15.3 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 359

Hz. Ali’den Devlet Adamlarına Öğ ü t l e r (1)

      Halife Hz.
Ali’nin Mısır’a vali olarak atadığı Malik bin El-Haris El Eşter’e göndermiş
olduğu  emirnamede geçen; devlet yönetimi
ile ilgili önemli kavram ve esaslardan bazıları:

     “Halk için
kalbinde sevgi ve merhamet duyguları ile lûtuf meyilleri besle.
Sakın…(onların) başına kendilerini yutmayı ganimet bilen yırtıcı bir canavar
kesilme! Çünkü bunlar…ya dinde bir kardeşin, ya yaratılışta bir eşin…

     “Kendin hakkında,
sana yakınlığı olanlar hakkında, tebaan (idaren altındaki halk) arasında
kendilerine meyil beslediklerin hakkında; Allah’a ve Allah’ın kullarına karşı
adâletten kat’iyyen (asla) ayrılma. Şayet böyle yapmazsan zulmetmiş olursun.
Halbuki Allah’ın kullarına zulmedene karşı bu mazlumların davacısı bizzat Hz.
Allah’ın kendisidir…

     “İnsanlar
hakkındaki bütün kin düğümlerini çöz; seni intikama doğru sürükleyecek iplerin
hepsini kes. Sence açıklık kazanmayan şeylerin tümü hakkında anlamamış görün,
şunu bunu gammazlıyanın (ispiyoncunun) sözüne sakın çarçabuk inanma. Çünkü
gammaz ne kadar saf görünürse görünsün yine hilekâr (hileci)dir. Sakın, ne seni
yokluk ihtimaliyle korkutarak ikram etmekten geri çevirecek cimriyi, ne zor ve
ağır işlere karşı azmini gevşetecek korkağı, ne de zulme saparak sana ihtirası
(aşırı isteği) iyi gösterecek hırslıyı danışma meclisine sokma. Çünkü cimrilik,
korkaklık ve hırs öylesine ayrı ayrı tabiatler (huylar)dır ki ancak, Allahu
zü’l-celal (Yüce Allah) hakkında beslenen sû-i zan (kötü san, kuşku) bunların
hepsini bir araya getirir. Sana müşavir (danışman) olacakların en kötüsü;
senden evvel, şerli kimselerle işbirliği yapmış ve onların suçlarına ortak
olmuş kimselerdir. Böyleleri kat’iyyen (asla) senin mahremin (sırdaşın)
olmamalı. Çünkü bunlar cânilerin yardımcıları ve zâlimlerin dostlarıdır…

     “Bir de sâdık ve
kanaatkâr adamları kendine sırdaş edin. Eğer bunlar seni alkışlamazlar ve
yapmadığın bir takım işleri sana isnad ile (dayandırarak) keyfini getirmezler
ise, bunu da anlayışla karşıla. Zira alkışa ve yersiz övgüye müsamaha etmek
(hoşgörülü davranmak); insanı büyüklenmeye sevk eder ve kibre (benlik ve
büyüklenmeye) yaklaştırır. Sakın insanların iyisi ile kötüsü, senin yanında bir
olmasın. Zira onları böylece eşit görmek; bir tarafta iyileri iyilikten
soğuturken, kötülerin de fenalığa olan meylinde onlara cesaret verir…

     “Memleketin
yararına olan tedbirleri tespit etmek ve senden evvel insanlara huzur, güven,
doğruluk ve iyilik sağlayabilmiş şeyleri devam ettirmek hususunda; âlimler ve
ârifler ile sürekli olarak görüş ve danış…

      “Valiler için,
ülkede adaletin ayakta durmasından, bir de halkın kendine karşı sevgi
göstermesinden daha büyük bir saadet ve huzur vesilesi yoktur…

     “Altından
kalkamadığın hâdiseleri (olayları), kestirip atamadığın işleri Allah’a ve
Resulüne gönder. Zira Cenab-ı Hak doğru yola gitmesini dilediği bir topluma:
‘Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve içinizden olan ulü’l-emre
(emir ve kumanda sahiplerine) itaat edin. Şayet bir şeyde anlaşamazsanız onu
Allah’a ve Peygamber’e gönderin’ buyuruyor. Allah’a gönderin demek, kitabındaki
muhkemâta (anlamı kesin ve açık olan âyetlere) sarılmak demektir. Resule
göndermek demek, onun toplayıp, birleştiren ve tefrikaya (ayrılığa) meydan
vermeyen sünnetine (yoluna) uymak demektir…

     “Halk arasında,
hüküm vermek için öyle bir kimse seç ki, sence onların en değerlisi bulunsun…

     “Tayin edeceğin
diğer memurlar konusunda da dikkatli ol, çünkü en çok menfaat düşkünü kimseler
şahsî çıkarları için bu görevlere haristirler. Sakın şahsî yakınlık veya tesir
altında kalarak hiçbir kimseye vazife tevdî etme. Çünkü bencillik ve
tarafgirlik zulüm ve hıyanete götüren iki sebeptir…

     “Halkın hepsi
vergi gelirlerine dolayısı ile vergi ödeyenlerin mevcudiyetine muhtaçtır. Bu
bakımdan memleketin imarına sarf edeceğin emek, vergi toplamaya harcayacağın
himmet ve gayretten fazla olmalı. Zira ödeme gücü ancak ülkenin kalkınması ile
elde edilebilir. Kalkınmasız vergi toplamak isteyen kimse ülkeyi harabeye
çevirir. Halkı helâk eder defteri de pek kısa zaman içinde dürülüp kapanır…”
(Seha neşriyat)               

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemde İki İlke

Millet İttifakını
oluşturan CHP, İYİ Parti, SP ve DP’nin yanında Deva ve Gelecek
Partilerinin de dahil olduğu 6 partili muhalefet bloğu iktidar hazırlığı
içindeler. 6 parti, düzenli olarak iktidar olduklarında uygulamayı taahhüt
ettikleri, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemin esasları ve ayrıntılarını
görüşüyorlar.

3 yıllık “Partili Cumhurbaşkanlığı
Sistemi”
uygulamasının ülkeyi her bakımdan kötüye götürdüğünde herkes
hemfikir. Ama eski parlamenter sistem uygulamalarında yaşanan sıkıntılar da
istenmiyor.

Eski sistemde en çok
yaşanan sorun koalisyon hükümetlerinin kurulmasındaki güçlük ve yıkılmasının
kolaylığı sebebiyle hükümetsiz ve istikrarsız dönemlerin yaşanmasıydı.

Bu konularda dünyada
parlamenter sistemi başarıyla uygulayan, koalisyonlar olsa bile istikrarlı olan
ülkelerin getirdiği çözümler var.

Hangi sistem olursa olsun güçlü
bir parlamento desteği varsa
zaten orada yönetim istikrarlıdır. Ancak bir
parti tek başına meclis çoğunluğunu elde edemiyorsa
istikrar sağlamak için
ilave düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.

Güçlendirilmiş
parlamenter sistemin esası
sağlam bir parlâmento
çoğunluğuna dayanmayan hükûmetlere güç ve istikrar kazandırmaya yönelik hukuk
kurallarını içinde barındırmasıdır.

Bu ülkelerde, anayasalara
konulan hükümlerle, hükümetin kurulması kolaylaştırılırken, düşürülmelerini
zorlaştırılmakta ve istikrar sağlanmaktadır.

Sadece istikrar
yeterli değildir. Yönetimin aynı zamanda etkin ve hızlı olması da
gereklidir. Parlamenter sistemlerde hükümetin etkinliği anayasalara
konulan “kanun çıkarılmasını kolaylaştırmaya yönelik araçlar” ve “hükûmetin
kararname çıkarmasını kolaylaştırıcı araçlar” ile artırılmaktadır.

********************************

Yapıcı
Güvensizlik Oyu

Parlamenter sistemi
isteyen 6 partinin görüşmelerinde, “Yapıcı Güvensizlik Oyu” denilen,
istikrar sağlayıcı temel bir yöntemin öne çıktığı görülüyor.

Saygın Anayasa Hukukçusu Prof.
Dr. Kemal Gözler
’in “
Rasyonelleştirilmiş
Parlamentarizm
” adlı makalesinde yer alan Almanya
örneği ile açıklayalım:

“1949 Alman Anayasasına
göre, Millet Meclisinin Başbakanı güvensizlik oyuyla düşürebilmesi için
üyelerinin çoğunluğunun ilk önce yeni bir Başbakan seçmesi gerekir. Yeni bir
Başbakan seçmedikçe,
Millet Meclisinde hangi ç
oğunluk toplanırsa
toplansın, Baş
bakanı düşüremez.”

“Görüldüğü
gibi bu sistemde, yıkmak iç
in önce
yapmak gerekmektedir.
Bu nedenle de bu türvensizlik oyuna
“yapıcı gü
vensizlik oyu” denmektedir. Yapıcı güvensizlik oyu
usu
lü, ülkede hükümet
krizinin olmasını, ü
lkenin hükümetsiz kalmasını önlemektedir. Zira bir başbakanın düşürülebilmesi için, öncelikle yeni
bir baş
bakan üzerinde anlaşmak
gerekmektedir.”

Böylece “Hükümet
gitsin”
fikrinde birleşen fakat “yerine şunlar hükümet olsun” diye
birleşemeyen çoğunlukları etkisiz bırakmakta ve mevcut hükümeti devirmeleri
mümkün olmamaktadır.

****

Millet İttifakı
iktidarında “Yapıcı Güvensizlik Oyu” benimsenirse, AKP Genel Başkanı ve
CB Tayyip Erdoğan’ın şu eleştirileri boşa çıkacak:

“Parlamenter
demokrasi artık bizim için mazi oldu. Hiçbir istikrarı olmayan
koalisyonlarla
iç içe dönemleri yaşadık biz. Türkiye çok partili
sistemden huzur bulamıyor
, netice de alamıyor.”
(Çok partili sistem istememesinin sürçü lisan olduğunu kabul etmek
istiyorum. Herhalde çok partili iktidar demek istemiştir.)

Kaldı ki mevcut “Partili
Cumhurbaşkanlığı Sistemi”
de ülkeyi “koalisyonlara” mahkûm etti.
Parlamenter Sistemden farklı olarak adına “ittifak” denilen “koalisyonlar”
seçimden önce kuruluyor. Cumhur İttifakını oluşturan AKP+ MHP+ Vatan P.+
BBP de bir koalisyondur. Dahası bu sistemde oyu yüzde 1 bile olmayan partiler
yanında, cemaatler, tarikatlar bile hükümet politikasında ve devlet içinde
kadrolaşmada etkili olabiliyor.

*********************************

Siyasetin
Finansmanı

“Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” isteyen 6 muhalefet partisinin mutabık
kaldığı ilkeler çok kapsamlı. Fakat bence en önemli başlıklardan biri “Siyasetin
finansmanın şeffaflaştırılması ve parti içi demokrasinin güçlendirilmesidir.”

Hazine yardımı alan partiler arasındaki uçurum
bir yana, hiç hazine yardımı almadan seçime giren partilerin aynı kulvarda
yarışması asla demokratik olamaz.

AKP her seçime, gerek aldığı devasa hazine
yardımı
ile gerekse uzun yıllar iktidarda olduğu için devlet gücünü ve
belediyelerin imkanlarını
kullanarak ve ayrıca devlete iş yapan iş
adamlarından aldığı “bağışlarla” adeta sınırsız maddi imkanlarla
girmektedir.

Buna karşılık hazine yardımı alamayan veya
az yardım alan partiler ciddi finans sıkıntısı çekerler.

Partilerde zengin olmayan veya birilerinden
maddi kaynak desteği bulmayan
adayların parti yönetimlerine gelmesi,
milletvekili seçilmesi çok istisnai hallerde mümkündür. İstisna hali çok azdır
ve ancak parti vitrinine konulması gerekli az sayıda kişi bu
kapsamdadır.

Bazıları da Sedat Peker gibi suç örgütü
liderlerinden çantalar dolusu paralar alır. Bazıları iş adamlarından aldığı
örtülü yardımla engelleri aşar. Ama milletin değil, yardım aldığı kişilerin
vekili olurlar.

Türkiye’de siyaset çok pahalı bir iştir. Bu
yüzden siyasi yarışta parası olan öne geçer. Böyle bir sistemde ehliyet
ve liyakatin
hâkim olduğu bir kadro çıkmaz, çıkamaz. Bu partilerde parti
içi demokrasiyi
işletmek mümkün olmaz.

Parası sayesinde öne çıkarılan; parti
yöneticisi, milletvekili veya bakan olan kişilerde parti sadakati veya dava
bilinci
daha az olur. Layık olmadıkları makam ve mevkilere
gelenlerin partilerine ve ülkelerine katkıları yetersiz, söylem ve eylemleri
kifayetsiz, zararları faydalarından çok olur.

Bu bakımdan siyasetin finansmanının
adil ve şeffaf olmasını
sağlayacak düzenlemeler yapılabilirse bundan sadece
Millet İttifakı değil, nitelik, ehliyet, liyakat ve sonuçta ülke kazançlı
çıkar.

Kimlik Kalpazanlığı Üzerine

 

                Türkiye’de
kimlik sosyolojik değil psikosomatik algıdır
. En çok da siyasi partiler, spor kulüpleri, şehir ve semt
aidiyetleri
ile sülâle birlikleri üzerinden gider. Millet, ümmet ve insanlık gibi
geniş plakalar ise ancak diş dolgusu
kadar iş görürler. Fakat geniş kesimler için kamuflaj en çok da bu alandan tedarik edilir.

            Kendini kıymetsiz
bilen bir kısım, terapi vaziyetinde
toplanarak din gibi mühim bir değer
üzerinden kıymetlenme yoluna
gittiler. Aynen halı sahalarda formanın üstüne giyilen yeşil yelekler gibiydi, giyen başka bir dünyaya ışınlanıyordu.

            Zamanla yelekle
tanımlamanın yüksek getirisi
alttaki kıyafetten
karaktere kadar birçok şeyi
unutturdu. Yeşili bir kimlik yapıp hem ticarete hem siyasete soktular; her iki alanda kârlar maksimum düzeyde idi. Ve dinin değeri altı üstü bir renkten ibaret
zannedildi.

            Başka bir halı sahada başka bir yelek modeli üzerinden
başka bir takım oluşmadaydı. Milliyet,
sarı olsun. Onu giymekle saygınlık
kazandığını düşünen sıradan insanların grup
terapisi
o kadar etkiliydi ki yelekten
önceki zamanları zihinlerde
adeta sıfırlanmıştı.

            Bir başka yerde, bir başka yelek: pembe. Sosyallik ve toplumsallık kavramları artık bir halı
saha takımının maskotuydu, renk ayrımıydı. Klasik
bir tribün sloganı ve ‘çak’ yapmaktan öte bir anlamı yoktu.
Veya ötekilerin berisinde olmaktan başka bir tanımlaması.

            Necisin? İslamcıyım,
Müslümanım. Barışın ve esenliğin
temsilcisi misin? Hayır! Doğru ve güvenilir misin? Nein! Elinden – dilinden
çevrendekiler zarar görür mü? He! Zulme ve haksızlığa karşı duruşun ne? Hiç!
Çıkarına düşkünlüğün ve menfaatperestliğin nasıl? Âlâ! Bir yeleğe gizlenip
defolarını deri gibi dökmektesin hâlâ.

            Necisin? Milliyetçiyim,
ülkücüyüm. Milletinin ihtiyaç
sahipleriyle aran nasıl? Yok! Türk insanıyla problem yaşadın mı? Çok! Ülkün ne?
Yükselmek. Nereye? Tepeye! Hangi tepeye? Everest! Milletinin diğer fertlerine
ne dersin? Rest! Bir türkü daha? Ha a..

            Necisin? Sosyalim,
demokratım. Ne zaman? Seçim zamanı.
Ne kadar? İncir çekirdeği. Bak; garibanlar, ezilenler? Güneş gözlüğümden
gözükmüyor. Cehalete karşı savaş? Ben söverim arkadaş! Rahatladın mı? Hı hı.. Hereke’nin
hoşafı!

            Necisin? Liberal.
Özgürlükle aran nasıl? Tanışmıyoruz. Toplumsal akıl? Konuşmuyoruz. Para-pul?
Allahallahallah…

            Necisin? Atatürkçü.
Atatürk milleti nasıl harekete geçirdi? Rozet takarak. Kurtuluş Savaşı’nı nasıl
kazandı? Mum yakarak. Ya sonrası? Estarabim, estarabim; sağdan – soldan estarabim!.

            Çözümçözümleme: İdeolojiler kılıf, partiler geçimlik,
vaziyetler de kimlik olmuş. Değerler,
kavramlar araç; erimler, varımlar amaç kılınmış. Teşkilatlar,
organizasyonlar atış mevzisi;
makamlar, rütbeler savaş mermisi.

            Milletin için
ürettiğin kadar milletseversin
. Müslümanlık demeden Müslümanlık yapmak.. Ahlâkın kadar Müslümansın, faydalı işlerin
kadar mü’min
. Solculuk oynamadan sosyalistlik yapmak.. Sosyal adalet için varsan yok değilsin.

            Senden etrafa özgürlük esintileri yayılıyorsa liberal, Atatürkvari bir azim ve
kararlılık içindeysen Atatürkçü,
insanlık için yaşıyor ve yaşatabiliyorsan hümanist,
paylaşabiliyorsan zengin, kendinle
hesaplaşabiliyorsan cesur, alttan
alabiliyorsan yüksek, yaratılanlarla
barışıksan meşhur, dost
biriktirmişsen kazançlı sayılırsın.

            İdeolojiler
hakikatte vardı
fakat belki de Türkiye’de
hiç olmadı
. Son yıllarda yaşadıklarımız
tam bir turnusol kâğıdı. Bu saatten
sonra kafalarımızı resetleyerek ilke
demekten, etik demekten, hukukun üstünlüğü demekten, demokratik kazanımlar demekten, hak ve özgürlükler demekten, gelir dağılımda eşitlik demeden, herkes
için onurlu bir hayat standardı
demekten ve farklılıklarımızı zenginlik bilip farklı fikirlerle sinerji üretmekten başka bir çıkışımız
gözükmüyor.

 

(NOT:
İşbu yazı Kimlik Dezenformasyonu ve Toplumun Yeniden Yapılanması – I başlığıyla
Nisan 2017’de yayınlanmıştı.)

M. Halistin Kukul İle Türkçe Hakkında Mülâkat

Oğuz Çetinoğlu: Türkçe, yazıldığı gibi
okunan, söylendiği gibi yazılan bir dildir
’ deniliyor. Siz de aynı kanaatte
misiniz?

M. Halistin Kukul:
Türkçe’mizde, bizlere, öğretilen bir kaide vardır. Bu umûmî kaideyi de, şahsen
bana, ilkokula başladığım 1949-1950 öğretim yılından îtibâren öğretmişlerdir: “Türkçe, okunduğu/söylendiği gibi yazılan ve
yazıldığı gibi okunan/söylenen bir dildir
.”

Bir soru da burada sorulabilir
ve denilebilir ki: “Peki, hakîkatte bu,
böyle midir? Şâyet değilse, bunu, ‘Türkçe, okunduğu gibi yazılmayan ve
yazıldığı gibi okunmayan bir dildir’ diye kaideleştirip, sebebinin de ilmî
olarak ortaya konulması gerekmez miydi/gerekmez mi
?’

Böylece; nasıl
okunuyorsa/konuşuluyorsa/söyleniyorsa, yazılışı da buna göre, gerekli işâretler
tespit edilerek açıklığa kavuşturulmalı ve tatbik edilmelidir.

Yine sormamız lâzımdır:
“Türkçeleşmiş kelimelerde, niçin, bilhassa, Arapça’nın, Farsça’nın,
F(ı)ransızca’nın veya İngilizce’nin hançeresini/ağız/gırtlak yapısını düşünüyor
ve kullanmaya kalkışıyoruz?’

 Bu hususta; sıkça, örnek olarak verdiğim bir
kelime vardır: Bu kelimeyi, nasıl, “Trabzon’
yazıp, ‘Tırabzon’ diye okuyoruz
? Ve niçin?”

 Efendim; “nane
veya “galiba” yazacaksınız ammâ
bunları “naane” , ‘gaaliba’ gibi
okuyacaksınız! Bunun îzahı nedir?

Efendim; “gaye/gâye” yazacaksınız ammâ, bunları, “gaaye” gibi okuyacaksınız! Bunu,
“dilbilim”in hangi sahasına dâhil ederek cevaplandıracaksınız?

Konuşulanın/okunanın
kaidesini, dilbilimci/g(ı)ramerci, koymalıdır. Dilbilincinin kendisi, “söz icatçısı” değildir. Kaide
koyucu’dur.

Türkçe; bir taraftan
menşesinin/kökünün/etimolojisinin derdinde iken, bir taraftan da,
sesbilgisinden/fonetiğinden mahrûmdur.

Çetinoğlu: Peki,
bunu, nasıl çözeceğiz?

 Kukul: Elbette ki, ilimle!.. Ancak, bu hususlarda yeterince
düşünüldüğü kaanatinde değilim. İstişâre ve bu iştişârede mutabakat irâdemiz
yok gibi!..       Meselâ; “Efendim, ‘Kazım’ yazın, onu, ‘Kâzım’ diye
okuyun!; ‘tren’, ‘kravat’, ‘Trakya’, ‘profesör’, ‘plan’ yazın…bunları, ‘tiren,
kıravat, Tırakya, purofesör, pilân’ diye okuyun
!..” Peki, nasıl olacak bu
iş? Bunun bir uzlaşması, bir kaidesi bulunmayacak mı?

Farsça’dan dilimize
giren “tıraş” kelimesini bile,
F(ı)ransızca’ya benzetip “traş” diye
yazanlar var. Garip değil mi?

Hele de; Türk dili
p(u)rofesörü kitap yazmış…Kitabına, “Türkçe’nin
Grameri
” veya “Türk Dilinin Grameri
diye, isim koymuş!.. Niçin ve niçin? “Türkçe
Dilbilgisi
” veya “Türkçe’nin
Dilbilgisi
” değil, anlamak mümkün değil!.. Kaldı ki, “gramer” kelimesini de F(ı)ransız’ın yazdıgibi yazmış. Hâlbuki,
Türkçe’ye göre, ‘g(ı)ramer’ yazmalıydı, değil mi?

Çetinoğlu: ‘A’
harfini uzatarak söylediğimiz ‘gaye’ kelimesini ‘gâye’ şeklinde yazamayız.
Yazarsak, ‘a’ harfini uzatarak okuyamayız. Nasıl olacak bu iş?

Kukul: Çok fazla
sıkıntıdayız!.. İfâde için mâdemki yeterli harfimiz yok -öyle söyleniyor- o
zaman,  istişâre edip çâre arayalım ve
çözüm bulalım. Böylece; Türkçe’mizi, iki başlılıktan değil, birkaç başlılıktan
da kurtarmış olalım!…

Çetinoğlu: Sizce,
bu,  mümkün müdür? Nasıl olacak?

Kukul: Olmayacak hiçbir şey yoktur. Yeter ki, ciddiyetle masaya
oturulsun, düşünülsün ve fikirler paylaşılsın. “A” harfini örnek verdiniz: “İ
harfi de aynı durumdadır. Bu hususu, tekrar açıklığa kavuşturmalıyım: Birçok
yazımda söyledim, “gaye” mi? “gaaye” mi? “Gaaye” mi? Hangisi ise, onu yazalım!.. Biz ki bu kadar bocalıyoruz,
çocuklarımızın ve gençlerimizin hâlini düşününüz. Türkçe öğretmenlerimiz
çelişkiler içinde. Biri, başka öğretiyor; diğeri başka!..

Bakınız; inceltme
işâreti (^) diye bir işâretimiz var. Bunu, sonradan, “düzeltme işâreti” diye değiştirdiler. Bir de, buna, “uzatma işâreti” unvanını (!) yüklediler,
sonra da beğen beğen kullan dediler!..

Vaziyet dehşet
vericidir.

Çetinoğlu: Yâni;
aynı işâretin üç karşılığı var, öyle mi?

Kukul: Lütfen, TDK
Sözlüğü’nü açıp bakınız. Ne göreceksiniz, biliyor musunuz? İnceltme işâretinin
aynı zamanda “düzeltme işâreti
olduğunu!.. Nasıl iş, bilemem!.

 İsterseniz: İlhan Ayverdi’nin Misallli Büyük
Türkçe Sözlük’ünde, bu bahise göz atalım. Çok önem verdiğim bir sözlüktür,
bu!.. Fakat, bakınız ki, durum nasıldır!..Aynen okuyorum:

İnceltme işâreti: Düzeltme işâreti.” (Bknz. A.,g.,e.,Sf. 561)

Düzeltme işâreti:  Uzun olan
kalın seslilerle birlikte söylenen alıntı kelimelerdeki ‘g’, ‘k’ ve ‘l’
harflerini ince okutmak için kullanılan işâret, inceltme işâreti (Arapça’dan ve
batı dillerinden Türkçe’ye geçen bâzı kelimelerde bulunan ince ‘l’den sonra
sesli üzerine bu işâretin konması doğru değildir): Telâffuz-telaffuz,
lûtuf-lutuf, lâtife-latife, lûgat-lugat, lâik-laik vb.)
” (Bknz. A.,g.,e.,
Sf. 318)

Devam edelim: “Uzatma işâreti: Yabancı dillerden alıntı
kelimelerde uzun okunması gereken seslileri belirtmek için kullanılan işâret
(^),
şapka. Bk. İnceltme Latin
harflerinin kabûlünden îtibâren hem uzatma hem inceltme maksadıyle
kullanılmışsa da karışıklığa sebebiyet verdiği için son yıllarda daha çok
uzatma için kullanılmaya başlanmıştır. Sâkin ayın ile biten heceler uzun sesli
olarak telaffuz edildiğinden dilimizde çok kullanılan kelimelerdeki bu seslere
uzatma işâreti konulmaktadır: Ya’ni-yâni, mi’mar-mîmar, a’mâ-âmâ,
i’tibar-îtibar, mu’cuze-mûcize, i’lan-îlan. Ayrıca sözlüğümüzde, daha çok
Arapça’dan Türkçe’ye geçen kelimelerde bulunan gayın ve kaf harflerinden
sonraki uzun a ve u’ları göstermek için bunların üzerine g ve k harflerinin
ince okunmasnı önlemek amacıyla düz çizgi (-) kullanılmıştır: Katil, mukabil,
ittika, galip, gazi, megazi, ukûbet,ukulü vb
.”; (Not: Burada, sırayla, ilk
altı kelimenin a harfleri üzerinde birer çizgi ve 7. Ve 8. Kelimelerdeki ikinci
u’lar üzerinde de yine birer çizgi bulunmaktadır. M.H.K) I ve ince k’den sonra
gelen uzun a ve u’ların üzerine ise hem uzatma hem inceltme fonksiyonunda şapka
işâreti (^) konmuştur: Lâzım, lâyık, lâle, lâf, lâm,
hilâl, celâl, kâmil, kâfir, mükâleme, sükûn, hükûmet, sükûnet, ulûfe vb.)
(Bknz. A.,g.,e., Sf. 1292)

Çetinoğlu: Aynı
işâret, hem inceltme, hem düzeltme ve hem de uzatma işâreti oluyor, öyle mi?

Kukul: Oluyor da,
olmuyor işte!.. Bir de “şapka
deniliyor!.. Anlamak mümkün değil!..Şapka!? Çok gülünç!..İyi ki, kasket falan
dememişler.  F(ı)ransızca’sını değil de,
Bulgarca’sını tercih etmişler!..

Şimdi biz, dilimiz
hakkındaki kaideleri, başka dillerin okunuşuna göre mi tanzim edeceğiz, diye
sormamız gerekmez mi?

Arapça’daki (ayın),
(gayın) veya (kaf) harflerinin veya F(ı)ransızca’daki şu veya bu harfin
okunuşunun benim dilim Türkçe’nin okunuşuyla ilgisi ne olabilir?

F(ı)ransızca’daki “laique” kelimesi, -(i) harfinin üzerinde
iki nokta vardır- (laik) diye mi okuyalım yoksa söylediğimiz/okuduğumuz gibi,
bizim hançeremizden çıktığı gibi (lâik) diye mi? Ne dersiniz? Bana/bize ne,
şunun bunun okumasından!..Zâten, F(ı)ransız bile bunu “lâik” diye okuyor.

Çetinoğlu: Sözü
biraz daha açar mısınız
?

Kukul: Ben, bir kelime
nereden gelirse gelsin, şâyet Türkçeleşmiş ise, onu, kendi gırtlağıma/hançereme
göre okumam lâzımdır ve öyle okurum, diyorum. Yok ayın, yok gayın veya kef,
bunlara göre Türkçe’ye ayar vermek olmaz ve çâre değildir. Bizi şaşırtır ve
şaşırtmıştır da!

 Necip Fâzıl, Edebiyat Mahkemeleri adlı
kitabında şöyle diyor: “Dilimize, kılık
ve tabiyet değiştirerek girmiş, yani hançere dehamıza uymuş ve öz kaynağı ile
alâkasını kesmiş her ecnebi kelimenin, aslî maddesi kime ait olursa olsun, o
kelime, öz, hâlis, saf Türkçedir.

(…) Davayı aynile Arapça ve Farsça kelimelere de tatbik
edebiliriz: Bunlardan ya hançeremize, ya hayatımıza, ya ifade ruhumuza uymuş,
fakat herhâlde kendi sarf ve nahvile alâkasını kesmiş her kelime, buz gibi, bal
gibi Türkçedir
.” (Bknz. b.d. yayınları,
İstanbul 1997, Sf. 213)

 Adamlar; fabrik, biz ise fabrika diyoruz.
Adamlar; plan yazıyor, pilân diye okuyor; biz de ‘pilân’diye okuyoruz da niçin
onlar gibi (plan) yazıyoruz? F(ı)ransız, doktör, motör diyor, biz ise, doktor,
motor diyoruz.

 Çetinoğlu: Peki ne yapmalıyız? Çâre nedir?

Kukul: Cevabım, tek
cümledir: Her harfin hakkını vermeliyiz!.. Hiç kimsenin ‘harflerle oynamaya
hakkı’ yoktur!..

Bir şey; hem inceltme,
hem düzeltme, hem uzatma işâreti olamaz. Peki, düzeltilen nedir, onu da anlamış
değilim!..

Ya, “kesme işâreti” ne olacak? Al başına
belâyı mı diyeceğiz? Yok öyle şey!..

İnce okunması
gerekenlerin üzerine inceltme işâreti (^) konulacaktır. Bakınız, işâret
kelimesindeki (a)’nın üzerine bu işâreti koydum.

Uzatma ne midir? Bir
iki örnek üzerinden soralım: Kabiliyet midir, kâbiliyet midir, kaabiliyet
midir? Çok defa yazdım ve bu soruyu sordum, cevabını da verdim. Hiçbiri
değil!..Bir defa, (â) değil!..Onu çıkaralım. Peki, bu (a) bir tane mi?
Hayır!..Kaç tane? Bir de değil, iki de!..Öyleyse, bu (a)nın üzerine bir uzatma
işâreti (-) gereklidir. Niçin? (A) harfini biraz daha uzun okumak için!.. Aynı
durumda olan çok kelimemiz var. Bunlar tespit edilir ve kaideleştirilir.

 Katil mi, kaatil mi? İkisi de!.. Nasıl yâni?
Katil, katledilendir/ölendir; kaatil olursa öldüren olur. Tabiî ki, burada da,
katil mi, kâtil mi, kaatil mi? Diye soracağız ve üçüncüdeki iki (a) değil de,
biraz uzatılmış (a)’nın üzerine bir çizgi çizip, onun uzun okunması gerektiğini
ifade edeceğiz. Kimse, “katil” yazıp,
kaatil” okumamalı/okuyamaz!..Kâtil,
hiç!..

 Bu durum, gaye-gâye ve gaaye için de
geçerlidir!..

Sonra? “Kesme işâreti” var!..Yani mi, yâni mi
yoksa ya’ni midir? Bunu nasıl okuyoruz? Ya’ni, bunu, bir Türk nasıl okuyor
demek istiyorum. Ne birinci, ne de ikinci, tamamen üçüncü gibi okunuyor.
Mes’ele kelimesi de böyle!.. Bunların tespit edilmeleri zor bir iş değil!.. Şunu
da düşünebiliriz ve diyebiliriz ki, biz Türkler, “mes’ele” değil de “mesele
diyoruz, deniliyor ve buna karar veriliyor ise, o zaman, tamam arkadaş; mesele
yazar, mesele okuruz.

 Çetinoğlu:
Bâzı yerli ve yabancı dil
uzmanları, ‘dilde devrim/inkılâp olmaz’ diyorlar. Yapanlar, ‘Biz yaptık oldu!’ Diyor. Bence ‘yaptık’ değil, ‘yapıyoruz, yapmaya devam ediyoruz’ demeleri lâzım.

 Kukul: Bir defa “devrim
değil, ıslahat-sâdeleştirme demeyi uygun bulurum. Öyle diyenler, bu mes’eleyi
bilmeyenlerdir, Dil konusuna yabancı kimselerdir. Devrim, âdeta “söküp atma”dır.

 Elbette ki, siz de bunu, onların ifade
ettiğini söylüyorsunuz. Yanlışta ısrar etmenin hiç kimseye faydası olmaz.
Türkçe’ye de!.. Dünyada, bizdeki gibi, böyle ucûbe bir cereyan da yoktur.

F(ı)ransız, asırlardır
hâlâ ‘liberte’ yâni hüriyet, diyor!..Biz ise, İstiklâl Marşı’mızdaki hür ve
hürriyeti, uydurma/yanlış kuruluşlu ve yanlış mânalı özgür-örgürlük’e değiştik.
Meselâ; bir partinin afişinde gördüm: “Cumhuriyet
özgürlüktü
r”, yazmışlar!.. Bu, ne demektir?..Bunlar, hür- hürriyet veya
serbest-serbestlik ise, “Cumhuriyet
hürriyettir
” veya “Cumhuriyet
serbestliktir
” ne demek oluyor?..

Meselâ; Çin Halk Cumhuriyetindeki
veya İran İslâm Cumhuriyetindeki “cumhuriyetler
için
” bu ifadeyi kullanabilir miyiz? Boş lâf!..

 Dil; tabiî seyrinde giderse/yürürse mâkul olur
ve îtibâr görür, millî birliği sağlayıcı olur. Halkın kullandığı kelimeler,
ilim adamlarınca mercek altına alınıp, müştereklik sağlanmalıdır. Ben yaptım
oldu veya ben dedim oldu ile yürütülen bir faaliyetinin bizi getirdiği yer,
işte burasıdır. Yazık!…

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Mesele önemli değil, çok
önemli. Sorular çok… Başka bir mülâkatla devam ederiz inşallah…

M.
HÂLİSTİN KUKUL
(Em. Öğretim Görevlisi – Şâir ve Yazar)

01 Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu.
İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961 yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek
aynı yıl Kara Harp Okulu’na girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan
ayrıldı. Sonra, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve
Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre
liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve
Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Eğitim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. İlk şiirini, 1961
yılında ‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk Edebiyatı,
Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz, Zafer, Kültür
ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim Ece, Bizim Külliye,
Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye
Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi,
Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün,
Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz
gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve samsunhabertv yaygınağ (internet) sitelerinde
şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri yayınlandı/yayınlanmaktadır. Edebiyât
ödülleri: Ülkemiz Dergisi şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi şiir
yarışması 2. Teşvik ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3. Mansiyonu
(1985); Türkiye Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2. Mansiyonu
(1987); Türk Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması (Üniversite
Öğretim Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir Valiliği Yûnus Emre
şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir yarışması 3. Lüğü (1992);
Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği (1994). Yayınlanmış Eserleri:
Şiir dalında: Türk’ün Ayak Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987);
Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014-2016); Uyanmak
Zamanı (2017) Resimli Nasreddin Hoca Çocuk Şiirleri Kitapları: Parayı Veren
Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye (1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya
Tutarsa (1998); Biraz Da Biz Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006);
Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006); İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı
Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989) Manzûm
Destanları: Kıbrıs Destanı (1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı
1992-1995-1997); Kanije Destanı (1992-1997) Tiyatro dalında: Gelincikler
Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 ) Hikâye dalında: Zincirli Tepe (1985);
Sevgi Çemberi (1991); Yarınlar Daha Güzel (1998) İnceleme dalında: Şeyh Şâmil
ve Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013) Mektup
dalında: Post-Nişîn’e Mektuplar (2004 ). Hâtıra dalında: Darbelerde Harbiyeli
Olmak (2021) Binin üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin Kukul
hakkında, hazırlanmış dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun tanınmış
edebiyât ve fikir dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır. Kukul’un
iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997 yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim
Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak emekli olmuştur.

Yiyebildiğiniz kadar yiyin!

Geçen gün bir sohbette lüks bir sitede ev alan bir
arkadaşım, evin taksitlerini ödeyebilmek için eskilerin tabiri ile dişinden
tırnağından arttırdığını ve özellikle mutfak masrafından kıstığından söz
etmişti!

Düşündüm de maalesef çoğumuz bu yanlışı yapıyoruz!

Lüks bir evde oturmak, konforlu arabalara binmek, iyi
giyinebilmek için çoğu zaman beslenmemizden taviz veriyoruz.

Kahvaltıyı hangi şartlarda ne tür ürünler kullanılarak
yapıldığı belli olmayan hazır ürünler, öğlen yemeklerini en ekonomik haliyle
geçiştirme, akşam yemeklerini de Allah ne verdiyse “genellikle doymak amaçlı”
görev gibi yerine getirerek!

Televizyonun geniş ekranlısına, telefonun son modeline,
arabanın hava yastıklısına, evin çok odalısına sahip olabilmek için
beslenmemizden bile taviz veriyoruz.

***

İhtiyaç anında açılıp açılmayacağı belli olmayan hava
yastığına verdiğimiz özeni her gece kafamızın altına koyduğumuz yastığa verip vermediğimiz
tartışılır!

Arabamızın bakımını kaskosunu, evimizin Dask’ını ihmal
etmiyoruz ama yılda bir sağlık kontrolünü ve biraz pahalı diye doğal ve
besleyici ürünleri kendimize çok görüyoruz!

Bence aylık gelirimizin en önemli kısmını beslenmemize
harcamalıyız!

Yiyebildiğimiz kadar kalitelisini yiyebilmeliyiz.

Artarsa ev araba vs…

Artmıyorsa kendimizi paralamamalıyız, sadece beden değil ruh
sağlığımız da zarar görüyor!

Pek çok hastalık ya protein ya da vitamin eksikliğinden
kaynaklanıyor!

***

Sadece arabanın lüksünden tasarruf edeceğimiz para ile
ömrümüzün sonuna kadar içerisinde incir, üzüm, kayısı, pekmez, bal olan ve tüm organlarımıza
şifa olacak besin maddeleri ile kahvaltı yapabiliriz!

Yakıt alırken arabamızın motorunu düşünerek ucuz yakıt
almayan bizler midemizi ne kadar düşünüyoruz, varın cevabını siz verin(!)

Yani demem o ki taksit ödeyeceğim, teknolojiden, konfordan
“eşin dostun aldıklarından” geri kalmayacağım diye harala gürala yaşadığımız
hayatın sonunda taksitler tükenince biz de tükeniyoruz!

Ondan sonra Allah TAKSİraTını affetsin!

Sana hastane yolları bana Check Up’ lar

***

Önceliğiniz kaliteli beslenme olsun.

Gideceğiniz yere 100.000 liralık araba da gidiyor, 400.000
liralık araba da!

Arabanın modelini yükseltmeden önce yaşam kalitenizi
yükseltin.

***

1999 depremini yaşayanlar bilir!

150 metre kare evlere sığamayan bizler için deprem sonrası
içinde tuvaleti duşu olan 20 metre kare prefabrik yapılar ultra lüks değerinde
idi.

Önce sağlık, onun için de iyi ve kaliteli beslenme, yiyin
yedirin, gülün eğlenin, 3 günlük dünya!

Bir de siyasetçiler için birbirimizi yemeyelim yeter!

Afiyet olsun.

Selam ve dua ile.

İslâm Ve Seçim

     “İslâm, halife
seçme yetkisini Müslümanlara, danışma meclisine, ilim ve ihlâs (içtenlik)
sahibi kimselere havâle etmiş (bırakmış)tır.

     “Bu bakımdan Hz.
Peygamber (s.a.s.), kendisinden sonra yerine geçecek kişi hakkında hiçbir şey
söylememiş, kimin Müslümanların halifesi ve lideri olacağını bildirmemiştir.
Eğer bildirmesi dinin emirleri (farzları) arasında olup da, bunu açıkça
bildirmek gerekli olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.) bu emri mutlaka (kesinlikle)
yerine getirirdi.

     “Çünkü Allahu
Teâlâ (Yüce Allah) şöyle buyuruyor:

     ‘Ey Peygamber!
Sana Rabbinden indirilen emir ve buyrukların hepsini insanlara ilet. Eğer böyle
yapmazsan, Allah’ın emrini insanlara iletmemiş (yani Peygamberlik görevini
yapmamış) olursun…’ -Mâide Sûresi, 67- (Hz. Ali el-Murteza, Ebu’l-Hasen
en-Nedvî, Tercüme: Yusuf Karaca, s. 90)

x

     “Araplar,
serbestçe görüşler ileri sürerek önemli bir meseleyi karara bağlarlar, aralarında
bir başkan seçerken, yaşTa büyük olan ve görüşü keskin, samimiyeti üstün olanı,
tecrübeli, dünyanın acısını tatlısını görmüş, askerin ve halkın liderliğini
becerebilecek bir kimseyi seçerlerdi. Bu, nesiller boyu devam eden âdetleri
idi. (a.g.e. s. 96)

x

     “İngilizce yazdığı
kitaplarla meşhur Müslüman yazar Emir Ali (üstün mevkili hâkim Seyyid Ali); bu
tarihî gerçeği şu kelimelerle anlatmaktadır:

     ‘Araplar bir
kabilenin liderliğinin miras yolu ile geçmesini kabul etmezlerdi; seçim
yapılır, genel görüş bildirmeye, rey verme prensibine şiddetle uyulurdu.
Kabilenin bütün kişilerinin başkan seçiminde söz hakkı olur, seçim, ölenin
geride bıraktığı kişilerin erkekleri arasında yaş ve yaşlılıkta gün görmüşlük
prensibine dayanırdı.

x

     ‘Hz. Peygamber
(s.a.s.)’in yerine halife (devlet başkanı) seçilmesinde de, bu eski âdet ve
prensibe bağlı kalındı. Çünkü şartların nezaketi, herhangi bir gecikmeye izin
vermiyordu. Bu bakımdan yaşı, Mekke’de iken sahip olduğu değeri ve mertebesi
açısından, Arapların ölçü ve hesabına göre büyük mevkii olan Hz. Ebu Bekir
(r.a.), hiçbir gecikme yapılmadan halife seçildi.

x

     ‘Ebu Bekir (r.a.),
akıllılığı ve mutedil (ılımlı) bir kişi oluşu açısından özel değere sahipti.
Hz. Ali ve Peygamber ailesi mensupları, eskiden gelen âdetlere
bağlılıklarından, İslâm’a saygıları ve gönülden bağlılıklarından dolayı, onun
seçilmesini kabul ettiler.’ (a.g.e. s. 96, 97)

x

     “Hz. Ebu Bekir
(r.a.)’e yapılan biat (onay), doğru, şeriata (dine) uygun ve hukukî bir biattı.
Bu biat (onay) nas yoluyla (Kur’an ve Hadis’e dayanan kesin hükümlerle) değil
de, seçim yoluyla yapılmış, üzerinde de görüş ve kanaat birliğine varılmıştı.
Bu da bir seçim tarzıdır. -Nehcü’l-Belâğa Şerhi, c. I, sayfa 7-” (a.g.e. s. 96,
97)

x

     “Hz. Ali
(r.a.)’den son nefeslerini verirken; ‘Ey Mü’minlerin Emiri! Yerinize birini
bırakmayacak mısınız?’ diye sorulduğunda: ‘Hayır, fakat Hz. Peygamber’in sizi
bıraktığı gibi, ben sizi serbest bırakıyorum.’ buyurdu…

x

     “Fakat Ebu Süfyan
oğlu Muaviye (r.a.); kendisinden sonra devlet idaresini; babadan oğula geçen
miras olarak kabul eden sistemi uyguladı ve oğlu Yezid’in halife olması için
halktan biat (kabul sözü) aldı.” (a.g.e. s. 236)

x

     “Peygamberlik
modeline uygun halifelik, otuz sene sürecektir…” (a.g.e. s. 237)

Covit-19 Salgını ne Zaman Bitecek?

Aralık 2019 yılında Çin’de başlayıp kısa sürede tüm dünyayı
etkileyen bu salgın hastalığı ikinci
yılını doldurmaktadır.Bugüne
kadar ülkemizde 8
milyon insan bu hastalığa yakalanmış ve 75 bini ölümle
sonuçlanmıştır. nyada
ise 250 milyon insanın bu hastalığa yakalandığı ve bunların
5 milyonunun ölümle sonuçlandığı bilinmektedir.

                Salgın
hastalıklar insanlık tarihinde her zaman önemli değişimlere sebep
olmuştur.1918’de başlayıp 3 yıl süren İspanyol gribinin savaşın bitmesinde etkili olduğu söylenir. Daha
önceki veba-kolera
salgınları insani ve idari felaketleri yaşatmıştır. Covit-19 salgını da benzeri
zorlukları günümüz insanına yaşatmış ve yaşatmaya devam etmektedir. İşimizde, aşımızda,
komşuluk ilişkilerimizde, ibadetlerimiz
dâhil tüm t
oplantılarımızda direkt veya dolaylı olarak farklı
mecburiyetleri yaşadık, yaşamaktayız. Çevremizdeki bu hastalığın sebep olduğu beklenmeyen ölümlerin
üzüntüsü bir Yana, bir çoğunun cenaze törenlerine bile katılamayışımız;
hastalanan komşu-eş-dost ve akrabalarımızın kapılarını çalıp yüz yüze geçmiş
olsun bile diyemeyişimiz hüznümüzü, acımızı arttıran olaylar zinciridir.

                Covit-19’un
hayvanlardan geçen ve yapı değişikliği ile insanlarda ağır solunum yolu
sorunları yapabilen bulaşıcılık vasfı kazanmış corona grubu bir virüs olduğunu biliyoruz.Virüslerdeki mutasyon dediğimiz yapı değişikliklerinin de etkisiyle ile salgın devam
ettirmektedir.Viral enfeksiyonlarda bu durum bilinen bir gerçektir.Grip
aşılarının her sene yeniden uygulanması bu sebepledir.Alfa,beta,gama,lamda varyantları bugüne kadar bilinen çeşitleridir.En yaygını delta varyantı
olup 2020’nin yarısında Hindistan’da tespit edilip yayılmaya başlamıştır.Bu varyant bulaşıcılığı daha
fazla,aşısızlar için daha ağır hastalık yapma özelliğindedir.

                Enfeksiyon
hastalıkları için en önemli silah AŞI’dır.Birçok bulaşıcı hastalık aşılar
sayesinde tehlikeli hastalık olmaktan çıkmıştır.Covit-19 yeni bir virüs olduğu
için aşısı yoktur. Ayrıca
tıbbın elindeki viral enfeksiyonlarında kullanılan ilaçların etkisiz olması Covit-19 salgını ile
mücadeleyi  zorlaştırmakta ve salgını
insanlık için daha tehlikeli hale getirmekteydi.

                Yapılan
bilimsel çalışmalar sayesinde aşının bulunması ve 2021 başlarında uygulanmaya
başlaması salgının 3. Dalgasını daha kolay ve daha az ölümlü sonuçlarla atlatılmasını sağlamıştır.Sağlık
çalışanlarının ve risk gruplarının aşılanarak bağışıklık kazandırılması bu
kesimlerdeki hastalanma oranı ve ölüm oranını çok azaltmıştır.Lakin aşılanmanın
gerekli hız ve sayıda yapılamaması,aşı karşıtlığı şeklinde bilimsel olmayan
bilgilere inanan insanların aşılarını yaptırmamaları 2021 sonbaharında 4. Dalga diyebileceğimiz
bir sonucu doğurmuştur.Aşı olmayanlardaki bu durum maalesef ölümlü vaka
sayılarını da arttırmış ve bu dönemde de şu ana kadar 25 binden fazla insanımız
hayatını kaybetmiştir.

                2022
yılına giderken hastalık hala salgın vasfını sürdürmektedir.Ağır karantina
uygulamaları olmasa bile koruyucu tedbirlere uymamız gerekmektedir. Aşının
koruyucu  etkisini  unutmadan hatırlatıcı dozların yapılması
ihmal edilmemelidir.Hastalıklarda bağışıklığın önemini unutmamalıyız. Bu sebep ile
bağışıklığı kuvvetlendirici beslenme, spor, temizlik
ve
benzeri durumlara daha
çok d
ikkat edilmelidir.

                Salgın
ne zaman sonlanır derseniz şu
anda
korunma tedbirleri ve aşılanmanın sağlayacağı duruma bakar. Çünkü burada
virüsün yeni mutasyonlarının ne yapacağını bilememekteyiz.
Sevindirici
bir husus Amerika, Almanya, Japonya’da üretilen, önümüzdeki günlerde kullanma
imkânına kavuşacağımız antiviral bir ilaç(Mona pinavir) bu salgını korkulu olmaktan çıkaracak gibidir. Bu
ilaç grip tedavisinde kullandığımız ilaçlar gibi ağızdan alınan ve akciğer enfeksiyonuna
dönüşmeyi önleyen bir etkiye sahip olduğu iddia edilmektedir. Bu bilgi doğru ve bu ilaç kullanıma girerse
Covit-19 salgını 2022’nin birinci çeğreyi sonunda bitecektir.

                Salgınsız ve hastalıksız nice sağlıklı
günlere.

Devlet İdaresi

    “Eski dönemde,
atadan miras olarak gelen devletin başına geçme sistemi ve soydan soya geçen
bir sülâlenin dinî ve manevî önderliği prensibi vardı. Ne zaman ki İslâm geldi
ve gelişmeye başladığı zaman dünya bu babadan oğula miras gibi geçen iki çeşit
aile saltanatının altında eziliyordu. Bir tarafta sözü kanun olan kralların
idare ettiği bu dünyaya ait ve düzenle ilgili bir devlet idaresi vardı ki, babadan
oğula geçmekte veya babanın vasiyetine göre, ailenin bir kişisinden diğer
kişisine vasiyet gereği verilmekteydi; ya da talihini deneyen bir kişi, kendi
bilek gücü ve iyi idaresi ile hiçbir yetki ve hakkı olmadan, halkın isteği ve
arzusunun ne olduğuna bakılmadan yönetimi eline geçirirdi. Memleketin bütün
gelirleri o kralların elinde ve emrinde idi. İnsanlar; mal, en üstün ve değerli
eşyalar, servetler biriktirme, zevk ve eğlencenin yepyeni tarz ve biçimlerini
ortaya koyarak hayattan zevk alma, hayatı süslü, konforlu hale getirme, mal ve
ihtişam gösterilerinde birbirini geçme mücadelesinde, efsanevî ve inanılması
güç bir noktaya gelmişlerdi…

O dönemin kralları, miras olarak devlet idaresini ele alırlar
ve kendilerini insanoğlundan üstün başka bir tür varlık kabul ederlerdi. Halk
ise onların damarlarında kutsal ve ilâhî bir kan dolaştığını zannederdi.

    “Diğer taraftan
halk son derece yoksul, perişan, sıkıntılı, aç, çıplak bir hayat yaşıyordu.
Öyle ki, anlatılması bugün bile kalbi parça parça eder, gözlerden yaşlar
boşandırır. Bu perişan haldeki insanlar, karınlarını doyurmak ve vücutlarını
örtebilmek için en ağır eziyetlere katlanırlar, yepyeni vergilerin, haraçların
yükü altında ezilirlerdi. Sanki demir zincirlerle bağlanmış olarak iki değirmen
taşı arasında öğütülüyorlardı. Hayatları hayvanların hayatından daha üstün
değildi.

    “İkinci bir
saltanat, diğer bir devlet idaresi de, dinî ve manevî şekilde gözüken
saltanattı. Bu dinî liderlik, özel bir sistemdi. Başkanlık, özel bir sülâleye
aitti ve sülâlenin belirli bir kanadının elinde bulunur, dinî önderlik onun
mülkü olurdu. Kendilerine, kutsallık derecesine varan saygı gösterilirdi.

     “Bu dinî
kutsallık, soydan (Hz. Ali el-Murtezâ, Ebu’l-Hasen en-Nedvî’den tercüme: Yusuf
Karaca, s. 87) soya, babadan oğula geçerdi. Bu dinî ağalık kurmuş olan
sülâleler, ekonomik menfaatlerini, nefsanî arzularını ve şehevî duygularını
tatmin etme hevesine kapılmışlardı. Yaratan ile yaratılan ve Allah ile kul
arasında vasıta ve aracı olmuşlardı. Çok kere helâli haram, haramı da helâl
kabul edip öyle gösteriyorlar, hiç çekinmeden serbestçe dinî kanunlar
koyuyorlar ve onları uyguluyorlardı…Hristiyanlarda bu sınıfa ‘Oklirus =
Rahipler Sınıfı’ deniliyordu…

     “Eski Mısırlı
kavimlerde ve İbranilerde, ibadet yapmak için bir sınıf belirlenmişti.
Hristiyan kilisesinde daha ilk kurulduğu andan itibaren, idaresini yürüten bir
kısım gözcüler, yöneticiler olurdu. Eğer kilise yoksulluk çıkmazından
kurtularak kalkınır da iyi bir hale gelirse, bu varlık o idareci papazların eline
geçerdi. Bunlar sadece din hizmetkârları ve manevî yetiştiriciler değillerdi.
Hatta o dönemlerde bütün ilim ve kültürün ekseni ve merkezi kabul edilirlerdi.

     “Bizans
İmparatorluğu döneminde bu papazlar, halka ait vergilerden müstesna idiler. Hiç
kimse onlardan halkın refahı ve iyiliği için bir iş yapmasını isteyemezdi.
Kendi çizgileri içinde ve çizgileri dışında halk üzerinde de onların bir tür
saltanat ve idaresi vardı.

     “Aynı durum eski
İran’da da vardı. Dinî liderliğin temsilciliğini özel bir kabile yapardı. Eski
dönemlerde bu önderlik Midya (a.g.e. s. 88) Kabilesi’nin elinde idi. Zerdüşt’e
bağlı olanların döneminde ise el-Muğan kabilesi bu manevî nüfuzu elinde
bulunduruyordu. Manevî önderliği elinde bulunduran kabilenin insanları
kendilerini, ilâha hizmet için yaratılmış olan, yeryüzündeki Allah’ın gölgesi
kabul ediliyorlar ve böyle idarecinin sadece bu kabileden çıkması gerekir diye
düşünüyorlardı. O kabilenin, Allah’ın varlığından bir parça olduğu kabul
ediliyor, ateş mâbedlerinin korunması ve tanzimi, bu sülâlenin mirası olarak
görülüyordu.

     “Hindistan’da da
Brehmenlerin durumu aynı şekilde idi. Bunlar, din ve kutsallığı kendi
mülkiyetlerine almışlardı. Hindu dininin kanunlarına göre onlar, üstün bir
değere ve hiçbir kimsenin ortak olamayacağı merkezî bir öneme sahiptiler.
İsterse günahları ile bütün dünyayı mahvetseler bile, Brehmenlerin günahlarının
bağışlandığına inanılırdı. Vergilerden muaftılar. Birini öldürseler de hiçbir
şekilde onlardan karşılık alınamazdı. Dinî merasimlerin ve ibadetlerin
yapılması ancak onlar aracılığı ile olabilirdi. (a.g.e. s. 89)

     “İslâm, miras yolu
ile geçen bu ağalığın, mülkiyetin ve saltanatın iki şekline de son verdi.
Bunlar insanlığa, örnekleri Bizans, İran ve Hindistan tarihlerinde görülebilen
zulümler yapmışlardı.

     “İslâm, halîfe
seçme yetkisini Müslümanlara, danışma meclisine, ilim ve ihlâs sahibi kimselere
havâle etmiştir. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisinden sonra yerine
geçecek kişi hakkında hiçbir şey söylememiş, kimin Müslümanların halifesi ve
lideri olacağını bildirmemişti. Eğer bildirmesi dinin emirleri (farzları)
arasında olup da, bunu açıkça bildirmek gerekli olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.)
bu emri mutlaka yerine getirirdi.” (a.g.e. s. 90)

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Ünlü yazar
Grigory Petrov’un hayatının farklı dönemlerinde gerçekleştirdiği Finlandiya
gezileri esnasında aldığı notlardan meydana gelen “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”
isimli romanını, bizim ülkemizin yetiştirdiği ünlü yazarlarımızdan Turgut
Özakman’ın belgesel niteliği taşıyan son kitabı “Şu Çılgın Türkler” romanına
benzetiyorum.

Turgut
Özakman da Grigory Petrov gibi sırtçantası’nı omuzlamış, kurtuluş savaşının
geçtiği bütün bölgeleri gezerek notlar almış, “Şu Çılgın Türkler” gibi bir
şaheseri Türk Milletinin evlatlarına armağan etmiştir.

Grigory
Petrov, birkaç aydın ve din adamlarından oluşan ufak bir grubun köyleri ziyaret
ederek özverili çalışmalar gerçekleştirmeleri ve köylerde yaşayan insanları
motive ederek Finlandiya’nın kalkınmasına destek vermelerini anlatır.

 

1923 Yılında
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Finlandiya’daki aydın ve din adamlarının
yaptıklarını Türkiye de Mustafa Kemal Atatürk, 
bizzat kendisi yapmıştır. Harpten yeni çıkmış yorgun bitkin Anadolu
insanını, gittiği her yerde motife edici konuşmalarıyla Türk Milletini şaha
kaldırmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, İsmet
İnönü’yü cumhuriyetin ilk başbakanı olarak atadığı mektubunda: “Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim
kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km kadar demiryolu
var, bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine,
batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Köylümüzü
topraklandırmalı, ihtiyacı olana bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi
yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de insanlıkla
da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız.
”(Alıntı Nazmi Kal
“Atatürk’ün Diktiği Fidanlar)

10 Kasım
1938’e kadar Atatürk ve işbaşına getirdiği cumhuriyet kadrosu kiremidi dahi
yurtdışından gelen ülkede 15 senede bakın neler yapmış:

“*Uçak fabrikası, *4 Şeker fabrikası,
Kâğıt fabrikası, Kayseri, Ereğli, Nazilli, Bakırköy’de tekstil, Malatya iplik
ve dokuma, Iğdır’da iplik, Karabük Demir Çelik fabrikaları kuruldu. Bursa
Merinos kumaş fabrikası, Kütahya’da seramik, Paşabahçe Şişe-Cam, Keçiborlu
kükürt, Gemlik suni ipek, İzmir süperfosfat, ispirto, gülyağı, çimento
tesisleri.  Trabzon, Samsun, Zonguldak
limanları yapıldı. Alt yapıda 4 bin 180 km demiryolu yabancılardan satın
alındı, 3 Bin 170 km. yeni demiryolu yapıldı. Tarımda bin 560 balya pamuk üretimi
90 bin balyaya çıkarıldı, Çiftlikler kuruldu, halka modern tarım öğretildi. İstanbul’da
tramvay, tünel, Zonguldak’ta kömür, İzmir’de telefon şirketleri satın alınıp
millileştirildi.

*Türkiye 1938’e geldiğinde, tarımda
kendi kendine yeten, 2. Dünya Savaşı’nda buğday satan, sanayide demir, şeker,
kâğıt, çimento, kauçuk, deri, mensucat ürünlerinde ihtiyacını karşılayan bir
ülke konumuna geldi.

*Her yıl 5 milyon altın Osmanlının
borcunu son kuruşuna kadar ödedi.

15 Yıl gibi
kısa zamanda bunlar başarıldı 83 Yıl sonra G20’nin içindeyiz diye seviniyoruz
ama şuan maalesef G20’nin de gerisine düştük.

Aslında bu
yazımı Türkiye’nin bugünkü meselelerine değil de İsviçre’nin sömürgesiyken çok
kısa bir zamanda Finlandiya’nın kalkınmasında nelerin etkili olduğunu anlatan “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabını
tanıtmaktı.

Gazi Mustafa
Kemal Atatürk’ün yaşadığı yıllarda ilk kez Türkçeye çevrilen Beyaz Zambaklar
Ülkesinde, Atatürk’ün de okuduğu ve hayran olduğu eserler arasında yer alır.
Öyle ki Atatürk, kitabı okuduktan sonra kitapta yer alan destansı başarıyı
oldukça takdir eder ve ülkedeki okullarda okutulan müfredata Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserin
de dâhil edilmesini emreder. Bu nedenle Atatürk’ün yaşadığı dönemde ülkemizde
çok fazla ilgi gören Beyaz Zambaklar Ülkesinde, uzunca bir süre Kuran-ı
Kerim’den sonra en çok okunan eser haline gelir.

 

Beyaz
Zambaklar Ülkesinde, çetin doğa koşullarına, yoksulluğa ve her türlü imkânsızlıklara
rağmen Finlandiya’nın bir grup aydın tarafından kalkındırılmaya çalışılmasını
konu edinir. Profesörlerden, din adamlarına, öğretmenlerden doktorlara kadar
her meslek grubundan insanın canla başla mücadele ettiğine şahit olunan bu eserde
verilen büyük mücadele bütün insanlığa örnek olacak kadar anlamlı olması ile de
bilinir.

 

 “Beyaz
Zambaklar Ülkesinde adlı esere göre 1811 yılına kadar İsveç’in egemenliği
altında bulunan Finlandiya’da ticaret, okullar, kiliseler, iktidar ve sanat İsveçlilerin
yönetimine göre işlemektedir. Ülkenin öğretmenleri, askerleri ve doktorlarının
tamamı da yine İsveçlidir ve İsveçliler sürekli olarak Finlandiyalıları küçük
görmektedir.

 

Bir gün ülkeler arasında gelişen
anlaşmazlıklar neticesinde Rusya Finlandiya’ya saldırır ve ülkenin yarısını ele
geçirir. Dönemin Rus Çarı, Finlandiya halkına geçmişte ellerinde bulunan bütün
hakları geri vereceğini beyan eder ve bu olay neticesinde Finlandiyalılar da
kendi öz kültürlerini hiçbir kısıtlama olmadan geliştirmeye ve yaygınlaştırmaya
başlar. Fin kültürünü yayma görevini ise Johan Wilhelm Snellman ismindeki zeki
bir aydın üstlenir.

 

Snellman, yeni nesil Fin aydınları
içerisinde en gözde ve en çok umut veren temsilcilerden birisi olarak ön plana
çıkar. Finlandiya’nın gelişmesi adına büyük bir mücadele verir ve bunun için de
ilk olarak ülkenin aydınları ile konuşur. Aydınlardan mütevâzi olmalarını ve
Finlandiya halkını küçük görmeden bildikleri her şeyi onlara anlatmalarını ve
halkı bilinçlendirmelerini rica eder.

 

Snellman, aydınlarla konuştuktan ve
onları yönlendirdikten sonra bu defa öğretmenler ile görüşmeye başlar ve
onlardan halkı bilinçlendirmeleri konusunda destek ister. Din adamlarına da
ulaşan Snellman, halkı eğitme konusunda desteklerini alır ve bunun üzerine din
adamları halkı motive ederek ülkenin kalkındırılması amacıyla önemli
çalışmalara başlar.

 

1816 yılına gelindiği zaman ise
Finlandiya ve Rusya yeni bir anayasanın altına imzalarını atar. Bu imza ile
birlikte parlamento sistemi yeniden hayata geçer. Finlandiya’da yaşayan pek çok
devlet memuru ülkenin her yerinden Helsinki’ye gelmeye başlar. Bu sayede devlet
yönetiminde yer alan İsveçli devlet adamlarının sayıları azalır ve yerlerine
Finlandiyalı devlet adamları gelir. Snellman bu aşamada da devreye girer ve
devlet adamlarına vatandaşların adalet duygusu güçlü bireyler olarak
yaşayabilmeleri için destek olmaları gerektiğini öğütler ve adalet konusunda
devlet adamlarından yardım talep eder.

 

Snellman askeri eğitime de büyük önem
gösterir ve ordu içerisinde çeşitli eğitimler verir. Finlandiya’da yaşayan tüm
ailelerin oğullarını askere göndermelerini ister ve aileleri bu konuda
yönlendirir. Kışlalarda ise bilim, kültür ve daha birçok konuda askerleri
bilinçlendirerek ülkeleri için çok daha yararlı birer birey olmalarına imkân
verir.

 

Sonuç olarak Beyaz Zambaklar
Ülkesinde adlı eserde Snellman’ın halk üzerinde meydana getirdiği tüm bu küçük
değişimler sayesinde Finlandiya’nın yavaş yavaş kalkındığı ve gelişmiş ülkeler
arasında girmeyi başardığı görülür. Bir zamanların bataklıklar ve kayalıklar
ülkesi olan Finlandiya, Snellman ve çevresindeki bir grup aydın sayesinde artık
tarım yapılan ve ekonomisi ile refah düzeyi hızla gelişen bir ülke haline
dönüşür.”

Acaba
diyorum güzel Türkiye’miz de Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığındaki kalkınma
hızıyla ilerlemesini devam ettirseydi ülkemiz şimdi nerelerde olurdu?

 

Sağlıklı
kalın

Güvenilir Ve Öngörülebilir Olmamanın Maliyeti

Son on yılda Türkiye
Cumhuriyeti hem içeride ve hem de dışarıda güvenilir ve öngörülebilir
bir devlet olmaktan uzaklaştı.

İçeride vatandaşlar olarak
devletin en önemli kurumlarının bize doğru bilgi verdiğinden emin değiliz.
Devletin kurumlarının biz vatandaşlarına hukuk çerçevesinde, adil ve eşit
davranacağına, Anayasada teminat altına alınmış temel hak ve özgürlüklerimize
tecavüz etmeyeceğine dair güvenimiz yok.

Mesela devletin bütün
ekonomik ve sosyal politikalarının temeli olan istatistik verilerini toplayan,
değerlendiren ve kamuoyu ile paylaşan organı TÜİK’in (Türkiye İstatistik
Kurumunun) açıkladığı verilere inanan yok gibi.

Son olarak vatandaşa
yansıyan enflasyonu gösteren (TÜFE) Tüketici Fiyat Endeksini TÜİK
yüzde 19,9 olarak açıkladı. Buna karşılık Bağımsız ekonomistlerden
oluşan ENAG grubunun açıkladığı TÜFE yüzde 49,9 oldu. Yapılmış iki
çalışmanın arasında yüzde 30 fark olması bilimsel olarak kabul edilemez.

Vatandaşa sorsak
hissettiği enflasyon yüzde 50’nin de üzerinde.

İki araştırmadan inanılmaz
ve güvenilmez olanı maalesef TÜİK’e ait olan. Bunu bir gözlem olarak
söylemiyorum.

Çünkü TÜİK’e göre, Ekim
ayında üretici enflasyonu (ÜFE) yıllık yüzde 46,3 oldu. Yılbaşından bu
yana TÜİK’in açıkladığı ÜFE ile TÜFE oranları arasındaki fark kapanmadığı gibi
gittikçe açılıyor. Üretici fiyat endeksindeki yıllık artışla tüketici fiyat
endeksindeki artış arasındaki makasın yüzde 26’ya yükseldiği görülüyor. Dünyada
ÜFE ile TÜFE farkı bu kadar olan başka ülke yok.

Üreticiler,
maliyetlerindeki artışları bazen kısa bir süre için satış fiyatlarına
yansıtamayabilir. Üreticiler en fazla yüzde 3 mertebesinde bir farka ve en
fazla birkaç ay boyunca katlanabilir. 
Ancak aylar boyunca maliyetlerindeki artışın yüzde 26’sını üstlenen
üreticilerin ayakta kalması mümkün değildir.

Bu bakımdan gerçek
enflasyonun yüzde 45-50 mertebesinde olması daha kabul edilebilir bir sonuçtur.

Bu arada devlet
yıllık vergi ve ceza artışlarında kullandığı yeniden değerleme oranını 2022
yılın için yüzde 36,2 olarak belirledi.
Sadece bu sonuç bile TÜİK’in yüzde
19,9 olarak açıkladığı enflasyonun yanlış olduğunu ispat ediyor.

Devletin diğer kurumları
bu rakamlar üzerinden bütün hesaplarını ve planlamalarını yapacak. Mesela maaş
artışları bu orana göre yapılacak. Yanlış rakamlar ve yanlış planlamaların
ülkemize ağır bir maliyeti olacak.

Bizler vatandaş olarak
devletin en önemli kurumlarından birinin bize yanlış bilgi verdiğini düşünüyoruz.
Bu verilere göre geleceğimizi doğru planlayamamamızın da hem bizlere ve hem de
devletimize bir maliyeti olacak.

*********************************

Dış Politikada
Öngörülebilir Ve Güvenilir Olmak

Türkiye dış politikada
inanılmaz savrulmalar yaşıyor. Çok kısa aralıklarla birbirine zıt açıklamalar
veya eylemler içinde öngörülemez bir devlet imajı veriyoruz.

Mesela Rusya’dan aldığımız,
ama ambalajını açamadan depoda sakladığımız, S-400’lere 2,5 milyar dolar
yatırdık. Öbür taraftan ABD’ye 1,4 milyar dolar ödediğimiz ve proje ortağı
olduğumuz
son teknolojili F-35 savaş uçaklarını alamıyoruz, projeden
dışlandık.

F-35’leri alamayınca,
ödenen paramızı geri almak veya bunun yerine elimizdeki eski model F-16
uçaklarımızın modernizasyonunu ve yenilerle takviyesini istiyoruz.

ABD’yi düne
kadar düşman
ilan eden AKP yönetici ve
yandaşları “Erdoğan ile Biden bir görüşme yaptı” diye sevinçle dostluk çığlıkları
atıyor.

Dışişleri
Bakanımız
Suriye’de askerlerimizi bombalayan Rusya’yı
“stratejik müttefik” ilan etti.
Arkasından Rus mevkidaşı Lavrov “stratejik
müttefik değiliz”
diyebildi.

Atatürk
“yurtta barış, dünyada barış” ilkeli dış politikası
ile öngörülebilir ve güvenilir bir devlet olmayı başardı.
Bu kanaat birçok dış politika konusunun mesele haline gelmeden çözülmesine
zemin hazırladı.

AKP öncesi bütün
hükümetlerin uyguladığı bu politika Hatay’ın ilhakı ile Kıbrıs’a
müdahalemiz ve KKTC’nin kurulması gibi zaferlerimize de meşruiyet
sağlamıştı.

Günümüzde ise yarın ne
şekilde davranacağımızı ne biz ve ne de muhatap devletler öngörebiliyor. Böyle
olunca hiçbir devletle uzun vadeli stratejik iş birliği ve dostluk ilişkisi
içinde olamıyoruz. Dostlarımız azalıyor, düşmanlarımız çoğalıyor.

*********************************

Erdoğan’ın
Sağlığı

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip
Erdoğan’ın sağlık durumu dünya sosyal medyalarında en çok konuşulan (TT= trend
topic) bir konu oldu.

Önce dünya liderlerinin katıldığı
Roma’daki uluslararası toplantılar ve sonrasında Erdoğan’ın hasta ve yorgun
olduğunu gösteren görüntüler dikkat çekti. Erdoğan buradan yine dünya
liderlerinin katılacağı Glasgow’daki toplantılara gitmekten son anda vazgeçti.
Bir de AKP grup toplantısı iptal edilince sosyal medyada “Erdoğan öldü mü?”
diye kıyamet koptu.

Erdoğan’ın sağlığı hakkında kamuoyunun
bilgilendirilmesi için şeffaf ve güvenilir bir mekanizma
oluşturulmadığından dedikodular durmadı.

Saray bürokrasisinin ve AKP yandaşlarının,
panik içinde, Erdoğan’ın İstanbul’dan Ankara’ya gittiği uçağa biniş ve iniş
görüntülerini paylaşması sorunu çözmedi. Paylaşılan görüntüler maalesef Erdoğan’ın
hasta ve yorgun olduğu
haberlerini doğrulayıcı nitelikte idi.

****

Bir devlet başkanının veya başbakanın sağlığı
bütün toplumu ilgilendirir.

Erdoğan, 2002’de “hasta olan Başbakan Ecevit’in ciddi
şekilde rahatsız olduğunun açıkça anlaşıldığını, bu görevi yerine
getiremeyeceğini”
ileri sürmüştü. Erdoğan bu sebeple “Ecevit’in derhal istifa
etmesini ve acilen seçime gidilmesini”
istemişti.

Erdoğan’ın görevini yapabilecek bir
sağlık hali içinde olması
ülkemizin sağlığı için şarttır. Tek adam
yetkileri ile donanmış, tek imzası ile ülkenin kaderini etkileyebilecek anlaşmalar
yapabilecek bir devlet ve siyaset adamının sağlık durumu çok çok önemlidir. Böyle
bir liderin sağlığı dedikodu malzemesi olmamalıdır.

Devlet güvenilir olmalı, açık ve şeffaf
bir şekilde düzenli olarak Cumhurbaşkanımızın sağlığı hakkında bilgilendirme
yapmalıdır.