İnternette dolaşırken tesadüfen ilginç doğa olaylarının
anlatıldığı sayfalara denk geldim,
Sabahtan akşama kadar siyasi slogan ve söylemlere maruz
bırakılmış nereye baksa orada politik bir taarruza ötekileşmeye kurban olan,
Dünyada olan biten güzel şeylerden bi haber bir ah haber
mağduru için müthiş bir deneyimdi ve edindiğim bilgileri değişikli olsun diye
sizlerle paylaşma ihtiyacı duydum.
Bu paylaşımın nedenlerinden biri, değişiklik olsun, diğeri
güzellikle paylaşılınca çoğalır ise, bir diğeri de, gazeteye yazı yetiştirmem
gerektiği için!
Dürüst olmak lâzım.
***
Neyse, size ilk önce Orta Amerika ülkesi olan Belize’de var
olan Büyük Mavi Çukurdan bahsedeyim,
Çoğu kişinin fotoğraflardan aşina olduğu bir doğa harikası, Turkuaz
rengi ile sığ suları delerek devasa karanlık bir çember oluşturan bu çukur,
aslında deniz seviyesinin çok daha düşük olduğu zamanlardan kalma bir mağaraymış!
Deniz seviyesi yükseldikçe içi sularla dolan bu mağara,
dünyanın en etkileyici görüntülerinden birini oluşturmuş.
***
İkincisi, Bitmeyen Fırtına ismiyle de anılan Catatumbo
Yıldırımı, Bu yıldırım Venezuela‘nın Catatumbo Nehri’nde gerçekleşen, beş
kilometre yükseklikten çakan şimşekler, yılın yaklaşık 160 günü, günde 10 saat
boyunca devam ediyormuş. Yıldırımların çıkardığı eşsiz görüntü, tanıklık
edenlere doğanın gücünü ve ihtişamını bir kez daha kanıtlıyor, Baktıkça yüce
Mevlam neler yaratmış hissi uyandırıyormuş!
***
Üçüncüsü, Moeraki Kayaları,
Yeni Zelanda’nın Koekohe Plajı‘nda bulunan siyah küre
şeklindeki Moeraki
Kayaları, ilginç şekilleri nedeniyle deniz kenarında yürüyen
kabuklu bir canlıyı anımsatıyormuş.
Bu kayalar da yaklaşık 60 milyon yaşındaymış!
Bence googleye yazın görsellerden bir bakın, efsane…
***
Dördüncüsü Çin’de bulunan, Danxia Yer Şekilleri,
Çin’de rastlanan Danxia Yer Şekilleri, rengârenk
görüntülerinden dolayı daha çok Gökkuşağı Dağları ismiyle biliniyormuş. Kireçli
kum taşlarının rüzgar, yağmur ve güneşin katkısıyla, milyonlarca yıl boyunca
aşınarak oluşmuş! Oldukça ilginç.
***
Beşincisi Biyoyansıma,
Mldivler’in Vaadhoo adasında gerçekleşen, Ateş böcekleri ve
benzeri canlıların kendiliğinden ışık saçması, müthiş bir görüntü!
***
Altıncısı Sardalyaların Göçü, Güney Afrika
Yedincisi Amazon Nehrinde ki Pororoca Dalgası,
Sekizincisi İzlanda, İskoçya, Kanada’da ki kuzey ışıkları
Dokuzuncusu Gökkuşağı Okaliptüs Ağacı, Kuzey Yarım Küre
Onuncusu Peribacaları, bizim memleket.
On birincisi Ardahan’ın Damal ilçesinde, Karadağlar’ın
eteğine yanındaki tepenin gölgesinin düşmesiyle oluşan Atatürk silüeti,
On ikincisi, siyaset hariç her şey.
Ülkemizde ve Dünyada olan bi dünya olay var, biz takılmışız
sabah siyaset akşam siyaset, yok efendim dolar 10 lira olmuş!
Dolar on lira değil 10.000.000 oldu “ON MİLYON” paradan biz
sıfır atınca dünya genelinde ki işlem değerinden de 6 sıfır atılmış olmuyor ya!
Oluyor mu?
Az üretir çok tüketirsek öyle olur.
Yemi samanı mısırı dışarıdan alırsak öyle olur!
Avm açarak, bağ bahçe açarak belediye bütçelerini geziler turlar
düzenleyerek ev hanımlarının sohbetlerine günlerine pasta börek yollayarak harcayan
ve sırf oy versinler diye herkesin gönlünü ayrı ayrı yapmaya çalışan ve nüfusu
seksen milyonu aşan bir ülke bu kadar emperyalist ülke ve onların para
birimleri ile baş edemez.
Etse de çok zorlanır!
Bırakalım o işleri ekonomistler ve siyasetçiler düşünsün,
gerçi ekonomistlerin mühendislerin iktisatçıların olması gereken çoğu yerde de ilahiyatçılarımız
var ya neyse!
En azından dua ederler, Allah sonumuzu iyi etsin diye.
Amin.
Onlar da bi çıkar yol bulamazsa yine bi atarlar olur sana
dolar bi lira, dert mi yani(!)
Enseyi karartmayın, iyi olur inşallah, etrafımızda sadece
ekonomik olaylar değil, izlemesi bedava pek çok doğa olayı oluyor, girin
internete biraz da onlara vakit ayırın…
Seçim meçim bahsetmeyin, seçimin ekonomimize çok dünya yükü
var, bu yoklukta hiç gerek yok!
Dua edelim, EYT çıksın, asgari ücretten vergi alınmasın,
3600 ek gösterge hakkınca uygulansın, düzeliriz bakarsın.
Bir dönem lüzumlu lüzumsuz çok para harcadık, az çalıştık
çok harcadık, savurganlıklar yaptık, biraz içe dönmek tasarruf etmek iyidir.
Yeniden bir millî mücadele için önümüze fener olup aydınlatan bir “yalnız adam” var!
Gazeteci yazar Alev Çoşkun, Atatürk’ün Samsun’a gitmesinden önce son 6
ay içinde olan olayları anlattığı “Samsun’dan
Önceki 6 Ay – İşgal, Hüzün, Hazırlık” adlı kitabında İngiliz hayranı 150’liklerden
Refi Cevat (Ulunay)’ın, Mustafa Kemal Atatürk’le yaptığı bir konuşmayı aktarır.
Refi Cevat’ın o işgal günlerindeki ruh halini ve tutumunu anlamak için
Atatürk ile arasında geçen konuşma, Atatürk’ün kararlılığı ve inancı açısından
da çok ilginçtir.
Refi Cevat, sorularını bitirdikten sonra ayrılmak üzere ayağa
kalktığında, Atatürk: “Bu vatan, içine
düştüğü bu felaketten nasıl kurtulur diye bir sual sormanızı isterdim.” der.
Refi Cevat şöyle cevap verir:
“Ben bu vatanın kurtarılmasını
mümkün görmediğim için böyle bir sual düşünmedim. Neyle, hangi askerle, hangi
silahla, hangi parayla? Maalesef paşam, vatan kupkuru bir çölden farksız oldu.
Affınıza sığınarak arz edeyim ki, artık bu kupkuru çölde hayat belirtisi yok!”
Mustafa Kemal Atatürk’de ona kararlı ve inançlı bir ses tonu ile;
“Çöl sanılan bu âlemde saklı ve
kuvvetli bir hayat vardır. O millettir. O, Türk Milletidir. Eksik olan şey
teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse, vatan da millet de kurtulur.
Bunu böyle bilesiniz Refi Cevat Beyefendi!” diye söyler …
Refi Cevat, matbaaya dönünce arkadaşları merakla “Ne oldu? Kemal Paşa ne dedi?” diye sorduklarında şöyle der:
“Şu sıralar Anadolu’ya geçilir,
milli direniş harekete geçirilirse, Fransız’ı da, İngiliz’i de, İtalyan’ı da
memleketten kovulur, vatan istiklâlini kavuşur, millette esaretten kurtulurmuş!
Anladınız mı arkadaşlar? Bu adam deli değil zırdeliymiş!”
Refi Cevat (Ulunay); “İngilizleri
bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak
bizi kurtaracak!” diyen bir Osmanlı entelektüeliydi! (16 Nisan 1920 Alemdar
Gazetesi)
Ama onun ve onun benzerlerinin söylediği gibi olmadı. Mustafa Kemal
Atatürk ve arkadaşları başardı. Türk Milletinin istiklâli sağlandı. Onurumuz ve
gururumuz korundu, devletimiz Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Yıllar sonra kendisi ile yapılan bir söyleşide, Refi Cevat’a soruldu: “Milli Mücadele’deki yanlışlarınızdan
pişmanlık duyuyormusunuz?”
Yanıldım demedi ama tarihe geçebilecek bir cevap verdi; “O şartlar içerisinde kurtuluş mücadelesine
atılıp Türkiye’yi üç büyük devletin pençesinden kurtarmaktan söz edenlere karşı
herkes benim gibi düşünürdü. Böyle düşünen tek adam oydu, tek adam!”
İşte böyle aydın, halk önderi diyebileceğimiz yüzlerce binlerce isim
işgal günlerinde Refi Cevat gibi düşünüyordu. Ne işgal günlerinde kurtuluşa
inanıyorlardı ne Türk insanın ferasetine güveniyorlardı.
Bir tek adam yani Mustafa Kemal Atatürk, böyle düşünüyordu ve tüm
imkansızlıklara rağmen başardı. Merak etmeyin bizde başarırız zaten o da öyle
isterdi!
Günümüzde yaşanan gelişmelere bakarak asla ümitsizliğe düşmeyiniz.
Yalnızlığınız sizi korkutmasın ve ürkütmesin… Böyle bir halde bile başarmak
mümkündür! Mustafa Kemal’in yalnızlığı size, bize, hepimize örnek olsun.
“Allah’a inanmak,
eğer insanın iş ve davranışlarına etki etmiyorsa, hiçbir değeri yoktur.”
x
“Kâfire de, bu
gökyüzünü, şu halkı ve âlemi kim yarattı, diye sorsan der k: ‘Allah yarattı!’
Yaratmak, Allah’a lâyıktır. Fakat onun küfrü, kötülüğü ve sitemi, bu çeşit
ikrarla bir araya gelir mi? O kötü ve çirkin hareketler, o noksan işler, bu
çeşit bir ikrarla bir araya sığar mı? İşi, ikrarını yalanlar. Bu suretle de o,
korku azabına lâyık olur.” (Mevlânâ)
x
“Tevhid iki
kısımdır: Birisi âmiyane Tevhiddir ki: ‘Allah’ın şeriki yoktur ve bu kâinat
O’ndan başkasının olamaz.’ der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirlerine, pek
çok gaflet hatta dalâletin müdahalesi mümkündür. İkincisi: Hakikî tevhiddir ki:
‘O Allah’tır, birdir, mülk O’nundur, vücud O’nundur, her şey O’nundur.’ der;
her şeyin üstünde Hakk’ın sikkesini görür ve her şeyin yüzünde hatemini okur.
Böylece huzurî bir şekilde, her şeyi Allah’a isnad eder. Bu Tevhid’e, dalâlet
ve evhamın müdahale imkânı olmaz.
“Âmiyane Tevhid:
Anne babadan, çevreden duyulanlarla meydana gelen ‘Allah birdir, O’nun şeriki
yoktur.’ inancı. Ama böyle taklidî bir imanda pek çok gaflet ve dalâlet yer
alabilir. Söz gelimi, Allah’a inanır, ama bir hastalıktan iyileştiğinde ‘Doktor
beni iyileştirdi!’ deyip farkına varmadan şirke girebilir. Hakikî Tevhid ise,
tahkikî iman sahiplerinin tevhididir. Bunlar her şeyde Allah’ın varlık ve
birlik mühürlerini görürler, her türlü şek ve tereddütten kurtulurlar. En
küçük, en basit işlerin bile Allah’ın kudretinde olduğunu bilirler.”
x
“Kavlî duanın
sağlaması, fiilî dua ile yapılır. Kavlî duada, ideal seslendirilir. Fiilî
duada, realite dikkate alınarak hedefe gidilir.”
x
“Efendimiz
Kur’an’la önce kendini fethetti. İnen Kur’an’ı içine indirdi, içine sindirdi,
her âyeti davranışlarıyla tefsir etti.”
x
“Sen ve içinde
bulunduğun Müslümanlar; böyle fetihlere vesile olmayı arzuluyor, insanların
‘fevç fevç’ Allah’ın dinine girmesini görmek istiyorsanız, işe kendinizin
fethinden başlayacaksınız. Güzel örneği olmayan dava, çekici bir dava olamaz.”
x
“Ebedî hayatı
kaybetmek, dünyadaki kayıplar içinde en büyük kayıp olduğu için, en dikkatli
olunması gereken alanlardan birinin de, din olması gerekir.”
x
“Kur’an Allah’ın
yazılı / sözel kitabı, Kâinat ise Allah’ın görsel / yaratılan kitabı.
“Yaratılan kitabın
yazılan kitabı tefsir ve tasdik etmesi, yazılan kitabın yaratılan kitabın
gerçeklerine işaret etmesi, gayet normal ve olması gereken…”
x
“ ‘Usulsüzlük
vüsulsüzlük getirir.’ Yani takip ettiğiniz doğru bir metodunuz yoksa,
maksadınıza ulaşamayabilirsiniz. Bu durumda usûl, diğer ilimlerdeki adıyla
metodoloji; doğru anlamak için, izlenmesi gereken yöntem oluyor.”
x
“Bütünü görmeden,
parçadan yola çıkarak hüküm verilemez.
Önce bütün
görülecek,
Sonra bütün
içinde, o parçanın diğer benzer parçalarla münasebeti görülecek.
Eğer, her hangi
bir hükme gidilecekse, veya bir değerlendirme yapılacaksa,
Ondan sonra
yapılacak…
Her âyet bütün
içinde değerlendiriliyor. O âyet hakkında başka âyetlere bakmak gerekiyorsa,…
Son yıllarda
ülkemizde işler hiçbir yönden iyi gitmiyor. Başta ekonomik bunalım, Adalet,
eğitim, dış politika derken Türkiye’nin durumu her yönüyle kurtarıcı bir kadro
bekliyor. Mevcut Cumhur ittifakının bu işi daha fazla götüremiyeceğini
kendileri de aşikârane biliyor olmalılar ki, yapmaları gereken icraatları
bırakıp muhalefetle kavga etmeğe başladılar.
Sadece muhalefete
değil 84 Milyon Türk vatandaşının hepsine eşit mesafede durması gereken Sayın Cumhurbaşkanı
zaman zaman televizyon kameralarının karşısında millete ayar veriyor,
azarlıyor. Damattan söz edilir: “Damat
kadar kafanıza taş düssün.”, Öğrenci yurtlarının yetersizliğinden
bahsedecek olsanız: “Gözünüze dizinize
dursun be!” cevabını alıyorsunuz.
İYİ Parti lideri
Meral Akşener’in Bingöl ziyaretinde yaşanılan Lütfü Türkkan olayı, basın ve
medyada köpürttürüldükçe köpüttürüldü. İktidar ve yandaş medya sanki bir bahane
arıyormuşcasına olayın üzerine anında atladı, demeçler birbirinin arkasından
sıralandı. Neredeyse ellerinde idam fermanıyla kelle isteriz diye dolaşır oldular.
Herkesin aynı ortak
fikirde olduğu gibi bizimde bu olayı tasvip edecek durumumuz yok. Böyle
yakışıksız bir durum asla olmamalıydı, özellikle bir vatandaşa onun vekili
tarafından küfür edilmemeliydi. Lütfü Bey hatasını anladı ve Türk Milletinden,
İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’den özür diledi ve İYİ Parti Gurup
Başkan Vekilliğinden istifa etti. Ama bu yetmedi tabii, iktidar ve yandaşlar illa
ki kelle istiyorlardı.
Yalnız burada
özellikle yandaş yazar-çizerler tarafından bir şey görmezden gelindi. Küfür
edilen kişinin hep şehit ağabeysi ön plana çıkarıldı. İyi de şehit ailesinden
bir kişinin küfür etme özgürlüğünün olduğunu hangi kitap yazıyor? Bu kişi Sayın
Meral Akşenere sosyal medyadan defalarce küfretmiş ve bu küfürler neticesinde
ceza almış. Bu da yetmemiş olacak ki, bir de Bingöl’deki İYİ Parti ziyaretini
proveka etmek için İkamet ettiği İzmirden Bingöl’e gelmiş. Neresinden
bakarsanız bakın işin içinde bir provekasyon olduğu aşikârane belli oluyor.
Sayın Cumhurbaşkanı,
“Bu işin affedilir tarafı yok bunlar
bundan sonra sokağa bile çıkamayacak” derken kendilerinin şehitler ve şehit
ailelerine söylediklerini görmezden geliyor.
Aşağıda
sıralayacağım sözler Allah aşkına yenilir yutulur cinsten sözlermi?
-Şehit’e kelle, vatandaşa: “Al ananı da git buradan!”
Bebek katili Öcalan’a: “Sayın”, gazi’ye: “Burası sakatatçı dükkânı değil. 2012
yılında AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik: “Bir Mehmet öldü diye meclis’i
toplayamayız.”… Bunlar gibi şehitlere, şehit yakını ve gazilere söylenmiş daha bir çok hakaretamiz
sözler var.
Şunu da
hatırlatmakta fayda var ki, şehit anası ve Şehit Anaları Dernek Başkanı Pakize
Akbaba, onca yaşına rağmen 4 yıldır sözlerinden ve eylemlerinden dolayı
yargılanıyor. Bumudur sizin şehit’e ve gazilere saygınız?
Son söz olarak şunu
demek isterim ki; iktidarı ve muhalefetiyle birlikte abesle iştigal edip boş
yere gündem oluşturmayı bırakın. Türkiyenin meseleleri cumhuriyet tarihimizin
en zor günlerini yaşıyor, lütfen elbirliği ile memleket meselelerine eğilin.
Yok küfürdü, hakaretti bunlar kimseye bir şey kazandırmaz ve milletin karnını
da doyurmaz.
Atari salonlarından internet
cafelere geçiş dönemini yaşayan nesiliz biz. Bilgisayar sahibi olmanın araba
sahibi olmaktan daha imkânsız olduğu dönemden, bilgisayarın evlere yeni yeni
girmeye başladığı döneme geçişe şahit olan nesiliz. Her eve bilgisayar girmeye
başlaması, bilgisayar sahiplerine ilim irfan dışında başka nimetlerin akmasına
da yol açıyordu. CINE-5’i şifresiz izlemek gibi örneğin. Evlerinde bilgisayarı
olanların işten anlayanları CINE-5’te yayınlanan maçları ve diğer tüm
programları şifresiz olarak izleyebiliyorlardı. Bilgisayar sahibi olmanın
getirdiği en büyük nimet ise şüphesiz ki bilgisayar oyunlarıydı. Evde atariyle
2 boyutlu olarak Super Mario oynayan çocuklar artık Fifa başta olmak üzere pek
çok oyunu bilgisayarda fevkalade bir keyifle oynayabiliyorlardı.
Bizim neslin oynadığı en iyi
bilgisayar oyunlarından biri de hiç şüphesiz ki Age of Empires’dı. İtiraf etmek
lazım ki hala zaman zaman bilgisayara yükleyip oynadığım oluyor. Karanlık Çağ’dan
başlayıp tarımla, demircilikle vs. uğraşarak medeniyeti geliştirmek ve çağ
atlamak; çağ atladıktan sonra da ordu üretip diğer ülkeleri fethetmek bu
strateji oyununu son derece cazip hale getiriyordu. Özellikle ikinci oyunda
Osmanlı medeniyetinin en güçlü medeniyet olması, Yeniçeri üreterek düşman
toprakları fethetme imkânı bulunması Age of Empires II’yi bizler için daha
keyifli hale getiriyordu.
Her oyunda olduğu gibi Age of
Empires II’de de bir takım oyun hileleri vardı elbette. Besininiz mi bitti? Ekrana
“CHEESE STEAK JIMMY’S” yazın, besin miktarınız bin birim yükselsin. Odununuz mu
bitti? Ekrana “LUMBERJACK” yazın bin birim odun sahibi olun. Paranız mı bitti?
Ekrana “ROBIN HOOD” yazın, paranız bin birim yükselsin ve zenginleşin.
Başlıktaki Robin Hood, oyun
hilesi olan Robin Hood sizin anlayacağınız. Yoksa sizin aklınıza gelen Sherwood
Ormanı’nın Reisi olan değil. Bu ifadeyi “devlet zenginden alıp fakire versin”
şeklinde anlayıp yorumlayanlarda olabilir tabi. Saygı duyarım.
Ben de Ekonomistim
Ülkede son zamanlarda ekonominin
içler acısı hali hepinizin malumu. Olan biteni burada yazıp malumu ilam etmeye
gerek yok. İşin acı tarafı ise Ak Parti iktidarı ve onun ortağı olan MHP,
ülkenin ekonomi başta olmak üzere hiçbir sorununu çözebilecek beceriye sahip değil.
İşin daha acı tarafı ise ne Ak Parti’nin ne de MHP’nin ülkenin sorunlarını
çözmek gibi bir dertlerinin bulunmaması.
Sayın Cumhurbaşkanı, yaptığı
konuşmalarda sık sık “Ben ekonomistim” vurgusunu yapıyor ve ekonomik sorunları
çözecek beceriye sahip olduğunu ileri sürüyor. El-Hak doğrudur. Sayın
Cumhurbaşkanımız ülkenin ekonomik sorunlarını çözecek kalite ve kalibrede
birisidir. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki kişiler için aynı şeyleri
ifade edemeyeceğim. Sayın Cumhurbaşkanı’nın etrafı, sorun çözme becerisinden
yoksun bir güruhla kuşatılmış durumda. Nitekim bu güruhun Sayın
Cumhurbaşkanı’na “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” gibi ekonomi biliminin özüne
aykırı ifadeler kullandırmaları ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu ifadeleri her
kullanmasından sonra dövizin yukarı fırlayıp rekor üzerine rekor kırması
ortada. Ülkenin ekonomik göstergeleri bakımından döviz kuru tek başına bir
ölçüt değil elbette. Ama ülke ekonomisinin genel manada, önüne gelenden 7-8 gol
yiyen San Marino milli takımına döndüğü de ortada.
Öyle görünüyor ki, bu ülkede
ekonomiden sorumlu olanlar ekonomiyi düze proje ve aksiyon bilgisinden çok
uzaklar. Bu konuda kesin çözüm getirecek bir reçeteye sahip değiller. İşe
yarayacak formulü ben söyleyim hiç olmazsa; “Robin Hood!” Sağa sola bunun
yazılması, mevcut tedbirlerden daha faydalı olur kesinlikle!
Hemen
telaşlanmayın, başlıktaki haber Türkiye’den bahsetmiyor. Haberi veren iktidar yandaşı Yeni Akit gazetesi. Bahse konu ülke ise zavallı İngiltere.
“İngiltere’de
eylül ayında yüzde 3,1 olanyıllık enflasyonile son 10 yılın
en yüksek seviyesine çıktı.Ekonomisi allak bullak olan İngiltere’de,
enerji fiyatlarındaki keskin artış ve tedarik sıkıntısının maliyetleri
artırmasının etkisiyle, yıllık enflasyonekimde yüzde 4,2’ye
yükseldi.”
“Yıllık
enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE)
yükselen enflasyonu frenlemek için gelecek ay politika faizi artırımına
gitmesine ilişkin beklentileri de artırdı.”
Üzülsek
mi, sevinsek mi bilemedim. Bizdeki aylık enflasyonu bir yılda yaşayan
İngiltere ekonomisi allak bullak olmuş!
Bağımsız
ekonomistlerin hesaplarına göre yıllık enflasyonu yüzde 50, TÜİK’e göre
yüzde 20 olan Türkiye ekonomisi ise güllük gülistanlık. “Batı bizi
kıskanıyor.”
İngiltere enflasyon
artışına paralel olarak faiz artışına gidecek. Fakat Türkiye faiz
düşürerek enflasyonu düşürebileceği varsayımında.
Neden?
CB ve
AKP Genel Başkanı R. T. Erdoğan her zamanki inancını tekrar etti: “Faiz
sebeptir, enflasyon neticedir. Faizle ve enflasyonla mücadelemi sonuna
kadar sürdüreceğim. Faiz belasını bu
milletin sırtından kaldıracağız. Milletimizi kesinlikle faize ezdirmeyiz”
dedi.
“ABD,
Batı ve İsrail’de faizler düşük” olduğu için enflasyonun düşük olduğunu
sanıyor. Oysa bu ülkeler enflasyonu düşük tutabildikleri için faizler düşük. Düşük
faiz hatta sıfır faizle borç bulabiliyorlar.
Ama “enflasyon
sebep, faiz sonuçtur”diyen Batı ülkelerinde enflasyon da faiz de düşük.
ABD ve AB gibi gelişmiş ülkelerde halk faize de enflasyona da ezdirilmiyor. Bu
ülkelerin çoğunda yıllık faiz eksi, bazılarında da sıfır ile yüzde 3 arasında.
Dünyanın
en yüksek enflasyonunu yaşayan ve çok yüksek faiz oranlarını uygulayan bir ülke
Türkiye. İyi ki CB Erdoğan faizle ve enflasyonla mücadele ediyor.
Oysaki
uygulamada son 19 yılda, O’nun yönettiği Türkiye sadece Hazine borçları
için devlet bütçesinden toplam 494 MİLYAR $’lık faiz ödedi. 2022 bütçesinin
en büyük payını, yüzde 13’ünü, 241 milyar TL’yi faiz için ayırdı.
*************************************
Kapitalist Devletin Ekonomisine Din Kuralları Uygulamak
Cumhurbaşkanı Erdoğan, her gün bir önceki günden daha pahalı olan ihtiyaç maddelerini almakta
zorlanan halkımızın dini inançlarına oynuyor:
“Faiz sıradan bir konu değil.Nas ortada olduğuna göre sana, bana ne oluyor?Biz değerler
silsilemiz içerisinde olaya buradan niye bakmıyoruz?Olaya buradan
bakacağız, ona göre de adımımızı atacağız” diyerek devleti din
kurallarına göre yönettiği imajı vermeye çalışıyor.
“Nas” İslami
terminolojide “Allah’ın ve Hz. Peygamber’in sözünü ifade eder.”
Yani
Erdoğan “Allah faizi haram kılmıştır. Biz bu inanç içinde çözüm arayacağız”
demek istiyor.
Öyle
söylüyor ama faizi neden hemen sıfır yapmadığını açıklayamıyor. Eğer
faiz enflasyonun sebebi ise faizi bir emirle sıfırlar, enflasyon da bunun
sonucu olarak sıfır olur.
O’nun
bu “hayırlı” işi yapmasına, “nas” ile belirtilen emre uymasına kim mâni
olabilir ki?
Ama
bu “depolardan kamyonlarca parayı sıfırlamak” kadar kolay bir şey değil.
Türkiye
kapitalist dünyaya eklemlenmiş, bu dünyanın ekonomi kuralları ile ticaret
yapan, borç alan, yabancı paralarıyla, yabancı teknolojileriyle yatırım yapan
bir ülke. Bu dünyada faiz vazgeçilmez bir parametre.
Ban şahsi
işlerimde ribadan uzak durmaya çalışırım. Ama devleti yönetiyor olsam
oyunu kurallarına göre oynardım.
Elle,
ayakla ve oval bir topla oynanan “Amerikan futbolu” kuralları ile
ülkemizde de oynanan bildiğimiz futbol maçı yapabilir misiniz?
Günümüz
dünyasında faizsiz bir ekonomi modelini koyabilen bir Müslüman devlet
veya bilim adamı çıkmadı.
****
Osmanlı
devletinde bile, Avrupa’da faizin yüzde 3-4 arasında olduğu Kanuni
döneminde, faiz yüzde 12 olarak uygulanıyordu. Hem de klasik Osmanlı
düzeninin ünlü hukukçusu Ebussuud Efendi’nin fetvası ile.
Çünkü
o zaman da, Avrupa’ya nazaran sermaye birikimi yetersiz olan, Osmanlı’da
sermaye pahalı yani faiz yüksekti.
“Nas ortada olduğuna göre ona göre davranmalıyız” düşüncesindeki Şeyhülislam Çivizade
Muhyiddin Efendi, para vakıflarının faizle kredi vermesini Kanuni’ye
yasaklatmıştı. Ancak “bu yüzden para vakıfları çökmüş, ekonomik kriz çıkmıştı.
Kanuni’nin yeni Şeyhülislamı Ebussuud Efendiise ‘kamu düzeni’
gerekçesiyle yüzde 12’ye kadar faize onay (cevaz) vermiş, işler düzelmişti.”
****
Cari
açık değil cari fazla veren, yüksek katma değerli teknolojik ürün ihraç
edebilen, sermaye birikimi yeterli olan bir ekonominiz varsa enflasyonunuz
da faizleriniz de düşük olur. Yoksa halkınızı, herkesten fazla, faize ve
enflasyona ezdirirsiniz.
Anlaşılan
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanındaki danışmanlar veya fetvacıları Şeyhülislam
Çivizade Muhyiddin Efendi zihniyetinde.
Kanuni akıllı
bir hükümdardı. Baktı ki işler çıkmaza giriyor, fetvacısını değiştirip işi
çözmüştü. Futbolu kendi kurallarına göre oynayınca skor düzelmişti.
Türkiye’de
halen Çivizade zihniyeti güçlü olduğu için, sık sık değiştirilen Merkez
Bankası yönetimleri ekonomide kontrolü sağlayamıyor.
Bu
ekip futbolu oval topla ve elle oynamaya kalkmasa, kendi kurallarına uyarak
oynasa belki başarılı olacak.
Bunun için Erdoğan fetvacısını değiştirse ve gerekirse bugüne kadar verdiğinden de
yüksek faize fıkhi onay alsa işler kolaylaşacak. Bu inat Hazine’nin 128
Milyar dolarını eritti, doları 11 TL’ye yaklaştırdı. Enflasyonu,
işsizliği patlattı.
Ekonomi
bir kere daha duvara tosladığında işleri düzeltmenin maliyeti çok ağır olur. Derhal
ama derhal Erdoğan’ın mevcut zihniyetten uzaklaşması, “ekonominin kitabını yazmaktan”
vazgeçmesi gerekir.
Sürekli
cari fazla veren, yüksek katma değerli ihracat yapan, sermaye biriktirebilen
bir ülke olmamızı sağlayacak yapısal reformlar için zaman kazanmamız
lazım.
Kocaeli,
sağlık kurumları bakımından oldukça zengin ve şanslı sayılan şehirlerimiz
arasında bulunmaktadır. Bir de günübirlik tedavi maksadıyla İstanbul’a gidip
gelme imkânı bulunduğu da dikkate alınırsa, Kocaeli halkının sağlık hizmeti
alma bakımından ne kadar avantajlı olduğu çok açık bir şekilde görülmektedir.
Kocaeli
Halkına hizmet vermekte olan sağlık kuruluşlarının başında Umuttepe’de bulunan
Kocaeli Üniversitesi Araştırma ve Eğitim Hastanesi gelmektedir.1994 Aralık Ayında
İzmit Sopalı Eğitim ve Araştırma Hastanesi bünyesinde hizmet vermeye başlayan
bu hastane, Haziran 2005 yılında Umuttepe’ye taşındıktan sonra, 25 Yeni Doğan
Çocuk Yoğun Bakım, 34 Genel Cerrahi, 11 Hematoloji ve Onkoloji, 4 Çocuk Yoğun
Bakım, 3 adet acil gözlem, 49 Yoğun Bakım üniteleri ile hizmetlerine devam
etmektedir. Toplam yatak kapasitesi 700
kişi, odaları 1 ve 2 kişilik olup, her odada banyo ve WC bulunmaktadır. Poliklinikler
de günlük ortalama 4500 – 5000 kişiye tedavi hizmeti verilmektedir.
Üniversite
bünyesinde 232 öğretim üyesi, 421 araştırma görevlisi, 342 yardımcı sağlık
hizmetleri, 371 genel hizmetler sınıfı, 65 teknik hizmetler, 41 yardımcı hizmetler,
sınıfı, 712 hemşire, 52 ebe, 87 kimlik destek elemanı 28 hasta ve yaşlı bakım
elemanı, 66 mutfak elemanı bulunmaktadır.
Üniversite
Hastanesinde verilen sağlık hizmetleri, oldukça kalitelidir. Bu sebeple, ilçelerinin
hepsinde Devlet Hastanesi olmasına rağmen, yine de birçok kişi her gün tedavi
maksadıyla buraya gelmektedir. Komşu vilayetlerden dahi birçok hastaların
geldiği görülmektedir.
Sağlık
Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılan planlamaya göre, Derince Eğitim
ve Araştırma Hastanesi’ne bağlı 200 yataklı İzmit Alikahya Kadın ve Doğum
Hastanesinin taşınması düşünülmektedir. Ayrıca İzmit Kar Tepe ve Baş İskele’de
Kadın Doğum Çocuk Uzmanı yoktur.
Kocaeli,
Şehir Hastanesinin açılması ile birlikte 320 yataklı SEKA
Devlet Hastanesi ile yine 320 yataklı Devlet Hastanesi (Merkez), 469
yataklı Derince Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kısmen taşınmaları
öngörülmektedir. Ayrıca, İzmit’te bulunan Devlet Hastanelerinden bir
tanesinin tamamen üç tanesinin de kısmen kapatılacağı söylenmektedir.
Bu kapatılacak hastanelerden birisinin SEKA Devlet Hastanesi olduğu söylenmektedir.
Şayet bu haber doğru ise, bu durumun adeta bir cinayet olacağını
söyleyebilirim. Zira SEKA Devlet Hastanesi başta Yenidoğan, Serdar,
Derince, Yarımca, Tütün Çiftlik, Hereke, Gebze ve Darıca Halkına sağlık hizmeti
vermektedir. Yeri de tam bu sayılan yerlere yakın mesafede bulunmaktadır. Şu hususu ifade edeyim ki, kalitesi
fevkalade iyi olan bu hastane, yıllardan beri beş yıldızlı otel kalitesinde
hizmet vermektedir.
Bazı
hastanelerin kapatılma sebebi, açılacak olan Şehir Hastanesine hasta ve kadro bulmak ise,
bu durumun son derece yanlış bir hareket tarzı olduğunu ifade edebilirim. Zira
Darıca, Gebze ve Hereke’ den gelen vatandaşlar tek vasıta ile Yenidoğan SEKA
Devlet Hastanesine gelme imkânına sahip oldukları halde, yeni açılacak Şehir
Hastanesine ise, en az iki vasıta değiştirmek suretiyle, gidip
gelebileceklerdir. Bu durumun vatandaşlar, bilhassa da hastalar için ilave
külfet ve fazladan zaman kaybı olacağı hususu izahtan varestedir.
Bu
arada Ankara’da bulunan ve tarihi geçmişi olan, köklü sağlık kurumlarından Ankara
Numune Hastanesi, Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi, Zekai Tahir Burak Kadın
Doğum Hastanesi ve Dr. Sami Ulus Çocuk Hastanesi de aynı gerekçe ve
sebeplerle kapatılmış bulunmaktadır. İsmi geçen Hastanelerden bilhassa Ankara
Numune Hastanesi ile Ankara Yüksek ihtisas Hastanesi sadece Ankara halkına
değil, yurdun dört bir tarafından gelen hastalara da hizmet vermekle isim
yapmış hastaneler arasında bulunmaktadır. Ankara Şehir Hastanesine hasta
kazandırmak için yapıldığı tahmin edilen bu kapatmalarda da isabet
bulunmamaktadır.
Ehemmiyetine
binaen şu hususu da ifade edeyim ki, 19 – 20 yıldan bu tarafa sağlık ile
alakalı hizmetler de adeta reform niteliğinde ilerlemeler kaydedilmiştir. En
basitinden “Aile Hekimliği” kurumu
ihdas edilmek suretiyle, vatandaşların en basit bir ilacı dahi yazdırmak için
sabahın karanlığında sıraya girip saatlerce kuyrukta bekledikleri günler bugün artık
geride kalmış ve unutulmuştur. Bilindiği
üzere, bugün her vatandaş bağlı olduğu Sağlık Ocağından istediği bir saatte
randevu alıp, hiç sıra beklemeden ilaçlarını yazdırıp, reçetede yazılı olan
ilaçlarını da istediği eczaneden alma hakkına sahiptir.
Hastanede beklenen sıra ile
alakalı olarak bir hatıramı anlatmak suretiyle, yazımı tamamlamak istiyorum.
Kuyrukların kalkmasından kısa bir süre sonra bir gün çarşıda SEKA’dan emekli
bir arkadaş ile karşılaştım. (İsmi bende saklıdır.) Konuşurken, mevzu eskiden hastanelerde
yaşanan uzun bekleme kuyruklarına geldi. Ben kuyrukların kalkmasının çok iyi
olduğundan, hastaları çok rahatlattığından filan bahsettim. Arkadaşın beni
tasdik etmesini beklerken, O “Ben memnun
değilim”dedi. Tabii ki, bu cevap hayretimi mucip oldu. Sebebini
sorduğumda ise, çok şaşırtıcı bir cevap verdi: “Kuyruklarda beklerken
arkadaşlar ile sohbet ediyorduk. Şimdi
ise, o imkân kalmadı” dedi.
Bu hatırayı ilginç bulduğum için siz değerli okuyucularımile paylaşayım
istedim.
Enver Paşa,
(1881-1922) Türk târihinin, lehinde ve aleyhinde en uç noktalarda konuşmalar,
değerlendirmeler yapılan çok mühim isimlerinden biridir. Adını, Kurmay Yüzbaşı
olarak ilk tâyin yeri olan Makedonya’da duyurdu. Burada Balkan komitacı ve eşkıyalarının
zararlı faaliyetlerini önlemekle vazifelendirilmişti. Çok başarılı idi. Enver
Bey, bulunduğu yerde kalmayı düşünmeyen hareketli bir insandı. Asker olmasına
rağmen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. Berâberindeki pekçok subayın da
cemiyete girmesini sağladı. Zaman içerisinde cemiyetin önde gelen liderlerinden
biri durumuna erişti. Sultan İkinci Abdülhâmid Han’ın tahttan indirilmesi
maksadıyla çıkartılan karışıklıklarda aktif rol oynadı.
O târihte,
İngiltere Kralı ile Rus Çarı, bir toplantıda görüşerek, Osmanlı Devleti’nin
parçalanmasını sağlayacak çalışmalara başlanmasını kararlaştırmışlardı. Sarayın,
bu bilgileri ciddiye almayışını sebep göstererek İttihatçılar Makedonya’da bir
miting düzenledi. Bu hareketin öncüsü Enver Bey idi. Makedonya’da Meşrutiyet’i
ilân ettiler. Aynı gün Sultan İkinci Abdülhâmid Han da İstanbul’da Meşruutiyet’i
ilân etti. Bunun üzerine Enver Bey İstanbul’a geldi. Bir kahraman gibi
karşılandı. Saray kendisini önce Makedonya Müfettişliği’ne 1909 yılında ise
Berlin’e Askerî Ateşe olarak tâyin etti.
Burada koyu bir Alman dostu oldu. 31 Mart olayı sebebiyle tekrar İstanbul’a
geldi. Trablusgarp’a gönüllü olarak gitti. Albaylığa yükseltildi. Artık
yükselişini önlemek mümkün değildi. Pâdişah Sultan Mehmed Reşad’ın yeğeni Naciye
Hanım’la evlendi.
Enver Bey,
saraydan habersiz paşa yapıldı. Yine sarayın tasvibi alınmadan Harbiye
Nâzırlığına getirildi.
Ali Oğuzhan Cengiz, 13,5 X 21 santim
ölçülerindeki 183 sayfalık eserinde, Enver Paşa’nın 41 yıllık ömrüne
sığdırdığı; romanlara, dizi filmlere konu olacak kadar çok sayıda hâdisenin
yaşandığı hayatı, hiçbir bölümünü atlamadan, eskilerin tâbiriyle müfit ve
muhtasar / faydalı ve özetlenmiş bilgilerle, efrâdını câmi, ağyarını mâni
ölçülerle sunuyor. Klâsik târih
metinlerinde yer almayan ilgi çeçi hâdiseleri eserine almak suretiyle, merakla
tâkip edilecek hızlı tempolu bir üslûp kullanıyor.
Sayfa
sayısının az olmasına rağmen Enver Paşa hakkında bilgi edinmek için başka bir
kaynağa ihtiyaç hissettirmeyecek kadar geniş kapsamlı olan Oğuzhan Cengiz’in eseri,
her biri 4 ilâ 16 sayfadan oluşan 19 bölüm hâlinde düzenlenmiş. Eserin sonunda
73 parçadan oluşan ‘Kaynakça’ ve ‘dizin’ bulunuyor. ‘Enver Paşa Şecerenâmesi’ olarak da isimlendirilebilecek olan kitap,
Enver Paşa’nın amcası Halil Kut Paşa ile ana-baba bir kardeşi Nuri Killigil
paşalar hakkında da bilgi ihtiva ediyor. Her iki paşa da Osmanlı döneminin,
Nuri Killigil Paşa ise kurduğu mühimmat fabrikası ve mâruz kaldığı suikast
sebebiyle Cumhuriyet döneminin de önemli ve çok konuşulan, değerli
insanlarıdır. Esâsen Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir paşalar
başta olmak üzere Osmanlı döneminin son paşaları, aynı zamanda Cumhuriyet
döneminin de ilk 10 yılında önder devlet adamlarıydı.
‘Enver Paşa’ isimli eserden heyecanları
doruğa çıkaran kısa bir bölüm:
Enver Paşa, Birinci
Dünya Savaşı’nın kaybedileceğinin anlaşılması üzerine, İttihat ve Terakki’nin
diğer önde gelenleri gibi yurt dışına gitti. Almanya’da bulunduğu dönemde,
Bolşeviklerin öne çıkan isimlerinden Karl Radek aracılığıyla Lenin hükümetiyle
temas kurdu.
Enver Paşa,
Almanya’dan hareketle Moskova’ya gitmeyi denemişse de bazı aksaklıklar yüzünden
ilk denemesinde başarısız oldu.
Mayıs 1919’da
Bahattin Şâkir Bey ile birlikte uçakla yeniden Moskova’ya geçmek üzere
Berlin’den hareket etti. Uçağın yolcu listesine Ali Bey takma adıyla kaydoldu.
Ancak bu isimle ilgili güvenlik görevlilerinde bazı şüpheler oluşunca uçak
verilen bir emirle âcil iniş yaptı.
Enver Paşa, Kovno
Hapishanesi’ne gönderildi. Bir süre burada tutuklu kaldıktan sonra Berlin’e
dönmek şartıyla serbest bırakıldı.
Berlin’de on beş
gün kaldıktan sonra kiraladığı bir uçakla Riga üzerinden Moskova’ya gitmek için
yeniden harekete geçti ancak bu defa Riga’da tutuklandı. Pasaportunda vize
olmadığı gerekçesiyle Volmar Hapishanesi’ne kondu. Kendisinin Osmanlı
Devleti’nin eski Başkumandan Vekili olduğunu ispat etmesinden sonra serbest
bırakıldı. 15 Ağustos 1920’de Moskova’ya vardı.
Enver Paşa ve
maiyeti, Kremlin’in üst tarafında, eski sarayların birinde kendilerine ayrılan
bir odaya yerleştirildi. Moskova’da Lenin, Radek, Çiçerin, Zinonyev gibi
tanınmış komünist liderlerle görüşme fırsatı buldu. Görüşmeler sırasında Enver
Paşa, kendisini Türkiye’nin temsilcisi olarak gösterdi.
Enver Paşa’nın Turancı
ve İslâmcı kimliğini iyi bilen Bolşevikler, O’nun İslâm dünyâsında ve şark
milletleri nezdindeki şöhretinden istifâde etmeyi düşünüyorlardı. Rusların,
Enver Paşa’yla iş birliğine girmelerinin temel sebepleri şunlardır:
1-Doğu milletlerine
Enver Paşa ve arkadaşları vasıtasıyla bağımsızlık vaat ederek Orta Asya ve
Hindistan’da İngiliz sömürgeciliği ile mücâdele etmek.
2-Enver Paşa ve
arkadaşlarının Türk ordusunu takviye maksadıyla Anadolu’ya götürecekleri
Azerbaycan piyadeleri ile Kafkas süvarilerinin arkasında Üçüncü Enternasyonale
bağlı ve kendilerinin vücuda getirdikleri Türkiye Komünist Partisi’nin
teşkilatını Anadolu’ya sokmak.
3-Doğu milletlerini
Sovyetlerle iş birliği yapmaya teşvik etmek.
Enver Paşa’nın
Lenin nezdinde görüşmelerde bulunmak üzere Moskova’ya gelmesi, Ruslara
maksatlarına ulaşma noktasında bir fırsat tanıyordu. Yapılacak iş birliği
Bolşevikleri, hem İslâm hem Türk dünyasında etkin hâle getirebilirdi. Onlar
açısından bu Bolşevik ihtilâlinin geniş bir coğrafyaya yayılması anlamına geliyordu.
Enver Paşa’nın
görüşmelerdeki amacı, Türkistan’a geçmeden önce orada ilan edeceği Turan
imparatorluğu için gereken silah ve mühimmatı Ruslardan sağlamaktı.
Enver Paşa,
heyetiyle birlikte Lenin tarafından Kremlin Sarayı’na dâvet edildi. Enver Paşa,
bir süre misâfir salonunda bekletildikten sonra Lenin’in kabul odasına alındı.
Görüşmelerin
yapıldığı oda, büyük ve sessizdi. Heyettekilerin dikkatini oturdukları
sandalyeler çekiyordu. Çünkü sandalyelerin her biri, birer elektrikli bataryaya
bağlıydı. Ayrıca görüşmeleri kaydetmek üzere ses sistemi kurulmuştu.
Görüşmeler, Enver
Paşa’nın yaptığı uzun bir konuşmayla başladı. Enver Paşa, Moskova’ya geliş
sebeplerinden, ihtilâle olan ilgisinden ve bağlılığından bahsetti. Kendisine
müsaade edildiği takdirde Afganistan’da Bolşevik ihtilâlini yürütebileceğini
belirtti. Ayrıca İngilizlerin Afganistan ve Hindistan taraflarındaki faaliyetlerini
engellemek maksadıyla ölümü pahasına elinden gelen her şeyi yapacağına dair söz
verdi.
Enver Paşa’nın
konuşması bittikten sonra Lenin söz aldı. Lenin, Orta Asya’daki kabileleri bir
araya getirmek için burada onların kendi gelenek ve göreneklerine göre bir idâre
tesis edilmesinin uygun olacağından bahsetti. Görüşme neticesinde Enver Paşa,
isteklerinin büyük kısmı için destek sözü aldı.
Sonrası
hazindir. Sebebi ise Rusların güvenilmezliği ile birlikte Enver Paşa’nın
hayalhânesini zenginleştiren ihtirasları…
Şurası
muhakkaktır. Oğuzhan Cengiz’in de
sık sık vurguladığı gibi, Enver Paşa, Türkçüdür. Türk milliyetçisidir. Mutlak bir
vatanseverdir. Kavi inançlı bir Müslümandır. Şâirdir, ressamdır, mükemmel bir
hatiptir, ikna gücü yüksektir, üstün vasıflara sâhip akıllı, cesur ve zeki bir
insandır. Ancak çok az insanda bulunan bu üstün vasıflar, O’nun ihtirasının
gölgesinde kalmıştır. En büyük ihtirası da İslâmiyet’i ve Türklüğü yüceltmekti.
19 Mayıs 1959 tarihinde İstanbul’da
doğdu. Gençlik yıllarında, 12 Eylül 1980 Darbesi öncesi, siyâsî mücâdelelerde
aktif olarak yer aldı; 1980 öncesinde İstanbul
Ülkü Ocakları Yönetim Kurulu üyeliklerinde bulundu, bölge başkanlıkları
yaptı. 1978 yılında girdiği hapisten 1990’da çıktı. Sağmalcılar, Maltepe Askerî Cezâevi, Paşa kapısı, Edirne, Malatya ve Sakarya‘da toplamda 12 yıl hapis
yattı. 2000 yılında, gazeteci Arslan Tekin’le haftalık Türk Haber gazetesini çıkardı. 25. sayısından itibâren gazetenin
genel yayın müdürlüğünü üstlendi. 56. sayıda gazete kapandıktan sonra Bilgeoğuz Yayınlarını kurdu.
Bilgeoğuz Yayınları’nın sâhibi olan Oğuzhan
Cengiz evli ve 3 çocuk (Oğuzalp, Bilge ve Erdem) babasıdır. 2020 yılına kadar
1000’den fazla kitap yayımladı ve halen yayınevinin genel yayın müdürlüğü
görevine devam etmektedir.
Eserleri: 1-Yanık
Kale(1999-2015), 2-Kapıaltı (2000-
2018), 3-Sürgündeki Derviş (Özbekistan
Erk Partisi lideri Muhammed Sâlih hakkında, 2005), 4-Bir Yıldız Kaydı (12 Eylül öncesi olaylarında öldürülen kardeşi
Erhan Cengiz hakkında, 2005), 5-Teşkilat
Ercan (Ülkücü İşçiler Derneği İstanbul Şube Başkanı Ercan Poyraz hakkında
2006), 6-Okul ve Aile Etkinlikleri
(2008-2012), 7-Gün Sazak (2008).
8-Başkan Recep Haşatlı (MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı hakkında,
2009), 9-Bir Türk Münevverinin Seyir
Defteri (2012), 10-Prof.Dr.
Ekmelettin İhsanoğlu (2014), 11-Türkmen
Beyi Devlet Bahçeli (2014), 12-Ertuğrul
Gazi Kuruluş (2015), 13- Alparslan
Türkeş (2015), 14-Attila (2016),
15-Timur (2016), 16-Cengizhan (2016), 17-Metehan (2016), 18-İz Bıraktılar Şehit Erhan Cengiz
(2017), 19-Zindan Okumaları (2018),
20-Türk Milliyetçiliği ve Ülkücülük (2018-2019),
21-Eski Türklerde Kadın (2020),
22-Alparslan Türkeş Başbuğ (2020), 23-Harezmşahlar ve Celaleddin Harezmşah
(2020), 24-Dede Korkut Hikâyeleri (2020), 25-Sorup Dinlediklerim (2020). 26-1944 Irkçılık Turancılık Dâvâsı (2021)
KUŞBAKIŞI
DÜNYÂDA DEDE KORKUT ARAŞTIRMALARI
Millî Kültürümüzün
kadim eseri olan Dede Korkut Hikâyeleri, ‘Kıpçak
Bozkırları’ olarak anılan târihî Türk Yurdu Orta Asya’dan Kafkasları aşarak
Anadolu’ya, oradan Balkanları geçerek Orta Avrupa’ya, Romanya ve Macaristan’a, Kırım’a
kadar uzanan geniş bir alanda nesilden nesile aktarılagelmiş Türklerin en önemli kültür mirâsı ve klasikleşmiş
edebî şaheseridir.
Önsöz ile başlayan
kitapta 12 hikâye vardır. 2020 yılında bir hikâye daha bulunmuştur. Hikâyelerde
yer yer masal ve destan unsurları görülür. Anlatımda nazım ve nesir karışıktır.
Kitabın çok zengin, temiz ve zengin bir Türkçesi vardır. 15. yüzyılın sonu ile
16. yüzyılın başlarında adı ve kimliği bilinmeyen bir şahıs tarafından sözlü
edebiyattan yazılı edebiyata intikal ettirilmiştir. Kitabın tam adı: ‘Kitâb-ı Dede Korkuda alâ Lisan-ı Tâife-i
Oğuzhan / Oğuzların Dili İle Dede Korkut Kitabı’dır.
Prof. Dr. Fikret Türkmen ve Dr. Gürol Pehlivan tarafından hazırlanan 14
X 21,5 santim ölçülerindeki sert kapaklı cilt içerisinde 464 sayfalık eserde
yer alan makalelerin başlıkları, yazarları ve tercüme edenlerin isimleri
aşağıdaki çizelgede gösterilmiştir.
MAKALE BAŞLIĞI
YAZARI
TERCÜME EDEN
Türk
Destanları ve Kafkaslar
Wilhelm
Barthold
Gülcihan
Pehlivan
Kitâb-ı
Dede Korkut’un Yeni Bir Yazma Nüshası
Ettore
Rossi
Mikail
Acıpınar
Dede
Korkut Kitabı Üzerine Araştırma
Ettore
Rossi
Mahmut
H. Şâkiroğlu
Kitab-ı
Dede Korkut’un Bir Edisyon Kritiği Hakkında İlk Mülâhazalar
Ettore
Rossi
Mikail
Acıpınar
Kitâb-ı
Dede Korkut’a ve Kitâb-ı Mukaddes’e İlişkin Motifler
Ortamektep talebesi iken Ömer
Seyfettin’in bütün eserlerini okumuştum. Nereden edindiğimi hatırlamıyorum ama
aralarında bir tane de Ömer Seyfettin’in “Yarınki Turan Devleti” diye mavi kapaklı
bir kitapçığı vardı. İçerek okudum (1959). Böyle bir rüya bile görmeye
başladım. Ama bunun için bir yarım asır beklememiz gerekiyormuş.
Üniversite ve askerlik
tamamlanınca Tercüman’da çalışıyordum (1974). Kadıköy’de oturan ve 86 yaşındaki
Ord. Prof. Dr. Hüseyin Şükrü Baban’dan telefonla dış politika yazılarını almak
benim görevimdi. Şık giyimli, papyon kravatlı, sinek kaydı tıraşlı Şükrü Baban
Cağaloğlu’ndaki gazeteye çok az uğrardı. Dolayısıyla yazdıklarını telefonda
dikte ettirirdi. Şükrü Baban’ın yazı ve sohbetlerinde daha sonra ismi Avrupa
Ekonomik Topluluğu (AET) olan Avrupa Ortak Pazarı’ndan (AOP) sürekli bahsederdi.
Bir daha Avrupa’da savaş çıkmaması için Fransa ile Almanya arasındaki Kömür
Çelik Antlaşmasıyla başlayan serüven yarım asrı aşkın sürede 27 ülkenin üye
olmasıyla sürüyor (2021). Türkiye’de çoğu mahvilde “Hristiyanların
birlikteliği” diye değerlendirilen ve bizi almamakta direnen Avrupa Birliği’nin
güçlenmesinden ABD de çekinmiyor değil.
Türk Konseyi’nde Türk Devletleri Teşkilatı’na
Bunun alternatifi; bölgeye ve
dünyaya barış ve istikrar getirecek ise Avrupa Birliğindeki 62 yıllık bir
dönemin, zayıfta olsa bize getirdiği haklarımızdan vazgeçmeden Türk Devletleri
Birliği’ni kurmaktı. Bunun manevi mimarları ise Sadri Maksudi Aksal, Ord. Prof.
Dr. Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, “Dilde, Fikirde ve İşde
Birlik” diye meydanı aydınlatan İsmail Gaspıralı başta olmak üzere günümüzde Türkocağı,
Prof. Dr.Turan Yazgan, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Dr. Nurullah Çetin’e
kadar uzanıyor. O günden bugüne konu hep tartışıldı, değerlendirildi ve yazıldı.
Nitekim sonunda öyle de oldu. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Nahcivan
Anlaşmasının (3 Ekim 2009) bizlere kazandırdığı imkânlar zemininde yedi Türk
Devleti ile bir birlik oluşmasının yolu açıldı. Bunun arka planında ise Başbakan
Süleyman Demirel’in Türk Cumhuriyetleri’nden 10 bin öğrenciyi Türkiye’ye
getirmesi, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Prof. Dr. Ercüment Konukman,
Prof. Dr. Ahat Andiçen, Namık Kemal Zeybek, Ayvaz Gökdemir, Acar Okan, Önder
Kabasakal ve Umut Arık gibi aydınlarımıza devlet üst kademesinde görev vermesi
yatmaktadır.
Bugünlere Adım Adım
Sovyetler Birliği dağıldığında
bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan Türkiye oldu. Haydar
Aliyev’in “Azerbaycan ve Türkiye iki devlet bir millettir” açıklaması ülkeleri
yüreklendirdi. Artık “yedi devlet, tek millet” olmak zamanıydı. Ancak bölgede
Rus tahakkümü devam ediyor, ülkelerin sanayi ve üretimi de tamamen durmuş
vaziyetteydi (1992). Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyinin Kurulmasına
Dair Nahcivan Anlaşmasına önce Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye
imza attı, Özbekistan ve Türkmenistan gibi devletlerin katılması için kapı açık
bırakıldı. Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov egemenlik haklarında sakınca
gördüğü gerekçesiyle girmedi. Daha önce de Türkiye’de üniversite eğitimi gören
10 bin öğrenciyi geri çekti!. Türk Dünyasının önemli diplomat ve lideri Nursultan
Nazerbayev Kazakistan’da Rus nüfus ağırlıklı olduğundan imzaladı ama beklemeye
girdi. Dolayısıyla yapıyı oluşturan Devlet Başkanları Konseyi, Dışişleri
Bakanları Konseyi, Kıdemli Memurlar Komitesi, Aksakallar Konseyi hemen devreye
girmese de sekretarya çalışmasını sürdürdü. Bugünlere gelindi.
Yedi Devlet Tek Millet
Nihayet Türkçe Konuşan
Ülkeler İşbirliği Konseyi-Türk Keneşi 8. Zirvesi İstanbul’da Barış ve Özgürlük
Adası Yassıada’da toplandı(Kasım 2021). Ortak deklarasyon yayınlandı. Barış ve
işbirliğini öne çıkaran İstanbul Bildirisi’nde “siyasi dayanışma, ekonomik
işbirliği, ticari ve kültürel temaslar, beşeri ve toplumsal ilişkilerin
gelişeceğine” vurgu yapılıyor. İsmi de Türk Devletler Teşkilatı olarak
değiştiriliyor. Toplantıda işgal altındaki Karabağ’ı yeniden Azerbaycan’a
geçmesine sağlayan savaşta Rusya ve Çin’in bütün muhalefetine rağmen Türkiye’nin
Savunma Sanayinin gelişmesi ve SİHA’ları dikkat çekti. Dolayısıyla Türk Dünyası
Ali Nişanını alan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Nahcivan-Zengezur güzergahının
tamamlanmasıyla Türk Dünyasının gelişmesine katkı vereceğini açıklaması da
önemliydi. Sayın Recep Tayyip Erdoğan başta İlham Aliyev (Azerbaycan), Kasım
Cömert Tokayev (Kazakistan), Sadır Caparov (Kırgızistan) ve Şevket Mirziyoyev
(Özbekistan) yanında; Türkmenistan Gurbangulu Berdimuhammedov ile temsil edilirken,
Macar Başbakanı Victor Orban da gözlemci olarak hazır bulundu. Dilerim ilerde
KKTC de temsil edilen Türk devletlerinden biri olur. Genelde konuşmaların özünü
ekonomik, bilimsel, kültürel, teknolojik ve sosyal konular teşkil etti.
Türk Birliği mi, Avrupa Birliği mi?
Hayatını ilme ve Türk
Birliği’ne vakfeden Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın “Avrupa Birliği mi, Türk
Birliği mi? 21 Asır Yayınları 2010” adlı eserinde belirttiği gibi “Avrupa
Birliği’ndeki haklarımızdan vaz geçmeden Türk Birliği hedefine doğru
ilerlemeli, bu birliğin inşasına katkısına bulunmalıyız. Bu yolda “millet” ve
“gelecek” şuurumuzu daima güçlendirmemiz gerekiyor. Tarih sadece geçmişi
öğrenmek için değil, geleceği inşa etmek için de okunmalıdır.” Emperyalist
ülkelerden elbette eleştiriler gelecek. Ajanlar ortalıkta fır dönecek.
Belki ambargolar bile
yaşanacak. Ancak Türk Birliği dayanışmasını artırarak sağlam durdukça bunlar
programladıkları kadar etkili olamayacak. Çünkü Türk Birliği ile devletler
artık yalnızlığa itilemeyecek, denize açılımı olmayan ülkeler Türk Birliği ile
böyle bir imkânı yakalayacak, yeni bir medeniyet inşası faaliyeti hızlanarak
devam edecektir. Bunun için de önce insana, bilime, kültüre ve sivil topluma öncelikle
yatırım yapılması gerekiyor. Liyakat, adalet, hukukun üstünlüğü, canlı hakları,
demokrasi gibi evrensel normlar gecikmeden ülke şartlarına göre hayata
geçirilmelidir. Türk Cumhuriyetleri arasındaki gidip gelmeler artırılmalı,
husunan aydınlar, yazarlar, fikir adamları ve üniversiteler arasındaki işbirlikleri
sıkılaştırılmalıdır. Bunun güzel bir örneğini de sivil toplum olarak 37. Yaşını
kutlayan Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, Türk Cumhuriyetlerindeki
Üniversitelerle ortaklaşa düzenledikleri “Türk Dünyasını Aydınlatanlar”
Uluslararası sempozyumunu ve yayınlanan eserlerin karşılıklı Türk lehçelerine
tercüme edilmesi faaliyetini örnek olarak verebilirim.