14.4 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 353

Maksat Muhabbet Olsun!

Yurt dışına her gidip geldiğimde,
bedenim dönse bile ruhum bir müddet
orada kalıyor!

Geçtiğimiz hafta yine bir iş
seyahati için kardeş ülke Ukrayna’mızın Liviv şehrine gittim.

Bu 5. Seyahatimde yine gördüm ki Ukrayna’da
Ukraynalı sayısı bizden, hala biraz
fazla
J

Hemen her köşede bir Türk’e ve işletmesine
rastlamak mümkün.

“Halal” amblemi gördüğün her yer bizim.

Özellikle doğu kökenli
vatandaşlarımız eğlence sektöründen, gıda sektörüne, inşaat sektöründen, turizm
sektörüne varıncaya kadar her sektörde mevcudiyet gösteriyorlar.

Allah sayılarını arttırsın, bol bereketli kazançları olsun inşallah.

***

Sokakları çok temiz, çünkü
kirletmiyorlar, birisi yola çöp atıyorsa muhtemelen Ukraynalı değildir!

Polis te görmedik ortalarda ama
ne korna çalan var ne de sesini yükselten!

Eğitimli, Kültürlü, işinde
gücünde sakin bir millet.

***

Hele mimarileri!

Neredeyse gördüğünüz her binanın
fotoğrafını çekme hissine kapılıyorsunuz!

Hepsi yan yana, her sokakta
mimari harikası binlerce bina!

Evet binlerce!

Her binanın ruhu, karizması, asaleti
var, müthiş taş işçiliklerine şahit oldum.

Renksiz ama asil!

***

Hemen hemen her binada bir fiğür,
birkaç heykel, yada bir emoji ve enteresan rölyef işçilikleri var, tarihine ve dokusuna uygun olarak.

Evleri, kiliseleri, iş yerleri
neyse de, sanat kuruluşları, opera bale binaları, belediye ve resmi kurum
binaları efsane.

Sadece kızları değil!

Her gördüğünüz bina bir daha
baktırıyor kendine!

İnanın öyle.

Ya bizde!!!

***

Yeni emniyet binası için Selçuklu
mimarisinden esinlenilmiş diye yazmış bir “gazeteci”
abimiz!

Selçuk görse yüreği sızlar!

Pencerenin üstünü hafif kubbe
gibi yapınca Selçuklu mimarisi oluyor demek ki(!)

O zaman valilik binamız da
Osmanlı Mimarisi, büyük şehir ve İzmit belediye binalarımız da saray yavrusu(!)

Googleye Ukrayna mimarisi yazın, bir göz gezdirin ne demek istediğimi
anlarsınız!

***

Sormak lazım şehrimizi 15 yıl
yöneten İbrahim Karaosmanoğlu başkanımıza ve ondan görevi devralan Tahir
Büyükakın başkanımıza!

Tarihi bina restorasyonlarından
başka ne mimari bırakıyorlar kendilerinden sonra restorasyonu yapılmaya değer!

Birkaç yüz yıl sonraya(!)

***

Şimdilerde moda müteahhitlik şaheserleri.

En çok hangi liselerden müteahhit
çıkıyorsa “bari” mimari dersleri de
verilse keşke!

Ekonomimiz iyiye gitmiyor mimaride
bir şeyler değişse!!!

Keşke!

Neyse…

En azından bundan 50 yüz yıl
sonra İzmit’ te resmini çekecek yapılar denince akla yine Atatürk anıtı, saat kulesi, sırrı paşa konağı, Hannibal’ın mezarı, Kaiser
Wilhelmin Köşkü gelecek.

Onlar hala ayakta.

Ha bir de Av köşkü!

Allah’dan Sultanımız Abdulaziz av
seviyormuş da mimarimize katkı sağlayan bir Av köşkü yaptırmış!

***

Hadi eskiden açlık sefalet
kuyruklar varmış!

Bırak tüpü, bardak yokmuş mimariye
ayıracak bütçe de yoktur muhtemelen, eskiyi bilen bazıları öyle diyorlar ya!

Ben diyenlerin yalancısıyım.

***

Şimdi içinde yaşadığımız bu
bolluk bereketlilik yıllarında ne bıraktık bizden sonraya!

Şöyle bakan kişinin bir daha
bakacağı hayranlıkla fotoğrafını çekeceği!

İlçemizin isimlerinin yazılı
olduğu kalpli şekilli harflerden başka!

***

Daha körfez ilçe fatih
mahallesinin köstebek yuvasına dönen “üzerinden
birkaç sefer araba ile geçenin varsa böbrek taşlarını düşürebileceği”,
ana
yolunu bitiremedik!

Kaldı ki şekilli şüküllü mimari!

Yazdıklarımı da öyle çok dikkate
almayın, Maksat muhabbet olsun.

Selam ve dua ile.

Çin Kampından Nasıl Kurtuldum?

0

Çin’in işgali
altında bulunan Doğu Türkistan’da yaşamakta olan Petrol Mühendisi Bayan
Gülbahar Heyithacı’nın akıllara durgunluk veren trajik olaylarla dolu günleri,
kitabın konusudur.

Gülbahar Hanım,
Fransa’ya iltica eden eşi Kerim’in ısrarları ile, çalıştığı firmadan ücretsiz
ve süresiz izin alarak Fransa’ya gider. Günün birinde Pekin’den kendisine
telefon edilir. Pek de önemli olmayan idârî bir işlem için Çin’e gelmesi
gerektiği söylenir. İki kızını Fransa’da bırakarak Çin’e döner. Annesi Urumçi yakınlarındaki
Karamay şehrinde yaşamaktadır. O’nun evinde kalır. ‘Çay içmek’ üzere polis
karakolundan dâvet edildiğinde gider. Kendisini, cehennemi andıran bir
hapishânede bulur. Burada Uygur Türklerinden soydaşları vardır. Fakat Türkçe
konuşmak yasaktır. Yasak listesi hayli kabarıktır: Duâ etmek, kavga etmek,
açlık grevine gitmek, emirlere uymamak, duvarlara resim yapmak/çizmek, hijyen
gereklerine uymamak, hasta kişinin tıbbî bir tedâvi görmesi gerekiyorsa, bundan
kaçınması yasaktır. Gülbahar Hanım, hapishâne yönetimine kendisini
cezalandırmak suretiyle aşağılama imkânını veya bu yasaklara riâyet etmediği
için cezalandırma zevkini tattırmamak için hepsini ezberler, riâyet etmeyi
kararlaştırır.

İşkenceler
başlamıştır.

Sorguya çekilir.
Fransa’da Çin aleyhine yapılan bir protesto toplantısında kızı Gülhumar’ın,
Doğu Türkistan Türklerinin Gökbayrağı önünde çekilmiş fotoğrafı gösterilir ve
sorulur:

-O’nu tanıyorsunuz değil mi?

-Evet, O benim kızım!

 -Senin kızım bir terörist!

 -Hayır.
Neden bu gösteride olduğunu bilmiyorum.

Defalarca sorulur, defalarca aynı cevabı
verir: ‘Kızım terörist değil. Kocam da
terörist değil

Sorgulama,
tekrarlarla devam eder. Otuz dakika mı yoksa dört saat mi? Gülbahar Hanım,
sorgulanan değil, sorgulayanın âmiri imiş gibi sert bir ses tonuyla sorar: ‘Bitirdik mi?

Cevap Gülbahar Hanım’a
haddini bildirmek ister gibidir: ‘Bitmedi
Gülbahar Heyithacı! Her şey daha yeni başlıyor

Başlayan her
yeni süreç, sonsuzluğa uzar….

Çin
yöneticilerine göre eline Gökbayrak alanlar teröristtir. Çin devleti aleyhinde
konuşma yapıldığı toplantıların içinde veya öyle bir mekânda bulunanlar
teröristtir. Namaz kılanlar teröristtir.

Uzun süren devam
eden hapishâne günleri biter. Gülbahar Seyithacı’ya kendi elbiseleri verilir.
Üzerindekilerle değiştirmesi için oy verme kulübesi gibi bir yere girer. Üzerindekiler,
bedenine zamkla yapıştırılmış gibidir. Kirli ve terden kabuk hâline gelmiş
deriden farksızdır. Güçlükle onlardan kurtulur. Bu arada, ayaklarındaki zinciri
de çekiçle kırarak çıkarırlar. Çünkü kilit paslanmıştır ve anahtar
girmemektedir.

Gülbahar Hanım,
okul’a gönderilecektir. Okulda
Çinlileştirme ve kendi kültüründen, inançlarından ve milliyetinden arındırma
eğitimine tâbi tutulacaktır.

Kanı kurumuş,
gıdasızlıktan deforme olmuş bir vücut sâhibine ancak tiksinti verir. Bu hayat
çekilir mi? Ölüm çizgisine en yakın noktada olsa bile çekilecektir. Başka
tercih yoktur. Ölmeye bile izin verilmez. Yasaktır.

Sonra?

Sonrası Gülbahar
Heyithacı’nın anlattıklarını yazan Rozenin Morgat’ın ifâdeleriyle kitapta…

***

Hapishâneden
kurtulanlar seviniyorsa da gönderildikleri okul, sevinçleri sıfırlamakta
gecikmiyor. Çok ağır beden hareketlerinden sonra ‘hazır ol!’ komutuyla sâbitlenen vücutlar, bâzen bir saat, bâzen
daha fazla süre ile kımıldamadan duracak. Baygın düşenler, görevlinin çok sert
iki tokadı ile kendine getiriliyor. Tekrar düşerse alıp götürülüyor ve bir daha
kendisinden haber alınamıyor.

Bu kadar çileye,
üstelik yeterli miktarda beslenmeyen, gün ışığına hasret kalmış, rutubetli izbe
odalarda yaşayan nahif bir kadın bedeni nasıl tahammül edebilir?

Gülbahar Hanım
soruyu cevaplandırıyor: ‘Güçlü Çin yönetimi, bir Uygur (Türk)
kadınını susturma kararlılığına rağmen başarısız olmuştur
.’

Bu cümle ile
verilecek hüküm: Türk Uygurlarda vatanı
istilâcılardan / işgalcilerden alacağına dâir inanç, güçlü Çin yönetiminden
daha güçlüdür.
      

Üstelik bu inanç; her sorgulamada her
işkencede, güçlenerek tâzelenmektedir.

Gülbahar Heyithacı, yaşadıklarını Fransız
Gazeteci Rozenn Morgat’a anlattı. Onun yazdığı kitabı Prof. Dr. Mustafa Daş
Türkçeye tercüme etti. Kitaptan birkaç cümle:

*Kamplarda hayat ve ölüm arasında bir fark yoktu. Gece,
gardiyanların ayak sesleri bizi uyandırdığında yüzlerce defa beni kurşuna
dizmeye geldiklerini sandım…

*Ölüm her yerde sinsi sinsi dolaşıyordu. Hemşireler, bizi
aşılamak için soğuk elleriyle kollarımızı tuttuklarında, bizi zehirlemeye
çalıştıklarına inandım. İşte burası, hayata geçirilen kamp sisteminin karmaşık
hedeflerinin ne olduğunu anladığım yer oldu: Maksatları bizi soğukkanlılıkla
öldürmek değil, yavaş yavaş ortadan kaldırmaktı. O kadar yavaş ki kimse yok
olduğunuzu fark etmeyecekti…

*Anlattıklarımın hepsi tamamen hakîkat! Yaşadığım hiçbir
şey, olayın şartlarını abartan hastalıklı bir mahkûm fantezisi tezâhürü değil.
Binlerce kişi gibi ben de bizi hapseden, bize işkence yapan Çin’in çılgın
kasırgasında sürüklendim…

*Şincan’da gerçek duyulamaz. Kamplarda
bulunanlar bunu bilirler. Çin hapishânelerinde veya yeniden eğitim kamplarında
aylarca veya yıllarca yatıldıktan sonra, yaşananlar anlatılamaz. Sâdece serbest
bırakılıp ülkede kalanlar değil, hür olanlar bile polisin boyunduruğu altında
yaşarlar. Seni sevseler bile susucaklardır. Sizi şevseler bile, insanlar kendi
hayatlarından korkacaklardır.

*Adlarını hiç anmaksızın, sohbetlerin, konuşmaların üzerinden
kamplar uçup gider. Bir hâtıra veya bir cümle dolayısıyla kampların adı geçse,
kimse soru sormaz. Yutkunuruz. Duymamış gibi davranırız. Böylece onlar bir tür
efsâne olarak kalırlar. Kamplar, kısık sesle, hafif tonda anlatılan korkutucu
bir hikâyedir. Herkes kampların varlığını bilir. Hepsi orada hapsedilen
akrabalarını tanır. Yine de bunun hakkında konuşmuyoruz. Ve bunun hakkında
konuşmazsak, o zaman, kamplar yok demektir(!)

*Beni önce yedi yıl ‘yeniden
eğitim
‘ kampına mahkûm ettiler. Vücuduma işkence ettiler ve zihnimi
çılgınlığın sınırına getirdiler. Ve şimdi, dâvâmı inceledikten sonra bir
yargıç, aslında mâsum olduğuma karar vermişti…

 

Gulbahar Heyithacı; tüyler ürperten
gerçeklerle dolu olan hayat hikâyesinin yayımlanmasının, kendisine ve Doğu
Türkistan’daki annesi ile kardeşlerine zarar verebileceğini bildiği halde korkmadı,
çekinmedi. Doğu Türkistan Türklerinin mâruz kaldığı korkunç işkenceleri dünyâ
duysun, öğrensin diye…

Çin’in ‘Yeniden Eğitim Kampları’ adı
altında Uygurlara uyguladığı baskı ve işkenceleri gözler ve idrakler önüne
seren gerçek bir hayat hikâyesi…

***

Doç. Dr. Abdülhâmid Avşar editörlüğünde
yayına hazırlanan kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 240 sayfa olarak Haziran
2021’de yayımlandı.

MİHRÂBAD
YAYINLARI:                                                                                                                                         
Prof.
Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 8 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514
28 28                     Belgegeçer:
0.212-528 24 01
bilgi@mihrabadyayinlari.com  www.mihrabadyayinları.com

GÜLBAHAR
HEYİTHACI

Doğu Türkistan’ın Kuzeyinde Gulca’da Dünyâ’ya gedi. Petrol
Mühendisliği okuduğu  Doğu Türkistan
Urumçi Üniversitesi’nde tanıştığı Kerim ile evlendi. Karamay’da ki
Rafinerilerde Petrol Mühendisi olarak çalışmaya başladı. Pekin yönetiminin
zâlimce uyguladığı ırkçılığa daha fazla dayanamayarak ailesi ile birlikte
Fransa’ya iltica etti. Siyâsetle en ufak bir ilgilisi olmamasına rağmen,
emeklilik işlemleri bahânesiyle Çin’e çağrılıp kamu düzenini bozmak suçlaması
ile tevkif edildi. Fransız devleti ve kızı Gülhumar’ın yıllar süren kesif
mücâdelesi sâyesinde 3 sene sonra serbest bırakıldı. Hâlen Fransa’da ikamet
eden Gülbahar, yazdığı kitabı ile Doğu Türkistan Türklerinin sesi olmaya devam
ediyor.

Prof. Dr.
MUSTAFA DAŞ

1968 yılında Tokat’ta doğdu. İlk ve Ortaokulu Tokat’ta
okudu. İstanbul Kartal Maltepe Lisesi’nden 1985’de mezun oldu. İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nü 1989 yılında bitirdi. Kazandığı
devlet bursuyla Fransa’da Université de Poitiers’de Yüksek Lisansını,
Université Panthéon-Sorbonne 1’de Türk-Bizans İlişkileri üzerine doktorasını
yaptı. Ortaçağ Târihi alanında doçentliğini alan Mustafa Daş, 2012 yılında
profesör kadrosuna tâyin edildi. Bölüm Başkanlığı, Merkez Müdürlüğü ve Dekanlık
idârî görevlerini üstlendi. Hâlen Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
Târih Bölümünde lisans ve lisansüstü düzeyde Ortaçağ Târihi dersleri
okutmaktadır. Çok sayıda yüksek lisans ve doktora tezlerine danışmanlık yaptı.
Fransa, İngiltere, İsveç, Yunanistan ve Bulgaristan’da misâfir öğretim üyesi
olarak seminerler verdi.

Bizans’ın Düşüşü’,
Bizans Devlet Kurumları’, ‘Bizans İmparatorluğu Târihi’, ‘Faili Meçhul Türk Hükümdarlar’ adlı
kitapları dışında Bizans, Ortaçağ Türk Târihi, Avrupa Târihi üzerine çok sayıda
makalesi ve bildirisi bulunmaktadır. İyi derecede Fransızca bilen Mustafa Daş,
Fransızca seyahatnâme ve târih kitapları başta olmak üzere çok sayıda eseri
Türkçeye kazandırdı. ‘Ortaçağ’da Zehir ve
Cinâyet
’, ‘Haçlı Seferleri Zamanında
Doğu ve Batı
’, ‘Dördüncü Murad
Döneminde Bir Fransız Seyyahın Maceraları / Du Loir Seyahatnâmesi
’, ‘On İki Hayvanlı Türk Takvimi’ başlıca
tercümeleridir. Son olarak Fransızcadan, ‘Gülbahar
Haitiwaji’nin Çin Kampından Nasıl Kurtuldum
?’ adlı eserini tercüme etti.

 

ROZENN MORGAT

2015‘te Paris Nanterre Üniversitesinden mezun olan Rozenn
Morgat, 2017’de Rennes Siyâset Enstitüsünde Gazetecilik üzerine yüksek
lisansını tamamladı. Hâlen Le Figaro Gazetesinde Araçtırmacı Gazeteci olarak
çalışmakta olup Uygur Meseleleri ile ilgili araştarmalar yapmaktadır.

 

 ‘Ruhlarımız
Ölmüş, Zihinlerimiz Çılgınlığın Sınırlarına Dayanmıştı’

MUSTAFA
NACİ TURAN

Bir insanın
hayatı gelen tek bir telefon ile değişebilir mi? Herhangi bir Uygur Türkü için,
eğer bu telefon Çin’den geliyor ise en iyisi o telefonu hiç açmamak
diyebiliriz.

Târih ile henüz
ilk tanışmamızda Uygurların, Orta Asya’da devlet kuran bir Türk boyu olduğunu
öğrenir ve Uygur gerçeğinden haberdar oluruz. Uygur Türklerinin kendi
alfabelerini icat etmiş ve matbaayı kullanmış olmaları da bizler için ayrı bir
gurur kaynağı olmuştur. Bunların ötesinde, Türk târihi ve edebiyatı uzmanları
ve sınırlı bir çevre dışında, toplumumuzun çoğunluğu Uygurlar hakkında fazla
bir bilgi sâhibi değildir. Hatta Uygurların yaşadığı yurtları muğlak bir ifâde
olan ‘Orta Asya’ tâbiriyle ifâde edilir.
Kadim Türk vatanı olan ‘Doğu Türkistan
denildiğinde, ideolojik bir söylem gözüyle bakılır ve ne yazık ki
önemsizleştirilir. Oysaki ne kadar görmezden gelinse veya unutulmuşluğa terk
edilse de târihte ve günümüzde, bin yıldan fazla bir zamandır, Uygur ve Doğu
Türkistan gerçeği varlığını korumuştur. Uygurlar, öz vatanları Doğu
Türkistan’da, Türkçenin Uygur lehçesi olan dilleriyle, mânevî değerleri ve âile
bağlarıyla, hayat tarzlarıyla, devletler ve siyâsî oluşumlar inşa etmişlerdir.

1949 Yılında
Çin, Doğu Türkistan’ı resmen işgal ederek Şincan ‘Xinjiang, / Yeni Sınır’  Özerk Bölgesi olarak yapılandırdı. 1989
Tiananmen Meydanı protestoları ile öğrencilerin baskıcı ve yozlaşmış hükümete
karşı olan başkaldırısını çok sert bir biçimde bastıran komünist parti, gelecekte
bu tarz olayların yaşanmaması için özellikle Uygur Türklerine gerçek mânâda
distopik* bir hayat tarzını dayattı. Her türlü gözetleme, asimilasyon ve
soykırıma mâruz kalan Doğu Türkistan Türkleri kadim vatanlarında azınlık
durumuna düşürüldüler. Söz konusu bu zulmün modem Dünyâda yeri olmadığı aşikar
iken Çin’in ekonomik gücü ile yaptığı şantajların sonucunda Dünyâ bu zulme
sessiz kaldı. Her insanın sâhip olması gereken insan hakları Doğu
Türkistanlılar için geçerli değildi âdeta. Dünyânın tutumunu bir kenara
bırakırsak, Türkiye’nin ve Türk milletinin bu zülme sessiz kalmasının izahı
yoktur.

Bu dâvâyı kendi
dâvâmız olarak kabul etmek için, korkunç işkence metodlarını uygulayan Çin’in
önce inkâr ettiği, saklayamaz hâle geldiğinde ise ‘yeniden eğitim okulları’ yalanıyla üzerini örtmeye çalıştığı Çin
Toplama Kampları’nın iç yüzünü, ilk ağızdan bizzat oradan kurtulmuş Gülbahar
Haitiwaij’den dinlemek çok etkili olacaktır. Öyleki 24 saat hareketli
kameralarla izlenen ve gün ışığının görülmediği demir perdelerle örtülü
koğuşlar, dudakların ufak kımıldaması karşısında ‘duâ ediyorsun’ diyerek verilen hücre cezâları, yatağa zincirle
bağlanarak geçirilen günler, sabahın erken saatlerinde başlayıp geç saatlere
kadar devam eden eğitimler, yorulmanın yasak olduğu askerî ve psikolojik beyin
yıkama eğitimleri, zorla yapılan kısırlaştırıcı ve ‘hâtırâları ve hâfızayı
silici’ iğneler, bitmeyen sorgulamalar, her gün bir kişinin adının anons edilip
asla geri dönmeyişlerinin yaşattığı sonu gelmez gerginlikler, her an idam
edilmeye götürülme korkusu ile geçmek bilmeyen günler…

Gülbahar
Heyithacı’nın hâtıralarını okuyunca, bu kamplarda Çin’in kendi adıyla
literatürde özel bir yer edinmiş işkence metotlarını, Doğu Türkistan’ı Türksüz
hâle getirmek için yaptıklarını ve kampların gerçek yüzünü öğrenecek; çâresizliğin
verdiği bir isyan duygusu ve içten içe kabaran bir öfkeyi hissedeceksiniz.
Uygur Türklerinin kendi vatanlarında binlerce yıl yaşadıkları topraklarında
nasıl bir kıskaç içinde yok edilmekte olduklarını, Çin’in, ‘bölücülük’, ‘dînî radikalizmle mücâdele’ iddialarının nasıl bir yalan ve göz
boyamadan ibâret olduğunu, ekonomik gücünü ve beşinci kol faaliyetlerini
kullanarak bunlarla Dünyâyı nasıl aldattığını yüreğiniz daralarak birinci
ağızdan idrak edeceksiniz.

Gülbahar Hativaci,
yaşadığı onca acı ve mâruz kaldığı insanlık dışı işkencelere uzun süre suskun
kalmayı seçmiştir. Çünkü Çin Hükümeti, sürekli O’nu, Doğu Türkistan’da kalan
annesi ve kardeşlerini de toplama kamplarına kapatmakla tehdit etmiştir. Bu
sebeple Çin’in artan yalanları ve göz boyamaları karşısında bedeli ne olursa
olsun bu gerçeği Dünyâ kamuoyuna açıklamaya karar vermesi uzun derûnî
gerginlikler yaşamasına yol açmış, sonunda Uygur Türklerinin geleceğini
düşünerek harekete geçmeye karar vermiştir.

Bu eser bir
Uygur kadının Çin’in toplama kamplarında yaşadığı zulüm hâtırâlarıdır. Ve bugün
Çin, Şincan’da toplama kampı kurma işini durdurmak bir yana Uygurları kamplara
taşımaya devam ederken, kadınlarını kısırlaştırırken Birleşmiş Milletler
Teşkilâtı ve herhangi bir milletlerarası heyet günümüzde bu soykırımın boyutunu
tespit etmeyi başaramadı. Çin Kampından
Nasıl Kurtuldum?
isimli kitap söz konusu kamplardan kurtulup yaşananlara
şâhitlik eden ilk kişi olan Gülbahar Haitiwaji’nin bir sesi olması bakımından
çok önemlidir.

………………………………

*Distopik veya distopya, çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının
anti-tezini ifâde etmek için kullanılır. Distopik bir toplum otoriter –
totaliter bir devlet modeli veya benzer bir başka baskıcı sistem altında
karakterize edilir. Kelime ilk defa İngiliz filozof ve siyâsî iktisat uzmanı John
Stuart Mill (1806-1873) tarafından kullanılmıştır.

Çevre Sorunları

0

Hatırlanacağı
gibi,30 Kasım 2015, Paris’te “Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi” için
dünya liderleri toplanmıştı. Bu toplantının başlayacağı güne kadar, dünyanın
her tarafında sivil toplum kuruluşlarının organizasyonlarıyla binlerce insan,
dünya liderlerine “küresel ısınma” başta olmak üzere çevre
meseleleriyle ilgili gereken kararları almaları için ses getirebilecek çeşitli
faaliyetlerle çağrılarda bulunmuşlardı.

Çevre
meseleleri geniş bir konudur; üzerinde önemle durulmalıdır. Bugün dünyanın
karşı karşıya bulunduğu çevre afetlerinin en başta gelenleri:

1
– Küresel ısınma,

2
– Ozon tabakasındaki deliğin büyümesi

Olarak
ifade edilmektedir.

Küresel
ısınma, bilhassa fosil yakıtların fazla kullanılması sebebiyle atmosferde artan
CO2 (karbon dioksit) gazının, sera etkisi yaparak dünyanın ortalama sıcaklığını
arttırması; bunun neticesi olarak da kutuplardaki çok büyük buz kütlelerinin
zamanla eriyerek, okyanusların ve denizlerin seviyesini yükseltmesi ve
sahillerdeki yerleşim yerlerinin sular altında kalması tehlikesidir.

Küresel
ısınma tehlikesinden ve buna karşı alınabilecek tedbirlerden son zamanlarda
çeşitli bilimsel toplantılarda ve medyada çok bahsedilmiştir. Yanma ürünü
olarak atmosferde fazlası küresel ısınmaya sebep olabilen CO2 gazını hiç
meydana getirmeyen ve sadece su buharı meydana getiren hidrojen gazına “temiz
enerji kaynağı yakıt” denilerek önem verilmesi, bu sebeptendir.

Ozon
tabakasındaki deliğin büyüme sebeplerine örnek verirsek;

Çeşitli
amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte,
bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Ozon
molekülleri atmosferde bulundukları yere göre farklı karakteristik özellikler
gösterirler. Stratosfer tabakasındaki ozon canlılar için yararlı olup, buna
karşılık dünya yüzeyine yakın atmosfer tabakasında (troposferde) bulunan %10
oranındaki ozonun yıkıcı etkisi bulunmaktadır. Atmosferdeki diğer moleküllerle
reaksiyona giren ozonun, bitki ve hayvanların canlı dokularına çeşitli
zararları bulunmaktadır. Atmosferdeki ozonun yaklaşık %90′ı yeryüzünden
itibaren 10-40 km. arası yükseklikte ve stratosfer tabakasında bulunur. Bu
bölgedeki ozonun özelliği; tüm canlı varlıkları, doğal kaynakları ve tarımsal
ürünleri olumsuz yönde etkileyen ultraviole (UV) ışınlarını absorbe etmesidir.
Ozon yoğunluğunun ultraviole ışınlarını tutma görevini yapamayacak kadar
azalması, “ozon tabakasının delinmesi” olarak adlandırılmaktadır. Ozon
tabakasının incelmesi sonucunda; UV-b radyasyonu artmakta ve insanların
bağışıklık sistemleri zarar görmekte, görme bozukluğuna ve deri kanserine yol
açmaktadır.

Ozon
tabakasının incelmesine sebep olan ve kloroflorokarbon ihtiva eden maddelerin
başında klor türevleri, plastik köpükler (strafor), spreyler, aerasoller ve
yangın söndürücüler gelmektedir

*

 Görüldüğü gibi, hayatın lükse yönelik sadece
bir kısmı olan cazibeyi içerir çılgın üretimin pazarlanması sonucu ortaya çıkan
çılgın tüketimin bile çevreye verdiği onarılamaz en büyük zararın lokal değil
global olmasıdır. Söz konusu çevre sorunları din, dil, ırk, yaşlı-genç,
kadın-erkek, zengin-fakir, akademisyen-çiftçi, köylü-şehirli gibi bir ayrıma
gitmeden herkesi etkiler. Bundan dolayı çevrenin korunması sadece çevrecilerin
veya çevre eğitimcilerinin görevi değildir. Çevreninin korunması hepimizin
görevidir.

O
halde çevre sorunları çevre ile alakalı eğitim kurumlarının yanı sıra Sivil
Toplum Kurumlarının da ana görevleri arasında yerini almalıdır.

Karabağ, Büyük Vatan Zaferi

28 Kasım 2021 günü Türkan Saylan Kültür Merkezinde Emekli
Subaylar-Astsubaylar, Muharip gaziler, Şehit aileleri, Azerbaycan Kültür Evi ve
Anadolu Aydınlar Ocağı tarafından Karabağ Büyük Vatan Zaferi kutlandı.

Oturum başkanlığını Anadolu Aydınlar Ocağı Başkanı Em.
Alb. Prof. Dr. İbrahim Öztek’in yaptığı açık oturumda konuşmacılar; Azerbaycan
Milletvekili Ganire Paşayeva, Azerbaycan Muharip Gaziler ve Emekli Subaylar
Derneği Başkanı Emin Hesenli, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Büyükelçisi (E) Dr. A.
Zeki Bulunç ve Em. General Osman Gazi Kandemir oldu.

 

Türk Romanında Zorunlu Göç Olgusunda “Vatan Sevgisi”

0

Vatan mefhumu birçok araştırmacıya göre Fransız
ihtilalinden sonra ortaya çıkmıştır. Hâlbuki “Hubbül vatan minel
iman” yani “Vatan
sevgisi imandandır
” hadisi 1400 yıldır bilinmektedir. Daha da gerilere
gidersek ilk cennet, anne rahmi insanlar için birer vatandır. Türk kültüründe
kadın uterusuna rahim denmesi yani Tanrı’nın “Rahim” isminin verilmesi bu
saygının ifadesidir. Hatta Latince’de “uterus”
kelimesi Tanrı’nın “İlk” anlamına
gelen “Evvel” isminin karşılığıdır.
Demek oluyor ki, insanlığın mirasında kadın ve rahim vatan kutsallığının
karşılığıdır. Antropolojik olarak insanlığın önce ana-erkil, daha sonra
ata-erkil toplum olması da bu tespiti teyit eder. Ana Tanrıça’nın “Bereket
Tanrıçası” olarak görülmesi Frig’lerin Kybele’si, Yunanlıların Artemis’i bu
zengin düşüncenin ürünleridir. Kadın psikolog Karen Danielsen Horney, “Kadın
Psikolojisi”
eserinde
mitolojide ana tanrıçaların toprak gibi
verimli olduğu vurgusuyla, insanlığın psikolojik hafızasında bu gerçeğin
bulunduğunu dile getirir (Horney,1991: 119). Horney, eserinde Sigmund Freud’un kadınları küçümseyen penis
kıskançlığı kavramına karşı uterus kıskançlığı kavramını kaleme alır.
Kadınların yaşamı yaratma ve sürdürmedeki birincil rolü olan hamilelik, emzirme
ve anneliğe yönelik erkek kıskançlığının erkeklerin diğer alanlarda
üstünlüklerini iddia etmelerine yol açtığını öne süren rahim kıskançlığı
realitesini ortaya çıkarır (Horney, 1991: 158). Erkekler kendilerinde olmayan
bu üretken organa karşı ancak hayran olabilirler. İnsanların farkına vardığı
veya çok az vardığı fetüs pozisyonu dediğimiz bacaklarını karnına çekerek
kıvrılarak yatması uterus günlerinin hatırasıdır. Mitolojideki tanrıçalar ile kadim
dinlerin bahsettiği eşine yasak elmayı sunma cesaretini gösteren Havva’nın
sorumluluk alma cesareti bir benzetme olarak vatan kavramının kadındaki
kadimliğine işaret eder. Zira Havva güçlü, risk alma da ilk oluşu ile vatanın
benlikte somutlaşması açısından önemlidir. Toprakta vatanın ortaya çıkışını, en
veciz haliyle Albert Sorel güzel
Camille Julian’ın “Fransız toprağı bin
yılda Fransız insanını yarattı” cümlesiyle özetler. Fransız tarihçi Albert Sorel’den etkilenen Yahya Kemal’in vatan
fikri de bu çerçevede olgunlaşır.

Hasret duygusu; ayrılık ve
kaybedilenlerin arzusundan sonra ortaya çıkabilecek bir duygu halidir. İnsan
benliği gerçek karşısında duyduğu eksiklikle bütüne hasretlik duyar.
Felsefedeki panteist yaklaşımlarda parçanın bütün karşısında özlemi ve onu
arzulaması söz konusudur. Platon’un “mağara” metaforunda bağlarından kopan
benliğin mağara dışı ile tanıştıktan sonra diğer beninde esir olanları gerçekle
buluşturma hasreti yatar. Leibniz’in monadlarında da parçaların içinde
taşıdıkları bütünsel gerçekliği fark etme özlemi vardır. Psikanalistlerde bunu
farklı şekillerde açıklamaya çalışırlar. Mesela, “
Jacques Lacan’a
göre gerçekten çıkan özne, aynı zamanda bütünlüğünü ve parçasız yapısını
yitirmiş ve bölünmüş öznedir. Özne gerçekten çıkarak yitirdiği bütünlüğü ve
parçasız yapısını, bir bütün olarak gördüğü toplumsal yapının simgeselliğini
içselleştirerek kazanmaya çalışacaktır” (Paliçko, 2019: 25)
 

Platondan itibaren mağara motifi yeniden doğuşun
gerçekleştiği mekândır ve ana rahminin karşılığı olmaktadır. Jung, Kur’an’dan
örnek vererek “yedi uyurlar” (Ashab-ı kehf) hikâyesinde mağarayı ölümsüzlüğe
ulaşma örneği olarak anlatır (Jung, 2012: 69). Jung’a göre “mağara”, yeniden
doğuşun gerçekleştiği bilinçdışının karanlık ve soyutlanmış durumunu temsil
eder. “Mağara” arketipi, “doğum ve döllenme yeri” olarak ana rahmiyle de
özdeşleşmiştir. Karanlık mağara savaş halindeki zıtlıkları içinde barındıran
bir kaptır. Kendilik, tezatlarda ve onların arasındaki çatışmada açığa çıkar,
yani kendiliğe giden yol çatışmayla başlar (Jung, 2015: 300). Emine Işınsu’nun Tutsak romanında Ceren zıtlarla
çatışmakta ve içindeki kahramanını ortaya çıkarmaya çalışır. Bu kahraman
Kerkük’te şehit edilen Tarık’la özdeşleşecektir. Bu özdeşleşme Tarık’ın Irak’ta
tutsak olmasına benzer bir tutsaklık değildir. Ceren, Tarık’ın şahsında
tanıdığı Kerkük Türklerindeki Türkiye sevgisi ile bütünleşecektir. Tarık’daki
Türkiye sevgisi ve hasreti çok büyüktür. Türkiye özlemini sadece Irak’taki
Türklerin olarak değil dünyadaki tutsak Türkler için düşünmektedir Türkiye
hasreti bütün dünya Türk’lerinde de vardır. Eğer sanatkârlar resim, müzik,
hikâye ile bu sevgiyi terennüm ederlerse büyüyecektir. Emine Işınsu’nun Tutsak romanında Ceren’in kendi
evliliğini sorgulaması ile yaşama isteğini kaybettiği bunalımlı bir dönemi
vardır. O zihninde evinin, çocuklarının, Kerkük Türkleri’nin kaygısını
taşımakta ve “bütün Türkleri koru Yarabbim” diyerek dua eder. Ceren çaresizdir
ve ana rahmine sığınma arzusu taşır: “Ah, anama dönmek istiyorum galiba, anamın
rahmine. Duygusuz, sorumsuz, fakat sıcak bir odada, beslenen ve uyuyan bir
cenincik! Et parçası! Bu da mı gurur Tarık? Hayır,  bu pislik. Anlaştık Tamam!” (Tutsak, 1979:
104) Kahraman kendisini içkiye vermiştir. Doktora; “Geceleri uyuyamıyor
gündüzleri uyanamıyorum diyen Ceren ‘yaşantımda iki trajedi var biri uyumak
öbürü uyanmak bir çare bulamaz mıyız?’ diyerek, dert yanar” (Işınsu, 1979:
186). Eşi Orhan’a karşı yıllarca sessiz kalmış fakat içinde biriktirdiği
öfkesini artık taşıyamamaktadır.

Mesihpaşa İmamı’nında Samiha Ayverdi, Halis efendinin sessiz, silik tabiatlı eşi
Gülsüm Hanım ve annesi Pembe Hanım Bulgaristan sınırları içinde
Eski Zağra’dan
hasretle bahseder. Bu Halis Efendi’ye tuhaf gelmektedir. O uslu, uysal karısı
Eski Zağra’yı, Kızanlık’ı, gül bahçelerini, bağları, bostanları sanki daha dün
oradan ayrılmışlar gibi hararetle anlatmaktadır: “Halkın dilinde Altunlu Zağra
diye anılan o mamur, zengin, bereketli memleket hikâyeleri, kocasını şaşırtan
bir kolaylık ve sadelikle, dudaklarından kayıp gitmektedir” (Ayverdi, 2015:
160). Zağra, eski dönemlerden itibaren Zagora ismiyle anılmaktadır. Bu ifade
ile Zağra, Osmanlı coğrafyasında bir mekânı tarif etse de, onun etimolojik
hikâyesi aynı zamanda bireyin kendi iç serüvenine de vurgular. Zağra/Zagora
sürekli el değiştiren bir verimli topraktır. Ayrıca Zagora, Sırbistan ve
Hırvatistan gibi birçok Balkan ülkesinde de bulunmaktadır. Bu parçalanan bir
ovayı/ kimliği tanımlar. Eski Anadolu Türkçesine zahra/zahire olarak geçen
kelime, “buğday, arpa, tahıl” gibi üretkenliğin ifadesi olmuştur (Aksoy ve
Cankoçak, 2009: 4831; Tietze, 2019: 474). Zağra, Gülsüm hanımın parçalanmış
benlik vatanıdır. Çünkü orda doğmuş fakat orada tutunamamıştır. Oraya duyduğu
hasret doğuşa duyduğu bir tesellidir.

Samiha Ayverdi, Rumeli Türklerinin uğradığı iki büyük
göç dalgasına eserlerinde özel bir yer ayırır. Mesih Paşa İmamı romanında,
yardımcı karakter konumundaki büyükanne, 1877/78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası,
ilk büyük göçü yaşamış bir kişi olarak romanda yer alır. Romanın bu bölümünde,
Rumeli’de savaş öncesi Türklerin maruz kaldığı sindirme politikası ve savaş
sonrası zulüm ve işkenceler, yaşlı bir kişinin gözlerinden sunulur. Bu roman
karakteri, “düşmanın, boğazlanmış vatandaşların kulaklarından yapılmış
gerdanlıklarla sokak sokak dolaştıklarını, mızrak ucundaki çocuk cesetlerine,
sarhoş düşman askerlerinin emmesi için kesilmiş kadın göğsü ikram ettiklerini,
ileri yaştaki kadınları çırılçıplak soyup porsuk derilerine kabukları
çatlatılmış cevizler sıkıştırarak dipçik tehdidiyle çiftetelli oynattıklarını”
anlatır (Ayverdi, 2000: 69 -70) Bu yardımcı roman karakterinin, göç yollarında
öldürülen yurttaşlara ve gördükleri zulme dair anılarının  Ayverdi’nin romanlarında yer bulmasındaki
temel amaç, toplumu tarihine yeniden, millî bir bilinç ve birliktelik ruhuyla
bakmaya yönlendirmektir.
Mesihpaşa İmamı’nda Halis Efendi muhacirleri komşu evlere
dağıtmış, kalanlarını caminin içine almıştır. Çünkü kış yaklaşmış, kar taneleri
etrafa düşmeye başlamıştır. Eskiden kızının kemençe çalmasına müsaade etmeyen
Halis Efendi, eşinin kızına iştirak etmesine ses çıkarmaz. Vaktinin büyük bir
kısmını artık evinde geçirmeye başlamıştır. Kayınvalidesi Pembe hanımın
anlattığı buram buram Rumeli hasreti tüten hikâyelerini de dinlemektedir
(Ayverdi 1974: 204).

Mesihpaşa
İmamı
Halis Efendi’nin muhacirleri tanıdıktan sonra Kayınvalidesi Pembe hanımı
anladığı görülür. Pembe hanım’ın ‘93 muhaciri olması Halis Efendi de yıllarca
herhangi bir mana ifade etmemiştir. Balkan faciasından sonra başlayan
İstanbul’a yoğun muhacir göçü, Halis Efendi’nin göçmenlerdeki Türkiye hasretini
görmesine yardımcı olmuştur. Çünkü ‘93 Harbinden sonra Türklerin uğradığı
ikinci büyük göç dalgası, 1912 Balkan bozgunudur ki, bu göçe dair izlenimler,
romanın güncel olayları arasında yer alır: “Selanik, Manastır, Üsküp, Serez
kısaca bütün Rumeli kan, ateş, ızdırap, feryat ve sefalet içinde yüzlerce
koldan ırmaklar gibi Edirne’ye doğru akmaktadır. Göçmenlerin oluşturduğu göç
selinin dörtte üçü, hür vatan topraklarına ulaşamadan yollarda canlarını
vermektedir. Edirne’ye ulaşanlar ise orada kalmayıp, İstanbul’a doğru yollarına
devam ederler (Ayverdi, 2000: 153). İnsanlarda en önemli duygu yaşama
duygusudur. Yaşama duygusunun devam edebilmesi, güven duygusuyla ilgili bir
durumdur. Mesihpaşa İmamı’nda görüldüğü gibi insanlar Edirne’yi de güvenli
hissetmemekte, payitaht olan İstanbul’a doğru göçlerine devam etmektedir.
Gelişen olaylar tarihî araştırmalar ve romanlarda görüldüğü gibi Edirne’de kısa
bir süre sonra Osmanlı’nın elinden çıkmış, Rus ve Bulgar orduları ancak
İstanbul yakınlarında Yeşilköy civarında durmuştur.

Sovyetlerde geçen olayları anlatan
romanlarda, Türk halkları vatan coğrafyalarının hasretini çeker. Bunlar Kırım,
Kafkasya ve Türkistan’dır. 1943 romanında
Gokka, rastladığı gözü kapalı ihtiyarın şu sözlerini işitir:

– Allahım! Kendi alın teriyle hayat süren
bu halka, bu acıyı niçin verdin? Bir günah işleyen varsa da, şimdi cezasını on
katıyla çekti. Ya Rabbi! Bizi doğduğumuz topraklara geri gönder de, orada
ölmeyi nasibet! Bizlere ecdadımızın yattığı yerlerde ölüm ver!…” (Bayramuk
1995: 163)

Cengiz Dağcı’nın İhtiyar Savaşçı
isimli uzun hikâyesinde sürgün yerine varan aileler, meskûn bölgelerden en az 200 km uzaklıktadır. Sovyet
yöneticileri Kırım Türklerini yıllarca yerli Özbek Türklerinden kopuk yaşamaya
mahkûm ederler. Aradan yıllar geçer. Sürgünde Melek Hanım ve İhtiyar Savaşçı
ile gelen evlatlıklardan dördü daha ölür, bayıra bir mezarlık açmışlardır. İhtiyar
Savaşçı’
da sürgün yerindeki mezarlık ve Kırım Türkleri şöyle anlatılır:
“Köyün mezarlığı sürgünden sonraki ölümler nedeniyle büyük bir mezarlık
olmuştur. Çocuklar büyüyüp evlenmişlerdir. Ölen çocukların yerine başka
çocuklar doğmuştur. Melek hanım ihtiyar savaşçıdan dört oğlan çocuğu dünyaya
getirmiştir. Her birine İhtiyar Savaşçı’nın çok sevdiği Alim adını koyarlar. Bu
isimler: Alim, Alimcan, Alimgir, Alimseyit”dir (Dağcı, 2005: 132). Alim ismi,
Cengiz Dağcı’nın bir çok eserinde olduğu gibi burada da Kırım Türklerine yardım
edecek sembolik bir kişiyi ifade eder. “İhtiyar Savaşçı da sürgün yerinde
geçen yılların ardından, Stalin’in ölümüyle kısmi bir serbestlik gelmiştir. Bu
arada çocuklar okumuş, iş güç sahibi olmuşlardır. Kısıtlı şartlarda Kırım’a
dönüş izni verilmektedir. Alimcan babasını Kırım’a götürmek ister. Sevinçle üç
uçak bileti alarak babasının yanına gelir” (Dağcı, 2005:133). Fakat babası
Kırım’a uçakla gitmeyi kabul etmez. O trenle geldiği gibi dönmek ve
hatıralarını unutmamak ister. Alimcan, çaresiz biletleri değiştirip, trenle
dönüş başlar. Bir yer gelince imdat frenini çeken İhtiyar Savaşçı’yı Alimcan
dâhil herkes yadırgar. Hâlbuki babası sürgünde trenden attıkları göç
şehitlerine çiçek bırakmak istemektedir. İhtiyar Savaşçı geçmişiyle yüzleşmek
istemektedir. Çünkü tren yolculuğunda binlerce insan hayatını kaybetmiştir.
Hayatta kalanların onlara borcu vardır. Bu davranışıyla çocuklarına ve genç
kuşaklara vatan sevgisinin ve vatan için ödenen bedelin değerinin büyüklüğünü
anlatmak istemektedir. İhtiyar Savaşçı için hayat acı tecrübeyle öğrenilmiştir.
Gençler tecrübenin farkına varmadan büyüdüklerinde birçok evrensel değerin
kıymetini anlayamamaktadır. Bu bakımdan Cengiz Dağcı yaşanan tecrübeleri
anlatmanın çok zor olduğunu bilse de, ısrarla eserlerine bu sahneleri yerleştirir.
Onu bir tek eşi Melek hanım anlar. Kırım’a ulaşırlar. Evlatlıkları ve torunları
onları gezdirir. Fakat, Savaşçı hastadır, göğsü sıkışmaktadır. Köyü Kızıltaş’ta
yetim ve öksüzleri gördüğü sürgün gecesindeki meşe ağacının altına uzandığı bir
gün sessizce ruhunu Hak’ka teslim eder (Dağcı, 2005: 133). Ağaç motifi hayat
sembolü olarak sık sık Cengiz Dağcı’nın eserlerinde karşımıza çıkar. Ağaç
hayatın başlangıcı ve sonsuz hayata geçişin sembolüdür. Ağaç, insanlığın
şeceresi yani hayat ağacı atalarından aldığı bir miras olduğu kadar, aynı
zamanda gelecek kuşaklara bırakacağı bir emanet, insanın ölümünden sonra sonsuz
hayata bu dünyadan götüreceği hayat hediyesidir. Yakınları onu
Kızıltaş’a defnetmek isterler, fakat Ukraynalı yetkililerin zorluk
çıkarmalarına rağmen sonunda doğduğu topraklara ölürken de olsa kavuşur.  İhtiyar Savaşçı’nın ölümünden sonra Melek
hanım, Alimcan’la Özbekistan’a geri döner. Melek hanım sürgün yerindeki
mezarlığı biriktirdiği paralarla onartır. Annesinin sağlık durumunu beğenmeyen
Alimcan, onu da Kırım’a tekrar götürür. Kısa süre sonra yetimlerin, öksüzlerin
kimsesizlerin annesi, o güçlü kadın Melek ana da vefat eder. Kızıltaş’ta eşi
İhtiyar Savaşçı’nın yanında toprağa verilir. Torunları Çora ilkokul çocuklarını
alarak İhtiyar Savaşçı’nın ve Melek hanımın sürgünün başladığı gün yetimleri
buldukları meşe ağacının gölgesine götürür. Onlara vatan sevgisinin önemini
bestelediği şarkıları okuyarak anlatmaya çalışır: “Geldi yaz, açıldı güller /
Kondu kuşlar dut dalına. /Kızıltaş’ın toprağı güler, /Melek hanımın çocuklarına
/Ağlama kız. Ağlama oğlan /Ağrısız olmaz vatan Biz vatanın ağrısıyız. /Uçtu
gitti meleğimiz. /Biz burada yalnız kaldık. /Hey melekler, unutmayın! / Yeni
bir ödeviniz var artık. /Ağlama kız, Ağlama oğlan. Ağrısız olamaz vatan
biz vatanın ağrısıyız” (Dağcı, 2005: 200). Meşe ağacının romanlarda
kullanılmasının sembolik yönü, özellikle Türklerde kahramanlara hayat
vermesidir. Pervin Ergun, Türk Kültüründe
Ağaç Kültü
eserinde “Çuvaş Türkleri kendilerini kökleriyle toprağa bağlı olan
meşe ağacına benzetirler” (Ergun, 2004: 236) demektedir. Türkiye Türkçesinde
imen Tatar ve Başkurt Türkçesinde emen olarak adlandırılan meşe ağaçları orman
karşılığı olarak kullanılmaktadır. Dolayısı ile bir ağaç topyekün bir milleti
temsil etmektedir.

Kırkbeş yıl soluksuz ve karanlıkta
kalmış Kızıltaş, Çora’nın şarkılarıyla değişmiştir. Şarkıları çocuklarla
birlikte kuşlar ve derede akan sular dinlemektedir. Çora “orada bir köy var
ismi Kızıltaş’tı anladınız mı der. Çocuklar anladık diye bağrışırlar. Çora,
ismini bir daha tekrar edin deyince yeniden çocuklar Kızıltaş diye barışırlar”.
Çora “hiç unutmayın dağ ayıya benzer, denizin içindeki yüce kayalara adalar
denir. Adaların kıyısı ise soğuk sudur. Çocuklara İhtiyar Savaşçının hikâyesini
anlatır. Köylerin talan edilmesinden hayvanların bile başıboş kalmasına kadar,
suçsuz insanların asılmalarını anlatır. Sonra “dinliyor musunuz beni” dedikçe
çocuklar dinliyoruz diye bağrışırlar (Dağcı, 2005: 202). Çora’nın ağzından
Cengiz Dağcı’nın burada yapmak isteğini gelecek nesillere meşe ağacı motifi ile
sonsuza kadar Kırım’ın Türk yurdu olduğu öğretilmektedir. Aynı zamanda
yaşanmışlığın insanların kişiliğinin şekillenmesinin önemi bilindiği için
İhtiyar Savaşçı’nın ve sürgüne gönderilen Kırım Türklerinin yaşadıkları
anlatılmaktadır. Coğrafyanın dağ, ada, kıyı, dere vd. birçok unsuru da
canlandırılır.
Cengiz Dağcı, coğrafyanın canlı olduğunun farkındadır.
O, yurtlarıyla bağlarını koparmayan ve coğrafyayı vatan yapan anlayışa sahip
milletlerin topraklarından asla koparılamayacağına inanmaktadır.

Osman Çelik’in Zorunlu
Göç
romanında tüm
Kafkasyalılarda vatan sevgisi ve hasreti görülür. Göç esnasında geminin
güvertesindeki Bastıko Osman’ın eşi Yeftale kızı Skurun yola çıkıncaya kadar
göç olayına olağan bakmıştır. Çoğu insanlar gibi karşı görüş bildirmemiştir.
Bir an önce gitmek için de hazırlanmış, kocasını zorlamamıştır. Şimdi acı
gerçeği yavaş yavaş anlamaya başlamıştır. Yurdundan ve evinden zorla sürülmüş
olmayı bir türlü hazmedemiyordur. Olayın büyüklüğünü ve dehşetini yüreğinde
daha çok hissetmeye başlar. Biri karşısında şu gibi sorular soruyor, kendince
cevaplar bulmaya çalışıyordur: “Nedir bu
olanlar?” “Bizi yerimizden yurdumuzdan sürenler Tanrılar mı? Yoksa Çar ve onun
adamları mı diyordu?”
(Çelik, 2001: 171- 172).

Ancak ayrılığa dayanamayan ve yüreği yanan
sadece Yeftale kızı Skurun değildir. Diğer kadın ve çocuklar da vatanlarından
ayrılmanın aynı üzüntüsünü hissederler. Kadınlar uzun süre hıçkıra hıçkıra ağlarlar.
Çocuklar şaşkındır. Kız çocukları da annelerine katılır. Göçmenlerin daha
sonraki günlerde hüzünleri azalmış gibidir. Yolculuk sırasında kendilerine
tuvalet tahsis edilir. Çekinerek olsa da kadınlar oraya gitmeye başlar. Üçüncü
günün gecesi şafak sökerken Varna’ya ulaşılır. Kıyı boyunca göçmenler
toplanmıştır. Kafkasyalıları getiren gemiler burada demirlemiştir. Araba
getirilir ve yeni gelenlerin eşyaları boş bir arsaya taşınır. Skurun bir eşya
dengi üzerinde ağlar. Bastık Osman 3-4 gün öncesine kadar büyük bir sitenin
efendisidir. Geniş arazisi atları, sürüler vardı. Şimdi ise yoksul evsiz
yurtsuz bir adam olmuştur (Çelik, 2001: 175).

Mehmed Niyazi’nin Ölüm Daha Güzeldi
romanı Azerbaycan’da Neriman Nerimanof döneminde geçer. Türkiye büyük bir Kurtuluş
Savaşı içerisindedir. Nerimanof, Kızılordu’nun Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye
yardım edeceğine dair halkı ikna eder. Ruslar Azerbaycan’ı işgal eder. Vatanın
her yerinde Rus zulmü vardır. Nerimanof Rusya’nın elinde bir oyuncak haline
gelmiştir. Vatanı sevenler muhbirler tarafından gammazlanır. Kimi sürgüne
gönderilir. Çoğundan haber alınamaz. Kimi insanlar yurt dışına kaçmak zorunda
kalır.  Vatanı tek etmek zorunda kalan
Azerbaycan Türkleri’nde vatanlarına duyulan hasret roman boyunca işlenir.

İlhan Selçuk’un Yüzbaşi
Selahattin’in Romanı
Balkanlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan Arap çöllerine
kadar uzanan vatan hasretinin ilmik ilmik işlendiği bir eserdir. Avrupa’da
tahsil görmüş şimdi silah altına alınmış Erbil taraflarında Revandiz’deki
Osmanlı Birliğinin Rumelili zabit namzetlerinden Hayri vatan hasretini
akşamları şu türkü ile ifade eder: “Rumelinin
dağları var/ Ne güzeldir… Şimdi ağlar/ Ağlama sen garip vatan, / Biz geliriz
sana inan…”
(Selçuk, 1975:135).

Ahmet Yorulmaz’ın Savaşın
Çocukları
romanında Aynakis Hasan, göç etmek zorunda olduklarını şaşkınlık içerisinde
Binbaşı Kemalettin Bey’den öğrenmiştir. Girit’ten asla ayrılmak istememektedir.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları İzmir’de Yunan’ı denize dökmüşlerdir. Fakat
karşılıklı mübadele olacaktır:

“Kemalettin, beni şaşırtan, çok acı gelen şeyleri ise
son anda söyledi: Bu yurt parçasının elimizden çıkmasına neden olan son
isyanların başlatıcısı, yönlendiricisi Venizelos, Yunan tarafının temsilcisi
olarak, Lozan adlı bir İsviçre şehrinde bizim Türk tarafıyla bir anlaşmaya imza
koydu; bizden de İsmet Paşa. Zaferden sonra, siz ada Türkleri bir kez
daha yerinizden sökülüp alınacaksınız. Yani nüfus değişimi olacak” (Yorulmaz,
2006: 123) tır.

Mübadele olmazsa Girit’te devam eden Türk katliamı
devam edecektir. Girit Akdeniz’de bir adadır. Ana karadan uzakta,
korunmasızdır. Mitolojinin Sirenleri adalarda yaşarlar ve sesleriyle insanları
oraya çağırıp, yok ederler. Ada Rumları artık Türkler için birer Sirendir.
Aynakis’in sevgilisi Kiriya Marigo ile Aynakis Hasan’ın arasındaki konuşmada
Marigo Sirenler gibi Hasan’ı adada kalmaya çağırmaktadır: “Hasan,’ dedi, ‘doğup
büyüdüğün bu Ada’yı seviyorsun, hem de delicesine. Aile büyüklerinin mezarları
da burada ve birbirimizi seviyoruz. Hristiyan ol, burada kal, evlenelim, mutlu
bir yaşam sürelim” (Yorulmaz, 2006: 138) demektedir.

Jung, insanda eril ve dişil “animus” ve “anima” içsel
figürler olduğunu ve bunun bilinçdışının bir parçası olduğunu söyler. Anima
erkeğin ruhundaki, dişil psikolojik eğilimlerin kişileşmesidir. Kadındaki
bilinç dışının karşı cinsten biçimlenişi ise animustur. “Kadındaki animusun
durmadan yinelediği, en sevdiği tema ‘tek istediğim sevgi ama o beni sevmiyor’
düşüncesidir (Jung, 2009: 189). Savaşın Çocukları romanında Kiriya
Marigo’nun animusu onun şu cümlesinde görülür: “Şimdi kininle gebeliği
önlüyorum, evlenirsek önlem almam, kaç çocuk istersen doğururum sana,
güveniyorum kendime” (Yorulmaz, 2006: 138) der. Hasan’ın animası ise, sevgilisi
Kiriya Marigo’nun animusu ile çatışmakta ve bilinç düzeyine şu cümlelerle
yansımaktadır:

“ Bu imkânsız Marigo” dedim. “Girit’i de seni
de çok seviyorum ama yapamam, bağışla beni. Irk ve din duygularım engel buna.
Sen gel, birlikte gidelim, Anadolu’da evlenelim. Hem dilersen dininle de
yaşarsın, inancına karışmam ben” (Yorulmaz, 2006: 138).

Jung, “Kadının animusu cesaret, girişim ruhu, gerçekçilik, en üst biçiminde
ruh derinliği ve içselleştirme sağlayabilir, ancak kendi kutsal inancını
sorgulayabilecek ve düşlerinin yol gösteren işaretlerini, kendi inançlarına
karşı da olsa alabilecek nesnelliğe ulaşabilmişse” der (Jung, 2009: 195). Bu
tespit Kiriya Marigo’nun en son söylediği şu sözlerde açığa çıkmaktadır: “Seni
sadece Ada’dan değil, koynumdan da sökü

İhracata Tabii ki Evet Ama

İktisadi konular üzerine tartışmak zaman zaman alışkanlık
haline geliyor. Hatta bizim gibi iktisadın sosyal ve kültürel boyutu üzerine
yoğunlaşanlar da tam sahamız olmamasına rağmen, bir şeyler yazma ve
okurlarımızla buluşma ihtiyacını duyuyoruz.

            Neredeyse
herkes ekonomistim diyor ama bazıları iktisatla pek fazla ilgili değil. Yine
bazıları inatla yanlış görüşlerini savunmaya devam ediyor. Konulara vakıf bazı
ünvanlılar ve yetkililer ise nedense ekranlarda doğruları söylemekten çekinir
haldeler. Herhalde bu tavır saygının bir gereği olacak… Neticede iktisatçılar
ekonomistlerden çekinir durumdalar… Aslında aklın ve ilmi gerçeklerin yolu
birdir. Ancak ülkelerin özellikleri farklı olabilir ve ona göre hareket edilir.
Konular basit ve kolay genellemelerin içine hapsedilmez.

            İhracat
gerçekten çok önemli bir döviz kaynağıdır. İhracat için rekabet gücüne sahip
üretim, dış talebi kalite ve sayı bakımlarından karşılayacak mal ve hizmetlerin
arzı gerekir. Teknolojik gelişme de ihmal edilmemesi gereken bir faktördür.
Bütün bunlara rağmen, ülkeler yaşadıkları bölgelerde ve Dünya genelinde dış
politikada başarılı oldukları ve iyi ilişkiler kurabildikleri oranda ihracatın
nimetlerinden faydalanırlar. Cari açığı bulunan bir ülke bu açığı kapamadan
cari fazla veren ülkelere de özenmemelidir.

            Mesela,
Türkiye ithalata dayalı ihracat yapabilen bir ülkedir. Büyüme konusunda da
benzer bir yaklaşım söz konusudur. Türkiye’nin ithalatı içinde %70’leri aşan
hammadde ve aramalı ithalatı dikkat çekmektedir. Katma değeri yüksek malları
ihraç edebilme gücüne de henüz sahip değiliz. Bu durum ihracattan beklentileri
de zora sokmaktadır. Türkiye’de güven eksikliği, istikrarsızlık, siyasi kriz
gibi faktörler, ortaya çıkan belirsizlikler yabancı sermaye çekmeyi
zorlaştırdığı gibi; sermaye kaçışına sebep de olmaktadır. Bu durumda gerekli
yatırımların yapılamaması üretimi aksattığı gibi istihdam sorununu da ortaya
çıkarır.

            Üretim çarkı
hammadde ve ara malında bir tıkanıklık yaşarsa bu sorunun ihracatı olumsuz
etkileyeceği açıktır. Yakın geçmişte yeterli desteği görmemeleri, ithalat
furyası ve aramalı üreten küçük ve orta sanayi kuruluşlarının kapanması, içerde
üretilen malların yerini ithal mallarına bırakmaya mecbur kılmıştır. Ancak
ithalatı dövizle yapabilirsiniz. Yerli üreticiyi sanayide ve özellikle tarımda
desteklemeyi unutursanız yabancı ülkelerin firmalarını destekler olursunuz.
Bazen içerde ürettiğiniz mala ve hizmetlerin iki üç katıyla ithalat yapma
yanlışına düşersiniz. Maalesef bir ara döviz tartışmalarında “sen maaşını
dolarla mı alıyorsun ki, dolarla ilgileniyorsun” gibi yerli yersiz lafları
işitir olmuştuk. Şimdi döviz kurundaki iniş ve çıkışların nelere mal
olabildiğini biraz biraz fark eder olduk. Özellikle Merkez Bankası’na yapılan
siyasi müdahaleler son derece yanlış olmuş ve dış itibar kaybına sebep
olmuştur. Tasarruf faizlerindeki düşüş TL hesaplarını özellikle dolara doğru
yönlendirmiştir. Siyasilerin anlaşılmaz bir garip döviz düşmanlığı ve döviz
kurunun sürekli düşüreceklerini ilan etmeleri, döviz kurunu hak etmediği halde
yukarı çekmiş; TL’yi yerlerde sürünür hale sokmuştur. Ekonomik faaliyetlerde
dövize ve özellikle dolara talep artmış; dış borçlarımız katlanmış ve
enflasyonist baskı piyasaları altüst etmiştir. Uzun bir süredir yayılmış
bulunan üretme ithal et yanlış anlayışı olumsuz etkiler yapmıştır. Ekonomide
faizlerin düşürülmesiyle her şeyin düzeleceğini zannetmek ve sadece buna
bağlanmak yanlış bir yoldur. Böyle bir yol istediğiniz kadar gizleseniz de
enflasyonun bilhassa sabit gelirliler üzerindeki ezilmeyi ve geleceğe olan
ümidi kaybetmeyi önleyemez. Önemli olan yerli üreticiyi desteklemek ve onları
yabancı üreticiler karşısında ezdirmemektir. Merkez Bankası faizdeki sürekli
indirmeyi terk etmeden doları indirebilmek çok zordur. Böyle bir yanlışlar
silsilesine model demek de yanlış olur. Bir hafta on gün sonrasını bilemiyorsak
ve tahmin dahi etmede zorlanıyorsak böyle bir model nasıl bir model olabilir
ki?

            Büyük
şirketlerimiz hatta orta seviyedekiler bile dolarla borçlu olduklarından dolar
artıkça bunların yeni finansman kaynakları bulmaları ve yatırım yapma imkanları
ve hatta yaşamaları da çok zorlaşır. Yatırımlar azalacağından istihdam zayıflar
ve işsizlik kapıyı çalar. Türk Lirasının değeri düşünce ihracatın artması belki
beklenebilir ancak üretiminiz ithalata bağımlı ise bir kısır döngü içinde
ihracattan elde ettiğinizi fazlasıyla ithalat yoluyla kaybedebilirsiniz.

            Bir
ara hatırlarım bazı siyasiler ve bazı sivri akıllılar plan da neymiş, bize plan
değil; pilav lazım deme yanlışına düşmüşlerdi. Biz Devlet Planlama Teşkilatı’nı
Ankara’da kapatmakla kalmadık, ama o tarihlerden bugüne huzur içinde pilav da
yiyemedik. Planlama ve proje yapma konularındaki zaaflarımızın acı sonuçlarını
yaşıyoruz. 1980 sonrası bir ölçüde hakim ekonomilere küreselleştirme ve piyasa
şartlarından menfaat bekleyen aşırı liberallere içerde ve dışarda fırsat
verdik. Bu onların işine de geliyordu. Türkiye ne olmalı, ne de ölmeliydi.
Dahası inatla faiz indirimleriyle uğraşırken kronik bir hastalık olan
enflasyonla mücadeleyi sürdürmek yerine büyüme rakamlarına fazla takıldık.
İnşaat sektörünün cazibesine kapıldık. Tarım alanlarını perişan ettik. Maşallah
neredeyse ithal etmediğimiz tarım ürünü kalmadı. İmtiyazlı yerli sermayeye ve
müteahhitlere kamu kaynaklarını haksız yere transfer ettik. Sadakati liyakatin
önüne geçirdik. Ekonomik konularda çözümü ilahiyatçılarda aradık. Enflasyonu
inanılmaz rakamlarla gizlemeye çalıştık. Türk Lirasını tasarruf aracı olmaktan
çıkardık. Kuruluşların bağımsızlığını çok çirkin örneklerle zedeledik ve
kaldırdık. Şimdi yapılan yanlışları ve yanlış tercihleri yok sayarak
sorunlardan şikâyetçi olmaya çalışıyoruz. Hiç olmazsa geçmişten ders alarak
gelecekte aynı yanlışları yapmayalım. Ekonomik güç bir ülkenin varlığını
koruyan önemli bir caydırıcı silahtır. İHA ve SİHA’ların örneklerini
çoğaltalım. Sanayi kuruluşlarımıza, bankalarımıza sahip çıkalım. Yabancıların
eline geçmemiş kuruluşlarımız parmakla sayılır hale geldi.

İstatistik Yalanlar

19.
asır Birleşik Krallık Başbakanlarından Benjamin Disraeli’nin çok meşhur sözü ile
başlayalım. “Üç türlü yalan vardır: Yalan, kuyruklu yalan, istatistik
yalan.”

Şüphesiz,
burada “istatistik yalan” sözünden kastedilen, istatistik biliminin
yalan söylediği değil, “istatistiksel rakamlar kullanılarak söylenen yalandır.”

Son
yıllarda Türkiye İstatistik Kurumunun “istatistiklerle yalan söylediği”
kanaati yaygınlaştı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hakkında son üç sene içinde yoğunlaşan bir şekilde eleştirel yazılar
yazıyorum. Bu kurumun ülkemiz için son derece önemli olduğunu biliyorum. Bunun
için bağımsız ve güvenilir bir kurum olmaktan çıkmış olmasından duyduğum
endişelerimi paylaşıyorum.

****

TÜİK’in verdiği rakamların doğru olmaması ve bu kuruma güvenin kaybolması
neden önemli?

Birinci sebep, devletin
bütün plan ve programları TÜİK’in ürettiği veriler üzerine inşa edilir. Yanlış
verilerle doğru plan ve programlar yapılamaz.

TÜİK
verilerine göre yapılan Orta Vadeli Plan’da (OVP) yıl sonu dolar kuru tahmini 9,16′ydı.
Meclis’te görüşülen 2022 bütçesi ise bu yıl için öngörülen 9,27‘lik kur
üzerinden hesaplandı. OVP’da 2024 için öngörülen dolar kuru 10,22 TL
idi.

Daha 2021
bitmedi ve dolar kuru 14 TL’ye yaklaştı.
Bu durumda hem OVP ve hem
de bütçe işe yaramaz hale geldi.

Son 5
yılda yapılan bütün planlar; kur, faiz ve enflasyon gibi temel parametreler
hakkında belirlenen hedefler ve tahminler defalarca yenilendi. Hala bir ay
sonrasına dair veriler konusunda bile sağlıklı tahminde bulunulamıyor.

****

İkinci sebep ise TÜİK’in
verdiği rakamlar insanlarımızın hayat standardını belirlemektedir.

Devlet
asgari ücreti belirlerken, toplu sözleşmelerde, emekli maaşlarında TÜİK’in
verdiği tüketici enflasyonunu baz alıyor.

Oysaki
devlet kendi alacağı vergilerin yıllık artış oranlarını, kamu alacaklarına
uygulanacak faiz oranlarını TÜİK’in üretici enflasyonuna göre belirliyor.

Bağımsız
ekonomistlerden oluşan Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) ölçtüğü ve sokakta
hissedilen tüketici enflasyonu yüzde 50’nin üzerinde.

Resmi
veri olan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tüketici enflasyonu (TÜFE) ise
yüzde 21,3
mertebesinde. Bu durumda yüzde 21’i aşan her maaş artışında
devlet yetkilileri “işçimizi, memurumuzu enflasyona ezdirmedik” propagandası
yapacaktır.

TÜİK Üretici
fiyatlarında yıllık artışı (ÜFE) ise yüzde 54,62 olarak açıkladı.
Üretici ve Tüketici enflasyonu arasındaki yüzde 33,3 gibi fahiş bir farkın
olması
bile tek başına “TÜİK’in istatistik yalan söylediği”
şüphesini haklı kılıyor.

Buna
karşılık devlet 2022 yılı için vergi ve gecikme faizlerine, kira artışlarına,
trafik cezalarına vd uygulanacak “yeniden değerleme oranını” yüzde 36,2
olarak belirledi.

TÜİK “istatistik yalan” söylemiş ve buna dayanarak insanlarımızın fakirleştirilmesini sağlayacak şekilde
maaş artışları ve diğer parametreler belirlenmişse bu ağır bir suçtur. Bir
iktidar değişikliğinde bunun hesabı sorulur.

Ayrıca
TÜİK yönetimi
milyonlarca insanın kul hakkının yenmesini sağladığı
için vicdani ve dini açıdan da sorumludur.

Bu
kadar ağır suç ve vebal şüphelisi TÜİK yönetimi kendisinden bilgi almak isteyen
Ana Muhalefet Partisi CHP Genel Başkanı ve uzman ekibini TÜİK binasına sokmadı.
“Parti devleti” haline gelen ülkemizde kurumlarımızın ne kadar
çürüdüğünü bir kere daha gördük.

********************************

Enflasyon Fırtınası

Saraydaki
birkaç görevli hariç, ekonomistlerin ortak görüşü Türkiye bu yıl gibi
2022’de de yüzde 35-50 arasındaki bir yüksek enflasyon oranı yaşayacak.

Bu
enflasyonun ana sebebi yeni denenen “düşük faiz, yüksek kur” modelidir.
Her ne kadar RTE “biz 19 yıldır bu politikaya hazırlanıyorduk” dese de, böyle
bir modelin bilerek ve isteyerek seçildiği kanaatinde değilim.

Eşekten düşen Nasreddin
Hoca’nın
olayı görenlere “ben zaten inecektim” cevabı gibi bir şey
bu.

Sürekli
dış borç bularak devam ettirilen bir saadet zinciri vardı. “Dış
güçlerden” borç bulunamaması sebebiyle bu zincir koptu.

Faizleri
“benim dini inancım bu” görüşüyle talimatla düşürmeye çalıştılar. Geçen
sene, kurları yükseltmemek amacıyla, Hazine’nin döviz rezervini satıp
bitirdikleri için Merkez Bankasının elinde enflasyonla mücadele silahı kalmadı.
Döviz kurları kontrolden çıktı. Şimdi faizler yüksek, kurlar çok yüksek,
enflasyon çok yüksek!

İktidar
da, Nasreddin Hoca kurnazlığıyla, “rekabetçi yani yüksek kuru ben istedim”
diyerek böyle bir modeli savunmaya başladı.

Döviz
kurları patlayınca, her alanda ithalata bağımlı olan Türkiye’de maliyetler
hızla yükseldi.  Üretici
maliyetlerinin bir kısmı henüz tüketiciye yansımadı.
Dünyada artan enerji
ve ulaşım maliyetlerinin de katkısıyla, enflasyon oranımızın yüzde 35’in
altına inmeyeceği
öngörülüyor.

Yıl sonunda doların 15 TL, gelecek sene ise 25 TL mertebesinde olacağına dair tahminler yaygınlaşıyor.

Bu
pazartesi birçok üründe yüzde 25-40 arasındaki zamlarla haftaya başladık.
Kur artışlarının fiyatlara yansıması bitmedi, zamlar durmayacak. Enflasyon
fırtınasında
çok sayıda yuvanın çatıları uçmaya devam edecek.

RTE’nin
bunca yıllık yanlış politikasının biriktirdiği sorunlar kıvılcımdan yangına dönüştü.
Fakat RTE inat ederek uyguladığı yeni model denemesiyle aleve benzin
dökmeye devam ediyor. Artık mutfaklarda da yangın var.

Bu
fırtınada bu yangını söndürmek kolay olmayacak.

Çözüm
için akıl, bilim çerçevesinde teklif sunmanın da faydası yok. Çünkü AKP
iktidarının ilkeleri akıl ve bilim değil, sözüm ona inanç, aslında
inat
ile yönetmeye çalışıyorlar.

Çocukların Gelişiminde Babanın Önemi-1

“Bana bir bayram verin. İçerisinde babam olsun…”

 

 Son
yıllarda toplumsal hayatta yaşanan değişimler, ailedeki rollerin farklılaşması,
çocuğun gelişiminin ve eğitiminin giderek daha önem kazanmasını, baba-çocuk
ilişkisinin de hak ettiği ilgiyi görmesine yardımcı olmuştur.

“Çocuğun
zihinsel¸ fiziksel ve sosyal gelişimi¸ gelecekteki yaşamı¸ iş ve özel hayatı¸
kuracağı aile yapısı¸ başarılı olması ya da olmaması¸ kişisel ilişkileri
ailesinde yaşadığı ortama¸ anne-baba-çocuk ilişkisine bağlıdır.”

Etkin bir baba,
çocukların her türlü gelişimlerini olumlu etkilemektedir. Babanın çocuğu ile
ilişki kurma biçimi, çocuğun kişiliğini etkiler. İlgili ve sevgi dolu bir
tavır, çocukların sosyal uyum yeteneklerinin artmasına¸ liderlik özellikleri
geliştirebilmelerine etki etmektedir.

Babanın aile
içindeki tavrı, fonksiyonu, çocuğuyla kurduğu yakın, açık ve güvenli bir
ilişki, özellikle erkek çocuğun baba ile özdeşleşmesini kolaylaştırmakta ve
kendi cinsiyet rolünü geliştirmesine yardımcı olmaktadır.

            Baba,
çocuklarıyla iyi bir iletişim kurmalıdır. Ailede babanın rolü çocukların
disiplin ve otorite anlayışında belirleyici bir rol oynar. Hiçbir anne, bir
babanın ve hiçbir baba bir annenin rolünü taşıyabilecek güçte değildir.

Bir baba¸
evladının hayatında nasıl bir model oluşturduğunu düşünmeli. Yalnızca korkulan,
hep kural koyan, eve geldiğinde yaptıklarından dolayı çocuklarını hesaba çeken
bir baba olmamalıdır.

Kapıda yolu
gözlenen, eşinin ve çocuklarının sıkıntılarını paylaşan, aile bireylerinin
sorularına rahatça cevap veren, onlara desteğini-yardımını esirgemeyen, kurallarında
tutarlı olan, ilgi ve sevgisini esirgemeyen bir baba olmalıdır.

Hareketlerinde
ve kararlarında tutarlı iyi bir baba modeli; çocuğun okul başarısında, zekâ
gelişiminde, disiplin anlayışının yerleşmesinde, özgüven oluşumunda, cinsel
kimliğinin oturmasında, sosyalleşmesinde, insanlarla iletişiminde, liderlik
yapısının gelişiminde, arkadaş ilişkilerinde uyumlu olmasında, toplumu,
ailesini ve milletini ilgilendiren konulara duyarlı olmasında, gelenek ve
göreneklerine sahip çıkmasında, önemli ve olumlu özellikleri kazanmasını
sağlar.

Ailede
ebeveynlerden herhangi birinin eksikliği çocukta kayıplar ve maddi manevi
travmalar yaşatır. Ancak babanın yokluğundan kaynaklanan maddi yetersizlikten
daha önemli olan manevi kayıplardır. Bunların başında da güven eksikliği gelir.
Çünkü çocuklar için baba güven demektir.

Etkin bir baba
rolü, çocukların her türlü gelişimlerine olumlu etki etmektedir. Babanın çocuğu
ile ilişki kurma biçimi çocuğun kişiliğini etkiler.

 

Babaların
Çocuklarıyla İletişiminde Dikkat Etmeleri Gereken Hususlar:

*Hamilelik
döneminde eşinize hoşgörü, anlayış ve özel ilgi gösterin; bebeğinizin anne
karnındaki gelişimiyle ilgilenin. Çocuğunuzun gelişimi anne karnındayken
başlar.

* Bebeklik
döneminde bakımında görev alın. Bebeğinizin sağlığı, beslenmesi, temizliği,
ağladığında sakinleştirilmesi ve tüm ihtiyaçlarını karşılanması konusunda
becerilerini geliştirin. Bu ilişki daha sonra sürecek olan sağlıklı bir
ilişkinin önemli bir başlangıcıdır.

* Çocuğunuz
üzerinde korkuya dayalı bir disiplin uygulamayın. Sizinle rahat ve açık bir
ilişki kurabilmesi için ona fırsat verin. Tam tersi olarak tamamen disiplinsiz,
kuralsız ve kontrolsüz bir disiplinin de çocuk üzerindeki olumsuz etkilerini
göz ardı etmeyin.

* Çocuğunuzla
çok iyi iletişim kurun. Tıpkı annesiyle olduğu gibi sizinle de yakın ve sıcak
ilişki kurabilmesini ve üzüntüsünü ve mutluluğunu sizinle paylaşabilmesini
sağlayın.

* Babalar da
tıpkı anneler gibi çocuklarını her koşulda (başarılarında da
başarısızlıklarında da) sevdiklerini hissettirmeli, çocuklarının kendi
hayatlarındaki önemini çocuklarına ifade edebilmeli, sağlıklı bir güven
gelişimi oluşturmalıdır.

 

Babayla çocuk
arasındaki sağlıklı iletişimde esas nokta; saygı, ilgi, dinleme ve anlamadır.
Baba, çocuklarıyla iyi bir iletişim kurmalıdır. İletişim kurarken de bazı
noktalara dikkat etmelidir. Bu noktaları şöyle sıralayabiliriz;

• Çocuğun da bir
birey olduğu ve saygıyı hak ettiği unutulmamalıdır.

• Çocuğun
büyümesine izin verilmelidir. Türk aile yapısında erkek çocuklara sorumluluk
verilmemesi, gelecekteki yaşamlarında da sorunlara yol açar.

• Çocuk özenle
ve ilgi ile dinlenmeli, anlamaya çalışılmalı, ilgilenilmelidir.

• Çocuk babadan
korkmamalı, ilişkisi saygı ve sevgi içermelidir. Çocuklar, babalarından
korktuğu için değil, yanlış olduğu için bazı şeyleri yapmaktan çekinmelidir.

• Çocuk, her
zaman yönlendirilmeye ihtiyaç duyar. Evde mutlaka duyarlı, tutarlı kurallar
olmalıdır. Bu kurallardan çok fazla taviz verilmemelidir.

• Çocuğun her
istediği yapılıp, alınmamalıdır. Bu çocuğu doyumsuzluğa iter.

• Fiziksel ve
duygusal cezadan uzak durulmalıdır. (Dayak, rencide edici sözler, aşağılama,
alay etme, hakaret, küfür vs.)

• Çocukla
arkadaş olmak yerine, ona arkadaşça davranılmalı. Ailelerin günümüzde en çok
‘çağdaş aileyiz’ tanımlamasıyla yaptıkları yanlışların başında anne baba
kimliklerinden sıyrılıp arkadaşı gibi davranmaları geliyor. Özellikle genç
erkeklere arkadaşı gibi davranmak yerine ona babası olduğunuzu, daima ona
destek vereceğinizi hissettirerek baba olmalısınız. Çünkü onun babaya ihtiyacı
var.

• Çocuklarınızı
başka çocuklarla kıyaslarsanız, onun kendini mutsuz ve yetersiz hissetmesine
neden olursunuz. Bunun yerine baba, çocuktaki farklılıkları görüp, bu yönleri
geliştirmesine yardımcı olmalıdır.

• Çocuklarla
inatlaşmaktan kaçınılmalıdır.  Çocuklar
kendilerini ispatlamak amacıyla çatışmaya girebilirler. Bu durumlarda anne ve
babalarının desteğine ihtiyaç duyan çocuklarla inatlaşmak, aşırı ve mantıksız
yasaklarda diretmek inatlaşmalarına yol açar. İnatlaşmak da evden kaçma, okulu
bırakma gibi olumsuz sonuçlar doğurur.

Bir ailede
babanın yokluğu ya da sorumsuzluğu, önemli bir taşın eksikliğidir. Babanın
varlığı, aile bireylerine güven verir. Babayla çocuk arasındaki sağlıklı
iletişimde esas nokta; saygı, ilgi, dinleme ve anlamadır.

Ailede; eşitlik,
adalet ve özgürlük vb. düşüncelerin ve pratiğinin gelişmesi, aile bireylerinin
sistemli, üretken çalışkan ve kendine güvenen, sorumluluk sahibi bilinçli
vatandaşlar olarak yetişmesi için, topluma ve olaylara duyarlı, katılımcı,
dayanışmacı, paylaşmacı bireylerin yetişmesine önem verilmelidir.

Yeni nesillere
kültürel kimliği ve ahlâkî değerleri kazandırılmalı; tarihsel ve toplumsal
bilinç aktarılmalı; sevgi, saygı ve hoşgörü esasına dayanan tutum ve değerleri
yerleştirilmelidir.

Sevgiyle kalın.

Türk Milliyetçiliği /Turancılık ve Sistematik Düşünme

0

Türk Milliyetçiliği bir ülkü ve düşünce biçimi olarak asırlardır
Türk Milletinin gönül ve zihin dünyasında kök salmaktadır. Fakat yol haritası
ve düşünce yöntemine katkıda bulunurken tutum ve davranışlarımızın nasıl olması
gerektiği netlik arz etmemektedir. Türklük Ülküsünde düşüncenin, heyecanın ve
zaruri şartların yeri belirlenmeden iyi niyetli her çaba hayal kırıklığını
bünyesinde barındırmaktadır.

Önceliklerin tespiti olmadan hiçbir şahsi, fikrî ve sosyal
hareket başarıya ulaşamaz. Sözlerimi açacak olursam düşünce, mantık, duygu ve
hayatî zaruretler (fizyolojik ihtiyaçlar) zemininde denge temin edilmeden birey
ve millet açısından sonuç daima hüsran olmaktadır.

Ölçü beynimizin nasıl çalıştığından başlamak olmalıdır. Çünkü
fikrî ve sosyal hareketler mensuplarının beyinlerinin çalışma tarzları ile
doğru orantılıdır.

Beynimizin korteks denilen kabuk kısmını(üst beyin) yani
düşünsel kısmını ne kadarı kullanılmalıdır. Beynimizin limbik sistem dediğimiz
duygusal (orta beyin) ve en son doğal ihtiyaçları sağlayan beyin kökünün (alt
beyin) olması gereken katkılarının bilinmesi gerekmektedir. Beyin yaklaşık 100
milyar sinir hücresi ile bunun 7- 8 katı destek hücresinden oluşur. Sinir
hücreleri arasında sinaps dediğimiz bağlantıların artırılması ve destek hücrelerinden
yıldız hücrelerinin çalışması ile düşünce boyutlarımız genişler. Limbik sistem duygu
dünyamızın ana merkezi olurken; beyin kökü ise solunumdan dolaşıma üremeden beslenmeye
kadar hayatta kalma ihtiyaçlarımızı kontrol eder.

Bilindiği kadarıyla beyin kökü yaklaşık 500 milyon, limbik
sistem 200 milyon, beyin kabuğu 400 bin, beyin kabuğunun ön kısmının önü ise
40-50 bin yıllık takvimsel bir gelişim sürecine sahiptir. Bu gelişim
basamaklarına baktığımızda Üst beyin insan ve toplum hayatında yaklaşık %70,
orta beyin %20 alt beyin ise %10 civarında kullanılmalıdır.

Fakat birey ve toplumda bu oran bazen tam tersine de dönebilmektedir.
Hâlbuki bunlar arasında dengeli bir iş birliği ile zihin ve fikir dünyasında
“sistematik düşünen birey ve toplum” oluşacaktır. Tersi durumlar da fikir
hareketleri de akıl, mantık, duygu ve ihtiyaçlar arasında bocalayacaktır.

Örnek vermek gerekirse “Türk Milliyetçiliği” dediğimizde
acaba; akıl mı, mantık mı, duygu mu, doğal bir ihtiyaç mı ön plana çıkmaktadır.
Düşünceyi öne çıkaran veya duygusal

(romantik) olan yahut sadece fizyolojik maddi ihtiyaçlar
sebebiyle farklı farklı algılar karşımıza çıkabilmektedir. Bunun tarihî ve
günümüz benzerlerini bulmak çok kolaydır. Bir fikir hareketinin mensupları her
halükarda insan beyninin çalışmasını dikkatli bir şekilde incelemeli ve beynin
çalışmasını öğrenmelidir. Aynı zamanda beyinin en önemli ürünü olan sistematik düşünceyi
tutum, alışkanlık ve davranışlarına aktarabilmelidirler. Bu eğitim tarzı fikir hareketinin
yola çıkmadan haritayı ve pusulayı kullanmaya bir nevi öncelik vermesidir.
Felsefî hareketlerden fikir hareketlerine ve inanç sistemlerine kadar dengeli
bir beyin kullanımı onları her türlü aşırılıktan da uzak tutacaktır.

Türk Milliyetçiliği mensuplarının farklı tutum ve
davranışlarının temelinde, düşüncelerinin oluşumu ve hayata bakışlarının
değişiklikler arz etmesi çok önemlidir. Bu ise beyin-hayat arasındaki tercihle
ilişkilendirilebilir. Beyinin hangi fonksiyon sahası üstünde çok durulmuş ve o
bölge geliştirilmişse dünya görüşleri de ona göre şekillenmektedir.

Bunu şu şekilde özetlemek mümkündür:

1- Tepkisel-duygusal Türk Milliyetçiliği

2- Mantıksal-düşünsel Türk Milliyetçiliği

3- Sistematik-bütüncül Türk Milliyetçiliği

Daha farklı sınıflandırmalarda yapılabilir. Bu ise düşünce
ve bilinçlenme algısına zenginlikler katacaktır.

Beyin anatomik ve fizyolojik olarak aşağıdan yukarıya; alt,
orta ve üst beyin olarak sınıflandırıldığında tanımlardan; tepkisel-duygusal
olanlar alt ve orta beyinlerinin büyük kısmını, mantıksal-düşünsel olanlar
ağırlıklı olarak üst beyinlerini, sistematik-bütüncül olanlar ise tüm beyin
kısımlarını dengeli bir şekilde kullanmaktadır. Bu da bize göstermektedir ki;
fikir hareketleri şahısların beyinlerini ve onun ürünlerini kullanmalarındaki
takındıkları ön tercihleri ile paralellik arz etmektedir. Tabii ki bu beyinin
gelişimi veya geliştirilmesi ile de direk bağlantılı olmaktadır. Eğer bireyler
beyin kabuğunu (gri cevher) çok az işletip duygusal (limbik sistem) ve tepkisel
beyin(beyin kökü) kısımları ile yetinirlerse cemiyette ve tarihte etkileri ve
kalıcılıkları da o denli geçici olacaktır. Tepkisel-duygusal Türk Milliyetçiliğini/Turancılığı
Pan-Slavizme karşı Osmanlı ve diğer Türk coğrafyalarında yaşayan aydınların
önemli bir kısmında görebilmekteyiz. Salt mantıksal çerçeveden bakanlar
bilimsel bir yöntem izlediklerini ifade etseler de toplumlar için sıkıcı katı kalıpları
temsil etmişlerdir. Bu ve benzerlerinden insanlık da yıllar boyu insanî/estetik
değerlerinden çok şey kaybettirmiştir. Sistematik-bütüncül bakış ise hem
mensubu olduğumuz Türk Milletine hem de insanlık ailesine olumlu ufuk açıcı
katkılar sunacaktır. Bunun siyasi bilgelik açısından örnekleri; uzak Türk
tarihinde Bilge Kağan yakın tarihimizde ise Mustafa Kemal Atatürk olmuştur.
Düşünce insanları yönüyle baktığımızda Mâtürîdî-Ziya Gökalp çizgisinin Türk
fikir hayatına katkıları görülmektedir. Buradaki yazılarımızdan tek tip, tek yöntem,
tek kalıp bir anlayışın doktrine edilmesi anlaşılmamalıdır. Sistematik-bütüncül
bakış sağlıklı-dengeli bir akıl, mantık, zekâ, duygu ve hayatta kalışın estetik/ahenkli
bir özetidir. İnsan vücudunun, tabiatın, evrenin denge üzerine kurulduğunu
düşünürsek fikir hareketleri mensuplarının “fikrin dengesinde dikkat ölçü ve
yöntemlerini” de araştırması gerekmektedir. Eğer bir fikrin iç ve dış dengeleri
sağlanamazsa onun hayatta karşılığı gerçekçi olamayacaktır. Hangi fikir mensubu
veya fikir insanı olursa olsun, beyinin çalışma sistemini ve bunun dengelerine
dikkat etmelidir. Bunun sonucunda fikir hareketinin sosyolojik zemindeki
dengeyi ve ahengi oluşturma çabaları anlamlı olacaktır. Kısaca beyin içinde
başlayan bir fikir ve hareket öncelikle mensupları arasında yaşanarak, tecrübe
edilerek, kültürlenerek gelişecek sonra topluma anlaşılır bir şekilde sunulma
aşamasına gelecektir. Bireysel psikolojiden, sosyal psikolojiye birçok disiplinin
bilimsel verileri ışığında bir fikrin temsilcileri kendilerini yetiştirmeye çalışacaktır.
Tecrübenin değerini göz ardı etmeden sadece tecrübe ile de yetinilmemelidir.
Bununla birlikte kütüphane kurdu olmakla da hayatta başarılı olunacağı
zannedilmemelidir. İnsanların ve milletlerin hayatta kalma bilinci bunlardan teki
ile sağlanamaz. Bilincin ve onun tarihe yön verme hakikatinin temelinde bilinen
ve bilinmeyen birçok neden bulunmaktadır. Turan yolculuğumuzda bunları hep
birlikte araştırmalıyız. Araştırdıkça öğreneceğiz öğrendikçe yaşamaya
çalışacağız; yaşadıkça insan beyninin morfolojisinden işlevsel halini değiştirebileceğiz.
Bu aynı zamanda beyni paslanmayan insanların oluşturduğu fikir hareketlerinin
toplumları da yolculuklarına katabildikleri fark edilecektir. Türk Milliyetçiliği
Tarihinde ister metin analizleri isterse olgu sunumları olsun değerlendirmeleri
“beyinin kullanılması” ekseninde değerlendirilmelidir. Beyin kelimesinin
yazılarımızda sık sık geçmesi maalesef çoğu okuyucuya soğuk gelecektir. Hâlbuki
beyin sanıldığı ve göründüğünün aksine enerjik, aşırı tatlı ve çok havalıdır.
İnsan vücudunun %2 si beyin olmasına rağmen şekerin %16 sı, Oksijenin %20 si
enerjinin % 20 si beyin tarafından kullanılır ve tüketilir. Beyinin %75-80’i de
sudan oluşur. Bu da insan yurdunun merkezi organının beyin olmasından
kaynaklanmaktadır. Hepimiz beyinle ilk kurban bayramlarında yahut sakatatçı
vitrinlerinde karşılaşırız. Tıbbiyeye gidenlerde onu soğuk anatomi veya patoloji
laboratuarlarında görürler. Beyin cerrahları da ameliyathanelerde. Hal böyle  iken vücudumuzun en üst kısmında en korunaklı
halde onu taşımaktayız. Onunla görür, onun iştir onunla düşünürüz. Tehlikeleri
onunla bertaraf ederiz. Güzelliği de kötülüğü de onunla fark ederiz. O
biyolojik yapısıyla bir organdır organ olmasına fakat tarihi değiştiren
fikirler onda üretilir, hayata yön veren düşünceler ondan çıkar, aklın,
mantığın duyguların, istek ve arzuların mekânı orasıdır. O halde tarihe yön
vermek isteyenler, düşünceleri geliştirmek, duyguları dengelemek, arzu ve istekleri
orta yola çekmek akıl ve mantığın varlığa hizmet edilmesini sağlamak onunla
mümkündür. İşte bu sebeple metin ve olay analizlerinde ölçümüz o olacaktır. Şu
an bilim dünyasının ulaştığı bilgi birikimi ile bu ölçülendirmede sadece Türk
Milliyetçiliği değil tarihteki tüm fikir hareketleri ve inanç sistemleri
faydalanacaktır. Gelecekte şüphesiz bilgi kaynakları daha da artacaktır.
Yorumlardaki objektiflik daha da gelişecektir. Fakat her dönemde ilim ve onun
üretildiği insanî kaynak her zaman beyin olacaktır. Yapay zekâ dâhil gelecekte ortaya
çıkacak her türlü gelişme de yine beyinlerimizin ürünü olacağına göre yeryüzündeki
her insanın bu hazinesini tanımaya çalışması gerekmektedir. Düşünen ve akliden
insanlardan oluşmuş bir dünyada sistematik düşünce seviyesi ile neler başarabileceğini
insanlık mutlaka görecektir. Düşünmek her insanın öz be öz kendi servetidir. İsterseniz
buna genetik, kültürel kadim miras diyelim. İsterseniz epigenetik çabalar
olarak kabul edelim. Nasıl bakarsak bakalım karşımıza ilk anda beyin
çıkacaktır.

Göktürk Kitabeleri, Divan-ı Lügat-i Türk, Kutadgu Bilig yahut
Divan-ı Hikmet’i bu açıdan analitik bir sistematik düşünceye tabi tuttuğumuzda
onların bu ve gelecek yüz yılın insanlarına nasıl konuştukları görülecektir. Bu
metinlerdeki ifadelere; beynimizin içindeki; tepkisel, duygusal, mantık ve
düşünsel yahut bütüncül mirası ile bakıldığında o zaman ortaya daha anlamlı ve
tutarlı yorumlar çıkacaktır. Bir örnek daha vermek gerekirse Mustafa Kemal
Atatürk’ün Nutuk ve Söylevlerini demeçlerini bu çerçeveden değerlendirdiğimizde
sağlıklı bir düşüncenin tarihten günümüze nasıl aktarıldığı görülmektedir. Türk
Milliyetçileri için bunun ne kadar önemli olduğu da anlaşılacaktır.

Kadim Türk metinlerinde Turan veya Türk Milliyetçiliği
ifadeleri ister geçsin isterse geçmesin yine de Turan’ın tecrübesini ve bilgi
birikimini her kuşağa aktaracaktır.

Klasiklerini sistematik düşünceye tabi tutmamış bir milletin
üyeleri kadim medeniyetler ile irtibat kuramadığı gibi gelecekte de o
medeniyetleri aşacak yenilerini de inşa edemez.

Dünyanın yaşadığı her olay her geçen gün medenî/uygar
insanlıktan uzaklaşmakta olduğumuzun göstermektedir. Umulur ki “aklını işletmek”
“sistematik düşünceyi” alışkanlık haline getirmek ve hayata “bütüncül” bir
bakış açısı ile yaklaşmakla bu badireleri aşarak “Turan’ın ebedî ülkesi[1]”ne
kavuşuruz. Burada önemli bir parantez açılması gerektiği de düşünülmelidir.
Çünkü Türk Milliyetçiliği akımı sadece Türkler tarafından değil akraba uluslar
ve yabancılar gözü ile de değerlendirilmiştir. Hatta yabancıların Türk
Milliyetçiliği için bulduğu kaynaklar ve yazdıkları biz Türklerden daha
fazladır. Bu açıdan yabancı kaynakların özellikle eleştirel bir süzgeçten
geçirilmesi zarureti bulunmaktadır. Aksi halde duygusal yaklaşımlarla Türk
Milliyetçiliği Türk Milletinin hedefleri doğrultusunda değil yabancı akademisyenler
hatta istihbarat servisleri tarafından yönlendirilecektir. Vatan aşkından asla
şüphe etmediğimiz Enver Paşa Alman politikasının uygulayıcısı olmak durumundan
kurtulamamıştır. Duygusal Türk Milliyetçiliği/Turancılığı ile heyecan ve
enerjisini Türkistan topraklarında canı pahasına ödeyerek şehit olmuştur. Diğer
taraftan Mustafa Kemal Atatürk her hareketini, sistematik düşünce içinde adım
adım gergef gibi işlemiştir. Bu düşünce tarzı ile yıkılan bir imparatorluktan
ve I. Cihan Harbinin ateş çemberinden Millî bir devlet inşa etmiştir.

[1] Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan

Ziya Gökalp

Atilla Çilingir İle Kıbrıs’ın Son Durumu Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’de
Kıbrıs meselesini en iyi bilen 3 kişiden biri, belki de birincisi sizsiniz. Son
bir yıl içerisinde zaman zaman Maraş meselesi gündeme geliyor. Son durum
hakkında bilgi lütfeder misiniz?

 

Attila Çilingir: Maraş meselesi Kıbrıs’ta çözüm
bekleyen en önemli konu başlıklarından birisidir. Çünkü bu bölge ve bölgede
mevcut turistik tesisler ada için büyük bir önem arz etmektedir. Kıbrıs
konusuyla ilgili her müzâkere döneminde ayrı bir konu olarak ele alınmış ancak
bugüne değin bir türlü çözüm bulunamamıştır.

 

Maraş
bölgesini adalılar için önemli kılan iki husus vardır:

Maraş’ta Rum
tarafı için turizme odaklı enfes konumlu bir bölgede mevcut neredeyse o dönemde
bile altı yıldızlı turistik tesislerin getireceği önemli bir ekonomik kaynak
söz konusudur.

   

Türk tarafı
içinse bölgenin önemi neredeyse tamamının ata yadigârı Osmanlı vakıflarından
Lala Mustafa Paşa, Abdullah Ağa ve Bilal Ağa vakıflarına ait tapulu
arazilerinin adada yaşayan Türklere ait olmasından kaynaklamaktadır.

    

70’li
yıllara dönecek olursak; 1974 20 Temmuzunda bu bölge Türk Silahlı Kuvvetleri
tarafından ele geçirilmeden önce Akdeniz’in en önde gelen ve neredeyse dünya
turizminin odak noktası olmaya aday bir turizm cennetiydi. Rumlar harekât
öncesinde adanın turizm gelirinin %53’ünü bu bölgeden kazanıyordu. Böylesine
önemli bir bölgeyi kaybeden Rum tarafının tekrar Maraş’ı elde etmek istemeleri
onlar için hayatî öneme hâizdir.

  

Tam da bu
noktada şu önemli hususu da vurgulamak gerekirse; Maraş bölgesi 1974 sonrası başlayan
görüşmelerde pazarlık konusu yapılması için muhafaza edilmemiştir. Maraş
bölgesi Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından stratejik önemi nedeniyle ele
geçirilmiş, bölge sonradan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Birleşmiş
Milletler Teşkilâtı (BM) baskısı sebebiyle kapalı bölge hâline dönüşmüştür. Bu
baskının da en önemli sebebi, burada bulunan üstün niteliklere sâhip turizm
tesislerinin neredeyse tamamının dünyanın önde gelen ülkelerin yatırımlarına,
turizm devlerine ait olmasıdır.

     Hiç unutmam; o süreçte can liderim
rahmetli Denktaş; Türkiye’nin önde gelen holdinglerine, İngiltere’de,
Avustralya’da yaşayan Kıbrıs Türk kökenli iş adamlarına adaya gelip Maraş
bölgesindeki turistik tesisleri çalıştırmalarını önerdiği halde, ‘Ada’da savaş ortamı var’ gerekçesiyle bu
çağrısına cevap alamamış ve ne yazık ki, bölgede mevcut o muhteşem tesisler
neredeyse yarım asır önce çürümeye terk edilmiştir.

  

 Maraş konusunda geride kalan 47 yıl boyunca
bölgenin yeniden canlanması için birçok teklif getirilmişse de Rum tarafı bu
tekliflerin hiçbirisine olumlu bir cevap vermemiş, bölgenin yeniden hayata
dönmesi çabaları her defasında boşa çıkmıştır.

  

Maraş
bölgesi ile ilgili olarak günümüze dönecek olursak; Hâlen Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı olan Değerli Dostum Ersin Tatar’ın
Başbakanlığı döneminde 8 Ekim 2020 târihinde bölgenin %3,5’luk bölümü dolaşıma
acımıştır.

   

Dolaşıma
açılan bu bölge, sâhil kesimine paralel Demokrasi Caddesi’dir. Bölgeyi ziyârete
gelenler kimlik kartlarını giriş noktasındaki polise teslim ettikten sonra
bölgeye girebilmektedirler. Maraş’ın ziyâreti sâdece bu cadde üzerinde
yapılmakta, caddeyi çevreleyen otel vd. binalara giriş yasağı bulunmaktadır. Ki,
bu binalar hâlen yıllar öncesinin terk edilmişliğini yaşamaktadır!

  

Unutulmasın
ki, burası hâlen askerî bölge statüsündedir. Bu sebeple bölgede çeşitli
mülkleriyle hak sâhibi olduklarını iddia edenlerin bu haklarına kavuşabilmeleri
için bölgenin önce askerî bölge statüsünden çıkarılması gerekir. Zâten
bölgedeki hak sâhiplerinin de Lefkoşa’da bulunan Taşınmaz Mal Komisyonuna
başvurmaları istenmiştir
.

      

1974 sonrasında askerî bölge ilân edilen Kapalı Maraş’a 2020’ye
kadar özel izinle girenler dışında sâdece Birleşmiş Milletler görevlileri ve
TSK mensupları girebilmişti.

    

 Rum tarafı, Kapalı
Maraş Bölgesinin ziyâretçilere açılmasını BM kararlarını ihlal ediyor
gerekçesiyle BM’ye şikâyet etmiş; BM Güvenlik Konseyi de konuyla ilgili olarak,
bölgenin anlaşma olmadan yerleşime açılamayacağını bildirmiştir.

   

Ancak 8 Ekim 2020 de Maraş bölgesinin sâhildeki bölümü
açıldığında da KKTC’nin tezi: Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu (BMGK) kararı
özel mülklere insanların yerleştirilmesiyle ilgili olduğu için ve özel mülkler
şu an açılmadığından, kararı ihlâl etmedikleri yönünde olmuştur.

  

 Türk Dışişleri Bakanlığı da: ‘Bölgenin statüsünde bir değişiklik
yapılmamaktadır. Dolayısıyla, bu kararın BM Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı
olduğu iddiası gerçeği yansıtmamaktadır
.’ açıklaması yapmıştı.

 

Sonuç olarak şu anda Maraş bölgesinde durum budur. Ancak
Maraş’ın %3,5’luk da olsa bir bölgesinin dolaşıma açılması; gerek Türkiye, gerekse
KKTC açısından politik yönüyle çok önemli bir avantajın Türk tarafına geçmesini
sağlamış, Rum tarafının en güçlü kozlarından biri olan Maraş konusundaki
çözümün bundan sonra mevcut durum üzerinden yapılabileceği yönünde dünya
kamuoyuna önemli bir mesaj verilmiştir.

 

Çetinoğlu: Petrol ve
gaz araştırmalarında son durum nedir?

  

Çilingir: Bu konu şu an itibâriyle stabil bir
durumdadır. Ancak son yıllarda Akdeniz’de yaşanan bu enerjiye odaklı milletlerarası
hamleleri analiz ettiğimizde şu durumla karşılaşırız: Doğu Akdeniz’de zengin hidrokarbon
rezerv yataklarının keşfedilmesi, kıyıdaş ülkeler arasında hem yeni işbirliği
alanları hem de ittifaklar kurulmasına sebep olmuştur. 

  

İsrail’in
Tamar ve Leviathan, Mısır’ın Zohr ve Kıbrıs’ın Afrodit yataklarında bulduğu
doğalgaz rezervlerinin çıkartılıp boru hatları aracılığıyla Avrupa pazarına
taşınması hedefinde birleşen bu ülkeler, Yunanistan’ın da katılımıyla yeni
mahallî işbirliği platformları oluşturmuştur.

    

2019 yılının
Ocak ayında Kahire’de bir araya gelen Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, İtalya,
Ürdün, Filistin ve Mısır, Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nu kurduklarını ilan
etmişlerdir. Bu forumun amacı bölgesel kaynakların üretimi, tüketimi ve
pazarlanması süreçlerinde işbirliği yapmak ve Doğu Akdeniz’i yeni bir enerji
üssüne dönüştürmek olarak açıklanmıştır.

    

Bu sürece paralel olarak Kıbrıs, Yunanistan ile
birlikte Mısır, İsrail ve Ürdün’le ayrı ayrı üçlü işbirliği oluşumları kurarken,
hem ABD’nin hem de Avrupa Birliği (AB)’nin güçlü desteğini de almıştır.

    

Bu gelişmeler, Doğu Akdeniz’in önde gelen ülkelerinden
biri olan Türkiye ve Kıbrıs adasının bir parçası olan Kıbrıs Türklerinin
izolasyonuna sebep olmuştur.

    

Kıbrıs’ı zâten bağımsız bir devlet olarak tanımayan Mısır
ve İsrail ile ilişkileri son derece gergin olan Türkiye, ekonomik ve siyâsî
haklarını korumak için daha yüksek sesle görünür olma politikasına yönelmişse
de; Yunanistan, Kıbrıs ve İtalya’nın AB üyesi olması, Doğu Akdeniz’de ABD,
Katar, Fransa gibi ülkelerin büyük petrol şirketlerinin yer alması Türkiye’nin
daha da yalnızlaşmasına neden olmuştur.

    

Türkiye, bu sebeple, Kıbrıs meselesinin çözümünde tek
yetkili olan BM’nin bu süreçte daha çok ses çıkarmasını talep etmesine rağmen, bugüne
kadar BM’den böyle bir ses yükselmiş değildir.

 

Çetinoğlu: Kıbrıs’la alâkalı yürürlükteki statünün lehimize ve aleyhimize olan
yönleri nelerdir?

 

Çilingir: Her ne kadar 1974 yılında adadaki
statü, ada hayatı bağlamında değişmiş olsa da milletlerarası camia böyle bir
gerçeği kendi menfaatlerine aykırı olduğu için kabul etmemekte, adanın kuzeyini
işgal edilmiş tanınmayan bölge, güneyini ise adanın resmi hükümetinin olduğu AB’ye
üye bölge olarak kabul etmektedirler!

    

Bu sebeple 1960
yılında Londra-Zürih anlaşmaları çerçevesinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
anayasaya dayalı statüsü milletlerarası camiaya göre değişmiş değildir!

      

Kıbrıs Cumhuriyetinin
anayasa temelli kurucu ortağı olan Kıbrıs Türklerinin Rumlar tarafından topyekûn
ortadan kaldırılma çabalarını, 1963 yılında ortaklık haklarının Cumhurbaşkanı
Makarios tarafından gasp edilmesini görmezden gelen BM ve dünyâ devleri Kıbrıs
adasının resmî hükümeti olarak hâlen GKR kesimini tanımaktadırlar

     

Dolayısıyla
Türkiye ve KKTC adada çözüm için bugüne kadar devam ede-gelen bütün müzâkereler
sürecinde bu haksız uygulama ile mücâdele etmiş, Kıbrıs’ta milletlerarası
anlaşmalarla kazanılmış hukukî haklarımızı, târihten gelen bağlarımızı böylesi
bir ortamda savunmaya çalışmıştır.

    

Kıbrıs
konusunda yaşanan her gelişme ne yazık ki, Türkiye ve adada yaşayan
soydaşlarımız aleyhine gelişmiş, adalı Rumlar AB’ye üye olurken, Türkiye, ve
Kıbrıs Türkleri Avrupa’nın çatısı altına alınmamıştır.

    

Bugüne kadar
adada çözüm gerçekleşmemişse eğer, bunun baş sorumlusu Rum tarafıdır. Çünkü Türkiye
ve Kıbrıs Türkü her müzâkere döneminde üzerine düşeni fazlasıyla yapmış,
verilebilecek bütün tâvizleri görüşmekten kaçınmamıştır.

  

Bu konuyla
ilgili çok önemli bir gerçeği târihe not düşmek gerekirse, Kıbrıs’ta yıllar
boyunca süregelen her baskıya direnerek kendi devletini kuran bir millet olan
Kıbrıs Türkü; adada çözüme destek vermek maksadıyla 2004 yılında Annan Planına
dahi ‘evet’ diyerek kendi kurdukları devletten dahi vazgeçmişler ama Rum tarafı
çok önemli tâvizler elde ettikleri bu plana bile hayır demiştir.

   

Aslında
Rumlar, Kıbrıs konusunun çözümünde ortaya koydukları olumsuz davranışlarıyla
Kıbrıs Türk tarafına iki defa çok önemli iyilik yapmıştır.

     

Bunlardan
birisi Annan Planında, diğeri ise Temmuz 2017 deki Crans Montana görüşmelerinde
takındıkları tutumdur.

    

Eğer bu iki
süreçten birisinde çözüm adına Türkiye ve KKTC yönetiminin vermiş olduğu tâvizleri
Rum tarafı da kabul ederek bu çözüm planlarından birisine evet deselerdi; bugün
Doğu Akdeniz’deki enerji yatakları konusunda hiçbir hak iddia demeyeceğimiz
gibi, Türkiye’nin milletlerarası sulara açılan yegâne penceresi olan Kıbrıs
adası da elimizden gitmiş olacaktı. Büyük Önder Atatürk’ün yıllar önce ‘Kıbrıs adasına dikkat edin’ demesi bu
yüzden boşuna değildir.

   

Dolayısıyla
Kıbrıs’taki mevcut statü, milletlerarası arenada aleyhimize olsa da, millî statümüzde
lehimize sürmektedir.

   

Şurası da
değişmez bir gerçektir. Millî dâvâlar uzun solukludur. Böylesine uzun dâvâları
kazanabilmek sabır ister. Güçlü olmayı gerektirir. Türkiye’de Kıbrıs Milli Dâvâmızı
savunacak gücü ile ada üzerinde elde edilmiş hukukî ve târihî kazanımlarımızı
kaybetmeme kararlılığındadır.

    

1...352353354...1.3861.386 Sayfanın 353. Sayfası