14.4 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 355

Çift Paralı Türkiye’de Faiz, Kur, Enflasyon

Ekonomist
Güngör Uras, sağlığında beğenerek okuduğum bir ekonomi yazarıydı.
Karmaşık ekonomik sorunları bile Ayşe Teyze’nin anlayacağı tarzda sade bir
dille anlatırdı. Bugünlerde çok konuşulan “yüksek faiz, düşük kur”
politikasının zararlarını uzun yıllar anlatmaya çalışmıştı. Fakat maalesef
iktidarlar bildiğini okumaya devam etmişti.

AKP
aynı hatayı daha da büyüterek yapmaya devam etti. AKP iktidarının 19. yılında Cumhuriyet
tarihimizin en büyük ekonomik krizini
yaşıyoruz.

İşte
bu aşamada Erdoğan’ın talimatıyla faizi düşürme kararı alındı. “Ekonomide
yeni bir model deniyoruz”
diye savunulan bu yöntemle döviz kurları artacak,
buna bağlı olarak ihracat artacak, ithalat azalacak ve cari açık vermeyecektik.
Yani artık öncelik enflasyon ve kurları düşürmek değil, cari açığı
düşürmekti.

Rahmetli
Güngör Uras yıllarca düşük kur politikası ile ithalatın
özendirilmesinin, yüksek faiz ile yatırımların zorlaştırılmasının yerli
ve milli sanayimizi çökertmekte olduğunu, ara malı üreten tesislerin ucuz ithal
mallarla rekabet edemediği için kapanmakta olduğunu
yazardı. Tam tersi bir
politikaya geçilse bile, bu kapanan tesislerin eski hale gelebilmesinin en
az 5 yılda mümkün olabileceğini
anlatırdı.

Nitekim
dediği oldu. 100 dolarlık mal ihraç edebilmek için 70 dolarlık ithalat yapmak
zorunda olan, katma değerli teknolojik üretim yapamayan bir ülke haline geldik.

********************************

Dolar Dolsa da Olmaz, Dolmasa da…

Eski
Başbakan Binali Yıldırım, “dolardan bize ne dolsa ne olur, dolmasa ne olur?”
demişti ya! Gördük ki, işler hiç de öyle değilmiş.

Çünkü,
Türkiye çift paralı bir ülke. Ekonomi en az Türk Lirası kadar dolar üzerinden
yürüyor. Bankalardaki tasarrufun yarıdan fazlası Amerikan Doları ve Euro.
Devlet dövizle borçlanıyor. Döviz üzerinden ihale yapıyor. Bütün Yap- İşlet-
Devret yatırımları döviz üzerinden ve gelir garantili.

Normal
olarak, çift paralı ülkelerde Merkez Bankası faizi yükseltince ülkeye dolar
girişi artar.
Dolar girişi artınca, dolar ucuzlar. Tüketici ucuz
dolarla daha fazla harcama yapar. Yatırımcı ucuz dövizle yatırımlarını artırır.
Sonuç olarak ekonomi ısınır, enflasyon yükselir.

AKP
bugüne kadar bu yüzden yüksek faizle ve Hazine’deki dolar rezervlerini
satarak doları baskılamaya çalıştı.

Eğer çift
paralı ülkelerde Merkez Bankası faizi indirirse ülkeye dolar
girişi azalır. Dolar girişi azalınca, dolar daha pahalı olur. Tüketici
pahalı dolarla daha az harcama yapar.
Yatırımcı pahalı dövizle
yatırımlarını azaltır
, ekonomi soğur, enflasyon düşer.

CB
talimatıyla TCMB faiz indirdi. Ancak ekonomimiz o kadar çok dolarize
olmuş durumda ki… Ve o kadar çok ithalata bağımlı haldeyiz ki… Maliyet
artışları yüzünden enflasyon da hızla yükseliyor.

“Cari açık vermeyen, dış borç almayan” bir ülke olsanız, “faiz- kur- enflasyon
sarmalına”
düşme riskiniz çok azalır.

Ama kısa
vadede böyle bir yapısal dönüşüm imkansızdır
, üstelik çok sancılı bir
süreçtir.

********************************

Yeni Model İçin Niyetleri de Zamanları da Yok

CB
Erdoğan, bir yandan ekonomik krizi “dış güçlerin” yarattığını, diğer
taraftan da izlenen yeni politikanın kendilerinin bilinçli bir tercihi
olduğunu
söyledi. Bu çelişkiyi hadi görmezden gelelim.

Erdoğan,
“yeni model denemeye” iten sebebi “ya ülkemizde eskiden beri hâkim
olan anlayışı sürdürerek yatırımdan, üretimden, büyümeden, istihdamdan
vazgeçecektik ya da kendi önceliklerimize göre yolumuza devam ederek tarihi bir
mücadeleyi göze alacaktık”
şeklinde açıkladı.

Erdoğan
ve partisi, yatırım, üretim, büyüme, istihdamı artırmak için bir tercih yapmış
değil. Döviz bulamaz olunca, çaresizlikten “cari açık vermeme”
politikasını savunuyorlar.

Partili
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın birinci önceliği seçim kazanmaktır.
Seçimleri kaybederse her şeyini kaybetme riski altında olduğunu hissediyor.

Seçimler için, erken
olursa yaklaşık 11 ay, zamanında yapılırsa en fazla 19 ay zaman
kaldı.

Cari açığı kapatarak
faiz, kur ve enflasyonun birlikte yükseldiği bu korkunç durumdan çıkmak zaman
alacaktır.
Üstelik kitlelerden büyük fedakârlık istemek zorunda
kalacaklar.

Yatırım
ortamının iyileştirilmesi, ara malı üreten tesislerin açılması, yüksek
teknolojili yeni tesisler için yabancı sermaye çekilmesi için iktidarın
bugüne kadar yaptıklarının tersini yapması gerekiyor
.

Bu da yetmez. Bu
politikanın semeresini almaya başlamak 3-5 yıl alır. Erdoğan’ın bu kadar
zamanı yok!

Bu
yüzden Erdoğan’ın aslında politika değiştirmeye niyeti yok. Asıl niyetinin,
yeterince borç döviz buluncaya kadar, zaman kazanmak olduğu
kanaatindeyim. Daha önce “şerefsiz” denilen, “15 Temmuz darbesinin arkasındaki
dış güç olduğu” söylenen, Türk düşmanı BAE prensinden veya bir başka
düşmandan veya Londra tefecilerinden
bile olsa yabancı para bulmaya
çalışacak.

Kaynak
bulduğu anda yine “yüksek faiz, düşük kur” politikasıyla insanları geçici
olarak ferahlatmak
ve bütün devlet imkanlarını kullanarak seçim kazanmak
isteyecektir.

Böyle
bir kaynağı bulabilir mi? Dış güçler “kendilerine karşı savaş verdiğini”
söyleyen birine para verir mi?

Aslında
verilen bir savaşın olmadığını ve Erdoğan’ın ne kadar zor durumda olduğunu en
iyi dış güçler biliyordur. Karşılığında neler alabileceklerini de.

“Ne
pahasına olursa olsun” diye borçlar alınsa da, geçici ferahlama sağlayıcı tedbirler
alınsa da AKP+MHP ittifakının iktidarını devam ettirmesi artık imkânsız gibi.

İş Bilmezliği Ustalıkla Gizleme Sanatı

0

Çok değerli bir ağabeyimin
akrabalarının işlettiği bir zücaciye mağazası vardı. O değerli ağabeyimin biri bekâr
olan iki baldızı ile bacanağının işlettiği bir mağazaydı burası. Yine bu
değerli ağabeyimin M**** adında bir de kayınbiraderi vardı. M, İlk üçü kız
çocuk olan dört çocuklu bir ailenin tekne kazıntısı tek erkek evladı olarak
dünyaya gelen ve bu nedenle şımartılarak büyüyen biriydi. Bu M mağazada ablaları
ve eniştesiyle takılır, getir götür kabilinden işlerini yapardı. Bu mağaza
aslında M ile ablalarına babalarından miras kalan bir yerdi. Ancak M hem iş
bilmez hem de biraz sorumsuz, hadi sorumsuz demeyelim akla havada biri olduğu
için onu mağaza yönetiminden uzak tutar, M’ye sadece getir götür kabilinden
işler yaptırırlardı. Amerikan Dolarının 1,5 TL seviyelerinde olduğu zamanlardı
ve öyle bir zamanda bu mağaza yılda 2 milyon TL’ye yakın ciro yapıyordu. Herkes
halinden memnundu.

 

2008’de ülkemizi teğet geçen (!)
krizin de etkisiyle mağazada işler biraz sıkıntıya girmişti. Krizi fırsata
çevirme becerisi olan M “Siz ticareti bilmiyorsunuz, beceriksizliğinizle
mağazayı batırıyorsunuz” diyerek ablalarının ve eniştesinin burnundan getirdi
ve mağazanın bütün yönetim yetkisini tek başına kendi üzerine aldı. M,
kendisini mağazanın mutlak kurtarıcısı olarak görüyordu.

 

Hayatı boyunca üzerine hiçbir
sorumluluk almamış olan M, mağazanın yönetimini ve özellikle mağazanın kasasını
ele geçirince geçmişinden ve ailesinden intikam alırcasına adeta “mağaza öyle
batırılmaz böyle batırılır” moduna girdi. Tek erkek çocuk olarak büyümenin
getirdiği bencillik ve sorumsuzlukla tam bir mirasyedi gibi hareket etti.
Sattı, savurdu, gelen parayı lemlerde ezdi. M, diğer eniştesi olan benim o
değerli ağabeyimi kah Ukrayna’dan arıyor, kah Tayland’dan arıyor ve âlemlere
nasıl aktığını anlatıyordu. Mağaza batıyordu ama M’nin ekonomisi şaha
kalkıyordu maşallah.

 

Hazıra dağ dayanmaz. Paralar suyunu
çekince M de nakit bulabilmek için bu defa banka kredisine başvurdu. Mağazayı,
babadan kalma taşınmazları teminat göstererek bankalardan krediler aldı. Peki,
o kredileri işini kurtarmak için kullandı mı? Tabi ki hayır! Borç parayla
hovardalığa devam etti bizim M.

 

Akıbet malum. Yazın yediğin hurmaların,
kış mevsimi geldiğinde tırmalamak gibi bir adeti vardır. Çekilen kredilerin
geri ödeme zamanı geldiğinde M tabi ki bankalara tek bir kuruş ödememişti. Çok
kısa bir süre içinde ne mağaza kaldı ellerinde ne de baba yadigarı taşınmazlar.
Ticaretin ustası olma iddiasıyla ortaya çıkan M, on yılların birikimi aile
şirketini batırmış ve sadece kendisini değil iki ablası ile eniştesini de
ekmeklerinden etmişti. Ablaları ile eniştesinin hikâyesi burada sona eriyordu
ama M gibi biri için böyle bir son asla son olamazdı.

 

Uçan kuşa borcu olan M, annesinin
adına bir ızgaracı / kebapçı açmıştı. Hem hayırlı olsun deme hem de destek olma
düşüncesiyle o değerli ağabeyimle birlikte M’nin dükkanına kebap yemeye
gitmiştik. En iyi ürününün ciğer şiş olduğunu söyleyince biz de ciğer şiş
söyledik. Siparişler hazırlanıp, ciğer şişler önümüze servis edilince daha
renginden bu ciğerlerin yeterince pişmediğini anlamıştım. Yine de bir tadına
bakayım dedim. Aman Allahım, ciğerler bildiğin çiğdi. O değerli ağabeyim de
benimle aynı tepkiyi vermişti. Hemen kayınbiraderi olan M’ye “Yahu M****ciğim
bu ciğerler pişmemiş, çiğ” deyince M hemen itiraz etti. “Olur mu abi dedi,
bunlar süper pişmiş. Bak!” dedi ve “Bak!” demesiyle birlikte o çiğ ciğerleri
bir bir ağzına atıp çiğnemeden yutmaya başladı. Bir yandan “Bak süper pişmiş”
diyor, diğer yandan çiğ ciğerleri leblebi gibi ağzına atıyordu. Anlayacağınız
bizim M işinde ustalaşmayı bırakın, asgari seviyede bile iş yapmayı
öğrenememişti ancak iş bilmezliğini ustalıkla gizlemeyi çok iyi öğrenmişti.

 

Hatır için çiğ tavuk bile yenir derler
ama o günkü çiğ ciğer tecrübesinden sonra M’nin dükkânına bir daha hatır için
dahi gitmedik. Sonradan öğrendik ki M, annesi adına açtığı bu dükkânın vergi ve
SGK borçlarını ödememiş hatta elektrik, su faturalarını bile ödememiş. Baba yadigârı
taşınmazlarını yok pahasına bir bir kaybettiği yetmiyormuş gibi, üstüne bir de
annesini devlete karşı ciddi şekilde borçlandırmıştı.

 

M işte böyle bir adamdı ama her şeye
rağmen M iyi bir adamdı. Çünkü M sadece kendi ailesinin malvarlığını heba
etmişti. Kriz ortamında ortaya çıkıp “ben ülkeyi daha iyi yönetirim” diye
iktidarı alıp bütün ülkeyi heba eden, bütün ülkeyi borç batağı içinde bırakan
kimleri kimleri gördü bu gözler. M iş bilmezliğini örtmek için çiğ ciğerleri
kendisi yer, ağrıtırsa kendi karnını ağrıtırdı. Kendi iş bilmezliklerini ört
bas etmek için milletin karnını ağrıtanları gördü bu gözler. Onlarla bizim M’yi
kıyasladığım zaman, M onların yanında baya baya eli öpülesi biri olarak
kalıyor. Onların yanında bizim M’ye can kurban!

Hz. Ali’den Öğütler (2)

0

    “Hayatının hiçbir
safhasında çıkarcılığın aracı kılınmış siyasetin bayağı oyunlarına ayak
uyduramıyacak kadar sağlam bir karaktere sahip, takvâ ikliminin tâcı Hz. Ali
(k.v.) der ki:

    “ ‘Halka İmam olan
kişi, halka öğüt vermeden ve onları eğitmeden önce kendisini eğitmelidir. O,
kendi kişiliğini diliyle ortaya koymadan önce, amelleri ve davranışları ile
gösterecektir. Kendisini eğiten, yetiştiren ve terbiye eden adam; halka öğüt
veren ve terbiye nutukları çeken adamdan daha şerefli ve değerlidir.’

    “Hz. Ali, insanın
dürüst, samîmi, çalışkan ve haysiyetli olmasını ister. Bir mektubunda şu
tavsiyede bulunur:

    “ ‘Kendinizi
başkasının kölesi kılmayın. Yüce Allah sizi hür bir kişi olarak yaratmıştır. Bu
hürriyeti hiçbir bedele karşılık satıp savmayın. Şerefinizi, vicdanınızı ve
kendinize saygınızı satarak hiçbir gerçek menfaat veya kâr elde edemezsiniz.
Sizi bu yüce değerlerden alıkoymaya çalışan kimsenin ardından koşmayın. Biliniz
ki, zayıf veya muhtaç bir kimseyi ezmek ve ona eziyet etmek, zulmün en
kötüsüdür. Sana kötülük etmeye teşebbüs eden birine sen iyilik et. O seni
tanımadığı ve sana aldırmadığı zaman, sen ona cömertçe davran. O sana karşı
sert muamele eder ve seni incitirse, sen ona karşı nazik ve mültefit (iltifat
eder) ol. Ancak bilmelisiniz ki, hak etmeyen, alçak, ahlâksız ve hainlere bu
şekilde davranılmaz.’

    “Görülüyor ki Hz.
Ali, hangi şart altında olursa olsun, adâleti, şefkati, takvâsı (çok
dindarlığı) ve yüksek ahlâkı ile insanlara örnek olmuştur. Onlara aralarında
hiçbir ayırım yapmadan adâlet ve doğrulukla muamele etmiştir. Nitekim o, Mâlik
el-Eşter’e yazdığı meşhur emirnâmesinde, müslüman ve müslüman olmayan herkese
aynı şekilde davranılması gerektiğini; çünkü müslümanların onun dinde kardeşi,
müslüman olmıyanların da tıpkı kendisi gibi insan olduklarını ve dolayısıyle
yaratılışta kardeşi sayılmaları icap ettiğini ifade etmiştir.

    “Hz. Hasan’a  öğüdü şudur:

    “ ‘Ey Oğulcuğum! Benden öğreneceğin şu dört
şeyi unutma! İşlediğin zaman sana zarar vermeyecek şu dört şeyi de aklında tut:
Zenginliğin en üstünü akıldır. Yoksulluğun en büyüğü ahmaklıktır. Korkulacak
şeylerin en korkuncu kendini beğenmektir. Soyun-sopun en yücesi güzel huy,
güzel ahlâktır.

    “ ‘Oğulcuğum!
Ahmakla eş-dost olmaktan sakın; sana fayda vermek isterken zararı dokunur.
Nekesle (cimriyle) eş-dost olmaktan sakın; ona en fazla muhtaç olduğun zaman
yardımına koşmaz, oturur. Kötülük edenle, fâcirle (ahlâksızla) eş-dost olmaktan
sakın; o, pek az bir değere seni satar gider. Yalancı ile eş-dost olmaktan
sakın; çünkü o serâba (olmıyanı var göstermeye) benzer; sana uzağı yakın
gösterir ve senden yakını uzaklaştırır.’

x

    “Hz. Ali’nin
kemâlini, kemâliyle anlatabilmek için, bir çerçeveye bağlı böyle bir kitapçığın
sayfaları yetmez. Onun için, onun son bir iki deyişiyle, sözlerimizi
tamamlayalım:

 

    “ ’Aklı başında bir
İslâm bilgini, insanları Allah’ın rahmetinden ümit kestirmez. Allah’ın
lûtfundan onları ye’se (ümitsizliğe) düşürmez; ama Allah’ın mekrinden (ceza
çektirmesinden) de emin kılmaz.’

x

    “ ‘Akıl gibi
zenginlik, cehalet gibi fakirlik, edeb gibi güzel mîras ve danışmak gibi de
yardım yoktur.’

x

   “ ‘İyiyi (hayrı) işleyen, bizzat iyiden daha
iyidir. Kötüyü işleyen de, bizzat kötüden daha kötüdür.’

 x

       “ ‘Benim
yüzümden iki kişi helâk olacaktır. Sevip hakkımda ileri giden; sevmeyip
aleyhimde bulunan.’ “  (İmam Ali, Prof.
Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, s. 87, 95, 106, 107)

Zihniyetinizden İstifa Ediyorum

90’lı yılların muhalif yapısını ortaya koyan iddialı bir
tiyatro oyunu vardı; “Medeniyetinizden
İstifa Ediyorum
” diye. Amma velâkin gitgide 80’li yılların o pek meşhur banka reklamına döndük, dönüştük: ‘Yok aslında birbirimizden farkımız; ama biz
milliyetçi/ülkücü bankasıyız
’.

            İdeoloji
bankalarının sermayesi insandır
, sürekli onu harcarlar. Gerek 80 öncesinde (artı 60’ların sonlarında
ve 90’ların başlarında iç hesaplaşmalar da antrparantez), gerek 99 sonrasında Ecevit’e ve 2016 sonrası Erdoğan’a yancılıkta ‘bozdur bozdur,
harca
’ sistemiyle oynadık. Bu sistemde taktik-maktik yoktu; bam-güm, kime
denk gelirse.

            Ne
derler: “Haddini aşan her şey zıddına
inkılâp eder.
” Yani neyi aşırı eleştiriyorsan zamanla ona dönüşürsün. İslamcı
cenahın ‘Yahudi, Yahudi’ demekten
dilinde tüy bitti. Ve Yahudileşti, klanlaştı, ticarîleşti. Sol cenah ‘burjuvazi, burjuvazi’ diyerekten epey
bir burjuvalaştı; kapitalist seçkinleşme yolunda. Bizim sarkık bıyıklı ve kurt
parmacıklı cenah ise “kahrolsun PKK
ve “bölücü hainler” diye diye ağız
alıştırdıkça hem kendi insanına ‘hain’ yakıştırmasına hem de terörize
faaliyet sayılan darp, gasp, şantaj, tehdit vb illegal eylemlere yol buldu.
Dahası kitle anormalleştikçe normali de anormal görmeye konuşlandı.

            Sebep
ne? Fıtrat. Vahiy öncesi
(devr-i Sapiens) güdülerle yaşama arzusu. Sürüyle hareket ederek beslenme ve barınma şartlarının bir tık daha iyi olmasını umma. İdeale dönüşmeyen ideolojileri de bu
meyanda avcı-toplayıcı kültürle algılama. Bu kadarını bile anlamayanlar için ‘Beklentim var’ diye bir fıkra var;
arama motoruna yazın da bakın, mis gibi özetlenmiş.

            28
Şubat Süreci’nde Nizam-ı Âlem Ocakları
başkanlığı yapmıştım; bol eylemli ve bedelli-sürgünlüydü. Şimdilerde bu ismi
kullananlarla hiç bir ilgim yok ama o dönemki ruhla yaşayanlarla hâlâ
beraberiz. 2000’de o ismin Alperen
Ocakları
’na dönüşmesinde yer alan ve akabinde bölge başkanı olarak mı
desem, oğluna o ismi vererek mi desem alplik-erenlik sentezinin kamusallaşması
için çabalayan biri olarak bugün bir bağın var mı; yok. Niye yok? Mânâ ve muhteva yoksa isme tapınacak
değiliz. Bir zamanlar kendi ellerimizle çizdiğimiz amblemler fetiş
(tapıngaç) malzemesi değildir ve ben de totemist değilim.

            Aynı
şekilde 4688 sayılı kanunla birlikte
şube kurucusu olduğum ve 10 yıl kadar şube başkanlığını yaptığım Sendikadan da istifa ediyorum. Hak arama ve meslekî dayanışma örgütü olan Türk Eğitim Sen’in kendi tüzüğüne
ihanet eden işlere imza atmaktadır; siyasete
ve menfaatperestliğe rampa olarak. Türkiye
genelinde şube şube yapılan uygulamalar insan iradesine, özgürlüğüne ve
anayasal haklara bir 15 Temmuz kalkışmasıdır
. O kadar arsızız ki Cemil
Meriç’in ifadesiyle ‘Düşünceye kuduz
köpek muamelesi
’ yapanlar 24 Kasım otomatiğinde Atatürk’ün “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller
mottosunu fiks menü yapanlardır aynı zamanda.

            Sadece
Kocaeli 1 Şubesi özelinde yaşadıklarımız bile yaşamayı anlamsızlaştıracak ve
insanî değerleri iğfal edecek derecede ağırdı. Domuz eti asla yemeyiz ama her
haltı âfiyetle yeriz. Bazen bir koltuk, bazen de kıytırık bir beklenti için
insan alıp satarız. Menfaat ekonomisi
böyle yürür serbest piyasada; sonra da döviz niye patlıyor, Türk parası niye
değer kaybediyor? Türk insanı değer
kaybediyor
da ondan olmasın?! Hatta mensubu bulunmaktan övünç duyduğumuz
milletimiz acaba bilerek-bilmeyerek kendi değerlerini mi yiyor, millet olma
düğmelerini mi koparıp koparıp karşılığında işportacıdan mandal bekliyor?

            “Yalanla yaşarken gerçek dünyada
yazımızda yalanla-dolan, iftiradan mürekkep toplumsal mutabakatımızdan
bahsetmiştik birkaç yıl önce. Ve çok daha öncedir nerdeyse her konuşmada ve her
yazıda alıntıladığımız bir İsra 84 gerçeği var: “Herkes kendi karakterine göre davranır. Kimin en isabetli olduğunu
Rabbiniz bilicidir.”

Öğretmenler Günü’nün Ardından

Yazıma başlarken
tüm öğretmenlerimin “öğretmenler günü” nü yürekten kutluyorum.
Öğretmenlerimizin gön dolayısı ile kavuştuğu imkânları, müjdeleri,
iyileştirmeleri konuşmak ne kadar güzel olurdu aslında.

24 Kasım
Öğretmenler Gün nedeniyle süslü konuşmalar yapıldı, şimdiye kadar hiç
gerçekleşmeyen,  bundan sonra da
gerçekleşmeyeceği hepimizce bilinen müjdeler verildi. Boş umutlar dağıtıldı.
Söylemler ve yemeklerde anlatılan güzel hatıralar yine maziye ısmarlandı. Fakat
öğretmenlerin gönlü yine buruk, yine hüzünlü yine sönük geçti. Çalışma şartları
ağır, bir o kadar da meşakkatli, hala istenilen, arzu edilen  düzeyde değil. 

Oysa memleketin
en ücra köşelerinde ayak izleri, çağlayan sularında O’nların gözyaşı var. Her
emekte, her çiçeğin nadide kokusunda, medeniyetin her hamlesinde, karanlıkların
aydınlanmasında, barışta, sevgide, insanlığın harcında öğretmenin katkısı var.

İhtiyaç
duyulduğunda köşe bucak aranan, günü geldiğinde, yere göğe sığdırılamayan, baş
tacı yapılan öğretmenlerimiz, “mevzuatlar
düzenlenirken, iyileştirmeler söz konusu olunca, “yılın üçte birini ve günün yarısını yatarak geçiren memur”
tanımlamasıyla haksız ve yersiz yakıştırmalarla yıpratılarak literatürden
silinmektedir.

Yıllardır birçok
kereler, “öğretmenin çalışma şartlarını
iyileştirmek için araştırma komisyonları”
kurulmuş, devasa çalışmalar
yapılarak iğneden ipliğe tüm sorunları belirlenmiş, umut veren balonlar
uçurulduktan sonra da tozlu raflara terk edilmiştir.

Geçmişteki iktidarlar,  öğretmenlerin durumlarını iyileştirmeye
yönelik, “bahçeli mi, daire mi, hangi tür
evde oturmak istersiniz”
türünden anketler bile uygulatmış, ümit pompalayan
vaatlerde bulunmuş, sonra da hiçbir şey yapmayarak, hayal kırıklıkları yaşatmışlardır

Anadolu’nun kuş uçmaz
kervan geçmez köylerinde, bedava arsalara ferah bir lojman yapmak çok görülmüş,
öğretmenler yıllarca lojman diye tavanı bile olmayan 65 metrekarelik Amerikan
tipi hücre evlere tıkılmıştır. Oturduğum için yakinen bilmekteyim.

Öğretmenler kimi
zaman da bu köylerde, suyu VC si olmayan tahtadan bozma barakalarda kalmak
zorunda bırakılmışlardır.

Yıllardır
öğretmenler “ilksan” a aidat ödemektedir, fakat emekli olduklarında umdukları
katkıyı görememektedirler. İlksan, kırk yıllık hizmeti olan emekli öğretmene tahminin
çok çok altında, cüzi bir ikramiye vermektedir. Bu hizmetle ordudan veya
fabrikadan işçi olarak ayrılan birisi bu ikramiyenin birkaç katı fazlasını
almaktadır.

Her kurumun
sahillerde dinlenme tesisleri olduğu halde, İlksan’ın sosyal tesisleri nerededir?
Emekli olan öğretmenlerimiz tatili unutmuş, kısıtlı maaşları ile ömürlerini öğretmenevlerinde
geçirmektedir.

Görevde olanlar dâhil,
emekli, hasta, şehit olan öğretmenlerimizden bazıları, yılda bir kez, gün dolayısıyla,
program gereği sembolik olarak hatırlanmakta, diğer zamanlarda ahvali, hatırı,
durumu nedir bilinmemektedir.

Öğretmenken,
ilçeden köyüme dönüyordum. Bindiğim minibüste fazla yolcu var diye, trafik
polisi öğretmen olduğum için beni suçlamış, yapmadığı hakaret kalmamıştı.
Köylülerimin yanında gururumu rencide etmişti.

Emekli olan çoğu
öğretmenimiz geçinemediği için mesleğine yakışmayan işlerde çalışmak zorundadır.

Her türlü
koşullarda devletimizi en ücra köylerde temsil eden, şerefli Bayrağımızı
buralarda dalgalandıran, İstiklal Marşımızı gururla, şevkle minicik
çocuklarımızın yüreklerine taşıyan vefakâr ve fedakâr öğretmenlerimizin de her
birey gibi rahat ve huzurlu ortamlarda çalışmaya ve mutlu olmaya hakkı var
elbette.

Fakat ne yazık
ki herkese mutluluk reçeteleri sunan, insanlığın huzuru için heba olan öğretmenlerimiz,
kendilerini rahatlatacak koşulların özlemi içindedirler.

Artık
“Öğretmenler Günü”, öğretmenlerimize üzüntülerini, kırgınlıklarını
küskünlüklerini hatırlamaktan öteye gitmeli, mutluluklarına katkı sağlayan
güzel imkanlar sunmalıdır.

O’nlar senede sadece
bir gün süslü laflar duymak, “değerli” ve “önemli” olduklarını dinlemekten ziyade,
her zaman ve her ortamda, karşılaştıkları olaylarda ve muhatap alındıklarında, “gerçekten değerli ve önemli olduklarını”
yaşayarak hissetmek istiyorlar.

Bu da ancak,
eğitimlerinden tutun da istihdam, maaş ve sosyal yaşantılarına kadar, tüm
sorunlarının giderilerek, her türlü iyileştirmelerin ve en iyi şekilde
yetiştirilmelerinin sağlanması ile mümkün olacaktır.

Güne adlarını
vermekle değerli ve önemli kılan öğretmenlerimizi, özverili emekleri ve
yüreklerindeki hizmet aşkından ötürü kutluyorum. Emekli olanlara sağlıklı ve
mutlu bir hayat, çalışanlara işlerinde başarılar diliyor, kendime ait şiirimin
iki dörtlüğü ile yazıma son veriyorum.

Sevgiyle kalın…

 

 

ÖĞRETMENİM

Gönlün sevgi dolu, engin,

Öğrencindi, ünlü, zengin,

Pırlantasın, yok ki dengin.

Kırılsan da, düşsen eğer,

Yitirmez ki, elmas değer.

 

Hizmetlerin, hep yüz akın,

Bilmezlerse, şaşma sakın,

Hüzünlenme, vakar takın.

Anlayacak, her kes, bakın;

Doğacak gün, elbet yakın.

Dr. Abdurrahman Deveci – 2 Türkmensahra Türkmenlerini Anlatıyor.

Oğuz Çetinoğlu: Türkmensahra bölgesi
hakkında vereceğiniz bilgilerle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Dr. Abdurrahman Deveci: Türkmensahra; İran’ın kuzey doğusunda,
Türkmenistan’ın güney sınır bölgesinde yer alır. Yüzölçümü yaklaşık 50.000
kilometrekaredir.  (İran’ın yüzölçümü
1.644.000, Türkmenistan’ın 488.100 kilometrekaredir.)

Batıdan doğuya 400 kilometre
uzunluğunda ve 5-200 metre arasında değişen
bir eni olan bu bölge, batıda Hazar Denizi, kuzeyde Türkmenistan Cumhuriyeti,
doğuda İran İslam Cumhuriyetinin Bocnurd ve Deregez bölgeleri ile, güneyde ise
Kuzey Elburz Dağları ile sınırlanır. Yükseklik, güneyden doğuya, doğudan batıya
Hazar Denizi’ne doğru akan ırmakların uzantısında azalmaktadır. Kümüş Tepe,
Bender Türkmen, Simin Şehir, Ak Kale, Anbar Olum, İnce Burun, Hütten Küren,
Negin Şehir, Kümbet Kavuş, Kelale, Merave Tepe, Deregez ve Bocnurd Türkmensahra
şehirleri olarak tanınır. Ayrıca Horasan Rezevi bölgesinin Türbet Cam şehrinde
ve onun çevresinde de yaklaşık beş bin Türkmen yaşamaktadır.

Çetinoğlu: 1881 yılına kadar
Türkmensahra Türkmenleri, Türkmenistan yönetiminde yaşıyorlardı. Sonrasında ne
oldu?

Dr. Deveci: Türkmenistan Ordusu, Çarlık Rusya’sı ordusuna yenldi.
İran ile Rusya arasında imzalanan Ahalteke Anlaşması ile Türkmensahra’nın bir
bölümü İran yönetimine geçti.

Çetinoğlu: Böylece
Türkmensahra Türkmenlerinin esâret hayatı başladı. Daha eskilere Rus işgalinden
önceki dönem hakkında bilgi verir misiniz?

 Dr. Deveci:
Selçuklu Türkmenleri dönemindeki eserlerde zaman zaman Gürgen’de yaşayan
Türkmenlerden söz edilmiştir. Sancar Divanı’ndaki bir belgede, Gürgen’deki
Türkmenler için ordu hükümdarı ve köy ve şehir koruyucuları tâyin edildiği
belirlenmiş ve bu boydan ‘en becerikli
kademe
’ olduğu yazılmıştır.

Çetinoğlu: Sultan Sencer… 1118
– 1157 yılları arasındaki zamandan söz ediyorsunuz…

Deveci: Evet öyle.

Sözünü ettiğim belgede, tâyin
edilen ordu hükümdarına; ‘Türkmen halkına
hoş davranılması, onlardan değişik bir vergi alınmaması ve insanların
birbirinin hakkına tecâvüz etmelerinin engellenmesi
…’ emredilmektedir.
Ayrıca; ‘Türkmen büyüklerine de
hükümetten ne istekleri varsa ordu hükümdârına söylemeleri
’ istenir.

Bu ve benzeri belgeler,
Türkmenlerin bugün Türkmensahra adı ile tanınan bölgenin bir kısmı olan
Gürgen’de ne kadar derin bir geçmişe sâhip olduğunu gösterir.

Türkmensahra’da doğan ve 1733-1790 yılları arasında bu bölgede
yaşayıp burada  vefat eden büyük şair
Mahdumkulu Fıragi, divanının birçok yerinde Gürgen’den söz eder.

Önünde belent dağ serinde duman

Denizden övüsyar yeli Gürgenin

Bulut oynap baran dolsa çaylara

Akar boz bulanıp sılı Gürgenin (1)

Çetinoğlu: İran’ın Gülistan
vilayeti mi?

Deveci: Hayır. Gürgân olarak da anılan bu şehir, Hazar Denizi’nden
37 kilometre uzaktadır. Eski bir Türk yurdudur. Burası geniş bir sahradır ve
günümüzdeki Türkmenistan sınırları içerisindedir. 

Çetinoğlu: O dönemde Mustafa Kemal Paşa, Afganistan ve Doğu
Türkistan ile ilgileniyordu. Türkmensahra Türkmenlerine ilgisiz kalmış olamaz…

                                                                                 Dr. Deveci: Türkiye Cumhuriyeti, yeni Türkmen Cumhuriyeti’nin ayakta
kalması için yardımını esirgemedi. Türkmensahra’da açılan askerî eğitim
okulunda Türk subayları: Kadir Efendi, Cemal Bey, Mehdi Efendi, Mustafa Bey,
Haydar Efendi, Murat Bey ve Sultan Paşa gibi isimler Türkmen gençlere eğitim
verdiler. Rus ve İran hükümetinin iki taraftan yaptığı ağır saldırılar
sonucunda, Türkmen Cumhuriyeti 2 seneden fazla ayakta
d
uramadı. Kanlı yenilgiden sonra Türkmen liderleri de
katledildi.

Bu olaydan sonra, Türkmensahra,
resmen İran hükümetinin otoritesine geçti. Farsça okullar açılarak, çocuklara
Fars dilinde eğitim verilmeye başlandı. Göçebe Türkmenler, mecbûrî iskâna tâbi
tutuldu.

Türkmensahra’da, zaman zaman ‘Annegeldi Aç’ gibi bâzı şahsiyetler
hükümete karşı isyan etseler de, Rıza Şah bölgeyi tamamen kendi kontrolü altına
almayı başardı.

Çetinoğlu: Kayıtlarda,
Türkmenlerden İran hükümeti ile işbirliği yapanlar olduğu belirtiliyor…

Dr. Deveci: Evet! Türkmenler arasında, Mercan Ahun ve Muhammet Daz
Curcani gibi hükümetle işbirliği yapan isimler de olmuştur. Devlet onların
vasıtasıyla Türkmenlerin silahlarını bırakıp hükümete teslim etmelerini
sağlamıştır. Muhammed Ahun Daz, SSCB hükümeti ile savaşıp İran tarafına gelen
Cüneyt Han’ın da taraftarlarını dağıtmada büyük rol oynamıştır. Bu şahsiyet,
olaylardan sonra, 10. dönem boyunca sürekli olarak Türkmensahra’dan
milletvekili seçilerek   mecliste
bulunmuştur. Yâni devlet O’nu isteyerek her zaman mecliste oturtmuştur.

Çetinoğlu: Neden?

Dr. Deveci: Türkmensahra’nın seçim bölgeleri öyle bölünmüştür ki,
her bir veya iki Türkmen şehri, bir veya iki Fars şehri ile bir seçim bölgesine
dâhil edilmiştir. Bender Türkmen ve Kümüş Tepe adlı Türkmen şehirleri, Kurdköy
ve Bendergez adlı Fars şehirleri ile, Ak Kale Türkmen Şehri Gürgen Fars şehri
ile, Kelale ve Marave Tepe Türkmen şehirleri, Minudeşt ve Galikeş Fars
şehirleri ile aynı seçim bölgesine dâhil edilmişlerdir. Ayrıca Kümbet Türkmen
şehri de yarı-yarıya Fars-Türkmen hâline getirilmiştir. Kuzey Horasandaki
Türkmen köyler ise Bocnurd ve Aşhane gibi çoğunluğunu Farsların oluşturduğu
şehirlerle bir havza hâline dönüşmüştür. Böylece Türkmenler ve Farslar arasında
gerçek bir rekabet ortaya çıkmış, bu rekabetlerde bâzen Türkmenler kazanmıştır,
bâzen de diğerleri…

Türkmensahra’da bir Türkmen’in
meclise girebilmesini garanti edebilen tek şehir Kümbet’tir. Çevresi çoğunlukla
Türkmenlerden oluşan bu havzada Türkmenlerin oyu % 70’dir.

Türkmensahra’da, seçim döneminde,
her zaman karmaşık bir süreç yaşanır ve ister istemez etnik grupların siyâsî
mücâdele alanına dönüşür. Daha doğrusu Sünni ve Şii kesimlerin mücâdele alanına dönüşür. Şii Şii’ye Sünni Sünni’ye oy verir.
İran’da mezhep konusu, etnik köken meselesinden daha önemlidir. Örnek olarak
Kümbet’teki Azerbaycan Türkleri Şii olduklarından Farslara oy verirken, Kazak
Türkleri ise Sünni olduklarından her zaman Türkmenlerin yanındadırlar.
Böylesine karmaşık bir dönemde, adayların şahsî kabiliyetleri unutulur.
Öncelikli tercih, her bir grubun kendi adaylarının meclise girmesidir,
kabiliyet ise ikinci planda tutulur.

Türkmenler, genelde bu durumdan
yakınmaktadırlar. Üst düzey görevler alamayan Türkmenler, en azından meclis
yolunda engelle karşılaşmak istemiyorlar. Aslında bu dikey bölünme tarzı Şah
hükümeti döneminden kalmıştır. Türkmenlere göre, seçim bölgeleri değiştirilmeli
ve bölgeler yatay hâle getirilerek, Türkmensahra şehirleri Fars şehirlerine
bağlanmadan kendi aralarında bölünmelidir. Aslında böyle bir değişim İran için
de yararlı olabilir. Etnisiteye ve mezhebe dayalı mücâdeleler ortadan
kaldırılıp, insanlar arasındaki dostluk ve beraberlik geliştirilebilir.

Çetinoğlu: Günlük konuşma dili bakımından Türkmenistan’daki Türkmenlerle
Türmensahra Türkmenleri arasında fark var mı?

Drb Deveci: Yok
denilebilir. Bu yakınlık hâlen, hem Türkmenistan’da hem de Türkmensahra’da devam etmektedir. Bu yüzden, İran ve
Türkmenistan’daki bütün Türkmen halkı aynı edebî dile sâhiptir.

Çetinoğlu: Türkmensahra
Türkmenlerinin eğitim durumu nasıl?

Drb Deveci: İran Anayasasının 15. maddesine göre etnik azınlıkların
kendi dillerinde okullarda ders
alabilme hakları vardır. Ancak Anayasa’nın düzenlemesinden 30 yıl geçmesine
rağmen, bu madde İran’ın hiçbir bölgesinde uygulanmamıştır. Bu maddenin
uygulanması için devletin bütçe sağlaması, öğretmenler yetiştirmesi, azınlıklar
dilinde okul kitapları basması lazımdır ki, bunu yürütmek için kararlı bir
siyâsî irâde bulunmamaktadır. Ancak azınlıkların kendi dillerinde kendi
bütçeleri ile kitap basma hakları vardır.

Çetinoğlu: Bu hak hiçbir engelle
karşılaşılmaksızın, serbestçe kullanılabiliyor mu?

Dr.Deveci: Hikâye ve şiir kitapları olsa, fazla bir sıkıntı çıkmaz.
Fakat eğer Türmenlerin mezhebî inancı, millî kimliği ve târihi ile ilgili
kitaplar yayınlanacaksa, o zaman işler zorlaşır. Elbette bu, yalnızca edebî
kitapların yayınlandığı anlamına gelmiyor.

Türkmen yazarlar ve şairlerin
hiçbir mâlî desteği yoktur. Kitaplarını genelde kendi imkânlarıyla yayınlamak
mecburiyetindeler. Bu bakımdan çok sıkıntı çekiyorlar. Hatta bâzı yazarlar ve
şâirler maddî imkânsızlıklardan dolayı hayatları boyunca kitaplarını
yayınlayamıyorlar. O yüzden Türkmen kitapları sınırlı sayıda çıkıyor. Elbette
Hatemi ve Ahmedinejad dönemini de bir teraziye koymamak gerekir. Ahmedinejad
döneminde şartlar daha da zorlaştı. O’nun
zorlaştırdığı şartlar, günümüzde de devam ediyor.  

Ancak aktif çalışıp sürekli kitap
basan şu üç yayınevinden söz etmek yerinde olabilir: Gabus Yayınevi. Telayi
Yayınevi ve Fıragi Yayınevi.

Kümbet şehrinde bulunan Gabus
Yayınevi, Türkmensahra’nın en eski yayınevidir. 1960 yılında, Şah döneminde
yayın dünyasına ayak basan bu yayınevi özellikle Türkmen yazar ve şairlerinin
eserlerini yayınlamıştır. Türkmensahra’nın ikinci yayınevi Telayi de, Kümbet’de
bulunmaktadır. Yaklaşık 1965 yılında işe başlayan Telayi Yayınevi, Telayi
kardeşlerine aittir ve o ailenin soyadını taşımaktadır. Telayi’nin yayınlarını
özellikle dinî konular oluşturmaktadır.

Türkmensahra’daki üçüncü yayınevi, ‘Fıragi’ adını taşımaktadır. Fıragi Yayınevi,1999 yılında,  reform döneminde kurulmuştur. Fıragi
Dergisi’ni çıkaran Araz Muhammet Sarlı bu yayınevinin müdürü ve imtiyaz
sahibidir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Cenâb-ı Allah, Türkmensahralı
kardeşlerimize kolaylıklar ihsan buyurur inşallah.

Dr. Deveci:
Türkmensahra ve Türmensahra Türklerine gösterdiğiniz alakâ için ben de
teşekkürlerimi sunuyorum. Sağolunuz.

 

 

Dr. ABDURRAHMAN 
DEVECİ (DİEJİ)

İran’ın
Türkmensahra bölgesinin Bender Türkmen ( Türkmen Limanı) şehrinde dünyaya
geldi.

1996 yılında
Tahran’ın Merkezi Azad Üniversitesi’nin Sanat Araştırmaları Bölümü’nden mezun
oldu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi ve
Arkeoloji Bölümü’nde Doktor unvanına sâhip oldu. 

 

1997 yılında
Türkmensahra’da yaşayan iki milyon Türkmen için, ‘Sahra’ adını taşıyan ilk Türkmen gazetesini yayınladı. İran
Türkmen Halkının tek gazetesi sayılan Sahra’nın yayını hâlâ devem etmekte ve
12. senesini idrak etmektedir.

 

2007’de Türk Dil
Kurumu’nda Türkçe-Farsça Örnek Sözlük üzerine çalıştı. Sözlük 1 yılda
tamamlandı.

 

Türkiye Avrasya
Yazarlar Birliği üyesidir. Kalem ürünleri genel olarak  Kardeş Kalemler Dergisi’nde yayınlanıyor.

 

İran’da Fars ve
Türkmen dilinde yirmiden fazla kitabı yayınlandı. Bâzılarının isimleri: 

*Sag-i Har : (Bayındırlık
Bakanlığı’nca ödüllendirilen Farsça roman. Tahran, 1997) 

*Tacmmuhammet
ve div-i siyah ve sefid
: (Fars dilinde sahne oyunu. Tahran 1999)

*Sage
Man Akca
: (Benim Köpeğim Akça. Fars dilinde hikâyeler Tahran, 1976)

*Mâhî:  (Balık. Fars dilinde hikâyeler, Tahran
1991)

*Deraht-e  Berkeli: (Berkeli’nin Ağacı, Fars
dilinde hikâyeler Tahran  1991)

*Mogaddame-i Bar Edabiyat-i Amiyane-i
Torkman:
(Türkmen Halk Edebiyatına Bir Giriş, Fars ve Türkmen dili
birlikte kullanılan araştırma. Tahran, 2000)

*Türkmen
dilinde şiir
 CD.

 

Hz. Ali’den Öğütler (1)

    “Abdurrahman bin
Mülcem el-Muradî, Emîrü’l-Mü’minîn Ali bin Ebî Talib’i sabah namazında
hançerliyerek yaralar ve Hz. Ali de aldığı yaraların tesiriyle iki gün sonra
vefat eder (26 veya 28 Ocak 661). Kûfe’ye (Necef’e) defnedilir.

    “Hz. Ali’nin İbn
Mülcem tarafından yaralandıktan sonra oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’e
yaptığı bir vasiyeti vardır ki, onun yüksek karakterini ve imanının gücünü
göstermesi açısından son derece önemlidir:

    “ ‘İkinize de
Allah’tan çekinmenizi, dünya sizi arasa, istese bile, size onu aramamayı,
istememeyi vasiyet ederim. Ona ait birşeyi elde edemediğiniz, elinizdekini
yitirdiğiniz için de hayıflanmayın. Gerçeği söyleyin; âhiret ecri için iş
görün. Zâlime düşman, mazlûma yardımcı olun.

    “ ‘İkinize, bütün
çocuklarıma, aileme ve bu yazım kime ulaşırsa ona, Allah’tan çekinmeyi,
işlerinizi düzene koymayı ve aranızı uzlaştırmayı vasiyet ederim. Allah’ın salât
ve selâmı ona olsun dedenizden şöyle söylediğini duymuştum: İki kişinin arasını
bulmak bütün (nafile) namazlardan, oruçlardan üstündür.

    “ ‘Allah’tan
korkun, Allah için yetimleri koruyun; onları aç bırakmayın ve sizler hayatta
iken perişan olmalarına göz yummayın.

    “ ‘Allah için,
Allah için komşularınızı görüp gözetin, çünkü onlar, Nebî’nizin vasiyetidir. O,
komşular hakkında öylesine tavsiyelerde bulunmayı sürdürdü ki, onlara da
mîrastan bir pay ayıracağız sandık.

    “ ‘Allah için,
Allah için Kur’an’a uyun; onunla amel etmekte başkaları sizi geçmesin.

    “ ‘Allah için,
Allah için namazı bırakmayın; çünkü namaz dininizin direğidir.

    “ ‘Allah için,
Allah için Rabbinizin evini (Kâbe’yi) ziyareti bırakmayın. Hayatta bulunduğunuz
sürece o Evi boş bırakmayın; çünkü o ev terkedilirse dininizin bir farzını
terkettiğiniz için size ne Allah ne de halk iyi gözle bakar.

    “ ‘Allah için,
Allah için mallarınızla, canlarınızla, dillerinizle Allah yolunca cihâd edin.

    “ ‘Birbirinizi
dolaşmanızı, görüp gözetmenizi, birbirinizin ihtiyacınızı gidermenizi,
birbirinizden yüz çevirmemenizi, birbirinizden ayrılmamanızı vasiyet ediyorum.

    “ ‘İyiliği
buyurmayı ve kötülükten sakındırmayı terketmeyin; yoksa başınıza aranızdaki
kötüler geçer de sonra dua edersiniz, ama duanız kabul edilmez.

    “ ‘Ey Abdulmuttalib
oğulları! Emîrü’l-Mü’minîn katledildi diye, müslümanların kanlarına girmenizi,
öç almaya kalkmanızı kesinlikle istemem. Benim için yalnız benim katilimi
öldürün. Bekleyin; onun bu vuruşu ile ölürsem, onun bana bir tek vuruşuna karşı
siz de ona bir kere vurun ve şurasını-burasını keserek eziyete kalkışmayın;
çünkü ben, Allah’ın salâtı ona ve soyuna olsun Resûlullah’tan şöyle söylediğini
duydum: Öldüreceğiniz kuduz köpek bile olsa, eziyetten, işkenceden sakının!’

    “Hz. Ali, dört
yıldan biraz fazla süren halîfeliği döneminde, devlet adamı olarak…o,
bütünüyle İslâm’ın ruhuna ve Kur’an-ı Kerîm’in özüne dayanarak, Müslümanlarla
girişilen bu savaşlarda, taraflarına, sürekli olarak, karşı taraf savaşı başlatmadıkça
savaşa başlamamalarını; yaralılara saldırmamalarını; savaş sonunda savaş
meydanında ele geçen at, silâh, malzeme ve benzeri şeylerin dışında hiçbir
şeyin ganimet sayılamıyacağını ve esir alınamayacağını emretmiştir…

    “Hz. Ali, özellikle
kadılar (hâkimler) konusunda son derece hassastı ve onların halkın en seçkin
kişileri arasından seçilmesini; işten sıkılmamaları gerektiğini; duruşmalara
gelenlere iyi muamele etmelerini; doğruyu kabul ve teslim etme hususunda âdil
olmalarını; delilleri titizlikle inceleyip gerçeğin belirmesi için sabırlı ve
çok hassas davranmalarını; övgü ile şımarmamalarını ve son derece sağlam
karaktere sâhip olmalarını isterdi.” (İMAM 
ALİ, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı, s.81-84)

     Hz. Ali
Müslümanlar din kardeşlerimiz, Müslüman olmayanlar ise insan olarak
kardeşlerimizdir diyerek; her iki tarafa karşı da âdil olmanın gerektiğini,
kadılarına / hâkimlerine tenbih ederdi.

Dış Güçler Para Verseler…

Ekonomi
yönetilmiyor. Paramız serbest düşüşte, bahtının rüzgarına kapılmış gidiyor. Maliyet,
tedarik, satış yönünden önünü göremeyen şirketler satış ve üretim yapamaz
hale geldi.
Emlak, araç, bilgisayar, tarım ilaçları ve gübre satışları
durdu.

“Geçen hafta keşke hiç satmasaydım, hiç olmazsa zarar etmezdim” diyen insanlar haklı. “Fiyatlar geçen
haftadan çok ama gelecek haftadan çok daha ucuz”
sözü adeta bir slogan
oldu.

Ekonomi yönetimine güven sıfır. Çünkü yönetim olan biteni sadece seyrediyor. İki haftada yüzde 20
civarında devalüasyon oldu. Maliye ve Hazine Bakanı ile Merkez
Bankası Başkanı yangını seyrediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuçtur” dediği her açıklamasında dolar kuru
1 TL civarında yükseliyor.

İktidarın
tek derdi algı oluşturmak, halkı “dış güçlere ve mandacı
işbirlikçilerine karşı bir ekonomik bağımsızlık savaşı verildiğine”
inandırmaya çalışmak.

Bu
yüzden Erdoğan, “ekonomik kurtuluş savaşından da zaferle çıkartacağız.
Biz geçmişte uzunca bir süre denenmiş ama bir türlü sonuç alınamamış yüksek
faiz, düşük kur
kısır döngüsü yerine üretim, yatırım, istihdam, büyüme
odaklı ekonomi politikasında ülkemiz ve milletimiz için en doğrusunu
yapmakta kararlıyız. Yatırımı, üretimi, ihracatı bu yüzden teşvik
ediyoruz” dedi. Kendilerini eleştirenleri “felaket tellalları” ve “mandacı
iktisatçılar”
diye tanımladı.

Sonuçta
“düşürülemeyen yüksek faiz”, önlenemeyen “yüksek kur artışları” ve “yüksek
enflasyon”
sarmalındayız.

****

Ekonomiyi
“dış güçler, küresel finans çevreleri, küresel sermaye, Londra tefecileri, faiz
lobisi” gibi kavramlar üzerinden tartışmayı seviyorduk. Şimdi bunlara “kur
lobisi, mandacı iktisatçılar” gibi kavramlar da eklendi.

Oysaki
küresel sermayenin ülkemize gelmesini en çok isteyen kişi CB Erdoğan’dı.
Daha bir buçuk ay önce (9 Ekim’de) “Küresel sermayenin ülkemize yönelik
ilgisi ve yatırım iştahı
, salgın şartlarına rağmen, hamdolsun
günden güne artıyor”
diye şükrediyordu.

Taha Akyol köşe
yazısında haklı olarak soruyor: “Küresel finans çevreleri” nedir? Bunlar hem
ülkemize düşmanlık ediyorlar hem de Erdoğan’ın övünerek söylediği gibi ülkemize
“17 yılda 220 milyar dolar doğrudan yatırım” yapmışlar nedense? Şimdi
kendi yatırımlarını batırmak için saldırıyor olabilirler mi?

*************************************

AKP Cari Açık Vermeyen Politika İzleyemez

Erdoğan’ın
son açıklamalarına bakanlar sanki dışarıdan borç veya doğrudan yatırım almadan
kendi yağıyla kavrulan bir devlet olmamızı hayal ettiğini sanabilir.

Yani
ithal ettiğimiz ürünlerin yerli ve millisini üretmek, yüksek katma değerli teknolojik
üretim hamlesi yapmak, cari açık veren değil cari fazla veren bir ülke
olmamız için çalıştığını zannedebilir.

Hatta
“kendilerine karşı ekonomik kurtuluş savaşı verdiğimiz dış güçlere nasıl
ihracat yapacağız?”
sorusu bazılarımızın aklına bile gelmeyebilir.

Erdoğan
dışarıdan oluk oluk paranın aktığı dönemde bütün paraları israf eden veya “betona
gömen”
iktidarların başı oldu. Uzun yıllar boyunca “yüksek faiz, düşük
kur”
politikası uyguladı.

Ben, uyguladığı
yüksek faiz, düşük kur
politikasından, Erdoğan’ın pişman olduğunu asla
düşünmüyorum.
Bu politikaların, halkı hak ettiğinden de fazla, geçici
bir refaha kavuşturduğunu, herkesi yurtdışı seyahatlerden, lüks ithalata kadar tüketime
alıştırdığını ve en önemlisi Erdoğan’a seçimler kazandırdığını O da biliyor.
 

Seçimler
kazandıran bu politika yüzünden AKP iktidarları, son 3 yıl hariç, enflasyona bağlı
kur artışına izin vermedi. Değerli TL yurtiçi üreticilerin rekabetini
zorlaştırdı, yatırımlar üretimden ithalata ve hizmet sektörüne kaydı. İthal ürünler
yerli ürünlerden ucuz hale geldiği için Türkiye ithal cenneti oldu.

Döviz
gelirlerimiz, giderlerimizin altında kaldığı için hep cari açık verdik.
Açığı hep borçla kapattık.

****

Ekonomist
Ege Cansen, “sürekli cari açık vererek”, belli periyotlarla faiz- kur-
enflasyon sarmalına
yani krize giren ekonomimizin yapısını değiştirmek için
radikal bir politika teklif ediyor.

“Cari açığı en az 5 yıl süreyle ‘sıfır’ düzeyinde tutup,
beklentileri tersine döndürerek, döviz fiyatını istikrara kavuşturmak”
suretiyle sağlam bir ekonomik yapımızın
olacağını savunuyor.

“Ancak
bu politikayı izlemek kolay değildir. Tam bir mali disiplin ve toplum dayanışması
gerektirir.” Bu başarılırsa enflasyon, kur ve faiz problemleri birlikte
çözülür.

Ancak,
ben de Ege Cansen gibi, “AKP’nin bunu yapabileceğine hiç ihtimal vermiyorum.
Çünkü AKP israf-koliktir.”

Sadece
israf-kolik oluşundan değil, partili Cumhurbaşkanı bu politika ile seçim
kazanmasının mümkün olmayacağını düşünecektir.
Çünkü bu acı ilacı
kim içirirse milletimiz O’na oy vermez.

Erdoğan
ve partisi, döviz bulamaz olunca, çaresizlikten “cari açık vermeme”
politikasını savunuyor.
Kendisine oy getirebilecek veya oy kaybını
durdurabilecek biraz borç bulabilse, ülkemizin varlıklarından bir
kısmını satıp nakde çevirebilse,
derhal “cari açık vermeme” politikasını savunmaktan
vaz geçer. Bu uğurda üstelik dış güçlere çok ciddi tavizler de
verebilir.

Hatta
Hazine’ye bir şekilde döviz gelse, kuru sabit tutmak için bir 128 Milyar
doları daha heba etmeyi göze alır.

*************************************

BAE Dost mu Düşman mı?

İktidar
çevrelerinde Birleşik Arap Emirliği “15 Temmuz darbesini finanse etmekle”
itham edilmiş, Yeni Şafak “şerefsiz” diye manşetler atmıştı. “Kabile
reisi”
diye küçümsenen Prens korona olunca “burnundan sinek giren
Firavun
”a benzetilmişti.

BAE, Yunanistan’ın Doğu
Akdeniz’deki tezlerini destekleyen, onlarla Türkiye’ye karşı ortak tatbikat
yapan, İsrail’le her alanda mutabakat imzalayan bir devlet.

Şimdi
bu BAE ile ilişkileri düzeltmeye çalışıyorlar. BAE prensinin Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ı ziyareti sonrası, saray çevresinden BAE’nin 10 Milyar dolar doğrudan
yatırım yapacağı umudu pompalanıyor. Bu yönde sızdırılan haberlerle dolar kuru
artışı şimdilik durduruldu.

****

İçeride
ve dışarıda herkes Türkiye’yi öngörülemez bir ülke olarak görüyor.
Yatırım yapmaya, borç vermeye korkuyor.

AKP cenahı ise para verenleri dost, vermez olanları ise düşman görüyor.

Cumhuriyet’in Eğitim Vizyonu’nda Öğretmen

0

24
Kasım,
  Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu Aziz Atatürk’ün, Millet Mektepleri Başöğretmenliğini
kabul buyurdukları günün 93.
Yıldönümüdür
. 24 Kasım, 1981
Atatürk’ün 100. Doğum Yılı’nda Öğretmenler Günü
olarak kabul
edilmiştir. 

24 Kasım, öğretmenlerin
onur günüdür. Öğretmenler Günü;
öğretmenin toplum hayatındaki ve geleceğindeki yerini ve önemini vurgulamak,
aramızdan ayrılan öğretmenlerimizin aziz hâtıralarını yâd etmek, emekli
öğretmenlerimizin hizmetlerinin hiçbir zaman unutulmayacağını belirtmek
amacıyla ihdas edilmiştir.

Öğretmenlerimizin bu onur
gününde Atatürk’ün ve Cumhuriyetimizin
eğitim vizyonu’nda öğretmene
verilen değer üzerinde durmak istiyorum

Gazi
Mustafa Kemal Atatürk,
çocukluk ve öğrencilik hayatı hariç,
Cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar geçen 
ömrünü savaş meydanlarında geçirmiştir. Bir tümen komutanı olarak
katıldığı Çanakkale Savaşlarında
Anafartalar ve Conkbayırı’nda dönemin en güçlü devletleri İngiltere, Fransa ve
İtalya’nın ordularına, donanmalarına ve en modern silahlarına karşı kazandığı
zaferle “Anafartalar Kahramanı” olmuştur.
Çanakkale Zaferi, Türk milletinin müstakbel kurtarıcısı Mustafa Kemal’i
tanımasını sağlamıştır. O da savaş meydanlarında Türk milletinin hasletlerini,
vatan ve millet sevgisini, bu değerler uğruna yapabileceği fedakârlıkları
görmüş ve tanımıştır.

Osmanlı devleti, I. Dünya
Savaşı’nın sonunda müttefikleri ile birlikte mağlup sayılmıştır. İstanbul başta
olmak üzere vatanımızın üçte ikisi itilaf devletleri ve onların himayesindeki
Yunanlılar tarafından işgal edilmiş, orduları dağıtılmıştır. Millet, uzun
yıllar süren savaşlar nedeniyle harap, bitap ve yoksul durumdadır. Hürriyet ve
istiklâlini tamamen kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Kurtuluş ümidini
kaybetmiştir.

Mustafa Kemal,  19
Mayıs 1919’da
Samsun’a çıkarken şu iki konuda kesin kararlı ve inançlıydı.
İlk olarak Türk milletinin hürriyet ve istiklâlini kazanma ümidini yeniden
uyandırarak Türk vatanını kurtarmak,
sonra da yıkılması mukadder olan Osmanlı devletinin yerine yeni bir Türk devleti kurmak. Bu düşünce ve inançla “Milletin istiklâlini yine milletin azim
ve kararı kurtaracaktır”
diyerek yola çıktı. “Ya istiklâl, ya ölüm!” diyerek adım adım özgürlük ve bağımsızlık
hedefine doğru ilerledi. Kurtuluş yolunda ilerlerken, kurulacak devletin iki
ayak üzerinde güçlü bir devlet olacağına inanıyordu. Biri eğitim, diğeri ekonomi.  

Atatürk, bu sebeple bir
taraftan “Asker ordusu” ile düşmana
karşı Kurtuluş Savaşı verirken, Kütahya-Eskişehir Muharebeleri devam ederken,
bir taraftan da 15-21 Temmuz 1921
tarihleri arasında Ankara’da, 1. Maarif
Kongresi’nde “Maarif ordusu”
dediği öğretmen ve eğitim
yöneticilerini toplamıştır. 180 eğitimcinin katıldığı bu kongrede, savaştan
sonra kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin milli eğitim ve kültür politikaları ana
hatlarıyla tartışılmış, geleceğin eğitimli Türk toplumunun nasıl
oluşturulacağının programları yapılmıştır.

1.Maarif
Kongresi sonucunda şu kararlar alınmıştır:
Yeni nesle tüm
ömürlerinde başarı sağlayacak çok yönlü
bir eğitim sistemi
oluşturulacaktır. İhtiyacı
olan kişiye ihtiyacı olan eğitim verilecektir. Kızlara
ev işleri hakkında
eğitimler verilecektir. Ayrıca imparatorluk varisi olan bu vatanda, değişik
coğrafyalardan ve değişik etnik etnik kökenlerden gelen insanımızın millî kimliğini kazanması eğitim
yoluyla sağlanacaktır.

Atatürk, 1. Maarif
Kongresi ardından daha Cumhuriyet kurulmadan, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de 1. İktisat Kongresi’ni toplamış ve kazanılan zaferden
sonra yeni Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığının nasıl sağlanacağı tartışılmış,
yeni Türk devletinin ekonomi politikasının ana ilkeleri belirlenmiştir.

Atatürk’ün, 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni
kurduktan sonra
yaptığı ilk icraatlardan biri, dört ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde 430 Sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu
(Öğretim Birliği Yasası)’nun  kabul
edilmesini sağlamıştır. Böylece geleneksel eğitim kurumları ile modern eğitim
kurumlarının oluşturduğu paralel yapı ve çok başlılık sona erdirilmiştir. Bu
yasa ile ülkedeki bütün eğitim kurumları Maarif Vekaleti’ne (Millî Eğitim
Bakanlığı’na) bağlanmıştır.

1923-1924
eğitim-öğretim yılında Türkiye’nin nüfusu 12 milyondur. Bu nüfusun erkeklerde
yüzde 7’si ve kadınların sadece binde 4’ü okuryazardır.

Bu yıllarda Türkiye’de 4.894 ilkokul, 72
ortaokul, 23 lise, 64 meslek okulu, 9 fakülte ve yüksekokul olmak üzere toplam
5.062 öğretim kurumu
vardır. Bu okullarda görevli olan öğretmen ve öğretim üyesi sayısı ise toplam 11.918’dir. İlkokullarda 341.941, ortaokullarda 5.905,
liselerde 1.241, meslek okullarında 6.547 ve yüksek öğretimde 2.914 olmak üzere
toplam 358.548 öğrenci vardır.

 

Cumhuriyet’in ilanından
sonra muasır medeniyet seviyesine ulaşma yolundaki başarının, eğitim alanındaki
başarıya bağlı olduğuna karar verildi. Bunun için ilk yapılması gereken
eğitimin yaygınlaştırılması ve okuryazar oranının artırılmasıydı. Bunun için
yapılacak ilk iş, alfabenin
değiştirilmesiydi.

Atatürk,
daha genç bir subayken
yazı ve dil konusunda bilgi ve
düşüncelerini geliştirmişti ve Latin
alfabesinin kabul edilmesi düşüncesini
savunuyordu.
Bu nedenle Türk dünyasında alfabe konusundaki gelişmeleri yakından takip
ediyordu. Bu gaye ile 1926 yılında  Bakü’de toplanan Türk ve yabancı
Türkologların katıldığı Birinci
Türkoloji Kurultayı’na
, Türkiye’yi temsilen Köprülüzade Mehmet Fuat ile Hüseyinzade Ali Beyleri gönderdi.

Türkoloji tarihinde son
derece önemli bir yere sahip olan Bakü Birinci Türkoloji Kurultayı, 26 Şubat-6 Mart 1926 tarihleri arasında
gerçekleştirildi. Günler süren uzun tartışmalardan sonra kurultayın 17. oturumunda, Türk soylu halkların
çoğunlukta olduğu cumhuriyetlerde Latin alfabesinden alınan harflerden oluşan “Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası”na
geçilmesine
karar verildi.

Yeni alfabenin kabulünden
önce 1927-1928 yılları arasında açılan
3304 halk dershanesinde ancak 64.302 kişi okuma-yazma öğrenip belge aldı.

Bu deneme, Arap harfleri ile yaygın bir eğitim çalışmasının
gerçekleştirilemeyeceğini gösterdi.

İlerlemenin önündeki en
büyük engel cehaletti. Bunun için, milletin en kısa zamanda okur-yazar hale
getirilmesi gerekiyordu. Mustafa Kemal,   milleti bu durumdan kurtarmanın yolunu şöyle
ifade etmiştir: “Büyük Türk
milleti, cehaletten az emekle kısa yoldan ancak; kendi güzel ve asil diline
kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak
Lâtin esasından alınan Türk alfabesidir.”

Okur-yazarlığı yaymak ve
cehaleti kısa zamanda gidermek için, Atatürk’ün emriyle bir komisyon kurulup
yeni Türk alfabesi hazırlandı. Harf İnkılâbı’nın ilk müjdesini Mustafa Kemal 8 Ağustos 1928’de,
İstanbul’daki Sarayburnu Parkı’nda
halka şöyle duyurmuştu: “Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli
zengin dilimiz yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. …Yeni Türk harflerini
çabuk öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz.
Bunu vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi yaparken
düşününüz ki bir milletin, bir toplumun yüzde onu okuma yazma bilir, yüzde
doksanı bilmezse, bundan insan olanlar utanmalıdır.”
 

1926 yılında Bakü’de
toplanan Birinci Türkoloji Kurultayı’nın sona ermesiyle Türk kültür tarihinde
yeni bir dönem başlamıştı. Türk soylu halkların çoğunlukta olduğu
cumhuriyetlerde Birleştirilmiş Yeni Türk
Elifbası
aşama aşama yürürlüğe giriyordu. Türkiye Cumhuriyeti de 1 Kasım 1928’de kabul edilen 1353 sayılı
Kanun
ile Bakü’de kabul edilen Birleştirilmiş Yeni Türk Elifbası’ndaki
harflerin hemen hemen aynı olan Latin
Kökenli Türk Alfabesi
kullanılmaya başlandı. Böylece ilk kez 1860’ta Osmanlı Devleti’nde Münif Paşa’nın
alfabe üzerine konferansıyla başlayan ve önce alfabenin ıslahı, sonra da Latin
alfabesine geçme tartışmaları, yaklaşık yetmiş yıl sonra
sona eriyordu. Bu
süreç kimilerinin zannettiği gibi bir gecede alınmış bir kararla başlamamış, 1860’ta başlayıp 1928’de sonuçlanmıştı.

Türkiye’de 1 Kasım 1928’de Harf İnkılâbı’nın
yapılmasından sonra
, halkı kısa zamanda okuryazar yapmak amacıyla
başlatılan eğitim seferberliği için dört
ay süreli
eğitim veren halk eğitimi kurumları olan Millet Mektepleri kurulmuştur. Atatürk,
24 Kasım 1928 tarihinde Millet Mektepleri Başöğretmenliği
görevini kabul
etmiştir.

Eğitim seferberliğinin
başladığı ilk yılda 20.487 derslik açılmış; 1.075.500 kişi bu
okullara devam etmiş ve 597.010 kişi okuma yazma öğrenerek belge almıştır. Üç
yılda 1.5 milyon vatandaş okuryazar hale getirilmiştir. 1928-1935
arasında “Millet Mektepleri” adıyla hizmet veren
yaygın öğretim kurumları, 1936-1950
yılları arasında “Ulus Okulları”
adıyla hizmete devam etmiştir.

2021-2022
yılında
ise Milli Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre; Türkiye’de
6 yaş üzerine okuma yazma bilenlerin
oranı yüzde 97,42’ye
ulaşmıştır. Okul öncesi eğitim, ilköğretim ve
ortaöğretim düzeyinde toplam 18 milyon
500 bin öğrenci
bulunuyor. Örgün eğitim kurumlarında görev yapan öğretmen sayısı 1 milyon 200 binin
üzerinde.
Örgün eğitimde, 54 bin
715’i resmi okul, 13 bin 870’ü özel okul, 4’ü açık öğretim okulu olmak üzere
toplam 68 bin 589 okul
bulunuyor.

Türkiye’de önlisans,
lisans, yüksek lisans, doktora olmak üzere yüksek
öğretimde
eğitim gören toplam öğrenci
sayısı 8 milyon civarında.
Bu öğrencilerin 3 milyon 400 bini Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde okuyor.
Ülkemizde şu anda 129 devlet
üniversitesi, 74 vakıf üniversitesi, 4 tane de vakıf MYO bulunmaktadır.
Sonuç
olarak bu öğretim yılında, üniversite öncesi öğretimde 18 milyon 500 bin, üniversite öğretiminde 8 milyon olmak üzere toplam
26 milyon 500 bin
öğrenci öğrenim
görmektedir. 

Cumhuriyet’in
ilanından sonra
98
yılda
ülkemizin eğitim alanında ulaştığı bu mesafede en büyük pay,
öğretmenlerimizindir.
Başucu kitapları Çalıkuşu ve Ak Zambaklar
Ülkesinde
olan Atatürk, “En büyük
eserim!”
dediği Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bağımsızlığımızın sonsuza kadar
yaşatılması görevini,   Türk Gençliğine
vermiştir. Gençliğin yetiştirilmesi görevini de “Yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” diyerek Türk öğretmenlerine
vermiştir. Atatürk, eğitimin millet hayatındaki önemini ise şöyle
vurgulamıştır: “Eğitimdir ki, bir
milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır ya da
esaret ve sefalete terk eder”.

Öğretmen, eğitim-öğretimin
temeli, ülkenin geleceğinin manevi mimarıdır. Nitelikli insan gücünün
yetiştirilmesinde en önemli unsurlar olan öğretmenlerin,  üstün mesleki niteliklere ve donanıma sahip
olarak yetiştirilmesi, ülkemizin bekası açısından son derecede hayati bir önem
taşımaktadır. Öğretmenlerimiz ne kadar iyiyse eğitim sistemimiz de o kadar
iyidir. Bunun için öğretmenlik mesleğini hem mali ve sosyal yönden hem de entelektüel
açıdan çekici kılmalıdır. 

1973 yılında kabul edilen
1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 43. Maddesinde “Öğretmenlik, devletin
eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir
ihtisas mesleğidir” denilmektedir. Öğretmenlik, özel bir ihtisas mesleği
olduğuna göre, Öğretmenler Meslek Kanunu çıkarılmalıdır.

Eğitimde reform,
öğretmenle başlar. Gelişme ve kalkınmanın itici gücü, öğretmendir. Eğitim
seferberliğini irfan ordumuz öğretmenler ile başaracağız. Bunun için
öğretmenlerimize gerekli değer verilmeli, sosyal ve mali statüsünü yükseltmek
için, ihtiyaçları olan sosyal ve özlük hakları tamamen verilmelidir. Maaşları
ve ders ücretleri artırılarak yaşam standartları yükseltilmelidir.

Öğretmenin verimli
olabilmesi için, nitelikli bir şekilde yetiştirilmesi gerekir. Türk Milli Eğitiminin 1848’den bu yana
devam eden 173 yıllık bir öğretmen yetiştirme deneyimi vardır.
Bu deneyimin
ürünleri olan eğitimimizin özgün öğretmen eğitim kurumları olan Köy Enstitüleri, Öğretmen Okulları, Eğitim
Enstitüleri
ve Yüksek Öğretmen Okulları
modellerinden yararlanılmalıdır. Bu
bağlamda ilk adım olarak Öğretmen Liseleri,
yeniden öğretime açılmalıdır.   Öğretmen Üniversiteleri ve Milli Eğitim
Akademisi açılmalıdır.

Türk öğretmeni; çeşitli
yokluklar, imkânsızlıklar ve sıkıntılar içinde insanımızı millî, insanî ve
ahlakî değerlerle eğitmek, ülkemizi muasır medeniyet seviyesinin üstüne
çıkarmak idealleriyle en ücra yurt köşelerinde hizmet vermektedir. Öğretmenlerimiz bu hizmetleri verirken zaman
zaman bölücü terör örgütlerinin de hedefi olmakta, haince şehit
edilmektedirler.

Öğretmenler Günü vesileyle
2017 yılında bölücü terör örgütünce
şehit edilen Müzik Öğretmeni Şenay
Aybüke Yalçın
ve Sınıf Öğretmeni
Necmettin Yılmaz’ı ve bugüne kadar
terör olaylarında şehit düşen ve ebediyete göçen bütün öğretmenlerimizi rahmet
ve minnetle anıyorum. Emekli
öğretmenlerimize
sağlıklı ömürler, görevde
bulunan öğretmenlerimize
çalışmalarında başarılar diliyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle saygıdeğer
öğretmenlerimizin onur günü olan ÖĞRETMENLER GÜNÜ’nü en samimi duygularımla
kutluyorum.

Din Laiklik İlişkisi

0

Konuyla
alakalı derlediklerimizden bahisle;

Devlet,
nasıl ki hürriyetlerin birbirine zarar vermesini önleme sorumluluğunu, dini
hayatta da aynı sorumluluk içindedir. İnananların da inanmayanların da, şu
dinin veya bu dinin mensubunun da devleti olduğuna göre, adalet ilkesi
mucibince hareket edecektir. İstek ve gereklerin yerine getirilmesini
sağlayacaktır. Batı dünyası buna 
‘’Laiklik’’ adı altında bir çözüm bulmaya çalışmıştır.Ne olup ne
olmadığı bilinçli şekilde anlaşılmak ve uygulanmak şartıyla, bu siyasi – hukuki
ilkeye uyulabilir.. Bu, Islama da uygundur. Çünkü dinde zorlama yoktur (Bakara
254). Ancak şunu hemen belirtelim ki, laiklik başlı başına bir değer sistemi,
tek başına sosyolojik bir gerçek değildir. Din varsa laiklik olabilir. Faraza
toplumda din yoksa laiklik denen bir kavramdan ve uygulamadan söz etmek mümkün değildir.
Din istismarından kurtulmaktan söz ederken, laikliğin istismarı durumuna düşürülmemelidir.

Dinin doğru
anlaşılmasının eğitimi- öğretimi yapılmalı, yanlışlar delilleriyle ikna edici
şekilde aydınlığa kavuşturulmalıdır. Türkiye bunun için iyi yetişmiş yeteri
kadar uzmana sahiptir. Yeter ki bu iş siyasetin ikbal ve menfaat çarkının
istismarına kurban edilmesin.

*

Görünen o
ki; Din – siyaset ilişkisindeki zoraki nikâh, bozulamadı. Sadece İslamcılık (
İslamizim ) şeklinde bir modernlik kazandı.

Din,
devletin dışındaki odakların bilgisine, eğitimine ve etkisine bırakılmamalıdır.
Din için en büyük tehlike, günümüzün orijinal tabiriyle ‘’merdivenaltı’’dır.

 İslamiyet’in siyaset, sermaye ve iktisadı
menfaat dünyalarının bir vasıtası hatta bir oyuncağı haline geldiği yaşanarak
izlenmektedir.

*

Anadolu
yollarına düşerek ‘’milis Türk kuvvetlerinden’’oluşturduğu ordusuyla, güçlü
kadrosuyla birlikte Emperyalist güçlere karşı verdiği kurtuluş savaşlarını kazanarak
Osmanlının küllerinden Laik Türkiye Cumhuriyetini kuran Gazi Paşamızın, bir
Osmanlı subayı olarak gördüğü dindeki kirliliği temizlemek,  amacından saptırılmış medrese tekke ve zaviyeleri
kapatarak, yerlerine Devlete bağlı Diyanet İşleri Başkanlığını kurdu. Devlet denetiminde
Dini okulların, İlahiyat Fakültelerinin temelini attı. Diğer bir ifadeyle;‘’
aklı bu dünyaya geri çağırmış’’oldu.

Ülkenin kurucusu,
Kuvayı Milliye Ruhunun temsilcisi Gazi Paşamızın konuya ilişkin beslediği iyi
niyetin, bilinçli, zarif teşebbüsün bu gün neresindeyiz?

Tartışılır.