14.4 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 356

Cumhuriyet’in Eğitim Vizyonu’nda Öğretmen

0

24
Kasım,
  Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu Aziz Atatürk’ün, Millet Mektepleri Başöğretmenliğini
kabul buyurdukları günün 93.
Yıldönümüdür
. 24 Kasım, 1981
Atatürk’ün 100. Doğum Yılı’nda Öğretmenler Günü
olarak kabul
edilmiştir. 

24 Kasım, öğretmenlerin
onur günüdür. Öğretmenler Günü;
öğretmenin toplum hayatındaki ve geleceğindeki yerini ve önemini vurgulamak,
aramızdan ayrılan öğretmenlerimizin aziz hâtıralarını yâd etmek, emekli
öğretmenlerimizin hizmetlerinin hiçbir zaman unutulmayacağını belirtmek
amacıyla ihdas edilmiştir.

Öğretmenlerimizin bu onur
gününde Atatürk’ün ve Cumhuriyetimizin
eğitim vizyonu’nda öğretmene
verilen değer üzerinde durmak istiyorum

Gazi
Mustafa Kemal Atatürk,
çocukluk ve öğrencilik hayatı hariç,
Cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar geçen 
ömrünü savaş meydanlarında geçirmiştir. Bir tümen komutanı olarak
katıldığı Çanakkale Savaşlarında
Anafartalar ve Conkbayırı’nda dönemin en güçlü devletleri İngiltere, Fransa ve
İtalya’nın ordularına, donanmalarına ve en modern silahlarına karşı kazandığı
zaferle “Anafartalar Kahramanı” olmuştur.
Çanakkale Zaferi, Türk milletinin müstakbel kurtarıcısı Mustafa Kemal’i
tanımasını sağlamıştır. O da savaş meydanlarında Türk milletinin hasletlerini,
vatan ve millet sevgisini, bu değerler uğruna yapabileceği fedakârlıkları
görmüş ve tanımıştır.

Osmanlı devleti, I. Dünya
Savaşı’nın sonunda müttefikleri ile birlikte mağlup sayılmıştır. İstanbul başta
olmak üzere vatanımızın üçte ikisi itilaf devletleri ve onların himayesindeki
Yunanlılar tarafından işgal edilmiş, orduları dağıtılmıştır. Millet, uzun
yıllar süren savaşlar nedeniyle harap, bitap ve yoksul durumdadır. Hürriyet ve
istiklâlini tamamen kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Kurtuluş ümidini
kaybetmiştir.

Mustafa Kemal,  19
Mayıs 1919’da
Samsun’a çıkarken şu iki konuda kesin kararlı ve inançlıydı.
İlk olarak Türk milletinin hürriyet ve istiklâlini kazanma ümidini yeniden
uyandırarak Türk vatanını kurtarmak,
sonra da yıkılması mukadder olan Osmanlı devletinin yerine yeni bir Türk devleti kurmak. Bu düşünce ve inançla “Milletin istiklâlini yine milletin azim
ve kararı kurtaracaktır”
diyerek yola çıktı. “Ya istiklâl, ya ölüm!” diyerek adım adım özgürlük ve bağımsızlık
hedefine doğru ilerledi. Kurtuluş yolunda ilerlerken, kurulacak devletin iki
ayak üzerinde güçlü bir devlet olacağına inanıyordu. Biri eğitim, diğeri ekonomi.  

Atatürk, bu sebeple bir
taraftan “Asker ordusu” ile düşmana
karşı Kurtuluş Savaşı verirken, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri devam ederken,
bir taraftan da 15-21 Temmuz 1921
tarihleri arasında Ankara’da, 1. Maarif
Kongresi’nde “Maarif ordusu”
dediği öğretmen ve eğitim
yöneticilerini toplamıştır. 180 eğitimcinin katıldığı bu kongrede, savaştan
sonra kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin milli eğitim ve kültür politikaları ana
hatlarıyla tartışılmış, geleceğin eğitimli Türk toplumunun nasıl
oluşturulacağının programları yapılmıştır.

1.Maarif
Kongresi sonucunda şu kararlar alınmıştır:
Yeni nesle tüm
ömürlerinde başarı sağlayacak çok yönlü
bir eğitim sistemi
oluşturulacaktır. İhtiyacı
olan kişiye ihtiyacı olan eğitim verilecektir. Kızlara
ev işleri hakkında
eğitimler verilecektir. Ayrıca imparatorluk varisi olan bu vatanda, değişik
coğrafyalardan ve değişik etnik etnik kökenlerden gelen insanımızın millî kimliğini kazanması eğitim
yoluyla sağlanacaktır.

Atatürk, 1. Maarif
Kongresi ardından daha Cumhuriyet kurulmadan, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de 1. İktisat Kongresi’ni toplamış ve kazanılan zaferden
sonra yeni Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığının nasıl sağlanacağı tartışılmış,
yeni Türk devletinin ekonomi politikasının ana ilkeleri belirlenmiştir.

Atatürk’ün, 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni
kurduktan sonra
yaptığı ilk icraatlardan biri, dört ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde 430 Sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu
(Öğretim Birliği Yasası)’nun  kabul
edilmesini sağlamıştır. Böylece geleneksel eğitim kurumları ile modern eğitim
kurumlarının oluşturduğu paralel yapı ve çok başlılık sona erdirilmiştir. Bu
yasa ile ülkedeki bütün eğitim kurumları Maarif Vekaleti’ne (Millî Eğitim
Bakanlığı’na) bağlanmıştır.

1923-1924
eğitim-öğretim yılında Türkiye’nin nüfusu 12 milyondur. Bu nüfusun erkeklerde
yüzde 7’si ve kadınların sadece binde 4’ü okuryazardır.

Bu yıllarda Türkiye’de 4.894 ilkokul, 72
ortaokul, 23 lise, 64 meslek okulu, 9 fakülte ve yüksekokul olmak üzere toplam
5.062 öğretim kurumu
vardır. Bu okullarda görevli olan öğretmen ve öğretim üyesi sayısı ise toplam 11.918’dir. İlkokullarda 341.941, ortaokullarda 5.905,
liselerde 1.241, meslek okullarında 6.547 ve yüksek öğretimde 2.914 olmak üzere
toplam 358.548 öğrenci vardır.

 

Cumhuriyet’in ilanından
sonra muasır medeniyet seviyesine ulaşma yolundaki başarının, eğitim alanındaki
başarıya bağlı olduğuna karar verildi. Bunun için ilk yapılması gereken
eğitimin yaygınlaştırılması ve okuryazar oranının artırılmasıydı. Bunun için
yapılacak ilk iş, alfabenin
değiştirilmesiydi.

Atatürk,
daha genç bir subayken
yazı ve dil konusunda bilgi ve
düşüncelerini geliştirmişti ve Latin
alfabesinin kabul edilmesi düşüncesini
savunuyordu.
Bu nedenle Türk dünyasında alfabe konusundaki gelişmeleri yakından takip
ediyordu. Bu gaye ile 1926 yılında  Bakü’de toplanan Türk ve yabancı
Türkologların katıldığı Birinci
Türkoloji Kurultayı’na
, Türkiye’yi temsilen Köprülüzade Mehmet Fuat ile Hüseyinzade Ali Beyleri gönderdi.

Türkoloji tarihinde son
derece önemli bir yere sahip olan Bakü Birinci Türkoloji Kurultayı, 26 Şubat-6 Mart 1926 tarihleri arasında
gerçekleştirildi. Günler süren uzun tartışmalardan sonra kurultayın 17. oturumunda, Türk soylu halkların
çoğunlukta olduğu cumhuriyetlerde Latin alfabesinden alınan harflerden oluşan “Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası”na
geçilmesine
karar verildi.

Yeni alfabenin kabulünden
önce 1927-1928 yılları arasında açılan
3304 halk dershanesinde ancak 64.302 kişi okuma-yazma öğrenip belge aldı.

Bu deneme, Arap harfleri ile yaygın bir eğitim çalışmasının
gerçekleştirilemeyeceğini gösterdi.

İlerlemenin önündeki en
büyük engel cehaletti. Bunun için, milletin en kısa zamanda okur-yazar hale
getirilmesi gerekiyordu. Mustafa Kemal,   milleti bu durumdan kurtarmanın yolunu şöyle
ifade etmiştir: “Büyük Türk
milleti, cehaletten az emekle kısa yoldan ancak; kendi güzel ve asil diline
kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak
Lâtin esasından alınan Türk alfabesidir.”

Okur-yazarlığı yaymak ve
cehaleti kısa zamanda gidermek için, Atatürk’ün emriyle bir komisyon kurulup
yeni Türk alfabesi hazırlandı. Harf İnkılâbı’nın ilk müjdesini Mustafa Kemal 8 Ağustos 1928’de,
İstanbul’daki Sarayburnu Parkı’nda
halka şöyle duyurmuştu: “Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli
zengin dilimiz yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. …Yeni Türk harflerini
çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz.
Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken
düşününüz ki bir milletin, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde
doksanı bilmezse, bundan insan olanlar utanmalıdır.”
 

1926 yılında Bakü’de
toplanan Birinci Türkoloji Kurultayı’nın sona ermesiyle Türk kültür tarihinde
yeni bir dönem başlamıştı. Türk soylu halkların çoğunlukta olduğu
cumhuriyetlerde Birleştirilmiş Yeni Türk
Elifbası
aşama aşama yürürlüğe giriyordu. Türkiye Cumhuriyeti de 1 Kasım 1928’de kabul edilen 1353 sayılı
Kanun
ile Bakü’de kabul edilen Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası’ndaki
harflerin hemen hemen aynı olan Latin
Kökenli Türk Alfabesi
kullanılmaya başlandı. Böylece ilk kez 1860’ta Osmanlı Devleti’nde Münif Paşa’nın
alfabe üzerine konferansıyla başlayan ve önce alfabenin ıslahı, sonra da Latin
alfabesine geçme tartışmaları, yaklaşık yetmiş yıl sonra
sona eriyordu. Bu
süreç kimilerinin zannettiği gibi bir gecede alınmış bir kararla başlamamış, 1860’ta başlayıp 1928’de sonuçlanmıştı.

Türkiye’de 1 Kasım 1928’de Harf İnkılâbı’nın
yapılmasından sonra
, halkı kısa zamanda okuryazar yapmak amacıyla
başlatılan eğitim seferberliği için dört
ay süreli
eğitim veren halk eğitimi kurumları olan Millet Mektepleri kurulmuştur. Atatürk,
24 Kasım 1928 tarihinde Millet Mektepleri Başöğretmenliği
görevini kabul
etmiştir.

Eğitim seferberliğinin
başladığı ilk yılda 20.487 derslik açılmış; 1.075.500 kişi bu
okullara devam etmiş ve 597.010 kişi okuma yazma öğrenerek belge almıştır. Üç
yılda 1.5 milyon vatandaş okuryazar hale getirilmiştir. 1928-1935
arasında “Millet Mektepleri” adıyla hizmet veren
yaygın öğretim kurumları, 1936-1950
yılları arasında “Ulus Okulları”
adıyla hizmete devam etmiştir.

2021-2022
yılında
ise Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre; Türkiye’de
6 yaş üzerine okuma yazma bilenlerin
oranı yüzde 97,42’ye
ulaşmıştır. Okul öncesi eğitim, ilköğretim ve
ortaöğretim düzeyinde toplam 18 milyon
500 bin öğrenci
bulunuyor. Örgün eğitim kurumlarında görev yapan öğretmen sayısı 1 milyon 200 binin
üzerinde.
Örgün eğitimde, 54 bin
715’i resmi okul, 13 bin 870’ü özel okul, 4’ü açık öğretim okulu olmak üzere
toplam 68 bin 589 okul
bulunuyor.

Türkiye’de önlisans,
lisans, yüksek lisans, doktora olmak üzere yüksek
öğretimde
eğitim gören toplam öğrenci
sayısı 8 milyon civarında.
Bu öğrencilerin 3 milyon 400 bini Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde okuyor.
Ülkemizde şu anda 129 devlet
üniversitesi, 74 vakıf üniversitesi, 4 tane de vakıf MYO bulunmaktadır.
Sonuç
olarak bu öğretim yılında, üniversite öncesi öğretimde 18 milyon 500 bin, üniversite öğretiminde 8 milyon olmak üzere toplam
26 milyon 500 bin
öğrenci öğrenim
görmektedir. 

Cumhuriyet’in
ilanından sonra
98
yılda
ülkemizin eğitim alanında ulaştığı bu mesafede en büyük pay,
öğretmenlerimizindir.
Başucu kitapları Çalıkuşu ve Ak Zambaklar
Ülkesinde
olan Atatürk, “En büyük
eserim!”
dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bağımsızlığımızın sonsuza kadar
yaşatılması görevini,   Türk Gençliğine
vermiştir. Gençliğin yetiştirilmesi görevini de “Yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” diyerek Türk öğretmenlerine
vermiştir. Atatürk, eğitimin millet hayatındaki önemini ise şöyle
vurgulamıştır: “Eğitimdir ki, bir
milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır ya da
esaret ve sefalete terk eder”.

Öğretmen, eğitim-öğretimin
temeli, ülkenin geleceğinin manevi mimarıdır. Nitelikli insan gücünün
yetiştirilmesinde en önemli unsurlar olan öğretmenlerin,  üstün mesleki niteliklere ve donanıma sahip
olarak yetiştirilmesi, ülkemizin bekası açısından son derecede hayati bir önem
taşımaktadır. Öğretmenlerimiz ne kadar iyiyse eğitim sistemimiz de o kadar
iyidir. Bunun için öğretmenlik mesleğini hem mali ve sosyal yönden hem de entelektüel
açıdan çekici kılmalıdır. 

1973 yılında kabul edilen
1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 43. Maddesinde “Öğretmenlik, devletin
eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir
ihtisas mesleğidir” denilmektedir. Öğretmenlik, özel bir ihtisas mesleği
olduğuna göre, Öğretmenler Meslek Kanunu çıkarılmalıdır.

Eğitimde reform,
öğretmenle başlar. Gelişme ve kalkınmanın itici gücü, öğretmendir. Eğitim
seferberliğini irfan ordumuz öğretmenler ile başaracağız. Bunun için
öğretmenlerimize gerekli değer verilmeli, sosyal ve mali statüsünü yükseltmek
için, ihtiyaçları olan sosyal ve özlük hakları tamamen verilmelidir. Maaşları
ve ders ücretleri artırılarak yaşam standartları yükseltilmelidir.

Öğretmenin verimli
olabilmesi için, nitelikli bir şekilde yetiştirilmesi gerekir. Türk Milli Eğitiminin 1848’den bu yana
devam eden 173 yıllık bir öğretmen yetiştirme deneyimi vardır.
Bu deneyimin
ürünleri olan eğitimimizin özgün öğretmen eğitim kurumları olan Köy Enstitüleri, Öğretmen Okulları, Eğitim
Enstitüleri
ve Yüksek Öğretmen Okulları
modellerinden yararlanılmalıdır. Bu
bağlamda ilk adım olarak Öğretmen Liseleri,
yeniden öğretime açılmalıdır.   Öğretmen Üniversiteleri ve Milli Eğitim
Akademisi açılmalıdır.

Türk öğretmeni; çeşitli
yokluklar, imkânsızlıklar ve sıkıntılar içinde insanımızı millî, insanî ve
ahlakî değerlerle eğitmek, ülkemizi muasır medeniyet seviyesinin üstüne
çıkarmak idealleriyle en ücra yurt köşelerinde hizmet vermektedir. Öğretmenlerimiz bu hizmetleri verirken zaman
zaman bölücü terör örgütlerinin de hedefi olmakta, haince şehit
edilmektedirler.

Öğretmenler Günü vesileyle
2017 yılında bölücü terör örgütünce
şehit edilen Müzik Öğretmeni Şenay
Aybüke Yalçın
ve Sınıf Öğretmeni
Necmettin Yılmaz’ı ve bugüne kadar
terör olaylarında şehit düşen ve ebediyete göçen bütün öğretmenlerimizi rahmet
ve minnetle anıyorum. Emekli
öğretmenlerimize
sağlıklı ömürler, görevde
bulunan öğretmenlerimize
çalışmalarında başarılar diliyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle saygıdeğer
öğretmenlerimizin onur günü olan ÖĞRETMENLER GÜNÜ’nü en samimi duygularımla
kutluyorum.

Din Laiklik İlişkisi

0

Konuyla
alakalı derlediklerimizden bahisle;

Devlet,
nasıl ki hürriyetlerin birbirine zarar vermesini önleme sorumluluğunu, dini
hayatta da aynı sorumluluk içindedir. İnananların da inanmayanların da, şu
dinin veya bu dinin mensubunun da devleti olduğuna göre, adalet ilkesi
mucibince hareket edecektir. İstek ve gereklerin yerine getirilmesini
sağlayacaktır. Batı dünyası buna 
‘’Laiklik’’ adı altında bir çözüm bulmaya çalışmıştır.Ne olup ne
olmadığı bilinçli şekilde anlaşılmak ve uygulanmak şartıyla, bu siyasi – hukuki
ilkeye uyulabilir.. Bu, Islama da uygundur. Çünkü dinde zorlama yoktur (Bakara
254). Ancak şunu hemen belirtelim ki, laiklik başlı başına bir değer sistemi,
tek başına sosyolojik bir gerçek değildir. Din varsa laiklik olabilir. Faraza
toplumda din yoksa laiklik denen bir kavramdan ve uygulamadan söz etmek mümkün değildir.
Din istismarından kurtulmaktan söz ederken, laikliğin istismarı durumuna düşürülmemelidir.

Dinin doğru
anlaşılmasının eğitimi- öğretimi yapılmalı, yanlışlar delilleriyle ikna edici
şekilde aydınlığa kavuşturulmalıdır. Türkiye bunun için iyi yetişmiş yeteri
kadar uzmana sahiptir. Yeter ki bu iş siyasetin ikbal ve menfaat çarkının
istismarına kurban edilmesin.

*

Görünen o
ki; Din – siyaset ilişkisindeki zoraki nikâh, bozulamadı. Sadece İslamcılık (
İslamizim ) şeklinde bir modernlik kazandı.

Din,
devletin dışındaki odakların bilgisine, eğitimine ve etkisine bırakılmamalıdır.
Din için en büyük tehlike, günümüzün orijinal tabiriyle ‘’merdivenaltı’’dır.

 İslamiyet’in siyaset, sermaye ve iktisadı
menfaat dünyalarının bir vasıtası hatta bir oyuncağı haline geldiği yaşanarak
izlenmektedir.

*

Anadolu
yollarına düşerek ‘’milis Türk kuvvetlerinden’’oluşturduğu ordusuyla, güçlü
kadrosuyla birlikte Emperyalist güçlere karşı verdiği kurtuluş savaşlarını kazanarak
Osmanlının küllerinden Laik Türkiye Cumhuriyetini kuran Gazi Paşamızın, bir
Osmanlı subayı olarak gördüğü dindeki kirliliği temizlemek,  amacından saptırılmış medrese tekke ve zaviyeleri
kapatarak, yerlerine Devlete bağlı Diyanet İşleri Başkanlığını kurdu. Devlet denetiminde
Dini okulların, İlahiyat Fakültelerinin temelini attı. Diğer bir ifadeyle;‘’
aklı bu dünyaya geri çağırmış’’oldu.

Ülkenin kurucusu,
Kuvayı Milliye Ruhunun temsilcisi Gazi Paşamızın konuya ilişkin beslediği iyi
niyetin, bilinçli, zarif teşebbüsün bu gün neresindeyiz?

Tartışılır.

24 Kasım Öğretmenler Günü Ama!

Türkiye’de iki tane bakanlığın önünde “milli” sözcüğü var. Biri eğitim diğeri de savunma…

 

Ancak kimse bana eğitimin milli olduğunu anlatamaz!

 

Atatürk’ten sonra eğitimin milliliği kalmadı ne yazık ki…

 

Ne idüğü belirsiz müfredat ile okullarımızda yetişen nesillerimiz
bugün değişik buhranlar içerisinde…

 

Öğretmenlik para kazanmak için yapılan bir iş değildir. İdealist
insanların işidir. Ama bizim ülkemizde öğretmenlik mesleği bir geçim kapısı
haline gelmiştir veya getirilmiştir.

 

Tabii ki, öğretmenlerimiz en iyi yaşam şartlarında yaşayacak maaşı
almalıdırlar. Ancak para kazanmak için öğretmenlik yapılamaz..

 

Eğitim sistemimiz iflas etmiştir. Bu bilerek ve kasten yapılmıştır. Bu
iflas hali belli odaklarca ısrarla sürdürülmeye çalışılmaktadır. Tek nedeni
düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen, korkak bir insan tipinin topluma hakim
olmasının istenmesidir.

 

Bu kurguyu yıkacak olanlar ise öğretmenlik mesleğini bir geçim kapısı
olarak görmeyen idealist öğretmenlerimizdir. Türk Milleti onlar sayesinde
direnmeye devam etmektedir.

 

Bu öğretmenlerimiz müfredat ve program dışına çıkarak sağlam
karakterli nesiller yetiştirmeye çalışmaktadır. Bunlar bizlerin okullarda
okuduğu onlarca yıl önce de hayatımızda vardı bugün de varlar!

 

İşte esas bu öğretmenlerimizin bu yiğit insanların “24 Kasım Öğretmenler Günü”
kutlu olsun…

 

Öğretmenlik hadisesini ıskalayan ve eğitim sistemini adı gibi bir
türlü “milli” yapamayan
Türk Milleti bütün bunları çok iyi düşünmelidir.

 

Bu duygu ve düşüncelerle, aynen “Bana
bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum”
diyen Hz. Ali’nin anlayışı
ile şehit öğretmenlerimizi hatırlayarak, Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ü de
unutmadan tüm öğretmenlerimizin gününü kutluyor, onlara hak ettikleri maddi ve
manevi desteklerin bir an önce verilmesini diliyorum…

Bir Demet Şiir

Hayatı gösteren ışık saçan,

    Pırlantadır her
kitap.

    İnsanın aklıselimine
eder hitap.

    Der ey kendini;

    Lüzumsuz, gereksiz
şeylerle

    Telef eden insan!

    Artık gelerek
kendine,

    İnsaf insaf
diyerek,

    Hakkı bil, Hakkı
gör.

    Olarak Hakk’ta
fani.

    Gelmeden ölüm âni.

    Titre de kendine
gel gayri.

    Bul ilelebet hayrı.

                    x

  “Her insan mutlu
olamaz.

    Çünkü gereğinden
fazla özler dünü,

    Hak ettiğinden
fazla düşünür yarını,

    Ve hiç hak etmediği
kadar bilinçsizce yaşar bugünü.

 

    Her insan mutlu
olamaz.

    Çünkü gereğinden
fazla özler hayatından çıkanları,

    Hak ettiğinden daha
büyük umutla bekler hayatına girenleri

    Ve asla göremez
yanı başındakileri.” (Lev Nikolayeviç Tolstoy)

                    x

    Oysa ne dün, ne
yarın;

    Ânı yaşa ve arın.

    Dün yok, yarın
meçhul;

    Günü gün ettiğin
zaman,

    Olursun gerçek bir
kul.

 

    Dün, dünde kaldı
cancağızım!

    Yarın gelir mi, hiç
bilinmez kuzum!

    Bugün ise elinde,
bil kıymetini.

    Yoksa zaman yer
bitirir, hâl biletini.

                    x

    Çünkü “Dem bu
demdir, dem bu dem! Dem bu demdir dem bu dem!”

    (Şehbenderzade Filibeli
Ahmed Hilmi)

                    x

   “Sevmek ağlamaklı
gözlerin tek sevinci

     Sevmek tarlada
başak, denizde inci

     Sevmek insanın
delişmen düşü

     Sevmek doğanın
savruk gülüşü

                   
Sevmek kalbimizin somun ekmeği

                    Sevmek döğmekten çok daha iyi

                    Ve
sevmek kavganın bitişi

                   
Sevmek sevmeyi bilenlerin işi…”

 

                   
(Uzm. Dr. Kenan Taştan)

Ali Şir Nevâyî Tasavvuf Ve Mutasavvıflar

0

Uygur
Türklerinden olan Ali Şir Nevâyî, Klasik Çağatay edebiyatının, Osmanlı
edebiyatı sâhasında da tesirleri devam etmiş olan en büyük edibi, dilcisi ve
şâiridir.

Çağatay
Hanlığı, adını Cengiz Han’ın Börte Hâtun’dan doğan ikinci oğlu olan Çağatay Han’dan
(1183-1241) alır. Çağatay Hanlığı’nda, 1320 yılından itibâren İslâmiyet
yaygınlaştı. Hanlık toprakları Emir Timur soyundan gelen hanların eline geçti. Bunlardan
biri de Hüseyin Baykara’dır. (1438-1506) Hüseyin Baykara cesur ve kahraman bir
savaşçı, dirâyetli bir devlet adamı olduğu gibi, edebiyat ve ilimle kuvvetli ve
uzun süreli bağları vardı. Hanlık tahtına oturduğunda, çocukluk arkadaşı olan,
kendisi gibi sanat ve ilimle bağlantısı bulunan Ali Şir Nevâyî’yi vezir olarak
görevlendirdi. Kendisi savaşa gittiğinde, devleti Nevâyî yönetti. Yönetim
sırasında Nevâyî’nin sanatla bağlantısı devam etti. Günümüze kadar intikal eden
eserler hazırladı. Bu eserlerden biri de Nesâyimü’l-Mahabbe
Min Şemâyimü’l-Fütüvve / Yiğitlik Kokularından Sevgi Esintileri
isimli
kitabıdır.

Bu eser, Prof.
Dr. Vahit Türk tarafından günümüz
Türkçesine çevrilerek yayına hazırlandı ve sert kapaklı cilt içerisinde 508
sayfalık hacimle Temmuz 2021’de yayınlandı. Eserin aslı, Nevâyi’nin yakın dostu
ve bağlı olduğu Nakşibendî Tarîkatı’nın şeyhi Molla Nureddin Abdurrahman Camî (1414-1492)
tarafından ‘Nefehâtü’l-Üns min Hadaratü’l-Kuds
adı ile Farsça telif edilmiştir. Nevâyi, Çağatay Türkçesine çevirmiştir. Kitapta;
770 madde başı altında bâzı maddelerde iki kişi olmak üzere 779 kişi hakkında
bilgi vardır.

Eser bir ‘tabakat kitabı’dır. Tabakat, İslâm
geleneğinde sahâbe, tâbiîn, âlimler, edip, şâir ve sanatkârlar, mutasavvıflar, filozoflar
ve üstün vasıflara sâhip olan insanlar hakkında bilgiler ihtiva eden kitaplara
verilen genel bir isimdir.  

Eserde adı
geçen zevattan bâzılarının isimleri şöylece sıralanabilir: Hallac-ı Mansur,
Tırmizî, Ebu Mansur Muhammed b. Ahmed Isfahânî, İmam Gazzalî, Yusuf Hemedânî,
Bahauddin Nakşibendî, Şeyh Necmeddin Kübrâ, Feridun el-Konyevî Mâruf bi Zerkub,
Şeyh Şibauddin Sühreverdî, Edib Ahmed Yüknekî, Ebu Mansur Mâtüridî, Şeyh
Avhadüddin Hâmid Kirmanî.

Son sayfalarda,
şahıs ve yer adları dizini bulunuyor. 

Şahıslardan
bâzılarının hususiyetleri, bir veciz sözü ve kerametlerinden örnekler
veriliyor. Bunlardan biri günümüzde de sık sık kullanılır: ‘Öyle bir şeyle meşgul ol ki, başka hiçbir
şey seni meşgul etmesin
.’

Dönemin
şartları gereği, bâzı tasavvuf ve ilim erbabı hakkındaki bilgiler muhtasar
iken, pek çoğu hakkında mufassal bilgiler verilmektedir.

Eserden birkaç
satır:

Rabi’a Adeviyye: Basralıydı. Fakir bir ailenin dördüncü evladı
olarak 716 yılında dünyâya geldi. Bir gün Ebu Süfyan ile aralarında şu konuşma
geçti:

 Ebu Süfyan: Allahım, senden selâmetlik istiyorum.

 Rabi’a, ağladı.

 Süfyan: Niçin ağlıyorsun?

Rabi’a; Dünyâda selâmet, dünyâyı terk
etmektedir ve sen dünyaya bulaşmışsın. Yöneliş, kazancı olan herhangi bir şeye
olur. Mârifetin kazandırdığı şey, yüzü Tanrı’ya döndürmektir. Az sıdk ile
estağfurullah demekten estağfurullah derim.

 Süfyan: Allah’a yakınlaşmak isteyen bir kulun
yapması gereken en iyi şey hangisidir?

 Rabi’a: Kulun, Dünyâ’da ve âhirette ondan
başka hiçbir şeyi sevmemesi gerektiğini bilmesidir. Süfyan: Çok hüzünlüyüm.

 Rabi’a: Yalan söyleme, sen eğer mahzun olmuş
olsaydın yaşamak sana tatlı gelmezdi.

 Süfyan: Benim kaygım, kaygılı olduğum için
değildir, kaygım, kaygılı olmadığım içindir.

***

Hazret-i Rabia
çok fazla oruç tutardı. Bir defasında bir haftaya yakın hiç yiyecek bulamadı,
açlığı iyice şiddetlendi. Birden kapı çaldı ve birisi bir tabak yemek getirdi.
O da yemek için mum getirmeye gitti. Geldiğinde baktı ki kedi yemeğini dökmüş.
Bu sefer su içmek isterken bardağı düşürüp kırılınca; ‘Ya Rabbi! Bu âciz kulunu imtihan ediyorsun, ancak âcizliğimden
sabredemiyorum
.’ Dedi ve çok derinden bir ah çekti. Bu ah öyleydi ki
neredeyse ev yanacaktı. Rabia bir ses duydu: ‘Ey Rabia, sen eğer istersen dünya nimetlerini üzerine saçayım,
üzerindeki bütün dert ve belâları kaldırayım. Ancak dertler ve belâlar ile
dünya bir arada bulunmaz
.’ Bu sözler işiten Rabia; ‘Ya Rabbi! Beni her dâim kendin ile beraber kıl ve beni senden alıkoyacak
her türlü şeylerden uzak tut
’ diye duâ etti.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433
İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

ALİ ŞİR NEVÂYÎ

     Günümüzde Afganistan sınırları içerisinde
bulunan Herat şehrinde, 1441 yılında Dünyâya geldi. 1501 yılında eceli ile
vefat etti. Doğduğu şehirde toprağa verildi.

     Zengin ve asil bir aileye mensuptur.
Hattat, ressam, musikişinas, kat’ ve tezhip konusunda bilgili büyük bir
şâirdir. Türk târihinin rical-i devlet galerisinde bu özellikleri ve tesiri
altında kalan geniş bir şâirler topluluğu ile edebiya­tımıza büyük katkı
sağlamış, büyük İranlı sanatkârların eserleriyle boy ölçü­şebilecek Türkçe
dîvânlarıyla Türk edebiyatına insanı hayran eden parçalar bırakmak suretiyle
dilimizin mânâ caddesinde büstü yükselen en seçkin sîma olmuştur.

     1499 yılında tamamladığı ‘Muhâkemetü’l-Lûgateyn’ adlı eserinde
Türk dilinin Farsçadan ifâde kudreti ve genişlik itibâriyle daha yukarıda
olduğunu birçok örneklerle ispat etmiş, buna rağmen dilimizin bu hakîkatinin
gizli kalmasından, kabiliyetsiz şâirlerimizin Farsça yazmalarından
hayıflanarak yüksek bir millî şuura mâlik olduğunu da göstermiştir.
Divan ve hamseleri dışında
tezkireler, dînî ve ahlâkî eserler, târih ve biyografiler de kaleme alan
velût bir sanatkâr olması devlet idâresi konusunda elini zayıflatmamıştır.
Bilakis dirâyeti sâyesinde vergi sıkıntısı se­bebiyle çıkan bir ayaklanmayı
önlediği gibi Hüseyin Baykara’nın tahtını, Herat üzerine yürüyen, Timur’un
bir diğer torunu Mirza Yadigâr Muhammed’i yakalamak suretiyle kurtarmıştır
da. Hüseyin Baykara O’na ‘saltanatın
dayanağı, memleketin desteği, hakanın ve devletinin yardımcısı, padişah dostu

sözleriyle iltifat etmiştir.

 

 

 

Prof. Dr. VAHİT TÜRK

     12.06.1960 târihinde Sivas ili Gürün
ilçesi Sarıca köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. 1978
yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne girdi. Aynı
fakülteden 1983 yılında mezun oldu. 1987 yılında Gazi Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü’nde yüksek lisansını, 1990 yılında Fırat Üniversitesi,
Sosyal Bilimler Enstitüsünde doktorasını tamamladı. Hâlen İstanbul Kültür
Üniversitesi’nde, Prof. Dr. unvanı ile akademik çalışmalarına devam
etmektedir.

     Kırkın üzerinde yüksek lisans ve doktora
tezi yaptırmış olan ve son yıllarda Ali Şir Nevâyî’nin eserleri üzerinde
çalışan Vahit Türk’ün alanıyla ilgili pek çok makale ve bildirileri yanında
güncel konularla ilgili Türk Yurdu, Devlet, Yeni Düşünce, Türk
Edebiyatı
gibi dergilerde yazıları yayımlanmıştır. Yaklaşık üç yıldır da
iki haftada bir haftalık Millî Devlet gazetesinde köşe yazıları
yayınlanmaktadır.

     Yayınlanmış Kitaplarından
bâzıları:

     Ali Şir Nevâyî Nazmü’l-Cevâhir: İstanbul 2006, Esrâr-ı Hikmet
(İbni Sina’nın Maceraları):
İstanbul 2014, Türkçe Yazılar:
Ankara 2014,

Ali Şir Nevâyî
Vakfiye
: Ankara 2015, Mahbûbu’l-Kulûb:
İstanbul 2016, Ali Şir Nevâyî Münacat: Ankara 2017, Ali Şir Nevâyî, Tarih-i Enbiya ve Hükema: Ankara 2018, Ali Şir Nevâyî
Tevarih-i Müluk-ı Acem
:
Ankara 2019, Ali Şir Nevâyî Münşeat: Türk, Ankara 2020. Kazakistn’da Kızıl Kıtlık, Eski Anadolu
Türkçesi Dersleri / Târihî Türk Lehçeleri, Türklük Bilgisine Giriş, Ankara
2021.

 

KUŞBAKIŞI

EFELİĞİN DOĞUŞU / TÜRK’ÜN KENDİNE GELİŞİ

Muhtemeldir ki
okuyanların bir kısmı, özellikle; ‘târihî
olaylar, cereyan ettiği günün şartlarıyla değerlendirilir’
özlü sözünün
doğruluğuna inananlar; kitapta yazılı olan bazı düşüncelere, verilen hükümlere
katılamayabilirler. Fakat bu durum, kitabın iddialı bir eser olduğu ve mutlaka
okunması gerektiği gerçeğini hükümsüz hâle getirmez.

İsmail Balkan’ın, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 445
sayfalık eserinin ‘İçindekiler
listesi, ‘önsöz’ ve ‘sunuş’ bölümlerinden birkaç cümle,
okuyucunun kitabı okumakla okumamak arasındaki kararının olumlu yönde neticeye
bağlanmasını sağlayacaktır.

*Soyunun bilincini özde duyan, Türklük
yolunda baş verip baş eğmeyen üç Egeli: Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve
Torlak Kemal.

*Şeyh Bedreddin neden idam edildi?
Bedreddin hakkında kim ne söyledi?

 *Bedreddin
nasıl ortaya çıktı? Bedreddin’e ait menâkıb kitapları.

 *Şeyh
Bedreddin’in inancı ve söylemleri, Türk hümanizmi.

 *Börklüce
Mustafa mı, Börklü Mustafa mı? / Torlak Kemal. / Börklüce kimdir?

 *Zulüm
ve rüşvet şaha kalkmış, dirlik düzenlik kalmamış, adâlet ayaklar altına
alınmıştı.

 *Ege’de
üç yıl süren Osmanlı-Türkmen savaşı. / İsyan haberi Bedreddin’e nasıl ulaştı?

 *Börklüce-Osmanlı
İkinci Savaşı. Kazovası’nda Türkmen kıyımı / Börklüce çarmıha geriliyor.

 *Târih
susar, vicdan susmaz ve unutmaz. Bürklüce Türklüğün ruhundan doğan ilk efedir.

 *Zâlimler:
Bayezid Paşa ve Birinci Mehmed. / Türk’ün karanlık 500 yılı.

*İbni Melek ve büyük mal varlığı, din
zenginleşme aracı mı?

*Zâlimler, mazlumlar, Türk’ün din ve insan
anlayışı.

Eserden birkaç cümle:

*Şeyh Bedreddin doğruldu ve gururla herkese
tepeden baktı: ‘Bir can için kimseye
yalvarmam
.’ Dedi. *Ölüme meydan okuması, O’nun ‘Ulu Türk’ sıfatına lâyık karakterinin bir gereği idi. Türklerde ‘Çadırda doğan ve bozkırda ölen’ bir
hayat anlayışı vardı.

*Bu eser, Türk töre ve felsefesinden ve
Türk İslâm anlayışından ayrılışa varlıklarını hiçe sayarak itiraz edenlerin,
yüzyıllar süren kutlu ve hazin mücâdelesini anlatan bir târih analizidir.

*Ben sâdece târihî bakış açısını
kullanarak, Osmanlı’ya eleştiride bulunuyorum. Diyorum ki: Sen askeri ve
bürokrasi sınıfını neden kendi halkına tahsis etmiyor, yabancı kökenlilere terk
ediyorsun? Hangi hakla bunu yapabiliyorsun? Niçin millî kimliğini siliyor,
halkını sefâlet içinde yaşatıyorsun? Bir ülkenin aydın sınıfı kendi halkından
olması gerekir ki, bütünleşme doğsun, ruh ve beden paralelizmi gelişsin. Oysa
Osmanlı’da bu yok. İki tabaka birbirine yabancı…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

 Alemdar Mahallesi Molla
Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer:
0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

SIRİGA’NIN ÜÇ GÜNÜ

Nokta Dergisi’nde,
Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde 20 yıl boyunca siyâsî mizah yazıları yazan Ahmet Turhan Altıner’in ilk romanı.
Soykırım iddialarına karşı gizli belgelere ve bilgilere sâhip olan kasabalı
Türkçü târih öğretmeni bir gün dehşet içinde Ermeni olduğunu öğrenir ve bu
gerçeği kabullenemez. Sarsıcı tenakuzlar sebebiyle âdetâ şok geçirir.

Durumdan habersiz
oğlu Bozkurt ilk defa geldiği İstanbul’dan çok etkilenir. Buradaki değişim
sürecinde babasından hayli farklı fikirlere sahip Marksist bir sendikacı olan
amcası Cemal’i yanında bulacaktır.

1980’lerde Turgut
Özal’ın yarattığı liberal umut döneminde kasabayla şehir arasındaki ilişkiyi,
insanlar arasındaki sosyal ve zihnî farklılıkları ve buna karşılık farklı etnik
kökenden olmalarına rağmen yaşadıkları ruhî benzerlikleri şiir yüklü bir
anlatımla ustaca aktarıyor.

Fantastik ve mizahî
unsurlar da ihtiva eden Sıriga’nın Üç
Günü
okuyucuya çok da alışkın olmadığı türden hem bir yakın târih hikâyesi
anlatıyor hem de ‘ikilem olgusu üzerine
felsefi bir destan sunuyor.

13,5 X 19,5 santim
ölçülerinde, 240 sayfadır.

DESTEK YAYINLARI:

 Harbiye Mahallesi Maçka
Caddesi Nu: 24 Narmanlı Apartmanı Kat: 5 Daire: 33 Nişantaşı, Şişli-İstanbul.
Telefon: 0.212-252 22 42 Belgegeçer: 0.212-252 22 43 e-posta:
info@destekyayinlari.com // www.destekyayinlari.com    

 

ALMANYA
MEKTUPLARI

20 yaşında iken
Almanca, Fransızca ve İngilizce bilen Roman yazarı Hâlit Ziya Uşaklıgil (1865-1945) Hâriciye Nezâretinde çalışmak
ümidiyle İstanbul’a geldi. Seyahat etmeyi çok sevdiği için bu mesleği seçmişti.
İlk seyahatini amcası ile birlikte gerçekleştirdi. 2 ay Almanya’da kaldı.
İttihat ve Terakki’nin görevlendirmesiyle Paris’e ve Bükreş’e gitme imkânı
buldu. 1913’te tedâvi için Almanya’ya gitti. Birinci Dünya Savaşı sırasında
Almanya’da bulundu. Gönderdiği yazılar Tanin Gazetesi’nde, ‘Almanya Mektupları’ başlığı altında
yayınlandı.  

Bu mektuplar, Özgür İldeş tarafından yayına
hazırlanıp, 13,5 x 21 santim ölçülerinde 480 sayfa hacimli kitap hâlinde ilk
defa yayınlandı.

Almanya’ya trenle
giden Uşaklıgil eserinde; yaşadıklarını, kaldığı şehirler olarak; Sofya’yı,
Bükreş’i, Budapeşte’yi Viyana’yı ve nihâyetinde Almanya’yı anlatıyor. Romancı
bakışıyla gördüklerini bütün detaylarıyla okuyucuya aktarıyor. Müzeler,
binalar, caddeler, sokaklar, parklar, bahçeler… Tâkip edebildiği kültür
faaliyetlerini de ihmal etmiyor: opera, tiyatro ve konserler… Sonra
lokantaların, gazinoların, birahânelerin iyi taraflarını yazıyor. Satır
aralarında, Osmanlı’nın gelişip değişmesi için batılılardan öğrenmesi gereken
çok şeyler olduğunu belirtiyor. Örnek olarak da hayran kaldığı Almanya’nın
tercih edilmesi gerektiğini öne sürüyor. 
 

 

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK:

İstiklal Caddesi Nu:
161-161/A Beyoğlu 34433 İstanbul. Telefon: 0.212-252 47 00

Belgegeçer: 0.212-293 07
23
www.ykykultur.com  e-posta: ykypazarlama@ykykultur.com 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-BURADAKİ
KİTAP NEREYE GİTTİ?

Telma Guimaraes – Resimleyen Jana Glatt Çeviren: Sezen Kiraz / Bilgi Çocuk.

2-BANA
KUŞLAR SÖYLEDİ:

Yekta Kopan / Can Yayınları.

3-ARAPLAR
VE HİKÂYE ANLATMA SANATI-TUHAF BİR ÂŞİNÂLIK:
Abdelfettah Kilito – Su Baloğlu /
Vakıfbank Kültür Yayınları.

4-İLHAN
KOMAN SÖZLÜĞÜ:
Necmi
Sönmez / Doğan Kitap.

5- HAYDİ
OKULA:

Marianne Dubuç – Ece Nahum / Redhause Kidz.

 

DERKENAR

EFELİĞİN DOĞUŞU İSİMLİ ESERİN, SAYFAYI
HAZIRLAYANA

T E D Â Î   E T T İ
R D İ K L E R İ…

Daha geniş düşünelim:

-Osman Gazi, amcası Dündar Bey’i
öldürmeseydi,

 -Sultan Çelebi Mehmed, kardeşleri Süleyman
Çelebi’yi, İsa Çelebi’yi ve Musa Çelebi’yi bertaraf etmeseydi,

-Sultan İkinci Beyazıd Han değil
de Cem Sultan pâdişah olsaydı,

 -Yavuz Sultan Selim Han, babası Sultan İkinci
Beyazıd Han’ı tahttan feragate ikna etmeseydi,

-Kanunî Sultan Süleyman Han,
Şehzâde Mustafa’yı öldürtmeseydi,

………………

 -Mithad Paşa Osmanlı pâdişahı olsaydı,

 ………………

Osmanlı Devlet-i Aliyyesi 623 yıl
hüküm sürebilir, bunun 350 yılında günümüz tâbiri ile ‘süper güç’ olarak cihana hükmedebilir miydi?

Ve son… Cumhuriyet’i kurma imkânı
bulabilir miydik? Bu gün bağımsız bir devletimiz olabilir miydi?

Konudan Konuya (21)

0

     Hz. Mevlânâ’yı
bilmeyen tanımayan ve sevmeyen yoktur. Fakat en ünlü eseri Mesnevî’yi okudunuz
mu diye soracak olursanız; kem küm ettiğini görür, doğru ve müspet bir cevap
alamazsınız. Oysa o Mesnevî ki, Amerika’da bile tercümesi en çok satılan
eserler arasındadır.

     Çünkü Mesnevî:
“Gönüllere şifa, hüzünlere cilâdır..Ruhların huzuru, ruhlara şifa”dır. “Hastayı
alır doktoruna götürür. Âşığı alır sevdiğine ulaştırır…Mihnet ve ıstırap
çekenlerin dertlerini ve kederlerini azaltır, güç işlerini kolaylaştırır.”

x

     Hz. Ali diyor ki:

   “İlâcın sende, ama
bilmiyorsun sen.

     Derdin kendinden,
ama görmüyorsun sen.

     Harfleriyle
gizlinin apaçık olduğu

     Kitab-ı mübînsin
sen.

     (Hakkı ve Kâinatı;
madde ve mânanla, hakkıyla açıklayan bir kitapsın sen.)

 

     Küçük bir cisim
sanıyorsun kendini.

     Oysa sende dürülü
en büyük âlem.

     Kendinden
başkasına  ihtiyacın yok senin.

     Bir düşünsen nefs
(öz varlığın) üstünde, ama düşünmezsin sen.”

 

     İnsanı öyle güzel
tarif ve tasvir ediyor ki, hakkında bir kitap yazılabilir. Fakat gel gör ki:

   “O mâhiler
(balıklar) ki derya (deniz) içredir, fakat deryayı bilmezler!”

     Balığa sudan
bahsetseniz, inkâr eder. “Hani nerede?” der! Balık suyu nasıl görsün ki, çünkü
sudan başka bir şey yok. Tıpkı zuhurunun şiddetinden / varlığı her yanı ve her
şeyi kapladığından görünmeyen Yüce Allah gibi. Evet Allah’ın görünmeyişi
zuhurunun / her yerde ve her şeyde mânen oluşu yüzündendir. Balık suyu nasıl
görsün ki, çünkü sudan başka bir şey yok nazarında.

     İşte burada ilim
gözü, gönül gözü devreye girmeli ki, zahir gözüyle göremediklerini; bâtın / iç
gözü / mânâ gözüyle görebilsin.

     Ne yazık ki, insanların
çoğu; her şeyi baş gözüyle görebileceklerini sanıyor; kalp, gönül, bâtın ve
ilim gözünü hiç hesaba katmıyor!

     Su kovasına
sokulduğunda, baş gözüyle kırık görünen çubuğun; aslında kırık olmadığını ilmen
bilen insan; aynı akıl yürütmeyi; ne yazık ki mânevî âlemler için yapmayı akıl
etmez, üstelik  kendini akıllı sanır!

     Allah; âlemde
tecellî edip, kendini maddeten göstermediği gibi, kaldı ki Allah maddeden
müstağnidir, maddeyle alâkası yoktur. Yani madde değildir. İnsanın ruhu da
vücut ve bedeninde tecellî ettiği halde, insana görünmediği, insanın onu
göremediği gibi. Yine insanın kaldırdığı kolunu görüp de, onu asıl kaldıran
ruhunu göremediği gibi.

x

     Hadise ve olaylara
çıplak gözle, yani hikmetsiz olarak baktığımızda; nice çirkinlikler,
uygunsuzluklar, birçok haksızlıklar ve zulümler görürüz. Oysa işin mahiyetine /
iç yüzüne muttali olduğumuz / nüfuz ettiğimiz, olayın özünün farkına vardığımız
zaman; zahiren gördüklerimizin bir kabuktan ibaret olduğunu anlar ve olaya
bakış ve yorumumuz bambaşka bir hâl alır.

     Nitekim cevizin
kabuğundan ibaret olmadığını, içindekini yiyince anlarız. Bunun gibi çok şeyler
var ki, içleri dıştan göründükleri gibi değildir.

     Bu hususta da Hz.
Mevlânâ taşı gediğine koyarak, bizlerin gerçekleri görmemizi veciz bir şekilde
sağlamıştır:

   “Sopayla kilime
vuranın gayesi kilimi dövmek değil, kilimin tozunu almaktır; Allah da sana
sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır.”

Müslümcünün Çilesi

Galip Erdem’in “Ülkücünün
Çilesi
” bakışı ve kitabı ‘ülkü’yü
idealizm ve adanmışlık mânâsında anlayanlar arasında meşhurdu.
Rahmetli derdi ki; “İç Türklere rağmen milliyetçi, dış Türklere rağmen Turancı,
Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür.”

            Bir soğan cücüğünde hasbelkader
konumlanmayı ‘ülkücülük’ zannedenlere 15 yıldır ‘gönüllü kerizlik’in neye tekabül ettiğini yaza-çize anlatmaya
çalışıyoruz. Şimdengerü  Müslümcü de diyebiliriz.

Gayrı sözü ‘Galip
Abi
’ye bırakalım:

“Gün olur,
ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı şairin
söylediği gibi:
«Akl-ı şuur»ları vardır; güzel severler, «bade» içerler ve nihayet göçüp giderler.
            Ülkücülerin
hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimî bir
mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman
çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile..

Belli bir
ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden
kudret sahipleri de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa başları belâya girer;
gene de sinmezler. Bu halleri
«kalabalık»a göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de
yılmamak.
            Ülkücü,
dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma,
bir hırka o’na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki halkın hayretine
sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz.

Kendi zevkleri
dışında zevk tanımayanların gözünde
«zevksiz» bir adamdır. Küçümserler onu; hayatı
anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle
davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki inandığına dokunulmasın!
            Kalabalığın
nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış
öylece uyumakta, başkalarını da uyumağa teşvik etmekte..
            Bir
gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, o’na karşı hiç kimse
«aferin» demez. Üstelik «böyle
olacağı zaten belli idi
» buyrulur.
            Ülkücünün
ülküsü ile münasebeti; hakikî bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer.
Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez; incinmeğe de hiç
gelemez.

Diğer sahalarda
umumiyetle dikkatsiz hareket eden ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu
baştanbaşa hassasiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama
ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez,
mükâfat istemez; bir garip kişidir. Ülküsüne hizmet edenlere son derece
hürmetkârdır.

Gerçek âşıklar
gibidir; kıskanmaz. Sevgilinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin
gururu yegâne süsüdür.
            Ülkücünün
en çok dinlediği
«nasihat»dır. «Yapma» derler, «hayatını heba etme» derler, «gününü gün et» derler. O kadar çok şey söylerler ki hiç bitmez. O hepsini dinler ama
hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.
            Ülkücülerin
en amansız düşmanları
«eyyamperest»lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar daha
çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da ülkücüyü hep
ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki ülkücünün gayretlerinden en çok
faydalananlar da
«eyyamperest»lerdir.
            Gün
gelir, ecel hükmünü icra eder; ülkücü dünyasını değiştirir. Kalabalık o’na
acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Hâlbuki o, inançları uğrunda
yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca
«kalabalık»a acımıştır.”

            Ülkücü Hareket kendi içinden engellendi ve asıl Müslümcü
Hareket
engellenemeyecek!

İşsizlik Yokmuş, İş Beğenmeme Varmış

Yandaşların,
iktidarı ne pahasına olursa olsun, savunma refleksi çok yüksek. Bu
alışkanlıkları yüzünden yüksek enflasyon, yüksek kur ve yüksek işsizlik
ortamında çok tepki çeken
, tuhaf savunma mekanizmaları geliştiriyorlar.

Mesela,
iktidara yakınlığıyla bilinen Türkiye Gazetesi, “8 bin TL maaşla çalışacak
işçi yok”
manşetiyle çıktı.

Gazetenin
birinci sayfasında, manşetten ve çok büyük puntolarla verilen haberin
içeriğinde “Türkiye’nin yıllardır çözemediği ‘iş beğenmeme’
problemi artık üretime de ket vurmaya başladı. Anadolu’da birçok sektör ve
işletme maaşları 8 bin TL’ye kadar yükseltti. Ancak yine de çalışacak eleman
bulamıyorlar.
Böylece üretim ve gelir azalıyor. Yeni siparişler de
alınamıyor!” denildi.

Baksanıza
meğer üretimin aksamasının, gelirlerin azalmasının sebebi iş beğenmeyen, tembel
ve nankör işsizlermiş. İktidarımız her türlü sorunu çözmüş ama bu “iş
beğenmeme sorununu”
çözememiş.

Habere
konu edilen Tersan Tersanesi kurumsal iletişimi, söz konusu ajansa böyle
bir röportaj vermediklerini ve haberde bahsi geçen rakamların da doğru olmadığını
açıkladı. Yani haber yalan çıktı.

Diyelim
ki haber doğru. Türkiye Gazetesi’nin verdiği haberde aranan işçilerin vasıfları
da belirtilmiş: “Paslanmaz ve argon kaynak bilen, kaynak konusunda uzmanlaşmış
personele ihtiyacımız var. Mobilya ve panel montajlarında da yetişmiş eleman
lazım” denilmiş. Bu vasıftaki işçilere 8 bin TL veriliyor olmasına rağmen
işyeri bu tür işçiler bulamıyorsa sebebi “iş beğenmeme” değildir.
Bu konularda uzman, nitelikli usta bulmakta yaşanan bir sıkıntı varsa, okullarımızdan
sanayinin istediği özelliklerde, belli alanlarda ustalaşmış kişiler yetişmediği
içindir.

RTE 81
ilimize yayılmış üniversitelerin sayılarını 207’ye çıkartmış olmakla
övünür. Yine çok övdüğü İmam Hatip Lisesi sayısını 2015-2016 eğitim
yılında 1149 iken, 5 yılda 1651’e çıkarttı.

Ama
bahsi geçen haber doğru olmasa da kendi gözlemlerimizden de biliyoruz ki eğitim
sistemimiz sanayicilerimizin aradığı vasıfta bilgi ve beceriye sahip eleman
yetiştiremiyor.

Bunun
da ayıbı ve kusuru, vasıfsız oldukları için iş bulamayan milyonlarca işsizin
değil, devleti yönetenlerindir.

Sosyal
Güvenlik Kurumu (SGK), 2020 yılı verilerine göre, Türkiye’de 15,2 milyon kayıtlı
çalışanın yüzde 42’si asgari ücretle çalışıyor. Asgari ücretin çok az üstünde
olanları da dahil ettiğinizde her 3 çalışandan 2’si asgari ücret civarında
ücret alıyor.
Kayıtsız olanların ise çoğunun asgari ücretin de altında
ücret aldığı malum.

Yine
TÜİK’in rakamlarına göre bile, Genç işsizlik oranı yüzde 23. Geniş
tanımlı işsizlik olarak da nitelendirilen “âtıl iş gücü” oranı
ise yüzde 27,5 mertebesinde.

Bu
ortamda “8 bin TL maaşla çalışacak işçi yok” diye manşet atmak,
gazetecilik bakımından da ahlaki açıdan da utanç vericidir.

*************************************

Akp Politikalarının Getirdiği Yer

AKP’liler
yıllarca uyguladıkları “yüksek borç, düşük kur, yüksek faiz”
politikasının yarattığı yalancı cennetle övündüler. Geldiğimiz nokta ise
“yüksek borç, yüksek kur, yüksek faiz, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik.”

AKP
iktidarları, dünyada para bolluğunun yaşandığı, dışarıdan uygun şartlarda bol
döviz girişinin olduğu ve AB çıpasının etkisiyle dış yatırımcının geldiği bir dönemi
heba etti.

Bu
dönemde israf, yolsuzluklar ve usulsüzlüklerle belli kesimleri zengin
ettiler. Seçim kazanmak için çok verimsiz ve önceliği olmayan gösterişli
yatırımlar
yaptılar. Bunların da çoğunu Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) veya
Yap- İşlet- Devret modeliyle
yaparak yükünü gelecek nesillerin üstüne
yıktılar.

Dışarıdan
para gelmeye devam ettikçe sürdürülebilecek bir saadet zinciri idi. Para
gelişi durunca zincir artık koptu. Yüksek faizle bile dış borç
bulamıyorlar.

19
senede öyle bir sanayi yapısı oluşturdular ki, ihraç edebilmek için
yüksek oranda ithalat yapmak zorundayız. Tarımda kendi kendine yeten
ülkeydik. Yanlış politikalar yüzünden çiftçi tarlasını ekmez oldu. Köylü
ücretli veya emekli olarak şehire yerleşti. Marmara Bölgesi kadar bir arazimizi
boş bıraktık. En fazla tarım ve hayvancılık ürünleri ithal edenlerden biri
olduk.

Şimdi parası en fazla değer kaybeden, en yüksek faiz uygulayan, en
yüksek enflasyon ve işsizlik oranına sahip olan bir ülkeyiz.

*************************************

“Reis’in Bir Bildiği Vardır!”

Bir
gazeteci, AKP’li eski Belediye Başkanı olan (ve halen Büyükşehir’de kendisine
bir görev verilmiş olan) bir arkadaşımın beyanlarını yazdı:

“Sayın
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bir bildiği var. O bildiğini yapacaktır.
Bir yöntem deniyor ve oradan bir istikrar çıkarmaya çalışacaktır. Yoksa
doların yükseleceğini bilmiyor olamaz. Biraz sabredelim. Bu işin sonu iyi
olacak.”

Okudum ve utandım.
Çünkü bu arkadaşımız geçmişte başarılı ve dürüst bir Belediye Başkanı olduğu
için sevdiğimiz bir insan. O, Reis’in yanlış politikaları yüzünden ülkemizin
neler kaybettiğini bilebilecek donanımdadır. “Şu gerekçelerle Reis’in yaptığı
doğrudur” deseydi saygı duyardım.

Buna
rağmen “Reis’in bir bildiği vardır” gibi tuhaf bir gerekçeyle savunma
mekanizması oluşturması beni çok üzdü.

AKP’de
“aklını, iradesini ve vicdanını bir başkasına teslim etme” anlamına
gelen “biat kültürü” çok yaygındır. Nikah törenlerine şahitlik için
davet edilen bütün AKP’li yetkililerin eşlere tavsiye olarak “biat et, rahat
et!”
tavsiyesinde bulunması bu kültürün bir yansıması olsa gerektir.
Arkadaşımın, partisindeki yerleşik kültürün tesiri altında kalmış olduğunu
görmekten üzüldüm.

“Aklını, iradesini ve vicdanını bir başkasına teslim eden” Fetö müritlerinin yarattığı tehlikeyi
tecrübeyle yaşadık. Koca koca generaller “Hocaefendi’nin bir bildiği vardır”
diye darbeye kalkıştılar, insanlarımızı öldürttüler. Bu tecrübeye rağmen, bir
kısım müritler hala “Hocaefendi” dedikleri kişinin 15 Temmuz darbe
teşebbüsünde dahli olmadığına inanıyor ve savunuyorlar.

AKP’li müritlerin aynı
biat kültürünü, “Reis” kültü üzerinden, devam ettirmesinin bekamız
açısından ciddi bir risk oluşturduğunu görüyor ve endişe ediyorum.

Şehrimizin Bir Değerine Vefa

İnsanların
birlikte yaşama özellikleri; onların küçükken büyüğe yerleşim yerleriyle
bütünleşmelerini sağlar. Köylerden şehirlere doğru büyüyen yerleşim alanları
böyle şekillerımiştir. Bu yerleşim alanları ise giyimden yemeğe, evlerden ortak
yaşam yerlerine kadar birçok alanda o toplumun kendine has kültür özelliklerini
şekillendirir. Bu şekillemede bazı insanlar rehber özellikleri ile iz
bırakırlar. Bu insanların önemi çoğunlukla vefatlarından sonra anlaşılır,
farkedilir. Halbuki bu insanların hatırlanması, özelliklerinin konuşulup,
yayılıp sağlıklarında paylaşılması diğer insanlar için örnek alınmasını ve
benzerlerinin artmasını sağlar.

İşte
Akçakoca Kültür Platformu‘nun çalışmasına bu göz ile bakmalıyız. Abdullah
Köktürk’e ait bu etkinlikte kendisine ait muhtelif anılar paylaşılmış şahsında
öncü insanların kişilikleri konuşulmuştur. Ben ise şöyle bir değerlendirme
yaptım.

 

2017
tarihinde onu tanıtıcı yazımda Abdullah Köktürk, umutları, sevinçleri, tasaları
ile yalnız kendisi için değil, çevresi için de var olan örnek insanlardan
biridir şeklinde yazmıştım. Yine o yanımda onun birleştirici, bütünleştirici
yönüne değinmiştim. Buna İzmit Kaymakamlığı’ndaki ve O’nun Bekirpaşa Belediye
Başkanlığı döneminde yapılmış olan Atatürk Anıtının bitişiğindeki rölyefi örnek
gösterebilirim. Bu rölyefte: Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın “üstte mavi gök
basmadıkça, altta yağız yer delinmedikçe, ilini, töreni kim bozabilir? Ey Türk!
Titre ve kendine dön.” cümlelerinin de bulunduğu ünlü uyarısı; Osmanlı
Devleti’nin kuruluş felsefesi olarak kabul edilen, Şeyh Edebali’nin Osman
Gazi’ye nasihati olarak bilinen “Ey oğul, bundan böyle öfke bize uysallık
sana, güceniklik bize gönül almak sana, suçlamak bize katlanmak sana…”
diye başlayıp, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” diye biten nasihati;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal
Atatürk’ün “Yurttaşlarım, az zamanda çok ve büyük işler
yaptık…”diye başlayan ve “daha büyük işler yapmak mecburiyeti ve
azmindeyiz.” diye devam eden ” Ne mutlu Türküm diyene!” diye biten
söylemini görür ve okursunuz. İşte Abdullah Köktürk kardeşimiz, yalnız sözle
değil, ortaya koyduğu icraatleri ile de birleştiriciliğinin,
bütünleştiriciliğinin ve yol göstericiliğinin hakkını veren biridir. Tabi ki
bir konuda yazmak ve konuşmak kolaydır. Ancak işi eyleme dökmek, icraat yapmak o
kadar kolay değildir. O’nun diğer önemli bir ilgisi yurtdışından şehrimize gelen
öğrencilere yönelik çalışmalandır. Bunlardan birisini 2018 yılında Başiskele
Çocuk Kasabası Anaokulu sponsorluğunda değişik ülkelerden şehrimize gelmiş olan
üniversite öğrencileri ile birlikte yapmıştır. Bu yemekte gençlerin umudunu,
güvenini arttıran sohbetler, onlara ufuk açıcı sorumluluk verici
bilgilendirmeler yapılmış, yarınları için önlerini aydınlatacak işaret fişekleri
diye adlandırabileceğimiz değerlendirmeler ortaya konulmuştu.

Toplumda
rehberlik-önderlik yapan insanların bu ve benzeri etkinliklerle hatırlanması, o
kişiler üzerinden şehirlilik bilincinin gelişmesine, aidiyet duygusunun
oluşmasına katkı sağlayacaktır. Bu ve benzeri faaliyetlerin devamı ve çoğalması
dileklerimle emeği geçenlere takdirlerimi belirtirim. Abdullah Bey kardeşimize
de hizmetlerinin devam ettiği, sağlıklı, mutlu, eş ve ailesi ile birlikte
yaşayacağı hayırlı ömürler dilerim.

Yûnus Emre Uzmanı Yaman Arıkan, Bizim Yûnus’u Anlatıyor: (2)

‘Bizim
Yûnus, Türk Milleti’nin Adı-Sanı Yok Olmasın Diye,  İlâhî İrâde Tarafından Gönderilmiş Bir Millî
Mürşidtir.’

 

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus
Emre’nin yaşadığı dönemdeki Türk milletinin durumuna bir göz atalım mı?

 

Yaman Arıkan: Geriye doğru târihin derinlikleri, dillerini ve millî
kültür ve millî rûhlarını kaybettikleri için kaybolup giden milletlerle
doludur. Bizim târihimizde de devletimizin mâddî-fizîkî ayağının yıkılış ve
çöküş hâlleri az değildir. Fakat ekseriyetle dil ile millî kültür ve millî rûh
diri, canlı ve ayakta kaldığı için mâddî-fizîkî varlığı kısa zamanda yeniden
toparlamak, her seferinde mümkün olmuştur. Yine, târihte, ma’nevî ayağımızı
yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğumuz devirler de vardır. Türklüğün
ölüm-kalım devirleri diyebileceğimiz bu devirlerden biri de Yûnus’un devridir.

 

Yûnus, Türk Milleti’nin Anadolu’da
mâddî-ma’nevî büyük sıkıntı ve kargaşalıklara düştüğü
bir devirde yaşadı. Batıdan gelen ve iki asra yakın bir zaman diliminde
dalgalar hâlinde devam eden haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları, Türk Yurdu
Anadolu’da devletimizi sarsmıştı.
Vâkıâ, cengâver Selçuklu Hâkanları ve Türk Halkı, haçlı-Hıristiyan çapulcularının
büyük bir kısmına Anadolu’yu mezar etmişti. Ama savaş savaştı. Yapacağı yıkım
ve tahrîbâttan kaçınılamazdı.

 

Çetinoğlu: Batıdan Haçlı ordularının tahribatı onarılamadan,
doğudan gelen Moğollar Anadolu’daki Türk varlığı için büyük bir tehlike
oluşturuyordu.

 

Arıkan: Evet. Haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzlarının meydana
getirdiği yıkım ve tahrîbâtın izleri henüz tam olarak silinmemişken, Türk Yurdu
Anadolu, bu sefer de doğudan gelen bir tecâvüz ve taarruz hareketiyle karşı
karşıya kaldı. Bu da, putperest Moğol tecâvüz ve taarruzuydu. İşte, bu iki
tecâvüz ve taarruz, sınırları bir zamanlar doğuda Kaşgar’a, batıda Marmara
sâhillerine dayanan, ancak, daha sonraları Anadolu’ya hapsolmuş bulunan
Selçuklu Türk Hâkanlığını mâddî-fizîkî olarak çökme noktasına getirdi. Öyle ki,
13. asrın sonlarında, mâddî-fizîkî olarak ortada gerçek ma’nâda devlet kalmamıştı. Ülkede tam bir kargaşa hâkimdi.
Gücü yeten yeteneydi. Halk; önce haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve taarruzları, daha
sonra da Moğol baskınları netîcesi
hem kırılmış, hem de yok-yoksul duruma düşmüştü.
Nitekim, Yûnus, Türk Milleti’nin içine düştüğü o acıklı ve bunalımlı devreyi,
âdetâ bir feryâd-figân hâlinde bize aksettirmektedir. Dinleyelim:

 

 

Müslümanlar Müslümanlar,

Bu ne acep zaman oldu?

İşâreti bilenlere

Kıyâmetten nişân oldu!

 

Ecel bir sel olup geldi,

Ömür harmanını deldi,

Bu ibret cümle Hakk’dandır,

Bahâne bir çıban oldu!

 

Ana, oğul diye ağlar,

Oğul, kardeş diye göyner,

Kız, ana ciğerin dağlar,

Bu dünyâ bir figân oldu!

 

İşitirdik âlimlerden,

Kıyâmet vasfını her dem,

Eğer âkıl isen hâlin,

Sana küllî ayân oldu!

 

Her kande kim varır isem,

Figân günü gelir bana.

Sanasın kim her mahalde,

Kılıç oynar kıran oldu!

 

Şol evler kim düğün gibi,

Galabası kesilmezdi.

Bugün kim ben anı gördüm,

Söyünmüş bir kovan oldu!

 

Ey bîçâre Yûnus sen bil,

Bu dünyânın vefâsı yok.

Sana dahi
gele bir gün,

Bu dünyâ bir figân oldu!

 

Evet. Haçlı-Hıristiyan tecâvüz ve
taarruzları ve putperest Moğol baskınları netîcesi, ‘analar oğul diye ağlar,
oğullar kardeş diye göyner
’ olmuştu. Bir zamanlar, her yaştan insanların
cıvıldadığı yuvalar, hâneler, âile ocakları,… şimdi, sönmüş yâni arıları
kırılmış boş birer kovan hâline gelmişti. Her yerde feryâd-figân vardı. Bu
durum, meselenin mâddî-fizîkî boyutuydu. İşin bir de ma’nevî, rûhî ve kültürel
boyutu vardı ki, asıl tehlike de o idi. Zîrâ, devrin bir kısım aydınları ve
bazı yöneticileri, Türkçe ve millî kültür bahsinde gaflet, dalâlet ve hattâ
hıyânet içindeydiler. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Bilhassa Anadolu Selçuklu
hâkanlığımızın son devirlerinde; Türkçe, millî kültür ve millî irfân bahsinde
iş o noktaya gelmişti ki, saray ve çevresinde Farsça konuşuluyor, Farsça
yazılıp çiziliyordu. Yazışmalar Farsça yapılıyordu. Üstelik, Türkçe horlanıyor,
ayak ( avâm ) takımının konuştuğu dil olarak görülüyordu. Medrese, âdetâ
“kaale-yekuulü”den başka bir şey tanımıyordu. Türk’ün Şehnâmesini yazacak çapta
bir dâhî olan koca Mevlânâ, yaşadığı Türk denizi içinde, şiirlerini Türkçe
değil, Acemce (Farsça) söylüyor, Acemce yazıyordu. ‘Türk Denizi’ ifâdesini bilhâssa kullandık. Zîrâ o devirde, doğuda
Kaşgar, hattâ Çin Seddi ile batıda Marmara Denizi sâhilleri arasındaki
coğrafyada Türkler hâkimdi. Öyle ki, devrin bir Ermeni tarihçisinin ifâdesine
göre; Anadolu, karınca yuvaları gibi Türk kaynıyor, dünyâ Türklere âdetâ dar
geliyordu. Yâni, mülakatımızın baş tarafında da
ifâde ettiğimiz gibi, Kaşgar ile Marmara sâhilleri arası, âdetâ, Türklerin
kaynaştığı bir Türk denizi idi. Ahâlînin kahir ekseriyeti Türk idi ve Türkçe
konuşuyordu. Ordu komutanları ve devletin yöneticileri Türk idi ve Türkçe
konuşuyorlardı. Fakat bütün bunlara rağmen, Mevlânâ ve çevresi, akıl almaz bir
mantıkla, Türk yurdunda Türk’e yabancı bir dille söyleyip yazma garâbetini
gösterebiliyordu.

 

İşte Yûnus; devrinin bazı
yöneticileri ile bir kısım aydınlarının bilerek veya bilmeyerek Türkçe’nin,
millî kültürün, millî irfânın ve millî rûhun yok olmasına yol açtıkları böyle
felâketli bir devirde gelmiş ve ufukları karartılmak istenen Anadolu Türklüğünün
üzerine bir güneş gibi doğmuştur. Daha doğrusu,
ilâhî irâde onu, ‘Türk Milleti’nin
adı-sanı yok olmasın
’ diye, batı Türklüğüne bir millî mürşit olarak
göndermiş, o da, Türk Yurdunda Türk’e yabancı bir dille söyleyip yazma
garâbetini gösteren Mevlânâ ve benzerlerine karşı Türkçe haykırmıştır. Hem de,
dağdaki çoban ile, okuması yazması bile bulunmayan ninelerin dahi
anlayabileceği bir Türkçe ile:

 

 

Taşdın yine deli gönül,

Sular gibi çağlar mısın!

Akdın yine kanlı yaşım,

Yollarımı bağlar mısın!

 

Nidem elim ermez yâre,

Bulunmaz derdime çâre,

Oldum il’imden âvâre,

Beni burda eyler misin!

 

Yavu kıldım ben yoldaşı,

Onulmaz bağrımın başı,

Gözlerimin kanlı yaşı,

Irmak olup çağlar mısın!

 

Karlı dağların başında,

Salkım salkım olan bulut,

Saçın çözüp benim için,

Yaşın yaşın ağlar mısın!

 

Esridi Yûnus’un canı,

Yoldayım illerim kanı,

Yûnus düşde gördü seni,

Sayru musun sağlar mısın!

 

Bunları BİZİM YÛNUS söylüyor. Sırf
mûsikîden ibâret bu hârika Türkçe’yi BİZİM YÛNUS kullanıyor. Ne zaman? 13.
asırda. Yâni zamanımızdan yedi asır önce. Nasıl bir devirde? Türkçe’nin
küçümsendiği, horlandığı, aşağılandığı, ayak takımının konuştuğu dil olarak
görüldüğü bir devirde. Bazı yöneticilerle bir kısım aydınların, bu güzelim
Türkçe’yi bırakıp da Acemce’ye tapulandıkları, Türkçe’den başka bir dil
konuşmayan millete rağmen Acemce yazıp Acemce söylemekte ısrâr ettikleri bir
devirde. Türkçe’nin saf dışı bırakıldığı; millî kültürün, millî irfânın, millî
şuur ve bilincin, millî rûhun,… yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu
bir devirde. İşte bu sebeplerle diyoruz ki:

 

– Yûnus, Türk Milleti’nin adı-sanı
yok olmasın diye böyle bir devirde, ilâhî irâdece gönderilmiş bir MİLLÎ
MÜRŞİD’dir.

 

Türk Milleti olarak bizim millî varlık
ve bekamızın iki temel direği, iki temel istinâtgâhı, iki temel dayanağı
vardır. Bunlardan biri ve birincisi dilimiz TÜRKÇE’dir. İkincisi de dînimiz
İSLÂMİYET’dir. Türkçe bizim canımızdır, rûhumuzdur, hayât damarımızdır, hayât
kaynağımızdır. Bizi Türk olarak yaşatan esas ve temel unsur odur. Nasıl ki
rûhsuz-cansız beden için hayât düşünülemezse, yaşama
d
üşünülemezse ve hayât mefhûmu tasavvur edilemezse, aynen
bunun gibi, Türk Milleti için de, Türkçe’siz, Türk olarak yaşamak ve varlığını
devam ettirmek düşünülemez. Bir beden rûhsuz-cansız kalmışsa yâni rûh bedenden çıkıp
gitmişse, artık o bedene ‘insan
denmez. Bil’akis, ‘ölü’ denir, ‘cesed’ denir, ‘na’ş’ denir. Ona tekrâr insan denmesi, ancak rûh tekrâr bedene
geldiği takdirde mümkündür. Yâni rûhun ayrılmasıyla beden ölür, yaşaması
imkânsızlaşır. İşte beden için rûh ne ise, Türk Milleti için Türkçe de odur.

 

Sözümüzün başında, istesek Yûnus’un
misyonunun ne olduğunu bir tek cümle ile hemen ifâde edebileceğimizi
söylemiştik. İşte, ‘Yûnus’un misyonu
neydi?
’ sorusunun tek cümlelik cevâbı:

 

– Millî varlık ve bekamızın iki
temel direği olan DİLİMİZİ ve DÎNİMİZİ olabildiğince sağlamlaştırmak!…

 

Oğuz Beyefendi bir mülâkatta,
Yûnus’un misyonu hakkında verilebilecek bilgilerin özünü verdiğimizi sanıyorum.
Okuyucularımız, bu konudaki daha geniş bilgiyi “BİZİM YÛNUS” isimli eserimizde
bulabileceklerdir. Şimdi, varsa diğer
sorularınızın cevâbına geçebiliriz.

 

Çetinoğlu: Efendim daha pek
çok sorumuz var. Onlardan biri de şu:

 

Yûnus’un;
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî ve Hünkâr Hacı Bektaş Velî ile birlikte Pîr-i Türkistân
Ahmed Yesevî’nin yönlendirmesi ile Anadolu’ya geldiği söylenir. Aynı şekilde,
Sarı Saltuk’un da Balkanlara gönderildiği belirtilir. Bu konuda inandırıcı
bilgiler var mı?

 

Arıkan: Evet. Ahmed Yesevî’nin menkıbevî hayâtını anlatan eserlerde
bu tür iddiâ ve ifâdeler vardır. Bu husûsta, günümüzde dillerde dolaşan aynı
söylentilerin kaynağı da o eserler olsa gerek. Ancak, bu konuda bir noktaya
hemen dikkat çekmemiz gerekiyor. Menkıbe, târih demek değildir. İşte, adı
üstünde menkıbedir; yâni hikâyedir, destândır. Binâen’aleyh, ortada belge
niteliğinde müşahhas deliller yoksa, iddiâ edilen husûsun doğruluğu havada
kalır. Esâsen, menkıbevî hayât, târihî bir şahsiyetin târihî-takvim hayâtında
belirsizlikler bulunduğu takdirde devreye girer. Nitekim, Ahmed Yesevî’nin
târihî-takvim hayâtında da çok büyük
belirsizlikler bulunduğu için menkıbevî-destânî hayâtı devreye girmiştir.
Târihî büyük şahsiyetlerin menkıbevî-destânî hayâtları, umûmiyetle onların
bağlıları ve müntesipleri tarafından yazılır. Bunu yaparken de, hemen hemen
hiçbir ölçüleri yoktur.

 

Bütün bunlardan başka, Ahmed
Yesevî, mîlâdî 12. asrın ortalarında vefât etmiştir. Mevlânâ, Yûnus ve Sarı
Saltuk ise 13. ve 14. asırlarda yaşamış şahsiyetlerdir. Bu durumda, Ahmed
Yesevî’nin onları yönlendirmesi nasıl düşünülebilir? İlmî zihniyet ve araştırmanın
iyice yerleşmediği ülkemizde ve benzeri ülkelerde, böyle meselelerde
ekseriyetle işin kolayına kaçılır ve meseleler sığ ve derinliksiz îzâh ve
açıklamalarla geçiştirilir. Şimdi biz, gerek Ahmed Yesevî’nin gerekse diğer üç
büyük şahsiyetin yaşadıkları târih îtibâriyle, Pîr-i Türkistân’ın onları
yönlendirmesinin bahis konusu olamayacağına bir nokta koyalım ve meselenin
özüne ve esâsına gelelim:

 

Biraz önce, Yûnus’un misyonunu tespit
ederken Türk Milleti’nin yerleşik târihî millî inancından söz etmiştik. Buna
göre, Türk Milleti, yeryüzünde ilâhî nizâm ve düzeni yaşamak, yaşatmak, yaymak,
korumak ve kollamakla mükellef ve vazîfeli idi. Bildiğiniz gibi, bu inanç, ‘Î’lâ-yi
Kelime-t-ullah, Kızıl Elma, Nizâm-ı Âlem Ülküsü’ gibi ifâdelerle dillendirilir.
Geçmiş asırlarda, bu millî inanç, sâdece devletimizin yöneticilerinde değil
milletin bütün fertlerinde canlı ve güçlü bir şekilde yaşamaktaydı. Nitekim,
daha Osmanlılar devrinde bile, herhangi bir şekilde pâdişâhla karşılaşan bir
halk topluluğunun, hep bir ağızdan, ‘Kızıl
Elma’ya, Kızıl Elma’ya
!’ diye tempo tuttuğunu târih kitapları yazmaktadır.
Bazılarının sandığı gibi, gidilecek o yerde, bir ‘Kızıl Elma’ yâni ‘Altın Elma’
falan yoktur. Türk halkı, pâdişâhına karşı, rûhunda yaşattığı o târihî millî
inancını haykırmaktadır. Yine bazılarının sandığı gibi, Türk fetihlerinin
özünde itici güç, ‘cihangîrlik sevdâsı’ değildir. Öyle olmadığı içindir ki,
fethedilen ülkelerin halkı, önce o güne kadar başlarında bulunan zâlim
imparator, kral, derebeyi ve tekfurlardan kurtarılmış, sonra da insan haysiyetine yakışır nizâm-intizâm ve
düzen te’sîs edilmiştir. Kısacası, Türk fütûhâtının rûhlardaki itici gücü,
ülkeler fethetmek ve cihangîrlik sevdâsı değildir. Bil’akis, yeryüzünde ilâhî
nizâm-intizâm-düzen ve adâleti te’sîs edip yaşatmaktır. Bunun içindir ki,
yeryüzünün neresinde bir küfür ve zulüm merkezi varsa orayı ‘Kızıl Elma’ ilân
etmiş ve kendisine hedef seçmiştir. Bu arada, ülkeler fethedilirken, Türk
Hâkanlarının, ‘Maksadımız kuru mülk
kavgası değildir
!’ sözünü sık sık tekrârladıklarını da unutmamak gerekir.
Hâlbu ki, meselâ Makedonya’lı İskender ile Napolyon’un fetihlerinde itici güç,
insan haysiyetine yaraşır nizâm-intizâm ve düzen kurmak değil, bil’akis,
cihangîrlik sevdâsı ve fethedilen ülkelerin halkına cebir ve tahakkümle
hükmetme emel ve arzusudur.

 

Biraz önce belirttiğimiz gibi,
yerleşik târihî millî inancımız, o devirlerde sâdece devletimizin
yöneticilerinde değil, milletin bütün fertlerinde canlı ve güçlü bir şekilde
yaşamaktaydı. Millî inancın gereğini yerine getirmek, başta ordu ile
yöneticilerin vazîfesi olmakla berâber, seçkin bazı erenler, ermişler ve alp
erenler, o ülke insanları arasına girerek bu vazîfeyi kendi çaplarında
münferiden de yapıyorlardı. Târihimizin geçmiş asırlarında bunun müşahhas ve
canlı örnekleri pek çoktur. Bu, hasbeten lillâh, gönüllü olarak ve kendi
çapında yapılıyordu. Bunun için, birilerinin onu yönlendirmesi de gerekmiyordu.
Zîrâ onlar, bu yerleşik târihî millî inancın bizzât şuûrunda idiler.
Târihimizin o devirlerinde bu vazîfeyi münferiden yapan pek çok erenlerimiz,
ermişlerimiz, alp erenlerimiz vardır. Bunların büyük bir ekseriyeti, atalar
yurdumuz Türkistân’dan, sırf bu mukaddes vazîfeyi îfâ edebilmek için kopup
gelmişlerdir. Nitekim, ünlü mütefekkir şâirimiz Yahyâ Kemâl Beyatlı, Sarı
Saltuk’un bu maksatla atalar yurdumuzdan kopup gelişini mısrâlarına taşımıştır:

 

 

Geldikdi
bir zaman Sarı Saltuk’la Asyâ’dan,

Bir
bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sarkarya’dan.

 

 

(İkinci Bölümün Sonu. Üçüncü Bölüm 28 Kasım 2021 Pazar
Günü Verilecektir.)