22.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Haziran 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 360

Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Doğu Afrika Faaliyetleri Birinci Dünyâ Savaşı’nda Sudan, Habeşistan, Somali.

0

Teşkilât-ı
Mahsûsa, Osmanlı Devleti’nin istihbârat teşkilâtıdır. İttihad ve Terakki’nin
iktidarı tam olarak ele geçirmesinden hemen sonra, 17 Kasım 1913 târihinde
Enver Paşa tarafından ‘Umûr-ı Şarkiyye Dâiresi
adıyla kuruldu. Doğrudan doğruya kendisine bağlı idi. Adı, değişik kaynaklarda
Şube-i Mahsûsa’ olarak da
geçmektedir. Günümüzdeki Millî İstihbârat Teşkilâtı’nın (MİT) temeli olarak
kabul edilir. İlk Başkan Süleyman Askerî Bey idi. Görevi 24 Mayıs 1915’e kadar
devam etti. Bu târihten 31 Ekim 1918’e kadar Ali Başhampa, sonra da Hüsâmeddin
Ertürk başkan oldu. Teşkilât, Cumhuriyetin ilk yıllarında ‘Millî Âmâle Hizmet’ (MAH) olarak anıldı. (‘Âmâl’, emel kelimesinin çoğuludur. , ‘ulaşılmak istenen hedefler’ demektir.)

Enver Paşa bu
teşkilâtı kurarken, İttihat ve Terakki’den önceki yönetimin geliştirmeye çalıştığı
Osmanlıcılık’ düşüncesinin başarılı
olamadığını görmüş ve yerine, ‘Türk ve
İslâm Birliği
’ düşüncesini yerleştirmeyi ve geliştirmeyi düşünmüş olabilir.
Nitekim vatanını terk ettikten sonra birbir güçlükle, engelleri aşa aşa
Türkistan’a gitmiş ve orada kâğıt üzerinde kurduğu Türk İslâm Cumhuriyeti’nin
tanınmasını Moskova yönetiminden resmen talep etmiş idi.  

Teşkilâtın
kolları, Türkistan’da, Kafkaslarda, Anadolu’da ve Balkanlarda da faaliyet
gösterdi.

Bu cümleden olarak
Teşkilât’ın kurulduğu dönemde, ‘Hikmet
Âdil Bey
’ adında bir zat,
Kuşçubaşı Selim Sâmi, Hüseyin Emrullah (Barkan),
Kırımlı veya Silistreli Hüseyin Bey ve Bursalı İbrâhim (Haklıer) isimli 4
arkadaşı ile birlikte bir ekip oluşturdu. 4 kişinin arasında herhangi bir
kaynaktan doğrulanma imkânı bulunamayan bir iddiaya göre Kuşçubaşı Eşref (Sencer)
kısa bir müddetle sınırlı olmak üzere yer aldığına dâir bilgi vardır.   

Tuğrul Oğuzhan Yılmaz; eserinde,
resmî târih kitaplarında yer almadığı için çok az kişi tarafından bilinen
konulara yer veriyor. Birinci Dünyâ Savaşı’nda Osmanlı Devleti, kaybettiği
toprakları geri alabilmek ümidiyle 14 Kasım 1914 târihinde ‘Cihad-ı Ekber’ ilân etti. Cihad-ı Ekber’in
asıl hedeflerinden biri İngiliz sömürgesindeki Hindistan Müslümanlarını
ayaklandırmaktı. Hindistan’a ulaşabilmek için İran’a girmek bir zarûret
olmuştu. Bu hedefe ulaşılamayınca, ‘Halife
ve ‘cihad’ gibi kavramlar
kullanılarak Afrika Müslümanlarının İngiltere ve Rusya’ya karşı harekete
geçirilmesi plânlandı. Plân sâyesinde, mahallî idârecilerin, şeyhlerin molla ve
dervişlerin desteği sağlandı. Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Sudan, Habeşistan, Libya
ile Somali’deki faaliyetleri Ruslara ve İngilizlere karşı yer yer ve zaman
zaman başarılı oldu. Asıl hedefler ise çok büyüktü: Mısır’ı zapt etmek, Süveyş
Kanalı’na hâkim olmak, İngiltere’nin sömürgelerinde isyan çıkarılarak İngiliz
askerî güçlerinin bir kısmını oralara sevk edilmesini sağlamak ve oralardan
gelecek takviye güçlerin gelişini engellemekti. Suudî Arabistan hâriç, Müslüman
ülkelerin hemen hepsi, bu projeye destek verdi. İhtilaflı liderler bir araya
getirildi, anlaştırıldı.

Teşkilât-ı
Mahsûsa, silâhlı bir güç değildi. Strateji belirliyordu. Belirlenen stratejilerle,
mahallî askerî birliklerin, son sistem silâhlarla donatılmış orduları
karşısında başarı sağlanamadı.    

Osmanlı Devleti’nin
Doğu Afrika’da mahallî güçlerle ittifaklar tesis ederek, bu grupları kendisine
yardımcı bir hâle getirip teşkilatlandırması savaş boyunca bölgedeki
mücâdelenin devam ettirilmesini sağladı. Osmanlı Devleti’nin mahallî müttefiki
olan bu liderlerin savaşa katılması Teşkilât-ı Mahsûsa’nın siyâsî ve askerî
teşebbüslerinin neticesidir. Doğu Afrika’da yürütülen faaliyetler savaşın
neticesini değiştirmese de bölgedeki mahallî liderlerin sömürgeciliğe karşı
mücadele fikrinin doğuşunu sağlamış, sonraki yıllarda ise Doğu Afrika siyâsî târihinin
şekillenmesinde de tesirli bir rol oynamıştır. Günümüzde Afrika’da hüküm süren
devletlerin bağımsızlığı, Teşkilât-ı Mahsûsa aracılığıyla gerçekleştirilen
işbirliklerinin ürünü olarak kabul edilebilir. 

O dönemdeki
işbirlikleri, bölge halkının ve liderlerinin nezdinde Türklerin itibârını
artırmış, gelecekteki işbirlikleri için sağlam zemin hazırlamıştır. Fakat ve
maalesef bu zemin üzerine tarafların hak ettiği ve beklediği işlerin elde
edilmesi mümkün olmamıştır. 

Tuğrul Oğuzhan Yılmaz’ın telif ettiği
16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki 510 sayfalık eserin son bölümlerinde Haritalar
(s: 425-438), Kaynakça (s: 441-493) ve Dizin (497-510) başlıklı bölümler yer
alıyor.

Arka kapak
yazısının son cümleleri, bu muhteşem esere yakışacak final cümleleridir:

Bu kitapta bu
güne kadar hiç anlatılmayan hikâyeler var. Ülkelerini ayakta tutabilmek için
mücâdele eden direnişçilerin unutulduğu, dört yıl devam eden savaş sırasında
‘hasta adam’ın canlı mezâra girmesini kabul etmeyen bu idealist kuşak, işte bu
coğrafyada kurulan devletlerin de temelini atmıştır.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr 
www.otuken.com.tr 

 

DERKÂNAR:

İnandırıcılığı tartışılmakla birlikte Teşkilat-ı Mahsusa
emrinde çalıştığı belirtilen 50’den fazla şahıstan, isimleriyle veya unvanlarıyla
dikkat çekenlerden birkaç kişi: Enver Paşa, (ve kardeşi) Nuri Killigil, Yüzbaşı
Yakup Cemil, Ali Fethi Okyar, Ali Çetinkaya, Kuşçubaşı Eşref, Dr. Refik Saydam,
Kuşçubaşı Selim Sâmi ve Mustafa Kemal Paşa.

Meclis-i Mebusan İkinci Başkanı Emir Ali Paşa, Padişahın
saray görevlilerinden Besim Ağa, Mustafa Kemal’in yaverlerinden Cevat Abbas,
Enver Paşa’nın kayınbiraderi Yarbay Nâzım, Enver Paşa’nın amcası Kurmay Binbaşı
Halil Kut, Enver Paşa’nın yaveri İzmitli Mümtaz, Şeyh Salih eş-Şerif et-Tunusî,
Dördüncü Ordu Müftüsü Esat Şukayr, Kuşçubaşı Selim Sâmi, Fas’ta Ticânî Hücresi
Reisi Hoca Abbas, Tunus Devlet eski Başkanı Habib Burgiba’nın babası Şerif
Burgiba, ve Arabistan’ın ünlü şeyhlerinden İbnü’r-Reşit.

 

TUĞRUL OĞUZHAN
YILMAZ

1993 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise
eğitimini İstanbul’da tamamladı. 2015 yılında Beykent Üniversitesi İktisâdî ve
İdârî Bilimler Fakültes’inden mezun oldu. Aynı yıl lisansüstü eğitimine
başladı. Türkiye Cumhuriyeti Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik
Araştırmalar Enstitüsü Strateji ve Stratejik Araştırmalar Anabilim Dalı Harp
Târihi ve Strateji Programı’nda başladığı yüksek lisans eğitimini 2020 yılında
Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve
İnkılap Târihi Bölümü’nde ‘Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Doğu
Afrika’daki Faaliyetleri’ başlıklı tezle tamamladı.

Hâlen İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Târih Ana Bilim Dalında doktora eğitimine devam etmektedir. Tuğrul
Oğuzhan Yılmaz, çeşitli kitap bölümleri, makaleler ve analizler kaleme
almıştır. Ayrıca Afrika ve Ortadoğu’yla ilgili akademik çalışmalarına devam
etmektedir.

 

UYURSAN ÖLÜRSÜN

Eserin yazarı Dr. Saadettin
Koç
, Üniversite öğretim üyesidir. ‘Kırılan
Kılıç’
, ‘Baskın’, ‘Güldüren Fıkralar’, ‘Unutulmayanlar’, ‘Yaşadıklarım – Gördüklerim – Düşündüklerim’, ‘Üniversiteler İçin Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri’, ‘Ünivrsiteler İçin Dil ve Anlatım’ isimli
didaktik kitapları, ‘Sarı Sonbahar’, ‘Dönmeyi Düşünmediler’ ve ‘Geri Dönmediler’ isimli romanları
yayınlanmıştır.

Temmuz 2021’de; kahraman Kâmil Kozanoğlu’nun, kahraman Ömer
Halisdemir’in ve PKK militanları tarafından şehit edilen Ülkücü Fuat Yılmaz
Çakıroğlu’nun aziz hâtırâlarına ithaf olunarak yayınlanan 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 320 sayfalık romanı 3 bölümdür.

Birinci bölüm, romanın kahramanı Ârif’in, Temmuz’un kavurucu
sıcağında harman yerinde yorgunluk ve susuzluk sebebiyle kendisinden geçip ölü
gibi yatan dedesinin yanına gelmesiyle başlıyor. Fakir bir ailedir. Dede,
parasızlıktan eşini tedâvi ettirememiş ve dul kalmıştır. Kızının eşi genç yaşta
vefat etmiş, küçük yaştaki Ârif’e yoklukları hissettirmemek için ilerlemiş
yaşına rağmen var gücüyle çalışmaktadır.

Bölümün sonunda Ârif, tek yıldızı takmış, Teğmen olarak bir
haftalığına köyüne gelir. Komşu kızı Zâhide, Ârif’i sevmektedir. Anne ise
biricik oğlu için başka birini düşünüyor. Aklını ve zekâsını kullanarak,
kalbini de kırmadan Zâhide’nin gönlünü alır.

Gaflet mi İhânet mi’
başlığı ile başlayan ikinci bölümde Ârif, birliğine katılmıştır. Bir yıllık
eğitimden sonra komando subayı olarak Kuzey Irak sınırına gönderilir. Ayrılıkçı
terörist PKK’nın kahpece cinâyetleri birbiri ardına devam etmektedir. Hudut
boylarında gece devriyesine çıkıyor, sık sık sıcak çatışmaların içerisinde
oluyordu. Sivil olarak istihbarat sorumlusu oldu.

106-108. sayfalarda bölücü teröristlerin cehennemi andıran
fırtına gibi bir baskını anlatılıyor. 20 kişilik saldırganlar güruhu, Amerikan
yapımı otomatik silahlarla köyde canlı kalmayacak şekilde katliam yapmış, 7 leş
bırakarak gitmişlerdir.

Ârif, bu cânilerin çatışmalarla bitirilemeyeceğini anlayınca
onları silahsız bırakmanın yallarını araştırdı. Mühimmat depolarının yerini
tespit etti. Emrindeki iki astsubay ve iki er ile cephâneliği berhava etmeyi
kararlaştırdı. Heyecanın doruğa çıktığı an, başarı sağlanmıştı. Şimdi sıra olay
yerinden sâlimen ayrılmaktaydı. Onu da mahâretle hallettiler. Sonraki çatışmalarda
da üstün başarılara ulaştı. Telâfer şehrinde katledilen 183 Türk’ün intikamını
aldı.

Romanın ortalarındayız. Aşksız roman olur mu?  Başarıları dolayısıyla izinli sayılan Ârif
Ankara’ya gelir. Rutin kontrolü için gittiği Gülhâne Hastahânesi’nde doktora
eğitimi görmekte olan biyokimya uzmanı Ferhunde ile tanışır. (s:112-122) Bir
Pazar günü buluşmayı kararlaştırırlar. Fakat bordo berelilerin evde yaptığı
hesap çarşıya uymaz. Âni bir görev emri, buluşmayı imkânsız kılar. (s:122-123)

Sonrası… (s: 135-138) ve (139-145) de…

Aşk, hafif ateşte bile çabuk ve sağlam gelişir. İkinci
bölümün sonunda Ârif’in annesi Gülbahar Hanım, Ferhunde ile tanışır.

Üçüncü bölümün başlığı: ‘F
Tipi İhâne
t’tir. (s: 163-…) Bu bölümde kahramanımız Ârif yüzbaşılığa terfi
etmiştir. Özel Kuvvetler’in önemli bir subayı olarak kar, kış, tipi ile yağmur
ve fırtına demeden bazan günlerce dağdan dağa… olay olan her yere koşmaktadır.

O’nu son olarak 15 Temmuz hâin darbe teşebbüsünü defeden
ekibin içinde görüyoruz. Olay yerine gelen Hazar Paşa’ya görüşünü arz eder: ‘Komutanım, Türkiye’de Türk yurdunda, Türk kimliği
altında gizlenip, Türkleri arkadan vuranlar, tespit edilerek ifşâ (ve imha) edilmedikçe,
onlara hesap sorulmadıkça, Türk milleti bu acıları hep yaşayacaktır
.’

Kahramanımız yeni görevlere hazırdır. Ancak beklemediği bir
durumla karşılaşır. Hakkında tahkikat açılmıştır. Üniformasını ve kimliğini
komutanına teslim edip, köyüne anasının yanına gider.

Dr. Ferhunde Hanım mı?  Her biri ayrı bir mâcerâ ve farklı sürprizlerle
dolu son 157 sayfanın yarıya yakın bölümünde…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

  

TAYKAZAN

Prof. Dr. Metin Akar’ın,
mahallinde yaptığı incelemelerin ürünü olan kitap, sert kapak içerisinde renkli
fotoğraflarla ve haritalarla zenginleştirilmiş, kuşe kağıda basılı, 17 X 24
santim ölçülerinde ve 195 sayfadır.

Taykazan, ilk Türk Mutasavvıfı olan, doğup büyüdüğü ve hayatı
boyunca yaşadığı Türkistan’da soydaşlarını, Farsça ve Arapça bilmesine rağmen
arı-duru Türkçesiyle İslâm’a dâvet eden, Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed Yesevî
Hazretleri’nin türbesindedir. Türbe, Ahmed Yesevî’nin ebedî âleme intikalinden
iki asır sonra Emir Timur tarafından inşa ettirilmiş muhteşem bir âbidedir.

Âbidenin kendisi gibi inşa hikâyesi de muhteşemdir. Yesevî
Hazretleri, büyük Türk Hanı Emir Timur’un rüyâsında girerek Buhârâ’yı
fethedeceğini kendisine müjdelemiştir. Bu işâret üzerine Buhâra üzerine sefere
çıkan Emir Timur (1336-1405), zafere ulaştıktan sonra mânevî bir şükran hissi
ile Ahmed Yesevî’nin kabrini ziyâret için Yesi’ye gelir. Yanında bulunanlardan
Mevlânâ Abdullah Sadri’ye kabrin üzerine muhteşem bir türbe yapılmasını
emreder. Türbe ile alâkalı bâzı ölçüleri de belirtir. O dönem Türkistan’ın en
büyük mîmârı Hoca Hüseyin Şirazî tarafından külliyenin yapımına başlanmış ve
devrin mîmârî şaheserlerinden olan türbenin yapımı iki yılda tamamlanmıştır.
Türbe, Emir Timur’un tâlimatıyla mescid, dergâh, mutfak ve diğer hizmet
binaları eklenerek büyük bir külliyeye dönüşmüştür.

Türbenin en önemli parçalarından olan bronz Taykazan ise, 1399 yılında Karnak
şehrinde Emir Timur Han tarafından Abdülaziz b. Servereddin Tebrizî’ye
yaptırtılmıştır. Kazanın üzerindeki kitâbede, kazanın Emir Timur tarafından
şeyhlerin sultanı .Ahmed Yesevî’nin ruhunu şad etmek için insanların su
içmeleri maksadıyla yaptırıldığı anlatılmaktadır. Kazanın üzerinde Kur’ân-ı
Kerîm’den âyetler ve ayrıca hadislerle nilüfer çiçeği formumda on adet kulp yer
almaktadır. Yedi ayrı metalin alaşımından dökülmüş olan kazan, yaklaşık iki ton
ağırlığında, 2,4 metrelik ağız çapında ve üç bin litre su alma kapasitesine
sahiptir.

Birleşmiş Milletler Eğitim, İlim ve Kültür Teşkilâtı (UNESCO)
Dünyâ Miras listesinde yer alan Hoca Ahmed Yesevî Türbesi’nde teşhir edilen
Taykazan, türbenin ve Türk maden sanatının en önemli eserlerinden birisidir.

Sovyetler Birliği döneminde, 1935 yılında
Saint-Petersburg’taki ünlü Ermitaj Müzesi ne götürülen Taykazan, Kazak
aydınların uzun ve yorucu bıktırıcı mücâdeleleri neticesinde Nursultan
Nazarbayev tarafından 18 Eylül 1989’da geri getirilerek Ahmed Yesevi Türbesine
konulmuştur.

Tay kazan ‘Rahmet Kazanı’ olarak da anılır. Dünyâda benzeri bulunmayan, maddî
ve mânevî değeri çok yüksek olan bir eserdir.

Kazanın kulpları arasındaki on çerçeve
içerisinde ‘Hayırlı Olsun’ mânâsına
gelen farsça ‘Mübârek bad’ cümlesi
vardır. Bu on adet çerçevedeki ‘Mübârek
bad
’ yazısının bir tânesi ters yazılmıştır ki, bu  bir hatâ değildir. İslâm mîmârî ve sanat
ustaları tarafından sıkça kullanılan bir usuldür. Yâni sanat eserini yapan usta
yapmış olduğu eserlerinde kusursuzluk; ‘Allah
ile yarışmak, kusursuz eser yaratmak
’ mânâsına geleceği için, aczini ifâde
ve Allah’ın büyüklüğünü kabul ve ikrar maksadıyla eserinin bir yerini, şuurlu
olarak hatâlı veya eksik yapar.  Burada
da ‘Mübârek bad’ cümlesinin ters
yazılmasını, kazanı yapan ustanın ‘aczini
ifâde etmesi
’ olarak kabul etmek gerekir.

Türklerde türbelere ve kabirlere kazan
koyma geleneği vardır. Târih boyunca kazan; birliğin, büyüklüğün, hayır ve
bereketin sembolü olmuştur. Bu sebeple büyük zatların kabir ve türbeleri
yakınına kazan konularak oraya gelen ziyâretçilere önemli mesajlar verilmiştir.

AHMET YESEVÎ
ÜNİVERSİTESİ:

Taşkent Caddesi Şehit H. Temel Kuğuoğlu Sokağı Nu: 30
Bahçelievler Ankara. Telefon: 0.312-216 06 00, Belgegeçer: 0.312-223 34 29
e-posta:
yayinlar@yesevi.edu.tr  // www.yesevi.edu.tr

YESEVÎ YAYINCILIK:

 Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi,
Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon:
0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta:
e_asliyuce@yahoo.com   

 

AZINLIKLAR

Türkiye’mizde ‘azınlıklar
3 grupta ifâde edilir: 1-Yahudiler, 2-Ermeniler, 3-Rumlar. Birinci grubun ‘Musevîler’ olarak isimlendirilmesi
yanlıştır. Yahudilik bir ırkın, Musevilik ise bir dinin adıdır. Bütün Yahudiler
Musevidir. Fakat her Musevi, Yahudi değildir. Kırımçaklar ve Karaimler gibi Türk
Musevileri, Fransız, Rus ve Alman Musevileri vardır.

Çalışmalarını ağırlıklı olarak azınlıklar üzerine teksif
eden Târihçi Önder Kaya da 13,5 X 21
santim ölçülerindeki 200 sayfalık eserini aynı temel düşünce üzerine oturtmuş. Meseleyi
Tanzimat’tan Lozan’a kadar uzanan zaman dilimi içerisinde açıklayıp doyurucu
bilgiler veriyor.

YEDİTEPE BASIM YAYIN DAĞITIM LİMİTED. ŞİRKETİ:

 Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Daire:12
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-528 47 53

Belgegeçer: 0212-512 33 78 www.yeditepeyayinevi.com

Tarihimize Not Düşen Gerçekler…(Zaman Asla Kaybolmaz)

    Hayat, biz insanlara Allah’ın armağan etmiş
olduğu büyük bir değerdir. Hiç düşündünüz mü?

    Bu değerli süreci yaşarken biz hayata ne
verdik? Hayat bize ne verdi? Ama bundan da önemlisi doğup büyüdüğümüz,
hayatımızı geçirdiğimiz vatan topraklarımıza, canım ülkemize biz neler verdik?

 

     Bu güzel vatan toprakları bize ne verdi?

 

     Hiç şüphesiz her insanın bir cinsi, bir
kimliği vardır. Yüce Allah’ın verdiği can, daha ilk günden bir cinse
bürünmüştür; kimimiz ilk nefesi erkek, kimimiz dişi olarak alırız ana rahminde.
Bu yalan dünyaya atılan ilk adım sonrasında bir kimliğimiz oluşur anadan,
babadan kaynaklanan…

 

      Ancak vatanı olmayan insanların kimliği
neye yarar?

 

      Hele, hele kimliğinde Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin adı, Al Bayrağımızın Ay ile Yıldızı var ise; böylesine bir gurur
dünyanın hangi devletinin, hangi milletinin tarihinde, kimliğinde yazar?

 

        Tarih;
yaşanmış olayları, hafızalara kazılı gerçekleri unutturarak, kendilerine göre
yeniden tarih yazanları asla affetmemiştir..!

 

        Ülkemizin gerçeklerini anlatan tarih
sayfaları; özellikle son dönemde yaşananları, kendilerinin tarihi yeni baştan
yazdıklarını sananları da sorgulayacak, kararını yaşanan gerçeklere göre
verecektir.

 

       İşte tam bu noktada; tarihi gerçekleri yok sayarak,
tarihi yeni baştan, kendi gerçeklerine göre yazdıklarını sananlar, günü
geldiğinde başlarını, tarihin gerçek sayfalarına çarpacaklardır.

 

       Bugüne kadar yayınlanmış kitaplarımda,
yazılarımda yaşanmış tüm gerçekleri; sadece kimliğime değil, yüreğime de
kazıdığım, Türk Milletinin bir ferdi olmanın gurur ve onurunu duyan, 1974
yılında vatan ve vazife uğruna Kıbrıs adasında savaşan bir ‘Kıbrıs Gazisi’,
ülkemizin aydınlık yarınlarına sevdalı bir yurtsever olarak analiz ettim, tarafsız
bir şekilde kaleme aldım.

 

        Doğduğumuz, yaşam umutlarını yeşerttiğimiz bu güzel
vatan topraklarına, bu güne değin şahsımız ve ülkemiz adına ne ektiysek onu
biçtik!

 

       Hürriyetimiz, bağımsızlığımız uğruna hep
birlikte omuz omuza savaştık. Kanımız, kanımıza değdi. Birbirimizin kucağında
nefes alıp, nefes verdik.

 

       Günü geldi; vatana ve millete hayırlı
evlatlar yetiştirmenin gururu ile sevinç gözyaşları yaşları döktük.

 

      Günü geldi; ellerine kına yaktığımız
evlatlarımızı vatanımızın dirliği, milletimizin birlik ve beraberliği uğruna
feda ettik:

 

      ‘’Vatan Sağ Olsun’’ dedik…

 

        Anaların, babaların acı dolu
feryatlarına; gözyaşlarımızla eşlik ettik, yüreklerimiz dağlandı.

 

        Günü geldi; ülkemizin uluslararası
toplumda kazandığı her başarı göğsümüzü kabarttı.

 

Milletçe sevinç
gözyaşları döktük; kazanılan her başarıda, göndere çekilen ‘Ay Yıldızlı Al
Bayrağımızı’, hançeremiz yırtılırcasına söylediğimiz istiklal marşımızla
selamladık.

 

        Günü geldi bu ülkenin kimliğini
taşıdığı halde, onur ve gurur timsali bayrağımızı, gönderinden indirmeye cüret
eden, yırtan, yakan; ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret
edip, heykellerine saldıran aymazlara, utanmazlara da rastladık…

 

        Ardımızda kalan yılların başarısına da,
acılarına da hep gözyaşlarımız eşlik etti. Çünkü Türk milletinin asırlardan bu
yana süregelen en önemli niteliği; acıyı da, sevinci de hep birlikte yaşaması;
kimi zaman gönül coşkusuna, kimi zamansa acılar yumağına hep birlikte
gözyaşlarını katmasıydı…

 

       Aslında
yaşadığımız vatan topraklarımızın hamuru; bu birlikteliğimizin, duygu
yoğunluklarımızın, milli ve ulvi değerlerimize olan düşkünlüğümüzün, asırların
ötesinden gelen geleneklerimizin, göreneklerimizin ortak çanağında yoğrulmamış
mıydı?

 

       Biz buyduk işte! Tarih sayfaları bizi hep
böyle tanıdı. Çünkü bizler sevinçlerimizi de, acılarımızı da gözyaşlarımızla
kutsayan bir milletiz.

 

       Ama
milenyumlu yılların bu ilk çeyreğinde kimi zaman güldük ama çoğu kez ağladık!
Vatan bellediğimiz toprak ananın bağrını en çok da bu dönemde yaşadığımız
sıkıntılar, olaylar sonrasında yüreklerimizi sızlatan duyguların gözyaşlarıyla
suladık…

 

       Adeta
yurdumuzda ‘kırılmadık’ hiç bir şey kalmadı!

 

       Kimi kez doğal güzellikleri, doğaya renk
veren çiçekleri, ağaçları, doğa canlılarını kırdık, parçaladık!

 

      Kimi kez iyi niyetli yürekleri yaraladık!

 

      Kimi kez güzelliklerle dolu kalplere
rüzgâr ektik, fırtına biçtik!

 

      Kimi kez dağlanan ana, baba eş, evlat
yüreklerinin onarılmaz acılarını görmezden geldik!

 Feryatlar duyduk, yurdumuzun her yanından,
adeta umursamadık…

 

     O nedenle:

     ‘Asla kaybolmayan zamanın’ hafızasına
not düşmek adına, tarafsız bir gözlemle kaleme almış olduğum bu yazımda
anlatmış olduğum her ne varsa; gönül gözümden gelen yaşlarla sulanmıştır…

 

      2000’li yılların bu ilk çeyreğinde yaşanmış,
yaşatılmış, yaşadığımız onca olaya rağmen; şanlı tarihimize not düşen öyle bir
gerçek vardır ki, o da şudur:

 

        Şehitlerimizden Yüce Türk Milletine
emanet olan, bir ve beraber yaşamanın gururunu taşıdığımız bu Gazi Topraklar ve
Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti
Devleti sonsuza kadar payidar kalacaktır.

 

       Tarih sayfalarına kan ve can bedeli
ödenerek kazınan bu gerçek ne bugün, ne de gelecekte; hiçbir neden uğruna
değişmeyecek, değiştirilemeyecektir.

 

        Ulus-Devlet
kimliğini sonsuza kadar muhafaza edecek olan Türk Milleti dili, dini, kültürü,
tarihi ve saygın kimliği ile aydınlık yarınlara el, ele güçlü bir biçimde
yürümeye devam edecektir.

Kendine İsyan

0

Nurettin Topçu’nun ifadesi ile insan isyan halinde
olandır. Diğer bir deyişle insan olmanın yolu isyandan geçer. İnsanda isyan
Neden? Niçin? Nasıl? sorularıyla başlayan yol ayrımıdır. Bu soruları sorabilen
kişi kendi ezberlerine karşı direnişe geçen kişidir.

 

 Direnişin
başladığı yerde dirilişte başlamış demektir. İsyan halinde olan insan “BAŞ-ını
KALDIR-ararak” kendisine dayatılan yol yerine yoldan çıkma sürecini
başlatandır. Sorgulamalarla başlayan bu yol insandaki huzursuzluğun sükûnete
erdiği aklın ve gönlün cem olduğu dinginlik halindeki yolculuğudur.

 İsyan etmek;
Geçmişte inşa ettiğini sandığın çok katlı kuleleri yıkmayı gerektirir, başkalarının
pürüzsüz yapılarında oturmak yerine, kusurlarıyla ama tüm gerçekliğiyle
tahtadan bir kulübe inşa etmeyi gerektirir. Kocaman kocaman sözlerle
sloganlarla örtülen gerçeklerin örtüsünü kaldırmayı, kurumsal bilgileri parçalamayı,
güç sahiplerinin dayatmalarını reddederek yoldan çıkmayı gerektirir. İşte bu
noktada slogandaşların sana ‘’yoldan çıktığını’’ söylemeye başlamışsa bil ki
doğru yoldasın.

 

 Yoldan çıkan
yani benliğini özgürlüğe kavuşturan kişi her türlü kölelikten (güç-para-borç-şöhret-itibar
v.b gibi) kurtulur. Seçmek ve sormak, özgürlüğü;

 

Özgür olmak insan olmayı, insan olmak ise isyankâr olmayı
doğurur. Kişisel isyanını başarmış kişi kendine hiçbir kurumu ya da otoriteyi
efendi kabul etmeyeceği gibi kimseye de efendi olmak istemeyecektir.

 

 İslam insana ‘
Kıyam Et ’ diyor bireyin kıyam etmesi muktedirlerin kıyametidir. İnsanın kıyamı
hakikat yolculuğunun başlangıcıdır. Kurulan bütün tuzakların farkına varıp
sahte tanrılardan yüz çevirmektir. Kendi iç dünyasında kıyametini yaşamayan
yaşatamayan insan zaten yaşayan ölüdür. Her canlı kıyameti yaşayacaktır. Bunu
ölmeden yaşamak esas olandır.

 

 İsyancı maddi
anlamda kırma veya parçalama peşinde değildir bilakis kırılmış, parçalanmış,
ters-yüz edilmiş gerçeklerin peşindedir. Çabası insana, hakikate dair
gerçekleri anlamaktır. İsyancının bir mesuliyet ve sorumluluğu varsa o da Hakka
ve hakiki olanadır. İsyankâr genel kabulün dışındaki delidir fakat anarşist
değildir. Anarşizmde “ben” ön plandadır. İsyancı, bencil değildir.

 

 İsyancının
birilerini aydınlatma birilerine ilham olmak birilerine örnek olmak gibi bir
derdi yoktur. Bunu önceleyerek yola çıkmaz fakat yolda kendisine yoldaşlar
bulması da kaçınılmaz olacaktır. Lider olmak gibi bir derdi yoktur isyancının
esas derdi kendisiyledir. İsyancı âleme, dünyaya nizam vermekten ziyade
kendisine nizam vermekle yola çıkar.

Çift Paralı Türkiye’de Faiz, Kur, Enflasyon

Ekonomist
Güngör Uras, sağlığında beğenerek okuduğum bir ekonomi yazarıydı.
Karmaşık ekonomik sorunları bile Ayşe Teyze’nin anlayacağı tarzda sade bir
dille anlatırdı. Bugünlerde çok konuşulan “yüksek faiz, düşük kur”
politikasının zararlarını uzun yıllar anlatmaya çalışmıştı. Fakat maalesef
iktidarlar bildiğini okumaya devam etmişti.

AKP
aynı hatayı daha da büyüterek yapmaya devam etti. AKP iktidarının 19. yılında Cumhuriyet
tarihimizin en büyük ekonomik krizini
yaşıyoruz.

İşte
bu aşamada Erdoğan’ın talimatıyla faizi düşürme kararı alındı. “Ekonomide
yeni bir model deniyoruz”
diye savunulan bu yöntemle döviz kurları artacak,
buna bağlı olarak ihracat artacak, ithalat azalacak ve cari açık vermeyecektik.
Yani artık öncelik enflasyon ve kurları düşürmek değil, cari açığı
düşürmekti.

Rahmetli
Güngör Uras yıllarca düşük kur politikası ile ithalatın
özendirilmesinin, yüksek faiz ile yatırımların zorlaştırılmasının yerli
ve milli sanayimizi çökertmekte olduğunu, ara malı üreten tesislerin ucuz ithal
mallarla rekabet edemediği için kapanmakta olduğunu
yazardı. Tam tersi bir
politikaya geçilse bile, bu kapanan tesislerin eski hale gelebilmesinin en
az 5 yılda mümkün olabileceğini
anlatırdı.

Nitekim
dediği oldu. 100 dolarlık mal ihraç edebilmek için 70 dolarlık ithalat yapmak
zorunda olan, katma değerli teknolojik üretim yapamayan bir ülke haline geldik.

********************************

Dolar Dolsa da Olmaz, Dolmasa da…

Eski
Başbakan Binali Yıldırım, “dolardan bize ne dolsa ne olur, dolmasa ne olur?”
demişti ya! Gördük ki, işler hiç de öyle değilmiş.

Çünkü,
Türkiye çift paralı bir ülke. Ekonomi en az Türk Lirası kadar dolar üzerinden
yürüyor. Bankalardaki tasarrufun yarıdan fazlası Amerikan Doları ve Euro.
Devlet dövizle borçlanıyor. Döviz üzerinden ihale yapıyor. Bütün Yap- İşlet-
Devret yatırımları döviz üzerinden ve gelir garantili.

Normal
olarak, çift paralı ülkelerde Merkez Bankası faizi yükseltince ülkeye dolar
girişi artar.
Dolar girişi artınca, dolar ucuzlar. Tüketici ucuz
dolarla daha fazla harcama yapar. Yatırımcı ucuz dövizle yatırımlarını artırır.
Sonuç olarak ekonomi ısınır, enflasyon yükselir.

AKP
bugüne kadar bu yüzden yüksek faizle ve Hazine’deki dolar rezervlerini
satarak doları baskılamaya çalıştı.

Eğer çift
paralı ülkelerde Merkez Bankası faizi indirirse ülkeye dolar
girişi azalır. Dolar girişi azalınca, dolar daha pahalı olur. Tüketici
pahalı dolarla daha az harcama yapar.
Yatırımcı pahalı dövizle
yatırımlarını azaltır
, ekonomi soğur, enflasyon düşer.

CB
talimatıyla TCMB faiz indirdi. Ancak ekonomimiz o kadar çok dolarize
olmuş durumda ki… Ve o kadar çok ithalata bağımlı haldeyiz ki… Maliyet
artışları yüzünden enflasyon da hızla yükseliyor.

“Cari açık vermeyen, dış borç almayan” bir ülke olsanız, “faiz- kur- enflasyon
sarmalına”
düşme riskiniz çok azalır.

Ama kısa
vadede böyle bir yapısal dönüşüm imkansızdır
, üstelik çok sancılı bir
süreçtir.

********************************

Yeni Model İçin Niyetleri de Zamanları da Yok

CB
Erdoğan, bir yandan ekonomik krizi “dış güçlerin” yarattığını, diğer
taraftan da izlenen yeni politikanın kendilerinin bilinçli bir tercihi
olduğunu
söyledi. Bu çelişkiyi hadi görmezden gelelim.

Erdoğan,
“yeni model denemeye” iten sebebi “ya ülkemizde eskiden beri hâkim
olan anlayışı sürdürerek yatırımdan, üretimden, büyümeden, istihdamdan
vazgeçecektik ya da kendi önceliklerimize göre yolumuza devam ederek tarihi bir
mücadeleyi göze alacaktık”
şeklinde açıkladı.

Erdoğan
ve partisi, yatırım, üretim, büyüme, istihdamı artırmak için bir tercih yapmış
değil. Döviz bulamaz olunca, çaresizlikten “cari açık vermeme”
politikasını savunuyorlar.

Partili
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın birinci önceliği seçim kazanmaktır.
Seçimleri kaybederse her şeyini kaybetme riski altında olduğunu hissediyor.

Seçimler için, erken
olursa yaklaşık 11 ay, zamanında yapılırsa en fazla 19 ay zaman
kaldı.

Cari açığı kapatarak
faiz, kur ve enflasyonun birlikte yükseldiği bu korkunç durumdan çıkmak zaman
alacaktır.
Üstelik kitlelerden büyük fedakârlık istemek zorunda
kalacaklar.

Yatırım
ortamının iyileştirilmesi, ara malı üreten tesislerin açılması, yüksek
teknolojili yeni tesisler için yabancı sermaye çekilmesi için iktidarın
bugüne kadar yaptıklarının tersini yapması gerekiyor
.

Bu da yetmez. Bu
politikanın semeresini almaya başlamak 3-5 yıl alır. Erdoğan’ın bu kadar
zamanı yok!

Bu
yüzden Erdoğan’ın aslında politika değiştirmeye niyeti yok. Asıl niyetinin,
yeterince borç döviz buluncaya kadar, zaman kazanmak olduğu
kanaatindeyim. Daha önce “şerefsiz” denilen, “15 Temmuz darbesinin arkasındaki
dış güç olduğu” söylenen, Türk düşmanı BAE prensinden veya bir başka
düşmandan veya Londra tefecilerinden
bile olsa yabancı para bulmaya
çalışacak.

Kaynak
bulduğu anda yine “yüksek faiz, düşük kur” politikasıyla insanları geçici
olarak ferahlatmak
ve bütün devlet imkanlarını kullanarak seçim kazanmak
isteyecektir.

Böyle
bir kaynağı bulabilir mi? Dış güçler “kendilerine karşı savaş verdiğini”
söyleyen birine para verir mi?

Aslında
verilen bir savaşın olmadığını ve Erdoğan’ın ne kadar zor durumda olduğunu en
iyi dış güçler biliyordur. Karşılığında neler alabileceklerini de.

“Ne
pahasına olursa olsun” diye borçlar alınsa da, geçici ferahlama sağlayıcı tedbirler
alınsa da AKP+MHP ittifakının iktidarını devam ettirmesi artık imkânsız gibi.

İş Bilmezliği Ustalıkla Gizleme Sanatı

0

Çok değerli bir ağabeyimin
akrabalarının işlettiği bir zücaciye mağazası vardı. O değerli ağabeyimin biri bekâr
olan iki baldızı ile bacanağının işlettiği bir mağazaydı burası. Yine bu
değerli ağabeyimin M**** adında bir de kayınbiraderi vardı. M, İlk üçü kız
çocuk olan dört çocuklu bir ailenin tekne kazıntısı tek erkek evladı olarak
dünyaya gelen ve bu nedenle şımartılarak büyüyen biriydi. Bu M mağazada ablaları
ve eniştesiyle takılır, getir götür kabilinden işlerini yapardı. Bu mağaza
aslında M ile ablalarına babalarından miras kalan bir yerdi. Ancak M hem iş
bilmez hem de biraz sorumsuz, hadi sorumsuz demeyelim akla havada biri olduğu
için onu mağaza yönetiminden uzak tutar, M’ye sadece getir götür kabilinden
işler yaptırırlardı. Amerikan Dolarının 1,5 TL seviyelerinde olduğu zamanlardı
ve öyle bir zamanda bu mağaza yılda 2 milyon TL’ye yakın ciro yapıyordu. Herkes
halinden memnundu.

 

2008’de ülkemizi teğet geçen (!)
krizin de etkisiyle mağazada işler biraz sıkıntıya girmişti. Krizi fırsata
çevirme becerisi olan M “Siz ticareti bilmiyorsunuz, beceriksizliğinizle
mağazayı batırıyorsunuz” diyerek ablalarının ve eniştesinin burnundan getirdi
ve mağazanın bütün yönetim yetkisini tek başına kendi üzerine aldı. M,
kendisini mağazanın mutlak kurtarıcısı olarak görüyordu.

 

Hayatı boyunca üzerine hiçbir
sorumluluk almamış olan M, mağazanın yönetimini ve özellikle mağazanın kasasını
ele geçirince geçmişinden ve ailesinden intikam alırcasına adeta “mağaza öyle
batırılmaz böyle batırılır” moduna girdi. Tek erkek çocuk olarak büyümenin
getirdiği bencillik ve sorumsuzlukla tam bir mirasyedi gibi hareket etti.
Sattı, savurdu, gelen parayı lemlerde ezdi. M, diğer eniştesi olan benim o
değerli ağabeyimi kah Ukrayna’dan arıyor, kah Tayland’dan arıyor ve âlemlere
nasıl aktığını anlatıyordu. Mağaza batıyordu ama M’nin ekonomisi şaha
kalkıyordu maşallah.

 

Hazıra dağ dayanmaz. Paralar suyunu
çekince M de nakit bulabilmek için bu defa banka kredisine başvurdu. Mağazayı,
babadan kalma taşınmazları teminat göstererek bankalardan krediler aldı. Peki,
o kredileri işini kurtarmak için kullandı mı? Tabi ki hayır! Borç parayla
hovardalığa devam etti bizim M.

 

Akıbet malum. Yazın yediğin hurmaların,
kış mevsimi geldiğinde tırmalamak gibi bir adeti vardır. Çekilen kredilerin
geri ödeme zamanı geldiğinde M tabi ki bankalara tek bir kuruş ödememişti. Çok
kısa bir süre içinde ne mağaza kaldı ellerinde ne de baba yadigarı taşınmazlar.
Ticaretin ustası olma iddiasıyla ortaya çıkan M, on yılların birikimi aile
şirketini batırmış ve sadece kendisini değil iki ablası ile eniştesini de
ekmeklerinden etmişti. Ablaları ile eniştesinin hikâyesi burada sona eriyordu
ama M gibi biri için böyle bir son asla son olamazdı.

 

Uçan kuşa borcu olan M, annesinin
adına bir ızgaracı / kebapçı açmıştı. Hem hayırlı olsun deme hem de destek olma
düşüncesiyle o değerli ağabeyimle birlikte M’nin dükkanına kebap yemeye
gitmiştik. En iyi ürününün ciğer şiş olduğunu söyleyince biz de ciğer şiş
söyledik. Siparişler hazırlanıp, ciğer şişler önümüze servis edilince daha
renginden bu ciğerlerin yeterince pişmediğini anlamıştım. Yine de bir tadına
bakayım dedim. Aman Allahım, ciğerler bildiğin çiğdi. O değerli ağabeyim de
benimle aynı tepkiyi vermişti. Hemen kayınbiraderi olan M’ye “Yahu M****ciğim
bu ciğerler pişmemiş, çiğ” deyince M hemen itiraz etti. “Olur mu abi dedi,
bunlar süper pişmiş. Bak!” dedi ve “Bak!” demesiyle birlikte o çiğ ciğerleri
bir bir ağzına atıp çiğnemeden yutmaya başladı. Bir yandan “Bak süper pişmiş”
diyor, diğer yandan çiğ ciğerleri leblebi gibi ağzına atıyordu. Anlayacağınız
bizim M işinde ustalaşmayı bırakın, asgari seviyede bile iş yapmayı
öğrenememişti ancak iş bilmezliğini ustalıkla gizlemeyi çok iyi öğrenmişti.

 

Hatır için çiğ tavuk bile yenir derler
ama o günkü çiğ ciğer tecrübesinden sonra M’nin dükkânına bir daha hatır için
dahi gitmedik. Sonradan öğrendik ki M, annesi adına açtığı bu dükkânın vergi ve
SGK borçlarını ödememiş hatta elektrik, su faturalarını bile ödememiş. Baba yadigârı
taşınmazlarını yok pahasına bir bir kaybettiği yetmiyormuş gibi, üstüne bir de
annesini devlete karşı ciddi şekilde borçlandırmıştı.

 

M işte böyle bir adamdı ama her şeye
rağmen M iyi bir adamdı. Çünkü M sadece kendi ailesinin malvarlığını heba
etmişti. Kriz ortamında ortaya çıkıp “ben ülkeyi daha iyi yönetirim” diye
iktidarı alıp bütün ülkeyi heba eden, bütün ülkeyi borç batağı içinde bırakan
kimleri kimleri gördü bu gözler. M iş bilmezliğini örtmek için çiğ ciğerleri
kendisi yer, ağrıtırsa kendi karnını ağrıtırdı. Kendi iş bilmezliklerini ört
bas etmek için milletin karnını ağrıtanları gördü bu gözler. Onlarla bizim M’yi
kıyasladığım zaman, M onların yanında baya baya eli öpülesi biri olarak
kalıyor. Onların yanında bizim M’ye can kurban!

Hz. Ali’den Öğütler (2)

0

    “Hayatının hiçbir
safhasında çıkarcılığın aracı kılınmış siyasetin bayağı oyunlarına ayak
uyduramıyacak kadar sağlam bir karaktere sahip, takvâ ikliminin tâcı Hz. Ali
(k.v.) der ki:

    “ ‘Halka İmam olan
kişi, halka öğüt vermeden ve onları eğitmeden önce kendisini eğitmelidir. O,
kendi kişiliğini diliyle ortaya koymadan önce, amelleri ve davranışları ile
gösterecektir. Kendisini eğiten, yetiştiren ve terbiye eden adam; halka öğüt
veren ve terbiye nutukları çeken adamdan daha şerefli ve değerlidir.’

    “Hz. Ali, insanın
dürüst, samîmi, çalışkan ve haysiyetli olmasını ister. Bir mektubunda şu
tavsiyede bulunur:

    “ ‘Kendinizi
başkasının kölesi kılmayın. Yüce Allah sizi hür bir kişi olarak yaratmıştır. Bu
hürriyeti hiçbir bedele karşılık satıp savmayın. Şerefinizi, vicdanınızı ve
kendinize saygınızı satarak hiçbir gerçek menfaat veya kâr elde edemezsiniz.
Sizi bu yüce değerlerden alıkoymaya çalışan kimsenin ardından koşmayın. Biliniz
ki, zayıf veya muhtaç bir kimseyi ezmek ve ona eziyet etmek, zulmün en
kötüsüdür. Sana kötülük etmeye teşebbüs eden birine sen iyilik et. O seni
tanımadığı ve sana aldırmadığı zaman, sen ona cömertçe davran. O sana karşı
sert muamele eder ve seni incitirse, sen ona karşı nazik ve mültefit (iltifat
eder) ol. Ancak bilmelisiniz ki, hak etmeyen, alçak, ahlâksız ve hainlere bu
şekilde davranılmaz.’

    “Görülüyor ki Hz.
Ali, hangi şart altında olursa olsun, adâleti, şefkati, takvâsı (çok
dindarlığı) ve yüksek ahlâkı ile insanlara örnek olmuştur. Onlara aralarında
hiçbir ayırım yapmadan adâlet ve doğrulukla muamele etmiştir. Nitekim o, Mâlik
el-Eşter’e yazdığı meşhur emirnâmesinde, müslüman ve müslüman olmayan herkese
aynı şekilde davranılması gerektiğini; çünkü müslümanların onun dinde kardeşi,
müslüman olmıyanların da tıpkı kendisi gibi insan olduklarını ve dolayısıyle
yaratılışta kardeşi sayılmaları icap ettiğini ifade etmiştir.

    “Hz. Hasan’a  öğüdü şudur:

    “ ‘Ey Oğulcuğum! Benden öğreneceğin şu dört
şeyi unutma! İşlediğin zaman sana zarar vermeyecek şu dört şeyi de aklında tut:
Zenginliğin en üstünü akıldır. Yoksulluğun en büyüğü ahmaklıktır. Korkulacak
şeylerin en korkuncu kendini beğenmektir. Soyun-sopun en yücesi güzel huy,
güzel ahlâktır.

    “ ‘Oğulcuğum!
Ahmakla eş-dost olmaktan sakın; sana fayda vermek isterken zararı dokunur.
Nekesle (cimriyle) eş-dost olmaktan sakın; ona en fazla muhtaç olduğun zaman
yardımına koşmaz, oturur. Kötülük edenle, fâcirle (ahlâksızla) eş-dost olmaktan
sakın; o, pek az bir değere seni satar gider. Yalancı ile eş-dost olmaktan
sakın; çünkü o serâba (olmıyanı var göstermeye) benzer; sana uzağı yakın
gösterir ve senden yakını uzaklaştırır.’

x

    “Hz. Ali’nin
kemâlini, kemâliyle anlatabilmek için, bir çerçeveye bağlı böyle bir kitapçığın
sayfaları yetmez. Onun için, onun son bir iki deyişiyle, sözlerimizi
tamamlayalım:

 

    “ ’Aklı başında bir
İslâm bilgini, insanları Allah’ın rahmetinden ümit kestirmez. Allah’ın
lûtfundan onları ye’se (ümitsizliğe) düşürmez; ama Allah’ın mekrinden (ceza
çektirmesinden) de emin kılmaz.’

x

    “ ‘Akıl gibi
zenginlik, cehalet gibi fakirlik, edeb gibi güzel mîras ve danışmak gibi de
yardım yoktur.’

x

   “ ‘İyiyi (hayrı) işleyen, bizzat iyiden daha
iyidir. Kötüyü işleyen de, bizzat kötüden daha kötüdür.’

 x

       “ ‘Benim
yüzümden iki kişi helâk olacaktır. Sevip hakkımda ileri giden; sevmeyip
aleyhimde bulunan.’ “  (İmam Ali, Prof.
Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, s. 87, 95, 106, 107)

Zihniyetinizden İstifa Ediyorum

90’lı yılların muhalif yapısını ortaya koyan iddialı bir
tiyatro oyunu vardı; “Medeniyetinizden
İstifa Ediyorum
” diye. Amma velâkin gitgide 80’li yılların o pek meşhur banka reklamına döndük, dönüştük: ‘Yok aslında birbirimizden farkımız; ama biz
milliyetçi/ülkücü bankasıyız
’.

            İdeoloji
bankalarının sermayesi insandır
, sürekli onu harcarlar. Gerek 80 öncesinde (artı 60’ların sonlarında
ve 90’ların başlarında iç hesaplaşmalar da antrparantez), gerek 99 sonrasında Ecevit’e ve 2016 sonrası Erdoğan’a yancılıkta ‘bozdur bozdur,
harca
’ sistemiyle oynadık. Bu sistemde taktik-maktik yoktu; bam-güm, kime
denk gelirse.

            Ne
derler: “Haddini aşan her şey zıddına
inkılâp eder.
” Yani neyi aşırı eleştiriyorsan zamanla ona dönüşürsün. İslamcı
cenahın ‘Yahudi, Yahudi’ demekten
dilinde tüy bitti. Ve Yahudileşti, klanlaştı, ticarîleşti. Sol cenah ‘burjuvazi, burjuvazi’ diyerekten epey
bir burjuvalaştı; kapitalist seçkinleşme yolunda. Bizim sarkık bıyıklı ve kurt
parmacıklı cenah ise “kahrolsun PKK
ve “bölücü hainler” diye diye ağız
alıştırdıkça hem kendi insanına ‘hain’ yakıştırmasına hem de terörize
faaliyet sayılan darp, gasp, şantaj, tehdit vb illegal eylemlere yol buldu.
Dahası kitle anormalleştikçe normali de anormal görmeye konuşlandı.

            Sebep
ne? Fıtrat. Vahiy öncesi
(devr-i Sapiens) güdülerle yaşama arzusu. Sürüyle hareket ederek beslenme ve barınma şartlarının bir tık daha iyi olmasını umma. İdeale dönüşmeyen ideolojileri de bu
meyanda avcı-toplayıcı kültürle algılama. Bu kadarını bile anlamayanlar için ‘Beklentim var’ diye bir fıkra var;
arama motoruna yazın da bakın, mis gibi özetlenmiş.

            28
Şubat Süreci’nde Nizam-ı Âlem Ocakları
başkanlığı yapmıştım; bol eylemli ve bedelli-sürgünlüydü. Şimdilerde bu ismi
kullananlarla hiç bir ilgim yok ama o dönemki ruhla yaşayanlarla hâlâ
beraberiz. 2000’de o ismin Alperen
Ocakları
’na dönüşmesinde yer alan ve akabinde bölge başkanı olarak mı
desem, oğluna o ismi vererek mi desem alplik-erenlik sentezinin kamusallaşması
için çabalayan biri olarak bugün bir bağın var mı; yok. Niye yok? Mânâ ve muhteva yoksa isme tapınacak
değiliz. Bir zamanlar kendi ellerimizle çizdiğimiz amblemler fetiş
(tapıngaç) malzemesi değildir ve ben de totemist değilim.

            Aynı
şekilde 4688 sayılı kanunla birlikte
şube kurucusu olduğum ve 10 yıl kadar şube başkanlığını yaptığım Sendikadan da istifa ediyorum. Hak arama ve meslekî dayanışma örgütü olan Türk Eğitim Sen’in kendi tüzüğüne
ihanet eden işlere imza atmaktadır; siyasete
ve menfaatperestliğe rampa olarak. Türkiye
genelinde şube şube yapılan uygulamalar insan iradesine, özgürlüğüne ve
anayasal haklara bir 15 Temmuz kalkışmasıdır
. O kadar arsızız ki Cemil
Meriç’in ifadesiyle ‘Düşünceye kuduz
köpek muamelesi
’ yapanlar 24 Kasım otomatiğinde Atatürk’ün “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller
mottosunu fiks menü yapanlardır aynı zamanda.

            Sadece
Kocaeli 1 Şubesi özelinde yaşadıklarımız bile yaşamayı anlamsızlaştıracak ve
insanî değerleri iğfal edecek derecede ağırdı. Domuz eti asla yemeyiz ama her
haltı âfiyetle yeriz. Bazen bir koltuk, bazen de kıytırık bir beklenti için
insan alıp satarız. Menfaat ekonomisi
böyle yürür serbest piyasada; sonra da döviz niye patlıyor, Türk parası niye
değer kaybediyor? Türk insanı değer
kaybediyor
da ondan olmasın?! Hatta mensubu bulunmaktan övünç duyduğumuz
milletimiz acaba bilerek-bilmeyerek kendi değerlerini mi yiyor, millet olma
düğmelerini mi koparıp koparıp karşılığında işportacıdan mandal bekliyor?

            “Yalanla yaşarken gerçek dünyada
yazımızda yalanla-dolan, iftiradan mürekkep toplumsal mutabakatımızdan
bahsetmiştik birkaç yıl önce. Ve çok daha öncedir nerdeyse her konuşmada ve her
yazıda alıntıladığımız bir İsra 84 gerçeği var: “Herkes kendi karakterine göre davranır. Kimin en isabetli olduğunu
Rabbiniz bilicidir.”

Öğretmenler Günü’nün Ardından

Yazıma başlarken
tüm öğretmenlerimin “öğretmenler günü” nü yürekten kutluyorum.
Öğretmenlerimizin gön dolayısı ile kavuştuğu imkânları, müjdeleri,
iyileştirmeleri konuşmak ne kadar güzel olurdu aslında.

24 Kasım
Öğretmenler Gün nedeniyle süslü konuşmalar yapıldı, şimdiye kadar hiç
gerçekleşmeyen,  bundan sonra da
gerçekleşmeyeceği hepimizce bilinen müjdeler verildi. Boş umutlar dağıtıldı.
Söylemler ve yemeklerde anlatılan güzel hatıralar yine maziye ısmarlandı. Fakat
öğretmenlerin gönlü yine buruk, yine hüzünlü yine sönük geçti. Çalışma şartları
ağır, bir o kadar da meşakkatli, hala istenilen, arzu edilen  düzeyde değil. 

Oysa memleketin
en ücra köşelerinde ayak izleri, çağlayan sularında O’nların gözyaşı var. Her
emekte, her çiçeğin nadide kokusunda, medeniyetin her hamlesinde, karanlıkların
aydınlanmasında, barışta, sevgide, insanlığın harcında öğretmenin katkısı var.

İhtiyaç
duyulduğunda köşe bucak aranan, günü geldiğinde, yere göğe sığdırılamayan, baş
tacı yapılan öğretmenlerimiz, “mevzuatlar
düzenlenirken, iyileştirmeler söz konusu olunca, “yılın üçte birini ve günün yarısını yatarak geçiren memur”
tanımlamasıyla haksız ve yersiz yakıştırmalarla yıpratılarak literatürden
silinmektedir.

Yıllardır birçok
kereler, “öğretmenin çalışma şartlarını
iyileştirmek için araştırma komisyonları”
kurulmuş, devasa çalışmalar
yapılarak iğneden ipliğe tüm sorunları belirlenmiş, umut veren balonlar
uçurulduktan sonra da tozlu raflara terk edilmiştir.

Geçmişteki iktidarlar,  öğretmenlerin durumlarını iyileştirmeye
yönelik, “bahçeli mi, daire mi, hangi tür
evde oturmak istersiniz”
türünden anketler bile uygulatmış, ümit pompalayan
vaatlerde bulunmuş, sonra da hiçbir şey yapmayarak, hayal kırıklıkları yaşatmışlardır

Anadolu’nun kuş uçmaz
kervan geçmez köylerinde, bedava arsalara ferah bir lojman yapmak çok görülmüş,
öğretmenler yıllarca lojman diye tavanı bile olmayan 65 metrekarelik Amerikan
tipi hücre evlere tıkılmıştır. Oturduğum için yakinen bilmekteyim.

Öğretmenler kimi
zaman da bu köylerde, suyu VC si olmayan tahtadan bozma barakalarda kalmak
zorunda bırakılmışlardır.

Yıllardır
öğretmenler “ilksan” a aidat ödemektedir, fakat emekli olduklarında umdukları
katkıyı görememektedirler. İlksan, kırk yıllık hizmeti olan emekli öğretmene tahminin
çok çok altında, cüzi bir ikramiye vermektedir. Bu hizmetle ordudan veya
fabrikadan işçi olarak ayrılan birisi bu ikramiyenin birkaç katı fazlasını
almaktadır.

Her kurumun
sahillerde dinlenme tesisleri olduğu halde, İlksan’ın sosyal tesisleri nerededir?
Emekli olan öğretmenlerimiz tatili unutmuş, kısıtlı maaşları ile ömürlerini öğretmenevlerinde
geçirmektedir.

Görevde olanlar dâhil,
emekli, hasta, şehit olan öğretmenlerimizden bazıları, yılda bir kez, gün dolayısıyla,
program gereği sembolik olarak hatırlanmakta, diğer zamanlarda ahvali, hatırı,
durumu nedir bilinmemektedir.

Öğretmenken,
ilçeden köyüme dönüyordum. Bindiğim minibüste fazla yolcu var diye, trafik
polisi öğretmen olduğum için beni suçlamış, yapmadığı hakaret kalmamıştı.
Köylülerimin yanında gururumu rencide etmişti.

Emekli olan çoğu
öğretmenimiz geçinemediği için mesleğine yakışmayan işlerde çalışmak zorundadır.

Her türlü
koşullarda devletimizi en ücra köylerde temsil eden, şerefli Bayrağımızı
buralarda dalgalandıran, İstiklal Marşımızı gururla, şevkle minicik
çocuklarımızın yüreklerine taşıyan vefakâr ve fedakâr öğretmenlerimizin de her
birey gibi rahat ve huzurlu ortamlarda çalışmaya ve mutlu olmaya hakkı var
elbette.

Fakat ne yazık
ki herkese mutluluk reçeteleri sunan, insanlığın huzuru için heba olan öğretmenlerimiz,
kendilerini rahatlatacak koşulların özlemi içindedirler.

Artık
“Öğretmenler Günü”, öğretmenlerimize üzüntülerini, kırgınlıklarını
küskünlüklerini hatırlamaktan öteye gitmeli, mutluluklarına katkı sağlayan
güzel imkanlar sunmalıdır.

O’nlar senede sadece
bir gün süslü laflar duymak, “değerli” ve “önemli” olduklarını dinlemekten ziyade,
her zaman ve her ortamda, karşılaştıkları olaylarda ve muhatap alındıklarında, “gerçekten değerli ve önemli olduklarını”
yaşayarak hissetmek istiyorlar.

Bu da ancak,
eğitimlerinden tutun da istihdam, maaş ve sosyal yaşantılarına kadar, tüm
sorunlarının giderilerek, her türlü iyileştirmelerin ve en iyi şekilde
yetiştirilmelerinin sağlanması ile mümkün olacaktır.

Güne adlarını
vermekle değerli ve önemli kılan öğretmenlerimizi, özverili emekleri ve
yüreklerindeki hizmet aşkından ötürü kutluyorum. Emekli olanlara sağlıklı ve
mutlu bir hayat, çalışanlara işlerinde başarılar diliyor, kendime ait şiirimin
iki dörtlüğü ile yazıma son veriyorum.

Sevgiyle kalın…

 

 

ÖĞRETMENİM

Gönlün sevgi dolu, engin,

Öğrencindi, ünlü, zengin,

Pırlantasın, yok ki dengin.

Kırılsan da, düşsen eğer,

Yitirmez ki, elmas değer.

 

Hizmetlerin, hep yüz akın,

Bilmezlerse, şaşma sakın,

Hüzünlenme, vakar takın.

Anlayacak, her kes, bakın;

Doğacak gün, elbet yakın.

Dr. Abdurrahman Deveci – 2 Türkmensahra Türkmenlerini Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Türkmensahra bölgesi
hakkında vereceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Dr. Abdurrahman Deveci: Türkmensahra; İran’ın kuzey doğusunda,
Türkmenistan’ın güney sınır bölgesinde yer alır. Yüzölçümü yaklaşık 50.000
kilometrekaredir.  (İran’ın yüzölçümü
1.644.000, Türkmenistan’ın 488.100 kilometrekaredir.)

Batıdan doğuya 400 kilometre
uzunluğunda ve 5-200 metre arasında değişen
bir eni olan bu bölge, batıda Hazar Denizi, kuzeyde Türkmenistan Cumhuriyeti,
doğuda İran İslam Cumhuriyetinin Bocnurd ve Deregez bölgeleri ile, güneyde ise
Kuzey Elburz Dağları ile sınırlanır. Yükseklik, güneyden doğuya, doğudan batıya
Hazar Denizi’ne doğru akan ırmakların uzantısında azalmaktadır. Kümüş Tepe,
Bender Türkmen, Simin Şehir, Ak Kale, Anbar Olum, İnce Burun, Hütten Küren,
Negin Şehir, Kümbet Kavuş, Kelale, Merave Tepe, Deregez ve Bocnurd Türkmensahra
şehirleri olarak tanınır. Ayrıca Horasan Rezevi bölgesinin Türbet Cam şehrinde
ve onun çevresinde de yaklaşık beş bin Türkmen yaşamaktadır.

Çetinoğlu: 1881 yılına kadar
Türkmensahra Türkmenleri, Türkmenistan yönetiminde yaşıyorlardı. Sonrasında ne
oldu?

Dr. Deveci: Türkmenistan Ordusu, Çarlık Rusya’sı ordusuna yenldi.
İran ile Rusya arasında imzalanan Ahalteke Anlaşması ile Türkmensahra’nın bir
bölümü İran yönetimine geçti.

Çetinoğlu: Böylece
Türkmensahra Türkmenlerinin esâret hayatı başladı. Daha eskilere Rus işgalinden
önceki dönem hakkında bilgi verir misiniz?

 Dr. Deveci:
Selçuklu Türkmenleri dönemindeki eserlerde zaman zaman Gürgen’de yaşayan
Türkmenlerden söz edilmiştir. Sancar Divanı’ndaki bir belgede, Gürgen’deki
Türkmenler için ordu hükümdarı ve köy ve şehir koruyucuları tâyin edildiği
belirlenmiş ve bu boydan ‘en becerikli
kademe
’ olduğu yazılmıştır.

Çetinoğlu: Sultan Sencer… 1118
– 1157 yılları arasındaki zamandan söz ediyorsunuz…

Deveci: Evet öyle.

Sözünü ettiğim belgede, tâyin
edilen ordu hükümdarına; ‘Türkmen halkına
hoş davranılması, onlardan değişik bir vergi alınmaması ve insanların
birbirinin hakkına tecâvüz etmelerinin engellenmesi
…’ emredilmektedir.
Ayrıca; ‘Türkmen büyüklerine de
hükümetten ne istekleri varsa ordu hükümdârına söylemeleri
’ istenir.

Bu ve benzeri belgeler,
Türkmenlerin bugün Türkmensahra adı ile tanınan bölgenin bir kısmı olan
Gürgen’de ne kadar derin bir geçmişe sâhip olduğunu gösterir.

Türkmensahra’da doğan ve 1733-1790 yılları arasında bu bölgede
yaşayıp burada  vefat eden büyük şair
Mahdumkulu Fıragi, divanının birçok yerinde Gürgen’den söz eder.

Önünde belent dağ serinde duman

Denizden övüsyar yeli Gürgenin

Bulut oynap baran dolsa çaylara

Akar boz bulanıp sılı Gürgenin (1)

Çetinoğlu: İran’ın Gülistan
vilayeti mi?

Deveci: Hayır. Gürgân olarak da anılan bu şehir, Hazar Denizi’nden
37 kilometre uzaktadır. Eski bir Türk yurdudur. Burası geniş bir sahradır ve
günümüzdeki Türkmenistan sınırları içerisindedir. 

Çetinoğlu: O dönemde Mustafa Kemal Paşa, Afganistan ve Doğu
Türkistan ile ilgileniyordu. Türkmensahra Türkmenlerine ilgisiz kalmış olamaz…

                                                                                 Dr. Deveci: Türkiye Cumhuriyeti, yeni Türkmen Cumhuriyeti’nin ayakta
kalması için yardımını esirgemedi. Türkmensahra’da açılan askerî eğitim
okulunda Türk subayları: Kadir Efendi, Cemal Bey, Mehdi Efendi, Mustafa Bey,
Haydar Efendi, Murat Bey ve Sultan Paşa gibi isimler Türkmen gençlere eğitim
verdiler. Rus ve İran hükümetinin iki taraftan yaptığı ağır saldırılar
sonucunda, Türkmen Cumhuriyeti 2 seneden fazla ayakta
d
uramadı. Kanlı yenilgiden sonra Türkmen liderleri de
katledildi.

Bu olaydan sonra, Türkmensahra,
resmen İran hükümetinin otoritesine geçti. Farsça okullar açılarak, çocuklara
Fars dilinde eğitim verilmeye başlandı. Göçebe Türkmenler, mecbûrî iskâna tâbi
tutuldu.

Türkmensahra’da, zaman zaman ‘Annegeldi Aç’ gibi bâzı şahsiyetler
hükümete karşı isyan etseler de, Rıza Şah bölgeyi tamamen kendi kontrolü altına
almayı başardı.

Çetinoğlu: Kayıtlarda,
Türkmenlerden İran hükümeti ile işbirliği yapanlar olduğu belirtiliyor…

Dr. Deveci: Evet! Türkmenler arasında, Mercan Ahun ve Muhammet Daz
Curcani gibi hükümetle işbirliği yapan isimler de olmuştur. Devlet onların
vasıtasıyla Türkmenlerin silahlarını bırakıp hükümete teslim etmelerini
sağlamıştır. Muhammed Ahun Daz, SSCB hükümeti ile savaşıp İran tarafına gelen
Cüneyt Han’ın da taraftarlarını dağıtmada büyük rol oynamıştır. Bu şahsiyet,
olaylardan sonra, 10. dönem boyunca sürekli olarak Türkmensahra’dan
milletvekili seçilerek   mecliste
bulunmuştur. Yâni devlet O’nu isteyerek her zaman mecliste oturtmuştur.

Çetinoğlu: Neden?

Dr. Deveci: Türkmensahra’nın seçim bölgeleri öyle bölünmüştür ki,
her bir veya iki Türkmen şehri, bir veya iki Fars şehri ile bir seçim bölgesine
dâhil edilmiştir. Bender Türkmen ve Kümüş Tepe adlı Türkmen şehirleri, Kurdköy
ve Bendergez adlı Fars şehirleri ile, Ak Kale Türkmen Şehri Gürgen Fars şehri
ile, Kelale ve Marave Tepe Türkmen şehirleri, Minudeşt ve Galikeş Fars
şehirleri ile aynı seçim bölgesine dâhil edilmişlerdir. Ayrıca Kümbet Türkmen
şehri de yarı-yarıya Fars-Türkmen hâline getirilmiştir. Kuzey Horasandaki
Türkmen köyler ise Bocnurd ve Aşhane gibi çoğunluğunu Farsların oluşturduğu
şehirlerle bir havza hâline dönüşmüştür. Böylece Türkmenler ve Farslar arasında
gerçek bir rekabet ortaya çıkmış, bu rekabetlerde bâzen Türkmenler kazanmıştır,
bâzen de diğerleri…

Türkmensahra’da bir Türkmen’in
meclise girebilmesini garanti edebilen tek şehir Kümbet’tir. Çevresi çoğunlukla
Türkmenlerden oluşan bu havzada Türkmenlerin oyu % 70’dir.

Türkmensahra’da, seçim döneminde,
her zaman karmaşık bir süreç yaşanır ve ister istemez etnik grupların siyâsî
mücâdele alanına dönüşür. Daha doğrusu Sünni ve Şii kesimlerin mücâdele alanına dönüşür. Şii Şii’ye Sünni Sünni’ye oy verir.
İran’da mezhep konusu, etnik köken meselesinden daha önemlidir. Örnek olarak
Kümbet’teki Azerbaycan Türkleri Şii olduklarından Farslara oy verirken, Kazak
Türkleri ise Sünni olduklarından her zaman Türkmenlerin yanındadırlar.
Böylesine karmaşık bir dönemde, adayların şahsî kabiliyetleri unutulur.
Öncelikli tercih, her bir grubun kendi adaylarının meclise girmesidir,
kabiliyet ise ikinci planda tutulur.

Türkmenler, genelde bu durumdan
yakınmaktadırlar. Üst düzey görevler alamayan Türkmenler, en azından meclis
yolunda engelle karşılaşmak istemiyorlar. Aslında bu dikey bölünme tarzı Şah
hükümeti döneminden kalmıştır. Türkmenlere göre, seçim bölgeleri değiştirilmeli
ve bölgeler yatay hâle getirilerek, Türkmensahra şehirleri Fars şehirlerine
bağlanmadan kendi aralarında bölünmelidir. Aslında böyle bir değişim İran için
de yararlı olabilir. Etnisiteye ve mezhebe dayalı mücâdeleler ortadan
kaldırılıp, insanlar arasındaki dostluk ve beraberlik geliştirilebilir.

Çetinoğlu: Günlük konuşma dili bakımından Türkmenistan’daki Türkmenlerle
Türmensahra Türkmenleri arasında fark var mı?

Drb Deveci: Yok
denilebilir. Bu yakınlık hâlen, hem Türkmenistan’da hem de Türkmensahra’da devam etmektedir. Bu yüzden, İran ve
Türkmenistan’daki bütün Türkmen halkı aynı edebî dile sâhiptir.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin eğitim durumu nasıl?

Drb Deveci: İran Anayasasının 15. maddesine göre etnik azınlıkların
kendi dillerinde okullarda ders
alabilme hakları vardır. Ancak Anayasa’nın düzenlemesinden 30 yıl geçmesine
rağmen, bu madde İran’ın hiçbir bölgesinde uygulanmamıştır. Bu maddenin
uygulanması için devletin bütçe sağlaması, öğretmenler yetiştirmesi, azınlıklar
dilinde okul kitapları basması lazımdır ki, bunu yürütmek için kararlı bir
siyâsî irâde bulunmamaktadır. Ancak azınlıkların kendi dillerinde kendi
bütçeleri ile kitap basma hakları vardır.

Çetinoğlu: Bu hak hiçbir engelle
karşılaşılmaksızın, serbestçe kullanılabiliyor mu?

Dr.Deveci: Hikâye ve şiir kitapları olsa, fazla bir sıkıntı çıkmaz.
Fakat eğer Türmenlerin mezhebî inancı, millî kimliği ve târihi ile ilgili
kitaplar yayınlanacaksa, o zaman işler zorlaşır. Elbette bu, yalnızca edebî
kitapların yayınlandığı anlamına gelmiyor.

Türkmen yazarlar ve şairlerin
hiçbir mâlî desteği yoktur. Kitaplarını genelde kendi imkânlarıyla yayınlamak
mecburiyetindeler. Bu bakımdan çok sıkıntı çekiyorlar. Hatta bâzı yazarlar ve
şâirler maddî imkânsızlıklardan dolayı hayatları boyunca kitaplarını
yayınlayamıyorlar. O yüzden Türkmen kitapları sınırlı sayıda çıkıyor. Elbette
Hatemi ve Ahmedinejad dönemini de bir teraziye koymamak gerekir. Ahmedinejad
döneminde şartlar daha da zorlaştı. O’nun
zorlaştırdığı şartlar, günümüzde de devam ediyor.  

Ancak aktif çalışıp sürekli kitap
basan şu üç yayınevinden söz etmek yerinde olabilir: Gabus Yayınevi. Telayi
Yayınevi ve Fıragi Yayınevi.

Kümbet şehrinde bulunan Gabus
Yayınevi, Türkmensahra’nın en eski yayınevidir. 1960 yılında, Şah döneminde
yayın dünyasına ayak basan bu yayınevi özellikle Türkmen yazar ve şairlerinin
eserlerini yayınlamıştır. Türkmensahra’nın ikinci yayınevi Telayi de, Kümbet’de
bulunmaktadır. Yaklaşık 1965 yılında işe başlayan Telayi Yayınevi, Telayi
kardeşlerine aittir ve o ailenin soyadını taşımaktadır. Telayi’nin yayınlarını
özellikle dinî konular oluşturmaktadır.

Türkmensahra’daki üçüncü yayınevi, ‘Fıragi’ adını taşımaktadır. Fıragi Yayınevi,1999 yılında,  reform döneminde kurulmuştur. Fıragi
Dergisi’ni çıkaran Araz Muhammet Sarlı bu yayınevinin müdürü ve imtiyaz
sahibidir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Cenâb-ı Allah, Türkmensahralı
kardeşlerimize kolaylıklar ihsan buyurur inşallah.

Dr. Deveci:
Türkmensahra ve Türmensahra Türklerine gösterdiğiniz alakâ için ben de
teşekkürlerimi sunuyorum. Sağolunuz.

 

 

Dr. ABDURRAHMAN 
DEVECİ (DİEJİ)

İran’ın
Türkmensahra bölgesinin Bender Türkmen ( Türkmen Limanı) şehrinde dünyaya
geldi.

1996 yılında
Tahran’ın Merkezi Azad Üniversitesi’nin Sanat Araştırmaları Bölümü’nden mezun
oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi ve
Arkeoloji Bölümü’nde Doktor unvanına sâhip oldu. 

 

1997 yılında
Türkmensahra’da yaşayan iki milyon Türkmen için, ‘Sahra’ adını taşıyan ilk Türkmen gazetesini yayınladı. İran
Türkmen Halkının tek gazetesi sayılan Sahra’nın yayını hâlâ devem etmekte ve
12. senesini idrak etmektedir.

 

2007’de Türk Dil
Kurumu’nda Türkçe-Farsça Örnek Sözlük üzerine çalıştı. Sözlük 1 yılda
tamamlandı.

 

Türkiye Avrasya
Yazarlar Birliği üyesidir. Kalem ürünleri genel olarak  Kardeş Kalemler Dergisi’nde yayınlanıyor.

 

İran’da Fars ve
Türkmen dilinde yirmiden fazla kitabı yayınlandı. Bâzılarının isimleri: 

*Sag-i Har : (Bayındırlık
Bakanlığı’nca ödüllendirilen Farsça roman. Tahran, 1997) 

*Tacmmuhammet
ve div-i siyah ve sefid
: (Fars dilinde sahne oyunu. Tahran 1999)

*Sage
Man Akca
: (Benim Köpeğim Akça. Fars dilinde hikâyeler Tahran, 1976)

*Mâhî:  (Balık. Fars dilinde hikâyeler, Tahran
1991)

*Deraht-e  Berkeli: (Berkeli’nin Ağacı, Fars
dilinde hikâyeler Tahran  1991)

*Mogaddame-i Bar Edabiyat-i Amiyane-i
Torkman:
(Türkmen Halk Edebiyatına Bir Giriş, Fars ve Türkmen dili
birlikte kullanılan araştırma. Tahran, 2000)

*Türkmen
dilinde şiir
 CD.

 

Hz. Ali’den Öğütler (1)

    “Abdurrahman bin
Mülcem el-Muradî, Emîrü’l-Mü’minîn Ali bin Ebî Talib’i sabah namazında
hançerliyerek yaralar ve Hz. Ali de aldığı yaraların tesiriyle iki gün sonra
vefat eder (26 veya 28 Ocak 661). Kûfe’ye (Necef’e) defnedilir.

    “Hz. Ali’nin İbn
Mülcem tarafından yaralandıktan sonra oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’e
yaptığı bir vasiyeti vardır ki, onun yüksek karakterini ve imanının gücünü
göstermesi açısından son derece önemlidir:

    “ ‘İkinize de
Allah’tan çekinmenizi, dünya sizi arasa, istese bile, size onu aramamayı,
istememeyi vasiyet ederim. Ona ait birşeyi elde edemediğiniz, elinizdekini
yitirdiğiniz için de hayıflanmayın. Gerçeği söyleyin; âhiret ecri için iş
görün. Zâlime düşman, mazlûma yardımcı olun.

    “ ‘İkinize, bütün
çocuklarıma, aileme ve bu yazım kime ulaşırsa ona, Allah’tan çekinmeyi,
işlerinizi düzene koymayı ve aranızı uzlaştırmayı vasiyet ederim. Allah’ın salât
ve selâmı ona olsun dedenizden şöyle söylediğini duymuştum: İki kişinin arasını
bulmak bütün (nafile) namazlardan, oruçlardan üstündür.

    “ ‘Allah’tan
korkun, Allah için yetimleri koruyun; onları aç bırakmayın ve sizler hayatta
iken perişan olmalarına göz yummayın.

    “ ‘Allah için,
Allah için komşularınızı görüp gözetin, çünkü onlar, Nebî’nizin vasiyetidir. O,
komşular hakkında öylesine tavsiyelerde bulunmayı sürdürdü ki, onlara da
mîrastan bir pay ayıracağız sandık.

    “ ‘Allah için,
Allah için Kur’an’a uyun; onunla amel etmekte başkaları sizi geçmesin.

    “ ‘Allah için,
Allah için namazı bırakmayın; çünkü namaz dininizin direğidir.

    “ ‘Allah için,
Allah için Rabbinizin evini (Kâbe’yi) ziyareti bırakmayın. Hayatta bulunduğunuz
sürece o Evi boş bırakmayın; çünkü o ev terkedilirse dininizin bir farzını
terkettiğiniz için size ne Allah ne de halk iyi gözle bakar.

    “ ‘Allah için,
Allah için mallarınızla, canlarınızla, dillerinizle Allah yolunca cihâd edin.

    “ ‘Birbirinizi
dolaşmanızı, görüp gözetmenizi, birbirinizin ihtiyacınızı gidermenizi,
birbirinizden yüz çevirmemenizi, birbirinizden ayrılmamanızı vasiyet ediyorum.

    “ ‘İyiliği
buyurmayı ve kötülükten sakındırmayı terketmeyin; yoksa başınıza aranızdaki
kötüler geçer de sonra dua edersiniz, ama duanız kabul edilmez.

    “ ‘Ey Abdulmuttalib
oğulları! Emîrü’l-Mü’minîn katledildi diye, müslümanların kanlarına girmenizi,
öç almaya kalkmanızı kesinlikle istemem. Benim için yalnız benim katilimi
öldürün. Bekleyin; onun bu vuruşu ile ölürsem, onun bana bir tek vuruşuna karşı
siz de ona bir kere vurun ve şurasını-burasını keserek eziyete kalkışmayın;
çünkü ben, Allah’ın salâtı ona ve soyuna olsun Resûlullah’tan şöyle söylediğini
duydum: Öldüreceğiniz kuduz köpek bile olsa, eziyetten, işkenceden sakının!’

    “Hz. Ali, dört
yıldan biraz fazla süren halîfeliği döneminde, devlet adamı olarak…o,
bütünüyle İslâm’ın ruhuna ve Kur’an-ı Kerîm’in özüne dayanarak, Müslümanlarla
girişilen bu savaşlarda, taraflarına, sürekli olarak, karşı taraf savaşı başlatmadıkça
savaşa başlamamalarını; yaralılara saldırmamalarını; savaş sonunda savaş
meydanında ele geçen at, silâh, malzeme ve benzeri şeylerin dışında hiçbir
şeyin ganimet sayılamıyacağını ve esir alınamayacağını emretmiştir…

    “Hz. Ali, özellikle
kadılar (hâkimler) konusunda son derece hassastı ve onların halkın en seçkin
kişileri arasından seçilmesini; işten sıkılmamaları gerektiğini; duruşmalara
gelenlere iyi muamele etmelerini; doğruyu kabul ve teslim etme hususunda âdil
olmalarını; delilleri titizlikle inceleyip gerçeğin belirmesi için sabırlı ve
çok hassas davranmalarını; övgü ile şımarmamalarını ve son derece sağlam
karaktere sâhip olmalarını isterdi.” (İMAM 
ALİ, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, s.81-84)

     Hz. Ali
Müslümanlar din kardeşlerimiz, Müslüman olmayanlar ise insan olarak
kardeşlerimizdir diyerek; her iki tarafa karşı da âdil olmanın gerektiğini,
kadılarına / hâkimlerine tenbih ederdi.