

 

Görüldüğü gibi, gerek Göktürk
Hâkanı’nın bu tesbîti, gerekse, bilinen ilk büyük Türk Hâkanı Oğuz Han’dan bu
yana târihimizin akışı, yerleşik târihî millî inancımızın doğruluğunu te’yîd
eder mâhiyettedir. Gerçekten, Türk Milleti, bugüne kadarki târihi boyunca pek
çok bunalım  = buhrân)larla karşı karşıya
kalmıştır. Fakat dikkat çekicidir, yine çok kerre, bunalımın atlatılmasında
ümitlerin nerdeyse tamâmen kesilmek üzere bulunduğu bir sırada, ortaya çıkan ve
milletin başına geçen bir millî önder, bâdirenin bertaraf edilmesine vesîle
olmuştur. Târihimizin sînesinde işte bir de böyle millî önderler, millî mürşitler,
millî kahramanlar ve millî âbide şahsiyetler bulunmaktadır. Bu silsilenin
bilinen ilk büyük halkası, ulu ceddimiz Oğuz Han’dır. Şimdilik, son büyük
halkası da Gâzî Mustafa Kemâl Paşa’dır. İkisi arasında, buhrânlı-bunalımlı
devirlerde Türk Milleti’ne önderlik ve mürşitlik etmiş pek çok halka bulunmaktadır…

 

Öyle sanıyorum ki, ‘millî önder’ veya ‘millî mürşid’ denince, çoğumuzun aklına, sâdece devlet reîsi veya devlet yöneticisi, veyahut da ordu komutanı olarak
milletin başında bulunmuş şahsiyetler gelir. Bu, doğru olmakla berâber, eksik
bir değerlendirmedir. Zîrâ, biraz önce sözünü ettiğimiz; târihimizin millî
önderleri, millî kahramanları, millî mürşitleri ve millî âbide şahsiyetleri
silsilesinde, devlet reîsi veya yönetici veyahut da ordu komutanı olmadığı
hâlde o silsileye dâhil olan şahsiyetler de vardır. Meselâ BİZİM YÛNUS
bunlardan biridir. Gerçekten Yûnus, ne bir devlet reîsidir, ne bir devlet
yöneticisidir, ne de bir ordu komutanıdır. Sâdece, kendi köşesinde, mütevâzîce
ve mahviyetkârlık içinde hayât süren sıradan bir Türk evlâdıdır. Fakat bu hâl,
onun zâhirdeki ve görünürdeki durumudur. Gerçekte ise o, Türklüğün çok
bunalımlı bir devrinde, ‘Türk Milleti’nin
adı-sanı yok olmasın
’ diye, ilâhî irâdece gönderilmiş bir ‘millî mürşid’dir, bir ‘millî önder’dir, bir ‘millî kahraman’dır, bir ‘millî âbide şahsiyet’tir. Şimdi, önce
bunu îzâh edelim. Hemen peşinden de, Yûnus’un misyonunu anlamamızı sağlayan iki
husûstan ikincisine yâni ‘Yûnus devrinde
Türklüğün Anadolu’daki durumu
’ bahsine geçelim.

 

Milletlerin veya devletlerin varlık ve bekaları, iki temel unsurun
dâimî ayakta olmasıyla mümkündür. Bu iki unsurdan biri, o devletin mâddî-fizîkî
varlığıdır. Diğeri de ma’nevî-kültürel varlığıdır. Devletin mâddî-fizîkî
varlığı, başta vatan ( toprak ) olmak üzere müstakil idâre ve idârî
teşkîlâttır. Eğer vatan (toprak ) elden giderse veya millî-idârî teşkîlât
çökerse ortada devlet yok demektir.
Vatan ( toprak ) ve millî-idârî teşkîlât, bir devletin ve milletin mâddî
ayağıdır. Bir devletin ve milletin ma’nevî ayağı ise millî dil ( lisân ) ve ona
bağlı olarak millî kültür ve millî rûhtur. Eğer millî dil yok olursa veya millî
rûh ve millî kültür çökerse ortada yine devlet yok demektir. Kısacası, bir
devletin iki ayağı vardır. Bunlardan biri, onun mâddî-fizîkî ayağıdır. Diğeri
de ma’nevî-kültürel ayağıdır. Vatan ( toprak ) ve millî-idârî teşkîlât, o
devletin mâddî ayağıdır. Dil ve ona bağlı olarak millî kültür ve millî rûh da
ma’nevî ayağıdır. Bir devlete devlet denilebilmesi için, onun her iki ayağının
da sağlam olması ve kendi iki ayağı üzerinde duruyor olması gerekir. İki ayaktan
biri ortada yoksa, gerçek ma’nâda devlet
de yok demektir. Hemen ifâde edelim ki, ehemmiyetçe ve hayâtiyetçe bu iki ayak
birbirinden çok farklıdır. Diyebiliriz ki, dilden ve ona bağlı olarak millî rûh
ve millî kültürden ibâret olan ma’nevî ayak, hayâtî ayaktır. Öyle ki, eğer bu
ayak tamâmen çöker ve yok olursa, artık o devletin veya milletin tekrâr dirilip
ayağa kalkması imkânsızlaşır. Aksine, bir devletin yalnız mâddî-fizîkî ayağının
çökmüş olması durumunda ise, onun her an doğrulup kendi ayakları üzerinde
varlığını devam ettirmesi imkân dâhilindedir. Sözün kısası, sâdece vatan veya
idârî teşkîlât elden giderse, onların tekrâr kazanılması her ana için
mümkündür. Fakat esas millet mefhûmunu doğuran ve ona vücûd veren dil (lisân)
ve ona bağlı olan millî kültür ve millî rûh yok olursa, artık o devleti veya o
milleti diriltmek imkânsızlaşır. Bu husûsu daha müşahhas bir misâlle şöyle
açıklayabiliriz:

 

Her insanın bir bedeni (mâddî-fizîkî
varlığı ) vardır, bir de rûhu (canı) vardır. Zaman zaman, insanın bedenî
(mâddî-fizîkî) varlığında birtakım ârızalar, sıkıntılar ve râhatsızlıklar
meydana gelebilir. Bu ârızalar, yerine göre şiddetli veya zayıf, ağır veya
hafif olabilir. Fakat can (rûh) bedende bulunduğu yâni can çıkmadığı müddetçe,
o ârızalar zamanla giderilebilir, beden sıhhate kavuşturulabilir. Ancak, eğer
can bedeni terk etmişse, artık yapacak bir şey yoktur. O insanı (bedeni) tekrâr
diriltmek mümkün değildir. Çünkü rûhu (canı) yitmiştir. Bu misâli bir millete
uygularsak, o milletin mâddî-fizîkî varlığı yâni vatanı, müstakil idâresi ve
idârî teşkîlâtı o milletin bedeni mesâbesindedir. Dili (lisânı) ve dile bağlı
olan millî kültürü ile millî rûhu da yine o milletin canı (rûhu) mesâbesindedir.
İşte, nasıl ki rûhu yitmiş (canı çıkmış) bir insanı tekrâr diriltmek
imkânsızsa, dilini ve millî kültürünü yitirmiş bir milleti diriltmek de aynı
şekilde imkânsızdır.

(Hayat hikâyesi son
bölümle birlikte verilecektir.)

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU.
İkinci Bölüm 21 Kasım 2021 Pazar günü yayınlanacaktır.)

Utanmazlık, Allah Vergisi Bir Yetenek midir?

0

Lise yıllarında, E******* adında
(bundan sonra kısaca sadece E diyelim) bir arkadaşım vardı. “Kişinin sevmediği
ot burnunun dibinde biter” düsturunca bu herifle arkadaşlığımı çok fazla devam
ettirmek istemesem bile ilginç bir şekilde arkadaşlığımız bugüne kadar devam
etti, hala da ediyor.

 

Her insan gibi E’nin de pek çok
özelliği vardır ama bence E’yi E yapan en önemli özellik onun gerçek anlamda
bir utanmaz olmasıdır. Yanlış anlaşılmasın buradaki utanmazlığı bir hakaret
yahut olumsuz bir özellik olarak değil, bilakis gayet takdire şayan bir vasıf
olarak dile getiriyorum. Nitekim E’nin yüzüne karşı da defalarca dile
getirdiğim gibi; ben E’yi tanımadan önce utanmazlığın çok kötü bir özellik
olduğunu düşünürdüm ancak E’yi tanıdıktan sonra anladım ki utanmazlık aslında
Allah vergisi bir yetenekmiş!

 

Bu utanmazlık yeteneği, bir emekli
memur çocuğu olan E’nin kolayca finans kaynakları bularak ticaret hayatında
hızla ilerlemesini sağlamıştır. Üstelik ilginç bir şekilde hiç kimseyi
kandırmadan, dolandırmadan, kimseye tek kuruş borcu kalmadan…

 

E kişisinin ticaret hayatı lise
son sınıfta cep telefonunu kaybetmesiyle başlar. Babasından korktuğu için
telefonunu kaybettiğini söyleyemez. Öte yandan, yeni bir telefon almaya yetecek
parası da bir telefon parasını borç verecek kadar kalantor bir arkadaşı da
yoktur. İşte tam da burada, baba korkusunun verdiği motivasyonun da
tetiklemesiyle E’nin utanmazlık yeteneği gün yüzüne çıkar. Evet, etrafında bir
cep telefonu parasını borç verecek kadar varlıklı bir arkadaşı yoktur ancak cep
telefonu parasının yirmide birini (1/20) borç verecek yirmi tane arkadaşı
vardır! O halde yirmi arkadaşının her birinden cep telefonunun yirmide birini
karşılayacak kadar borç alacaktır. Ve alır!

 

Bu taşra Jet Fadıl’ının kurduğu
sistem işlemeye başlar. Yirmi kişiden aldığı borçla kaybettiği telefonun
aynından yepyeni bir cep telefonu alır. Herifçioğlu adeta kâr-zarar ortaklığı
esasına dayalı bir kooperatif kurmuştur. Üstelik tek kuruş sermaye koymadan!

 

Borç alınır alınmasına ama bir
de bu borcun geri ödenmesi gibi küçük ve önemsiz (!) bir detay bulunmaktadır.
Gel gör ki bizim Taşralı Fadıl’ın borçlarını ödeyecek parası yoktur. İşte tam
da burada utanmazlık yeteneği ikinci defa devreye girer. Henüz borç istenmemiş
pırıl pırıl beş yeni arkadaş bulur. Bunlardan yine cep telefonunun yirmide
birine tekabül edecek miktarda borç ister. Bu yepyeni pırıl pırıl beş kişiden
aldığı borçla, daha önce borç aldığı beş kişinin borcunu kapatır ve bu
arkadaşlarının gözünde kredi puanını yükseltir. Böyle böyle derken borç isteme
networküne yeni yeni kişiler dâhil eder. Kurduğu sistem öyle bir hale gelir ki
sisteme dâhil ettiği her yeni kişiden borç almakta ve bu borçlarla eski
borçlarını ödemektedir. E, bu networkü o kadar genişletir ki, E’nin networküne
girmeniz için paranız olması bile gerekmemektedir. Yürüyen ve hatta yürümeyip
sadece nefes alan bir canlı olmanız E’nin sizden borç istemesi için yeterlidir.

 

Zaman gelir E’nin networkü doğal
sınırlarına ulaşır ve artık kendi kendisini idare eden bir sisteme dönüşür. E,
sistemine önceden dâhil olan yani ilk borç aldığı kişilere olan borçlarını
ödeyebilmek için sonradan borç istediği kişilere borçlanmış ve bu sonradan
borçlandığı kişilere olan borçlarını da daha önce borçlanıp da borcunu ödediği
kişilerden yeniden borç isteyerek sistemi çevirmeye başlamıştır. E’nin arkadaş
çevresi, birbirinden asla haberdar olmayan insanlardan oluşan ve borcun borçla
çevrildiği masonik bir tarikata dönmüştür adeta!

Bir cep telefonundan yola
çıkarak kurulan bu sistem, aradan bir-iki yıl geçtikten sonra arkadaş
çevresinin iş hayatına atılıp da ellerinin az da olsa para görmeye başlamasıyla
birlikte hedef büyütür. E bu yıllarda üniversiteye henüz yeni başlamış sefil
bir öğrencidir ama Türkiye’nin önde gelen iş adamlarının ve şirketlerinin bile
sahip olmadığı bir networke ve kredibiliteye sahiptir. Madem bunlara sahiptir o
zaman bu sefil üniversitelinin bir araba almaması için hiçbir sebep
bulunmamaktadır. Hemen networkünü devreye sokar. Bir araba alacak parası yoktur
ama etrafında bir araba parasının ellide birini verebilecek güçte elli tane
arkadaşı vardır!

 

E’nin kurduğu bu saadet zinciri
makine gibi işlemeye devam eder. E bu sistemle henüz bir üniversite
öğrencisiyken arabasını alır, internet cafe kurar, sigorta şirketi kurar.
Sigorta şirketini birlikte kurduğu ortakları sayesinde elinde siyasi gücü
bulunan kişilere yakın hale gelir. Bu siyasi bağlantılar E’yi ve ortaklarını
büyük bir telekomünikasyon şirketinin bölge bayisi olmaya kadar götürür. Bir
zamanlar kıytırık bir cep telefonu alabilmek için saadet zinciri kurmak zorunda
kalan E, Range Rover jeeplerle gezen kalantor bir iş adamı haline gelir. Ama
saadet zincirinden asla vazgeçmez çünkü işlerinin asıl bereketi tamamen
oradadır.

 

Aslında hakkını teslim etmek
lazım; E’nin borç alıp da ödemediği vaki değildir. Zaten E’nin olayı borç alıp
ödememek değil, borcu borçla çevirmektir. Kesin olarak emin değilim ama öyle
zannediyorum ki bu E yirmişer kişilik iki veya daha fazla grup oluşturmuştu.
Birinci yirmi kişilik gruba A takımı, ikinci yirmi kişilik gruba da B takımı
dersek A takımından borç alıp işlerini hallediyor. Sonra B takımından borç alıp
A takımının borcunu ödüyor, sonra C takımından borç alıp B takımının borcunu
ödüyor ve sonra başa dönüp tekrar A takımından borç alarak C takımının borcunu
ödüyor ve doğurgan döngüyü böylece devam ettiriyordu. Belki de işin içinde
bizim asla bilmediğimiz D takımı, E, takımı diye Z’ye kadar devam eden yirmi
kişilik takımlar vardı. Bunu asla bilemeyeceğiz!

 

Bu meselenin beni ilgilendiren
kısmı E’nin bu A takımında veya belki de B takımında yer alıyor olmamdı.
Kendimi bildim bileli E’yi finanse ediyordum ve aradan bir hayli zaman
geçtikten sonra hiç ummadığım bir anda bana borcunu ödüyordu. Ben E’ye borç
vermekten bıkmıştım ama o benden borç istemekten bir türlü bıkmamıştı!
Utanmazlık yeteneği E’yi borç isteme konusunda bıkkınlıktan da alıkoyuyordu. E
benden her borç istediğinde “İnşallah bu defa geri ödemez de kurtulurum”
diyerek borç veriyordum ama o aksi gibi her defasında borcunu ödüyor ve bir
sonraki seferde miktarı artırmış olarak tekrar borç istiyordu.

 

Konunun çok uzadığının
farkındayım. Fazla uzatmadan sadede gelelim. Türk siyasetine baktığım zaman
görüyorum ki utanmazlık sadece bizim E’ye ait bir yetenek değil. Türk
siyasetinde de gerek iktidar da olsun gerek muhalefette olsun mebzul miktarda
utanmaz var çok şükür (!) Millet işsizlikten sürünürken “iş çok insanlar iş
beğenmedikleri için çalışmıyorlar” diyeni mi ararsın, “ekonomi çok iyi, bunu
görmüyorlarsa gözlerine dizlerine dursun” diyeni mi ararsın, ülkenin gerçek
sorunları farklıyken “çakma” sorunlarla milleti uyutmaya çalışanı mı ararsın.

 

Siyasetin utanmazlarına bakınca,
bizim E’ye olan sevgim ve saygım artıyor ve can-ı gönülden şunu söylüyorum; bu
utanmazlar bizim E’ye kurban olsunlar!

Arap Anadolu’dan Anadolu Federasyonu’na…

Bu sütunları takip edenler adeta işgal altında bir görünüm
veren Fatih’te yeni
bir
binanın önünde oldukça dikkat çekici ve madeni harflerle yazılmış “ARAP
ANADOLU” yazısının resmini hatırlayacaklardır. Her tarafta vurdumduymazlık ve
milli hassasiyet kaybı öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, bu zafiyet Anadolu’ya
sahip çıkmak isteyecek olanları tahrik etmektedir. Kurtarılmış bölgelerin
ortaya çıkması beklenebilir. Buna müsamaha gösterenler ileride çok zor duruma
düşeceklerdir. Yabancılara vatandaşlık verilmesi de yanlış olmaktadır. Türkiye
ne göçmen ve mülteci nüfustan medet umacak bir Belçika gibidir; ne de yolgeçen
hanıdır. Batı ülkeleri ve bazılarımız adeta demografik yapının bozulması için
ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yabancıların Türk toplumuyla bütünleşmesi
hedef alınmaktadır. Araştırmalar ise bunun tersini söylemektedir. %86 ve hatta
%90 yabancıların ülkelerine dönmelerini istemektedir ve rahatsızdır. Bu eğilim
zamanla daha da güçlenmektedir.

            Şimdi de
yine Fatih’te Halıcılar caddesinde yeni bir binanın önündeki tabelada “ANADOLU
FEDERASYONU” yazısı dikkati çekmektedir. Bu yazının altında da pek tanınmayan
bazı dernek isimleri vardır. Aslında Türkiye’yi federal yapıya geçirerek milli
devlet olmaktan uzaklaştırıcı sözde demokratikleştirme sürecini bazıları çoktan
başlatmışlardır. Anlaşılmaz bir hoşgörü hastalığı ve virüsü yayılmaktadır.

            Hakaret hak
değildir. Bir milletvekilimizin bilmeden bir şehit yakınına yaptığı çirkin ve
kabul edilemez hakareti ülkenin en önemli sorunu haline taşıyanlar, neredeyse
Sultanahmet’te yeni idam sehpaları kurmaya özenenler Türk milletine ve devlete birçok
hakaret yapılırken sesleri bile çıkmamıştır. “Türkiye sadece Türklerin
değildir; başka milletler de vardır”, “Türk olmadığımızı partimiz sayesinde
öğrendik” ve “Anayasadan milli kimlik çıkarılmadan Türkiye demokratikleşemez”
gibi vicdanları yaralayıcı, kendi kendini inkâr edici birçok hakaret ve
saçmalamaları yapanlar hiç dikkat çekmemiş; gerekenler de yapılmamıştır. Bunlar
çok önemli birer sorun değil miydi? Bu yanlışlar ve çelişkili davranışlar Türkiye’de
istikrar ve huzurun baş düşmanıdır.

Doğaya Sahip Çıkalım “O Geçmişin Mirası Ve Gelecek Kuşakların Emanetidir”

Otlar,
ağaç, börtü, böcek yanıyor

Denizde
su gökte bulut kanıyor

İnsan
dünya niçin bitmez sanıyor

Hatırlamaz
barış diyen Oğuz[1]’u

 

Sabah
seher gece kutup yıldızı

İnsan
ömrü her gün düşer yaldızı

Günü
gelir kalmaz tadı hem tuzu

Hatırlamaz
bahşedilen sonsuzu

 

 

Adaletli,
ilmi, ahlâk liyakat

Düstur
idi evvel emir hakikat

Ana-ata,
baba-evlat hakikat

Hatırlamaz
garip mahzun suçsuzu

 

Özden
sende özü sözü olgun ol

Her
dem taze nefes ile birlik dol

İşlerinde
tutmaz isen doğru yol

Hatırlamaz
güzün insan nevruzu

Saygı
ve dostlukla

[1] Zükarneyn 

Diğer Partileri Kapatalım, AKP İktidar, MHP Muhalefet Olsun

Bu hafta ciddi ciddi
“Gazeteci” Mehmet Barlas ve MHP lideri Devlet Bahçeli’yi
konuşuyoruz. Nasıl konuşmayalım ki, biri basının en kıdemlilerinden ve diğeri
en eski Genel Başkan olan bu iki zat şaşırtıcı ve tuhaf açıklamalar yaptılar.

Mehmet Barlas profesyonel gazeteciliğe Cumhuriyet Gazetesinde başlamış eski bir
devrimci. Daha sonra kim iktidarda ise o tarafa yanaşmış, kendi tabiriyle “kalbi
solda ama cüzdanı sağda olan”
biri. Kenan Evren’den Turgut Özal’a, S.
Demirel’den Tayyip Erdoğan’a kadar bütün Cumhurbaşkanı ve Başbakanlarla çok
özel ilişkiler kurmayı becerebilen her devrin adamı.

Halen 79 yaşında ve havuz
medyasının gazetesi Sabah’ın başyazarı. Bilindiği gibi, Sabah Gazetesinin
sahibi Eski Bakan Damat Berat’ın ağabeyi Serhat Albayrak.

Mehmet Barlas’ın eşi Canan
Hanım’ın kardeşi Can Paker, Soros’un “Açık Toplum Vakfı” Türkiye ayağının ve
TESEV’in eski Başkanı.

Devlet Bahçeli halen 73 yaşında. Ömrünün son 24 senesinde MHP Genel Başkanı.
Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu 57. Hükümette (ANASOL-M) Başbakan Yardımcılığı
yaptı. Önceden keskin bir AKP muhalifi iken son yıllarda AKP’ye eklemlenmiş
durumda.

Bahçeli, AKP’ye sağladığı
destek ile R. Tayyip Erdoğan’ı otoriter tek adamlığa götüren sistem
değişikliğinin mimarı oldu. Partisinin programında parlamenter sistem savunulurken,
“fiili durumu hukuki hale getirelim” sözü ile tarihe geçti. “Türk
tipi başkanlık”
denilen ucube sistemi getiren iki aktörden biri oldu.

“Türk Milliyetçiliğinin
siyasi partisi MHP”
, Bahçeli’nin liderliğinde “Türk
milliyetçiliğini de ayaklarımız altına aldık diyen”
AKP ve lideri
Erdoğan’ın en sadık müttefiki oldu.

Bahçeli defalarca kritik
dönemlerde aldığı
sürpriz kararlarla Türkiye siyasi dengelerini değiştirdi.
Bunlar O’nu dikkate alınması gereken bir siyasi aktör yaptı.

Barlas’ın köşe yazısı ve
Bahçeli’nin açıklamaları muhtemeldir ki aynı plan kapsamında kamuoyunu
hazırlamak maksatlı hamlelerdir.

********************************

CHP ve İYİ Parti’yi
Kapatma Hayali

Mehmet Barlas’ın “Bir
bakarsınız, Kılıçdaroğlu’nun yönettiği CHP kapatılmış ve seçime girmesi
yasaklanmış olabilir”
ifadesi çok tuhaf ve şaşırtıcı. O kadar ki, bu
kadar tecrübeli bir yazarın kendi iradesiyle yazılmış olamaz.

Ortada CHP’nin
kapatılmasına dair herhangi bir hukuki süreç yok. Ama Barlas’ın
iddiasına göre, “CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun meşruiyeti kalmamış.” Peki,
bu iddianın gerekçesi ne? CHP lideri “sürekli yalan söyleyen, kendi
ülkesini yabancı ülkelere jurnalleyen, ülkenin geleceği hakkında olumlu hiçbir
görüşü olmayan bir siyasetçi” imiş.

Barlas, sadece CHP’yi
değil, İYİ Parti’yi de tehdit etmekten çekinmemiş: “Bu gerçeklerin
ışığında gerek CHP’nin gerek İYİ Parti’nin dikkatli davranmaları gerekiyor”

deyivermiş.

Bu zihniyete göre, MHP
gibi, iktidarı kayıtsız ve şartsız desteklemezseniz sorumsuz
politikacı
sayılırsınız. Ve partinizin kapatılma gerekçesi
ortaya çıkıverir:

“85 milyon insanın
kaderini 2-3 sorumsuz politika heveslisinin gayrimeşru çabalarına
kurban edemeyiz.”

Bu bakış açısı iktidar
kanadının görüşünü yansıtıyorsa
(ki bu çok muhtemeldir) dehşete kapılmamak
mümkün değildir.

Muhalefet partilerini
kapatarak girilecek bir sözde seçimle iktidarlarını devam ettirme
ihtimalini ciddi ciddi düşünüyor olabilirler mi? Yani Türkiye’de Nikaragua
modelini
uygulamaya kalkabilirler mi?

Bu saçma gibi duran
ihtimaller Devlet Bahçeli’nin açıklamasından sonra güçlendi.

********************************

AKP İktidar,
Küçük Ortağı Muhalefet

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli,
“Milliyetçi Hareket Partisi Cumhur İttifakı’nın bir ortağı olsa da
işlevi ve üstlendiği demokratik sorumluluğu muhalefettir, bunun yanı sıra
TBMM’de denge ve denetleme göreviyle mesuldür”
dedi.

Çok şaşırdık elbette. AKP’nin
bütün günahlarını kayıtsız şartsız destekleyen, iktidarın küçük ortağı MHP
meğer muhalefet görevi yapıyormuş.

Şimdi Mehmet Barlas’ın
yazdıklarıyla birlikte yorumladığımda, Cumhur İttifakının bileşenleri olan AKP
ve MHP’nin planını sezer gibi oluyorum.

Ellerinden gelse hemen uygulamak
istediklerini düşündüğüm plana göre, CHP ve İYİ Parti birer bahane ile
kapatılacak veya seçime katılmaları engellenecek.

Ama diktatörler bile
dünyaya karşı ülkesinin rejiminin demokrasi olduğu ve hukuk devleti
ilkesine bağlı olduğuna inandırmak isterler. Göstermelik seçimler yaparak, milli
iradenin kendilerini istediği
iddiasında bulunurlar.

Mesela Nikaragua’da
Başkan Ortega
önce rakiplerini tutuklattı. Sonra seçim yaptı. Yüzde 20
katılım oldu ama seçimi katılanların yüzde 75’inin oyu ile kazandı. “Teröristler
ve şeytanlara karşı milli iradenin demokrasi zaferini
kutladı.”

Ancak muhalefetsiz bir
demokrasiye
nasıl inandıracaklar? Bahçeli’nin dediği gibi, “İktidar
her rejimde, her sistemde bulunmak durumundadır, muhalefet ise yalnızca
demokrasilerde mevcuttur.”

İşte Bahçeli’nin partisini
“TBMM’de denge ve denetleme göreviyle mesul muhalefet partisi” olarak
konumlandırmaya çalışması muhtemelen bu sebepledir.

Yani MHP sayesinde,
CHP ve İYİ Parti’nin kapatılmasından sonra, ülke muhalefetsiz kalmayacak.

AKP yine ve daima iktidar,
MHP ise “sorumluluk bilinciyle hareket eden” bir muhalefet olacak. Böylece görünüşte
iki partili ama aslında tek partili bir model
hayata geçirilecek.

****

Böyle bir plan veya
düşünceyi Türkiye açısından “deli saçması” gibi görenler de olacaktır,
ciddiye alanlar da.

Ama en azından çaresizlik
içinde her türlü çılgınlığı yapmaya temayülü olan bir iktidarın
bu konuları
ciddi ciddi düşündüğü anlaşılıyor.

Kanaatimce, Türkiye
bunları aşabilecek bir demokrasi tecrübesi ve olgunluğuna sahiptir.
Böyle çılgınlıklara halkımızın izin vermesi mümkün değildir. Cumhur ittifakı
en zayıf dönemini yaşamakta, halk desteğini süratle kaybetmektedir.

Eğer bu planın sızdırılmasının
maksadı halkı korkutmak ise bu da tutmaz. Çünkü muhalif olanlar iktidarın
yarattığı korku ikliminden çıkmış durumdadır.

Ayrıca “dış destek” olmadan
bu tür çılgınlıklar hayata geçirilemez. Türkiye bölgede bütün dengeleri
etkileyebilecek büyüklükte ve önemde bir ülkedir. “Dış güçler” sağlık durumları
ve yaşları itibarıyla Cumhur ittifakı liderlerine böyle uzun vadeli yatırım
yapmazlar.

Hz. Ali’den Devlet Adamlarına Ö ğ ü t l e r (2)

     “Kalkınmış ülkeler
yük taşımaya mütehammil (dayanıklı)dır, yüklediğin kadarını götürebilir.
Memleketin harap olması ise halkının sefalete düşmesindendir. Ahaliyi sefil
eden sebep de ancak, valilerin; servet toplamaya düşkünlükleri, mevkilerinde
uzun müddet kalamıyacaklarını, zannetmeleri, bir de geçmiş ibretlerden yeteri
kadar ibret alamamalarıdır…

     “Şayet
memurlarının hatâsını görür de, aldırmazsan; kendin utanacak ve ayıplanacak bir
duruma düşersin…

     “Hele alt
kesimdeki, her türlü çareden mahrum fakirler ve çaresizler ile felaketzedeler,
kötürümler hakkında Allah’dan korkmalı, hem de çok korkmalısın…

     “Ben Peygamber
(s.a.s.)’den birkaç yerde işittim şöyle buyurmuştu:’İçindeki zayıfın hakkı
serbestçe, kuvvetlisinden alınamıyan bir millet; hiçbir zaman kuvvetlenemez.’
Bir de bunların münasebet almayan (münasebetsiz) sözlerini, yahut da dertlerini
anlatabilmedeki acizliklerini hoş gör, kendilerine karşı hırçınlık etme,
büyüklük gösterme…

     “Bir de her günün
işini o gün gör, çünkü diğer günlerin kendine mahsus işi vardır…

     “Şayet namazında
halka imam olmuşsan; sakın ne bıktıracak kadar uzun, ne de bir hayra
yaramıyacak gibi kıldırma. Çünkü halkın içinde öyleleri vardır ki hastalık
sahibidirler. Öyleleri de vardır ki iş sahibidir. Peygamber (s.a.s.) beni
Yemen’e gönderirken: ‘Onlara namazı nasıl kıldırayım?’ demiştim. ‘En
zayıflarının namazı gibi kıldır.’ ve ayrıca ‘Müminlere karşı çok merhametli
ol.’ buyurmuşlardı…

     “Her hal ü kârda
halktan uzak kalmak hoş bir şey değildir. Özellikle eğer senin görevin halkın
ihtiyaçlarını ve dileklerini göz önüne almak ise, halk tarafından sana arz edilecek
ve çoğu ya bir zalimden şikayet, ya bir muamelede adâlet taleb gibi dileklerin;
seni asla ürkütmemesi lâzımdır…

     “Sonra valinin
etrafında seçkin kimseleri ile kendisine pek yakın olanları vardır ki bazen
bunların iltimasları (kayırıcılıkları), haksızlıkları ve muamelelerinde
insafsızlıkları görülebilir. Sen, bunların zararını bu gibi hallerin
sebeplerini ortadan kaldırmak suretiyle gidermelisin. Etrafındakilerden, ileri
gelenlerinden ve akrabandan hiç birine kat’iyyen toprak (devlet elindeki bütün
imkânlardan yararlanma hakkı) verme ve bunlardan hiçbiri senden cesaret alıp
da, müşterek su yahut müşterek diğer bir iş tutarak, etrafındakilere zarar
verecek ve zahmeti başkalarına yükletecek sûrette zahîre biriktirmeye katiyyen
tama’ (açgözlülük) edemesinler. Çünkü, bunun kârı senin değildir.  Fakat onların ârı (utancı) ise dünyada ve
ahirette sana döner. Sonra, senin yakının olsun veya olmasın herkesi, hakkı
kabul etmeye zorla. Eğer has adamların ve yakınlarından biri yasaları çiğnemiş
ise, senin için ne kadar güç olursa olsun, cezasını eksiksiz icra et. Bu
hususta sabır, sebat ve dikkat göster ve davranışın sonunu gözet. Çünkü bunun
sonu hayırdır…

     “Düşmanın
tarafından sana teklif olunan sulh (barış), rıza-yı ilâhiye’ye (Allah’ın
rızasına) muvafık (uygun) ise katiyyen reddetme. Zira barışta askerine
istirahat, sana endişeden rahat, ülken için de selâmet vardır. Lâkin barıştan
sonra, düşmanından sakın ve hem de çok sakın. Öyle ya belki düşmanın, seni
gafil avlamak için sana yaklaşmak istemiştir. O sebepten ihtiyata sarıl, bu
hususta asla hüsn-ü zanna (iyi niyete) kapılma…

     “Şayet düşmanla
aranızda bir sözleşme akd etti isen, yahut ona karşı bir taahhüdün varsa,
yapılan sözleşmeye riayette bulun, ahdini yerine getir. Verdiğin sözü muhafaza için,
icap ederse hayatını bile feda et. Çünkü arzularının birbirinden farklı,
düşüncelerinin ayrı olmasına rağmen insanların ilahî farizalar arasında,
ahidlere vefa (tam yerine getirilmesi) kadar üzerinde birleştikleri bir şey
yoktur. Hatta müşrikler de hıyanetin vahim neticelerini gördükleri için
müslümanlara karşı ahde vefayı iltizam ediyorlar. Binaenaleyh sakın verdiğin
sözden dönme; sakın ahdine hıyanet etme. Sakın düşmanını aldatma…

     “Sonra, kandan ve
onu haksız yere dökmekten son derecede sakın. Çünkü haksız yere kan dökmek gibi
felaket getiren; bunun kadar mesuliyeti büyük, bunun kadar nimetin zevalini;
devletin mahv olmasını hak eden bir şey yoktur. Allah Teâlâ, kıyamet günü
kulları arasında hükmünü verirken ilk olarak döktükleri kanlardan başlayacaktır.
Sakın haram bir kanı dökerek saltanatını kuvvetlendirmek sevdasına kapılma.
Zira bu hareket onu zaafa düşürecek, daha doğrusu zevâle erdirerek başka ellere
geçirecek sebeplerdendir…

     “Bir de sakın
kendini beğenme. Sakın, nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme. Sakın yüzüne
karşı övülmeyi isteme. Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsini mahv etmek
için şeytanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sonra sakın halkına
yaptığın iyilikleri, onların başlarına kakma. Yahut yaptığın işleri mübalağalı
gösterme. Yahut kendilerine verdiğin sözden dönme. Çünkü başa kakma, iyiliği
bitirir. Mübalâğa hakikati söndürür. Sözden dönme ise Allah Teâlâ’nın da,
halkın da nefretini celb eder…

     “Hiddetine,
gadabına (öfkene), eline ve diline hâkim ol. Bunların hepsinden korunabilmek
için de badirelerden (tehlikeli durumlardan) geri durup şiddetini tehir et ki,
öfken geçsin de, iradene sahip olabilesin…” (Seha Neşriyat)

Atatürk Bu Savaşı Da Kazanacak

0

 Türk milleti, tarihi boyunca
büyük komutanlar, hükümdarlar, liderler ve kahramanlar yetiştirmiş büyük bir
millettir. Bu kahramanlar zincirinin son halkası, Mustafa Kemal Atatürk’tür.  Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluk ve öğrencilik hayatı hariç, bütün ömrü
askerlik hayatı savaş meydanlarında geçmiş ve bu savaşların hepsinden zaferle
çıkmıştır.

                Mustafa Kemal, bir
tümen komutanı olarak katıldığı Çanakkale Savaşlarında Anafartalar ve
Conkbayırı’nda dönemin en güçlü devletleri İngiltere, Fransa ve İtalya’nın
ordularına, donanmalarına ve en modern silahlarına karşı kazandığı zaferle
“Anafartalar Kahramanı” olmuştur. I. Dünya Savaşı’nın son aşamasında 26 Ekim
1918 tarihinde, Türk Kuvvetleri ile Arap-İngiliz Müttefik Kuvvetleri arasında
gerçekleşen
Katma Muharebesi’ni Yıldırım Orduları Komutanı olarak kazanmış,
Arap-İngiliz Müttefik Kuvvetlerini Kilis’in güneyinde durdurmuş, Toros
geçitlerine ulaşarak buradan Anadolu içlerine sızmalarını önlemiştir.

                Düşmanlarının
çeşitli saldırıları karşısında bunalan ve bitişine kesin gözüyle bakılan, Türk
milletinin başına geçip onu Kurtuluş’a götüren de Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Vatanının üçte ikisi işgal edilmiş, orduları dağıtılmış, bazı yöneticileri ve
aydınları ihanet içinde olan
yoksul
ve yorgun Türk milletini “Ya istiklâl, ya ölüm!” diyerek özgürlük ve
bağımsızlık hedefine kilitlemiştir. 1919 – 1923 yılları içinde devam eden
Kurtuluş Savaşı içinde gerçekleşen Sakarya Savaşı (22 Ağustos-13 Eylül 1921)’nı
ve Büyük Taarruz (26 Ağustos-18 Eylül 1922)’u bizzat Başkomutan olarak yönetmiş
ve düşmanın 9 Eylül 1922’de İzmir’de denize dökülmesini sağlamış ve bu zaferler
sonucunda “Mareşal” rütbesini ve “Gazi” ünvanını kazanmıştır.

                Atatürk, Türk
milleti ile yürüttüğü
Kurtuluş
Savaşı sırasında, sadece İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanistan güçlerine
karşı savaşmamıştır. Bir taraftan düşmanla savaşırken, bir taraftan da Padişah
ve onun etkisinde kalan bürokratlar, din adamları, mandacı gazeteci ve
yazarlar, düşmanla işbirliği yapan, devlete isyan eden vatan hainleri, otorite
boşluğunda oluşup düzenli orduya katılmak istemeyen çeteler ve gayrı nizami
kuvvetlerle de savaşmıştır. Savaş sırasında zaman zaman kendi kurduğu
Meclis’teki milletvekillerinin bir kısmının, hatta Kurtuluş yoluna beraber
çıktığı bazı silah arkadaşlarının bile muhalefetleriyle de mücadele etmek zorunda
kalmıştır. Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te toplantıya katılan 158 milletvekilinin oybirliğiyle
kabul edilmiştir. Hâlbuki o tarihte mecliste 334 milletvekili vardı, fakat 176
milletvekili bu toplantıya katıldı. Görüldüğü dibi Atatürk hiçbir hedefine
savaşmadan kolayca ulaşmamıştır.

                Atatürk’ün
zorluklarla savaşı, Cumhuriyet’ten sonra da devam etmiştir. Osmanlı devletine
son verilip Cumhuriyet rejiminin kurulmasından rahatsız ve karşı olanlar, Cumhuriyet’in
ilanı ile cahil halkın üzerindeki nüfuzları azalan mütegallibeler ve ağalar,
tekke ve zaviyeleri kapanan şeyhler ve dervişler, Atatürk’ün Kur’an-ı Kerim’i
tercüme ve tefsir ettirmesinden sonra halkı dinle kandıramayan inanç bezirgânları,
İstiklal Harbi’ne ve Mustafa Kemal’e karşı çıktığı, düşmanla işbirliği yaptığı
için İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp cezalandırılanlar, dış güçlerin teşviki
ile devlete karşı isyan edenler, sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda yapılan
inkılaplarla modern hayat tarzı kurulmasına karşı çıkan karşı devrimcilerle de
savaşmıştır. Atatürk, bu savaşları da meşru yollarla, akıl ve bilimin
aydınlığında ve diplomatik bir zekâyla kazanmayı başarmıştır.

                Atatürk ve
Cumhuriyet’e karşı olanlarla savaş, onun fani varlığının aramızdan
ayrılmasından sonra da devam etmiştir. Ama 29 Ekim 1923 tarihinde kurduğu
“üniter yapıdaki milli devlet” yapısı ve devrimleri ile millete sunduğu “medeni
hayat”; okuryazar ve eğitimli nüfusun artması, kadınımızın toplumdaki
statüsünün yükseltilmesi ve etkinliğinin artması, milli kültür ve sanatımızın
ortaya çıkarılması, milli ekonomi ve sanayiyi kurma yolunda önemli adımlar
atılması, Türk milletinin büyük bölümünce benimsenmiştir. Dünyayı tanıdıktan
sonra anladık ki, Türkiye’yi, bütün İslam ülkelerinden, birçok Asya ve Afrika
ülkesinden, Doğu Avrupa, Balkan ve Kafkas ülkelerinden daha medeni ve modern
bir ülke haline getiren, Atatürk’ün ilkeleri ve inkılaplarıdır. Atatürk, ilke
ve inkılâplarını, hayata geçirirken de, eski alışkanlıklarını terketmek
istemeyenlerin direnciyle karşılaşmış, ama yılmadan mücadele etmiş ve sonunda
kazanmıştır.  İmparatorluğun kozmopolit
insan coğrafyasında yüzyıllarca itilip kakılan Türk insanı, Atatürk sayesinde
Türklük bilincini ve onurunu kazanmış, padişahın tebaası olmaktan çıkıp,
bağımsız bir ülkenin özgür ve eşit bir yurttaşı haline gelmiştir.  

                Büyük Atatürk!
Sen, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!” demek suretiyle Türklere milli bir ruh, kimlik
ve onur kazandıran en büyük TÜRK’sün. Aramızdan ayrılışının 83., Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 98. yılında görüyor ve inanıyoruz ki, bugün de
sana, inkılâplarına ve Cumhuriyet’e karşı olanların verdikleri savaşı, yine sen
kazanacaksın. Cumhuriyet’in ilanından bu yana bu savaşı sürdürenlerin hevesleri
bu sefer de kursaklarında kalacaktır. Çünkü milletimiz, yıllar geçtikçe senin
ilke ve inkılâplarının önemini, düşüncelerinin anlamını daha iyi anlıyor ve
kavrıyor. Her gün sana olan sevgi ve saygı da eksilmiyor, geometrik olarak
artıyor. 

                Sen bizi aklın ve
bilimin rehberliğinde  “çağdaş uygarlığın
en üst seviyesine çıkma” hedefine yönelttin. Gözün arkanda kalmasın, bu savaşı
senin açtığın aydınlık yolda ilerleyen ve büyük mücadelenden güç ve ilham alan
evlatların, senin adına kazanacaktır. Çünkü biz ilhamımızı, Amasya Tamimi’ndeki
“Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”
talimatından alıyoruz. Bizlere emanet bıraktığın yüce eserin Türkiye
Cumhuriyeti’ni, senin ilke ve inkılâplarının aydınlığında ve gösterdiğin hedef
doğrultusunda sonsuza kadar yaşatmak en büyük ülkümüzdür. Nur içinde yat aziz
Atam.