14.4 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 354

Söyler Allah Deyu Deyu!

Şehit” bebe arşa uçtu

Bin kanatlı melek kuştu

Cennetteki yeri hoştu

Söyler Allah deyu deyu

Rus Yezidi bin beladır

Türkmen dağı “Kerbela’dır”

Şu ümmete son kal’adır

İnler Allah deyu deyu

Fatımatüz Zehra ağlar

Yezid yıkar nice dağlar

Türk vatanı viran bağlar

Yanar Allah deyu deyu

Ehl-i Beyt’e Türkmen yoldaş

Asırlardır yürür koldaş

Kerbela’da biziz haldaş

Okur Allah deyu deyu

COVİT-19: Doğrusunu Bilelim!

Neredeyse iki yıldır günümüz insanlarını en çok meşgul eden
konu covit-19 büyük salgınıdır. Kasım 2021 tarihindeki yazımda bu virüse etkili
bir ilacın çok yakında hastalara uygulanacağını ve bu sayede 2022’nin birinci
çeyreği sonuna doğru bitebileceğini yazmıştım.

Yaşadığımız olaylar ve konu hakkındaki bazı insanlarımızda
olan farklı kanaatler yeni bir değerlendirme yapmayı gerektirmiştir.
Salgınlarda etkenin ve bulaşma yollarının bilinmesi öncelikli husustur. Etkenin
hastalık yapıcı şeklinin öğrenilmesi ise bu hastalıkla mücadeleyi daha bilinçli
kılar. Biliyoruz ki Covit-19 bir virüstür. Hayvanlarda (yarasa ) zararsız
şekilde bulunan bu virüs şekil değiştirerek(mutasyon), İnsanlarda bulaşıcı ve solunum
yollarını tutucu özellikteki salgının sebebidir. Hastalık çoğunlukla basit
solunum yolu hastalığı şeklinde geçmekle birlikte bazı insanlarda ağır akciğer
enfeksiyonu yapması ve %1.5-2 ye varan ölümcül sonuçlanması sebebiyle önemli
bir sağlık sorunu yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu virüse etkili bir ilacın
bilinmemesi ve aşının da olmaması ilk 8-9 ay için sağlık ordusu ve yöneticiler
için sorunlar getirmiştir.

 Enfeksiyonlarda bulaş
zincirinin kırılması en önemli adımlardan biridir.

“MASKE-MESAFE-TEMİZLİK” diye üçlenen tedbirlerinde, kapanmaya
kadar giden karantina tedbirlerinin de tek hedefi bulaş zincirini kırmaktır, diğer
önemli bir husus insanların bağışıklığının sağlanması ve kuvvetlendirilmesidir.
Aşı ise bağışıklık sağlamadaki en önemli tıbbi imkândır. COVID-19 virüsünün
sebep olduğu hastalığa karşı da eldeki teknolojik imkânlar sayesinde çok kısa
sürede aşı geliştirilmiş, böylece salgının insanlara daha çok zarar vermesinin önüne
geçilmektedir. İlk çıktığında teşhisinden tedavisine kadar bilinmezleri çok
olan bu salgında birçok olayı tıp şuanda daha iyi bilmektedir. Teşhiste PCR gibi
antijen tespit teknikleri, görüntülemedeki tomografi gibi çok daha fazla bilgi
sahibi olmamızı sağlayan imkânlar, hastalığın seyir ve şiddetini biz hekimlere
gösteren muhtelif kan testleri bu hastalığın tedavisinde ve mücadelesinde daha
bilinçli hizmet verme imkanını sağlamaktadır. Gerek aşı gerekse hastalığın takip
ve tedavisinde yaşanan bazı aksaklıklar, değişiklikler yaşanmıştır. Bunlar
bilim adamlarımızın çalışmaları ve buluşlar ile zaman içinde daha da bilinir
hale gelecektir. Unutulmamalıdır ki salgınlar ile mücadele zordur ve topyekün
fedakârlıklar gerektirir. Hastalığın başlangıcındaki birinci ve ikinci dalgadaki
tıbbi zorluklar aşınında bulunması ile azalmıştır. Çalışıtığım sağlık
kurumunda, bugüne kadar 12.000 Sinovac, 16 bine yakın Biontech aşısı
uygulanmıştır. Bunlarda ciddi bir yan etki yaşamamış olmamız bizim için güven
verici ve sevindiricidir. Yine çalıştığım kurumda bugüne kadar 10 bine yakın
insan bu ön teşhisle takip edilmiş, %90’ı değişik şiddetle geçilmiş gribal enfeksiyon
şekliyle hastalıklarını atlatarak şifaya kavuşmuşlardır. Yatırılmak durumunda
kalan 1000’e yakın vakanın 120 tanesi yoğun bakım hizmeti alacak kadar ağır
klinik duruma düşmüş ve maalesef bunların yarısından çoğu da kurtulamayarak
vefat etmişlerdir. Bu salgında önemli olanda %1.5 oranına varan ölüm oranının
azaltılmasıdır. Sağlık kurumlarımızın çalışması ve sağlık çalışanlarımızın
gayretleri bunu sağlamış durumdadır.

 Tedavide bazı
değişimlerin yaşanmasını doğal karşılamalıyız. Geliştirilen ilaç ve tıbbi hizmetlerin
doğru uygulamalar sayesinde hastalara daha faydalı olduğunu görmekteyiz. Bilimde
şüphe gerekir ve bilimi bu geliştirir. Bu iyileşmede aşının koruyucu etkisini
göz ardı edemeyiz. Bu salgında da insanlarımıza zarar vermeden faydalı olmanın
gayreti ve yolu izlenmektedir. İnsanlarımızın bilimsel olmayan ve
genellenmemesi gereken bilgilere itibar etmeden kendilerine verilen hizmetlere
bu gözle bakıp değerlendirmesi salgının bitmesinde ve daha az zararla
atlatılmasında önemli bir yol olacaktır.

 Sağlıkla kalın

Türk Romanında Zorunlu Göç Olgusunda “İşbirlikçilik Ve İhanet”

0

Yunan mitolojisinde iş birliği ve ihanet ile ilgili tarajedilere
de konu olan çok sayıda vakaya rastlayabiliriz. Bunlardan en bilinen ve
psikolojinin de kavramları arasına girmiş olan

Medeia kompleksi bunlardan biridir. Pek çok efsane ve
trajediye konu olan mitolojik bir kişilik olan Medeia, Kolkhis Kralı Aetes ile
Idyia’nın kızıdır. Thessalia’nın İolkos şehrinin zorba tabiatlı Kral Pelias’ın
sorularını bilen İosan’la evlenmiştir. Bu soruları bilmesinde İosan’a

Medeia yardımcı olmuştur. Kral Pelias sözünü tutmaz. Medeia
Perilas’ın kızları ile arkadaş olur. Onlara ihtiyarları gençleştiğini söyler.
İhtiyar bir koyunu alıp parçaladıktan sonra onları bir araya getirir. Bunu
krala söyleyen kızlara inanan babalarını Medeia parçalar ve öldürür.

Perilas İosan’a ihanetinin bedelini öder. İosan on sene krallık
yapar sonra Perilas’ın oğlu tarafından tahttan uzaklaştırılır. İosan’la Medeia
Korinthos’a giderler. Fakat İason tarafından Medeia Korinthos Kralı Creon’un
kızı için terk edilir. Medeia eski kocasının sevgilisine zehirli bir gömlek
göndermiştir. İason’un yeni sevgilisinin ölmesi ile de yetinmeyen Medeia, kendi
oğullarını da öldürerek, babalarından intikam almak isterler. Emet Güler ve
Canan Muter’e göre:

Medeia mitinin iki farklı yorumu söz konusudur. İlkinde
Medeia, çocuklarını korumak isteyen altruistik bir anne olarak sunulmaktadır.
Bu kapsamda çocuklarını öldürmesi, aslında bir intihardır. Mite ilişkin bir
diğer yorum ise, Medeia’nın intikamdan başka bir şey düsünmeyen zalim doğasını
konu almaktadır. Dolayısıyla

Medeia, çocuklarını koruma içgüdüsüyle hareket eden ve
nedenli büyük bir suç işlerse işlesin aslında masum olan bir kader kurbanı ya
da intikam için çocuklarını kullanan ilkel bir ruh olarak nitelenebilmektedir
(Güler ve Muter, 2007: 552)

Medeia mitolojisinde Kral Pelias sözünü tutmayarak, İosan’a,
İosan’da kendisine yardımcı olan eşi Medeia’yı Korinthos Kralı Creon’un kızı
için terk etmesiyle İosan eski eşine ihanet etmiştir. Medeia’nın ihanet ve
intikamı ne kadar acımasız da olsa, daha önce yaşamış olduğu ihanetlerin
karşılığı olarak görülür. Mitolojide ahlâk yasaları henüz netleşmemiştir.

Medeia mitinde görüldüğü gibi ihanet karşılıklı ve iç içe
geçmiştir. Felsefe tarihinde ise Kant’ın ahlâk yasasında “öyle davran- ki, bu
evrensel bir düstur olsun” anlayışı bilinmektedir. Lucien Goldmann “Kant Felsefesine
Giriş”te bu ifadeyi şu şekilde özetler: “Elbette Kant gerçekte bu evrensel
gerçekleşmenin yalnızca tek bir eyleme bağlı olmadığını bilir. Zaten trajik
olan da budur. Ama birey için, eylemde bulunan insan için bunun ikincil bir
önemi vardır. En küçük bir umut ışığı gördüğü zaman, sakınık davranmaya hakkı
yoktur. Bütünselliğe uzanan her şey, şartlanmamışa uzanan her şey onun için
özerklik, yani zihin ve ustur. Hayatın anlamı ve gerçekleşmesidir. Bunun
dışında en küçük bir uzlaşma bile hürriyetsizlik ve ussuzluktur. Kendi geleceğine
ihanettir” (Goldmann, 1983: 179).

Medeia mitolojisinde Kant’ın şartsız buyruk olarak tanımladığı
evrensel ahlâk yasası görünmez. Çünkü şans ve tesadüf mitolojilerde önemli rol oynar.
Lean-Pierre Clero “Lacan Sözlüğü”nde “şans kavramı paradoksal olarak ona en karşıt
görünen zorunluluk ve yazgı kavramlarına bağlar”.

“Bu çelişen kavramlar Yunan trajedisinde birbirlerine
yaklaştıkları, yeniden kavuştukları ve neredeyse birbirlerine karıştıkları
ölçüde Freudcu psikanalizin, tipik olaysal düğümleri ifade etmek için özel
olarak Yunan trajedisinden yararlandığını ve var oluşun trajik anlamı
meselesinde Lacancı psikanalizin Antigone’un alameti altında arzu etiğini
oluşturmaya kadar gittiği anlaşılmaktadır. Arzu etiği, arzu etiğinin nasıl
amansız bir gereklilik haline geldiğini hemen görmediğimiz için, yasa etiğine
karşıt gibi görünür.” (Clero, 2011: 138)

Burada Kant’ın görev etiği ve ahlâk yasasını görmek imkânsızdır.
Üstelik görev etiği arzunun etiğine aktarılabilir. Burada arzu etiği kişinin
yapmış olduğu ihanetlerden dolayı herhangi bir vicdan azabı da oluşturmadığı
gibi, kişi kendini suçlu hissetmemektedir. Freud psikanalizinde totem ilkel
kabilelerde ata kabul edilen muhtemel bir hayvandır. Aynı toteme bağlı olan
klanlar birbiriyle evlenmezler, dış evlilik vardır. İç evlilik olduğu takdirde,
cezalandırılır ve kişinin bu davranış klana ihanet sayılır. Belirli bir totem
anlayışı içinde ilkel hayat süren veya günümüz toplumlarında dışsal birtakım
etkiler vardır. Arzu etiğinin oluşmasında bu tip etkenler engel teşkil ederler.
Klan üyesi istediği bir davranışı kılanın hilâfına yapamaz. Aynı şekilde
tarihte ve günümüz toplumlarında değer yargıları insanların çoğunluğu
tarafından kabul edilen bir özelliğe sahiptir.

Tarihî ve sosyolojik kimliği ile işbirlikçilik ve ihanet kavramlarına
açıklık getirmeden önce toplumlardaki öteki algısını aydınlatmak gerekir. Öteki,
genelde düşman kimliği ile karşımıza çıkar. Düşmanla iş birliği yapmak ise, ait
olduğu topluma ihaneti sergiler. Vatan hainliği, gizlice öteki ile birlikte
hareket edenlere yapılan bir tanımlamadır. En tehlikeli olan öteki değil, öteki
ile iş birliği içinde olan ve gizlenendir. Kısacası işbirlikçi ihaneti
bilinmeyen iç düşmanlardır. Özellikle ulusal kimliklerin oluşmasında ötekiler
belirgin bir hale gelir.

Bununla beraber işbirlikçiliğin oluşturulmasında düşmanların
başvurduğu en kolay yol: nifak/ tefrika/ ikilik tohumları ekmektir. Yahut
istihbarat teşkilatlarının maddî veya manevî vaatlerle kişileri kendi
taraflarına kazanmalarıdır.

Cengiz Dağcı’nın “Onlar da İnsandı” adlı eserinde Bekir’in
evine aldığı iki Rus’un ona ihanet etmesi anlatılır. Türk köylülere zarar
verir. Başlangıçta yoksul, aç ve sefil bir halde köye gelen baba, oğul
iyiliklere ihanetlerle karşılık verirler. İvan, Bekir kasabaya indiği bir gün
kızı Ayşe’ye sarkıntılık eder. Bekir düşüncelerinde kendi kendini suçlar:
“Kabahat sende Bekir,, sende! İvan’ı evine aldın, bu köye İvan’ı sen belâ
ettin, milletin başına sen musallat ettin, Tanrı seni affetmeyecek (Dağcı,
1991: 234) der. Fakat iş işten çoktan geçmiştir. Köyde hırsızlık olayları
artar. Ruslar kolhoz çalışmaları için köye gelmeye başlamıştır. İvan, Ayşe’nin
kocası Remzi’nin ölümüne neden olur. Bekir’in çok sevdiği Macik isimli ineği
doğumu yaklaşırken Ruslar tarafından çalınır ve kesilir. Bekir ruhsal bir
çöküntü içinde tarlasına doğru yürür. Bu sırada Ruslar Kuşkaya tepesini tarlaya
doğru yıkacaklardır. Bekir şuurunu kaybetmiş bir şekilde tarlaya yürür ve
kayalar altında kalarak ölür. Jung, “İnsan ve Sembolleri” eserinde Afrikalı Zulularda
inek boynuzunun tedavide kullanıldığını yazar. Eski Mısırlılarda tanrıça Hator memelerinden
süt akan bereketin sembolüdür (Jung, 2009: 82, 237). Hinduzimde inek kutsaldır,
kesilmemelidir. Bekir için Macik’in kesilmesi kutsal ineğin kesilmesi şeklinde
düşünülmelidir.

Mehmet Ateş “Mitolojiler ve Semboller” kitabında “Köklü bir
kült olan inek kültü, Çatalhöyük’te de yaygındır. İnek başı boynuzları da dâhil
görüntü itibariyle kadın rahmini sembolize” (Ateş, 2014:122) ettiğini belirtir.
Macik’in kesilmesi Kızıltaşlıların soyunu kurutmak anlamına gelir. Bekir’in
tarlada kayalar altında kalarak ölmesi ise, verimli tarlasını yani toprak anayı
kaybetmek ve parçalanmış kaya motifinin Uygurlarda göçe neden olduğu hatırlanırsa,
Kırım Türklerinin de göç çığlıklarının başlayacağının habercisi olacağıdır.
İvan’ın ihaneti şeklinde başlayan felaketler sebebi, acaba Bekir’in ihaneti
midir? Çünkü Bekir iyi niyetine rağmen, bilmeyerek de olsa mahremiyete namahrem
kişileri almış ve köydeki çözülmenin başlamasına sebep olmuştur. Cengiz
Dağcı’nın İvan ismini seçmesi de tesadüf değildir. Ruslar Altınordu devletinin
devlet teşkilâtlanmasını öğrenmişlerdir. Üstelik Timur’un Altınordu’yu
yıkmasıyla, Ruslar gelişmiş ve büyümüşlerdir. Daha sonra Korkunç İvan Türklerin
esaretini hızlandırmıştır. O halde ihanet tek taraflı değil, iki taraflı bir
psikanalitik sorundur. Freud’a göre “Günlük Hayatın Psikopatolojisi”nde
belirttiği gibi ihanetin bir itirafı ve karşılığı vardır. Bu bilinçdışında
kişinin benliğinde bulunur.

Altınordu’nun Rusların gelişmesine sağladığı tarihsel miras
ve Timur Han’ın Rusların Türkler için tehdit oluşturan zemini hazırlayan
yıkılış sürecini bireysel ve toplumsal bilinçaltında taşıyan Bekir iki Rus’u
evine alarak başlattığı şahsî ve millî ihanetinin karşılığını ölmeyi isteyerek
ödemek istemiştir.

Cengiz Dağcı Onlar da İnsandı’nın devamını anlatan O
Topraklar Bizimdi eserinde roman kahramanı Selim Çilingir Kominist Parti
üyesidir. Ruslarca diğer Türklere göre biraz daha güvenilir olduğundan, köyü
Çukurca’ya kolhoz için gönderilir. Kolhozdan ineğini saklayan hemşehirisi
Veli’ye ineğini kolhoza teslim etmesini söyler. Selim bunu kabul etmez ve
ineğini keser. Nehir roman olan iki eserden ilki olan Onlar da İnsandı
romanındakinden farklı olarak inek kesme burada sahibi tarafından yapılmaktadır.
Sahibi tarafından kesme ile kesilme arasında psikolojik olarak fark varmıdır?
Freud’un analitik yöntemi ile bakarsak, eski Mısırlıların inek boynuzlu İsis’i
incitmek istemedikleri için yemedikleri ve kurban etmemeleri ineklere karşı
duydukları korku” (Freud, 2012: 44) sebebiyledir. Burada Veli iki ineğini kendi
keserek, bireysel korkusunu yenmiş ve egemenliği temsil eden yönetime karşı
kutsalı çiğnese de, öz benliğini gerçekleştirmiştir. Bu arada bilmeden uterusu
sembolize eden üretkenliği de öldürmüş olur.

O Topraklar Bizimdi’de Selim, Kızıltaş’tan Bekir’in kızı
Ayşenin yetim oğlu Alim’le Çukurca’ya gelmiştir. Bu arada Selim’e yardım için
kolhoza Natalya isminde bir Rus kızı gönderilmiştir. Selim, Natalya’ya yakınlık
duymaktadır. Selim ve Natalya birlikte yaşamaya başlar. Bu arada ikisi Alim’i
büyütmeye çalışır. Alim Natalya’yı sever, Selim’in öfkeli olduğu günlerde ona
koruyacağını söyler. Fakat II. Dünya Savaşında Selim Rus ordusunda Almanlara karşı
savaşırken Natalya onu bir Alman komutanı olan Herhaupt Schreiber’le ile
aldatır ve ihanet eder. Natalya esasında Selim’i hâlâ sevmekte, fakat onun
hayatından umudunu kesmiştir ve çaresizdir (Dağcı, 2005: 357). Selim ise
savaşta sevdikleri için kolunu kaybetmiş ve Natalya’nın ihanetine hınç duymaktadır.
Çukurca’ya döndüğü akşam, “Natalya başını göğsünden kaldırdı ve bakışları
Selim’in gözlerindeki bakışlarla buluştuğu anda, boğuk hıçkırıklarla atıldı,
Selim’in ayaklarına sarıldı:

-Bağışla, Selim! Bağışla! Bağışla!.. Bağışla!

Sonra elleri, şakakları müthiş bir titreme içinde, gözlerini
Selim’in yüzüne kaldırdı. Fakat Selim’in yüzünde kendisi için yabancı, daha
önce hiç görmediği korkunç gölgeler vardı. Birden her şey karardı; bütün hayat
hem Selim’in hem de Natalya’nın gözlerinde bir zindan, bir kâbus oluverdi.

Natalya Selim’in çizmeleri altında, Natalya yerlerde yaralı
bir hayvan gibi sürünüyordu.

Natalya’nın bütün güzelliğine, bütün kadınlığına ve kadınlık
ruhuna tekmeler attıkça, Selim’in:

-Haiiin! Haiiin! Feryatları odanın duvarları arasında
boğuluyordu.” (Dağcı, 2005: 383)

İntikam için Rus çetelere katılan Selim, Herhaupt Schreiber’i
yakalar ve çetecilere teslim eder (Dağcı, 2005: 490). Natalya savaş sonrasında
Alim’i yetiştirmeye devam eder.

Fakat Ruslar Çukurca’daki Türkleri Akmescit’e sürerler. Alim
Natalya’nın yanında saklansa  da kaçar ve
Selim’i bulur. Selim Ruslar’ın yolarda öldürdüğü köylülerini görür. Çukurca’da
hiç kimse kalmamıştır. Bununla beraber o topraklarına dönecektir ve Âlimle el
ele çukurcaya doğru yürür. Selim ölüm mü hayat mı? (Dağcı,2005: 510) diyerek kendisine
sorar. Artık onun için ikisi de değişmemektedir. Fakat Selim’e göre Türk’ün
Türkü öldürmesi ihanettir. Kendisinin Bolşevik saflarında savaşması anlamlandıramadığı
sosyolojik bir çelişkidir. Kim için, kime karşı savaşmaktadır. Ruslar’da
Almanlar’da acımasız ve ikisi de Kırım Türklerine zulüm etmiştir. Roman
kahramanı Selim’in kendisine ihanet eden Natalya’ya bir şey yapmaması onu çaresiz
görmesidir. Natalya ihanet etse bile hayat boyu Selim’i sevmiştir. Fakat toplumun
tarihî ihanetlerinin bedeli ağır olmuş ve bunun bedelini gelecek kuşaklar
ödemiştir. O Topraklar Bizimdi’de Kırım coğrafyası, Türklere aitken şimdi
Rusların olmaya başlamıştır.

Badem Dadına Asılı Bebekler’de Kazan’lı Kazansky’nin ölüsü
sokakta bulunur. Bağnaz Molla İrecep kendi su-i zanıyla onun Müslüman olmadığını
düşünmekte ve Müslüman mezarlığına gömülmesine engel olmaktadır. Kazansky
meçhul bir yere gömülür. Roman kahramanı Halûk’un amcası bunu duyduğunda
Haluk’un babası ile tartışır. Molla İrecep gibi insanlara niye engel olmadığını
sorar.

Cengiz Dağcı Kazansky’nin şahsında Kazan Türklerini
sembolize etmeye çalışır. Altın Orda Devleti’nin yıkılmasından sonra önce Kazan
Ruslar’ın eline geçmiş, aradan 200 yıl sonra Kırım Ruslar tarafından işgal
edilmiştir. Cengiz Dağcı Karadeniz’in Kuzey bozkırlarındaki Türk tarihini
eserlerinde okuyucuyla paylaşır. Bunlardan Korkunç Yıllar isimli eserinde Sadık
Turan çocukluğunda Bahçesaray’a gitmiştir. Bahçesaray’da Hanların sarayı
boştur. Bahçede sarıklı taşların altında yatan Han Girayların mezarları
bulunmaktadır.

Yarı uykulu hayalinde üç ihtiyar dede görür. Onlardan biri
Azamat oğlu Arslan’ın destanını anlatmaktadır. Sonra Sadık Turan’a döner onu
Bahçesaray’ın gizemli yerlerine doğru götürür ve gezdirir Ona bir uçurum
gösterir “kemikler kafatasları ve aralarında zehirli yılanlar” vardır. O sırada
Sadık Turan dedeye gelen atlıları gösterir. Dede:

“Ruslar Kazana saldırdı. Kazan Hanı Bike haber gönderdi.
Yardım istiyorlar. Evlerden köylerden ovalardan, ormanlardan asker safları
çıkıyor, saraydan ayrılan Ulu Han’ın peşinden denize akan ırmaklar gibi
gidiyorlardı. Her ağızdan her göğüsten “İntikam! İntikam!” naraları kopup yeri
göğü inletti hep birden kuzeye doğru yola çıktılar. Geri dönecekler mi dedi
diye tekrar sordum. Sakalı

kadar ak kirpikler ile gözlerini kapayarak: “Gelmediler dedi
ve kirpikleri arasında toplanan gözyaşları yanaklarından aşağı aktı. Rus
askerlerinin demir nalçalı çizme sesleri Sadık Turan’ı uyandırmıştır” (Dağcı,
1975: 39- 40).

Korkunç Yıllar’da görüldüğü gibi Kırım Hanlığının Kazan
Hanlığına yardımı yetersiz kalmıştır.

Viran Dağlar’da roman kahramanı Zülfikar Bey ile babası Rıza
Bey eşlerini aldatırlar.

Fakat onların ihanetlerine annesi de eşi Emine’de ses
çıkarmaz. Zülfikar Bey babasının annesini aldattığını ilk defa çocukken
öğrenmiş ve babasından uzaklaşmıştır. Bu durum onun annesine yaklaşmasına neden
olmuştur. Buna rağmen kendisinin de babası gibi eşini aldatması çelişkili bir
davranıştır. Türk toplumunda bunun o dönemlerde normal karşılanması hadisenin
patolojik yönünü aydınlatmaz. Burada benlik çatışmasının çözümlenmesi gerekir.
Türkçe’de ‘özsaygı’ ve ‘kendilik saygısı’ olarak da ifade edilen benlik
saygısı; insanın kendisine karşı geliştirdiği olumlu yahut olumsuz bakış sonucu
ortaya çıkar. Erkeklerdeki sahip olma güdüsünün kadınlardaki olmak duygusuna
üstün geldiği her ilişkide bu durum ortaya çıkacaktır.

Bunun suistimal edilmesi halinde oranı değişmekle birlikte,
bireyde narsistik ve mazoistik kişilik bozukluğu ortaya çıkar. Tek yönlü bir
fedakârlığın sürekli ahlâkî bir değer yargısı olarak öğretildiği toplumda
Zülfikâr Bey ve babasının eşlerini aldatmaları normal karşılanmaktadır. Hâlbuki
fedakârlık yargı değil, ilkedir. Aksi halde bu bireyi sadist narsist kişilik
karşısında korunmasız bırakacaktır. Korunmasız birey ise, kendine mazoist bir
role biçecektir. Mazoistliğinin farkında olmadığı için süperego herhangi bir
rahatsızlık duymayacaktır. Aynı şekilde eşini aldatan erkekte narsistik kendine
hak tanıyan sadistik nevrotik özelliğini üstünlük güdüsü yahut kuruntusu olarak
sürdürecektir. Tutsak romanında Ceren’in kocası Orhan onu evlerine gelen Fatma
ismindeki kadınla aldatır. Kocası Orhan’ın

Ceren’e ihaneti Fatma ile sınırlı değildir. Hayatı başka
kadınlarla bohemce devam etmekte ve evliliğine ihanetini sürdürmektedir. Ceren
bunun farkındadır, fakat ses çıkarmamaktadır.

Orhan’ın ihaneti Ceren ile arasındaki sado-mazoistik ilişkinin
sosyal bir davranış kalıbına dökülmesinden ibarettir. Aile içi ihanet ile
vatana yapılan ihanet aynı başlık altında değerlendirilebilir. Eşe ihanet etik
ve estetik açıdan aile kutsallığını zedelemektedir.

Bertrand Russell’in “Evlilik ve Ahlâk” eserinde ifade ettiği
gibi “Evlilik iki kişinin birbirinden zevk almalarından daha ciddi bir şeydir;
öyle bir kuruluştur ki bu, çocuk meydana getirme olgusu toplumun dokusunun bir
parçasıdır ve karı kocanın kişisel duygularından öte giden bir önem taşır”
(Russell, 1971: 68). Aile içi ihanet çocuklara ve gelecek nesillere yapılan bir
ihanettir. Vatan insanlarla, kısaca nesillerle vatan olur.

Vatan coğrafyayla anlam kazandığı kadar nesillerle somutlaşır.
Toplumların asırlardır erkek ve kadına bakışı ve ihanet kavramı evrensel etik açısından
ölçülü ve hakkaniyetli değildir. Türk milleti toprağa, toprak ana der. Ana
dediğimiz toprağa ihanet edilmemelidir. Fakat bazı erkeklerin, çocuklarının anası
olan eşlerini aldatması ona ihanet etmesi ise normal görülmektedir. Kiekegard
insanın algı aşamalarını “1. Estetik aşama, 2. Etik aşama, 3. Dinî aşama”
olarak üçe ayırır. Bunlardan en üst olanı dinî aşamadır.

Kiekekard “estetik olarak yaşayan kişi, özgürlükle değil,
ihtiyaçla gelişir” der. Ona göre bir kimsenin etikle temas kurmaksızın yaşaması
“içimde bir Don Juan, bir Faust var…. İçime ekilen tohumların tamamen
gelişmesine izin vereceğim” demektir” ifadesiyle özetler (Kikekard, 2013: 68-
69). Romanlardaki kahramanlardan bazılarının bu aşamalardan estetik aşamaya
girdiği görülür.

Vatanına bağlı Viran Dağlar romanının kahramanı Zülfikar
Bey, bir erkek kahraman olarak eşine ihanet edebilmektedir. Kendisinin bireysel
olarak Balkanlardaki Türk vatanını sevmesi vatanperverlik için yetmemektedir.
Bu bireylerin ve Türk Toplumunun psiko- sosyolojisindeki çelişkiyi gösterir.
Vatana bağlılık, diğer tarafta aile içi ihanet çelişkisini mazur
göstermemelidir.

Aile devletin ve vatanın temelidir. Aile dışardan sağlam
gibi gözükse de, devletin ve vatanın temelleri sarsılacaktır.

Viran Dağlar romanının kahramanı Zülfikar Bey Balkan
Savaşında gönüllü olarak cepheye gitmiştir.

Osmanlı Devleti’nin yenilmesi üzerine çete kurarak dağa
çıkar. Fakat ihanete uğramış, İsmail isminde bir yakını onu Balkanlardaki
Fransız kuvvetlerine ihbar etmiştir (Cumali 2012: 465 ). İsmail, Zülfikar
Bey’in başına konan yetmiş altın için onu misafir ettiği sırada kendi evlerinde
öldürür. Böylece İsmail hem yakınına, hem de Türk vatanına ihanet etmiştir.
Burada Zülfikar Beyin şahsında öldürülen kurşun sıkılan Türk coğrafyasıdır.

İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selahattin’in Romanı’nda 1918
yılında İran topraklarında İngilizlere karşı ordumuz çaresiz kaldığında Halil
Paşa kurmay heyetine şöyle bir hikâye anlatır: 1905’te Rusya’da nihilistler
ihtilal için çalışmaktadır. Fakat halk Çar ailesine bağlıdır.

O sırada Pop Gabon adında bir papaz Moskova yakınlarında bir
kasabaya gider ve halkın haksızlıklardan şikâyetini Moskova valisine anlatmak
gerektiğini söyler. Halk bu fikri uygun görür, çevre illerden de bunu duyanlar
şikâyetlerini söylemek için Moskova’da toplanırlar.

Diğer taraftan papaz Gabon saraya haber gönderip, halkın Çar
ailesini öldüreceğini Çarın tahtan indirileceğini ve gerekli tedbirleri
almalarını bildirmiştir. Bunun üzerine sarayın emriyle binlerce Rus Kazak
süvarisi halkın üzerine saldırır kadın, ihtiyar, çocuk demeden kılıçtan geçirir.
Katliamından kurtulanlar papazı yakalandıklarında “ne yapayım fenalıklar yüksek
memurlardan geliyor, bunları şikayet edersek önler sanmıştım fakat bütün
fenalıkların başı Çar imiş diye cevap vermiştir (Selçuk, 1975: 420). Bu şekilde
Papaz Pop Gabon ihanetin cezasından kurtulmaya çalışır. Bu anlatıda Papaz Gabon
ihanet ve iş birliği davranışını aklileştirerek, karşısındaki insanlardan
gizlemeye çalışır. Gabon’un ihanet ve inkârı çoğu kez insanların başvurduğu
psikolojik kaçış yollarından biridir. Siyasi atmosfer içinde insanların hâkim güçlerden
yana olma tutkusu ağır basar. Bu anlatıda Halil Paşa aynı zamanda o dönem
İttihat ve Terakki hükümetini ve yöneticilerini de eleştirmiş olur. Halil
Paşa’nın kurmay heyeti bu hikâyeden hataların başının Enver Paşa olduğu
çıkarsamasını da yapmaktadır.

Acı Su romanında Sovyet askerleri, Kırgızlara ihanet eden
köylülerden işbirlikçi Munzıroğlu Abdullah dışında bütün Türkleri öldürürler:
“Munzıroğlu Abdullah dışında bir tek Türk kalmamıştı soluk alan. Munzıroğlu
döne döne karısını arıyordu. Ama ortalıkta yoktur.”

(Kayıhan 1978: 207).

Bulgaristan’da geçen Çiçekler Büyür’de ise Mehmet Ali,
Bulgarlarla iş birliği yapar.

Hatta sevgilisine yapılan bütün işkenceleri bilir ve ihanetini
sürdürür. Bulgarlaştırılmayı kabul eder. Sevgilisi İlay ile Türkiye’ye
kaçarlarken bile Bulgar Devletine çalışır. Ölüm Daha Güzeldi’de Zeynep Ana ve
oğlu Türkiye’ye kaçarken, kendilerine ihanet ettiğini düşündüğü kızı Hatun ile
damadını öldürür (Niyazi 1982).

Sessiz Göç’te Kuyaş’ın kocası Sultan Mahmud ona Rusça
öğretmeni tutmuştur. Niçin Rusça öğrendiğini kocasına sorduğunda “Zamanın
insana ne göstereceği belli olmaz belki bir gün gerekir” (Güzelce, 2011: 55)
diyerek, sözü kapatır. Kuyaş’ın kocası çoğunlukla birlikte Rusya’ya gitmekten
bahsetmektedir. Çinlilere karşı Rusları tuttuğu da belli olmaktadır.

Kuyaş’ın ilk eşi Sultan Mahmut’un evliliklerinin dördüncü
nevruzunda bir Rus casusu olduğu anlaşılmış, Rusya’ya giderken trende
öldürülmüştür. Sultan Mahmut’un Rus casusu olması, Çin’e ihanet ettiğini
göstermemektedir. Çünkü onların vatanları Doğu Türkistan Çin işgali altındadır.
Sultan Mahmut gibi birçok Türk’ün ikilemde kalması, topraklarının hür olmaması
sebebiyle çaresizliğin getirdiği taraf olma psikolojisini yansıtır. Benzer
durumları Cengiz Dağcı’nın eserlerinde kardeşlerin Rusya veya Alman birliklerinde
birbirine düşman saflarında yer aldıklarında görülür.

Acı Su, Çiçekler Büyür, Ölüm Daha Güzeldi romanlarında öteki
ile işbirliği ve kendi halkına ihanet vardır. İşbirliği çoğu kez casuslukla
karıştırılır. Hâlbuki casusluk kavramı bundan çok farklıdır. Casusluk, ülkesine
ve milletine faydalı olabilmek maksadıyla bilinçli olarak yapılan bir
tercihtir. Aynı zamanda casusluk devletlerin “Millî Güvenlik” alanlarından biridir.
Casusluk esnasında kullanılmış olan işbirlikçi kişiler ise, kendi toplumlarına
ihanet etmiş olanlardır. İhanet, her zaman sadakatla çatışır. Bu çatışma
muhtemelen iyi ve kötü arasındaki çatışma kadar eskidir. Belki de geleneksel
tarihin en belirgin ihanet eylemi, otuz gümüşe karşılık İsa’nın kimliğini
Başrahibin askerlerine açıklayan Yahuda tarafından işlenir.

Yahuda, Hıristiyan kültüründe sadakatsizliği ve ihaneti
simgeleyen bir figürdür. Dünya tarihinde bir başka ünlü ihanet eylemi, MÖ.44’te
Julius Caesar’ın öldürülmesidir. Julius Caesar 
Roma Senatosu’nda bir grup politikacı tarafından yirmi üç kez
bıçaklanarak öldürülmüştür. En güvendiği ikinci varisi Brutus da suikastçılar
arasındadır. Caesar’a ölümcül darbeyi vuran çok sevdiği Brutus’tur. Sezar,
Burutus’u görene kadar suikastçılarla mücadele etmiş, onu gördükten sonra
tarihe geçecek sözü; “Sende mi Brutus” diyerek, pelerini yüzüne kapatıp ölümüne
razı olmuştur. Çiçekler Büyür ve Ölüm Daha Güzeldi romanlarında kahramanların
en yakınları kendilerine ihanet etmiştir. Çiçekler Büyür’de İlay’ın sevgilisi
Mehmet Ali, Ölüm Daha Güzeldi’de Zeynep Ana’nın damadı ihanet etmişlerdir.
Sezar, Burutus’un ihaneti karşısında yaşamanın anlamsız olduğunu düşünürken,
İlay ve Zeynep Ana tam tersine ihanetin bedelini yakınlarına ödetmişlerdir.
İlay Mehmet Ali’yi, Zeynep Ana damadını ve kızını öldürmüştür.

KAYNAKÇA

Cumali, N. (2012). Viran Dağlar, Cumhuriyet Kitapları,
İstanbul.

Dağcı, C. ( 1975) Korkunç Yıllar, Varlık Yayınları,
İstanbul.

Dağcı, C. ( 1991) O Topraklar Bizimdi, Ötüken Yayınevi,
İstanbul.

Dağcı, C. ( 1994) Onlarda İnsandı, Ötüken Yayınevi,
İstanbul.

Dağcı, C. ( 2000) Badem dalına Asılı Bebekler, Ötüken
Yayınevi, İstanbul.

Güzelce, A (2013). Sessiz Göç, Ötüken Neşriyat, İstanbul.

Işınsu, E. (1979 ). Çiçekler Büyür, Ötüken Yayınevi,
İstanbul.

Işınsu, E. (1979 ). Tutsak, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Kayıhan, H. (1978). Acı Su, Töre-Devlet Yayınevi, Ankara.

Niyazi, M. (1982). Ölüm Daha Güzeldi, Ötüken Yayınevi,
İstanbul.

Selçuk, İ. (1975). Yüzbaşı Selahattin’in Romanı, 1. Kitap,
Remzi Kitapevi, İstanbul.

Ateş, M. (2014). Mitolojiler ve Semboller, Milenyum
Yayınları, İstanbul.

Clero, J. P. (2011). Lacan Sözlüğü, çev: Özge Soysal, Say
Yayınları, İstanbul.

Freud, S. (2014). Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, çev: Emin
Aktan, Alter Yayınları, Ankara

Goldmann L. (1983). Kant Felsefesine Giriş, çev: Afşar
Timuçin, Metis Yayınları, İstanbul.

Gürel, E. ve Muter, C. (2007). “Psikomitolojik Terimler:
Psikoloji Literatüründe Mitolojinin

Kullanılması”, Sosyal Bilimler Dergisi C:1, ss. 537-569.

Jung, C. G. (2009). İnsan ve Sembolleri, çev: Ali Nahit
Babaoğlu, Okuyanus yayınları, İstanbul.

Kierkegaard, S. (2013). Kişiliğin Gelişiminde Etik- Estetik
Dengesi, çev: İbrahim Kapaklıkaya, Araf Yayınları, İstanbul.

Russell, B. (1971). Evlilik ve Ahlâk, çev: Ender Gürol,
Varlık Yaynları, İstanbul.

Helalleşme, Hesaplaşma ve Öncesi…

0

Fransa’daki tarihi siyasal ve sosyal hareketler münasebetiyle
türetilen “jakoben” sözcüğü, “halka rağmen halk için devrim yapmak” tanımlamasıyla
sosyoloji biliminde yer almıştır. Jakobenlik, bizde bir zihniyeti, belli bir
dönemde devlet tarafından hızla yürürlüğe sokulan “muasırlaşma” sürecindeki
dayatmacı tavrı ifade eder. Türk siyasi tarihinin son yüz yılı içinde
“devrim-karşı devrim” tarzında yaşanan jakobence muameleleri halk bir türlü kabullenememiş,
içine sindirememiş; bu rahatsızlık “halk-aydın” çatışması olarak yazılı ve
sözlü kültürümüzde kendine zemin bulmuştur.

Genç kaymakam, direksiyonda şoförü olduğu halde yeni atandığı
ilçeyi tanımak amacıyla gezintiye çıkar. Yanında sıpasıyla kendilerine doğru
gelen bir yaşlıyla karşılaşır. Şoförüne “Dur da şu amcaya biraz takılayım.”
der. Devletin verdiği araba ihtiyarın tam önünde durdurulur. Kaymakam, “Amca
oğlanı almışsın yanına, ne tarafa gidiyorsun böyle?” diye sorar. İhtiyardan
“He, oğlanı mektebe yazdırdım da…” cevabını alır. Kaymakam, bu defa “Peki, bu
senin oğlan, okuyabilecek mi?” der. “Kendisi bilir, okumazsa şoför olur, okursa
da kaymakam.” cevabıyla ihtiyar köylü, kaymakama haddini bildirir.

Bir fıkra olarak anlatılan bu diyalog, kendine tepeden bakan, jakoben
eğitimle yetişen aydından, yöneticilerden halkımızın aldığı intikamdır.
Konuşmadaki kahramanların bakış açıları, ahlaki değerleri halk-aydın
ilişkisindeki trajedinin somutlaşmış hali.

Kendisini “ilerici, yenilikçi, çağdaş” olarak takdim eden siyasal
örgüt,  bugünlerde bir “helalleşme”den
bahsediyor. Bunun karşısında yer alan ve kendisini “yerli, milli” sözcükleriyle
tanımlayan taraf ise “helalleşmeden önce hesaplaşmak” gerekir, diyor ve
helalleşme söyleminin samimiyetten uzak olduğunu, siyasi bir rant hesabına
dayandığını iddia ediyor.

Helalleşmek, hangi hesaba dayanırsa dayansın insani, İslami bir
yaklaşım ve teklif. Ancak, bu teklifin eyleme dönüşmesi sanıldığı kadar kolay
değil. Uzun bir geçmişi, milletin hafızasına sinmiş, genlerine kazınmış derin
yaraları var.

Helalleşmek ve hesaplaşmak, iki tarafın varlığını gerektirir.
Helalleşmede, taraflardan biri, mağdur eden; diğeri, mağdur olandır. Helalleşme
teklifi yapan taraf, bir yandan hatasını kabul ederken bir yandan da “güç
bende” demiş olur. Kendini “çağdaş” diye takdim edenler, öncelikle bu zihni
hastalıktan kurtulmalı, üstenci tavrı terk etmelidir.

“Helal” ve bunun karşıtı olan “haram”, İslami bir terimlerdir.
Seküler, laik kültürle yetişen, hayat tarzını buna göre belirleyen bu siyasal
hareket  “helalleşme” teklifiyle bir
eksen ve zemin kayması yaşayacağının ne kadar farkındadır? Hayatı bu dünyadan
ibaret sananların “helalleşme”ye ihtiyacı yoktur. Helalleşmek, ölümden sonra yeni
bir hayatın varlığını, bir hesap günün geleceğini kabul etmeyi gerektirir. Ölüm
sonrası bir hayata göre bu dünya hayatını tanzim etmek de pozitivist, seküler
anlayışa ters düşer. Kendisiyle çelişenler ya bunun farkında değiller ya da
samimi değiller.

Helalleşmenin ilk adımı, “tövbe” etmektir. Tövbe, yapılanlardan
pişmanlık duymayı ve aynı yanlışları bir daha yapmamaya söz vermeyi, yemin
etmeyi zorunlu kılar. Helalleşme isteyenler, bunu göze almaya hazırlar mıdır,
başarabilecekler midir? Teklifte bulunduğu sosyal kesime tepeden bakmış,
jakoben ahlakla yetişmiş, ona, fıkrada örneğini gördüğümüz gibi, eşek kadar
değer vermiş zihniyet sahiplerinin bu talepleri sosyo-psikolojik açıdan pek
gerçekçi görünmüyor, ateşin yakmaması gibi bir şey.

“Hesaplaşma olmadan helalleşme olmaz.” diyenler de haklılar.
Helalleşme, zaten kayıpların veya mağduriyetin telafisiyle başlar.
Mağduriyetlerin hacmi, ölçüsü nedir, bu nasıl hesaplanacak, verilen bu kadar
zararın kaybı nasıl giderilecek, bu kadar hak kaybı nasıl telafi edilecek?
Malıyla, canıyla, nesliyle bedel ödemiş insanların mağduriyetlerini hangi
siyasi ahlak, ekonomik güç giderebilir? “Helalleşme” sözcüğünün hem içini
doldurmak hem getireceği yükü kaldırmak, sanıldığı kadar kolay değildir.
Hesaplaşma isteyenler haklıdırlar, onlardan bu haklarından vazgeçmelerini
istemek de karşı tarafın hakkı değildir.

Bilinen hikâyedir: Yılan çocuğu öldürür. Adam da yılanın kuyruğunu
koparır. Yıllar sonra adam, yılana dostluk teklif eder. Yılan, “Sende evlat
acısı, bende kuyruk acısı olduğu sürece, biz dost olamayız.” cevabını verir.
Helalleşme isteğindeki ısrar, olmayacak duaya “Amin” demektir, havanda su
dövmektir, suyu yokuşa doğru akıtma çabasıdır.

Duyguları okşayan, kulağa hoş gelen, eyleme dönüşmesi eşyanın
tabiatına aykırılığı besbelli olan bu sözcük, o halde niye gündeme geldi ve bir
süredir gündemde tutuluyor?  Bu soruya
benim cevap vermem, okuyucuya hakaret olur.

Helalleşme ve hesaplaşma taraftarları arasındaki dil ve üslup
sorunu aşılamadan bir arpa boyu kadar yol alınamaz. Taraflar, birbirlerine ne
kendilerini anlatabiliyorlar ne de birbirlerini anlamaya niyetli görünüyorlar.
Tam bir körler sağırlar diyalogu. Tencere dibin kara, seninki benden kara…
Niyet, kalptedir, kalp dildedir. Niyeti hayır olanın, kalbi samimi, dili
ölçülü, üslubu yapıcı olmalıdır.

Siyasi rant için dini terminolojiyi kullanmaya gerek yok. Kimsenin
“helalleşme” beklentisi de yok. Helalleşme teklif edenler, önce pişmanlık
anlamında tövbe, daha sonra helalleşmeye konu ettikleri eylemleri zaman ve
zemine bağlı olmaksızın yapmamaya yemin etmelidir. Bunu da her vakit ve her
ortamda ispatlasınlar, samimiyetlerine inandırsınlar, bu yeter.

Zaman, pek çok yaranın merhemidir.

Her zaman, özellikle bu vakit… Dürüstlük vakti…

Kur Yüksek Ama Rekabetçi Değil

Erdoğan
ve Merkez Bankası yönetimi politika faizini indirmek suretiyle yeni bir
ekonomik modeli
denediklerini ifade ediyorlar.

Faizi
indirince yükselen döviz kurlarını “rekabetçi kur” diye tanımlıyorlar.
TL’nin değersizleşmesi ile ihracat için rekabet gücü kazanılacağını, böylece dış
ticaret açığı ve cari açığı
azaltacaklarını düşünüyorlar.

Teorik
olarak kısmen doğru olan bu açıklama, talimatla faiz indirmenin doğru bir
karar olduğunu göstermiyor.
Çünkü Türkiye’nin ithalata bağımlı,
teknolojisi sınırlı
sanayi yapısını göz ardı ediyorlar.

Türkiye’nin
ithalatı içinde en büyük payı hammadde ve ara malı ithalatı oluşturuyor.
2013-2021 yılları arasında hammadde ithalatının toplam ithalat içerisindeki
ortalama oranı %73,01
’dir. Bu çok yüksek bir oran.

Daha
da kötüsü, hammadde ve ara malları ithalatımızın yaklaşık %54’ü işlem görmüş
hammaddelerden oluşmakta.

Prof.
Mustafa Özer’in ifadesiyle, “biz el âlemin işlediği sanayi hammaddesini
ithal ediyoruz, çok düşük bir katma değerle nihai ürüne dönüştürüyoruz.
Anlayacağınız
ürettiğimiz sanayi ürününe aslında Türk malı demek gerçekte çok zor.
Sanayinin aşırı ithalat bağımlılığı nedeniyle, daha fazla sanayi ürünü
ihraç edebilmek için, daha fazla hammadde (ara malları) ithalat etmek zorunda
kalıyoruz. Bu da artan dış ticaret açığı olarak karşımıza çıkıyor.”

Bu
sebeple, “TL değer kaybettiği zaman ihracatımız artıp, ithalatımız azalmaz.”

Diyeceksiniz
ki, Ekim ayında dış ticaret açığı 1 milyar dolar azaldı. Ama yeni
yatırım yapmama pahasına.

Dış
ticaret açığının azalmasına yatırım malı ve tüketim malı ithalatındaki
azalma
neden oldu. “2020’de toplam ithalatın yüzde 18,2’si yatırım malı
ithalatı iken bu sene bu oran yüzde 12’ye geriledi.” Yani yeni
yatırım yapılmıyor,
sadece mevcut yatırımların yedek parça ve onarım
malzemeleri ithal ediliyor.

Çünkü
yatırımcılar önünü göremiyor, bırakın yatırım sürecinin sonunu yani
birkaç sene sonrasını, yarını bile göremiyorlar. Ekonomi yönetimine
güvenmiyorlar.
Yeni yatırım yapmadan mevcudu ayakta tutmaya çalışıyorlar.

Nasıl
güvensinler ki? CB Erdoğan her konuştuğunda dolar kuru bir TL artıyor.
Kurlar patlayınca Devletin 2022 yılı planı ve orta vadeli planları bile
şimdiden çöpe gitti.

2020’de
toplam ithalatın yüzde 12,2’si tüketim malı ithalatı iken bu sene bu oran
yüzde 8,6’ya geriledi
. Yani zaruri tüketimlerin dışında, tüketim malı
ithalatı durma noktasına geldi. Otomotiv ve telefon vd elektronik eşyalar o
kadar pahalandı ki bir süre sonra bunların ithalatı daha da azalacak. Bu
ekonominin dengesi için iyi, insanımızın konforu açısından çok kötü bir durum.

Fakat
o kadar ithalata bağımlı bir sanayimiz var ki ara malı ve ham madde ithalat
payı azalmıyor, artıyor.

Dış
ticaret açığını kapatmak için yapmamız gereken şey, ithal girdi mallarını ve
ham maddeyi içeride üretmek, bu yerli girdilerle üretimi devam ettirmek.
Ancak
hemen “ithal ikamesi” politikasına geçilse ve bu alanlarda yeni yatırımlar
yapılması planlansa bile zamana ihtiyaç olacak. Yeni yatırımların üretime
dönmesi 3-5 yıl sonra mümkün olabilir.

Prof. Dr. Esfender Korkmaz, şu anda hemen sonuç alınabilecek bir önlemi tavsiye ediyor:
Hepsi Türkiye’de üretilebilen mobilya, deri-kösele, plastik eşya, aydınlatma
cihazları, oyuncaklar gibi ithal malzemeler için, “Uluslararası anlaşmalara
uygun kota ve vergi getirerek, bu açığı en kötü ihtimalle yarıya düşürmek.” Böylece
en büyük dış ticaret açığı verdiğimiz Çin karşısında (Ekim ayında 2,3 milyar
dolar) minimize etmek mümkün olabilir.

********************************

Yüksek Teknoloji Ürünleri Üretemiyoruz

2021
yılı Ağustos ayı verilerine göre, imalat sanayi ürünlerinin toplam İHRACATTAKİ
payı %95,1’dir.
Fakat yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayi
ürünleri ihracatı içindeki payı ise sadece %3,1 oldu. İhraç ettiğimiz
sanayi mallarının ortalama değeri kg’ı 1,5 dolar. Yani “yükte ağır,
pahada hafif mallar” ihraç edebiliyoruz.

Buna
karşılık yüksek teknoloji ürünlerinin imalat sanayi ürünleri İTHALATI
içindeki payı %13,2’dir.
Demek ki, kendi ihtiyacımızı görecek kadar bile
yüksek teknolojili ürün üretemiyoruz.

Bu
rakamları veren Prof. Mustafa Özer’in şu tespitlerine katılmamak mümkün değil:
İmalat sanayimizin üretme kapasitesi ve teknolojisi sınırlı. 24 Ocak
1980 Kararları ile başlayan neoliberal politikaların kaçınılmaz sonucu olarak
ortaya çıkan erken sanayisizleştirmenin olumsuzluklarını şimdi daha
fazla hissetmeye başladık.”

“İnşaata dayalı, bir an önce köşeyi dönelim politikaları, ekonomimizin yapısal sorunlarını çözmek
yerine, daha da ağırlaştırmaktadır. Kamunun öncülüğünde yeni bir planlı
sanayileşme hamlesi
başlatmadan, herkese iş ve aş yaratan, geliri adil
dağıtan, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyüme
bize haram olacaktır.”

Planlı sanayileşme hamlesi kapsamında tarıma dayalı sanayi ve yüksek teknolojili bilişim
sektörlerinin
de olması gerektiğini hatırlatalım.

Bu anlamda yeni bir modeli AKP ve Erdoğan uygulayamaz. Bunun için niyetleri de yok, zamanları da.

Ancak
en kısa zamanda yapılacak bir erken seçim ve gelecek yeni iktidarla bu
yapısal dönüşüm sağlanabilir. Kamuoyunun ve finans çevrelerinin başlangıçta
açacağı krediyi iyi kullanarak, dolu dolu 5 senelik istikrarlı bir dönemde,
üzerimizdeki bütün kara bulutlar dağıtılabilir.

Biz Genci Ebleh Yaparız

Cuma yazımda müziği, edebiyatı, diğer sanatları, toplumu
millet yapan unsurlar diye saymıştım. Yazımı Yahya Kemal’in Itri şiirinden bir
alıntıyla bitirmiştim. Itrî’nin hikâyemizi ihtiyar çınarlardan dinleyip bize
aktardığını söylüyordu. Onun o şaheser şiiri de, Itrî’nin musikisi gibi bizi
biz yapan muazzam yapıya bir tuğla daha ekliyordu.

 Pek güzel, pek âlâ… Ancak aynı şiirin sonunda bir serzeniş,
bir ağıt vardır. Itrî’nin binin üstünde bestesinden elimizde kala kala kırk
adedi kalmış. Ne vahim, ne utanç verici bir savrukluk! Şöyle yanıyor Yahya
Kemal:

 Belki hâlâ o besteler çalınır

Gemiler geçmeyen bir ummanda

 Boş bir ümit tabi… Ne öyle bir umman var, ne de o besteler
geri döner.

 Mehteri yok etmek, Pirî’yi sofraya yaymak

Niçin böyle savruğuz? Batı Türkleri’nin kültürde öne çıktığı
iki alandan biri müzik, diğeri mimaridir. Rahmetli Öztuna, musikimiz için,
“Dünyanın iki klasik müziğinden biri” derdi. Kadir biliyor muyuz? Günahtır
demişiz, Itrî’nin kayıp bestelerinin yanına mehterinkileri de göndermişiz.
Bugün mehter diye çaldıklarımızın büyük kısmı, İttihat-Terakki zamanında
yazılıp bestelenmiş. Onların da çoğu İsmail Hakkı Bey’in eseri. Diğerlerini
Vakayı Hayriye sırasında imha etmişiz. Padişahların mehter besteleri var; onlar
saray arşivinde bulunmuş.

 Savrukluğumuzun bir başka örneği, Piri Reis haritasıdır.
Haritayı okuyucularımın çoğu görmüştür. Hani Batı Avrupa, Batı Afrika ve en
şaşırtıcısı, Amerika kıtasının epey doğru resmedildiği harita… Colomb’un
keşfinin henüz yepyeni olduğu çağda, bu kadar detaylı ve büyük çapta doğru
Amerika haritası insanları şaşırtır. Eric von Daniken, Pirî Reis haritasını
uzaylıların, uzaydan dünyayı gözleyerek çizdiği fantezisini bile yazar. Hiç
merak ettiniz mi haritada Asya niçin yok diye? Çünkü haritayı ortasından cart
diye yırtmış ve sofraya yayıp üstünde yemek yemişiz! Elimizdeki yarısının
üstünde bulunan ekmek kırıntılarından biliyoruz. Benim bir hayretim de asırlar
boyu Sümer, Akad, Asur, Babil medeniyetlerinin üstünde oturduğumuz halde
bunların ortaya çıkarılmasında bir tek Türk’ün dahli olmaması! Tıpkı Orhun ve
Yenisey Bengü taşlarını bulan ve çözen Thomsen, Radloff ve başkaları gibi,
hepsi yabancı. Biz ne yapıyorduk acaba? Bu günlerde çok duyduğum, “Öbür tarafta
bunu mu soracaklar?” mı diyorduk?

 Osmanlı böyle de Cumhuriyet nasıl?

 Önce iyi tarafında bakalım, Cumhuriyet devrinin bilim
adamları, başta Prof. Ahmet Bican Ercilasun, Divan-ı Lugat-it-Türk’ten Bengü
Taşlara, Oğuznamelere, Kutadgu Bilig ve daha nicelerine, o güne kadar
gösterilmeyen ilgiyi gösterdiler; yayımladılar. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih
Kurumu da, hiç olmazsa zaman zaman, aynı çabayı ve verimi gösteren tüzel
kişilikler.

 Muhafazakâr, muhafaza eder mi?

Buna karşılık Türk müziğinin yayımlanmasına İnönü
Hükümeti’nin koyduğu yasak, başlangıçtaki Öz Türkçe çılgınlığı ve başta
Menderes zamanında İstanbul’a reva görülen mimarlık ve tarih katliamı. Yağmur
Tunalı, sadece Unkapanı- Bizans Su Kemeri arasında yıkılmış 53 eski eser
sayıyor. İlber Ortaylı da hem yıkılan eserleri hem de mahvedilen İstanbul
siluetini sıkça anlatır. Nedense iktidarlar muhafazakârlaştıkça muhafazanın tam
tersini yapıyorlar. Muhafazakârlaştıkça cehaletin artmasından mıdır?

 Ve bugün… Cehalet olmasa, gelen nesiller kayıpları telafi
edebilir. Fakat cehalet, kartopu gibi yuvarlanarak büyüyor. Tahsil edememiş
öğrenciler büyüyüp öğreteceklerinden habersiz öğretmenler, profesörler hâline
geliyor ve onların öğrencileri çifte kavrulmuş cahiller hâlinde bu emme-basma
deveranı güçlendiriyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın felsefe kitabında Aristo
anlatılırken dört element diye Hava, Su, Toprak ve Tahta sayıldığını
hatırlarsınız. Düşünün ki bunu yazan bir felsefe öğretmenidir!

 Bir kısmını
hatırladığım bir şiiri bulmak için hafızamdaki mısrayı Google’a yapıştırırım.
Öyle yaptım. dogm.eba.gov.tr ve acikders.ankara.edu.tr çıktı. Resmî siteler…
Güvenilir herhâlde.

 Eba’nınkinden Itrî şiirinin ilk mısralarını yapıştırıyorum:

 Büyük Itrî’ye eskiler derler, Kıskanıp gizlemiş kazâ ve
kader

Bizim öz mûsıkîmizin pîri; Belki binden ziyâde bestesini,

 Herhâlde biri şiiri ortadan kesmiş, bir başkası da karmış;
iskambil destesi gibi. Aslında “bizim adamlar”dan biri siteyi yapıyor ve web
sayfası kodundan habersiz. Ama olsun, sağlam arkadaşımızdır mutlaka. Bu arada
metnin altında şiirin bestelendiğini de öğreniyoruz. Bakınız ne yazıyor:

 4.sEgâH-HÜZZAM MAkAMI

segâh Makamı

 Tahminim şu: Müellif alfabeyi öğrenmiş. Fakat sıra henüz
küçük- büyük harf ayrımına gelmemiş. Zarar yok, G ile Ğ’yi ayıramayan
başbakanlar, aksakallar görmedi mi gözlerimiz.

 Sen çocuğu büyütürsün, biz ondan ebleh yaparız

Ankara üniversitesinin sitesinde çıkan sayfada Itrî şiiri
düzgün görünüyor. Fakat hemen altında Arif Nihat Asya hocamızın şaheserlerinden
San’at şiiri var. Şöyle başlatmışlar:

 Sen, mermi yaratırsın;

Ben, ondan saray yaparım!

 Şiirin aslını hatırlamayanlar için, doğrusu, “Sen mermeri
yaratırsın;/ Ben, ondan saray yaparım!”.

 Bakınız, bunlar bir ortaokul öğrencisinin acele karalamaları
değil. İki kocaman kurumun ders malzemesi diye öğrenciye sundukları. Aylardır,
yıllardır orada duruyorlar, öğrenciler de bunlardan öğreniyor!!! Dediğim gibi,
sonra o öğrenciler diploma alacak. Bir kısmı öğretmen, bir kısmı akademisyen
olacak ve sonunda büyüyüp profesör olacak ve bu sayfaları hazırlayacaklar.
Allah sonumuzu hayretsin.

 Kocaman eğitim – öğretim çarkımız anne babalara şöyle mi
sesleniyor: “Sen çocuğu büyütürsün; Ben ondan ebleh yaparım!”( https://millidusunce.com/biz-genci-ebleh-yapariz/)

Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Doğu Afrika Faaliyetleri Birinci Dünyâ Savaşı’nda Sudan, Habeşistan, Somali.

0

Teşkilât-ı
Mahsûsa, Osmanlı Devleti’nin istihbârat teşkilâtıdır. İttihad ve Terakki’nin
iktidarı tam olarak ele geçirmesinden hemen sonra, 17 Kasım 1913 târihinde
Enver Paşa tarafından ‘Umûr-ı Şarkiyye Dâiresi
adıyla kuruldu. Doğrudan doğruya kendisine bağlı idi. Adı, değişik kaynaklarda
Şube-i Mahsûsa’ olarak da
geçmektedir. Günümüzdeki Millî İstihbârat Teşkilâtı’nın (MİT) temeli olarak
kabul edilir. İlk Başkan Süleyman Askerî Bey idi. Görevi 24 Mayıs 1915’e kadar
devam etti. Bu târihten 31 Ekim 1918’e kadar Ali Başhampa, sonra da Hüsâmeddin
Ertürk başkan oldu. Teşkilât, Cumhuriyetin ilk yıllarında ‘Millî Âmâle Hizmet’ (MAH) olarak anıldı. (‘Âmâl’, emel kelimesinin çoğuludur. , ‘ulaşılmak istenen hedefler’ demektir.)

Enver Paşa bu
teşkilâtı kurarken, İttihat ve Terakki’den önceki yönetimin geliştirmeye çalıştığı
Osmanlıcılık’ düşüncesinin başarılı
olamadığını görmüş ve yerine, ‘Türk ve
İslâm Birliği
’ düşüncesini yerleştirmeyi ve geliştirmeyi düşünmüş olabilir.
Nitekim vatanını terk ettikten sonra birbir güçlükle, engelleri aşa aşa
Türkistan’a gitmiş ve orada kâğıt üzerinde kurduğu Türk İslâm Cumhuriyeti’nin
tanınmasını Moskova yönetiminden resmen talep etmiş idi.  

Teşkilâtın
kolları, Türkistan’da, Kafkaslarda, Anadolu’da ve Balkanlarda da faaliyet
gösterdi.

Bu cümleden olarak
Teşkilât’ın kurulduğu dönemde, ‘Hikmet
Âdil Bey
’ adında bir zat,
Kuşçubaşı Selim Sâmi, Hüseyin Emrullah (Barkan),
Kırımlı veya Silistreli Hüseyin Bey ve Bursalı İbrâhim (Haklıer) isimli 4
arkadaşı ile birlikte bir ekip oluşturdu. 4 kişinin arasında herhangi bir
kaynaktan doğrulanma imkânı bulunamayan bir iddiaya göre Kuşçubaşı Eşref (Sencer)
kısa bir müddetle sınırlı olmak üzere yer aldığına dâir bilgi vardır.   

Tuğrul Oğuzhan Yılmaz; eserinde,
resmî târih kitaplarında yer almadığı için çok az kişi tarafından bilinen
konulara yer veriyor. Birinci Dünyâ Savaşı’nda Osmanlı Devleti, kaybettiği
toprakları geri alabilmek ümidiyle 14 Kasım 1914 târihinde ‘Cihad-ı Ekber’ ilân etti. Cihad-ı Ekber’in
asıl hedeflerinden biri İngiliz sömürgesindeki Hindistan Müslümanlarını
ayaklandırmaktı. Hindistan’a ulaşabilmek için İran’a girmek bir zarûret
olmuştu. Bu hedefe ulaşılamayınca, ‘Halife
ve ‘cihad’ gibi kavramlar
kullanılarak Afrika Müslümanlarının İngiltere ve Rusya’ya karşı harekete
geçirilmesi plânlandı. Plân sâyesinde, mahallî idârecilerin, şeyhlerin molla ve
dervişlerin desteği sağlandı. Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Sudan, Habeşistan, Libya
ile Somali’deki faaliyetleri Ruslara ve İngilizlere karşı yer yer ve zaman
zaman başarılı oldu. Asıl hedefler ise çok büyüktü: Mısır’ı zapt etmek, Süveyş
Kanalı’na hâkim olmak, İngiltere’nin sömürgelerinde isyan çıkarılarak İngiliz
askerî güçlerinin bir kısmını oralara sevk edilmesini sağlamak ve oralardan
gelecek takviye güçlerin gelişini engellemekti. Suudî Arabistan hâriç, Müslüman
ülkelerin hemen hepsi, bu projeye destek verdi. İhtilaflı liderler bir araya
getirildi, anlaştırıldı.

Teşkilât-ı
Mahsûsa, silâhlı bir güç değildi. Strateji belirliyordu. Belirlenen stratejilerle,
mahallî askerî birliklerin, son sistem silâhlarla donatılmış orduları
karşısında başarı sağlanamadı.    

Osmanlı Devleti’nin
Doğu Afrika’da mahallî güçlerle ittifaklar tesis ederek, bu grupları kendisine
yardımcı bir hâle getirip teşkilatlandırması savaş boyunca bölgedeki
mücâdelenin devam ettirilmesini sağladı. Osmanlı Devleti’nin mahallî müttefiki
olan bu liderlerin savaşa katılması Teşkilât-ı Mahsûsa’nın siyâsî ve askerî
teşebbüslerinin neticesidir. Doğu Afrika’da yürütülen faaliyetler savaşın
neticesini değiştirmese de bölgedeki mahallî liderlerin sömürgeciliğe karşı
mücadele fikrinin doğuşunu sağlamış, sonraki yıllarda ise Doğu Afrika siyâsî târihinin
şekillenmesinde de tesirli bir rol oynamıştır. Günümüzde Afrika’da hüküm süren
devletlerin bağımsızlığı, Teşkilât-ı Mahsûsa aracılığıyla gerçekleştirilen
işbirliklerinin ürünü olarak kabul edilebilir. 

O dönemdeki
işbirlikleri, bölge halkının ve liderlerinin nezdinde Türklerin itibârını
artırmış, gelecekteki işbirlikleri için sağlam zemin hazırlamıştır. Fakat ve
maalesef bu zemin üzerine tarafların hak ettiği ve beklediği işlerin elde
edilmesi mümkün olmamıştır. 

Tuğrul Oğuzhan Yılmaz’ın telif ettiği
16,5 X 23,5 santim ölçülerindeki 510 sayfalık eserin son bölümlerinde Haritalar
(s: 425-438), Kaynakça (s: 441-493) ve Dizin (497-510) başlıklı bölümler yer
alıyor.

Arka kapak
yazısının son cümleleri, bu muhteşem esere yakışacak final cümleleridir:

Bu kitapta bu
güne kadar hiç anlatılmayan hikâyeler var. Ülkelerini ayakta tutabilmek için
mücâdele eden direnişçilerin unutulduğu, dört yıl devam eden savaş sırasında
‘hasta adam’ın canlı mezâra girmesini kabul etmeyen bu idealist kuşak, işte bu
coğrafyada kurulan devletlerin de temelini atmıştır.

ÖTÜKEN
NEŞRİYAT A. Ş.

 İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu
34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr 
www.otuken.com.tr 

 

DERKÂNAR:

İnandırıcılığı tartışılmakla birlikte Teşkilat-ı Mahsusa
emrinde çalıştığı belirtilen 50’den fazla şahıstan, isimleriyle veya unvanlarıyla
dikkat çekenlerden birkaç kişi: Enver Paşa, (ve kardeşi) Nuri Killigil, Yüzbaşı
Yakup Cemil, Ali Fethi Okyar, Ali Çetinkaya, Kuşçubaşı Eşref, Dr. Refik Saydam,
Kuşçubaşı Selim Sâmi ve Mustafa Kemal Paşa.

Meclis-i Mebusan İkinci Başkanı Emir Ali Paşa, Padişahın
saray görevlilerinden Besim Ağa, Mustafa Kemal’in yaverlerinden Cevat Abbas,
Enver Paşa’nın kayınbiraderi Yarbay Nâzım, Enver Paşa’nın amcası Kurmay Binbaşı
Halil Kut, Enver Paşa’nın yaveri İzmitli Mümtaz, Şeyh Salih eş-Şerif et-Tunusî,
Dördüncü Ordu Müftüsü Esat Şukayr, Kuşçubaşı Selim Sâmi, Fas’ta Ticânî Hücresi
Reisi Hoca Abbas, Tunus Devlet eski Başkanı Habib Burgiba’nın babası Şerif
Burgiba, ve Arabistan’ın ünlü şeyhlerinden İbnü’r-Reşit.

 

TUĞRUL OĞUZHAN
YILMAZ

1993 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise
eğitimini İstanbul’da tamamladı. 2015 yılında Beykent Üniversitesi İktisâdî ve
İdârî Bilimler Fakültes’inden mezun oldu. Aynı yıl lisansüstü eğitimine
başladı. Türkiye Cumhuriyeti Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik
Araştırmalar Enstitüsü Strateji ve Stratejik Araştırmalar Anabilim Dalı Harp
Târihi ve Strateji Programı’nda başladığı yüksek lisans eğitimini 2020 yılında
Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Atatürk İlkeleri ve
İnkılap Târihi Bölümü’nde ‘Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsûsa’nın Doğu
Afrika’daki Faaliyetleri’ başlıklı tezle tamamladı.

Hâlen İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Târih Ana Bilim Dalında doktora eğitimine devam etmektedir. Tuğrul
Oğuzhan Yılmaz, çeşitli kitap bölümleri, makaleler ve analizler kaleme
almıştır. Ayrıca Afrika ve Ortadoğu’yla ilgili akademik çalışmalarına devam
etmektedir.

 

UYURSAN ÖLÜRSÜN

Eserin yazarı Dr. Saadettin
Koç
, Üniversite öğretim üyesidir. ‘Kırılan
Kılıç’
, ‘Baskın’, ‘Güldüren Fıkralar’, ‘Unutulmayanlar’, ‘Yaşadıklarım – Gördüklerim – Düşündüklerim’, ‘Üniversiteler İçin Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri’, ‘Ünivrsiteler İçin Dil ve Anlatım’ isimli
didaktik kitapları, ‘Sarı Sonbahar’, ‘Dönmeyi Düşünmediler’ ve ‘Geri Dönmediler’ isimli romanları
yayınlanmıştır.

Temmuz 2021’de; kahraman Kâmil Kozanoğlu’nun, kahraman Ömer
Halisdemir’in ve PKK militanları tarafından şehit edilen Ülkücü Fuat Yılmaz
Çakıroğlu’nun aziz hâtırâlarına ithaf olunarak yayınlanan 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 320 sayfalık romanı 3 bölümdür.

Birinci bölüm, romanın kahramanı Ârif’in, Temmuz’un kavurucu
sıcağında harman yerinde yorgunluk ve susuzluk sebebiyle kendisinden geçip ölü
gibi yatan dedesinin yanına gelmesiyle başlıyor. Fakir bir ailedir. Dede,
parasızlıktan eşini tedâvi ettirememiş ve dul kalmıştır. Kızının eşi genç yaşta
vefat etmiş, küçük yaştaki Ârif’e yoklukları hissettirmemek için ilerlemiş
yaşına rağmen var gücüyle çalışmaktadır.

Bölümün sonunda Ârif, tek yıldızı takmış, Teğmen olarak bir
haftalığına köyüne gelir. Komşu kızı Zâhide, Ârif’i sevmektedir. Anne ise
biricik oğlu için başka birini düşünüyor. Aklını ve zekâsını kullanarak,
kalbini de kırmadan Zâhide’nin gönlünü alır.

Gaflet mi İhânet mi’
başlığı ile başlayan ikinci bölümde Ârif, birliğine katılmıştır. Bir yıllık
eğitimden sonra komando subayı olarak Kuzey Irak sınırına gönderilir. Ayrılıkçı
terörist PKK’nın kahpece cinâyetleri birbiri ardına devam etmektedir. Hudut
boylarında gece devriyesine çıkıyor, sık sık sıcak çatışmaların içerisinde
oluyordu. Sivil olarak istihbarat sorumlusu oldu.

106-108. sayfalarda bölücü teröristlerin cehennemi andıran
fırtına gibi bir baskını anlatılıyor. 20 kişilik saldırganlar güruhu, Amerikan
yapımı otomatik silahlarla köyde canlı kalmayacak şekilde katliam yapmış, 7 leş
bırakarak gitmişlerdir.

Ârif, bu cânilerin çatışmalarla bitirilemeyeceğini anlayınca
onları silahsız bırakmanın yallarını araştırdı. Mühimmat depolarının yerini
tespit etti. Emrindeki iki astsubay ve iki er ile cephâneliği berhava etmeyi
kararlaştırdı. Heyecanın doruğa çıktığı an, başarı sağlanmıştı. Şimdi sıra olay
yerinden sâlimen ayrılmaktaydı. Onu da mahâretle hallettiler. Sonraki çatışmalarda
da üstün başarılara ulaştı. Telâfer şehrinde katledilen 183 Türk’ün intikamını
aldı.

Romanın ortalarındayız. Aşksız roman olur mu?  Başarıları dolayısıyla izinli sayılan Ârif
Ankara’ya gelir. Rutin kontrolü için gittiği Gülhâne Hastahânesi’nde doktora
eğitimi görmekte olan biyokimya uzmanı Ferhunde ile tanışır. (s:112-122) Bir
Pazar günü buluşmayı kararlaştırırlar. Fakat bordo berelilerin evde yaptığı
hesap çarşıya uymaz. Âni bir görev emri, buluşmayı imkânsız kılar. (s:122-123)

Sonrası… (s: 135-138) ve (139-145) de…

Aşk, hafif ateşte bile çabuk ve sağlam gelişir. İkinci
bölümün sonunda Ârif’in annesi Gülbahar Hanım, Ferhunde ile tanışır.

Üçüncü bölümün başlığı: ‘F
Tipi İhâne
t’tir. (s: 163-…) Bu bölümde kahramanımız Ârif yüzbaşılığa terfi
etmiştir. Özel Kuvvetler’in önemli bir subayı olarak kar, kış, tipi ile yağmur
ve fırtına demeden bazan günlerce dağdan dağa… olay olan her yere koşmaktadır.

O’nu son olarak 15 Temmuz hâin darbe teşebbüsünü defeden
ekibin içinde görüyoruz. Olay yerine gelen Hazar Paşa’ya görüşünü arz eder: ‘Komutanım, Türkiye’de Türk yurdunda, Türk kimliği
altında gizlenip, Türkleri arkadan vuranlar, tespit edilerek ifşâ (ve imha) edilmedikçe,
onlara hesap sorulmadıkça, Türk milleti bu acıları hep yaşayacaktır
.’

Kahramanımız yeni görevlere hazırdır. Ancak beklemediği bir
durumla karşılaşır. Hakkında tahkikat açılmıştır. Üniformasını ve kimliğini
komutanına teslim edip, köyüne anasının yanına gider.

Dr. Ferhunde Hanım mı?  Her biri ayrı bir mâcerâ ve farklı sürprizlerle
dolu son 157 sayfanın yarıya yakın bölümünde…

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp
hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com   WEB: www.bilgeoguz.com 

  

TAYKAZAN

Prof. Dr. Metin Akar’ın,
mahallinde yaptığı incelemelerin ürünü olan kitap, sert kapak içerisinde renkli
fotoğraflarla ve haritalarla zenginleştirilmiş, kuşe kağıda basılı, 17 X 24
santim ölçülerinde ve 195 sayfadır.

Taykazan, ilk Türk Mutasavvıfı olan, doğup büyüdüğü ve hayatı
boyunca yaşadığı Türkistan’da soydaşlarını, Farsça ve Arapça bilmesine rağmen
arı-duru Türkçesiyle İslâm’a dâvet eden, Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed Yesevî
Hazretleri’nin türbesindedir. Türbe, Ahmed Yesevî’nin ebedî âleme intikalinden
iki asır sonra Emir Timur tarafından inşa ettirilmiş muhteşem bir âbidedir.

Âbidenin kendisi gibi inşa hikâyesi de muhteşemdir. Yesevî
Hazretleri, büyük Türk Hanı Emir Timur’un rüyâsında girerek Buhârâ’yı
fethedeceğini kendisine müjdelemiştir. Bu işâret üzerine Buhâra üzerine sefere
çıkan Emir Timur (1336-1405), zafere ulaştıktan sonra mânevî bir şükran hissi
ile Ahmed Yesevî’nin kabrini ziyâret için Yesi’ye gelir. Yanında bulunanlardan
Mevlânâ Abdullah Sadri’ye kabrin üzerine muhteşem bir türbe yapılmasını
emreder. Türbe ile alâkalı bâzı ölçüleri de belirtir. O dönem Türkistan’ın en
büyük mîmârı Hoca Hüseyin Şirazî tarafından külliyenin yapımına başlanmış ve
devrin mîmârî şaheserlerinden olan türbenin yapımı iki yılda tamamlanmıştır.
Türbe, Emir Timur’un tâlimatıyla mescid, dergâh, mutfak ve diğer hizmet
binaları eklenerek büyük bir külliyeye dönüşmüştür.

Türbenin en önemli parçalarından olan bronz Taykazan ise, 1399 yılında Karnak
şehrinde Emir Timur Han tarafından Abdülaziz b. Servereddin Tebrizî’ye
yaptırtılmıştır. Kazanın üzerindeki kitâbede, kazanın Emir Timur tarafından
şeyhlerin sultanı .Ahmed Yesevî’nin ruhunu şad etmek için insanların su
içmeleri maksadıyla yaptırıldığı anlatılmaktadır. Kazanın üzerinde Kur’ân-ı
Kerîm’den âyetler ve ayrıca hadislerle nilüfer çiçeği formumda on adet kulp yer
almaktadır. Yedi ayrı metalin alaşımından dökülmüş olan kazan, yaklaşık iki ton
ağırlığında, 2,4 metrelik ağız çapında ve üç bin litre su alma kapasitesine
sahiptir.

Birleşmiş Milletler Eğitim, İlim ve Kültür Teşkilâtı (UNESCO)
Dünyâ Miras listesinde yer alan Hoca Ahmed Yesevî Türbesi’nde teşhir edilen
Taykazan, türbenin ve Türk maden sanatının en önemli eserlerinden birisidir.

Sovyetler Birliği döneminde, 1935 yılında
Saint-Petersburg’taki ünlü Ermitaj Müzesi ne götürülen Taykazan, Kazak
aydınların uzun ve yorucu bıktırıcı mücâdeleleri neticesinde Nursultan
Nazarbayev tarafından 18 Eylül 1989’da geri getirilerek Ahmed Yesevi Türbesine
konulmuştur.

Tay kazan ‘Rahmet Kazanı’ olarak da anılır. Dünyâda benzeri bulunmayan, maddî
ve mânevî değeri çok yüksek olan bir eserdir.

Kazanın kulpları arasındaki on çerçeve
içerisinde ‘Hayırlı Olsun’ mânâsına
gelen farsça ‘Mübârek bad’ cümlesi
vardır. Bu on adet çerçevedeki ‘Mübârek
bad
’ yazısının bir tânesi ters yazılmıştır ki, bu  bir hatâ değildir. İslâm mîmârî ve sanat
ustaları tarafından sıkça kullanılan bir usuldür. Yâni sanat eserini yapan usta
yapmış olduğu eserlerinde kusursuzluk; ‘Allah
ile yarışmak, kusursuz eser yaratmak
’ mânâsına geleceği için, aczini ifâde
ve Allah’ın büyüklüğünü kabul ve ikrar maksadıyla eserinin bir yerini, şuurlu
olarak hatâlı veya eksik yapar.  Burada
da ‘Mübârek bad’ cümlesinin ters
yazılmasını, kazanı yapan ustanın ‘aczini
ifâde etmesi
’ olarak kabul etmek gerekir.

Türklerde türbelere ve kabirlere kazan
koyma geleneği vardır. Târih boyunca kazan; birliğin, büyüklüğün, hayır ve
bereketin sembolü olmuştur. Bu sebeple büyük zatların kabir ve türbeleri
yakınına kazan konularak oraya gelen ziyâretçilere önemli mesajlar verilmiştir.

AHMET YESEVÎ
ÜNİVERSİTESİ:

Taşkent Caddesi Şehit H. Temel Kuğuoğlu Sokağı Nu: 30
Bahçelievler Ankara. Telefon: 0.312-216 06 00, Belgegeçer: 0.312-223 34 29
e-posta:
yayinlar@yesevi.edu.tr  // www.yesevi.edu.tr

YESEVÎ YAYINCILIK:

 Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi,
Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon:
0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta:
e_asliyuce@yahoo.com   

 

AZINLIKLAR

Türkiye’mizde ‘azınlıklar
3 grupta ifâde edilir: 1-Yahudiler, 2-Ermeniler, 3-Rumlar. Birinci grubun ‘Musevîler’ olarak isimlendirilmesi
yanlıştır. Yahudilik bir ırkın, Musevilik ise bir dinin adıdır. Bütün Yahudiler
Musevidir. Fakat her Musevi, Yahudi değildir. Kırımçaklar ve Karaimler gibi Türk
Musevileri, Fransız, Rus ve Alman Musevileri vardır.

Çalışmalarını ağırlıklı olarak azınlıklar üzerine teksif
eden Târihçi Önder Kaya da 13,5 X 21
santim ölçülerindeki 200 sayfalık eserini aynı temel düşünce üzerine oturtmuş. Meseleyi
Tanzimat’tan Lozan’a kadar uzanan zaman dilimi içerisinde açıklayıp doyurucu
bilgiler veriyor.

YEDİTEPE BASIM YAYIN DAĞITIM LİMİTED. ŞİRKETİ:

 Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Daire:12
Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-528 47 53

Belgegeçer: 0212-512 33 78 www.yeditepeyayinevi.com

Tarihimize Not Düşen Gerçekler…(Zaman Asla Kaybolmaz)

    Hayat, biz insanlara Allah’ın armağan etmiş
olduğu büyük bir değerdir. Hiç düşündünüz mü?

    Bu değerli süreci yaşarken biz hayata ne
verdik? Hayat bize ne verdi? Ama bundan da önemlisi doğup büyüdüğümüz,
hayatımızı geçirdiğimiz vatan topraklarımıza, canım ülkemize biz neler verdik?

 

     Bu güzel vatan toprakları bize ne verdi?

 

     Hiç şüphesiz her insanın bir cinsi, bir
kimliği vardır. Yüce Allah’ın verdiği can, daha ilk günden bir cinse
bürünmüştür; kimimiz ilk nefesi erkek, kimimiz dişi olarak alırız ana rahminde.
Bu yalan dünyaya atılan ilk adım sonrasında bir kimliğimiz oluşur anadan,
babadan kaynaklanan…

 

      Ancak vatanı olmayan insanların kimliği
neye yarar?

 

      Hele, hele kimliğinde Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin adı, Al Bayrağımızın Ay ile Yıldızı var ise; böylesine bir gurur
dünyanın hangi devletinin, hangi milletinin tarihinde, kimliğinde yazar?

 

        Tarih;
yaşanmış olayları, hafızalara kazılı gerçekleri unutturarak, kendilerine göre
yeniden tarih yazanları asla affetmemiştir..!

 

        Ülkemizin gerçeklerini anlatan tarih
sayfaları; özellikle son dönemde yaşananları, kendilerinin tarihi yeni baştan
yazdıklarını sananları da sorgulayacak, kararını yaşanan gerçeklere göre
verecektir.

 

       İşte tam bu noktada; tarihi gerçekleri yok sayarak,
tarihi yeni baştan, kendi gerçeklerine göre yazdıklarını sananlar, günü
geldiğinde başlarını, tarihin gerçek sayfalarına çarpacaklardır.

 

       Bugüne kadar yayınlanmış kitaplarımda,
yazılarımda yaşanmış tüm gerçekleri; sadece kimliğime değil, yüreğime de
kazıdığım, Türk Milletinin bir ferdi olmanın gurur ve onurunu duyan, 1974
yılında vatan ve vazife uğruna Kıbrıs adasında savaşan bir ‘Kıbrıs Gazisi’,
ülkemizin aydınlık yarınlarına sevdalı bir yurtsever olarak analiz ettim, tarafsız
bir şekilde kaleme aldım.

 

        Doğduğumuz, yaşam umutlarını yeşerttiğimiz bu güzel
vatan topraklarına, bu güne değin şahsımız ve ülkemiz adına ne ektiysek onu
biçtik!

 

       Hürriyetimiz, bağımsızlığımız uğruna hep
birlikte omuz omuza savaştık. Kanımız, kanımıza değdi. Birbirimizin kucağında
nefes alıp, nefes verdik.

 

       Günü geldi; vatana ve millete hayırlı
evlatlar yetiştirmenin gururu ile sevinç gözyaşları yaşları döktük.

 

      Günü geldi; ellerine kına yaktığımız
evlatlarımızı vatanımızın dirliği, milletimizin birlik ve beraberliği uğruna
feda ettik:

 

      ‘’Vatan Sağ Olsun’’ dedik…

 

        Anaların, babaların acı dolu
feryatlarına; gözyaşlarımızla eşlik ettik, yüreklerimiz dağlandı.

 

        Günü geldi; ülkemizin uluslararası
toplumda kazandığı her başarı göğsümüzü kabarttı.

 

Milletçe sevinç
gözyaşları döktük; kazanılan her başarıda, göndere çekilen ‘Ay Yıldızlı Al
Bayrağımızı’, hançeremiz yırtılırcasına söylediğimiz istiklal marşımızla
selamladık.

 

        Günü geldi bu ülkenin kimliğini
taşıdığı halde, onur ve gurur timsali bayrağımızı, gönderinden indirmeye cüret
eden, yırtan, yakan; ülkemizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret
edip, heykellerine saldıran aymazlara, utanmazlara da rastladık…

 

        Ardımızda kalan yılların başarısına da,
acılarına da hep gözyaşlarımız eşlik etti. Çünkü Türk milletinin asırlardan bu
yana süregelen en önemli niteliği; acıyı da, sevinci de hep birlikte yaşaması;
kimi zaman gönül coşkusuna, kimi zamansa acılar yumağına hep birlikte
gözyaşlarını katmasıydı…

 

       Aslında
yaşadığımız vatan topraklarımızın hamuru; bu birlikteliğimizin, duygu
yoğunluklarımızın, milli ve ulvi değerlerimize olan düşkünlüğümüzün, asırların
ötesinden gelen geleneklerimizin, göreneklerimizin ortak çanağında yoğrulmamış
mıydı?

 

       Biz buyduk işte! Tarih sayfaları bizi hep
böyle tanıdı. Çünkü bizler sevinçlerimizi de, acılarımızı da gözyaşlarımızla
kutsayan bir milletiz.

 

       Ama
milenyumlu yılların bu ilk çeyreğinde kimi zaman güldük ama çoğu kez ağladık!
Vatan bellediğimiz toprak ananın bağrını en çok da bu dönemde yaşadığımız
sıkıntılar, olaylar sonrasında yüreklerimizi sızlatan duyguların gözyaşlarıyla
suladık…

 

       Adeta
yurdumuzda ‘kırılmadık’ hiç bir şey kalmadı!

 

       Kimi kez doğal güzellikleri, doğaya renk
veren çiçekleri, ağaçları, doğa canlılarını kırdık, parçaladık!

 

      Kimi kez iyi niyetli yürekleri yaraladık!

 

      Kimi kez güzelliklerle dolu kalplere
rüzgâr ektik, fırtına biçtik!

 

      Kimi kez dağlanan ana, baba eş, evlat
yüreklerinin onarılmaz acılarını görmezden geldik!

 Feryatlar duyduk, yurdumuzun her yanından,
adeta umursamadık…

 

     O nedenle:

     ‘Asla kaybolmayan zamanın’ hafızasına
not düşmek adına, tarafsız bir gözlemle kaleme almış olduğum bu yazımda
anlatmış olduğum her ne varsa; gönül gözümden gelen yaşlarla sulanmıştır…

 

      2000’li yılların bu ilk çeyreğinde yaşanmış,
yaşatılmış, yaşadığımız onca olaya rağmen; şanlı tarihimize not düşen öyle bir
gerçek vardır ki, o da şudur:

 

        Şehitlerimizden Yüce Türk Milletine
emanet olan, bir ve beraber yaşamanın gururunu taşıdığımız bu Gazi Topraklar ve
Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti
Devleti sonsuza kadar payidar kalacaktır.

 

       Tarih sayfalarına kan ve can bedeli
ödenerek kazınan bu gerçek ne bugün, ne de gelecekte; hiçbir neden uğruna
değişmeyecek, değiştirilemeyecektir.

 

        Ulus-Devlet
kimliğini sonsuza kadar muhafaza edecek olan Türk Milleti dili, dini, kültürü,
tarihi ve saygın kimliği ile aydınlık yarınlara el, ele güçlü bir biçimde
yürümeye devam edecektir.

Kendine İsyan

0

Nurettin Topçu’nun ifadesi ile insan isyan halinde
olandır. Diğer bir deyişle insan olmanın yolu isyandan geçer. İnsanda isyan
Neden? Niçin? Nasıl? sorularıyla başlayan yol ayrımıdır. Bu soruları sorabilen
kişi kendi ezberlerine karşı direnişe geçen kişidir.

 

 Direnişin
başladığı yerde dirilişte başlamış demektir. İsyan halinde olan insan “BAŞ-ını
KALDIR-ararak” kendisine dayatılan yol yerine yoldan çıkma sürecini
başlatandır. Sorgulamalarla başlayan bu yol insandaki huzursuzluğun sükûnete
erdiği aklın ve gönlün cem olduğu dinginlik halindeki yolculuğudur.

 İsyan etmek;
Geçmişte inşa ettiğini sandığın çok katlı kuleleri yıkmayı gerektirir, başkalarının
pürüzsüz yapılarında oturmak yerine, kusurlarıyla ama tüm gerçekliğiyle
tahtadan bir kulübe inşa etmeyi gerektirir. Kocaman kocaman sözlerle
sloganlarla örtülen gerçeklerin örtüsünü kaldırmayı, kurumsal bilgileri parçalamayı,
güç sahiplerinin dayatmalarını reddederek yoldan çıkmayı gerektirir. İşte bu
noktada slogandaşların sana ‘’yoldan çıktığını’’ söylemeye başlamışsa bil ki
doğru yoldasın.

 

 Yoldan çıkan
yani benliğini özgürlüğe kavuşturan kişi her türlü kölelikten (güç-para-borç-şöhret-itibar
v.b gibi) kurtulur. Seçmek ve sormak, özgürlüğü;

 

Özgür olmak insan olmayı, insan olmak ise isyankâr olmayı
doğurur. Kişisel isyanını başarmış kişi kendine hiçbir kurumu ya da otoriteyi
efendi kabul etmeyeceği gibi kimseye de efendi olmak istemeyecektir.

 

 İslam insana ‘
Kıyam Et ’ diyor bireyin kıyam etmesi muktedirlerin kıyametidir. İnsanın kıyamı
hakikat yolculuğunun başlangıcıdır. Kurulan bütün tuzakların farkına varıp
sahte tanrılardan yüz çevirmektir. Kendi iç dünyasında kıyametini yaşamayan
yaşatamayan insan zaten yaşayan ölüdür. Her canlı kıyameti yaşayacaktır. Bunu
ölmeden yaşamak esas olandır.

 

 İsyancı maddi
anlamda kırma veya parçalama peşinde değildir bilakis kırılmış, parçalanmış,
ters-yüz edilmiş gerçeklerin peşindedir. Çabası insana, hakikate dair
gerçekleri anlamaktır. İsyancının bir mesuliyet ve sorumluluğu varsa o da Hakka
ve hakiki olanadır. İsyankâr genel kabulün dışındaki delidir fakat anarşist
değildir. Anarşizmde “ben” ön plandadır. İsyancı, bencil değildir.

 

 İsyancının
birilerini aydınlatma birilerine ilham olmak birilerine örnek olmak gibi bir
derdi yoktur. Bunu önceleyerek yola çıkmaz fakat yolda kendisine yoldaşlar
bulması da kaçınılmaz olacaktır. Lider olmak gibi bir derdi yoktur isyancının
esas derdi kendisiyledir. İsyancı âleme, dünyaya nizam vermekten ziyade
kendisine nizam vermekle yola çıkar.