14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 351

Bir Ülkücü Gözüyle Ülkücü Hareket

 “Tarihimize belge,
gelecek nesillerimize ibret ve istifadeye vesile olması dileğiyle…” diye imzalayıp
gönderdiği “Sıradan ve Piyade Lokman Abbasoğlu” adını verdiği kitabını
okuduktan sonra böyle bir değerlendirmeyi uygun gördüm. Ankara Tıp 74 mezunu
olduğum için kendisini bizzat tanırım.

Büyük ülkü yolunda bir ömür üstbaşlığı ona uyan bir
hayattır. Bu kitabı yazarak ülkücü gençlik hareketi mensuplarının nasıl bir
dünya görüşü ve günlük yaşayış biçimine sahip olduklarına ışık tutmuştur. Benzeri
eserler bu düşüncenin daha iyi bilinmesini sağlayacak ve daha doğru değerlendirmeler
yaptıracaktır. Kitap üç ana bölüm şeklinde yazılmıştır.

 Birinci bölüm
girişinde yazar kendini tanıtmakta, doğduğu ve büyüdüğü ortamı, eğitim gördüğü okullar
ile çocukluk ve gençlik yıllarını yazmaktadır. Lokman adı kendisine bilinçli
olarak verilmiştir.

Dedesi Ahmet Hamdi Abbasoğlu doğum yeri olan Erzincan Tercan
müftüsüdür. Daha sonra Ahilik

kültürünün sürdürüldüğü Ankara’nın Kale bölgesindeki
Selçuklu dönemi camilerinden Arslanhane

Camii’inin 1943-1957 tarihleri arasındaki vaizlerindendir.
Aile derdi, hastası, sıkıntısı olanların başvurduğu ve çözüm aradığı bir
adrestir. Lokman ismi bunun için seçilmiştir. Büyük dede Osmanlı-Rus savaşında
Medresesi’ndeki 500 talebesi ile Trabzon dan Erzurum a giderek savaşmış ve 91
yaşında şehit olmuş bir insandır. İlkokulun son iki senesi, orta ve lise
eğitimi Ankara’dadır. Yazları simit ve gazete satışı yapması, boş zamanlarında
babasının dükkânında ticaretine yardımcı olması, ek din dersleri alarak ve lise
yıllarında Türk Ocakları binasında tarih âlimi ve Türk ocakları başkanı Prof. Dr.
Osman Turan‘ın seminerlerine katılması tarih ve millet bilincinin oluşmasında
etkilidir. Bunlara ilahiyat gibi dini kimliğine uygun bir yüksekokul tercihi
onun kişiliğini pekiştirmiştir.70 li yılların öğrenci olaylarında dini ve milli
hassasiyetleri benimseyen ülkücü hareket onunda adresini belirlemiştir. İlahiyat
fakültesi öğrenci temsilciliği ile bu durum netleşmiştir. İlahiyat öğrenciliği
döneminde öğrenci olayları şiddetlenir. Onun arkadaşları olan Ruhi Kılıçkıran’ın,
Gazi Eğitim de Alparslan Gümüş’ün , Ziraat Fakültesi’nde Süleyman Özmen ‘in ,
sonra Dursun Önkuzu’nun öldürülmeleri… Bunlar vatan sevgisini ülkücü
harekette bulup o adresi seçmiş öğrencilerdir. Sonra Dr. Necdet Güçlü’nün
Ankara Tıp’taki işgal girişimine karşı bir grup ülkücü gençle olan çatışma
karmaşasında ölmesi ve bu olaydan o okuldaki ülkücü İbrahim Doğan’ın suçlanması
kitapta yazarın gözlemleriyle değerlendirilmektedir.

 Mezuniyet sonrası ilk
görev yeri Zonguldak İmamhatip Okulu dur. Burada dindarlık ve milliyetçilik
konularında çalışmalar yapar. Dini reddetmeyen bir milletçilik anlayışının
milleti pekiştirecek tek yol olduğu, bunun ahlaklı nesiller yetiştirilerek
olacağı fikrini savunup anlatır. Daha sonra bu çalışmalarını tuzla piyade
okulunda ve asteğmen olarak gittiği Kıbrıs’ta da sürdürmesi anekdotlar halinde yazılmıştır.
Askerlik dönüşü ülkücü köylüler derneği başkanlığı ile başlayan ve öğretmen
olarak kurada çektiği Tunceli’ye gitmeyişi sonrası çeşitli kurumlardaki ve
gümrük bakanlığındaki çalışma ve hatıraları dönemin siyasi tarihine de ışık
tutmaktadır. Özellikle o dönemlerde gümrüklerdeki kaçak ve kaçakçılığın kontrol
altına alınması sonrası bakan Gün Sazık’ın öldürülüp şehit edilmesi hakkında
notlar vardır. Kastamonu’daki Şeyh Mehmet Fevzi Efendi’nin milliyetçi kimlik hakkındaki
şu tespiti aktarılır.

“ Sadakati Vataniyye,

mefahiri milliye,

hamiyeti diniye”

Şeklinde özetlenen bu tarif kavmin sevilmesi ve hak din İslâmın
insanlarmızca benimsenmesi şeklindedir.

 1980 ihtilali ve
sonrası ilk üç yıl kaçak olarak değişik isimlerle tutuklanan arkadaşlarına
yardım  faliyetleri şeklinde olur ve
bunlar anlatılır. Yakalandıktan sonra Mamak cezaevi hatıraları ibretlik olaylardır.
Mamak cezaevindeki olaylar bu da olmaz cinsinden ama olmuş şeylerdir. Hukuk ve
adaletin böylesi dönemlerde askıya alınmasının acı sonuçlarını okuyoruz. Bunlar
arasında İzmit ‘ in renkli siması rahmetli Musa Baştan’ın kendisine sorulan “
laiklik nedir? “ sorusuna cevabı bizler için hoş bir hatıradır. İdamla
yargılanmasına rağmen 3 yıl sonra tahliye edilir. O günlerde ülkücülerin
çıkışta yaptıkları ilk iş Hacıbayram Camiinde iki rekât şükür namazı kılmak ve
cam bardakta çay içmektir.

Gerek yakalanmadan önce gerekse Mamak’ta tutukluyken eşi
Nermin Hanım ve arkadaşları olan kadınların fedakârlıkları ve çalışmaları takdirle
anlatılır. 1997 yılında 80 öncesinin eğitimcileri ile birlikte MHP ye üye olurlar.
Bunlar parti müfettişliğiyle görevlendirir. Bunların girişi ve sonrası MHP’ye
yeni bir güç verdiği anlatılır. Ama 97 de Türkeş’in vefatı sonrası gelişen
olaylar onu siyaset dışı kalmaya karar verdirir.

 Kitabın son bölümünde
onu tanıyanların tespit ve yorumları vardır. Bunların içinden Ahmet

Gazi’nin şu dörtlüğünü alarak yazımızı bitirelim.

“ Er kişi isen görevin ne ise başar,

Zevke eğlenceye hayvan da koşar,

Tanrı Türk’ü korusun!

Hepiniz Allaha emanet olun!“

 Barış, huzur, güven
ve refahın olduğu bir Türkiye dilek ve dualarım ile.

İlkelerin Gücü Adına!

0

İlâhi kitapların kutsal
tarafı nedir? Yahut kâğıdı-kapağı mıdır, içindeki harfler ve kelimeler midir
yoksa mânâsı mıdır? Anlayarak okumaya gayret edenler bilirler ki Kur’an iyilikten de kötülükten de,
güzellikten de çirkinlikten de bahseder. Bununla birlikte tümüne baktığında onun
bir ‘ilkeler kitabı’ olduğunu görürsün; hem de önceki kitaplar ve
peygamberler üzerinden tasdiklenerek.

            Yani mesajların
ruhu kutsaldır
. Elçilerin ve bütün aydınlatma metinlerinin temel
ilke/ölçü/prensip olarak vurguladığı iyilik, doğruluk – dürüstlük, adalet,
hakkaniyet, sevgi – dostluk, dayanışma – yardımlaşma, paylaşma, toplum için
faydalı olma, sorumluluk, bilinçlilik, araştırma-gözlem, düşünme – sorgulama,
çalışma – üretme, akletme-fikretme, yalan söylememe, iftira atmama, israf
etmeme, kimseyi putlaştırmama, çalmama-çırpmama, başkasının hakkına girmeme,
hiçbir canlıya zulmetmeme, her türlü zâlimlikle mücadele etme, soy-sopu üstün
görmeme kutsaldır; ilkeleri ve ilkeliliği üstün görme kuraldır.

            Ve kuralların
geçiş üstünlüğü vardır
. Zira yaratılışın ve varoluşun sırrı ilkelerdir.
Büyük resmi gören ilkeleri ayakta tutar, onları yaşamanın tek kutsal tarafı
olarak beller. ‘Aklın yolu bir’ derken aklı olan, akıllı olan evrendeki birliği
görür; mikrodan makroya, insandan kâinata yürür ve Allah’la tümevarır. Kozmik
bir maymuncuktur Sünnetullah ve çilingirler ordusudur ilkeler/prensipler.

            Tarihe yön veren
insanlar değil ilkelerdir
. İnsanlığın önünde ve hafızasında yürüyen
liderler aslında bu varoluşsal ilkeleri kuşananlardır. Nuh’tan Sokrat’a, Konfüçyus’tan Kant’a bu hep böyledir. Kötücül tipler ise ilketanımazlığın,
zulümkârlığın örnekliği olarak tepetaklak girerler tarihe ve idrak mahkûmu olurlar.

            Hep derim; Atatürk’ün
gücü
kullandığı kavramların, kendine serlevha ettiği ilkelerin gücüdür: “Bağımsızlık,
özgürlük, eşitlik, adalet, hukuk, insan hakları, demokrasi, kadının değeri,
eğitim, bilim, gelişim… Hepsi insan fıtratında dercedilmiş kadim kavramlar..

            Hz. Musa, İsrailoğulları’nın özgürlüğü
için savaşmıştı. Hz. Muhammed’in
mücadelesi; ezilenler, köleler, zenciler ve diri diri toprağa gömülenler
içindi. Martin Luther King’ten Nelson Mandela’ya, Cevher Dudayev’den Aliya
İzzetbegoviç
’e değin aynı..”

            II.Dünya Savaşı’yla birlikte geçtiğimiz para dini ve
piyasa düzeni
(finans kapital) bizi metalaştıra metalaştıra 75 yıldır
hükümferma olmasına karşı 38’de ölen
lider
hâlâ unutulmadı ve ilkeleriyle hatırlanıyor. Yalnızca bir ekonomik
krizin içinde değiliz; ahlâkî ve içtimaî yozlaşmayla paralel derin bir buhrandayız. İlkesizlik, inançsızlık,
güvensizlik, sevgisizlik, nobranlık, nankörlük, paraperestlik, köşe dönmecilik,
güce tapıcılık, makamcılık, aldatma-kandırmacılık, gözbağcılık, gösterişçilik, torpil-kayırmacılık,
rüşvet-zimmetçilik, yolsuzluk-hırsızlık, görmezden gelmecilik, bana ne’cilik vs.
bizi zehirledi ve şimdilerde istifralarda (ekonomiyi mide olarak düşünün),
öksürük nöbetlerindeyiz (iletişimi/iletişimsizliği solunum yolları olarak
düşünün); sayıklıyoruz çoktandır terkettiğimiz değerleri/ilkeleri.

                        Milletin böğrüne dayamışlar finans kapitali  

Yok mudur kurtaracak derin buhrandan kendisini?

Var:
İlkeler. Kendini değersiz hissedersen değerlere sığın. E(k)meğini
ilkelerden çıkar. Dermanın derdinde
gizli
.

SMS:
Bizi hem var eden hem bu varoluşun anlamından haberdar eden, varlığı/mevcudâtı
bu ilkeler üzerine inşa eden, kelimeleri ve kavramları yaratan, mesajlarıyla
ruhumuzu ve yolumuzu aydınlatan Yüce Eğitmenimize / Âlemlerin Rabbine
teşekkürlerimizle..

“Şimdi Bana Kaybolan Yıllarımı Verseler”

Muhalefet, altı ayda
düzeltiriz diyor. Altı ayda döviz kuru kararlı hâle gelecek, hatta yeniden
sağlanan güvenle Türk Lirası değerlenecek, enflasyon duracak, işsizlik
gerileyecek… Hepsi mümkün. Altı ayda mı olur, on ayda mı; ama olur. Her hâlde
1919’da daha kötü durumda değildik değil mi? Ne diyor Atatürk: “Cebren ve hile
ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş,
bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş
olabilir.” Bu sayılanların hepsi doğruydu. Fakat zapt edilen kaleler geri
alındı, tersanelere girenler çıkartıldı, dağıtılan ordular toplandı ve işgal
edenler memleketlerine kovalandı.

 

İnsan hayatında da
milletlerin hayatında da yanlışlar ve kötülüklerin çoğu geri döndürülebilir.
Ama hepsi değil.

 

 

 Tabiat bilimlerinde olaylar ikiye ayrılır:
Geri döndürülebilir olaylar ve geri döndürülemez olaylar. Teknik tabir tersinir
ve tersinmezdir. Raftan düşen kitabı kaldırıp yerine koyabilirsiniz. Fakat
raftan düşen cam bardak kırılırsa, onu geri döndüremezsiniz.

 

Her giden dönmez geri

Aslında sosyal
bilimlerde de bu kavramları kullanmak gerek. Bir toplumun hayatında da tersinir
ve tersinmez olaylar vardır. İşte yukarıda saydığım ekonomik sıkıntılarımız,
muhalefetin iddiasına göre tersinirdir. Ben de öyle olduklarına inanıyorum.
Millî Mücadelenin göğüslediği felaketler de tersinirmiş; çok şükür.

 

Fakat her şey öyle
tozpembe değil. Olup bitenler arasında geri döndürülemez yıkımlar da var.
Mesela beyin göçü dediğimiz insan sermayesi kaybımız! Daha dün haberler, en
değerli birkaç tıp fakültemizin yıllık toplam mezun sayısından fazla
hekimimizin bir yıl içinde yurt dışına göçtüğünü söylüyordu. Hekimlerimizde hâl
buysa diğer alanlarda nasıldır? Her meslekte “konvertible” insan gücümüzü de
kaybediyoruz. Yalnız Edirne’de Leva ile, Iğdır’da Tümen, Lari ve Manat ile alım
yapılmıyor. Dolar ve Euro ile yetişmiş insanlarımız da alınıp götürülüyor.

 

 

 Bu büyük çapta geri dönülmez, tersinmez bir
akış. Belki tam öyle değil. Belki ekonomiyi düzeltip kurumların kalitesi ve
itibarı iade edildiğinde bir kısmını geri kazanabiliriz fakat ancak bir
kısmını.

 

Kurumlar… Ya kurumlar?

Ama tersinmez bir
başka değişim var. Liyakatin iki paralık edildiği, aynı soyadına sâhip
klanların sözde “yönetim” örgütüne çöktüğü sözde üniversitelerde sözde eğitim
gören gençlerin yılları. Bunlar geri gelmeyecek. Yazılıda doksan- yüz alıp ilçe
başkanından tezkiyesi olmadığı için sözlüde elenen gencin kaybı ve kurumun bu
genci alamadığı için kaybı… Bunlar da geri gelmez. Fakat en vahimi,
yeteneklilerin, iyi yetişmişlerin dışarda kalması değil. En vahimi, yeteneksizlerin
kurumları doldurması. İşte bu sonuncusu kurumu çökertir. Kötü paranın iyi
parayı kovması gibi liyakatsiz kadrolar da liyakatliyi kovar. İşe alınmasına
engel olarak kovduğu gibi, eski elemanları da mobbingle, ikrah ettirerek kovar.
FETÖ dönemindeki gibi. Sonra torpil torpili çeker. İltimasla gelen de iltimasla
adam almaya başlar.

 

Buraya kadar
anlattıklarım insan düzeyinde olup bitendir. İnsan unsurunun çürüyüşü daha da
tersinmez bir başka çürüyüşe yol açar: Kurumların çürüyüşüne. Kurum sadece bir
zaman kesitinde, içinde çalışan insanlardan ibaret değildir. Kurumlar da tıpkı
milletler gibi hem bugünleri hem de geçmişleri ve gelecekleriyle vardır. Kurum
gelenektir. Liyakatlilerin girdiği, liyakat ve başarıya göre yükseldiği, en
liyakatli ve başarılının yönettiği kurum… Bu silsile bir kere bozuldu mu bir
daha eski kalitesine dönemez.

 

 

 İnsanların kurumlara güveni de kurumların
geleneğine bağlıdır. O güvenin sağlanması nesiller alır. Yıkılması için bir
keyfî tayin yeterlidir. Mehmet Akif benzer bir şey söylüyor:

 

“Hadi gel yıkalım şu
Süleymaniye’yi desen,

“İki kazma kürek, iki
de ırgat gerek.

“Ancak, hadi gel
yapalım şunu geri desen,

“Bir Sinan, bir de
Süleyman gerek.”

 

Fakat kurumlar bir
Sinan ve bir Süleyman’la bile “geri yapılmıyor”.

 

Gerçek Kurtuluş Savaşı

Sayın muhalefet,
ekonomideki çılgın gidişi altı ayda düzeltirsiniz. Kurumları nasıl
düzelteceksiniz? Nesiller boyu verilen anlamsız diplomaları iptal mi
edeceksiniz? Artık kıdemli hâle gelmiş liyakatsiz işgalcileri kovacak mısınız?
Diyelim ki kovdunuz, yerine koyacaklarınız acaba hangi kurumda yetişti?

 

Daha önce de yazdığım
gibi öğretmeyen, yetiştirmeyen bir sistemin mezunları sonra o sistemi
işletenler, o sistemin idarecileri oluyor; o sistemin geleneğini oluşturuyor.

 

Mühendisine,
teknisyenine, hekimine, savcısına, hâkimine güvenemeyeceğiniz ülkeler vardır
dünyada. Diplomalarının hiçbir anlam ifade etmediği ülkeler. Bunların insanları
liyakatsizdir. Anladık. Fakat şunu da anlayalım: Liyakatsiz insanların
kadrolarını oluşturduğu sistemlerden liyakat sahibi genç eleman da yetişmez.
Devre kapanmıştır. Kötü kötüyü üretecektir ve ülke alçalan bir spiral içinde
çöküşe gidecektir.

 

Türkiye böyle bir
felaket helezonuna düşmemeli.

 

İşte palavra değil,
gerçek Kurtuluş Savaşı budur.

( https://millidusunce.com/simdi-bana-kaybolan-yillarimi-verseler/

Türkçemizin Bugünü Ve Geleceği Hakkında M. Halistin Kukul İle Konuştuk

Oğuz Çetinoğlu: Yûnus Emre’nin vefatının 700. yılı
münâsebetiyle, 2021 yılı, UNESCO tarafından ‘Yûnus Emre Yılı’ olarak ilân
edildi. Buna bağlı olarak, Türkiye de, Cumhurbaşkanlığı nezdinde hem Yûnus Emre
hem de ‘Dünyâ Dili Türkçe’ adıyla bir faaliyetin başlatılması cihetinde adım
attı. Konu hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

M. Halistin Kukul: Bu güzel, fevkalâde ve mânalı
faaliyeti takdir etmemek mümkün değildir. Ancak…

Ne Yûnus Emre ne
de Türkçe böyle gelip geçici, belli bir zamanda, âdeta gösteriş için yapılan
faaliyet olmalıdır. Bu tarzda yapılan faaliyetlerden de fazla bir fayda elde
edildiği söylenemez. Bir defa başta üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyâtı
ve Târih Bölümleri buna her an hazır olmalıdır. Yûnus Emre olmadan bir dil ve
edebiyat tahsili; Orhun Kitâbeleri olmadan da ne dil ne târih ne de Türk
sosyolojisi olabilir. Ne yazık ki, Türkiye üniversitelerinde, Yûnus Emre
okunmadan/okutulmadan Türk Dili Edebiyatı Bölümü; Orhun Kitâbeleri okunup
tanınmadan da Târih Bölümü bitirilen dönemler olmuştur.

Bu; ‘anatomi’
dersi görmeden Tıp Fakültesi’ni bitirmek demektir. Türk kültürü; diliyle, dinî,
askerî, iktisâdî, an’anevî, bediî hattâ coğrafî değerleriyle bir bütündür. Bu
bütünün baş tâcı ise onun lisânı’dır ki bu da Türkçedir.

Çetinoğlu: Türkçe neden baş tâcımızdır?

Kukul: Türkçe, bir Türk’ün, tesâdüfen
birilerinin îkazlarıyla üzerinde durulması gereken bir lisân değil; her zaman,
her yerde, her hâl ve şartta ve her coğrafyada gönül seferberliğiyle ve fakat
ilimle gelecek nesillere ulaştırılması gereken en mühim ‘kültür bağımız’dır.
Türkçe’nin ‘Dünyâ Dili’ olması için önce ‘anavatanlarında, yâni Türkiye’de,
Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da, Kazakistan’da,
Doğu Türkistan’da, Kuzey Kıbrıs’ta, Balkanlar’da, Kırım’da, Kerkük’te ve dîğer
Türk mekânlarında ‘müştereklik’ kazanmasıyla, ilim dallarında ve bilhassâ söz
san’atlarında kendini ispat etmesi gerekir. Bu ‘hâkimiyet’ yok mudur? Kesin
olarak söylüyorum ki, vardı ve vardır ve dâima da olacaktır. Sıkıntımız şudur
ki bu hususta gerekli ve yeterli mesâfeyi alabilmiş; koruma ve gelişmeyi
sağlayabilmiş değiliz.

Sık sık ‘Adriyatik’ten
Çin Seddi’ne…’ diye telâffuz edilen/ettiğimiz tâbir elbette ki bu mesâfeyle de
sınırlı değildir. Hangi ‘Adriyatik’ten Çin Seddi’ne?’ ABD’den Avustralya’ya,
Almanya’dan Kuzey Afrika’ya, Arabistan’a kadar yürünen her sahada Türkçe’nin
gönül sesi bulunur.  Ancak biz sâdece bu
konuşulan/anlaşma vâsıtası olan lisânı/Türkçeyi kastetmiyoruz: Biz; şiirde,
romanda, tiyatroda, hikâyede olduğu gibi, matematikte, fizikte, biyolojide,
kimyâda, astronomide, sosyolojide, hukukta, iktisatta, tıpta veya dînî ilimlerde
de Türkçenin zirvede yer almasından söz ediyoruz. Çünkü dil/lisân, her sahayı
ilgilendirir. Onsuz hiçbir şey olmaz; ne ilim, ne de san’at. Yâni insan
hayatının yegâne olmaz/olamaz şartlarının en başta geleni de dildir; bu ise
bizim için Türkçe’dir.

Çetinoğlu: Türkçe’mizin ‘problemli bir dil’ olduğu söyleniyor…

Kukul: Doğrudur. Kendi iç mes’elelerini
hâlletmiş bir Türkçe, ‘yabancı kelime’ ve ‘uydurukça’nın tesirinden uzak, aslî
hüviyetinde yâni, ayrıca; bütün unsurlarını da ‘kaideleştirmiş’ bir merhaleye
ulaşmalıdır. Ne yazık ki bu henüz mevcut değildir. Meselâ; ‘Türkçe’nin
dilbilgisi’ -ortalama olarak- herkesin mutabık olduğu bir hâle
gelebilmiş/getirilebilmiş midir? Hayır! Niçin? Çünkü; lisân/Türkçe bir türlü
kendi zeminine oturtulamamıştır. Bir defa; Türkçe ve Türkçeleşmiş kelimelerimiz
hakkında mutabık olunacak kaideler mevcut değildir. Ayrıca kaidelere uygun bir
türetmeyle değil uydurma kelimelerle ve yabancı kelimelere her türlü
serbestliği tanıyarak bir Türkçe inşâsına gidilmiş/gidilmektedir. Seneden
seneye âdeta ‘Vay be!’ denilerek
düşünülmeye çalışılan bir dil kendi içindeki muzırlarla mücâdele sebebiyle
korunmasını ve gelişmesini nasıl sağlayabilir? Tabiî ki sağlayamaz ve arzu
edilen seviyede de sağlanamamıştır!

Denebilir ki her
dil, dünyâ dilidir. Doğrudur. Çünkü; başlangıç îtibâriyle, dil de Allahü
Teâlâ’nın bir lütfu, bir ikrâmı olarak biz insanlara sunduğu büyük bir
nimettir. Hâdisenin ilmî, siyâsî ve içtimâî bir hâl alması, maalesef, bu temel
hareket noktasını gözden ırak tutmakta veya bu husus bilerek nazarlardan
kaçırılmaktadır.

Çünkü Rûm
Sûresi’nin 22. âyetinde Yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: ‘Gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin/lisânlarınızın
ve renklerinizin çeşit çeşit/ türlü türlü/farklı farklı/değişik oluşu da yine
onun delillerinden/derslerinden/âyetlerinden/ibretlerindendir
.’

O hâlde; Bizim
mes’elemiz; hem ‘dînî bir emir’ ve hem de ‘millî bir şuûr’ olarak mensubu
bulunduğumuz Türkçe’nin dünyâ dilleri arasındaki mevkisinin ne olduğunu tespittir.
Buna rağmen bu dil ilmi/lisâniyyât, bizde arzu edilen seviyede gelişememiştir.
Bundaki müessir menfî tavır ve unsurlar da pek çok olmasına rağmen, bunların
giderilebilmesi bir yana neler oldukları tespit edilip müşterek kanaate
varılamamış ve zamana bırakılarak yenilerinin de ilâve edilmelerine sebebiyet
verilmiştir.

Çetinoğlu: Türkçe’nin ‘hakîki mânâda Dünyâ dili olabilmesi için yaplması gereken daha çok iş var’ mı diyorsunuz?

Kukul: Evet! Bir dilin cihânşümûl
olabilmesinin şüphesiz ki belli şartları vardır. Bu şartlar; nüfus yâni çok
kişi tarafından konuşurluluk, târihîlik yâni mâzîsinin çok eskilere dayanması
ve bir diğeri de mekân/coğrafya yâni o dilin geniş vatan sathında
kullanılmasıdır. Bu cihetlerden bakıldığında Türkçe; takriben üç yüz milyon
kişi tarafından konuşulan, târihî derinliği birlerce yılı bulan ve dünyânın bir
ucundan bir ucuna geniş mekânlarda/vatanlarda, büyük kitlelerin kullandığı bir
mükemmel lisândır.

Nihad Sâmi
Banarlı ‘Türkçenin Sırları’ adlı
eserinde şu hususlara dikkat çekerek dünyâ dili olmanın âdeta şartlarını ortaya
koyar:

“Diller, fonetik
gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit
veyâ sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kaanunlarına göre türlü
araştırmalara mevzû olmuştur. Fakat dillerin bir de milletlerin târîhine,
târîhî kaderine ve yaşadıkları mâcerâlara göre bizzat târih eliyle yapılmış bir
sınıflanışı vardır. Buna göre bazı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka
dillere boyun eğmiş, hatta zamanla başka dil olmuş lisânlardır. Bunların bir
kısmı da başka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet,
kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller umûmiyetle bir vatanda -hattâ küçük
bir vatanda- işlenirler.

Bir kısım diller
de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş,
hâkimiyyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir. Bu diller, pek tabiî olarak,
medeniyyet ve hâkimiyyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle
de zengin, büyük dillerdir. Bir başka söyleyişle bunlar alelâde devlet dilleri
değil imparatorluk dilleri’dir. (…) Dünyâ târîhinde hem askerî ve hem de
idârî imparatorluk hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş milletler
azdır. Bu saydığımız vasıflara şüphesiz bâzı mühim farklarla uygun imparatorluk
dilleri denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe’dir. Bu dillerin
hiçbiri özdil değildir. Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve medeniyet dili
hiçbir zaman özdil olmak taassubuna ve basitliğine iltifât etmemiştir.”

Çetinoğlu: Merhum Banarlı’nın bu cümlelerini nasıl
yorumluyorsunuz?

Kukul: Bu cümleler çok sıhhatli bir tahlile
tâbi tutulunca görülür ki, Türkçe, ne bir “sentetik/sunî/yapma dildir ne
de bir kabîle dilidir. Pek çok dil âilesinden gelmiş kelimeleri bünyesine
katabilmiş ve herbirine mevcut mânâsının üzerinde mânâlar yükleyebilmiş bir
kültür ve medeniyet dilidir. Kaldı ki Türkçe, dünyâda konuşulan birçok dile de
kelime vermiştir. Bu kelime alış-verişleri dilin ana kaidelerine ve yapısına
zarar verip onları bozacak derecede faaliyet göstermiyorsa fazla diyecek bir
şey yoktur. Ancak; mevcut kelimeleri saf dışı bırakmayı hedefliyor ve anlaşma
unsuru ve vasıtası olarak ârızalara sebebiyet veriyorsa, bu durum mahzurludur
hattâ vahîmdir.

Çetinoğlu: Türkçemizin günümüzdeki durumuna da
bakabilir miyiz?

Kukul: Türkçemiz, bugün, senelerdir yapılan
yanlışlar ve aynı yanlışların tekrar edilmesi sebebiyle zor günler
yaşamaktadır. Dünyânın gelişmiş ülkelerinde, linguistique (lengüistik) yâni dil
ilmi büyük mesâfeler aldığı hâlde, bizde, Türkçe hakkındaki gerek şekil ilmi
(morphologie/morfoloji) gerek menşe ilmi (etymologie/etimoloji) ve gerekse ses
bilgisi (phonetique/fonetik) belli bir merhale kat ederek birer ilim hâlinde
sunulamamıştır. Böyle bir lisânın sözdizimi olarak adlandırılan syntaxe
(sentaks) bahsindeki başarısı ne kadar olabilir?

Çetinoğlu: Mevzunun uzağında olanlar tarafından
daha iyi anlaşılabilmesi için misallendirmeniz mümkün müdür?

Kukul: Hâlâ, t(i)ren mi diyelim yoksa tren mi,
Kur’ân mı diyelim Kuran mı, sür’at mı diyelim sürat mı, mesele mi doğru yoksa
mes’ele mi, k(ı)ravat mı diyelim kravat mı, p(i)sikoloji mi diyelim psikoloji
mi… tartışması içindeki bir dil nasıl gelişebilir? Dolayısiyle; dilimizin
ciddî bir şekilde düşünülmesi gereken imlâ mes’elesi de mevcuttur. Dilimize dâir
değişmez bir kaide vardır: ‘Türkçe yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi
yazılan bir dildir. O hâlde; Trabzon yazıp onu nasıl Tırabzon okuyabiliyoruz?
Trakya yazıp onu nasıl Tırakya okuyabiliyoruz? Plan yazıp niçin pilân okuyoruz;
laik yazıp niçin lâik hattâ lâyik okuyoruz? Branş mı yazıp okuyalım yoksa
bıranş mı? Ne dersiniz? Gaaye mi, gâye mi yoksa gaye mi doğrudur? Gaazi mi,
gâzi mi yoksa gazi mi demeliyiz? Kaabiliyet mi, kâbiliyet mi yoksa kabiliyet mi
yazıp-okuyalım? Aaşık mı, âşık mı, aşık mı doğrudur? Gaaliba mı, gâliba mı,
galiba mı doğrudur?

Çetinoğlu: Bu mesele Cumhuriyet öncesinde
halledilmişti…

Kukul: Evet! 1911 yılında Ömer Seyfettin’in
Genç Kalemler Dergisi’nde yazdığı ‘Yeni Lisan’ makalesiyle başlayan Ali Canip
Yöntem ve Ziya Gökalp’in yürüttüğü Millî Edebiyat akımı/hareketi ile. Bu
mes’elenin alevlenmesi 12 Temmuz 1932 ‘de Mustafa Kemal’in tâlîmâtıyla kurulan
ve daha sonraları Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin
faaliyetleriyle devam etti. Bu dönemin bir hulâsasını Yavuz Bülent Bâkiler’in
kaleminden naklediyorum:

“Atatürk’ün
Türkçe konusunda birbirine tamamen zıt üç görüşü vardır…

Atatürk
1932-1934 arasında dilde tasviyeci oldu. Bin yıldan beri dilimize giren,
yerleşen ve herkes tarafından bilinen, sevilen, kullanılan Arapça-Farsça
kelimeleri, Türkçe’mizden yasakladı. ‘Şey kelimesini kullanmayacaksınız.’ dedi.
Sonra kimsenin kimseyi anlamadığını görünce, bu hatasından kendisi vazgeçti.
1934-1935 yılları arasında, dilde ırkçılıktan uzaklaştı. ‘Türkçeleşen
Türkçedir’ dedi. Bu çok doğru bir yoldur. Ben de şimdi bu düşüncedeyim.
1935-1938 yılları arasında, Güneş Dil Nazariyesine kayarak iddia etti ki: ‘ilk
insan Türk’tür, ilk lisan Türkçedir. Dünyâdaki bütün diller Türkçe’den
doğmuştur.’ Bu görüş yanlıştır. Nitekim İnönü, 1940 yılında Dil ve Tarih
Coğrafya Faküitesi’ndeki Güneş-Dil Nazariyesini anlatan dersi yasakladı.
Elbette doğru yaptı.” 

     Bâkiler’in bu tarafsız/ilmî tespit ve
bakışına rağmen Türkiye’deki dil münâkaşası, ilmî faaliyet ve hareketten ziyâde
siyâsî bir tartışma hâlinde devam edip gitti ve hâlen de  devam edip 
gitmektedir. Bir kısım zevât; Atatürk’ün, 1934-1935 yıllarındaki
görüşünü değil de 1932-1934 yılları arasındaki, reddettiği birinci
‘tasfiyecilik/arı dilcilik/öz Türkçecilik/uydurmacılık’ görüşünü ısrarla tâkip
ederek, Türkçe’yi tam mânâsıyla bir çıkmaza soktular. Güneş-Dil Nazariyesi’ni
(Teorisi’ni) artık söz konusu yapan hiç kimse yoktur.

Türk Dil Kurumu
Yazmanlarından Ömer Asım Aksoy; Cumhuriyetin 50. Yılında Gelişen ve Özleşen
Dilimiz’ adlı kitabında ‘Dilin Layikliği’ başlıklı yazısında şöyle diyor:

‘Dilde layiklik,
dinin dile karışmamasıdır. Türkler İslâmlığı kabul ettikten sonra bu dinin dili
sayılan Arapça, Türkçeyi yavaş yavaş gölgelemeye başlamış; giderek küçümsenen,
kullanılmasından utanılan bir dil sayılmasına, bu yüzden de yoksullaşmasına,
unutulmasına yol açmıştır. Bu durum dilin ulusallığı ilkesine de bağımsızlığı
ilkesine de devletin layikliği ilkesine de ters düşmektedir. Bundan dolayı
dilde din dilinin egemenliği bulunmamalıdır.’

‘Utanılan bir
dil’ nasıl olur? Sâdece bunu bilmek isterim! Kaldı ki; iddiasına göre, Aksoy,
en azından “din, kabul, devlet, ters” kelimelerini kullanmamalıydı.

HÂLİSTİN KUKUL
(Em. Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

01
Ocak 1943 târihinde T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu
orada okudu. 1961 yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara
Harp Okulu’na girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı.
Sonra, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve
Edebiyâtı Bölümü’ne girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre
liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve
Samsun Eğitim Enstitüleri’nde ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Eğitim Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.

İlk
şiirini, 1961 yılında ‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben:
Türk Edebiyatı, Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur,
Ülkemiz, Zafer, Kültür ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca,
Bizim Ece, Bizim Külliye, Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun
Sokak, Çınar Gençlik, Türkiye Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad
Kümbet, Türkmence, Aydın Efesi, Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah,
Tercüman, Ortadoğu, Türkiye, Hergün, Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük
Kurultay, Millet, Türkeli, Gündüz gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve
samsunhabertv yaygınağ (internet) sitelerinde şiirleri, hikâyeleri ve
makaleleri yayınlandı/yayınlanmaktadır.

 Edebiyât
ödülleri:
Ülkemiz Dergisi şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi
şiir yarışması 2. Teşvik ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3.
Mansiyonu (1985); Türkiye Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2.
Mansiyonu (1987); Türk Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması
(Üniversite Öğretim Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir
Valiliği Yûnus Emre şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir
yarışması 3. Lüğü (1992); Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği
(1994).

Yayınlanmış Eserleri:

Şiir dalında: Türk’ün Ayak
Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni (1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca
Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014-2016); Uyanmak Zamanı (2017)                                                                      
Resimli Nasreddin Hoca Çocuk
Şiirleri Kitapları:
Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye
(1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da Biz
Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006);
İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga
Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989)                                                                   
Manzûm Destanları: Kıbrıs
Destanı (1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997);
Kanije Destanı (1992-1997)                                                                                                               
Tiyatro dalında:
Gelincikler Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 )                                                          Hikâye dalında: Zincirli Tepe (1985); Sevgi Çemberi (1991);
Yarınlar Daha Güzel (1998)                            İnceleme dalında: Şeyh Şâmil ve
Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013)         Mektup
dalında:
Post-Nişîn’e Mektuplar (2004 ).                                                                                              
Hâtıra dalında: Darbelerde
Harbiyeli Olmak (2021)

Binin
üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin Kukul hakkında, hazırlanmış
dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun tanınmış edebiyât ve fikir
dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır.

Kukul’un
iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997 yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak emekli olmuştur.

 

Ya Türkiye, Ya Ak Parti

0

Değişik
platformlarda yaklaşık dört (4) yıldır köşe yazıları yazıyorum. Dört yıl önce
yani Doların 3,5-4 TL bandında olduğu dönemlerde bu güne işaret ederek
Türkiye’nin büyük bir ekonomik krize doğru sürüklendiğini ve Ak Parti’nin
ülkenin krize sürüklenmesindeki en büyük sebep olduğunu yazmıştık. Hatta bu
yazılarımızı daha sonra derleyerek “Tayyip Erdoğan Sonrası Türkiye” adlı
kitabımızda yayınladık. Dileyen herkes kutsal bilgi kaynağı Google’dan adını
aratarak muhtelif kitapçılardan kitabı temin edebilir ve o kitaba başvurabilir.

 

Türkiye’nin
Ak Parti’nin kötü yönetimi sebebiyle büyük bir krize doğru sürüklendiğini
söylemek ve bu söylemin aradan 3-4 yıl geçtikten sonra realiteye dönmesi
elbette bir kehanet değil. Ak Parti tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da ülkenin
sorunlarını çözme niyetinde olmadığı gibi bu sorunları çözecek beceriye de
sahip değildi. Hala öyle.

 

Aynı
şeyleri o zaman da yazmıştık bugün de tekraren yazıyoruz. Ak Parti kötü. Bu
“kötü” kavramını da sadece beceri yoksunluğu olarak değil, en geniş manasıyla
niyette, söylemde ve eylemde kötülük olarak anlamak gerekiyor.

 

Dünyanın
her yerinde ülkeyi yönetenlerle yönetilenlerin menfaatleri her zaman çatışır.
Dünyanın her ülkesinde yönetenlerin faydasına olan şey yönetilenlerin zararına,
yönetenlerin zararına olan şey de yönetilenlerin yararınadır. Mesela
demokrasinin, fikir ve ifade hürriyetinin gerek mental gerekse kurumsal olarak
yerleşmesi yönetenlerin zararına yönetilenlerin yararınadır. Yargı teşkilatının
bağımsız ve tarafsız olması veya başka bir ifadeyle yargının siyasi iktidar
tarafından kontrol edilememesi yönetenlerin zararına yönetilenlerin
yararınadır. Medya gücünün siyasi iktidarın tahakkümü altında olması ve siyasi
iktidarın propaganda aracına dönüşmesi yönetenlerin yararına yönetilenlerin
zararınadır. Daron Acemoğlu’nun kapsayıcı kurumlar / sömürücü kurumlar ayrımı
olarak adlandırdığı bu durum, dünyadaki tüm ülkeler için geçerli olduğu gibi
elbette Türkiye için de geçerlidir.

 

Ülkeyi
yönetenlerle yönetilenlerin arasındaki bu menfaat çatışmasının en net ve keskin
olduğu ülkelerin başında ise şüphesiz ki Türkiye gelmektedir. Daha önceki
yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı
altında getirilen ve hakikatte bir sistemsizlik olan başkanlık sistemi Ak Parti’nin
lehine Türkiye’nin aleyhinedir. Türk yargısının Ak Parti yöneticilerinden
doğrudan talimat alması Ak Parti’nin lehine Türkiye’nin aleyhinedir. Kamu
kurumlarının liyakatli kişilerle değil de Ak Parti’ye yakın kişilerle
doldurulması Ak Parti’nin lehine Türkiye’nin ise aleyhinedir. Tek amacı belli
kişilerin gayrimenkul rantı sağlaması olan Kanal İstanbul Projesi Ak Parti’nin
lehine Türkiye’nin aleyhinedir.

 

Lafı
bu kadar uzatmadan nihai hükmümüzü ifade edecek olursak bugün gelinen noktada
Ak Parti’nin iktidarda olması Ak Parti’nin lehine Türkiye’nin ise aleyhinedir.
Ak Parti bugün için Türkiye’nin sorunlarını çözecek merci olmaktan çok
uzaklaşmıştır. Üzülerek belirtiyorum ki sorunlara çözüm bulmak bir yana, Ak
Parti bizatihi kendisi Türkiye’nin en büyük sorunu haline gelmiştir. İktidar Ak
Parti’nin elinden gidip liyakatli kişilerin eline geçmediği sürece Türkiye’nin
hiçbir sorunun çözülme ihtimali olmadığı gibi Türkiye mevcut durumdan çok daha
kötüye gitmeye devam edecektir.

Ak
Parti’nin bugün için tek derdi iktidar süresini uzatabildiği kadar uzatmaktır.
Yaptıkları her hamleyi, attıkları her adımı sadece ve sadece siyasi ömürlerini
uzatmak için atmaktadırlar. Ak Parti, iktidarını devam ettirebilmek için
imkânlarını sonuna kadar zorlamaktan ve bu uğurda feda edilebilecek her şeyi
feda etmekten de geri durmamaktadır. İktidarlarını devam ettirebilmek için
ülkeyi topyekûn ateşe vermeleri gerekse bir an düşünmeden bütün ülkeyi ateşe
verirler. Nitekim yakın tarihte gerçekleştirdikleri ekonomik/siyasi hamlelerle bunu
zaten ispatladılar.

 

Şimdi
bazı Ak Partili arkadaşlarımız “Evet Ak Parti kötü ama mevcut içinde en iyisi
bu. Buna vermeyip kime oy verelim?” diye sorabilirler. Bu soruyu sormakta
sonuna kadar haksızlar. Çünkü bu soru her şeyden önce realiteden uzak. Öncelikle,
ülkeyi yirmi yıldır Ak Parti yönetiyor ve Ak Parti’nin ülkeyi kötü yönettiği
tescillenmiş durumda. Aynı kötü sicil Ak Parti’nin ittifak ortağı MHP için de
geçerli. Hâlbuki bugün muhalefette olan partilerin hiç birisi ülkeyi yönetmiş,
ülkeyi yönetme imtihanından geçmiş değiller. O nedenle Ak Parti’nin diğer
muhalefet partilerinden, örneğin DEVA Parti’sinden örneğin CHP’den örneğin İYİ
Parti’den daha iyi olduğunu söylemenin gerçekle bağdaşır hiçbir yanı yok.
Diğerlerini hiç denemediniz, görmediniz ki! Dolayısıyla ortada kötü olduğu
kesin bir şekilde tescilli olan Ak Parti varken kötü olma “ihtimali” bulunan
muhalefet partilerine burun kıvırmak mantıklı da değil adil de.

 

Kaldı
ki Ak Parti’den sonra iktidar olacak kişilerin ülkenin sorunlarını çözmek için
ekstra bir gayret göstermelerine de gerek yok. Ak Parti faaliyetleriyle ülkede
öyle bir yıkım meydana getiriyor ki, Ak Parti’den sonra gelenler koltuğa oturup
hiçbir şey yapmasalar, boş boş otursalar sorunlar kendiliğinden çözülüyor
zaten.

 

Bu
yazı partizanca hislerle yazılmadı. Ak Parti iyi olsaydı, kendi menfaatini
ülkenin menfaatlerinin üzerinde tutmasaydı, hatta kendi menfaatleri uğruna
ülkeyi yıkıma götüren filer işlemeseydi bu satırların yazarı da Ak Parti’ye
can-ı gönülden destek verirdi. Ama maalesef Ak Parti kötü ve Türkiye’nin
sorunlarını çözüp düze çıkabilmesi için Ak Parti’den ve daha da önemlisi Ak
Parti’nin yıkıcı siyaset tarzından kurtulması gerekiyor. Ve bu satırların
yazarı da Türkiye’yi Ak Parti’den daha çok sevdiği için Türkiye’yi Ak Parti’ye
tercih ediyor.

 

Türk
vatandaşları bir yol ayrımında. Bugün her bir Türk vatandaşı iki menfaatten
birisi yani kendi menfaatiyle Ak Parti’nin menfaati arasında tercih yapmak
zorunda. Bugün her bir Türk vatandaşı Türkiye ile Ak Parti arasında bir tercih
yapmak zorunda. Türkiye’nin Ak Parti ile birlikte kazanma imkân ve ihtimali yok
artık. Ak Parti, Politbüro haline gelirken Türkiye de 20. yüzyılın ilk
yarısındaki totaliter rejimlere doğru (d)evriliyor. Türkiye’nin insan kaynağı,
enerjisi, birikimi, zamanı Ak Parti eliyle israf ediliyor. Mevcut denklemde Ak
Partili bir Türkiye’nin gelişme imkân ve ihtimali bulunmuyor. Aksini düşünen
varsa, kötülüğüne rağmen hala Ak Parti’yi destekleyen varsa, bu kişiler bundan
böyle buyursunlar Ak Parti’yi sadece kendi sırtlarında taşısınlar. Ak Parti’nin
sefasını sürüp cefasını millete yıkmaya çalışmasınlar. Ak Parti’yi milletin
sırtına yük etmekten vazgeçsinler. Bu ülkenin de bu milletin de Ak Parti’yi
daha fazla sırtında taşımaya mecali kalmadı artık. 

Tarihten Gelen Çığlık

(Yiğitlerin
kalbi, sırların mezarıdır)

Ben Ekonomist Değilim Ama!

0

Bir
ülkeyi tanımak İstiyorsanız o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın” (Albert
Kamus)

Son günlerde televizyon tartışma programlarına çıkan herkes: “Ben
ekonomist değilim ama” diyerek söze girizgâh yapıyor. Bir yerde haksız
sayılmazlar hani; yatıyoruz kalkıyoruz gözümüz-kulağımız döviz kurlarında. Kur
yükseldikçe iğneden ipliğe her şeye zamlar peş peşe sıralanıyor. Millet,
ekonomiden başka bir şey düşünemez oldu.

Perşembenin gelişi, çarşambadan belliydi ancak kimse Türkiye
ekonomisinin bu hızla darboğaza gireceğini, dövizin ve tüketim araçları fiyatların
birden bire ok gibi yukarı fırlayacağını tahmin etmiyordu.

Geçen yıl 5 Litrelik Ayçiçek yağının fiyatı 38 00 TL. İken bu
yıl Ekim ayında Tarım Kredi Kooperatifi marketinde 68 00 TL etiket fiyatı
vardı. (Aynı günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı marketten 1000 TL. lik
alışveriş yapmış ve fiyatların gayet makul seviyede olduğundan bahsetmişti.)

Ancak Kasım Ayının sonunda aynı 5 Kg. Ayçiçek yağı yine aynı
markette 82 TL., 10 12 2021 Tarihinde ise 102 TL. Üzeri etiketliydi.

Tarım Kredi Kooperatifinin marketinde böyle olan fiyatlar
diğer marketlerde 150 TL. Civarında seyrediyordu.

Buraya kadar yazdıklarım sadece Ayçiçek yağının seyir
defteri, geri kalanını siz tahmin edin gayrı.


Mazisi onbinlerce yıl ötelere dayanan Türk Milletinin son kalesi
Türkiye Cumhuriyeti’nin Hazine ve Maliye bakanı ekonomiye dair verdiği
röportajda: “Sen maaş alıyorsun. En
fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin. Ama ben bütün
varlığımı kaybederim
.” Konuşması, tam bir tüccar kafası mantığından başka
nasıl anlaşılır, bir devlet adamına yakışır sözler mi bunlar?

Büyük şehirlerde uzayıp giden ekmek kuyrukları,
çarşı-Pazarlarda yapılan röportajlar milletimizin ekonomik durumunun hangi
safhalarda olduğunun birer göstergesi olsa gerek.


Rahmetli ekonomist yazar Güngör Uras’ın Ayşe teyzesinin
filesi bu ekonomik şartlarda doluyor mu bilemiyorum ama tahminim eğer kabul
görüldüyse Darülaceze’ye çoktan müracaatını yapmıştır.

Ekonomik şartların ağırlığı milletin iliklerine kadar
işlemişken, ailesine mektup bırakıp intihar eden babaların haberi günlük
sıradan haber halini aldı.

Bütün bunların yanında kadın cinayetleri güncelliğini
korumasına rağmen milletin ekonomiye odaklandığı şu gönlerde artık bırakın
sıradan haberi, haber dahi yapılmadan arada kaynayıp gidiyor.

Türk Mukavemet Teşkilâtı

0

Eskiden ‘Alasya
olarak anılan Kıbrıs Adası’nda ilk insan yerleşimi, Taş Devri’nin sonlarına
denk gelen Neolitik Çağ’da (MÖ 8000-5200) 
başlamıştır. Bulunan kalıntılar MÖ 6000 yılına târihlenmiştir. MÖ
1500’de Mısırlılar adayı işgal etti. MÖ 569’da Ada’yı, Mısır’a bağlılıklarını
ilân eden krallar yönetiyordu. MÖ 525’te Başşehri Babil olan günümüzdeki İran
Devleti’nin kökenini teşkil eden Ahameniş İmparatorluğu, kralları kendisine
bağladı. MÖ 323 yılında Mısır Krallığının eyâleti oldu. Kısa bir süre
Kleopatra’ya verildi. MÖ 32’de Roma’ya bağlandı. Roma İmparatorluğu’nun
bölünmesi ile 395 yılında Bizans’a intikal etti. Sonra Emeviler, Fransızlar,
Türk asıllı Memlükler, Venedikliler adaya hâkim oldular.  15 Mayıs 1570’te başlayan Osmanlı
kuşatması,  1 Ağustos 1571’de Ada’nın
tamamının fethi ile sonuçlandı.

93
Harbi
’ olarak da anılan 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’ndan sonra arabulucu
olması karşılığında, mülkiyeti Osmanlı Devleti’nde kalmak üzere Kıbrıs Adası’nın
yönetimi ve geliri geçici olarak İngiltere’ye verildi. 1914 yılında Osmanlı
Devleti, Almanya ile birlikte İngiltere’ye karşı Birinci Dünya Savaşı’na
girince İngiltere Kıbrıs’ı tek taraflı kararla ilhak etti. 24 Temmuz 1923
târihinde imzalanan Lozan Barış Sözleşmesi ile Türkiye Cumhuriyeti
İngiltere’nin Kıbrıs üzerindeki hükümranlığını resmen kabul etti. O târihten
sonra Yunanistan, devamlı olarak Kıbrıs’a Rumları yerleştirdi, Türklere baskı
yapıp Ada’dan uzaklaştırdı. Demografik yapıyı lehine çevirdikten sonra Ada
üzerinde hak iddia etmeye, Türklere katliam uygulamaya başladı.

Ankara’nın da desteği alınarak Kıbrıs
Türklerini Yunanistan’ın Kıbrıs’ta kurdurduğu EOKA terör örgütüne karşı korumak
ve gerektiğinde Kıbrıs Adası’nı işgalcilerden geri almak maksadıyla Kod adı ‘KİP’ / Kıbrıs’ı İstirdat* Projesi’
olan ‘TMT / Türk Mukavemet Teşkilâtı’ Rauf Denktaş, Dr. Burhan
Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi tarafından 15 Kasım 1957’de kuruldu.

Kıbrıs’ta Kıbrıs meselesini en iyi bilen 3
kişiden biri, Türkiye’de ise yazıp yayınladığı bir düzineye yakın kitap
sebebiyle açık ara tek kişi olan Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay Atilla Çilingir,
yukarıda bir cümle ile ifâde edilen kuruluşun târihini, bütün detayları ile
13,5 X 21 santim ölçülerinde 240 sayfalık kitapta anlatıyor. Bu muhteşem ‘TMT Kitabı’na Girne Amerikan
Üniversitesi İletişim Fakültesi Basın Yayın Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Muharrem
Özdemir
, TMT mücâhitleriyle yaptığı röportajlar aracılığıyla önemli
katkılarda bulunuyor.

Çok hassas bir konu olan milletlerarası
ilişkilerde, Hıristiyan Batı’nın desteğini kazanmış Yunanistan’a karşı hareket
edecek, O’nun insan hakları ihlallerini, azgınlıklarını, katliamını önleyecek
bir teşkilâta resmen destek vermek Türkiye’nin başına büyük dertler açabilirdi.
Bütün işlemler, kılı kırk yararak gizli ve milletlerarası usullere uymaya
çalışılarak yapılmıştır. Gazi Yarbay Atillâ Çilingir TMT’nin kuruluş
safhasıyla alâkalı hiçbir bilgiyi ihmal etmeksizin bütün teferruatı ile
açıklıyor. TMT’nin kurulması mecburiyetine sebebiyet veren Rum mezâlimini
açıklamakla işe başlıyor. Dönemin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın, Başbakanı Adnan
Menderes’in Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nın, Genel Kurmay İkinci Başkanı
Orgeneral Sâlih Coşkun’un, Özel Harp Dâiresi Başkanı Tümgeneral Daniş
Karabelen’in, muvafakatlerinin alınışı safha safha kitaba intikal ettiriliyor.

Yukarıda isimleri geçen saygıdeğer isimlerin,
TMT’nin kuruluşunu sağlamak suretiyle Kıbrıs’a sâhip çıkmalarından çok değil,
5-10 sene öncesinde yaşanan olaylar ve resmî beyanlar hatırlanırsa, yapılan iş,
varılan netice, âdetâ mûcize kabilinden başarıdır. Sözü edilen resmî beyanları
da hatırlatmakta fayda var:

Türkiye’nin Kıbrıs meselesi ile alâkadar
olması 1950’li yılların başlarındadır. Kıbrıs’ı millî bir dâvâ olarak başlatan,
Hürriyet Gazetesi’nin kurucusu ve sâhibi Sedat Simâvî’dir. Sakız Adası’ndaki
Müslüman Türk Mezarlığı’nın Rum vandalistleri tarafından tahrip edilip
üzerinden yol geçirilmesi ve Rumların, Müslüman Türk köylülerini Hıristiyanlaştırmaya
çalışmaları ayrıca bir imamı zorla papaz yapmaları üzerine yayın başlattı.
Sedat Simâvî’yi harekete geçiren iki olay daha vardır: Birincisi 23 Ocak 1950
târihinde bir gazetecinin konuya ilişkin sorusunu cevaplandırırken, Türkiye
Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak (1890-1953 / Dışişleri Bakanlığı:
16 Ocak 1949 – 22 Mayıs 1950) ‘Kıbrıs
Meselesi’ diye bir meselemiz yoktur. Çünkü Kıbrıs bugün, İngiltere’nin
hâkimiyeti ve idâresi altındadır
’ demişti. Kendisinden görevi devralan Mehmet
Fuat Köprülü de, önceki Dışişleri Bakanı’nın tesirinde kalmış olacak ki (hazin
bir tecelli olarak) Sadak’ın sözünü destekleyen bir beyanda bulunmuştur.

………………………

*istirdat: Önceden verilmiş
bir şeyi geri almak, herhangi bir sebeple elden çıkmış bir şeyi tekrar elde
etmek, kurtarmak.

 

BİLGEOĞUZ
YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu:
35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64
Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com    WEB: www.bilgeoguz.com  

 

 

ATİLLA ÇİLİNGİR:

     1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk
Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada
bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rumlar; adada
yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri
toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini
adadan göçe zorluyorlardı…

     O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da
onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk
Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen
Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın
içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da
bu görevine başarıyla devam etti, ‘Gazi’ unvanı ile nurlandırılarak
Türkiye’ye döndü.

     1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta
görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden
Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul
Şubesi yönetim Kurulunda da görev yaptı.

     Bu uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak
bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış târihî ve
hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik platformlarda görev aldı.
Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı,
makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns konusu başta olmak üzere,
ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam
etmektedir.

     T.S.K.’dan 1990 yılında, kendi isteği
ile emekli olduktan soma; Kıbrıs konusuyla ilgili kaleme almış olduğu; Özgürlük Nefesi (K.K.T.C Cumhurbaşkanlığı
yayını 1995), Girne’den Doğan Güneş
(1997), Unutanlar, Unutturulanlar ya da
Hatırlayamadıklarımız
(2004), Elveda
Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka
(2006), Andımız
Olsun ki Bu Topraklar Bizim
(2007), Târihten
Gelen Çığlık
(2010), Kıbrıs / Yes
Be Annem
(2002-2016) isimli kitaplarıyla;

     Ülkemizin son 65 yılında öne çıkan,
yaşanmış önemli olayları anlatan: 10’ların
İzleriyle Türkiye
(2014), Kırılmadık
Ne Kaldı
?-Zaman Asla Kaybolmaz
(2015)  isimli kitapları da
bulunmaktadır…

     Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta
Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev
yaptıktan sonra, halen dünyanın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim
şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; CompuGroup
Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde, görevine devam etmektedir.

     Pek çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık
Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar
ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingirin: Sigorta
sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012)
isimli bir kitabı daha bulunmaktadır.

     Atilla Çilingir; bugüne kadar
kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk
projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit Aileleri ve Malul
Gazileri Demeğine ‘Târihten Gelen
Çığlık
’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2013’de
Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü
İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda
CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını taşıyan
bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 târihinde de,
Mapuder-A.D.D Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de
katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan
bir kütüphânenin açılışını yapmıştır.  

 

 

CİHAN HARBİNDE
YILDIRIM

Birinci Dünya Savaşı,
kay
ıtlara göre 1914-1918 yılları
aras
ında 4 yıl devam etmiştir. Bu
s
üre Türkler için
tam 10 y
ıldır.

 

Savaşa Almanyanın
m
üttefiki olarak girdiğimiz için
gerek cephede, gerekse cephe gerisinde g
örev yapmak üzere
kalabalık bir heyet Türkiye’ye geldi. Onlar gittikten sonra savaşla al
âkalı
pek çok makale ve kitap yazdılar. Bu kitaplardan biri, Savaşta Y
ıldırım
Ordular Grubu Başhekimi Dr. Werner
Steuber
taraf
ından kaleme alındı.
Steuber
in kitabı, Bursalı Mehmet Nihat tarafından
Türkçe’ye çevrildi ve 1932 yılında Askeri Matbaa’da basılıp Türk okuyucusuna
sunuldu. İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesinden
mezun olan ve İstanbul
Üniversitesi Açık Öğretim
Fak
ültesi Sosyoloji Bölümü’ne
devam eden Samet Özdemir günümüz
Türkçesine çevirip yayına hazırladı.

***

İngiliz gemilerinin tâkibinden
ka
çan Almanya’ya ait ‘Breslau’ ve ‘Goeben
isimli iki savaş gemisi Çanakkale Boğaz
ı’nı geçerek İstanbul’a
sığ
ınmayı başardı.
Gemiler İstanbul’da Osmanlı Devleti’ne satıldı ve ‘Midilli’ ile ‘Yavuz
isimleri verildi. Hemen ardından, Alman kaptan ve mürettebat ile yoluna devam
ederek Rus limanlarını topa tuttu. Böylece Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaş
ı’na
girmiş oldu. Enver Paşa
nın, Saraydan habersiz bir oldubitti ile
Harbiye Nâzırı olması, genç subayları önemli mevkilere getirmesi ve pek çok
Alman subayını, Türk ordusunda danışman olarak g
örevlendirmiş olması
hat
ırlanırsa, bu işin önceden
planland
ığı hükmüne
var
ılır.

 

Dr. Steuber’in yazdığı
kitap 20. Sayfada Kanal Harek
âtı
ile başl
ıyor. Şiddetli bir muharebedir. Büyük
İskender
in, Yavuz Sultan Selim

Deprem Buluştayı!

D-100
karayolu Kuruçeşme mevkiinden Ankara istikametine gitmekte olan “iş makinesi
yüklü” uzun ve geniş araç köprüye
sıkıştı.

Vinç
yardımıyla kurtarılan iş makinesi otoparka çekilirken karayolu 2 saatlik aranın
ardından trafiğe açıldı!

Diye yazdı gazeteler!

***

Okuyan
için öyle de, o trafikte kala kalan, önü arkası ve dahi tüm yan yollar tıkalı
olduğu için çalışır vaziyette bekleyen araçlar ve içindekiler için öyle kolay
geçmedi o, 3 saat.

Evet
2 saat değil, tam 3 saatine mal oldu, fabrika işçisinin, teknik servisin, ilaç
mümessilinin, öğretmenin, doktorun, hemşirenin, memurun, esnafın, davaya
giremeyen avukatın!

Bir
de benim…

***

Aşağı yukarı yarım
günü gitti şehrin.

Her
aracın ayrı bir mağduriyeti vardı kendi içinde!

Hararet
yapanı benzini biteni su kaynatanı demiyorum bile.

Olur
tabi, dünyanın her yerde olabilecek bir aksilik, adı üstünde kaza.

Köprüye
çarpan aracının yüksekliğinden bi haber şoförü ve onu yollayan firma
yetkililerinin sorumsuzluğu ayrı bir vaka.

Olur
olur da çözüm bu kadar geç olur mu?

2
saati aşar mı bir araca müdahale?

***

Say
ki deprem oldu da yıkıldı o köprü, Allah korusun!

Olur mu olur!

Neler
neler yaşadık 99 depreminde!

Ne
olur bu şehrin, hali!

Halimiz
nice olur(!)

Gerçekten
hazır mıyız depreme ve ya başka bir olağan üstü duruma?

Hazır mı büyükşehir
belediyemiz?

***

Google’
nin bir uygulaması var adınız soyadınız bir yazıda, bir haberde geçince size
eposta gelir falanca metinde adını geçti diye!

Onun
için kimi ilgilendiriyorsa adını unvanını açık açık yazarım haberi olsun, laf aramızda kalmasın diye!

Evet,
Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanımız Doç. Dr. Tahir Büyükakın!

Hazır
mı belediyemiz böyle bir duruma?

Hazır
mı bürokratlarınız ve idaresi altında ki kurumlar?

Ne
yanından geçerken köprünün!

Ne
de uzayıp giden trafik sıkışıklığında!

***

Basına
çıkan haber resimlerinde de göremedik bürokratlarınızı,
teknik hizmetler veya ulaşım hizmetleri çalışanlarınızı!

Çıkmıyorlar
sıcak odalarından diyor vatandaş.

Karışmıyorlar
halkın arasına!

Anca
toplantıdan toplantıya bir de yürüyüş yolu fotoğraflarınızda belki sizin yanı başınızda!

***

Sahada
her zamanki gibi yine polislerimiz bir de çekici çalışanları vardı o yağmurun
altında.

Tabi
Kartepe de zirve yapıyor olsaydınız çağrılmazdı muhtemelen o polis arkadaşlar,
panellere konferanslara!!!

Trafik zirvesi, şehir
çalıştayı, deprem buluştayı…

Raporlar,
sunumlar, kahve kuru pasta arası, yemek molası, sonuç bildirgesi dualarla
açılışlar alkışlarla kapanışlar…

Ve
bütün bürokratlarınız orada!!!

***

Allah
polisimizden razı olsun, yine onlar vardı o yağmurda, vatandaşın arasında.

Evet
Tahir Büyükakın başkanım durum böyleyken böyle…

Artık
bize salon da vermiyor sizin arkadaşlar, kongre merkezine de yok çektiler o
konu ve gerekçeler bile ayrı bir yazı konusu aslında da…

Yazmayacağım.

İzmit
belediyesinin salonları var nasılsa…

Selam
ve dua ile

Türk Birliği

0

Türk Devletleri Teşkilatı, Türk Keneş adıyla 1992-2010 yılları arasında yapılan “Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi” toplantılarının ilki Turgut ÖZAL ev sahipliğinde 30 Ekim 1992’de Ankara’da, ikincisi 12 Temmuz 1993’de Nursultan Nazarbayev’in ev sahipliğinde Almatı’da yapılan anlaşma ile TÜRKSOY kurulmuş, Devlet Başkanları toplantıları devam ederek birçok konuda anlaşmalar imzalanmış, en önemlisi ise ülkeler arasındaki kültür, ekonomik, sosyal bağların güçlendirilmesi amacıyla 3 Ekim 2009 tarihinde Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye arasında Nahçıvan Anlaşmasının imzalanmasıyla kurulmuş, Özbekistan ise 14 Eylül 2019’da tam üye olmuştur. Aynı yıl Macaristan ise gözlemci üye olarak kabul edilmiştir.

22 Ağustos 2012 tarihinde Bişkek’te toplanan 2. Türk Keneşi Dışişleri Bakanları toplantısında Türk Keneşi’nin resmi bayrağı kabul edildi. Bayrak; rengini Kazakistan, ortasındaki güneşi Kırgızistan, sekiz köşeli yıldızı Azerbaycan ve hilali Türk Bayrağından almaktadır.

1...350351352...1.3861.386 Sayfanın 351. Sayfası