14.4 C
Kocaeli
Perşembe, Mayıs 14, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 352

MTV’yi Kim Bindirdi, Kim İndirdi

Çocukluğumda
ilçemiz insanlarının önemli bir kısmı tütüncülükle geçinirdi. Tütün fiyatları birçok
üründe olduğu gibi hükümet tarafından ilan edilirdi. İlan edilen fiyat tütün
eken çiftçiler için hayati önemde idi. Çünkü bir yıllık emeklerinin karşılığı ilan
edilen fiyata bağlıydı.

İlçemde
zamanın iktidar partisi Adalet Partisinden seçilen çok kıdemli bir belediye
başkanı vardı. Başbakan Süleyman Demirel ile çok yakın ilişkiler kurmuş,
çekirdekten yetişme kurnaz bir kasaba politikacısı idi. Kasaba için bu
kadar önemli bir olaydan siyasi rant üretmek böyle kurnaz bir politikacı için
bulunmaz bir fırsattı.

Belediye
Başkanı Ankara’daki kaynaklarından tütün için devletin 120 TL fiyat
belirlediğini öğrenmiştir. Fakat belirlenen fiyat ilan edilmemiştir. Belediye
Başkanı hemen devletin tütün için 110 TL fiyat belirlediği dedikodusu çıkarır.
Çiftçilerin Belediye önünde toplanmasını sağlar. Çiftçiler içinden bazıları
“Başkan bir şey yap bu fiyat çok düşük” diye bağırırlar.

Belediye
Başkanı önce ahaliyi teskin eder. “Durun bakalım, ben şimdi hepinizin huzurunda
Sayın Başbakanı arayacağım. Sizin tepkilerinizi anlatacağım” der. Manyetolu
telefon dışarıya uzatılır. Başkan sanki Başbakanı bağlatıyor gibi güya Özel
Kalemle konuşur. Arkasında sanki Başbakan’la karşılıklı gibi konuşmaya başlar. “Tütün
fiyatının çok düşük olduğunu, kasabalının isyan içinde olduğunu, halkın
öfkesini dindiremediğini” anlatır. “Sayın Başbakanım lütfen tütün fiyatını
artırın” diye ısrarlı bir talep gösterisi yapar. Biraz sonra telefonu kapatır
ve halka “Sayın vatandaşlarım Başbakanımız beni kırmadı ve tütün fiyatını 120
TL’ye çıkardı” diyerek müjdeyi verir.

****

Bu
kurnaz kasaba politikacısının yöntemini R. Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye
Başkanlığı, Başbakanlık ve CB olarak yaptığı temel atma törenlerinde sıkça
kullandığını gördük. Temeli atılan yatırım için resmi ihale prosedürüne göre
aslında projenin bitiş tarihi de bedeli de belirlenmiştir.

Ama RTE
törende müteahhit firmanın patronunu da yanına alır ve mikrofondan güya
pazarlık yapar. “Bu projeyi 2,5 sene içinde bitireceğinizi taahhüt etmişsiniz.
Ben sizden daha hızlı çalışıp, bunu öne çekmenizi ve 2 senede bitirmek için
burada söz vermenizi istiyorum” der. Veya müteahhit firma patronuna “bu projeyi
550 milyona yapmayı taahhüt etmişsiniz ama ben 500 milyona indirmenizi
istiyorum” diye güya pazarlık veya baskı yapar.

Önceden
bu senaryodan haberi olan patron da “elbette efendim, siz nasıl tensip
buyurursanız öyle yaparız” diyerek kendine verilen rolü oynar.

****

Bu
şark kurnazlığının bir başka örneğini Motorlu Taşıtlar Vergisinde
yaşadık. MTV’ye önce devletin belirlediği yeniden belirleme oranı kadar yani
yüzde 36,2 zam yapıldı.
Sonra “halkımızın dertlerini yakından takip eden” partili
Cumhurbaşkanı, “bu zam çok fazla MTV artış oranı yüzde 25’e
düşürüle!”
talimatını verdi.

AKP’ye
yakınlığı ile bilinen Sabah gazetesi derhal algı oluşturma görevinin
gereğini yaptı. Motorlu Taşıtlar Vergisi’ne yapılan yüzde 25’lik zammı,
“MTV’de büyük indirim” diyerek manşetten duyurdu.

Bakmayın
siz muhalefetin “MTV’ye gelen yüzde 25 zammı, ‘büyük indirim’ diye haber
yapmak utanmazlıktır”
demesine.

Yüzde 36,2 zam yapan devlet görevlileri herhalde “dış güçlerden” etkilenmiş olmalıdır.
Dış güçlere karşı verilen “ekonomik bağımsızlık savaşının” başkomutanı
halkımızı vergilerle ezdirmeyeceğini gösterdi.

Ufak
bir yanlışlık oldu, MTV’ye, TÜİK’in yüzde 21 olarak açıkladığı, enflasyon artışından
4 puan fazla zam geldi. Ama bu kadar kusur kadı kızında da olur.

Asgari
ücret açıklanırken de CB Erdoğan, komisyonca belirlenen rakamın birkaç yüz lira
üstünde bir rakamla ihsanda bulunursa(!) hiç şaşırmam.

******************************

Kur Artışı İktidarın Tercihi ise Pahalılığın Faili Kim?

Döviz
kurlarında kontrol edilemeyen artışlar daha doğrusu Türk Lirası değerinin
serbest düşüşünün failini öğrenmemiz biraz zaman aldı.
İktidar ve
yandaşları önce dış güçlerin paramıza saldırdığını, kur ataklarının
failinin “ekonomik bağımsızlığımıza kasteden” dış güçler olduğunu
söylediler.

Fakat
dış güçlere karşı bu kadar zayıf bir görüntü vermek siyasi açıdan riskli
bulunmuş olmalı ki söylem değişti.

Değersiz TL’nin
aslında “rekabetçi kur” demek olduğunu, TL değersizleştikçe ithalatın
azalıp, ihracatın artacağını keşfettiler.

Böylece
Nasreddin Hoca’nın koyunlarını geçtiği yoldaki çit için ürettiği hikâye gibi
açıklamalar yaptılar. Böylece cari açığımızın kapanacağını, üretimin,
istihdamın artacağını, enflasyonun azalacağını
ve ekonomimizin 6 ay içinde
iyileşeceği hikayesini yazdılar. TL’nin değerli olmasını savunanları “mandacı”
olarak yaftaladılar.

Yani dolar
kuru bilerek ve isteyerek
, 19 yıldır tasarlanan bir plan sonucu, iktidar
tarafından
yükseltilmişti. Zaten Merkez Bankası, CB talimatıyla,
faizleri düşürdükçe kurlar yükseliyor. Bir de CB Erdoğan “faiz sebep, enflasyon
sonuçtur” diye her konuştuğunda kurlar artıyor.

Kurlar artsın isteniyor olmalı ki, ne Merkez Bankası faiz indirmekten
vazgeçiyor, ne de CB susuyor.
Fakat ne hikmetse Merkez Bankası -hiç etkisi olmasa da- dolar artmasın
diye Hazine’nin ödünç alınmış paralarını satıyor.

Baktılar
ki, Merkez Bankası fiyat istikrarını sağlayamıyor, enflasyonla mücadele
edemiyor. Bu görevi TÜİK’e verdiler.
TÜİK kalemle düzeltse de gerçek
enflasyonu çarşıda pazarda gören vatandaşı ikna edemiyor.

Mantıken,
“kurlar arttıkça ortaya çıkan fahiş fiyat artışları, hayat pahalılığı ve
enflasyonun sebebi iktidarın “değersiz TL” tercihidir”
sonucunu
çıkarabilirsiniz.

İşte
yine yanılıyorsunuz. Pahalılığı yaratan öncelikle “dış güçlere karşı verdiğimiz
ekonomik bağımsızlık savaşıdır.” Böyle izah pek tatmin etmediyse “fahiş
fiyatları” ve pahalılığı yaratan başka failler de var: “Stokçular “var, “her
gün artan kura göre etiket değiştiren satıcılar” var. “Devletin düşük faizle
verdiği kredilerle döviz alan ahlaksızlar” var.

Bahaneleri
hiç bitmiyor ama ne yapsalar mızrak çuvala sığmıyor.

Çocukların Gelişiminde Babanın Önemi-2

“Baba omzu
diye bir yer var. İliklerine kadar huzuru hissettiğin…”

“Neden bilmiyorum ama bugün seni çok
özledim Babam.”

 

Hiç kimse iyi baba olarak dünyaya
gelmez. İyi baba olmak sabır, sevgi, ve bilgi işidir. Bir erkek için alacağı
hiçbir ödül, çocuklarını gereğince yetiştirebilecek kadar doyurucu olamaz.

Çocuğun gelişiminde yeri
doldurulması mümkün olmayan babayı, yıllarca “eve ekmek getiren adam”
olarak gördük. Toplum ve aile yapısındaki değişimler,  kadınların sosyal hayata daha fazla atılması,
kadın ve erkeğin aile rollerinde değişikliklere neden oldu.

Bu bakımdan günümüzde babaya daha
fazla iş düşmektedir. Araştırmalar babalarından ilgi ve sevgi gören çocukların
daha başarılı ve sosyal olduklarını, sağlıklı ilişkiler kurabildiklerini,
liderlik vasfı taşıdıklarını ve mutlu olduklarını göstermektedir.

Annenin
ilk yaşlarda çocuk gelişimine katkısı gerçekten çok büyüktür. “Ana
hakkı ödenmez. Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar.”
gibi
Atasözleri bu gerçeği belirtir.

Baba
ise eşi ve çocukları için güven kaynağıdır. Çocuklar ba­bayı daha güçlü, daha
çok bilen, daha çok saygı uyandıran kişi olarak bilirler.

Günümüzde
babaların çocuk eğitimine daha etkin biçimde katıldıklarını söyleyemeyiz. Analar çocuklarıyla gere­ğinden çok,
babalar da gereğinden az ilgileniyorlar.

Oysa
çocuklarına verecek zamanı olmayan baba pek azdır. Çocuklara ayrılacak biraz
zaman, kısa bir gezinti, yemekte söy­leşmek, çocuklar için önemli ve
anlamlıdır.

 Babalar dinlenmeyi çocuklarıyla birlikte de
yapabilirler. Okunmamış bir gazete çocukların yatmasından sonra da okunabilir.
Hafta sonu birlikte bir gezinti, evde onarım işlerinin birlik­te yapılması,
çocuklara; susadıkları, özledikleri ve ihtiyaç duydukları “baba” duygusunu
yaşatır. Birlikte geçirilen bu saatler, gün boyu çocuklarla iç içe yaşayan ve
bunalan anneye de soluk aldırır.

Bazı
babalar, çocukları yalnız sevmek için yanına yaklaştırır. Olumsuz
davranışlarını görünce anneyi suçlar. Çocuklar sorunların çözümü için
sokuldukça, “gidin anneni­ze
sorun”,
diye geri çevirir. İstek anneden gelince de baba; “bildi­ğin gibi yap”
diyerek sorumluluktan kaçar. Yaz tatillerini bile çocuklarından ayrı
geçiren babalar vardır. İşinden başını kaldıramayan, eve, gergin ve yorgun dö­nen
baba, sorumluluktan kaçışını haklı göstermeğe çalışır.

“Siz­ler için çalışıp
didiniyorum. Hele biraz bekleyin işler yoluna gir­sin!”
Gibi tuhaf  laflarla çocuklarıyla
ilgilenmeyi sürekli erteler. Bir de 
bakar ki yıllar geçmiş, fırsatlar kaçmış.

 

Baba
yorgun argın eve döndüğünde, 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken
buldu. Çocuk babasına, “baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun”
diye sordu. Zaten yorgun gelen baba,

 “bu senin işin değil” diye cevap
verdi. Bunun üzerine çocuk, “abacım lütfen, bilmek istiyorum” diye
üsteledi. Baba, “illâ da bilmek istiyorsan 20 lira” diye cevap verdi.

                Bunun
üzerine çocuk, “peki bana 10 lira borç verir misin?” Diye sordu. Baba
iyice sinirlenip; “benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine
ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat” dedi. Çocuk
sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı. Aradan bir saat geçtikten sonra baba
biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını
düşündü. Belki de gerçekten lazımdı.

Yukarı
çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı…Yatağında olan çocuğa; “uyuyor
musun” diye sordu Çocuk; 
“hayır” diye cevap verdi…”Al bakalım, istediğin 10
lira.  Sana az önce sert davrandığım için
üzgünüm.  Ama uzun ve yorucu bir gün
geçirdim” dedi. Çocuk sevinçle haykırdı: “Teşekkürler
babacığım”…

                Hemen
yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Babasının yüzüne baktı ve
yavaşça paraları saydı. Bunu gören baba, “paran olduğu halde neden benden
para istiyorsun, diye sordu. Çocuk, “param vardı ama yeterince yoktu
” dedi. Yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;  “İşte 20 lira… Şimdi bir saatini
alabilir miyim babacım?…”

 

Kimi
varlıklı babalar da aldığı hediyelerle kendi yokluğunu bağışlat­maya çalışır.
Bu çeşit babalar çocuklarını gerçekten tanıyamaz­lar. Dolayısıyla sorun çıkıp
da, ilgilenme kaçınılmaz olduğunda, takınacakları tutumda yanlışlık yapmaları
doğaldır.

Çocuğun,
babasının toplumsal konularda, politikada, dünyada olup bitenler konusunda ne
düşündüğünü bilmek hakkıdır. Bun­lar ise rahat bir söyleşi ortamında sağlanır.
Bu fırsatlar, çocukların çevreden edindikleri yanlış izlenimleri düzeltmeğe
yarar. Çocuğu daha kapsamlı düşünmeye, kendi kanılarını oluşturmaya götürür.

Çocuk,
kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretemedi­ği pek çok yaşam bilgisini
babasından öğrenir. Ergenlik çağına gelmiş genç ise, baba istese de, vakti olsa
da, artık yaşam bilgisini dışarda aramaya yönelecektir. O zaman da baba çok geç
kalmış olacaktır.

Bir
mağazadan kendine gömlek alan çocuk tezgâhtara, “bu gömleği eve götüreyim.
Eğer annemle babam gömleği beğenirse geri getirip değiştireceğim”
diyor.
Tezgâhtar şaşırarak sebebini sorunca çocuk, “O’nlar hep benim istemediğim şeyleri
yapıyor ve benim zıddıma davranı­yorlar. Ben de O’nlara inat beğenmedikleri bir
gömlek alaca­ğım”
diyor.

Lise
çağına gelmiş bir genç, babasından çok korktuğunu, babasının kendisini
sevmediğini şu sözlerle dile ge­tirmiştir: “Babamın bir kere olsun başımı
okşadığını görme­dim.”
Babasıyla konuşulduğunda ise, oğlunu çok sevdiğini,
ancak şımarıp derslerini ihmal etmesin diye sevgisini belli etmediğini
söylemiştir.

Değerli babalar çocuklarınızla iletişimde şunlara
dikkat ediniz:

1-İfade
edin ve dinleyin: Dikkatle dinleyin ve kelimelerin arkasındaki duyguları
“duyun”.

2-Birbirinizi
destekleyin, onaylayın: Bir ebeveyn olarak gö­reviniz rehberlik etmek ve
etkilemektir. Farklılıklara sevginizi ve kabulünüzü çekmeden tepki verin.

3-Birbirinize
saygı duyun: Çocuklarınızın görüşlerine ve ai­leye bireysel katkılarına saygı
gösterin.

4-Güven
geliştirin: Çocuklarınızla arkadaşlık ve güven te­meli oluşturun. Dostça
tartışmaları arttırın. Bağırma azarlama yargılama gibi olumsuz ifadeleri tek
edin.

5-
Mizah ve oyun anlayışınız olsun: Çocuklarınızla eğlen­celi zaman geçirin,
örneğin, yürüyüşler, bulmaca çözmek, bera­ber oyunlar oynamak gibi.

6-Sorumlulukları
paylaşın: Çocukların karar verme yetenek­lerini geliştirin, örneğin, ne
giyeceğine karar vermesi, ne zaman çalışacağına karar vermesi gibi. Çocuklar
kendilerini önemli ve yararlı his­setsinler.

7-Doğru
ve yanlışı öğretin: Çocuklarınızla anlaşmalar yapın. Sınırlarınızı bilsinler.
Anlaşma bozulunca ne olacağını bilsinler. .

8-Görenekleri
ve gelenekleri kuvvetlendirin: Çocuğunuzun ailede kendini önemli hissetmesi
için yollar bulun, ev işlerini paylaşın, seyahat planlarını beraber yapın,
mutfakta sorumluluk­lar verin. Onlara özel olduklarını söyleyin.

9-Aile
planlarını ve sohbetlerini arttırın: Aile toplantıları yapın. Herkes
fikirlerini söyleyebilsin ve dinlensin. Televizyon kapalı olarak yemek yiyin.

10-Problemlere yardım arayın,
problemleri kabul edin: Uzmanlardan yar­dım almaktan çekinmeyin.

 Çocuklarımız, sahip olduğumuz eşyalar
değildir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul
etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol gös­termek, geliştirmek,
kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırak­mak, onları kazanmak, olabildiğince
ön yargısız olmaktır. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk, yetişkin olduğunda da
çevresi
ne
doğal olarak yar
arlı olabilecektir.
Çünkü öncelikle kendini anlayabilen, kendine faydalı olabilen bir insan
olmuştur artık.

 

Sevgiyle kalın…

Doğumunun 116. Yıldönümünde Büyük Türkçü Atsız, Cumhuriyet Dönemi Türkçülüğünün Önderidir

0

Doğumunun 116. Yıldönümünde
Hüseyin Nihâl ATSIZ (12 Ocak 1905- 11 Aralık 1975),   Türkçü ilim, fikir ve kültür insanı, tarihçi,
Türkolog, şair ve yazardır. Türk milletinin tarihiyle eşit bir yaşa sahip olan
Türk milliyetçiliği fikrinin, 20. 
yüzyılda Ziya Gökalp’ten sonraki en kuvvetli temsilcisidir.  Türkçülük fikrini ve Türk ülküsünü yayma
gayesi peşinde kalemi ile yaptığı yarım asırlık mücadelesi onu, Türkçülük
fikrinin Cumhuriyet dönemindeki önderi yapmıştır. 

Atsız’ı, çağdaşı ve önceki
dönemlerdeki Türk milliyetçilerinden ayıran en önemli özelliği, ömrü boyunca
inandığı dava ve bağlandığı ülküler yolunda her türlü fedakârlığı göz önüne
alarak yılmadan ve yorulmadan cesaretle mücadele etmiş, her türlü mağduriyeti
yaşamış, ama haysiyetli ve asil duruşunu asla değiştirmemiş bir eylem insanı
olmasıdır. Çıkardığı dergiler, kurduğu teşkilâtlar, yazdığı şiirler, romanlar
ve makalelerle millî şuur ve ruh sahibi Türkçü ve ülkücü bir aydınlar neslinin
yetişmesine büyük katkı sağlamıştır. Atsız, Türkçü mücadelenin nasıl yapılacağı
konusunda rol model olmuştur.

3 Mayıs 1944 Milliyetçilik
Olaylarının Türk Milliyetçiliği Tarihi’nde önemli bir yeri vardır.  Atsız’ın ve daha sonraki dönemlerde öne çıkan
birçok Türk milliyetçisinin hayatında 3 Mayıs 1944 Milliyetçilik Olayları bir
milattır, bir dönüm noktasıdır.  3 Mayıs
1944, Türk milliyetçilerinin, Türkün milli varlığına düşman unsurlara ilk
başkaldırısıdır.  3 Mayıs 1944’teki
Türkçülük şahlanışı olmasaydı, bugün Türk milliyetçiliği fikri, siyası
platforma taşınamayacak ve geniş kitlelere ulaşmayacaktı. Türk gençliği, bölücü
vatan haini güçlerin önünde sarsılmaz bir kale gibi duramayacaktı. 3 Mayıs 1944
Milliyetçilik Olayları, zor günlerde Türk milliyetçilerinin nasıl hareket
etmesi gerektiğini gösteren bir yol haritasıdır. Bugün hiçbiri hayatta
bulunmayan 3 Mayıs 1944’ün kahramanları Nihal Atsız, Alparslan Türkeş ve
arkadaşlarını rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

Atsız Hoca, Cumhuriyet dönemi Türkçülüğünün
önderi,  Türkçülük ve Türk ülküsü
düşüncelerinin mimarıdır. Atsız Hocaya göre Türkçülük;  ”Türk milletini sevmek, onu yükseltmek ve
yüceltmek”, “Türk kültürünün ve Türk dilinin dünyanın en üstün özgün kültürü ve
dili olduğuna inanmak”,  “Türk milletinin
bütün milletlerden daha fazla mesut ve müreffeh yaşama hakkının olduğuna
inanmak” ve “Dünyanın en merhametli ve hoşgörülü milletinin Türk milleti
olduğunu kabul edip, tarihte utanılacak hiçbir davranış ve kendimizi suçlu
görecek hiçbir kabahatimizin olmadığına iman etmek” demektir.  Ona göre, Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin
özel adıdır. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler milletlerin manevi gıdasıdır.
Ülküler, hakikatle hayalin karışmasından doğan, maziye bakarak geleceği yönlendiren
ve uğrunda her türlü fedakârlığın göze alındığı büyük dileklerdir.  

Nihal Atsız, edebiyat ve fikir
dünyamıza Ziya Gökalp’in kazandırdığı “Turan” kavramını, Gaspıralı İsmail ve
Yusuf Akçura’nın kazandırdığı “Türk Birliği” ve “Bütün Türklük” kavramını
Cumhuriyet’in ilanından sonra da gündemde tutan ve bugünlere taşıyan Türk
milliyetçisidir. O, Türkiye sınırları dışında kalan ve çoğu esir olan Türklerin
bir gün özgürlük ve bağımsızlıklarına kavuşacağına inanıyordu ve bu inancını
ömrü boyunca yeni yetişen genç Türkçülere aşılamaya çalıştı. Sovyetler
Birliğinin dağılması ve beş Türk Cumhuriyetinin kurulması, Türkiye ile bu
cumhuriyetler arasında kültürel ve ekonomik işbirliğinin gelişmesi ve son
dönemde Türk Keneşi (Türk Devletleri Konseyi)’nin kurulmasında Atsız’ın Türk
dünyası ile ilgili görüşlerinin büyük etkisi vardır.

 Türklerde çocuklara ad koymak çok önemlidir.
Atsız da kültürel kimliğimizin aktarılması için Türk çocuklarına Türkçe isimler
koyulması için çalışmalar yapmıştır. Cumhuriyet döneminde Türkçe Adların
yaygınlaşmasında Atsız’ın büyük rolü vardır. Çünkü Atsız, birçok yazısında
milli kimliğimizi kazanmak ve korumak için çocuklarımıza Türk adı verilmesinin
önemi üzerinde durmuştur. Bunun için çocuklarımıza verebileceğimiz Türkçe
isimleri derlemiştir. Özellikle 1946’da yayımlanan Bozkurtların Ölümü ve
1949’da yayımlanan Bozkurtlar Diriliyor romanlarındaki erkek ve kadın isimleri,
günümüze kadar milliyetçi ebeveynler tarafından çocuklarına verilmiştir.

Bana “Günümüz Z kuşağı, Nihal
Atsız’ı yeterince tanıyor ve anlıyor mu?” diye soruluyor. Bana göre günümüz Z
kuşağı, sadece Nihal Atsız’ı değil, birçok milliyetçi şair ve yazarı yeterince
tanımıyor. Çünkü ders müfredatlarında, yazılı ve görsel yayın organlarında yer
verilmiyor. Anne baba tanımayınca çocuklarına da tanıtmıyor, tanıtamıyor. Bunun
başlıca sebepleri de var: 12 Eylül 1980’den sonra uygulanan serbest piyasa
ekonomisi, maddi değerlerin manevi değerlerin önüne çıkması, apolitik gençlik
yetiştirme siyaseti, bireyselliğin toplum hayatına egemen olması, bilişim ve
iletişim teknolojisindeki gelişmeler, kitap okuma yerine zamanın büyük kısmının
sosyal medyaya harcanması ve özellikle son yıllarda çeşitli çıkarlar için milli
ve manevi değerlerin erezyona uğratılması, başta Andımızın okullarda okutulmaması  ve milli bayramların düşük profile çekilmesi,
milli kahramanların itibarsızlaştırılmaya çalışılmasıdır. Televole kültürünün
egemen kılınmaya çalışıldığı, milli hassasiyetlerin dumura uğratılmaya
çalışıldığı bu ortamda,  yeni nesle (Z
kuşağına) başta Nihal Atsız olmak üzere milliyetçi ilim ve edebiyat
insanlarının eserlerinin okunması ve fikirlerinin anlaşılması bir Milli Eğitim
Sistemi ve milli müfredatla mümkündür.

Doğumunun 116. Yıldönümünde Büyük
Türkçü Hüseyin Nihâl ATSIZ’ı rahmet minnet ve şükranla anıyoruz. Düşünceleri
bundan sonra da Türk milletinin yolunu aydınlatmaya devam edecektir.

Yüksek Mimar Prof. Dr. Suphi Saatçi İle Târihî Süreçte Irak Türklerini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye ve dünya gündeminin çok yüklü
olması sebebiyle ‘Irak’ta Türk varlığı
meselesi çok geri plânda kaldı. Hatırlatılmasına vesile olmak maksadıyla konuyu
ana hatlarıyla konuşmak faydalı olacak. Irak’ta Türk varlığının oluşumu ile
başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Suphi Saatçi: Türkmenlerin Irak’taki
târihi Abbasiler dönemine kadar uzanır. Abbasi döneminden itibaren bölgede
çoğalan Türkmenler, giderek yönetim üzerinde söz sâhibi olmuşlardır. Önceleri
askerî birlikler olarak Irak’a giren Türkmenler, 1055 yılından itibâren
dalgalar hâlinde ülkenin kuzeyine yerleşmişlerdir. Selçuklular (1055-1258),
Musul Atabeyliği (1127-1233), Erbil Atabeyliği (1144-1233), Moğol istilası ve
ardından İlhanlılar (1258-1344), Celayirliler (1339-1410), Karakoyunlular
(1411-1468), Akkoyunlular (1468-1508) ve Safevîler (1508-1534) Irak’ta hüküm
süren Türkmen devletleri kurmuşlardır. Böylece Bağdat, Musul, Erbil ve Kerkük
bölgeleri 13. yüzyıldan itibaren Türkmen şehirleri olarak târih sahnesinde yer
almışlardır.

Çetinoğlu: Osmanlı
hâkimiyeti dönemine gelebilir miyiz?

Prof. Saatçi: Bölge 16. yüzyılda
Osmanlı topraklarına bağlandı ve Türkmenler târihlerinin son 400 yılını Osmanlı
Devleti’nin sınırları arasında geçirdiler. 1918 İngiliz işgaline kadar Türkmenler
Irak’ta süren bin yıllık târihlerini anavatan Türkiye ile aynı kaderi paylaşmışlardır.

Birinci Dünya
Savaşı’nda itilaf devletleri Osmanlı mirasını paylaşırken, Türkmenlerin
yaşadığı bölgeler İngilizlerin işgaline uğradı. Böylece Türkmenler, Birinci
Dünya Savaşı’nın sonunda Irak devletinin sınırları içinde kaldı.

Kerkük’ün de
dâhil olduğu Musul Eyaleti, mütareke târihinden sonra İngilizler tarafından
işgal edilmişti. Mütâreke anlaşmasına ve savaş kurallarına aykırı olan bu
durumdan dolayı Türkiye’nin itirazları kaale alınmadı.
Böylece bin yıllık Türkmen yurdu, İngiltere ve Türkiye arasında çekişme konusu
oldu. Lozan görüşmelerinde de Musul herhangi bir sonuca bağlanmadı. Lozan Barış
Antlaşması imzalandı. Ancak Musul 9 ay zarfında Türkiye ile İngiltere arasında
görüşmeler sonucunda çözüme kavuşturulacaktı. Aksi takdirde Cemiyet-i Akvam
(Milletler Cemiyeti)’ın hakemliğine başvurulacaktı. Yapılan Haliç Konferansı da
sonuç vermeyince 9 ay doldu ve Cemiyet-i Akvam’ın hakemliğine başvuruldu.
Türkiye Cemiyet-i Akvam’a üye değildi ve bu yüzden bunun kararını bağlayıcı
bulmayacağını ifade ettiyse de yine dinleyen olmadı. Başlangıçta Cemiyet-i
Akvam’ın bölgede yaptığı inceleme sonucu hazırladığı rapor Türkiye’nin lehine
idi. Raporda Musul Eyaleti’nde yaşayan bütün halkların çoğunluğu Türkiye
yönetimini istemekteydi. Ancak İngiltere’nin baskısı sonucu Cemiyet-i Akvam,
kararını İngiltere lehine verdi. Bu kararı tanımayacağını açıklayan Türkiye,
sonunda 5 Haziran 1926 Ankara Anlaşması ile bugünkü Kuzey Irak bölgesini
kapsayan Musul Eyaletini İngiliz mandası olarak Irak’a bıraktı.

Çetinoğlu: Irak
yönetimi Türklere nasıl davrandı?

Prof. Saatçi: Türkmenler, Ankara
Antlaşması’ndan sonra Irak vatandaşı olarak yaşamaya başladılar. Kraliyet
rejimi altında Irak halkı ile aynı kaderi paylaşan Türkmen toplumu, kendi
dillerinde eğitim ve öğretim haklarından mahrum kaldılar ve Türkçe yayın ve
basına da sâhip olamadılar. Ayrıca Türkmen aydınları sürgünlere, göçlere ve
tutuklamalara tâbi tutuldular. Dahası büyük haksızlıklar yaşayan Türkmenler,
birkaç defa soykırımı ile karşı karşıya geldiler. Bu soykırımların ilki ve en
önemlisi Teyyarî (Levy) askerlerinin, 4 Mayıs 1924 târihinde Kerkük’te
işledikleri cinayetlerdir.

Kerkük’te ikinci
katliam 12 Temmuz 1946 târihinde yaşanmıştır. Gâvurbağı Katliamı ile târihe
geçen bu soykırım, Kerkük Petrol Şirketindeki işçilerin çalışma şartlarının
düzeltilmesi ve diğer sosyal haklarının verilmesi için başlattıkları boykot
üzerine başlamıştır.

Irak’ta 14
Temmuz 1958 târihinde devrilen monarşi rejiminden sonra Cumhuriyet ilan
edilmişti. Ancak Türkmenler bu dönemde de haklarına kavuşamamış, hatta tekrar
baskı, sürgün ve soykırımı yaşamışlardır. Türkmenlerin târihinde eşi ve benzeri
görülmeyen bir soykırımı 14 Temmuz 1959 târihinde meydana gelen Kerkük
Katliamı’dır. Bu katliamda evlerinden alınan Türkmen ileri gelenleri, hakaret
ve işkence görerek kurşuna dizilmişler, ardından ayaklarına sicimler takılarak
motorlu araçlara bağlanmışlar, sokak sokak sürüklendikten sonra elektrik
direklerine asılmışlardır. Bazıları ise her ayağı ters yönde giden başka bir
motorlu araca bağlanarak parçalanmıştır. Bu soykırımında ayrıca kimilerinin
gözleri oyulmuş, kimileri diri diri toprağa gömülmüştür. Üç gün üç gece süren
bu can pazarında, birçok Türkmen şehit düşmüş, yüzlerce vatandaş yaralanmış ve
Türkmenlere ait iş yerleri ve dükkânlar yağmalanmıştır.

Çetinoğlu: Saddam
döneminde…

Prof. Saatçi: Saddam’ın Irak yönetimini
ele geçirmesi Türkmen toplumu için yeni felaketlerin yaşanmasına yol açmıştır.
Bu dönemde Türkmen yerleşim bölgelerinde oturan halk evlerinden atılmış ve orada
yaşayanlar yerlerinden sürülmüşlerdir. Kerkük’ün güneyinde bulunan Beşir,
Yayçı, Kümbetler, Tokmaklı ve Tisin gibi Türkmenlere ait bucak, kasaba ve
köyler, haritadan silinmişler-dir. Türkmenlere ait evler ve özellikle binlerce
dönümlük tarım arazileri yok pahasına istimlâk edilmiş ve bunlar ücretsiz
olarak Araplara dağıtılmıştır.

Yine bu
dönemde Türkmen aydınları sürgün ve göçe zorlanmıştır. Türkmenlerin bu dönemde
yaşadıkları en büyük acılardan biri de 16 Ocak 1980’de seçkin Türkmen
liderlerinin idam edilmeleriydi. Türkmen Kardeşlik Ocağı başkanı Abdullah Abdurrahman,
Doç. Dr. Nejdet Koçak, Dr. Rıza Demirci ve Âdil Şerif adlı Türkmen liderleri,
suçsuz oldukları halde idam edilmişlerdir. Daha sonraları Türkmen aydınlarının
idamları devam etmiştir.

Kerkük ile
Erbil arasında ve Küçük Zap suyu üzerinde yer alan Türkmen kasabası
Altunköprü’de, târihte görülmedik başka bir vahşet yaşanmıştır. ABD güçlerinin
1990 yılında Irak’ı bombalamaya başlaması üzerine Irak’ın çeşitli şehir ve
kazalarında ayaklanmalar olmuştu. Kürtlerin Kerkük’te yaptıkları ayaklanmaları
önlemek için Irak ordusu, Mart ayında harekete geçerek Kerkük’e yürümüştü.
Bunun üzerine daha kuzeye kaçan isyancıları kovalamaya başlayan Irak ordusu,
Altunköprü kasabasına doğru harekete geçmişti. Altunköprü’de mahsur kalan ve
bir kısmı akraba ziyaretine gelen Türkmenler, 28 Mart 1991 târihinde Saddam’ın
askerleri tarafından hunharca şehit edilmişlerdir. Târihe Altunköprü Katliamı
olarak geçen bu faciada 100 dolayında masum Türkmen genci hayatlarının baharında
hayatlarını kaybetmişlerdir.

Irak hükümeti
Ağustos 1996 târihinde Kuzey bölgesinin yönetimi ile anlaşarak Erbil’e girme
kararı almıştır. Bunun üzerine Irak ordusu 20-31 Ağustos târihinde Erbil’e
girmiştir. Erbil’de Bağdat yönetimine karşı muhalefet cephesi oluşturan Türkmen
Cephesi’nin büroları, kurdukları radyo-TV ve gazete binaları basılmış, içindeki
medya cihazları yağmalanmış ve büro eşyaları tahrip edilmiştir. Ayrıca 45 dolayında
Türkmen aydını da tutuklanarak idam edilmiştir.

Çetinoğlu: Gelen
gideni aratıyor. ABD işgal döneminde zulüm devam etti mi?

Prof. Saatçi: ABD’nin Irak’ın işgalini
başlattığı 20 Mart 2003 târihinden günümüze kadar geçen süre içinde, ülkede
durumun pek de parlak olmadığını söylemek mümkündür. ABD işgalinden sonra Irak,
raydan çıkmış tren misali, bir türlü toparlanamamış ve normal devlet sürecine
girememiştir. Bu süre zarfında ülkede siyasî düzen kurulmuş ve istikrar
sağlanmış gibi 4 defa seçim yapılmışsa da taşlar yerine oturmamıştır. 2003
yılından bu yana, birkaç defa hükümet kurulmuştur. Her şeyin düzeleceği
düşüncesiyle beklenti içerisine giren halk, her seferinde büyük bir hayal
kırıklığı yaşamıştır.

Irak halkında;
Saddam’ın dikta rejiminden kurtulmuş olmanın sevinci böylece uzun sürmemiştir.
Irak’ta Kürtler dışında, diğer etnik toplulukların hiç birisi ülkenin
gidişatından memnun olmamıştır. Günümüzde Irak halkı, ülkede her gün meydana
gelen terör eylemlerinden bunalmıştır. Ülkede devletin güçlü elini göremeyen
vatandaşların ümidi ve beklentisi giderek kaybolmuştur.

İşgalden sonra
Irak’ta demokrasiyi yerleştirme eylemenin provası olarak yapılan genel
seçimler, halkın demokrasiye güven duymasını sağlamamıştır. Özellikle zorbalık,
tehdit ve oy hırsızlığı, mükerrer oy kullanılması, oy sayımında hilelere
başvurulması gibi, akla hayale gelmeyen entrika ve dalaverelerin yapılması,
halkı bu sistemden de soğutmuştur. Halkın demokrasiye alıştırılması için
yapılan seçimlerden sonuç alınamaması, vatandaşların bu rejime güven duymasını
sağlamamış, aksine beklenen ümitleri sarsmıştır. Kullanılan oylara saygı
gösterilmemesi ve adeta halkla alay edilmesi, halkın tepkisini çekmiştir.
Sandıktan çıkan sonuçlara göre değil, perde arkasında yapılan gizli
pazarlıklara göre kararlar alınmış, adeta halkla dalga geçilmiştir.

Çetinoğlu: Hâkimler
ve savcılar; seçim güvenliğini, güvenlik güçleri halkın güvenliğini
sağlayamıyor mu?
 

Prof. Saatçi: Ülkede iç güvenliği
sağlayan polis, emniyet ve jandarma gücü ile dış güvenliğini sağlayan millî
ordu bulunmamaktadır. Kürtlerin kendi milis güçleri ve asayiş dedikleri
teşkilatı vardır. Bunlar sadece Kürt halkının hizmetinde çalışıyor. Merkezî
hükümetin emrinde millî ordu ve millî güvenlik teşkilatı da çok zayıftır. ABD
Irak’a müdahale edince ilk olarak, ülkenin ordusu ile güvenliğini dağıtması bu
sonucu doğurmuştur. Bugün Irak’ta askerlik hizmeti kaldırılmıştır. Yaşı 18’e
gelen gençler askerlik hizmetine alınmıyor. Devletin merkezî hükümete bağlı
millî güvenlik gücünü oluşturmak için uğraşırken, meclis buna onay vermiyor.
Bazı etnik gruplar ve mezhep mensupları da bunun oluşmasına geçit vermiyor.
Kısaca Irak’ta herkes öncelikle kendisinin ve ailesinin güvenliğini sağlamak
için nereye başvuracağını bilmiyor.

Çeinoğlu: Felç
olmuş sistem içerisinde Türkmenler ne yapıyorlar?

Prof. Saatçi: Saddam’ın devrilmesinden
sonra Türkmenlerin pek çok beklentileri vardı. Türkmenler artık insanca, can ve
mal güvenliği içinde yaşamak, insan haklarını saygılı, demokratik ve çoğulcu
parlamenter bir rejime kavuşmak istiyorlardı. Ayrıca kendi topraklarında
özgürce, kendi dillerinde eğitim ve öğretim haklarına sahip olmayı ve özellikle
Irak’ın toprak bütünlüğü zedelenmeden, halkı etnik ve mezhep açısından
ayrıştırmadan, ülkenin parçalanmasına yol vermeden, Iraklılık üst kimliği ile
varlıklarını devam ettirmek ümidini taşıyorlardı.

Ne yazık ki
ülkenin sürüklendiği kaos ortamından yararlanan mihraklar, Türkmenlerin
mülkiyet haklarına tecavüz etmişlerdir. Saddam döneminde Türkmenlerin taşınmaz
mal varlıklarından olan evler, arsalar ve binlerce dönümlük tarım arazileri
ellerinden alınmış ve adeta gasp edilmiştir. Daha önceki dikta yönetiminde
yapılan bütün haksızlıkların giderilmesi ve Türkmenlerin mal varlıklarının geri
verilmesi beklenirken, bu sefer eskisinden daha korkunç biçimde yeni
tecavüzlerin yapıldığı gözlemlenmiştir.

Yine bu dönemde
Türkmenlerin kültür merkezi olan Kerkük’te çok daha vahim olaylar yaşanmıştır,
ister Bağdat yönetiminin kusur ve ihmali olsun, ister Kerkük’teki yerel
güçlerin ihmali ve yetersizliği olsun, Kerkük adeta işgal ordularının yaptığına
benzer yağmaya maruz kalmıştır. Devlete ait binalar, okullar, daireler, lojmanlar,
kışla ve askerî yapılar, dernekler ve kulüpler, spor salonları, hatta
stadyumlar, oda ve sendika binaları, halka ait evler ve dükkânlar Kürt siyasî
partilerinin işgal ve yağmasının hedefi olmuştur.

Çetinoğlu: Maddî
zararlar had safhada. Can kayıpları ne durumda?

Prof. Saatçi: Türkmeneli bölgesinde işgalden
itibaren büyük acılar yaşanmıştır. Öncelikle Temmuz 2004’de Tuzhurmatu’da
yapılan katliam sonucu 10 Türkmen genci şehit düşmüştür. 2005, 2006 ve 2007
yıllarında en yoğun Türkmen beldesi olan Telafer’de ise büyük facialar meydana
gelmiştir. Teröristlerin Telafer’de saklandığı gerekçesiyle masum belde halkı
havadan ve karadan top ateşine tutulmuştur. Sivil halka yapılan bu gelişi güzel
bombardıman sonucu yüzlerce Türkmen hayatını kaybetmiştir. Canını kurtarmak
isteyen çoluk-çocuk, kadın-yaşlı pek çok kişi şehrin dışına kaçarak, aç ve
perişan biçimde çadırlarda yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu soykırımının en büyük
mağduru çocuklar ve kadınlar olmuş, bine yakın şehidin verildiği Telafer’de
yüzlerce masum çocuk can vermiştir. On binlerce Telaferli aile evini barkını
terk ederek Kerkük’e ve diğer Türkmen bölgelerine sığınmıştır. Evleri harabeye
dönen pek çok aile perişan olmuş, böylece Telafer, târihinde görülmemiş bir
büyük facia yaşamıştır.

Türkmeneli
bölgesinde daha birçok Türkmen beldesi terörün hedefi oldu. Özellikle Tazehurmatu
Bucağında, Tuzhurmatu ilçesinde büyük acılar yaşanmıştır. Bayat boyunun
yaşadığı en büyük bucak olan ve Tuzhurmatu’ya bağlı bulunan Amirli’de 7 Temmuz
2007 târihinde meydana gelen şiddetli patlama 115 kişinin hayatına mal
olmuştur. Pazar yerinde düzenlenen bu saldırıda 250 kişi de yaralanmıştır.
Patlamanın şiddeti ile 1 kilometre çapında olan yerde bulunan binaların çoğu
yerle bir olmuştur. Katliam gibi olan bu saldırıda ölenlerin çoğunu kadın ve
çocuklar oluşturuyordu.

Çetinoğlu: Mâhallî
idâreler yönetiminde de haksızlıklar yapıldığına dâir haberler, bâzı
gazetelerimizde yer alıyor.

Prof. Saatçi: Türkmeneli bölgesinin
önemli yerleşim merkezlerinden olan Tuzhurmatu, nüfusu 200.000’e yaklaşmış ve
bu bakımdan il olma vasfını kazanmış büyük bir ilçedir. Daha önceleri Kerkük’e
bağlı olan Tuzhurmatu, 20.1.1976 târihli ve 41 sayılı kararname ile Selahattin
iline bağlı bir ilçe olmuştur.

İlçeye 4
nahiye (bucak) de bağlanmış. İlçeye bağlanan dört bucak şunlardır: Amirli,
Bastamlı, Süleymanbeg (Muratlı) ve Kadir Kerem. Türkmenlerin en saf ilçelerinden
olan Tuzhurmatu, Aksu ırmağının kenarında yer alan sâkin, bağlara, bostanlara
ve bereketli topraklara sâhip bir beldedir. Şiî Türkmenlerin yaşadığı Tuzhurmatu’da
öğretmen, memur, devlet adamı, edebiyatçı, şâir, yazar, ressam, sivil ve asker
birçok kıymetli Türkmen şahsiyet yetişmiştir.

Tuzhurmatu, 23
Ocak 2013’de târihinin acılı günlerinden birini yaşamıştır. Olayın meydana
gelişi ve daha önce yaşananlar, Tuzhurmatu’da güçlü varlık sergileyen Türkmen
kimliğinin silinmesine karşı ince bir komplonun ve hâince bir saldırının iç
yüzünü ortaya sermiştir. 22 Ocak 2013 târihinde şehit düşen bir Türkmen için tâziye
merasimi düzenlenmiş ve bu merâsime Türkmen ileri gelenleri ve halktan yoğun
katılım olmuştur. Baş sağlığı ve Fatiha okumak üzere törene iştirak eden ziyaretçilerin
yoğun olduğu bir sırada, buraya canlı bombayla saldırı yapılmıştır. Patlama
sonucu 24 Türkmen şehit düşmüş ve yüze yakın kişi de yaralanmıştır. Bu facia,
bir anda bütün Türkmeneli bölgesini yasa boğmuştur.

Tuzhurmatu’daki
acılı günler bununla da bitmemiştir. Terör olaylarından bıkan Tuzhurmatu halkı
ile terör mağdurları gösteri düzenlemiştir. Kerkük-Bağdat karayolunda üzerinde
gösteri yapanlar teröre lanet yağdırmıştır. Protestoları sürekli hâle getirmek
için yol kenarlarına çadırlar kuran göstericiler, 24 saat boyunca tepkilerini
devam ettirmişlerdir. Terör odakları bu sefer çadırları hedef almıştır. 25
Haziran 2013 târihinde yapılan intihar saldırısı sonucu Irak Türkmen Cephesi
liderlerinin de içinde bulunduğu çok sayıda vatandaş hayatını kaybetmiştir.
Nüfusunun çoğunu Türkmenlerin oluşturduğu Tuzhurmatu ilçesinde meydana gelen bu
olayda ayrıca çok sayıda Türkmen vatandaşları yaralanmıştır.

Patlamaların
ve terör saldırılarının ardı arkası kesilmemiş ve günümüze kadar Kerkük’te,
Telafer’de, Tuzhurmatu’da ve Türkmeneli’nin diğer bölgelerinde terör bütün
şiddetiyle devam etmiştir. Bombalanma sonucu Telafer’de, Amirli’de, Tazehurmatu’da,
Tuzhurmatu’da ve Kerkük’te evleri yıkılan, eşleri dul ve çocukları yetim kalan
binlerce Türkmen kadını ve yavrusu yurtsuz yuvasız kalmıştır. Başlarını sokacak
yuvaları olmayan bu mağdurlara, söz verilmiş olmasına rağmen devletten yardım
ve destek de gelmemiştir.

Türkmenlere
yapılan katliamların başlıca sebebi ve hedefi, Irak’ın en ileri ve entelektüel
toplumu olan Türkmen nüfusunu sindirmek, göçe zorlamak ve Irakta her zaman
yönetim üzerinde etkili olan bir kesimi devre dışı bırakmaktır, ikinci sebebi
ise Iraktaki iktidarların, Türk kökenli olan bu toplumun Türkiye’ye karşı olan
ilgisini her zaman potansiyel bir tehlike olarak görmesidir. Bütün bu olumsuz koşullara
ve insanlık dışı uygulamalara rağmen Türkmenler, varlıklarını ayakta tutmaya
çalışmışlardır.

Çetinoğlu: Netice
yerine geçecek değerlendirmenizle röportajı tamamlayabilir miyiz?

Prof. Saatçi: Irak’ın bugün içine düştüğü
durumun başlıca sebebi anayasanın ta kendisidir. Bu anayasa etnik
milliyetçiliği ve mezhepçiliği körükleyen bir anlayış üzerine hazırlanmıştır.
Ülkede ayrımcılığı körükleyen bu anayasa halka zorla dayatılmıştır. Bu yüzden
ülkede uzlaşma ve güven ortamı sağlamak mümkün değildir. Çünkü bu anayasa halkı
etnik, mezhep ve taifelere ayırarak parçalama esası üzerine oluşturulmuştur.
Yani bugünkü çıkmazın başlıca sebebi Anayasadır.

Irak’ta
siyaseti kilitleyen en büyük etken, siyasî ideolojileri etnik ve mezhep temeli
üzerine oturtmak anlayışıdır. Oysa çağdaş demokrasilerde siyasî partiler ve
örgütler, ideolojik söylemlere göre kurulur. Nitekim dünyanın bütün medenî
ülkelerinde partiler demokrasi, eşitlik, ileri, terakki, millet, halk, adalet,
birlik, kardeşlik, liberal, sosyalist ve hatta komünist söylemler dahi, demokrasilerde
var olabilmiştir. Ancak çağdaş ve gelişmiş ülkelerde yeri olmayan Arap, Sünni,
Şii, Kürt, Türkmen, Süryanî, Yezidi ve Feylî gibi etnik ve mezhep esasına
dayalı partiler, ülkeyi kamplara ayırmaktan ve vatandaşlar arasında fesat ve
düşmanlık tohumlarını ekmekten başka işe yaramayacaktır.

Çetinoğlu: Çözüm
için tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Prof Saatçi: Irak’ta huzur ve güven
sağlanmak isteniyorsa toplumu bölen ve siyasî örgütleri etnik yapılar ve mezhep
gruplarına ve kamplara ayıran böyle bir anayasaya son verilmelidir. Yeniden bir
millet inşa etmek için, bütün halkı Iraklılık bilinci içinde ele almak, dini,
mezhebi, etnik kimliği ve eğilimi ne olursa olsun herkesi Anayasa önünde eşit
bir birey olarak kucaklamak gerekir. Bu durum düzeltilmedikçe Irak’ta huzurun,
barış ve güvenin sağlanması zor görülmektedir.

Irak’ta huzur
ve güvenin yeniden kurulması isteniyorsa, halkı parçalanmaya sevk ve teşvik
eden şimdiki Irak Anayasası yerine çağdaş, bireyleri eşit gören ve Irak
vatandaşı olarak tanımlanan bir kimlik esası üzerine oturan bir anayasa
getirilmelidir. Bu sadece Türkmenlere değil, Arap ve Kürt toplumlarına da huzur
ve güven sağlayacaktır.

 

 

Yüksek Mimar Prof. Dr. SUPHİ SAATÇİ:

1946
yılında Kerkük’te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamladı. İstanbul
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi)’nin Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdi.

1992
yılında doktorasını tamamladı ve 1994 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar
Üniversitesi’nde doçent oldu, Daha sonra aynı üniversitede profesörlüğe
yükseldi. 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Rektör
Yardımcılığına getirildi. Bu görevinde iken 2013 yılında yaş haddinden emekli
oldu. Hâlen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi
Mimarlık Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Millî ve
milletlerarası bilgi şöleni (sempozyum) ve toplantılarda sunulmuş bildirileri
ve yayımlanmış birçok makale, inceleme ve araştırma yazıları vardır. Mimar
Sinan ve Osmanlı mimarlığının klasik çağı, şehir ve medeniyet, klasik Türk
evi üzerine araştırmalar yapmıştır. Ayrıca Irak Türkmenlerinin kültür tarihi
üzerine yayımlanmış eserleri de bulunmaktadır.

Saatçi’nin yayımlanmış kitapları:

Kerkük Çocuk Folkloru: İstanbul-1984. (2. Baskı,
İstanbul-2008), Mimar Sinan:
İstanbul-1987 (3. Baskı-2014), Mimar
Sinan’ın Yapılarındaki Kitabeler
: İstanbul-1988, Mimar Sinan ve Tezkiretü’l-Bünyan: İstanbul-1989, Mimar Sinan and Tezkiretü’l-Bünyan:
İstanbul-1989, Irak Muasır Türk
Şairleri Antolojisi
: Ankara-1991, Kerkük’ten
Derlenen Olay Türküleri
: İstanbul-1992, Târihî Gelişim İçinde Irak’ta Türk Varlığı: İstanbul-1996, Kerkük Güldestesi: İstanbul-1997 (2.
Baskı, İstanbul, 2008), Başlangıcından
Günümüze Kadar Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi
:
(Nesir-Nazım): Ankara-1997, Kerküklü
Mehmet Râsih Öztürkmen-Hayatı ve Şiirleri-
: İstanbul-2001, Tarihten Günümüze Irak Türkmenleri:
İstanbul-2003 (3. Baskı, İstanbul-2007), Kerkük
Evleri
: İstanbul-2003. (2. Baskı, İstanbul-2013), Hasretin Adı Kerkük: İstanbul-2004, Bir Osmanlı Mucizesi Mimar Sinan: İstanbul-2005 (4. Baskı,
İstanbul-2014), Kerkük’ün Sönmez Ateşi
İzzettin Kerkük Armağanı
: İstanbul-2006, The Urban Fabric and Traditional Houses of Kirkuk: İstanbul-2007,
Kent Dokusu ve Geleneksel Evleriyle
Kerkük
: İstanbul-2007, Irak Türkmen
Boyları Oymakları ve Yerleşme Bölgeleri
: İstanbul-2009 (2. Baskı-2015), Osmaneli ve Geleneksel Evleri:
İstanbul-2009, Evliya Çelebi Kerkük’te:
İstanbul-2013,
Başımın Tacı Kerkük, İstanbul- 2014, Sinan
Atlası
:
İstanbul-2015, Kırklareli ve Geleneksel
Evleri
: İstanbul-2016, Darağacında
Sallanan Bayraklar
: İstanbul-2016,
Mahmut Nedim Kerkük, Enin ve Nazlı Yurt, İstanbul-2020, Marmara’nın
Mimarı Sinan
: İstanbul-2020.
Yazdıklarım İhsan S. Vasfi Hayatı ve
Yazıları
, İstanbul-2021.

 

İzmit’de Bulunan Kızılay Binası

0

 Bugün yazacağım yazının mevzu, İzmit
Cumhuriyet Mahallesi Şirin Evler Semtin de bulunan Kızılay Binası ile
alakalıdır.

Benim
de ikamet etmekte olduğum bahsi geçen Mahalleye, hemen demir yolunun kenarına, Kızılay,
İzmit Şube Müdürlüğü tarafından bundan 8
yıl
kadar önce, 4 katlı bir bina yaptırılmıştır. Bu binanın 20 civarında
dairesi bulunmaktadır. Fakat her ne sebepten ise, aradan geçen bunca zamana
rağmen, ,bu bina halen, metruk bir halde boş bulunmaktadır. Kiraya filan da
vermediler. Büyük bir masraf yapılarak inşa edilen bu bina ile alakadar olan
hiç bir kimse yoktur. Bu arada bütün musluklarını çaldılar. Kapılarını da
kırdılar. Bodrumu halen tamamen su ile dolu bulunmaktadır. Adeta bina oturulmaz
bir hale gelmiş durumdadır.

Mahalle
halkı olarak, bu durum,  başta Kızılay
İzmit Şube Müdürü olmak üzere,  Kızılay Genel Başkanı Kerem Kınık’a da
bildirildi.  Fakat değişen herhangi bir
durum olmadı. Esasen, bu binanın durumunun  gerek İzmit Şube Müdürü ve gerekse Kızılay
Genel Başkanı tarafından bilinmemesi mümkün değildir..Verilen bilgiye göre,
imar durumun da bir problem varmış..Yapılan bu müdafaa tarzını kabul etmek
mümkün değildir. Mademki, imarında bir problem vardı, o halde bu binayı niçin
yaptınız, yapılmasına nasıl müsaade verdiniz. Vatandaşlardan kuruş kuruş
toplanan paralar ile yapılan bu binanın kaderine terk edilmesi vahim bir
hatadır, hatta cinayettir.

Bu
binanın durumu, mahalle muhtarı ile Mahalle halkının tamamı tarafından
bilinmektedir. Fakat elden gelen bir şey bulunmamaktadır. Binanın bu halde durması
mahalle halkını tedirgin ediyor da Kızılay yetkilerini hiç rahatsız etmiyor mu
acaba diye çok merak ediyorum. ,

Mühim bir mesele olarak
telakki ettiğim bu durumu Siz değerli 
okuyucularım ile paylaşmak istedim.

“Çağa Bak; İnsan Mutlak Bir Hüsranda!

0

Ancak
güvenilir bir inanca sahip olanlar ile toplumsal fayda için koşturanlar hariç; tabii
ki hakk ve sabır yani doğruluk ve direnç için tavsiyeleşenler de..”
(Asr)

            Nefesler tutulmuş, doların yükselişi izleniyor.
Meteorolojide nefes kesen zamlar gözleniyor. Ortaöğrenim öğrencileri bile
ekonomik verilerden panikliyor.

            Ne demiş ‘Kulun Piyasayla İmtihanı’ şiirinde Şairin Biri:

                        “Dövize endeksli ilişkilerin akibeti

                         Kalpteki kayıtdışı cep miktarına denktir

                         Artık ecel yapacaktır sismik daveti

 Gayri göz
kırpman bile deprem demektir”

            Güç = mutlak ilâh, piyasa = peygamber, para
da kutsal kitap
olunca ‘din elden gidiyor’. Buna bir çare?! “Ey Musa, biz tek çeşit yiyecekten bıktık!
Rabbine yalvar da bize yeryüzünün değişik ürünlerinden; sebzesinden,
salatasından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından versin.”
(Bakara 61)

            2 P, 2 de D: Para/Piyasa & Dini/Düzeni. Bunun
karesini alarak ne demiş Anonimus: “Binlerce
sivil Müslümanı öldür; hiçbir Müslüman patiklemez. Bir karikatür çiz, hepsinin
aklı gidiyor.
” Yağmur duası yerine akıl duasına çıksak yeri var.

            Rüzgâr ve yağmur tenimize değse ne gam; amma velâkin cebimize değerse yaşayamam. Yok, hukuk
hükümferma değilmiş; yok, adalet yoğimiş; yok, kamu malını
talanda yarış varmış; yok, kayırmanın kralı mevcutmuş; yalana bir
gram doğru katmıyorlarmış; arsızlıkta rekora doymuyorlarmış: Görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum. (3M)

            Kitapsız bir Müslümanlığın, ‘Oku’ diye başlayan bir
Din’in inatla ve ısrarla okumayan mensuplarının; Vatan-Millet-Devlet’i gün aşırı 3’ü 1 arada olarak içenlerin rant-müşteri-firma kutsamalı
konumundan, dışarıya tüymek için içerde kapı gıcırtısı bekleyenlerin ve
birbirlerine rahatsızlık vermede okeye dönenlerin diyarından bildiriyorum.

            Maskeni tak, aşını ol; sana oyun kuranların kurallarıyla
ve onlardan medet/merhamet umarak hayatta kal. Sende ne kadar vardı ki?!
Kendinden gayri kime ne faydan oldu da senin varlığından bile haberdar
olmayanların sana hayretmesini beklersin?!

            Sabah – akşam soruyorsun, ‘Ekonomi düzelir mi?’ diye; sen
düzelmezsen senin ekonomin niye düzelsin
. Ahlâkın neyse ekonomin odur,
algın neyse yaşayacağın odur, karakterin neyse kaderin odur. ‘Herkesin sevgisi parası kadar’, olmadı havası kadar..

75 yıldır Amerikan yardımını para destesini
kâğıda sardırır gibi ezana, başörtüsüne sardırıyorsun
ya siyasetçiye ve sonra buna siyaset diyorsun. Onun
payına fazla fazla, senin payına az düşmeye başlayınca da feryadı basıyorsun.
Sıkıldım, yenisi gelsin!

Müslümcüye sormuşlar; yazılarını neyle yazıyorsun diye: Jiletle
demiş. Bedri Rahmi’ye (Eyüboğlu) sormuşlar;
ne edelim, nasıl yapalım? Şöyle söylemiş:

                        “En
azından üç dil bileceksin

  En azından üç dilde

  Ana – avrat dümdüz gideceksin

  En azından üç dil

  Çünkü sen ne tarih ne coğrafya

  Ne şu ne busun

  Oğlum Mernuş

  Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun”

Mooreeffoc Etkisi

0

“Mooreeffoc
Etkisi, alışık olunan bir şey alınıp önüne hayali bir ayna koyularak bakış açısını
değiştirmekle ilgilidir; bilineni alıp sadece biraz yerinden oynatarak bilinmez
ve yabancı kılmaktır. Bu kavram, bir gün bir kahve dükkânına girip, içeriden
bakıldığında vitrindeki “Coffee Room” kelimelerinin tersten okunduğunu fark
eden Charles Dickens tarafından yaratılmıştır. Bu, onun için bilindik bir alanı
yeni ve farklı bir şeye dönüştürme etkisi yaratmıştır, dilini bilmediği yeni
bir yere.

 

Bu
teknik, çok iyi bilinen yerleri ve alanları alıp yalnızca biraz değiştirerek
beklenmedik ya da garip şeyler ekleyerek hayali bir dünya yaratmakta
kullanılabilir. Bir manzaraya, gizemli ya da şaşırtıcı bir şey eklenebilir.
Mesela, en sevdiğiniz ağacın altında küçük bir kapı olduğunu düşünün.
Kitaplarınızdan birindeki bir sayfanın şifreli yazıldığını hayal edin. Evinizdeki
mutfakta kimsenin daha önce fark etmediği bir tavan kapağı olduğunu düşünün ve
bu kapağın açıldığı gizemli dünyayı hayal edin. Dünyadaki mekanların bilinen
isimlerinin anagramlarını yapmayı deneyin. Anagram, bir kelimenin harflerinin
yerleri değiştirilerek oluşturulan yeni bir kelimedir.” (1)

 

Anagram
tekniğiyle mesela İzmit’i “Timzi” şeklinde yazabilirsiniz veya İstanbul’u “Ulbantis”.

 

Farklı
bir açıdan bakma tekniği sadece kelime oyunlarıyla yapılacak bir şey de
değildir üstelik. Tıpkı lego oynar gibi, gerçek mekânların coğrafi
özelliklerinin de farklı olduğu düşünülebilir. İzmit Körfezi’nin bir kara
parçası olduğunu, tüm İzmit’in buzullarla kaplı olduğunu, 2 milyon küsur nüfusu
değil de sadece beş altı iglodan oluşan mini bir sitede yaşayan hepi topu yirmi
insanı barındırdığını hayal edin bir an.

 

Farklı
bir açıdan bakıp hayal kurma tekniğini siyasette de uygulayabiliriz. Mesela
mevcut siyasi iktidarın mensuplarının ahlak ve liyakat bakımından çok iyi
yöneticiler olduklarını tahayyül edelim bir an için. Evet zor olacak ama biz
yine de hayal edelim. Hepsinin tek dertlerinin ülkenin sorunlarını çözmek
olduğunu, ülke sorunlarını çözmek için çok fazla zihni mesai harcadıkları için
sıkıntıdan kolay kolay uyuyamadıklarını var sayalım. Yine, siyasi iktidar
mensuplarının rüşvete, irtikapa, yolsuzluğa, kamu malına el uzatmaya tenezzül
ve tevessül etmeyen kişiler olduklarını hayal edelim.

 

Siyasi
iktidar mensuplarının nepotizm (adam kayırma) illetine düçar olmadıklarını,
toplumu ötekileştirip ayrıştırmadıklarını, devletin bütün imkânlarını
kendilerini iktidarda tutma amacıyla propaganda aracı olarak kullanmadıklarını
hayal edelim.

 

Yine
bir an için mevcut siyasi iktidarın çok iyi bir eğitim sistemi tesis ettiğini,
çocukların bu sistem içerisinde çağdaş bilimsel eğitim almalarının yanında
ahlaklı, karakterli bireyler olarak yetişmelerinin sağlandığını var sayalım.
Yargı teşkilatının hızlı ve adil olduğunu hayal edelim. İnsanların hastanelerde
tedavi olabilmek için haftalar öncesinden sıra numarası almak zorunda
kalmadıklarını düşünelim. Yine siyasi iktidarın ekonomi politikaları nedeniyle
ülkenin gerçekten refaha kavuştuğunu, milletin bolluk ve bereket içinde
yaşadığını, Türkiye’de sadaka verilebilecek tek bir fakir kişinin bile
bulunamadığını, ülkenin bu ekonomik gücünü başka ülkeler üzerinde bir yaptırım
aracı olarak kullandığını hayal edelim.

 

 

Biliyorum
bu satırları okurken bıyık altından gülüyorsunuz. Zira yukarıda hayalen
saydığım iyi ve güzel şeylerle Adalet ve Kalkınma Partisi’ni hayalen bile yan
yana getiremiyorsunuz. AKP / Ak Parti ya da adına her ne diyorsanız gerçekte
ülkeyi düze çıkartamadığı ve iyi yönetemediği gibi sizlerin hayal dünyasında
bile ülkeyi düze çıkartamıyor ve iyi yönetemiyor. Düzden de baksanız,
“mooreeffoc etkisi” uyandırmak için tersten de baksanız, amuda da kalksanız
ülkenin hayrına/faydasına olan herhangi bir şeyle Ak Parti’yi aynı fotoğraf
karesi içinde göremiyorsunuz. Ak Parti’yle ilgili güzel hayaller kuramamakta,
Ak Partili güçlü bir Türkiye’yi hayal edememekte sizler sonuna kadar
haklısınız.

 

(1)
Keri Smith, “Hayali Dünyam”, s.xiv-xv)

Zahmetsiz Rahmet ve Mucize Çözüm Yok

İktidarın
yeni denediği “düşük faiz ve yüksek kur” esaslı ekonomi modelinin
etkileri çok sancılı. Hergün sağanak yağmur gibi gelen zamlar vatandaşı
şimdiden bunaltmış durumda.

İnsanlarımızın
çoğu temel ihtiyaçlarını karşılama derdinde. Geleceklerine dair umutsuz,
eskiden rahatça yapabildiği seyahat ve harcamaları artık hiç yapamayacağı
düşüncesiyle karamsar. Gençlerimizin geleceğe dair olumlu hayalleri
kalmadı.

Buhran
denilebilecek bu karamsar tablo içinde bir umut yaratmak gerekiyordu. İktidar “olguyu
değiştiremiyorsan algıyı değiştir”
tavsiyesine uydu. “Çin Modeli ile
kalkınacağız
” mesajı vermeye başladı.

****

Çin Modeli

Çin, pazar
ekonomisine geçtiği 1978’den sonra müthiş bir ivme yakaladı. Günümüzde dünyanın
en büyük ikinci ekonomisi, en büyük sanayi ülkesi, en büyük mal ticareti ülkesi
ve en çok döviz rezervine sahip ülkesi haline geldi.

“Çin modeli” neydi ki
böyle bir başarı sağladı?

Çin’deki
değişim, dönüşüm ve gelişme birden, kolayca ve kendiliğinden olmadı. Mao’nun
1976’da ölümünden sonra Deng Şiaoping’in başlattığı reformlarla ekonomide
değişim başladı. “1979’da ABD ile Çin arasında diplomatik ilişkilerin yeniden
kurulmasıyla ülke yabancı yatırımlara açıldı. Ucuz işgücü ve düşük kira
maliyetinin sağladığı avantajlar nedeniyle yatırımcılar Çin’e para akıtmaya
başladı.”

AKP
iktidarının, 20. Senesinde ve ekonomiyi duvara toslattıktan sonra, keşfettiği
mucize çözüm işte bu cümleden ibaret. Biz de “ucuz işgücü ve düşük kira
maliyetinin sağladığı avantajlar sağlarsak, Türkiye’ye de para akmaya başlar”

diye düşünmeye başladılar.

1978’de
Çin’in ihracatı sadece 10 milyar dolardı ve dünya ticareti içinde payı yüzde 1
kadardı. Bu miktar 1985’te 25 milyar dolara, bundan 20 yıl kadar sonra ise 4,3
trilyon dolara ulaştı. Çin’in ihracatının yüzde 80’i imalat mallarından oluşuyor.
2019’da ekonomik büyüklüğü (GSYİH) 14,4 trilyon dolara ulaştı. Bu gelişme
sonucu 1 milyar civarında Çinli, uluslararası ölçütlere göre, yoksulluktan
kurtuldu.

Bütün
bu başarının altında “ucuz işgücü ve ucuz kira” olduğunu sanan AKP iktidarı
yanılıyor.

Şu
anda TL’nin hızlı değer kaybı sonrası, dolar bazında, en ucuz işgücü ve en
düşük kira ve en düşük arsa maliyetine sahip ülkelerden biri olduk.

İktidara göre dış yatırımcılar bunu görüp yatırım için koşacaklar. Türkiye
öyle çok ve nitelikli ihracat yapacak ki, cari fazla verecek…

Olmayacak.
Çünkü böyle mucize çözümler yok, zahmetsiz rahmet mümkün değil.

*************************

Çin Modelinde Temel İlkeler

Soner Yalçın
Sözcü’deki köşe yazısında, son 70 yılda “Avrupa’ya gönderilen Çinli öğrencilerin
hem Marksist öğreti ile tanışıp hem de Fransa’da kapitalist bir ülkede planlı
ekonomi pratiğini yaşamasının” Çin’deki etkisini anlattı. Paris’e gidip dönen
öğrencilerden biri Başbakan olmuş. 1963’te O’nun geliştirdiği “Dört
Modernizasyon”
adlı manifesto bu hızlı kalkınma döneminin temel ilkeleri
olmuş. Bakın bu ilkeler nelermiş?


Tarım, sanayi, ulusal savunma ile bilim ve
teknolojiyi içeren dört alanı güçlendirmek hedeftir.

-Çin’in
ekonomik gelişimi için bilim teknoloji öncelikli amaçtır.

–Siyasi
tasfiyelerle felce uğratılan nitelikli kadrolar işe döndürülmeli, liyakat
temel öncelik olmalıdır.

-Bireysel
beceri ve girişimler teşvik edilmelidir. İşgücü profesyonel olmalıdır.

-Çinli
öğrenciler Batı’ya eğitime gönderilmelidir. Vs.

Bu ilkeleri
ister sosyalist bir piyasa ekonomisinde ister tam liberal bir
ekonomide
veya başka bir modelde uygulayabilirsiniz.

Çin gibi otoriter bir rejim bile olsanız, eğer gelen yatırımcılar, geldikleri
ülkede uluslararası hukuk kapsamında kendini güvence altında hisseder
ve
devletin özellikle de ekonomi yönetiminin öngörülebilir olduğunu görür
ve test ederse yatırım yapar.

Çin bugün bilim ve teknoloji devidir. Her bilim dalında ve teknik alanda yetiştirdiği bilim
insanlarıyla
, akademik yayınlarıyla, ürettiği yüksek teknolojili
ürünlerle
dünya liderliğine oynamakta. Çin’e yatırım yapan uluslararası
firmalar nitelikli işgücü bulmakta sıkıntı çekmiyorlar.

Ayrıca
büyük nüfusu sebebiyle ölçek ekonomisinin avantajlarını kullanıyor. Yani
her yatırımı dünyaya ihracat yapmaya elverişli büyük kapasitelerle yapıldığı
için birim maliyetleri düşük oluyor.

Bütün
bunların üstüne Çin, parasını asla aşırı değerli hale getirmeden ihracatı
teşvik ediyor.

*************************

Türkiye Modeli

Çin gibi bütünlüklü bir plan çerçevesinde birkaç on yıl sürecek
istikrarlı bir program uygulayabilecek bir iktidarımız var mı?

Sadece gelecek seçime odaklanmış, devlete doldurduğu liyakatsiz kadrolarla, yandaş zengin etme
esasına göre yürüyen bir sistem Çin modeline benziyor olamaz.

Akıl
ve bilimden uzaklaşmış, eğitim kalitesi yerlerde sürünen, en büyük yatırımları
İmam Hatip ve Diyanet’e yapan, yüksek teknolojili ürün ihracat oranı her yıl
düşen bir ülke Çin modeline benzetilemez.

Ekonominin başına atanan bakan ekonomi tahsili yapmamışsa, kamu bankasının yönetim kuruluna bir güreşçi
atanıyorsa, hukuk fakültelerini veteriner dekanlar yönetiyorsa ne modeli
seçerseniz seçin kalkınamazsınız.

Merkez Bankası, TÜİK, YSK gibi bağımsız olması gereken kurumlara hep “söz dinleyen”
başkanlar
atıyorsanız… İki sene içinde 3 Ekonomi bakanı, 4 Merkez
Bankası Başkanı
değiştiriyorsanız… Kurumların içindeki çok nitelikli
uzmanları bezdirip kovuyorsanız… DPT ve Sayıştay gibi kurumları
çalıştırmıyorsanız size kimse güvenmez ve yatırım yapmaz.

Ancak
Katar ve BAE gibi sonradan görme petrol zenginlerine, ülkenin mevcut
varlıklarını yok pahasına satarak döviz bulmaya çalışırsınız.

Vatandaşlaştıramadıklarımızdan mısınız?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı mısınız? O
hâlde Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına tabisiniz. O anayasa neredeyse yüz yıldan
beri şunu söylüyor:

 

1924 Anayasası, Madde 88: Türkiye ahalisine
din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla (Türk) ıtlak olunur.

 

 

 

1924 Anayasası (1937’de değiştirilen
hâliyle), Madde 88: Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık
bakımından herkese “Türk” denir.

 

1961 Anayasası, Madde 54: Türk Devletine
vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

 

1982 Anayasası, Madde 66: Türk Devletine
vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

 

Bu ülkenin meclisinin duvarında da “Hâkimiyet
kayıtsız şartsız milletindir.” yazar.

 

Şimdi siz anayasaya ve hâkimiyetin Türk
milletine ait olmasına mı itiraz ediyorsunuz?

 

Millet yoksa ya parçalanma ya emperyalizm

Aferin. Şimdi lütfen düşününüz- söylemekten
çekinebilirsiniz de onun için düşününüz demeyi tercih ediyorum:  Siz hangi aşiretin, hangi kabile veya klanın,
hangi “ırkın” mensubusunuz? Çünkü milletten vazgeçtiğiniz zaman insanlar bu alt
gruplara bölünür. Milletin aşağısında, yani milletten küçük topluluklar bunlar.
Uymadı mı? O hâlde, hangi imparatorluğun tebaasısınız? Milletin üstünde,
milletten daha kalabalık topluluk olarak imparatorluk var.

 

Irk, ümmet falan demeyin. Kendinizi bunlardan
herhangi birine mensup hissedebilirsiniz ama henüz bunlara dayanan bir siyasî
yapı kurulmadı. Son baktığımda ümmete dayanan tek devlet Vatikan’dı. Irkçı
iseniz, geç kaldınız; Hitler’i kaçırdınız; başka kapıya…

 

 

 

Millet, yukarıda saydıklarım kadar kör
parmağım gözüne bir yapı değil. Onun için soyutu kavrayamayanlar milleti ve
vatandaşlığı bir türlü anlamıyor. Türkiye’ye baktıkları zaman da bir millet
görmüyorlar; ırklar, etnisiteler görüyorlar.

 

Hâkimiyet kimindir?

Şimdi gelelim, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir”e.
Veya “Egemenlik ulusundur”a. Yukarıdakilere aklı basmayan tabiîdir ki bunu da
reddeder. O hâlde cevap vermelidir: Peki siz devlette kimin egemenliğine
taraftarsınız. “Hâkimiyet milletindir”, hanedan hâkimiyetinin antitezi olarak
doğdu. O güne kadar egemenlik Osmanlı Hanedanındı. Evet, devletlerin dayandıkları
bir hâkimiyet, bir egemenlik kavramı vardır. Bu devletin hem sosyolojik hem
hukukî dayanağıdır. Sizinki ne? Devletiniz hangi tüzel kişiliğin devleti?

 

Millet, vatandaşlık, devlet, egemenlik… Bu
soyut kavramlara erişemeyenler, taleplerinde, isteklerinde de dağılıveriyorlar.
Demokrasi ve eşitlik grupların, etnisitelerin eşitliğidir sanıyorlar. Hatta ırk
diye bir şeyin varlığına inanıp, ırkların eşitliğinden bahsediyorlar.

 

Gruplar değil vatandaşlar eşittir

Demokrasi grupların değil, tek tek insanların
eşitliğidir. Bu tek tek insanların unvanı da “vatandaş”tır.

 

Bakınız vatandaşlık üzerine tarihi bir örnek
vereyim. Belki daha iyi anlaşılır.

 

 

 Avrupa’nın
ilk millet devleti Fransa, ihtilalden sonra yeniden kurulurken; tam da bu
konuları, egemenliği ve vatandaşlığı tartışıyordu. İhtilal meclisinin önündeki
problem şuydu: Fransa’da birkaç grup, aşağılık sayılıyor; insan yerine
konmuyordu: Yahudiler, tiyatro oyuncuları ve cellatlar. Avrupa, daha yakın
zamana kadar Yahudileri hep aşağıladı… Fırsat buldukça da katletti. Tiyatro
oyuncuları birçok karakteri oynadıkları ve o çağın Fransa’sının anlayışına göre
karaktersiz oldukları için; cellatlar da başka şartlar altında cinayet
sayılacak bir işi yaptıkları için, adları ağza alınmaz, aşağılık
gruplardı.  Üstelik Yahudiler’in kendi
dinî kanunları ve kendi mahkemeleri vardı. Osmanlı’nın millet sistemi gibi.
Şimdi ihtilal olmuştu ve yeni düzen kuruluyordu. Bu insanların konumu ne
olacaktı.

 

Dünkü Fransa, bugünkü Fransa

27 Aralık 1789 günü, yani Bastil’in
kırılmasının üzerinden henüz beş ay geçmişken Clermont-Tonnerre Kontu Millet
Meclisi’nde şöyle konuşuyordu:

 

“Millet olarak Yahudilere her şeyi
red­detmeliyiz ve fert olarak Yahudilere her şeyi vermeliyiz. Hâkimlerini
tanımayı bı­rakmalıyız; sadece bizim hâkimlerimiz olmalı. Judaik örgütlerinin
ve kanunlarının sürmesine hukukî destek vermeyi reddetmeliyiz; devlette
kendilerine has bir siyasî hükmî şahsiyet veya düzen kurmalarına müsaade
edilmemelidir. Her biri tek tek vatandaş olmalıdır.”

 

“Özetle Efendiler, bir ülkede yaşayan
herkesin farz olunan statüsü vatandaşlıktır.”

 

Şimdi biri çıkıp diyebilir: Bunlar eski
hikâyeler. Sen bugünkü Fransa’ya baksana.

 

Bakayım: 
Korsikalılar anadillerinde eğitim görsün dendiğinde Fransa hükûmetinin
cevabı şu oldu: Fransa’da sadece Fransızlar vardır ve Fransızların dili
Fransızcadır. Geçtiğimiz Mayıs ayında Fransız Anayasa Konseyi, okullarda, Bask,
Bröton ve Korsika dilleriyle eğitim yapılabilmesini öngören bir kanun teklifini
reddetti. Gerekçe, anayasanın ikinci maddesiydi: Fransa Cumhuriyeti’nin dili
Fransızcadır. Konsey, yazıda, Fransızca telaffuz işaretlerinin (aksanların)
dışında işaret kullanılmasını da reddetti.

 

Vatandaşlar eşittir. Ve egemenlik
milletindir.

20. Milli Eğitim Şûrası’nın Ardından

0

Milli
Eğitim Şûraları; Türk millî eğitim sistemini geliştirmek, niteliğini yükseltmek
için eğitim ve öğretimle ilgili konuları tartışmak ve tavsiye kararları almak,
eğitim politikalarının esaslarını belirlemek üzere toplanan çok önemli
toplantılardır. Burada alınan kararlar tavsiye niteliğinde olsa da yine de
bağlayıcı olmaktadır.

Milli
Eğitim Bakanlığı’nın ‘en yüksek danışma kurulu’ olan Milli Eğitim Şûrası, 7 yıl
aradan sonra 1-3 Aralık’ta Ankara’da toplandı. Ana teması “Eğitimde fırsat
eşitliği” olan 20. Milli Eğitim Şûrası’nda eğitimin üç önemli konusu masaya
yatırıldı: “Temel Eğitimde Fırsat Eşitliği”, “Mesleki Eğitimin İyileştirilmesi”
ve “Öğretmenlerin Mesleki Gelişimi”

Milli
Eğitim Şûrası mahiyetindeki ilk toplantı, 
1921’de Ankara Hükümeti’nin Maarif Vekâleti’nce Ankara’da iki hafta
sürmesi planlanan, ancak dördüncü Yunan genel saldırısının Ankara’ya yaklaşması
üzerine bir hafta (15-21 Temmuz 1921) süre ile toplanan 1. Maarif Kongresi’dir.
Bu kongre, millî bir eğitim sisteminin felsefesini belirlemeye çalışmakla
birlikte, eğitimin “İlk ve ortaöğretim programları, kız okulları, azınlık ve
yabancı okulları, sanayi ve ziraat okulları” gibi  o günkü önemli sorunlarıyla ilgilenmiştir.

1.
Milli Eğitim Şûrası, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in başkanlığında 17-29
Temmuz 1939 tarihleri arasında yapılmıştır. 1988 yılında yapılan 12. Şûradan
2010 yılında yapılan 18. Şûraya kadar üye olarak katıldım. Son şûra ise Aralık
2014’te yapıldı. 1995’te çıkarılan yönetmeliğe göre dört yılda bir toplanması
planlanan şûralar, ancak yedi yıl sonra 1-3 Aralık tarihleri arasında Ankara’da
toplandı.

20.
Milli Eğitim Şûrası’nda “Öğretmenlerin Mesleki Gelişiminin Desteklenmesi”
komisyonunda Başkan Vekili olarak görev yaptım. Orta ve yüksek öğretim
kurumlarında eğitimci ve yönetici, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde
yönetici olarak toplam 45 yıl görev yapmış biri olarak,  bu şûra ile ilgili gözlemlerimi önceki
şûralar ile mukayese ederek paylaşmak istiyorum.

1.
Yedi yıl sonra da olsa Milli Eğitim Şûrası’nın yapılması olumlu bir gelişmedir.
Ama birinci gün açılış töreni, ikinci gün tartışma ve üçüncü gün de 1,5 saatlik
önerilerin karar oylaması ile geçen süre, çok yetersizdir. Tartışmalara en az
bir gün daha ayrılması gerekiyordu. 1. Maarif Kongresi’nin bir hafta, 1. Milli
Eğitim Şûrası’nın iki hafta, 12 Eylül’den sonra yapılan şûraların beş gün
sürdüğünü düşünürsek, bu sürenin yetersiz olduğu görülecektir.

2.
Milli Eğitim Bakanlığı fiilen üniversite öncesi eğitim kurumları ile ilgili
eğitim öğretim hizmetlerini yürüttüğüne göre Şûra Başkanlık Divanı’nda Bakan ve
Bakan Yardımcısının dışında sadece üniversite rektörlerinin görevlendirilmesi,
eğitimcilerin eleştirisine yol açmıştır. Divanda bir okul yöneticisi ile bir
öğretmene de yer verilebilirdi.

3.
Bakanlığın, önceden eğitimin paydaşlarından derlediği konularla ilgili
önerileri toplayarak bunları üç gün alt komisyonlarda görüştürüp, somut
maddeler halinde şûra üyelerinin tartışmasına sunmaları olumlu olmuş ve büyük
zaman kazandırmıştır. Fakat Bakanımızın başkanlığında yapılan kapanış
oturumunda karar alma aşamasında gelen üç dört önerinin tartışılmadan oylanması
doğru olmamıştır. Bu öneriler de şûra üyelerinden geldiğine göre, bunların tartışma
oturumlarında gündeme getirilerek görüşülmesi veya genel kurulda tartışıldıktan
sonra oylanması daha uygun olurdu.

4.  Şûraya katılan 600 delegenin büyük ölçüde
isabetli seçildiğini söyleyebilirim. Milli Eğitim Bakanının tabii üyesi ve
başkanı olduğu şûraya: Türkiye Büyük Millet Meclisi Millî Eğitim, Kültür,
Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanı ve üyeleri ile Millî Eğitim Bakan
yardımcıları ve Bakanlık merkez teşkilatı birim amirleri, bakanlıklar, kamu
kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, üniversiteler ile yurtiçi ve
yurtdışından meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, öğretmen sendikaları,
özel sektör, basın ve yayın kuruluşları, öğrenci ve veli temsilcileri ile
eğitim alanında şûra konularıyla ilgili çalışmalarıyla tanınmış uzmanlar da
davet edilmiştir. MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Prof. Dr. Cihad
Demirli’yi eğitimin paydaşlarının büyük ölçüde temsil edildiği bir şûra
ortamını oluşturduğu için kutluyorum.

5.
Şûranın en sevindirici tarafı; katılımcıların çoğunluğunun genç olması, aktif
olarak tartışmalara katılarak eğitimin niteliğine katkıda bulunmaya çalışması,
oturumlarda demokratik bir yönetimle herkese birkaç defa söz verilmesidir.
Özellikle pırıl pırıl genç akademisyenleri ve öğretmenleri görmekten
eğitimimizin geleceği açısından çok umutlandım.

6.
“Öğretmen Yetiştirmenin İyileştirilmesi” konusunun ele alındığı şûrada 1848’de
kurulup 2014 yılında kapatılan Öğretmen Okulları’nın yeniden açılanması,
öğretmen eğitim kurumlarının yeniden yapılandırılması konusunun ele alınmaması
üzüntü vericidir. Çünkü öğretmen yetiştirilmesi, tek başına ne Milli Eğitim
Bakanlığına ne de üniversitelere bırakılamaz, birlikte yürütülmesi gerekir.

7.  20. Milli Eğitim Şûrası’nda öğretmenlerin
statüsünün yükseltilmesi ve ekonomik şartlarının iyileştirilmesi konusunda
somut kararlar alınmıştır. Öğretmen Meslek Kanunu’nun çıkarılması, öğretmen
alımında mülakatın kaldırılması, öğretmenlerin Adaylık Kaldırma Sınavı
(AKS)’nın kaldırılması, başarılı öğretmenlerin ödüllendirilmesi, öğretmenlerin
lisansüstü eğitim yapmaları konusunda teşvik edilip desteklenmesi, birinci
derecedeki öğretmenlere 3600 ek gösterge verilmesi, öğretmen kariyer
basamaklarının yeniden hayata geçirilerek, sınavla 10 yıllık öğretmenlerin
Uzman Öğretmen, 20 yıllık öğretmenlerin Başöğretmen unvanını kazanarak artı
ücret almaları yönünde alınan kararların, öğretmenleri motive edeceğini ve
mesleki gelişimlerini artıracağını düşünüyorum. Yalnız burada bir konuya dikkat
çekmek istiyorum. 2005’te yapılıp bir daha yapılmayan “öğretmen kariyer
basamakları sınavı”nda, sadece pedagojik konular ve milli eğitim mevzuatı ile
ilgili sorular sorulması sonucunda, bazı branşında başarısız öğretmenlerin başarılı,
branşında başarılı olan öğretmenlerin de başarısız olduğu görülmüştür. Bu
nedenle yeni yapılacak sınavlarda en az yüzde 50 oranında branş   bilgisi de sorulmalıdır.

8.
Son yıllarda kaldırılan ders, zümre ve okulların genel teftişlerinin yeniden
başlatılacak olmasına karar verilmesi de olumlu bir adım olmuştur. Bu
teftişlerin eğitim öğretimin niteliğini doğrudan artıracağına inanıyorum.

Genelde
olumlu olarak gördüğüm  20. Milli Eğitim
Şûrası’nda alınan kararların, eğitim hayatımız için hayırlı olmasını ve en kısa
zamanda hayata geçirilerek gerek eğitimin gelişimine gerekse öğretmenlerin
özlük haklarının iyileştirilmesine katkı sağlamasını diliyorum.