11.6 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 16, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 360

Erzurum’a Gidip Palandöken’i gördünüz mü? Ya Kocaeli!

   Ülkemizin tarihi ve
doğal zenginliği olan önemli şehirlerimizin biri de Erzurum’dur.

M.Ö 5000 li yıllardan beri yerleşim yeridir. Doğu Anadolu’yu
Karadeniz’e ve iç Anadolu’ya bağlayan ayrıca Kafkaslar ve İran bağlantısı için
en uygun coğrafyaya sahip olması bu şehri önemli kılmaktadır. Bu özelliği
sebebiyle Roma-Pers imparatorluklarının, Bizans-Selçuklu , Osmanlı-İran-  Rus devletlerinin bölgeyi kontrol etme hedefi
olmuştur. Bu sebeple çok sık yönetim değişikliği ve savaş tahribatları yaşayan
bir şehirdir. Erzurum adı erzen-i rum adından gelmektedir. Erzen bölgesi
Selçukluklular döneminde ilk fethedilen yerdir. Doğu Roma imparatorluğundan
alınan bu bölge Erzen-i Rum şekliyle isimlendirilmiş, daha sonra Erzurum
şekline dönüşmüştür. Kanuni Sultan Süleyman döneminden sonra 250 yıl sükûnet
görmüş; imar ve iskân yönü ile güvenli bir şehir olmuştur. Son 100 yılda iki
önemli tarihi olay yaşamıştır. Birisi 93 harbi denilen 1877-1878 ‘deki
Osmanlı-Rus harbindeki Aziziye tabyalarındaki olaydır. Bölgedeki isyancı
Ermenilerin desteğiyle Rus birliklerinin bu tabyaları ele geçirmesi üzerine
sivil Erzurum halkının  balta ,nacak,
bıçak, tüfek gibi kendi imkanlarıyla burayı kurtarıp. Erzurum’un işgalinin
önlenmesidir. Bu olay Nene Hatun namıyla ünlenen bir kadın kahramanımızı
yaratmıştır. Diğeri milli mücadeledeki konumudur.

Şöyle ki Mustafa Kemal Paşa Amasya tamimi sonrası işgal
altındaki payitaht hükümeti tarafından İngilizlerin baskısıyla ordu
müfettişliği görevinden azledilmiş ve İstanbul’a çağırılmıştır. O ise bu emire
uymayıp milli mücadeleyi sürdürmek üzere Erzurum’a gelmiştir. İşte bu durumda
kolordu komutanı Kâzım Karabekir Paşa Mustafa Kemal Paşayı tutuklamak yerine
kendisine tabi olup her türlü emir ve komutasına girdiğinin beyanı Erzurum
kongresinin
önünü açmış bağımsızlık ve her türlü mandacılığa karşı
olunacağının kararlarının alınmasını sağlamıştır.

   Şehir merkezindeki
Erzurum Kalesi, Selçuklu döneminden kalan çifte minareli medresesi, İlhanlı
döneminden kalma Yakutiye Medresesi, başta üç kümbetler olmak üzere birçok
kümbetiyle tarihe ışık tutar. Osmanlılar döneminden kalan camiler, çeşmeler, hamamalar
tarihi dokuyu tamamlar. Şehir cumhuriyetle birlikte önemini korumaya devam
eder. Eğitim ve sağlık alanlarında öncelikli hizmet alan şehirlerimizdendir. Şehir
palandöken dağının eteğinde kurulmuştur. Bu dağımız son dönemlerde yapılan kış
sporları için yapılan yatırımlar ile önem kazanmıştır. Yapılan oteller ve
burada yapılan tesisler kış sporları için ciddi bir kış turuzmi imkânı
sağlamaktadır. 2300 den 3200 metreye kadar çıkan dağın yüksekliği uzun süre karla
kaplı kalmasını sağlar. Dağın yamaçlarının acemiden profesyonel sporculara
kadar kış sporlarına uygun olması ve şehir merkezine yakın olması bu cazibeyi
artırır. 2011 ‘de dünya üniversiteler arasında kış oyunlarına ev sahipliği
yapması burayı  kış sporlarında çok daha
fazla bilinir kılmıştır.Böylece kış sporları için cazip hale gelmiş olan bu
şehrimiz ciddi bir turistik imkana kavuşmuştur.Bu özelliği ile gıpte
edilecek konumdadır.
Tabi ki Erzurum’a gidince ayran aşı denen çorbasını
içmek, peşinden çağ kebabı denen dönerini yemek ve arkasından da kadayıf
dolması denen yöresel tatlısını tatmak ayrı bir zenginliktir.

    Palandökendeki
hareketliliği görüp Erzurum’ u gezerken şehrimiz ile ilgili şu tespitleri
paylaşmak istedim. Kocaeli şehrimiz de doğal zenginlikleri bakımından çok daha
fazla imkânlara sahiptir. Kartepemiz daha iyi imkânlara kavuşturulmalıdır. Samanlı
Dağlarımızın çok daha fazla dağ ve doğa turizmine uygun olması önemli bir imkândır.
Buralarda Çim Kayağı, Yamaç Paraşütü gibi aktiviteler yapılabilir. Ayrıca
Sapanca Gölümüz, Marmara Denizimiz, Karadeniz kıyılarımız turizm potansiyeline
sahip alanlarımızdır. Şehrimizin İstanbul gibi 15 Milyonluk bir metropole komşu
olması avantajımızdır. Şehrimiz bu doğal imkânları ile insanların gezip-görme, dinlenme,
eğlenme ihtiyaçlarına fazlası ile cevap verebilecek özelliktedir. Yeme-içme-barınma
imkânlarının arttırılarak bunların tanıtılması ve daha bilinir kılınması
şehrimize ciddi bir zenginlik sağlayacaktır.

   Bu güzel şehirde
daha iyi günlerde yaşamak dileklerimle.

Ekonomi İçin Muhalefetin Çözümü Var

Bazıları
“ekonomi konusunda muhalefet hep kötü yapılan şeyleri sıralıyor, kendi
çözümlerini anlatmadığı için güven vermiyor”
iddiasındalar.

Bir
bakıma bu iddia aşı karşıtlarının “içinde ne olduğunu bilmediğim sıvıları
vücuduma almam” savunmasına benziyor.
Aşı karşıtları sanki şimdiye kadar
kullandıkları ilaçların içeriğindeki maddeleri tanıyor mu? Bırakın ilaçların
içeriğini, yedikleri içtikleri gıdanın vücutlarına taşıdığı nice zehirli veya
zararlı maddeleri bilmeleri mümkün değil.

Ama
sıra aşıya gelince nedense içeriğini bu kadar merak ediyorlar.

Bunun
gibi, iktidara soru soramayanlar muhalefete “çözüm ve modeliniz var mı?”
diyor.

Millet
İttifakı
şemsiyesi altında toplanan 6 partinin her birinin ekonomi
konusunda yaptıkları hazırlıklar ve açıklamaları var.
“Kendi çözümlerini
söylemiyorlar” diyenlerin bu açıklananları dinleyip okumadığı anlaşılıyor.

Ayrıca
ben Ak Parti ile MHP’nin tüzük ve programlarını okudum. Bugün AKP’nin
yaptıkları her iki partinin tüzük ve programlarında vaat ettikleriyle alakası
yok.

İktidarın
dün söylediği ile bugün söylediği çözümler 180 derece değişirken, buna itiraz
etmeyenlerin muhalefetten “hap gibi çözüm” istemelerini anlamak mümkün
değil.

İktidar
daha Aralık ayında “döviz kurları serbestçe artsın, ihracatımız artar,
cari açığımız düşer ve üretim, istihdam odaklı kalkınma gerçekleşir” diyordu.
Şimdi sadece kur artışını önleyebilmek için “kur garantili hesap,
garantili altın hesabı” gibi sonu çok sıkıntılı olabilecek yollara sapıyor.

Her
gün “şapkadan tavşan çıkarır gibi” yeni model çıkaran iktidara
güvenelim
ama daha tüzük ve programlarında ve güncel konularda vaat ettiklerini
okumadığımız muhalefeti “modelleri yok” diye suçlayalım mı?

Yine
de bu tür eleştiriler muhalefetin bu algıyı değiştirecek bir iletişim dili
geliştirmesi gerektiğini de gösteriyor.

Aslında
model ve çözüm önerisi yazmak kadar yapılan vaatlerin uygulanacağına dair güven
vermek
gerekiyor. İktidar yazdıklarını ve söylediklerini uygulamıyor.
Ama hala görevde.

İktidarın
pusulası yok, nereye gideceği belirsiz. Muhalefete vaatlerini uygulaması için
şans vermek gerekiyor.

*********************************

Yapısal
Sorunlar ve Öncelik Belirleme

Ekonomimizin
içinde bulunduğu kötü durumun sebebi yapısal sorunlar ve kötü yönetimdir.

Yapısal
sorunlarımız
deyince aklımıza çok şeyler geliyor. Mesela
Türkiye üreten, ürettiğini satıp cari fazla veren bir ülke değil. Aldığımız
sattığımızdan fazla. Hep cari açık veriyoruz ve bunu borçla kapatıyoruz.

Eğitim
kalitemiz çok kötü. İhracatımız içinde yüksek teknolojili ürün oranı çok
düşük. İşin kötüsü bu oran artacağı yerde düşüyor. Yani yükte ağır, pahada
hafif ürün üretebiliyoruz.

Tarımda
kendi kendine yeten bir ülke iken samandan buğdaya, etten meyveye, o kadar çok
gıda ürünü ithal ediyoruz ki şaşırmamak elde değil.

Dünyanın
en bereketli topraklarına sahibiz. Ama Trakya kadar arazilerimiz ekilip dikilmiyor.
Tarım ve hayvancılıkta teknolojiyi kullanamıyoruz. Çiftçiler doğru şekilde desteklenmiyor.
Elektrik, gübre, akaryakıt gibi dövize endeksli girdilerin maliyete etkisi çok
yüksek. Bu yüzden tarım ve hayvancılıkta ithalata bağımlı hale geldik.

Son
20 yılda Türkiye sanayi ve tarımını geliştirerek büyümedi.
Dışarıdan
sermaye girişlerine
paralel olarak büyüdü. Bu girişler azaldığında
da GSYH düştü.

Bu
sürede devlet borçlarını artırdığı gibi, özel sektör ve vatandaşlar da
borçlandılar.
Borç aldığımız parayla üretim tesisleri yapmadık, Ar-Ge’ye
yatırım yapmadık, inşaat ve lüks tüketime harcadık. Böyle bir büyüme
sürdürülebilir değildi. Şimdi yediğimiz hurmaların bedelini ödeme
zamanı.

Demek
ki yapılmaması gerekenler yapıldı ve bunların neler olduğu belli.

Yapılması
gerekenler
de ekonomiden anlayan herkesin bildiği konular. Fakat uygulanabilir
olması önceliklerin iyi belirlenmesine bağlı.

*********************************

Öncelikler
Belirlenmezse Yapısal Reformlar Yapılamaz

İYİ
Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz siyasete yeni
kazandırılan bir değerimiz. Prof. Yılmaz ABD’nin Finans Eğitimi veren en
prestijli üniversitesi Wharton School’da finans profesörü. ABD’de ve dünyada
alanının en iyilerinden bir ekonomist.
İYİ Parti lideri Meral Akşener’in
davetiyle partinin ekonomi kurmayları arasına katıldı.

Prof.
Dr. Bilge Yılmaz İYİ Parti’nin “Kalkınma Kongresinde” nitelikli bir sunum
yaptı. Şu cümlelerini önemli buldum:

“Yapısal
reformların yapılabilmesi için önceliklerin iyi belirlenmesi gerekir.

Birçok ülke yapısal reformların teşhisini ve tedavi yöntemini doğru belirliyor.
Fakat önceliklerini tespit edemedikleri için uygulayamıyor. Uygulayabilmek için
hangi problemlerin hangi sırayla çözüleceğini belirlemeniz gerekir.”

“Yapısal
reformların her birinin ülke içinde ve dışında muhalifleri olabilir. Siz hepsini
birden ortaya koyarsanız
bütün muhalifleri bir araya getirirsiniz.”

****

Prof.
Dr. Bilge Yılmaz
’ın verdiği bilgiye göre, İYİ Parti’nin
finansal alanda ilk yapılacaklar listesinde şunlar var:

“Merkez
Bankasının bağımsızlığı ANAYASAL GÜVENCE altına alınacak.”

“Merkez
Bankası’nın güvenilirliği, saygınlığı yeniden tesis edilecek. Bilanço yapısı ve
uluslararası rezerv pozisyonu güçlendirilecek, döviz müdahaleleri hakkında
kapsamlı rapor sunulacak. Merkez Bankası enflasyonla mücadele görevini bağımsız
olarak ve tüm silahlarını kullanarak
yürütecek. Döviz swap işlemlerinin
seviyesi kademeli olarak düşürülecek.”

Bunlar
yapılırsa enflasyon düşer. Arkasından faizler de düşer.

“Düşük
faiz enflasyonu düşürmenin bir ödülüdür.”

Görünen
o ki, İYİ Parti Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz “Ekonomist”
olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “faiz sebep,
enflasyon sonuçtur” tezinin tam tersini savunuyor.

Erdoğan
“söz dinleyen Merkez Bankası Başkanı” istiyor.

İYİ
Partili Prof. Dr. Bilge Yılmaz “bağımsız ve liyakatli Merkez Bankası Başkanı
ile çalışılırsa enflasyon düşer”
diyor. (Nitekim Merkez Bankasının
bu nitelikteki başkanları Durmuş Yılmaz ve Erdem Başçı döneminde enflasyon en
düşük, MB rezervleri en yüksek seviyede idi.)

Hangi
“ekonomiste”
inanacağınıza elbette siz karar vereceksiniz.

Egzoz Seslerindeki Çığlık

0

       Gençlik yıllarımızda motorların egzozlarındaki susturucu aparatları
çıkartılır motorun alabildiğine ses çıkarması sağlanarak dikkatlerin size
dönmesi sağlanırdı ve uzun saçlarla da rüzgâr gibi geçti güzellemesi yapılırdı.
Bak şu serserilere diyenlerde vardı gençtir hoş görmek gerekir diyenlerde. O
günlerden bugüne gelen motorcu gençlik bugünlerde saçların savrulmasından
ziyade kapitalist sistemin içinde yaşam salvoları yapmaktadır. Ayın sonunu nasıl getireceğini
düşünmekten bırak saçların savrulmasını saçlarının beyazlaması veya kelleşmeyle
karşı karşıyadır. 14-15 saat çalıştığı halde emeğinin karşılığını alamayan
kitlelere dönüştürülmüştür
. Sadece çalışan ve uyuyan zombilere
dönüştürülmüştür. Moto-kuryelerin egzoz sesleri, yerini hakkımızı isteriz, köle
düzenine hayır, sömürüye hayır diyen seslere bırakmış.

         Düşük beygir gücüne sahip motorlarıyla
ortaya koydukları mücadele gücün beygirle ölçülemeyeceğini çok beygir gücüne
sahip şirketlere kafa tutarak ve kazanarak göstermişlerdir. Sindirmek isteyenlere
karşı hak mücadelesi ekmek kavgasını kırmadan, dökmeden demokratik yollarla
yapmışlardır. Sarı, kırmızı yelekleriyle
o koca koca tabelalı sendikalara renk kartelasının her tonunu göstermişler.
Sayılarla yapılan sendikal örgütlenmenin matematiksel problem üretmekten öteye
gitmediğini iki kere ikinin dört etmediğini bir daha ispat etmişlerdir.
Bu
da bize hak ve hakikat adına emek ve adalet adına ümit var olmamız gerektiğini
söylemektedir. Yaldızlı büyük
tabelaların gölgesine sinmiş konformist alanlarından ‘STK’ cılık oynayanlara
inat hak arama mücadelesinin el kitabı olmuşlardır.

         Moto-kurye, esnaf-kurye, lojistik
sektörü ve sağlık alanında çalışan insanlar pandemi sürecinin ağır yükünü çeken
gruplar olmuştur. Fakat çalışmalarının karşılığını almadıklarını düşündükleri
için 2021 ve 2022 de eylemlilik sayıları yüzde yediden yüzde on dokuza
yükselmiştir. Sorunda bura da zaten hangi sektör canının yandığını hissediyorsa
ayağına basıldığını düşünüyorsa feryat ediyor başkasının başına gelenleri ise sessizce
seyrediyor. Parçalara değil bütüne ve esasa odaklanmak gerektiğini anladığımız
zaman başardığımız zaman olacaktır. Esnaf-kurye uygulaması aslında taşeronluğun
başka bir boyutu işçi değil kendi işinin patronu ol,iş ortağımız ol
yutturmacasının diğer ismidir. Taşeronluğun
normalleştirildiği bir düzene karşı çıkmak bir sektörün değil her sektörün
esası olmalıdır.
Taşeronlaşma seksenlerde batı kapital dünyasının kendi
işinin patronu olacaksın hayalinin satılarak insanların sisteme gönüllü
köleliğinden başka bir şey değildir. Esnaf – Kuryelerin başkaldırması
taşeronluğa karşı bir çıkış olması nedeniyle ayrı bir önem kazanmaktadır.

       
Ülkemizde insanların sendikalı ya da sendikasız örgütlü veya bireysel
hak araması, direnişi korkulan kavramlar haline getirilmiştir. Ekonomi –
politik güç sahipleri bu korku ateşine odun taşımaya devam edeceklerdir.
Muktedirlerin karşısında çalışanların en önemli gücü birlikte olmaktan geçer.
Ancak birlikte olurlarsa korku dağlarını aşabilirler. Fakat birliktelikler kâğıt
üzerinde ki sayılarla sağlanmaz. Birliktelik demek işten atılan her işçi için
sonuna kadar mücadele etmek demektir. Yoksa onları ödedikleri bedellerle baş başa
bırakmak değildir. Çalışanların sendikal mücadeleye inançlarının çok düşük
seviyede olduğu bir zeminde işçileri patronların inisiyatifine bırakmak
gelecekte uğrayacağın haksızlıklarda yanında kimseyi bulamayacaksın demektir.

       
İnsanın metalaştırıldığı ve sarf malzeme olarak görüldüğü bu Neo-
kapital düzende esas mesele mevzi çatışmalarını kazanmak değil topyekûn bir
savaşı kazanmaktır. Bu savaş insanca bir yaşam savaşıdır Hakk’ın verdiği bu
nimetlerin hakça bir bölüşüm savaşıdır.
Eğer bu savaş kazanılmazsa tanrıcı-kapitaller sağ-sol, laik-anti laik, İslamcı-seküler Türk, Kürt, Alevi- Sünni ayırt
etmeden rengine, cinsine cibilliyetine 
bakmadan hepimizin üzerinden silindir gibi geçecektir. Bizler esası
anlamayıp kendi pencerelerimizden mahalle kavgalarımıza devam mı edeceğiz yoksa
şehrimiz, ülkemiz ,dünyamız yani insan için insanlık için başımızı kaldıracak
mıyız? hiç olmazsa iki kelam edecek miyiz?   

Sünnilerin Yemeği Yenir mi?

Sırf
denemek için, empati kurmak için; Google’ ye Sünnilerin yemeği yenir mi diye
yazıp arattım!

Karşıma
yine, Alevilerin yemeği yenir mi diye
çıktı.

İnanmazsanız
sizde yazın ve görün.

***

Dini
inancı mezhebi bir kenara bırak, insanlık
açısından bile çok üzücü bir durum!

Zaten
bu coğrafya da bütün mesele bu!

Meseleye
kimin kestiği hayvanın eti, ya da kimin pişirdiği yemek yenir?

Helal mi-Haram mı diye
bakmak gerekirken.

Hala
neleri konuşuyoruz, ayıp bize!

***

Bırak
büyüklerin ne yediğini, yeni doğan çocuklara yedirdiğimiz özel mamaların,
genetiği değiştirilmiş bütün gıda maddelerinin neredeyse tamamı GAYRI MÜSLİMLER tarafından yapılıyor,

Bunu
sorun etmiyoruz!

Adam
işi gücü bırakmış diyanete sormuş ki hocam Alevinin pişirdiği yenir mi?

Ve utanmadan fetva
istemiş!

Onlar
da ciddiye alıp uzun uzun cevap vermişler

Hani
tik tok ta bir videoda diyor ya!

“Sana
whatsapp’dan bir şey attım bi bak!”

*!%&QWé’’?*#!!%&?

***

Bırak
Alevi’yi Caferi’yi, uzak doğudan gelenleri şintoistler, Budistler pişirip
dondurup yolluyor!

Hristiyan’a şükredersin çoğu ateist!!!

En
lüks lokantalarda abdestsiz ve sünnetsiz İtalyan, İspanyol, aşçıların elinden
yemek için yarışılan “büyük paralar
ödenen”
İslam coğrafyasında, derdimiz tasamız bir şekilde hep ALEVİLER!

Alevi’ye
oy verilmez!

Alevi’ye
kız verilmez!

Alevi’nin
yemeği yenmez!

 

Neden?

Kaplumbağa deden!

***

Ne
diyeyim bilemedim!

Alevilerin Şiilerin
masasına oturmak

onların misafiri olup birlikte helal lokmalarından yemek her kula nasip olmaz
zaten!

Ben
zaten yazı yazmam gerektiği için yazıyorum, çok da önemsemiyorum aslında, iyi
bir şey kalmadığı için haber falan da izlemiyorum,

Ne
duyuyorsam sosyal medyada denk geldikçe, zaten
beş on 20-30-40-50 dostum arkadaşım var
önemsediğim!

Ya
da en fazla 100

Hepsi
o kadar.

Onlar
yazdıklarımı okusun, yine güzel yazmış, konuya
farklı değinmiş desinler diye yazıyorum
, yoksa benim de İslam âleminden umudum
yok!

Alem oldu bize, elalem!

***

Sorunun
temeli kısası özü şu!

Hazreti
Ali, Peygamber efendimizin emri ile girdiği her savaşta “Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan”

!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Ebu
süfyanın babası utbe’yi, Hint’in abisi Velit’i, muaviyenin kardeşi hanzalayı
öldürmüş!

Bu
kin, O kinin devamı!

Atılan
iftiraların, uydurmaların hepsi o dönemin ve o ailenin ve taraftarlarının ektiği tohumlar.

Aslında
bu yazıyı 5 yıldır yazageliyorum, bu tür konular hep gündemde olduğu için
güncelliğini yitirmiyor maalesef!

10
sayfayı Kısalta kısalta anca 2 sayfaya indirdim, maksat duygularımı paylaşayım yoksa gerisi lafı güzaf.

Herkes
her şeyi biliyor zaten.

Aşık
Marsavi’nin de dediği gibi, içinde insan
olsun deri herkeste var!

***

Son
olarak kendime ait bir şiirle satırlarıma son verirken, sosyal medyada, sokakta, trafikte artan küfürleşmeler ve sinirsel
patlamaların
insanlarımızın yaşadığı “yaşatılan” ekonomik, duygusal ve
yaşamsal sorunlar ile ilgili olduğunu, siyasetçiler kürsülerden öfkeli cümleler
kurdukça bu öfkeli insan sayısının maalesef daha da artacağını…

Birbirimizden
mümkün mertebe uzak durmamız gerektiğini
sosyal medyalarımızı, sosyal alanlarımızı ve sosyal mecralarımızı daraltmamızı tavsiye
ediyor!

Selamlarımı
sunuyorum.

***

Bütün kötülerden, bir arzumuz var

Toplumun
huzurunu, bozmayın lütfen

Zaten hayat zor, ne gereği var

Durup durup
kötü söz, kusmayın lütfen

 

Koca dünya, yaşayalım değil ki dar

Nedir ki derdiniz,
Alevilerden

İnsan da olmalı, utanma ve ar

Zaten size
veren yok, o yemeklerden

 

Bir hesabınız varsa, hala Bedir’den

Emir
peygamberden, ne gelir elden

Mirası devralıp, emevilerden

Öfkenize
bahane, etmeyin lütfen.

#diyedüşündüCKA

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 7

0

Ahmet
Kabaklı’nın Gazete Yazarlığı – 1

İSA KOCAKAPLAN

Ahmet Kabaklı’nın yazılarının bibliyografyası
olan ‘Ahmet Kabaklı Nerede Ne Yazdı?
isimli kitap 2004 yılında yayınlandı. Değerli bilim adamı Erol Ülgen bu kitabı
hazırlamak için Hocanın vefatından birkaç ay sonra çalışmaya başladı. Beyazıt
Devlet Kütüphanesinin rahmetli müdürü Şerafettin Kocaman’ın hazırladığı ortamda
7 aya yakın süren bir araştırma, bize alfabetik bir bibliyografya armağan etti.
Erol Ülgen’in bana imzaladığı kitabın başına ben de Hocanın yazı hayatı
hakkında bazı notlar düşmüşüm:

Kabaklı Hoca 1961 yılından itibâren Tercüman
gazetesinde sürekli yazmaya başlamış.

24 Şubat- 28 Mart 1986 târihleri arasında
yazılarına 26 gün ara vermiş.

3 Ekim 1986 günü ‘Hicret ve Gurbet’ başlıklı yazısını yazarak, yıllarını verdiği
Tercüman’dan Yeni Haber gazetesine gitmek üzere ayrılmış.

Yeni Haber’deki yazılarına 21 Ekim 1986 târihînde
başlamış. 8 Aralık 1986 târihînde gazete kapanmış. Bu süre 49 gün ediyor. Erol
Ülgen Yeni Haber’de Hoca’nın 45 yazısına rastlamış. Demek ki Hoca burada 4 gün
yazmamış.

Hoca, 9 Aralık 1986 ile 31 Ocak 1988 târihleri
arasında (14 ay) gazetelerde yazı yazmamış. Bu sürede Türk Edebiyatı Dergisi’nde
‘Temellerin Duruşması’ başlıklı yazılarını
yayımladı. Bu yazılar 1989 yılında kitaplaştı.

Hoca, 1 Şubat 1988 târihinde tekrar
Tercüman’da yazmaya başlamış. Yazıları 2 Mart 1991 târihîne kadar devam etmiş.

3-18 Mart 1991 târihleri arasında yazı
yazmamış.

19 Mart 1991’de Türkiye Gazetesi’nde yazmaya
başlamış. Türkiye Gazetesi’nde son yazısı 19 Kasım 2000 târihînde çıkmış. 17
Kasım 2000 târihinde Türkiye Hastanesi’ne yattığını hatırlıyorum. Bu târihten 8
Şubat 2001 târihinde vefatına kadar yazısı yayınlanmadı.

Bir
ayrılışın hikâyesi

Hayatta her şey istediğimiz gibi gitmez. Biz dâima
iyi olsun, güzel olsun faydalı olsun diye çırpınır dururuz, ama o işlerin başka
türlü gitmesini isteyenler de vardır. Onlara göre de kendi istedikleri daha
faydalıdır.

Aynı çatı altında yıllarca birlikte çalıştığınız,
geceyi gündüze kattığınız ‘can dostlar’la
bir bakarsınız ayrı yollarda yürür olmuşsunuz. Bu yürüyüş iplerin kopmasına
kadar bir süre daha devam eder. Eski samîmiyetler, ivazsız garazsız dostluklar
devam ediyormuş gibi görünür. En azından sizi dışarıdan öyle görürler. Siz de
bu görünüşün hatırına, bu kekremsi gidişe bir süre daha katlanırsınız.

Lâkin iş bir noktaya gelir ve ahengi sağlayan
tellerden sonuncusu da kopar ve işte o zaman üstat Yahya Kemal’in dediği
gerçekleşir: ‘Bir tel kopar, âhenk
ebediyyen kesilir
.’

Kabaklı Hoca’nın 1961 yılından itibâren
sürekli olarak yazdığı, büyüyüp gelişmesine ömrünü verdiği, sağda partiler üstü
bir konumda kalmasına özen gösterdiği ve bu sayede 750.000 tirajlara ulaşan
Tercüman Gazetesi ile de zaman zaman böyle kırılma noktaları olmuştur.

Gâhi
vatan gurbetlenir

1961 yılından başlayarak, 1986 yılına kadar
25 yıl boyunca sürekli ‘Gün Işığı’nı damıtan kalem, bir gün gelmiş geri plana
itildiğini hissetmiştir. 1960 İhtilali sonrasının baskılı yıllarında, canını
dişine takarak doğruları yazmaktan çekinmeyen ve mazlumun hakkını savunmaktan
bir an bile geri durmayan kalem, 12 Mart öncesi ve sonrasında şimdilerde idol
hâline getirilen 68 kuşağının ve ardıllarının tehditlerinden, ölüm
fermanlarından yılmayan kalem, 1980 İhtilalinin ağızlara kilit vuran uygulamalarına
aldırmayan kalem, yâni Tercüman gazetesinin ‘başyazarı’ bilinen Ahmet Kabaklı, 1985-1986 yıllarında, gazetedeki
eski dostları ile aralarında eski samîmiyet ve ahengin kalmadığını hisseder.
Her kararda ‘Hoca’nın görüşünü alan ve ona ayrı bir değer veren kadim dost
Kemal Ilıcak, artık olmayacak işler yapmaktadır.

Meselâ, muhafazakâr kesimin alâmet-i fârikası
olan Tercüman gazetesinin yanı başında, onun misyonu ile hiç uyuşmayan ‘Bulvar’ isimli bir magazin gazetesi
beliriverir. Hoca bunu, okuyucuyu aldatmak olarak değerlendirir. Bir tarafta
millî-mânevî değerleri yücelten, hâkimiyet milletindir ilkesini benimseyen ve
sağda partiler üstü bir tutum tâkip eden Tercüman gazetesi; diğer yanda bugünkü
popüler magazin programlarının habercisi olan bir bulvar gazetesi. Bunların
ikisinin de sâhibi Kemal Ilıcak, ikisi de Tercüman tesislerinde basılıyor,
ikisi de aynı binada hazırlanıyor.

Elbette durumun farkına varan Anadolu’daki
okuyucu, Ahmet Kabaklı’yı mektup ve telefon bombardımanına tutuyor. Millî
değerlerimizle bağdaşmayan bu ‘Bulvar’ garabetini Hocaya soruyor. Okuyucu
Tercüman çatısı altında olup biten her şeyden Ahmet Kabaklı’yı sorumlu görüyor.
Hoca sanki Tercüman’ın bir yazarı değil de sâhibi ve tek sorumlusu gibi
algılanıyor. 25 senede oluşan hava bu. İşin garibi Hoca da buna biraz inanıyor.
Ne birazı, bayağı öyle zannediyor. Ve kendisine gelen kınama mektuplarındaki
şikâyet konularını düzeltmek için Kemal Ilıcak ile sürekli görüşüyor,
tartışıyor. Ama işin doğrusu, eskisi kadar etkili olamıyor. Zira gazetede
ikinci bir isim giderek güçlenmeye başlamıştır.

Nazlı
Ilıcak

Yazmaya başladığı ilk zamanlarda yazılarını
Kabaklı Hocaya kontrol ettiren Nazlı Ilıcak, artık rüştünü ispat etmiş ve gazetede etkisini hissettirmektedir. 1980 darbesinden
sonra ‘
Millî Birlik Konseyi’ olarak anılan heyete karşı en cesur yazıları
kaleme alan ve Selimiye’de hapis yatan Nazlı Ilıcak, 1983 seçimlerinden sonra
oklarını bu defa Turgut Özal’a yöneltmiştir. Önce ‘Bir Bilen’ olarak andığı Demirel, sonra Mehmet Yazar’ı destekleyen ve
Özal’ı ağır şekilde tenkit eden yazılar kaleme almaktadır.

Sanırım 1984-1985 yıllarında Güneş Gazetesi
Mehmet Yılmaz tarafından satın alınınca Tercüman’dan yapılan transferler Kemal
Ilıcak’a derin bir şok yaşatmıştır. Güneri Civaoğlu, Necmi Tanyolaç gibi
isimler başta olmak üzere, Kemal Ilıcak’ın değer verdiği pek çok isim Güneş Gazetesi’ne
transfer olmuşlardır. Kabaklı Hoca, içinde gözünü açtığı gazetesinden kopmayı
asla düşünmemiştir, ama gidenlerin ardından ağıtlar yakan Kemal Ilıcak, işte bu
eski dostunu eskisi gibi dinlememekte, gazetenin havasına uygun olmayan işlerin
yapılmasına müsâade etmektedir.

‘Bulvar
Gazetesi Nazlı Hanım’ı tatmin etmek için
’ çıkarılmaktadır. Kemal Ilıcak’ın
Hoca’ya söylediği budur. Nazlı Ilıcak’ın iktidara muhalefeti Kemal Ilıcak’ın
gazete dışındaki şirketlerini de olumsuz etkiler.

Herhalde 1982’de kurulan ve benim de ilk televizyonumu
aldığım TER-PA, yâni Tercüman Pazarlama mal teslimatını zamanında yapamamaya,
sonra hiç teslimat yapmamaya başlar. Elbette bunun mağdurları da Hocanın
kapısını aşındırırlar. Bir başka fiyasko da Tercüman Mahallesi projesinde
yaşanır. Cevizlibağ’da gazete binasının hemen yanı başındaki arsada yapılacak
bloklardaki dâireler, pahalıca olmalarına rağmen kısa zamanda satılırlar. Fakat
inşaat bir türlü başlayamaz. Onun da faturası Tercüman’a çıkar. Dolayısıyla Kabaklı
Hocanın kapısındaki müştekiler arttıkça artar.

Bütün bu gelişmeler Hocayı çok huzursuz
etmekteydi. Vakıfta da zaman zaman bu sıkıntılardan bahsediyordu. İşte iş ilk
defa bir kopma noktasına, 1986 yılının Şubat ayında geldi. Hoca 24 Şubat’tan 28
Mart’a kadar tam 32 gün gazeteye yazı yazmadı. Bu arada gazetedeki sütununda Hocanın
hasta olduğu için yazamadığı şeklinde bir anons verildi. Kemal Ilıcak uzun
uğraşmalardan sonra Hocayı ikna etti ve Kabaklı 28 Mart 1986 târihînden itibâren
köşesinde tekrar yazmaya başladı.

(DEVAM EDECEK)

Ekonomik Anarşizm

Fakülte yıllarında dersler kapsamında çeşitli siyasî
akımları incelerken ‘anarşizmin’ bir ideolojik görüş olduğunu öğrendiğimde
inanın çok şaşırmıştım. Çünkü bizim kuşağın hatırında ‘anarşizm ve anarşist’,
12 Eylül 1980 Askeri Harekâtı’nın öncesinde; ana haber bültenlerinde her gün
duyduğumuz bir kelimeydi.

12 Eylül öncesinde ‘anarşistler’,  sokak ortasında sağcı – solcu diye
birbirlerini öldürüyor, diye biliyorduk. Ama öğrendik ki, öyle değilmiş…

Anarşizm özet olarak; mevcut düzeni ortadan kaldırabilmek
için insanları sistemden illallah dedirtecek şekilde bunaltıp, ‘artık ne
olacaksa olsun, lanet olsun bu düzene’ dedirtmekmiş.

Böylece insanların direncini kırarak, devletsizliği de
öngören yeni bir düzeni yerleştirmekmiş…

 * * *

Şimdi durduk yere üniversite yıllarına neden gittik
derseniz, sevgili dostlar, cevabı gayet basit.

Ülkemizde uzunca bir süredir adeta ‘ekonomik anarşizm’ hüküm
sürüyor…

Aslında siyaset biliminde her ne kadar ‘anarşist ekonomi’
diye bir kavram olsa da; Sayın Hükumetimiz bir ilke imza atarak(?) siyaset
bilimi literatürüne yeni bir kavram daha kazandırıp bence adeta “Ekonomik
Anarşizm”i de icat etti.

Haydi hayırlı olsun…

Olsun da; millet ne hale geliyor, onu da düşünmek gerekmez
mi?

 * * *

Dünyanın hangi ülkesinde neredeyse 2 günde bir standart hale
gelmiş şekilde benzine, mazota, LPG’ye 70 – 75 kuruş civarında zam yapılır?

Elektriğe yüzde 127 zam yapılır?

Bu da yetmezmiş gibi elektrik üretimi için doğal gaz
yetmiyor diye, sanayi tesisleri günlerce kapatılır?

Dolar 7 – 8 Lira civarından 1 ay içerisinde 18,5 Lira’ya
çıkarılıp ardından da 13,5 Lira’ya düşürülüp sonra da zafer kazanılmış gibi
ortaya çıkılır?

Ekmek, süt, peynir, un, şeker, yağ, sebze, meyve gibi temel
gıda maddelerine gelen deli zamları, söylemiyorum bile…

Kapanan iş yerleri, iflas eden şirketler, sayıları
milyonları aşan işsiz ordusu, ‘ev gençleri’ kavramı, yurt dışına doğru yaşanan
korkunç beyin göçü, sosyal yardım alarak ayakta kalmaya çalışan milyonlarca
aile…

Bütün bunlar ‘ekonomik anarşizm’ değil de nedir?

 * * *

Bu konuda DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ın şu
cümlesi çok dikkat çekici:

“(Adeta) Devleti batırma kampanyasına destek vermeleri için
banka çalışanlarına ve şirketlerine yoğun baskı yapıyorlar. Banka şube
müdürlerine talimat gitmiş durumda. Şu kalan Türk Lirası hesapları var ya
‘onları da dövize endeksleyin, ne kadar çok dövize çevirirseniz o kadar çok
taktir edeceğiz’ diye.

Kendi vatandaşlarımız yetmiyor, yurt dışındaki
vatandaşlarımızın döviz birikimlerini de bu kampanyaya dâhil etmeye
çalışıyorlar. Devleti yabancı bir paraya endeksli bir biçimde daha da
borçlandıralım diye uğraşıyorlar. Bu garanti verdikleri para devletin parası,
Hazine’nin parası bu. Ben şimdi size soruyorum: Faize karşı mücadele Türk
Lirası banka hesaplarının faizi yetmezse kur daha çok artarsa, ben onun farkını
da ayrıca sana ödeyeceğim mi demek, bu mu? Tarihe not düşmek için söylüyorum:
Bu proje, Hazine’yi batırma, devleti batırma projesidir.”

 * * *

Elbette hiç kimsenin gece yatağa yatarken, sabah nasıl bu
ülkeye zarar veririm diye düşünmediğini biliyorum. Ama liyakatsizliğin alıp
başını gittiği, benim adamım olsun da, ne olursa olsun anlayışının zirve
yaptığı bir dönemde; kara delik haline gelmiş bir bütçeyle yaşananların,
‘ekonomik anarşizmden’ başka bir izahı olabilir mi? Bilemiyorum…

Türkçe Âdem Lisânı

İlk
Meclisin suali

Ruhlar
demi bu hali

Hangi
lisan var idi

Hem
cevap hem suali

 

Türkülerle
gezerim

Türk’ü
Türk’le bezerim

Cihana
ezgi dolsa

Türk
olanı sezerim

 

Türk’ün
Töresi candan

Kurulmuştur
ilk andan

Boynum
başım vursalar

Özüm
vazgeçmez ondan

 

Hak
Âdem’e emretti

“Konuş
Ya Âdem” dedi

Binlerce
lisan sundu

Türkçeyi[1]
tercih etti

 

Hikâye
değil bunlar

Ezelde
vardır onlar

Levh-i
mahfûz okunsa

Görünür
yazar bunlar

 

İlk
peygamber lisanı

Anlatır
biz insanı

Âdem
kendini bildi

Türkçe
Cennet lisanı

 

Türkçeyi
iyi belle

Hem
de Türkçeyle söyle

Dedi
Ahmed[2] ashaba

Yerde
gökte o dille

 

İnsanlık
bir millet[3]ti

Ayrılık
bir zilletti

Lakin
hikmet gereği

Değişmek
bir Rahmet[4]ti

 

Tanış
ve biliş diye

Hep
Hakk’a yönel[5] diye

İnsanlar
ayrı ayrı

Kaldılar
sorsun diye

 

Ayrıldı
renkle lisan

Şaşırdı
onca insan

Sanki
Babil kulesi

Her
şey değişti bir an

 

Unuttular
o anda

Hepsi
ayrı bir zanda

Uçmak
denen o yurdu

Bıraktılar
zamanda

 

İnin[6]
dendi onlara

Karışın
hep kanlara

Sandınız
hayat budur

Emanettir
canlara

 

İnsan
o an anladı

Sözü
öze bağladı

Gurbet
denen yolculuk

Bu
inişle başladı

 

Hakk’ın
hikmeti bunda

Anlaşılır
sonunda

Uzlaşılmaz
sorular

Cevap
bulur o anda[7]

 

Sınar
bir birimizi

Gösterir
içimizi

Bulursak
Hak Cemali

Sileriz
kirimizi

 

özden
masal anlatmaz

İnsan
asla aldatmaz

Şu
üç günlük dünyada

Hak
sözü pula satmaz

 

Türkçe
nazlı bir gelin

Sevgiyle
değsin elin

Unutursan
Türkçeyi

Savurur
seni ilin[8]

 

hilmi
özden

2005

Nottingham/İngiltere

 

 

 

[1] XV. asır mutasavvıf
şairlerinden Kaygusuz Abdal’ın; Hak buyurdu Cebrail’e var dedi / Âdem’i Cennet
içinden sür dedi. Geldi Cebrâil Âdem’e söyledi / Hak buyurduğın ayân eyledi.
Cebrâil dedi ‘Çıkgıl uçmakdan Âdem / Tanrı’nun buyuruğu budur işbu dem. Niçe ki
söyledi hergiz gitmedi / Cebrâil’in sözünü işitmedi. Türk dilin Tanrı buyurdı
Cebrâil / Türk dilince söylegil “Dur git” degil. Türk dilince Cebrâil
“Hey dur!” dedi / “Duru gelgil uçmagın terkin ur” dedi.
şiirinden Tanrı’nın, Âdem’i cennetten çıkarmak için Cebrâil’i görevlendirdiği,
Cebrâil’in ne kadar söylese de, muhtemelen Cebrâil’in dilini bilmediği için,
Âdem’in oralı olmayıp cennetten çıkmadığı için Tanrı’nın Cebrâil’e Âdem’e
Türkçe olarak “Kalk, cennetten çık git!” demesini emrettiği anlaşılmaktadır
. XVIII. asır mutasavvıflarından İsmâîl Hakkı Bursevî ise,Şerh-i Hadîs-i
Erba’în (Kırk Hadis Şerhi) isimli eserinde, ikinci sıradaki hadisi şerh ederken
“Âdem cennetten lisân-ı Türkî ile “kalk” demekle kıyâm edip
çıkmışdır.” diyerek (İsmail Hakkı Bursevî 2005: 114, 175) bu fikre katılmıştır.

[2] “Türk dilini
öğreniniz, çünkü onların egemenlikleri uzun sürecektir” (Hadis) Kaşgarlı Mahmut
ve Divân-ı Lüğati’t Türk.

 

[3] “İnsanlık tek bir
toplum idiler. Sonra Allah duyurucu ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi”(
Bakara suresi/213.ayet)

 

[4] “Her birinize bir yol
ve yöntem verdik. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek toplum yapardı” (Maide
suresi/48.ayet)

 

[5] “iyi işlerde
birbirinizle yarışın” ( Maide suresi/48.ayet)

 

[6] “inin oradan” dedi
Allah “birbirinize düşman olarak! Ve sizin için yeryüzünde bir süreye kadar bir
yerleşme ve yararlanma olacak” (Araf suresi/ 24.ayet)

 

[7] “Evet, ayrılığa
düştükleri konularda Diriliş günü, aralarında muhakkak ki Rab’in karar verecek”
(Secde suresi/25.ayet)

 

[8] Vatan

Vefatının 21. Yılı Vesilesiyle AHMET KABAKLI’nın Hayatı, Fikriyatı ve Eserleri – 5

0

Ahmet Kabaklı’nın Ruh Dünyası-2

İSA KOCAKAPLAN

İdeal
Anne:

Yalnız ve yoksul soframızda güler yüzlü anam,
bazı geceler bizi yıkayıp giydirdikten sonra: ‘Temiz olun, duâ edin, hiç de üzülmeyin. Hızır Aleyhisselâm belki bu
gece gelebilir, evimiz neş’eyle, bet bereketle dolar
’ derdi.

‘Ejderha
Taşı
’ isimli kitapta yer alan on bir anlatının büyük bölümü efsâne
ağırlıklıdır. Bu efsâneler Harput’un ve yakın yörelerin mânevî çehrelerini
yansıtırlar. Toprak ve insan bu efsânelerle birbirinden ayrılmaz hâle gelir.
Daha önce bu toprakları vatanlaştıran cedlerin türbeleri, menkıbeleri ve efsâneleri,
hâlihazırda yaşayanları huşû ile o topraklara bağlar. Öyle ki zor duruma
düştüklerinde kabirlerinde uyku ile uyanıklık arasında bulunan bu evliya, hemen
duruma müdâhale eder ve evlâtları ile birlikte düşmanı o topraklardan uzak
tutarlar. Süt Kalesi’ni başına bir tac gibi takınmış olan Harput şehri de
evliya yatağıdır. Bunlardan üç tanesi, uç beyleri gibi şehri üç tarafından
korurlar. Anguzu Baba, Uryan Baba ve Fetahmet (Fâtih Ahmet) Baba, bugün de
artık mezraya inmiş, ancak arada bir tenezzüh için Harput’a çıkan Elazizlilerin
mânevî duraklarıdır. Onlar, terkedilmiş şehrin mânevî çehresini korumaya ve
kendilerini ziyâret edenlerin gönüllerine ferahlık vermeye devam etmektedirler.

Belki Alparslan zamanında, belki de farklı
zamanlarda Harput’a gelen bu gazi-dervişler, bura halkının gözünde birleşirler,
üç kardeş olurlar. Münire Hanım oğluna bu üç kardeşin birlikte şehit
düştüklerini, daha sonraki zamanlarda Harput’u almak için gelen gâvurların
gözlerine yeşil sarıkları ve mânevî orduları ile karşı durduklarını, işte bu
yüzden hiçbir zaman Harput’un kâfir eline düşmediğini anlatır.

Ah bizim saf ve temiz iman sâhibi analarımız.
Her şey sizin yüreğiniz kadar sevgi dolu, temiz ve hesapsız olsa idi… O
şehitlerin kendilerinden sonrasına tesirleri sizin sâyenizde ulaşıyordu… Ve
siz bir gün gelip, gönüllü olarak bu mânevî çehreden vaz geçebileceğimizi
nereden bilebilirdiniz.

Efsâneden
gerçeğe

Göllübağ yolu üzerinde yanında iki yavrusu
ile yatmakta olan ejderhaya benzeyen kaya parçası etrafında teşekkül eden ve
Kabaklı’nın kitabına isim olan ‘Ejderha Taşı’
efsânesi de Harput’un mânevî cephesini ve ağzı duâlı insanlarını öne çıkarır.
Çok eski zamanlarda yanında iki yavrusu ile Harput’u yutmak üzere yola çıkan ve
şehirdeki herkesin yüreğine korku salan bu ejderha ile yavrularının şerrinden,
şehri ağzı duâlı insanlar kurtarır. Süt Kalesi’ndeki mescidde Allah’a yalvaran
bu insanların duâları hürmetine, canavarlar taş kesilirler. Şimdi Harput’tan
Göllübağ’a giden yolun kenarında munis munis yatmaktadırlar. Kabaklı, dinlerken
önceleri korktuğu sonra kahramanlarını sevimli bulmaya başladığı bu efsâneden
hareket ederek, çocuklarımız için bir vatan sevgisi dersi ile yazısını sona
erdirir:

‘Bu
Ejderha Taşı efsânesinin bende uyarttığı dersi, anamın anlattığı şeylerin
hikmetini hiçbir zaman unutmamış, yalana ve hafife almamışımdır. O yüzden hâlâ
inanırım ki: Güzel yurdumuza fenâlık yapmaya, onu yutmaya veya elimizden almaya
gelenler veya kalkışanlar, temiz huylu yüce ruhlu milletimizin duâları ile taş
kesilirler, gayretleri ve savaşları ile perişan olurlar
.’

Kitapta yer alan ‘Altın Top’ efsânesi, Harput’un Buzluk mağarası etrafında oluşmuştur.
2001 yılında benim de derinliklerine indiğim bu mağara, sıcak yaz günlerinde
Harput’un buz ihtiyacını karşılarmış. Yazları o kadar soğuk bir mağaradır.
Kışın ise aksine sıcacıktır. Kara, tipiye yakalanan yolcular bu mağaraya
sığınırlar. Efsâne, bu mağaraya derinliklerinde masmavi bir göl ve onun
üzerinde yüzmekte olan göz alıcı altın bir top armağan eder. Ancak bu altın
topun büyüsüne kapılıp onu almak üzere uzananlar, gölün derinliklerinde
kaybolurlar ve bir daha onlardan haber alınamaz. Fidan Gelin de bu sırrın
kurbanlarından birisidir. Halk muhayyilesi Elazığ’dan üç yüz metre yüksekteki
bu bölgeyi, efsânenin sonuçlanması için yeterli bulmaz. Kırk kilometre uzakta
bulunan Hazar Gölü (Gölcük) ile bu mağaranın dibindeki gölü birbirine
bağlayıverir. Efsâne Gölcük’te sona erer: Yıllar sonra Fidan Gelinin kınalı
parmağı, yüzüğü ile orada bulunur.

Kabaklı Hoca ‘Neydi bu altın top? İrade gücü, nefis terbiyesi zayıf olanlara,
mâvilikler ortasında kurulmuş sapsarı büyülü bir tuzak mıydı
?’ sorusunu
sorduktan ve ‘insanları aldatmak, kötü
yollara, felâketlere, hatta millete devlete ihânetlere sürüklemek için
kullanılan her türlü tuzak Buzluk altı gölünün maviliklerinde yüzen o altın top
gibi güzeldir ve çekicidir. Sakın ola o çok güzel, fakat irâdesiz Fidan Gelin
gibi, kendimizi ilk güzel etkiye kaptırıp mahvetmeyelim
.’ dersini
çıkardıktan sonra, efsâneyi daha ileri taşır ve gölün altındaki mâvi ülkeye
hükmeden peri padişahının altın başlı oğlu ile Fidan gelini evlendiriverir.

Kabaklı, Dersim’e hayat veren Munzur Suyu
etrafında teşekkül eden Munzur Baba efsânesine eserinde geniş bir yer ayırır.
Annesi ve dayısı ile Pertek, Tunceli, Ovacık, Hozat, Dere Nâhiyesi gibi yerlere
yaptığı yolculuk, O’nun çocukluk dünyasını hayaller ve güzelliklerle
doldurmuştur. Kabaklı’nın annesi Münire Hanım Perteklidir. Harput’tan Buzluk
mağarası önünden baktığınızda, Murat Suyu kenarında kurulmuş bu şirin ilçeyi
rahatlıkla görebilirsiniz. Tabii şimdi Keban baraj gölü kıyısında, arabalı
vapurları olan bir sâhil şehridir artık Pertek. Geç vakitte ırmak kıyısına
vardıkları için kelek bulayışları ve bir geceyi Murat Suyu kenarında geçirişleri,
Kabaklı Hocanın çocuk ruhunda ne dalgalanmalar meydana getirmiş, ona ne hayaller
kurdurmuştur. Gökyüzündeki yıldız sağanağı ve yerde geceleyin büyülü bir
görünüm alan Murat Irmağı, O’na hayatının en donanmalı gecelerinden birini
hediye eder. O gece ve o nefis manzara hayâlinden hiç çıkmaz. Kitabı okuyun, en
canlı ve en teferruatlı hikâyenin ‘Murat Kenarı’ olduğunu göreceksiniz. Daha
sonra dünyanın çeşitli ülkelerinde nice nehirler ve denizler gören Kabaklı, bu
çocukluk rüyâsının üzerine hiçbir zaman toz kondurmaz. Murat kenarında
kalabalık bir yolcu grubu ile geçirdiği o geceyi hep ruhunun bir kenarında
taşır. Hikâye şu cümlelerle sona erer:

‘Uzun
zaman rüyâlarım Murat kenarı ile dolmuştur. O kalabalık, o serinlik, o türkü ve
hayvanlar ile dolmuştur. İçimde bir iklimdir, bir güneştir hâlâ yanıp söner.
Murat kıyısının o gecesini dünyanın neresinde olursa olsun, gördüğüm ve
görebileceğim hiçbir güzelliğe, hiçbir büyüklüğe değişmem
.’

Sonra Tunceli’ye ve Munzur suyunun kaynağı
Ovacık’a gidiş. Yedi kaynaktan süt beyazlığında fışkıran ve adını ermiş bir
çobandan alan Munzur… Hoca, olgunluk yaşlarında tekrar gittiği Ovacık’ta,
birlikte yemek yediği yöre halkından, Munzur Baba efsânesini bir daha dinler.
Vatanın bu mânevî çehresi ile vatan olduğunu; ermişleri, velileri
kaldırdığınızda vatan dediğimiz mukaddes değerin âniden alelâde bir toprak
parçasına dönüşeceğini bilir. Mânevî üstünlüğün çobanı ağadan daha yukarılara
çıkaracağını işleyen bu efsâne, Kabaklı’ya bütün bir vatan toprağını ve onun
koynunda uyuyan velileri düşündürür. Orta Asya’dan Balkanlara kadar çil
kubbeler altında uyuyan bu aziz ölüler, toprağı vatan yaparlar. Onların
isimleri etrafında teşekkül eden efsâneler ve menkıbeler hor görülmemeli,
onlara ‘saçma şeyler’ gözüyle bakılmamalıdır.
Çünkü onlar, halkımızın velilere sunduğu mânevî armağanlardır.

DEVAM EDECEK

ESERLERİ

32-MİLLETE VURULAN PRANGA / BÜROKRASİ: (207 sayfa / 2017 –
2. Baskı)

Türkiye’nin birinci
meselesi bürokrasiyi önlemek, hiç olmazsa hafifletmektir. Bürokrasi, bir
yönüyle eski aydınların ‘kırtasiyecilik’,
halkın ise yana yakıla: ‘Bugün git yarın
gel
’ diye alaya aldığı zihniyettir.

Her türlü okumuş
kişiye güvensizlikle bakan halkımız ‘Allah
hükümet kapısına düşürmesin
!’ veya ‘Allah,
dert verip hekime, dâvâ verip hâkime baktırmasın
!’ derken yine bu köhne
bürokrasinin şerrinden Allah’a sığınmaktadır.

 Bürokrasi, yorgun idârelerin sığındığı bir
hantallık siperidir. Yaratma gücü olmayan üst makamlar, çevrelerine bir örümcek
ağı örerler: İşte bu bürokrasidir. Örümcek ağı örmek, hem iş yapar görünüp göz
boyamaktır, hem de ağa düşen nesneleri keyifli keyifli yutmaktır.

Aziz ve necip
milletimizin dost meclislerinde söylediği bir söz daha var: ‘Devlette yetki sâhibi olanlar, olması mümkün
olan bir işin olmaması için engeller çıkarır. Özel sektör yöneticileri ise
olması zor bir işi, engelleri aşarak olur hâle getirmek için canını dişine
takarak, gecesini gündüze katarak mücâdele eder
.’ Her iki tarafın da
beklentisi vardır. ‘bey’ yâni ‘devlet’ yaman olduğu için birinci
gruptakiler dâima kârlı çıkar. 

33-MUHAYYELÂT: (Giritli Ahmet Efendi’den sâdeleştiren: A.
Kabaklı)  (339 sayfa / 2008 – 2. Baskı)

Giritli Aziz Efendi,
1749-1798 yılları arasında yaşamış, Berlin’de Osmanlı Devleti’ni temsilen Büyükelçi
görevinde bulunmuş şâir ve yazardır. 1769 yılında kaleme aldığı ‘Hayaller Âlemi’ mânâsındaki ‘Muhayyelât’ isimli eseri ile Tanzimat ve
sonrası edebiyatını etkilemiştir. Eserde hayal ile gerçeğin kol kola yürüdüğü
bu harikulâde hikâyelerde biz insanların ruh dünyası yansıtılır.

Ahmet Kabaklı,
Türkçe’ye tercüme ettiği 3 hayal ile birlikte Giritli Aziz Efendi’nin hayatı ve
eserleri hakkında bilgiler veriyor. Son sayfalarda günümüzde kullanımdan düşmüş
veya düşmek üzere olan kelimelerin açıklamalarını veren ‘Sözlük’ var. Derin bir
alâka ve yüksek heyecanla okunacak bir eser.

34-MURAT
KENARI:

(16 sayfa / 2019 – 1. Baskı)

Çocuklara olduğu kadar yetişkinlere de hitap
eden ‘Ejderha Taşı’ isimli eserden
ayrı basım olarak okuyucuya sunulan ‘Murat
Kenarı
’ başlıklı hikâyede; Ahmet Kabaklı 5-6 yasında iken, annesi ve dayısı
ile Tunceli’nin ilçesi Pertek’e ve il merkezine yaptığı seyahati anlatıyor.
Yolculuk Fırat Irmağı’nın en büyük kolu olan Murat Nehri boyunca devam
etmiştir. Küçük Ahmet, gördüğü güzelliklerden o kadar çok etkilenmiştir ki,
50-60 yıl sonra bile ilk günün hayranlığı ve heyecanı ile anlatmaktadır. Murat
Nehri, sabah şafağında başka, kızgın öğle güneşinin altında daha başka, gün
batımında ise harikulâde güzeldir. O Murat’ı sevdiği gibi, Murat’ın da
kendisini sevdiğine inanmaktadır. Murat’a öylesine hayrandır ki, seyahati
yıllar boyunca rüyâlarında devam etmiştir.

Kabaklı Hoca’nın
doyumsuz üslûbu ile kaleme aldığı hikâyeyi okuyanlar, tabiattaki ve dolayısıyla
Türkiye coğrafyasının güzellikleri hâfızalarına nakşedecekler, hayallerinde
yaşatacaklardır.  

35-MÜSLÜMAN TÜRKİYE: (172 Sayfa / 2006 – 4. Baskı)

Ahmet Kabaklı, telif
ettiği eser hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:  

‘Bazıları istese de istemese
de burası Müslüman Türkiye’dir. Müslüman Türkiye ve bu ülkeyi dolduran Türk-
Müslüman halk, dışarda olduğu gibi içerde de çok insana derttir, biliriz ama
bize sonsuz saadettir:

Biz, İslâm varlığının
Türkleriyiz,

Biz, Türklük ruhunun
İslâmlarıyız.

İslâmlık, Türklük
bizde ‘doktrin’ değil hayattır,
gerçeğin kendisidir. Bizde gelişendir, bizde ululaşan ve iki cihanda yüz akı
ile saadet olandır.

Müslüman Türkiye,
Anadolu ve Trakya’nın bin yıllık târih gerçeği içinde doğandır. Alparslan’ın
mübârek ‘abdest suyu’ ile Doğu’da Erzurum yaylalarına saçılandır. Süleyman Paşa
ile sallara binip Avrupa fethine açılan ve onu:

Kerâmet gösterip halka, suya seccade salmışsın 

Yakasın Rumeli’nin dest-i takva ile almışsın

diye alkış (duâ)
şiirlerine doyurandır. Fâtih Sultan Mehmed ile ‘Tekbir’lenip daha muhasara
günlerinde Ayasofya kubbesine konan kuvvet kartalıdır. O şahbâz yiğit ki,
Avrupa ile Asya’nın ‘Pâyitahtı’ İstanbul’u aldıktan sonra, askerleri ile bir
safta durup Akşemseddin Hoca’nın el açarak duâ etmesini dinlemiştir.                                                                                                                                                                                                                                                

36-NÂZIM HİKMET: (142 sayfa / 2016- 3. Baskı)

‘Nâzım Hikmet’ isimli kitabın yazarı Ahmet Kabaklı, hazırladığı
eserin arka kapağında;

“Bugün memleketimizde hâlâ Nâzım’ı tanımak ve tanıtmakta tereddütler,
çekinmeler bulunuyor. Onu okuyup, objektif ölçüler içinde söz konusu
etmektense, Nâzıma tapmayı, onu bir kavga ve öç alma âleti olarak kullanmayı
hâlâ tercih edenler var. Nâzıma, ‘hâin, satılmış, Moskof uşağı’ diyerek işin
içinden sıyrılmak isteyen, nefretini sanat ve edebiyat zanneden kişiler de var.

 Ben, ‘Bu şâir
üzerinde çağdaşları hiçbir hüküm vermemiş, yalnızca övmüş veya yermişler’ diye,
gelecek kuşaklar bizi ayıplamasın istedim
.”

Diyerek başlayıp;
kişiliği, sanatı ve görüşleri başlıkları altında tahlillerden sonra, ‘Genel Değerlendirme’ başlığında ‘Son Birkaç Hüküm’ olarak: ‘Burada Nâzım üzerinde hüküm vermiş olmuyoruz’
Diyor.

İlim adamları şahıslar
üzerinde kesin kanaatlerini açıklamazlar. Kanaat oluşturma ameliyesini,
derinlemesine yaptıkları tahlilleri dikkatle okuyanlara bırakırlar. Hoca da
öyle yapıyor. Çünkü O, edebiyat ilminin zirvesine yerleşmiş bir ‘edip’tir. Kanaat beyan etmez,  okuyucuda kesin bir kanaatin oluşması için
ipuçları verir.                                                                                                                                                 

37-NECİP FÂZIL: (176 sayfa / 2018 – 6. Baskı)

Muharrirlerin Şeyhi,
Şâirlerin Sultanı’nı anlatıyor: Önce hayatını, mizacını ve sanatını,
edebiyatımızdaki yerini… Sonra da ‘Sakarya
Türküs
ü’ ile alâkalı
değerlendirme. Daha sonra da Ahmet Kabaklı’nın Mütevelli Heyeti Başkanı olduğu
Türk Edebiyatı Vakfı’nın, Necip Fâzıl’a ‘Sultanüşşuâra
/ Şairler Sultanı
‘unvanını vermesi sebebiyle yapılan muhteşem tören ile
alakalı bilgiler var. Ahmet Kabaklı’nın açış konuşması, Millî Eğitim Bakanı
Orhan Cemal Fersoy’un, Kültür Bakanı Prof. Dr. Emin Bilgiç’in, Prof. Dr. Ayhan
Songar’ın, dönemin Aydınlar Ocağı’nın başkanı Prof. Dr. Süleyman Yalçın’ın
Prof. Dr. Recep Doksat’ın, ve Üstadın konuşması. Yer alıyor. Necip Fâzıl’ın
eserleri hakkındaki makalelerden sona Necip Fâzıl’dan seçmeler ve eserlerinin
tam listesi sunuluyor.  

Hakkında yazılanlardan
berceste cümleler:

Necip Fâzıl’ın hiçbir
şeyini sevmemiş olsanız bile, Türkçe’yi sevdiğiniz için O’nun şiirini
sevmişsinizdir. Mümtaz Sosyal – Milliyet.

Ondaki hayata hükmetme
hırsı sonsuzdu. Osman Yüksel Serdengeçti.

Kültür Bakanlığı Büyük
Ödülünü kazandığınız için sizi candan kutlarım. Bu ödülü almakla Kültür
Bakanlığını onurlandırdınız. Aziz Nesin.

Bir mısraı bir millete
şeref vermeye yetecek şâir: Necip Fâzıl. Yaşar Nâbi Nayır.

Yarına kalacak tek
şâir: Necip Fâzıl. Nurullah Ataç.

38-NECMEDDİN HACIEMİNOĞLU HÂTIRA KİTABI: (759 SAYFA /2017 –
1.  Baskı)

Bu dev eser, Ahmet
Kabaklı’nın telifi değildir. O’nun eseri olan Türk Edebiyatı Vakfı’nın,
Türkçe’mizin yılmaz ve yorulmaz âbidesine Türk’e yaraşır kadirşinaslık
numûnesidir. Dolaylı olarak Kabaklı Hoca’nın eseri sayılır.

39-SANAT ve EDEBİYATIMIZ:  (126 sayfa / 2015 – 2. Baskı)

Bu eser;
Şeyhülmuharririn Ahmet Kabaklı’nın insanımıza bıraktığı çok kıymetli bir
hazinedir.

Sanat ve edebiyata
gönül veren herkesin, özellikle de gençlerimizin bu kitabı okumaları, onların
önlerine yepyeni ufuklar açacaktır.

Bu kitapta, dünya
çapında eserler kaleme almanın yolu gösteriliyor. Ayrıca özümüze dönmeden
kalıcı eserler verilemeyeceğinin altı çiziliyor. Bununla da yetinilmiyor;
özümüze dönmenin ne demek olduğu çok açık ve net bir ifâde ile dile
getiriliyor.

Eserde 27 adet makale
yer alıyor. 

Abeslerle İştigal

Aldığımız
nefesler gibi

Taksit
taksit ölmekteyiz

Verdiğimiz
nefeslerle..

 

 

Haczedilmiş
bir yaşamanın

Dipnotudur
varlığımız

Sefertası
kafeslerle..

 

 

Bitimsiz
bir kavşağın ucu

Hep
uzanan ellerimiz

O
ölümsüz heveslerle..

 

 

İnsanı
ayıran fark neydi

En
çok ne düşündüğümüz

Betonarme
kümeslerle..

 

 

Uykusuzluğa
sattık ömrü

Uzadı
can mezadımız

Alıcısız
kermeslerle..

 

 

Başka
rollere taşınmaktan

Kendini
ıskalar aciz

Ve
hayat geçer piyeslerle..

 

 

(Temmuz 1995 – Bahçecik)

Kum Saatinde Eridikçe Zaman

Kum saatinde
eridikçe aktıkça zaman

Bozulur
büyüsü hayatın hayaller kurur

Emeller söner
perdeler iner eğilir gurur

Küçülür
dünyan renkler solar ufuk kaybolur

Kum saatinde
eridikçe aktıkça zaman

 

Yanık bir is
kokusu anılarımdan tüten

Sararan
yıllara solan umutlara siner

Silik
hayaller gibi yorgun ruhlara iner

Hayat film
şeridi gibi hayalimde döner

Yanık bir is
kokusu anılarımdan tüten

 

Her gün selâ
verilir eşten dosttan yakından

Gönlümde
doldurulmaz büyük boşluklar açar

Bir ruh
burukluğu bir anı bulutu uçar

Kimi
kanatarak kimi tebessümle geçer

Her gün selâ
verilir eşten dosttan yakından

 

Hayat
yandıkça yaşandıkça eriyen bir mum

Kimi
farkedilmez ışığı dibine verir

Kimi tüm
insanların gönül ufkunda erir

Kiminin şavkı
geçmişten geleceğe vurur 

Hayat
yandıkça yaşandıkça eriyen bir mum

 

Bir gün
ötelerden çaldımı son dersin zili

Defter
kapanır ruh yeni yolculuğa çıkar

Kalanlar
anıların penceresinden bakar

Bir ömür yaşananlar
sessiz gözlerden akar

Bir gün
ötelerden çaldımı son dersin zili