14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 350

Eğitimde Şiddet Olamaz

 

Çocuklar eleştirilmekten,
azarlanmaktan değil, kendilerine güzel örnek olunmasından etkilenirler.”
Thiersch

 

Aksaray’da
bir öğretmenin öğrencisini derslikten çıkararak koridorda tekme tokat dövmesi
vicdanları sızlatmıştır. Bu olay, eğitim camiası başta olmak üzere herkesi
üzmüştür.

Bir
eğitimcinin,  bir eğitim kurumunda;
sevgi, hoşgörü ve güler yüzü seçmesi yerine, şiddete başvurması olacak şey
değildir. Emektar, vefalı, yüreğini koyarak özveri ile mesleğinin yıldızları
olan saygın öğretmenlerimizin içinde böylesine kötü örnekleri sergileyenler
olmamalıdır.

Konunun
sebebi ne olursa olsun, öğretmene bir öğrenciyi dövme hakkı tanımaz. Bu sevgili
öğrencimiz, döven öğretmenin evladı olsaydı, başkası tarafından bu şekilde
hırpalanmasına yüreği dayanabilir miydi acaba?

Okullarımızın
teftişi sırasında, sınıflardan birinde, öğrencilerin uzunluk ölçüleri ile
ilgili kazanımlarını görmek istemiştim. Masanın üzerinde duran 30 cm.lik
cetveli öğrencilere göstererek, “bu nedir” diye sordum. “Cetvel” dediler. “ ne
işe yarar” dediğimde, koro halinde; “onunla öğretmen çocukları döver” diye
cevap verdiler.

Öğretmenimiz
huzursuz olmuştu. Konuyu değiştirerek derse devam ettim. Zil çaldıktan sonra
öğretmenimizle sorunu irdeledik. Eğitim öğretime, sevginin, hoşgörünün, sabrın,
toleransın katılmasını, şiddetin her türlüsünün uzak tutulması gerektiği
üzerinde konuştuk. Çocuklara dürüstlüklerinden dolayı kızmaması gerektiğini de,
söyledim. Konuşmalarımızdan ikna olmuştu. Umarım bu hatasından vaz geçmiştir.

Başka bir sınıf
teftişimde de öğrencilerin gözlerinin içi gülüyordu. Bilemedikleri bazı sorular
için sınıf başkanı söz istedi. Özür dileyerek hatanın kendilerinde olduğunu,
öğretmenlerinin notunu kırmamamı rica etti. Gıpta ettim bu tavırlarına,
öğretmenlerine karşı minicik yüreklerinde taşıdıkları kocaman sevgiye imrendim.
Böyle öğrenciler yetiştirdiği için öğretmenimizi kutladım
.

Öğretmenlerimizin
sorunlarının oldukça çok ve zor olduğu bir gerçektir. Özellikle son yıllarda
öğrenci davranışlarında şaşırtıcı ve çok miktarda sorunlar gözlenmektedir.
Okullar, anne babalardan, diğer paydaşlardan yeterli desteği göremiyorlar.
Ebeveynler bir çocukla baş edemezken, öğretmenler 30, 40, yerine göre daha
fazla mevcutlu dersliklerde stres altındalar. Öğrencilerden, öğretmenlere
tehditler, saldırılar, darplar artmıştır.

Basın
yayın, internet, sokak, öğrencileri menfi yönde etkilemekte, otoriteyi tanımaz,
sorumsuz, saldırgan kılmaktadır. Bu olumsuzluklar öğretmenlerin işini
zorlaştırmaktadır.

Bütün bunlara
rağmen öğretmenlerimiz, kendi evlatları dâhil, yaşamlarında, ve eğitim öğretim
ortamında asla şiddeti kullanmamalıdırlar
. Sadece öğretmenler değil
elbette. Anne babalar, bakıcılar, kreşlerde görev yapanlar vb. çocukla muhatap
olan kim varsa, başta sevgi olmak üzere, sabrı, hoş görüyü, affetmeyi,
merhameti vb. güzel hasletleri gönüllerine yerleştirmeli, çocuk terbiyesinde
şiddet içermeyen bilimsel yöntemleri uygulamalıdırlar.

Çocuklara
vurulan tokadın yerinde güller bitmiyor maalesef. Aksine yıllarca bilinçaltında
korkuya, öfkeye, nefrete dönüşerek topluma negatif yansıyor. Öğretmen de insan,
kızabilir, üzülebilir. Fakat bilgi ve tecrübe birikimlerini, sevgisiyle
birleştirerek bu tavrını, asla eğitim ortamına, çocuklara yansıtmamalıdır.

“Öğretimin
temeli öğrenciyi sevmektir…”
Çocuk eğitiminde en önemli koşul sevgidir. Öğrenciyi sevmeyen, rakip gibi gören öğretmenlerin, “Niçin
bu okulda öğrenciler beni sevmiyor?

diye şikâyet etmeye hakkı yoktur.

Kendini ve hayatı seven, iyimser, iyiye, güzele ve değişmeye açık bir
öğretmen çocukları fark eder, ilgilenir, yüreklendirir. Onları bağışlar, kin
gütmez, kaprisli davranmaz. Hepsinin kalplerinde bir hazine taşıdığını,
kapısının sevgi anahtarıyla açılabileceğini bilir.

 Kin, nefret, öfke ve şiddet in olduğu yerde sevgisizlik ve korku
hâkimdir. İnsan sevmediği ve korktuğu yerden öğrenmek bir yana hızla
kaçar.  “Demokrasi, insana saygı, doğa ve
çevre bilinci, ulusal ve evrensel değerleri benimseme
gibi birçok
haslet sevginin egemen kılındığı ortamlarda gelişir.

Öğrencinin başarılı olabilmesi için; dersi sevmesi,
dersi sevebilmesi için öğretmeni sevmesi, öğretmeni sevebilmesi için de
öğretmenin öğrenciyi sevmesi gerekir. Öğrenciyi azarlamak, aşağılamak, hata
yaptığı zaman yerin dibine batırmak, arkadaşları arasında küçük düşürmek asla
doğru değildir.

Çocuğu; “benliğine
güvenen, sevgi dolu, çağdaş, çalışkan, iyimser, paylaşımcı ve dürüst kişilikli”

olarak yetiştirmek okulun ortak ilkesidir.
“Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi
öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır.”

 Sevgi çocukların can suyu ve yaşama
sevincidir. Onlar, sevgiyle gerçek anlamda büyür ve sevgiyle eğitilebilirler.
Çocuk sevgi gördüğü kişiye bağlanır, onu dinler, onun gibi yaşamaya çalışır.

Kişiler arası ilişkiyi, barışı,
güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri
sevgidir. Sevginin olduğu alanlarda yenilikler, güzellikler ve başarılar
vardır. Çocukları sevenler ve mesleğinde üretken olanlar her zaman başarılı
olmuş, engelleri aşmışlardır.

Böylesi
bazı kötü örnekler olsa da, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki
öğretmenlerimizin büyük çoğunluğu şiddet türlerinden uzak, sevgiyle yoğrulmuş
özverili bir yürekle görevlerini sürdürmektedirler. Eli öpülesi, kıymet
biçilemeyen gönül insanlarıdır O’nlar. Okulları ziyaret ederseniz, öğrencilerin
sevinç çığlıklarında, mutlulukla bakan gözbebeklerinde mutlaka öğretmenlerini
görürsünüz.

Diyeceğim
o ki, çok az da olsa, eğitim kurumlarında artık şiddetin en hafifine bile
rastlanmasın. Anne babalar üzülmesin, çocukların yaşama sevinci solmasın.
Çocuklar geleceğimiz, nadide çiçek O’nlar. Hiç solmasınlar, üzülmesinler,
kırılmasınlar.

Gelin
hep birlikte serpilmelerine, güzel kokular saçmalarına, gülümsemelerine katkıda
bulunalım. O’nlar vefalıdır, verdiklerimizin karşılığını katbekat bize geri
öderler.

Sevgiyle
kalın…

Mene Tekel Peres

0

Mene Tekel Peres

“Babil’de mutantan bir şölen: Mukaddes taslarla sunulan şarap.

Nedimler mest, dildareler mest, hükümdar mest…

Ve birden, duvara esrarlı harfler işleyen bir el:

Mene, Tekel, Peres!

Baltazar dehşet içindedir. Yazıları ne kâhinler anlayabilir,

Ne falcılar… Son ümit Danyal.. Saraya çağrılan Dalyan derki…

 Tevratı dinleyelim:

“Mene: Allah senin krallığını saydı ve sona erdirdi.

Tekel: Terazide tartıldın ve eksik bulundun.

Peres: Ülken bölündü Medlere ve Farslara verildi.”

Ve Baltazar’ın hazin sonu… (Tevrat, Danyal, V 5)

 

Hepimizin bildiği bir konudur. Uçak yerden kalkarken birden
bire havalanmaz. Bir müddet yere paralel gider, bir süre yükselerek tatlı bir
açı oluşturur, sonrasında havalanır ve en sonunda yine yere iner.

20 yıldır Türkiye’nin başında bulunan Ak Parti Hükümetleri,
iktidara geldiklerinin ilk yıllarından 2012 yılına kadar Türkiye ekonomisinin
ivmesini yukarıya doğru kaldırmayı başarmışlardır.

AKP’nin bu başarısında; gerek bir önceki hükümete ait Kemal
Derviş kararlarının uygulanması, AB ülkeleriyle iyi niyetli işbirliği, Kopenhag
kriterlerine uyum ve gerekse kamuya ait malvarlıklarının büyük ölçüde
özelleştirilmelerini sayabiliriz.

Yukarıda sıraladığım maddelerin yanında dünyayı dolaşan sıcak
parayı da hesaba katmamız gerekirse, o yılların hükümet içindeki ekonomistleri,
bu parayı Türkiye’ye çekmeyi başarmışlar (Eski Cumhurbaşkanlarımızdan merhum
Süleyman Demirel cumhurbaşkanlığı döneminde: “Dünyada 250 Milyar dolar para
dolaşıyor, bu parayı kim çağırırsa oraya gider dediği günlerde.”) ve fert
başına düşen milli gelir 12 000 Doların üzerine çıkmıştı.

Sonrasında AKP, Delikızın bohçası misali, açıldı, saçıldı,
oradan oraya savruldu. Yaşadığımız bu savrulmalar sürecinde milletimizin başına
gelmeyen kalmadı.

Defalarca yazdım yine yazacağım. Çünkü bu vatan kimsenin
babasının çiftliği değil, asırlarca Türk milletine vatan olmuş bu topraklar
için, yüz binlerce şehit verilmiş. Oysa AKP, memleketi deneme-yanılma
yöntemiyle yönetmeye çalışıyor, bu işler bu kadar kolay olmamalı. Üstelik denedikleri
icraatların hiç birinde başarılı olamadılar.

Önce yargıyı FETÖ Terör örgütüne teslim ettiler, bedelini 15
Temmuz 2016 darbesiyle millete ödettiler.

Arkasından PKK ile Çözüm süreci macerasını başlattılar,
sadece Hendek teröründe 793 şehit verdik. Bu sayı, yurdumuzun diğer bölgelerini
de sayacak olursak binlerce ocağa ateş düştü. Bu arada Kuzey Irak’tan Kobani’ye
karınlarını doyurarak geçirdiğimiz Peşmerge, bugün Suriye’nin kuzeyinde
askerimize silah sıkıyor.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa toprak kaybını AKP Hükümetleri
döneminde yaşadık. Süleymanşah Türbesini alıp kaçtık! arazisi PKK-YPG’ye kaldı.
Ege denizinde 21 adamız Yunanistan’ın işgali altında. Bize ait olan Taşoz
adasından bugüne kadar Yunanistan, 10 Milyon varil petrolümüzü çaldı, halâ
çalmaya devam ediyor.

Ülkemiz çok büyük ekonomik buhranla karşı karşıya. Ekonomiyle
alakası olmayan bir kişi, maliyenin başına getirildi. Adam her demecinde sorumlu
olarak Türk milletinin Hazine ve Maliye bakanı değil Cumhurbaşkanının adamı
görüntüsü veriyor.

AKP, iktidarlarının ülkeyi getirdiği hazin sonun benzerini, yaklaşık
bundan 2000 yıl öncesinde Babil Kralı Baltazar’ın ülkesinin ve Baltazar’ın
başına gelenleri Tevrat’tan okumak insana ürküntü vermiyor değil. Bu ülke ve
insanları bu şekilde bir yönetim şeklini hiçbir zaman hak etmemiştir.

Ekonomik Yangınla Mücadele

Dolar
kurunun 18 TL mertebesine geldiği ve son 4 ayda Türk Lirasının değer kaybının %100’ü
geçtiği süreç tam bir ekonomik yangındı. Bu yangın karşısındaki iktidarın
tavrı, bu yaz yaşadığımız orman yangınları ile mücadeledeki tavrına benziyor.

Devleti
yönetenler orman yangınları çıktığında Türk Hava Kurumu’nun elindeki
yangın uçaklarını
çürümeye terk etmişti. Yalnız sınırlı sayıda kiraladığı Rus
helikopterlerine güvenmişti.

Kur şokları yaşanırken de iktidar bu alanda kullanabileceği en etkin aracı devre
dışı bıraktı
.  Hiçbir şekilde politika
faizi artırımını yapmayacağını, aksine düşüreceğini
açıkladı. CB Erdoğan “Başka
türlü yapamam, Nas var”
diyerek, kendi din anlayışına bağlayan cümleler kurdu.
Bu tür her açıklama yangına benzin dökme etkisi yaptı. Kur yangını
genişledi, bir uçakla söndürülebilecek yangın en az on uçakla kontrol
edilebilir hale geldi.

Orman yangınları
söndüğünde gördük ki, kalıcı hasarlar oluşmuştu. Mesela yanan arılar ve ağaçlar
sebebiyle çam balı üretimimiz büyük ölçüde düşmüştü. Orman köylerimizi yağmurlarda
artık seller basıyordu.

Kurlarla
başlayan ekonomik yangın ise enflasyon, öngörülemezlik ve durgunluk
olarak yayıldı. Fahiş fiyat artışları halkımızın alım gücünü çok
düşürdü.

Devlet,
orman yangınlarında ormanın büyük kısmı yandıktan sonra, bütün
imkanlarını seferber edip, yurtdışından çok sayıda uçak ve helikopter
kiralayarak söndürebilmişti. Ekonomik yangında da aynı tutumu gördük.

Eylül ayında Dolar kuru 8 TL civarında iken kur artışları biraz faiz yükseltmeyle
kontrol edilebilirdi. Bu yapılmadı, yangın büyüdükten, ekonomi allak bullak edildikten
sonra örtülü bir şekilde faizler yükseltildi. “Nas” ve “faiz
haram”
söylemi unutuldu.

Kurlar
bir günde yüzde 5-6 TL düştü. Bu arada kimler, 17-18 TL’den sattıkları
dolarlar yüzünden, ne kadar tatlı paralar kazandılar bilmiyoruz.

“Kur garantili TL Vadeli hesabı” denilen, 1970’li yıllarda DÇM adıyla kullanılan, bir finansal
araç yeniden keşfedildi. TL görünümlü döviz hesabına dönen herkesin vade
sonunda alacağı faiz, kur artışının altında kalırsa aradaki fark için
Hazineden karşılama garantisi verildi.

Şimdilik ekonomideki kur yangınının büyümesi önlendi ve kontrol altına
alındı
gibi görülüyor. Bu
bile hepimizi sevindirdi. Ama yangın hala devam ediyor. Yeni bir rüzgâr
çıkarsa yeniden büyüme riski var.
İyimser beklentiler tutmaz ve kur
artışları devam ederse yangın bu defa başka alanlara sıçrayabilir.
Hazine
üzerine binen yükün maliyeti ağır olabilir.

“Fahiş fiyatlar” inmedi. Halkımızı fakirleştiren bütün etkenler halen yerli yerinde duruyor.
Kurlarla doğrudan bağlantılı olan akaryakıt fiyatlarında bile, halka
yansıyan, bir indirime gidilemiyor.

Ormanlarımızda
yangınlar söndü ama eski haline gelemedi. Ekonomideki yangın ne zaman tam söner
bilinmez. Ama ekonominin eski haline gelmesi bile uzun zaman alacaktır.

******************************

İktidarın Çelişkisi

CB
Erdoğan ve ekonomi kurmayları “yeni bir ekonomik model denediklerini”
söylemişlerdi. Bugüne kadar uygulanan ve “zengini daha zengin, fakiri daha
fakir yapıyor” dedikleri “yüksek faiz- düşük kur” modeli yerine, “düşük
faiz- yüksek kur”
modeline geçildiğini açıklamışlardı. Tabii onlar “yüksek
kur”
yerine “rekabetçi kur” demeyi tercih ediyorlardı.

Böylece
Türk halkının alım gücü düşürülecek, dışarıdan telefon, bilgisayar,
otomobil, giyim, gıda gibi malzemeler alamayacak ve ithalat düşecekti.
Buna karşılık içeride ürettiğimiz her şeyin döviz bazında fiyatı düşeceği için ihracat
artacaktı.
Böylece cari açığımız azalacak dövize ihtiyacımız da
kalmayacaktı. “Üretim- Yatırım- İstihdam öncelikli” olduğu
söylenen politikanın bir başka ayağı da Türkler ucuz işgücü haline geleceği
için
dışarıdan yatırımlar akacaktı.

Bu
yapılanın adına “ekonomik kurtuluş savaşı” adını verdiler. Bu yeni
denemeyi eleştiren ekonomistleri de “mandacı” olmakla suçladılar.

Şimdi
bu söylenenler unutuldu. Bakın neler yapıldı?

Örtülü faiz artışı yapılarak kurlar düşürüldü. (Ama hala Türk Lirası Eylül ayına göre %50
değer kaybetmiş durumda.)

Bu en
yeni denemenin
mesela kur hedefleri ne bilmiyoruz. Acaba şu andaki
kurlar rekabetçi kur mu, değil mi?
Eğer rekabetçi ise nereye kadar düşerse
rekabetçi olmaktan çıkacak? Mesela Eylül ayı kurlarına dönme hedefi var mı?
Mevcut kurlar hala rekabetçi değilse yine kurların yükselmesine izin
verilecek mi?

Üstelik
şu anda “örtülü faiz artışını” sağlayan dövize endeksli hesaplarla tamamen
dövize bağlı bir ekonomi haline geldik.

Yıllar
sonra 1970’li yılların DÇM (Dövize Çevrilebilir Mevduat) finansal aracı tozlu
raflardan indirildi. Turgut Özal bu sistemin açtığı sıkıntıları görmüştü. Özal,
DÇM uygulamasına son verirken, sistemi ‘bilgisizliğin vesikası’ olarak
tanımlamış, “vatandaşın sırtına inanılmaz bir yük bindirdiğini” ifade etmişti.
Dahası sistemi yürüten dönemin hükümeti için “kendilerini akıllı,
uyanık sananlar böyle bir yol buldular”
demişti.

Faiz açıkça artırılsa mevduat sahibine faizin tamamını bankalar
ödeyecekti.
Faizi
örtülü bir şekilde artırdılar. Böylece faizin bir kısmını devlet (yani
millet), bir kısmını banka ödeyecek.
Hem de parasını alıp zengine aktardıkları
fakir ama dindar halkımıza “faiz arttırmadık” yalanını
söyleyebilecekler.

İnşallah
iyimser beklentiler gerçekleşir de döviz kurları daha da artmaz. “Kendilerini
akıllı, uyanık sananların bulduğu bu yol”
başa bela olmadan işe yarar.

Şimdi
soralım: Hani “düşük faiz- rekabetçi (yüksek) kur” istiyordunuz, neden
tekrar “yüksek faiz- düşük kur” sistemine döndünüz?

Ağa
ile marabanın hikayesi gibi, madem aynı model kalacaktı, biz bu naneyi niye yedik?

Bile bile mi, Bilmediklerinden mi?

Hata
yapıyorlar. Genel olarak dünyayı, özel olarak da ekonomiyi yanlış biliyorlar ve
o yanlış bilgilerine, gerçeklikten kopuk teorilerine göre ülke ekonomisini
yönetmeye çalışıyorlar. Yanlışın sonucu hemen ortaya çıkıyor. Fakat bir daha,
bir daha, sonra bir daha yanlışı tekrarlıyorlar. Sonuç yine aynı, yine aynı,
yine aynı. Sonra ilân ediyorlar: “Böyle yapmaya devam edeceğiz. Bile bile böyle
yapıyoruz.”

 

Tekrar
tekrar hata yapanlar böyle. Peki, hataya maruz kalanlar. Yani ekonomiyi
yönetmeyip de yanlış yönetilen ekonominin enkazı içinde sıkışanlar, canları
yananlar? Onlar ne diyor, ne düşünüyor?

 

Ateş-
nişan al

Bu
noktada hükümler ikiye ayrılıyor. Bir grup, iktidarla aynı şeyi söylüyor: “Bile
bile yapıyorlar”. Ancak gerekçeleri farklı. İktidar bile bile yaptığının
arkasında ülkenin çıkarı olduğunu söylüyor. Parayı pul ederek “‘Rekabetçi kur’a
ulaşacağız; Çin modeli kalkınma başlayacak, uçacağız!” diyor. Bile bile
yapıyorlar diyen muhaliflerse,  “İktidar,
varlıklarımızın yabancılar için yeterince ucuzlamasını hedefliyor. Bulgarların
Edirne’yi satın alışı gibi Araplar da Türkiye’yi satın alır hale gelince
dolarlar gelecek, o dolarlarla seçmenin gözü boyanacak, geçici bir refah
sağlanacak ve o dalganın üstünde seçime gidecekler.” diyor.

 

İkinci
grup, “Hayır!” diyor. Bütün bu yaptıklarını bilgisizliklerinden,
beceriksizliklerinden yaptılar. İdeolojik saplantılarından yaptılar. Sonuç kötü
olunca da, ‘Bile bile yaptık.’ söylemine başvuruyorlar.

 

Bu
bile bile yaptık propaganda tarzını rahmetli büyüğüm Dündar Taşer’in
anlatımıyla size nakletmek isterim: “Ateş ediyorlar. Bırakın hedefin ortasını,
hatta kenarını, hedef tahtasını bile tutturamıyorlar. Fakat hemen merminin
saplandığı deliğe koşup, onun etrafına daireler çiziyor ve ‘İşte bizim
hedefimiz buydu! Tam on ikiden vurduk!’ diyorlar.” Bu felsefenin bir başka
ifadesi de, “Acından öleceksin; kuyruğu dik tutacaksın!”dır. Ancak hatayı yapan
iktidarsa, o acından ölmüyor. Yapılanlara maruz kalan halk acından ölüyor. Bunu
da “Şimdi Allah sizi imtihan ediyor.” diye makul hâle getiriyorlar. Hesap
verebilirlik yoksa, her olan bitene bir kulp bulabilirsiniz. Kapalı devre
çalışıyoruz nasıl olsa.

 

Akıl
teorisi

Şimdi
birinci gruba, bile bile yapıyorlar diyenlere dönelim. Bunlar aslında
insanlıklarının kurbanı. İnsan insan olurken epey zor tepelere tırmandı. Her
çıktığı yükseklik ona bir avantaj sağladı. Bu avantajlar üst üste yığılınca da
gezegene hâkim oldu. Üstünlüğüne giden en önemli kazanımı toplum hâlinde
yaşayabilme, hemcinsleriyle anlaşma, işbirliği yapma becerisidir. Toplum
olabilmesinin de bileşenleri vardır. En önemlisi muhakkak ki lisandır. İnsan
beynine donanım dersek, her bir lisan, onun üstüne yüklenen bir yazılım
gibidir. Noam Chomsky beyinde dile özgü devreler bulunduğunu gösterdi. Bu
yazılım değil, nöronlardan kurulu, organik bir donanımdır ve insan evriminin
sonucudur. İnsanın toplum oluşturabilmesi için lisana ihtiyacı vardı…

 

Toplum
için lisan da yetmedi. Başka nöron devreleri daha edindik. Karşımızdakinin ne
hissettiğini anlamamıza ve onun hissettiğini hissedebilmemize izin veren empati
devreleri. Hatta bizi tıpkı karşımızdaki gibi davranmaya, onun aldığı pozu
almaya sevk eden ‘ayna nöronları’ndan bahsediliyor. “Bir biriyle iyi anlaşan
iki kişinin sohbetini seyredin.” derler. “Kollarının, bacaklarının, başlarının
aldığı konum, bir birinin aynadaki yansıması gibidir.“

 

İşte
bu karşımızdakinin hissettiğini, düşündüğünü sezmemizi sağlayan yeteneğimizin
bir üst düzeyine de “Akıl Teorisi” deniyor. Teorinin sahibi, karşısındakini
anlamaya çalışan insan. “Akıl Teorisi” de şundan ibaret: Karşımızdaki insan bir
şey yapıyorsa, bir amaç için yapıyordur. Çünkü o insan akıllıdır. Bir bakıma en
çok satan kitabı okumak, en çok seyredilen filmi- diziyi seyretmek de Akıl
Teorisi’nin tezahürleri sayılabilir. İnsanlar bunları tercih ediyorsa, bir
sebebi vardır.

 

 

Susun
ve uslu uslu imtihan olun

 

 

Fakat
birçok insanlık avantajının bazen dönüp bizi cezalandırması gibi Akıl Teorisi
de yanılmamıza sebep olabiliyor. Berbat ‘Çok Satan’ları hepimiz okumuşuzdur.
Veya çok seyredilenleri. İnsan bu içgüdüsünü bazen sınırlarını aşıp hayvanlara,
hatta cansızlara yansıtıyor. Hayvanlarda bazen haklı da olabiliyor. Ben
köpeğimin hareketlerinin aklının sonucu olduğundan eminim. Ama “Bu yaz çok
sıcak geçti, onu dengelemek için kış çok soğuk geçecek.” gibi Akıl Teorileri
artık sınırları aşmaktadır muhakkak.

 

Dönelim
“Bile bile ekonomiyi bu hale soktular, bile bile paramızı pul ettiler”e… Bu
düşünceler de aşikârdır ki Akıl Teorisi’nin sonucu. Yanlışlara akıl
atfedilmesi, hatayı yapanın da işine geliyor ve size dönüp diyor ki, “Evet ya…
Bile bile yaptım. Tam on ikiden vurdum.”

 

Rekabetçi
kuru hedeflemişler. Çin usulü kalkınmayı seçmişler. Ama nedense daha önce bize
söylemediler. Sürpriz olsun istediler. Veya böyle şeylerden anlamayacak kadar
aşağı zekâ seviyesindeydik her halde. Biz oy verelim yeter, ayrıntıya
karışmayalım; bizi imtihan eden Allah’ın gücüne gider sonra.(
https://millidusunce.com/bile-bile-mi-bilmediklerinden-mi/)

Sistem!

Almanya’da
yaşadığını söyleyen bir abla, Vatanınızın
kıymetini bilin
, gıpta ile bakıyoruz size, kıskanıyoruz diyordu!

Kendisine
uzatılan bir mikrofona!

Tik
tok da izledim, canhıraş bir şekilde anlatıyordu bizim kendilerinden şanslı
olduğumuzu!

Haklıydı.

Cennet
gibi bir vatanda yaşıyorduk ve sosyal hayat içerisinde, bütün Avrupa
ülkelerinden daha özgürdük.

Bereketli
topraklarımız vardı, çoğunu ekmesek te!

İş
güç te var çalışana.

Öyle
aç açıkta da kimseler yok, olmayana da Cömert bir milletiz, Devletimiz de
bakıyor, var olsun.

Bende
pek çok ülkeye gitmiş biri olarak hak verdim söylediklerine!

***

         
Peki neden burada yaşamak yerine
sadece tatillerde geliyorsunuz?

Neden
kesin dönüş yapmıyorsunuz bu cennet vatana?

Diye sordu, muhabir!

Orada
sistem var!

Biz
sistemli yaşamaya alışmışız, kopamıyoruz dedi, gurbetçi abla!

***

Sistem!

Yaşamsal
olarak bize göre zorlukları olsa da gıpta
ile baksalar
kıskansalar da hatta!

Tercih
nedeniydi belli ki “SİSTEM”
dedikleri!

Neydi
peki sistem?

İstikrar,
disiplin, devamlılık, kurallar bütünü “herkesi
kapsayan”

Kervan
yolda düzülür değildi belli ki, plan
program!

***

Bizde
yoktu demek ki,  olsa kesin dönüş yapardı,
gurbetçi abla!

Okuyanın
kendi alanında iş bulabilmesi, iş bulma imkânının olmadığı bölümlerin açılmaması
belki de!

Kendini
idare edemeyenin idareci olarak atanmaması!

Sınavda
1. Olanın mülakatta elenememesi “tarikatı,
cemaati, partisi!
arkası yok diye

İl
müdürünün karşısında bacak bacak üstüne atıp!

         
Hacı ne teşvikler var, ne vericen
abine?

         
Deyip
hak etmediği teşvikleri iç etmeyi düşünememesiydi, uydurmayı aklından bile
geçiremeseydi kitabına!

Büyük
baş hibesi alıp dövize yatırım yapmayı geçirememesiydi aklından, siyasi nüfuzlu
hiçbir büyük başın!

Teşvik
edilmesi gereken köylü, çiftçi, çoban dururken!

Devletimiz
de “teşvik verdiğimiz halde neden düzelmiyor
ve daha kötüye gidiyor”
diye düşünürken!

Aşındırmak
gerekmiyordu demek ki parti kapılarını sistem olunca!

Sonucunun
kişiye göre değişiklik göstermemesi aynı adli olayların, Mahkemelerde!

Benzer
davada birinin hain birinin kahraman olmaması!

Hain
ya da kahraman olmaya gerek bile kalmaması! Sistem dedikleri!

Adil!
Tıpkı din gibi!

Bizde yok muydu?

Olsaydı
dönerdi vatan hasreti ile yaşadığını üstüne basa basa söyleyen, emekli olduğu
halde sistemden kopamadığı için, dönemeyen gurbetçi abla!

Hem
de Reis’imizi bu kadar severken, ondan ve onun yönetiminden bu kadar uzakta
yaşamaya gönü el vermezdi!

Demek ki sistem kolay
kolay vaz geçilir bir şey değildi!

Dindar
nesil yoktu belki ama sistem vardı oralarda!

Kilise
cemaatinin üstünlüğü yok tu meslek liselisine!

Peygamber
efendimizin veda hutbesinde işaret ettiği gibi!

Belki
Müslümanlık iddiasında olan azdı ama sistem yeterince vardı oralarda!

***

Birbirinden
farklı inanç “inançsızlık” memleket, siyasi görüş ve etnik kimlikteki insanın
bir kurallar bütünü içerisinde adil ve insanca yaşaması, yönetilmesi ve
hakkınca almasıydı hakkını…

Sistem önemliydi demek
ki!

Devlet Ve Ekonomi – Mehmet Genç

0

Devlet Ve Ekonomi – Mehmet Genç

 

Prof. Dr. Merhum Mehmet Genç, Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan
(1902-1979) gibi Osmanlı İktisadı konusunda derin araştırmaları olan çok önemli
eserler veren bir ilim adamımızdı.  O’nun
tespitine göre Osmanlı Devleti, 14-16. yüzyıllardaki tedricî inkişafı içinde
teşekkül eden ana vasıfları ile ‘klâsik
diye nitelenen hüviyetinde, 19. yüzyılın ilk yarısına kadar köklü bir değişiklik
geçirmeden yaşadı. 19. yüzyılın ilk yarısından itibâren giderek hızlanan
değişmelerle, bu ‘klâsik’ olarak
nitelenen hüviyetinin birçok unsurları ortadan kalktı. Buna karşılık birçok
yeni unsurlarla beslenen değişik bir hüviyet gelişti.

 

Osmanlı, genel geçer kanaate göre ‘askerî
ağırlıklı
’ bir devletti. Dünya târihinde tek hânedan olarak 623 yıl çok
geniş toprakları hükmetti. Bu sürenin 300 yılında döneminin en güçlü devleti
idi. Bu ihtişamı, yalnız askerî güçle elde etmiş olduğunu düşünmek sağlıklı bir
hüküm değildir. Âdil bir yönetim uygulaması yanında, iktisâdî yapısının da
güçlü olması gerekir. Mehmet Genç, hayatı buyunca bu yapıyı incelemiştir.

 

Tespitine göre; muhtevâsı, hedefleri ve devlet organizasyonunda
münhasıran iktisâdî işlerle görevli organların bulunmaması sebebiyle,
Osmanlı’da bir devlet iktisat politikasının varlığından bahsetmek kolay
değildir.   

 

Şüphesiz Devletin birçok iktisâdî faaliyeti vardı. Bu faaliyetler
esnâsında çeşitli hedefler tespit etmekte idi. Ancak bu fonksiyon ve hedefler,
hiçbir zaman sırf iktisâdî mâhiyette değildi. Ekseriya siyâsî, dînî, askerî
idârî ve mâlî düşüncelerle iç içe, birbirinden tefrik edilmesi zor bir
karmaşıklık içinde bulunurdu.

 

Osmanlı Devleti’nin mâliyesi, defterdar, 
Hazine-i Âmire ve Mensûre-i Hassa tarafından yönetiliyordu. Mâliye
Nâzırlığı ilk defa 28 Şubat 1838 târihli fermanla ihdas edildi. İlk Mâliye
Nâzırı Abdurrahman Nâfiz Paşa’dır. Nâzırlık ihdas edildikten sonra da belli bir
disiplin sağlanamadı.

 

Buna rağmen Osmanlı toplumunun bir iktisâdî hayatı vardı. Merhum Genç,
iğne ile kuyu kazar gibi araştırmıştır. Bâzı olayları, kendi ifâdesiyle
istidlâl (benzer konulardaki delil, belge
ve gelişmelere dayanılarak verilen hükümler
) yoluyla açıklayabilmiştir.

 

Osmanlı Devleti’nde ihracâtı zorlaştırıcı, ithalâtı kolaylaştırıcı bir
dış ticâret anlayışı hâkimdi. (s: 43) Korkulan en büyük tehlike dış ticâret açığı
değil, ‘kıtlık’ idi. İktisâdî hayatın
çeşitli sâhalarını ve safhalarını düzenleyen kaidelerin ana kaynağı ‘şeriat’* idi. Şeriatın açık şekilde
düzenlemediği hususlar, pâdişahın kanunnâmeleri ile düzene konulurdu.
Osmunlı’da en düzgün işleyen sistem, geleneklerdi, örf ve âdetlerdi.

 

Ekonominin temel dinamikleri olarak üç ilke vardı: 1-İaşe. (yaşamak için
yenilen-içilen gıdalar) 2-Gelenekler. 3-Fiskalizm. (Devletin gelirlerini
artırmayı ve giderlerini azaltmayı hedef kabul eden düşünce. Başka bir ifâde
ile her durumda devletin gelirlerinin ekonomi dışı yollarla yükseltilmeye
çalışılması) Bu 3 unsurun ne olduğu kolay anlaşılabilir ifâdelerle açıklanıyor.
(s: 41-48)

 

Bu prensiplerin sonucu da şöyle açıklanıyor: ‘Osmanlı’nın iktisâdî dünya görüşü bu 3 ilkenin zamana, bölge ve
sektörlere göre değişen oranlarda birleşmelerinden meydana gelen bir nevi üçlü
koordinat (sınır çizgilerini belirleme) sistemi içinde kimliğini kazanmış ve bu
kimliği iktisâdî hayatı yönlendiren düzenlemeler dünyasına vücut vermiştir
.’
(s: 48)

 

Yazar büyük bir mahâretle, devletle ekonomi arasındaki ilişkilerde
karşılaşılan problemleri çözebilmek için yeni bilgiler araştırmaktansa, yeni
bakış açıları geliştirmenin daha uygun olacağını, çünkü yeni bilgilerle
meselenin daha karmaşık hâle geleceğini belirtiyor. Anlaşılan o ki Osmanlı
iktisâdiyatının özellikleri zihin sancıları ile ve ancak kısmen
anlaşılabilirliğe kavuşturulabilir. Yazarın işâret ettiği mesele hakîkaten
çözümü zor bir meseledir. Devlet otoritesine gölge düşürmesi muhtemel hiçbir
iktidar odağına hayat hakkı tanımayan aşırı merkeziyetçi devlet olan Osmanlı,
bâzı hallerde önemli ölçülerde geniş bir serbestiyet içinde hareket edebilen
imtiyazlı bir teşkilatlanmaya izin vermiştir. 

 

Eserden alınan bâzı bölüm başlıkları, muhteva hakkında fikir edinilmesine
imkân sağlamaktadır:

 

-Osmanlı iktisâdî dünyâ görüşünün klâsik ilkeleri ve temel değerleri (s: 64-82)

-19. yüzyılda Osmanlı iktisâdî dünyâ görüşünün klâsik prensiplerindeki
değişmeler (s: 83-92)

-Mâlî sistem ve ekonomi (s: 95-142) Bu bölümde çok sayıda ve dikkat çeken
çizelge ve belge var.

-18. Yüzyıla âit Osmanlı mâlî verilerinin iktisâdî faaliyetin göstergesi
olarak kullanılabilirliği üzerine bir çalışma. (143-183)

-1775 yılında başlayan iç borçlanma. Fevkalâde dikkat çekici târifi olan
bu uygulama, Borçların sebepleri ve nerelerde kullanıldığı hakkında bilgiler
ihtiva ediyor. 

-Osmanlı Devleti’nde iç gümrük rejimi (s: 194-200)

 

Eser; 15 ve 16. yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nde iç ve dış ticâret,
iktisat ve savaş, sanayi, değişimler, ihracat, ticâret merkezi olarak Tokat,
Osmanlı esnafı ve devlet, Ahîlik Teşkilâtı başlıklı bölümlerle devam ediyor.

 

İstanbul’un fethi, dünya târihinde olduğu kadar Osmanlı Devleti için de
büyük değişimlerin başlangıcıdır. Bu başlangıç ve devamındaki gelişmeler, dördüncü
bölümde yer alıyor. (s: 307-325)

 

Son bölüm, eserin mevzuu ile alâkalı diğer makale ve konuşmalara tahsis
edilmiştir. (s: 327-357)

 

İnsanı ilgilendiren herşey, ekonomi ilminin kapsamındadır. Sürü, çoban
için değildir. Çoban, sürü için olduğu gibi, ekonomi de insan içindir. Bu
sebeple Mehmet Genç Hoca’nın eserinde
yer alan her bilgi, herkese gereklidir. Okunmalıdır.

 

Esâsen okumak, insanoğlu için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Çünkü kitap
okuyan bir insanın anlama kapasitesinin, hiç kitap okumayan bir insana oranla
%60 daha fazla olduğu, okumanın insan beynini tembellikten ve hattâ aptallıktan
kurtaran bir ilaç olduğu ilmen tespit edilmiştir.

 

Türk olduğu bilinen Sümerlerden kalma bir atasözümüz var: ‘Bilmiyorsan öğren, biliyorsan öğret!’

Bilmek için okumak gerek. Mehmet Genç Hoca’nın ‘Devlet ve
Ekonomi
’ isimli eseri, okunması gereken bir kitap.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal
Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer:
0.212-251 00 12 e-Posta:
otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

 

*şeriat: 1-Açık, doğru ve düz yol. 2-Herkesin uyması için konulan her çeşit
kural, kanun, düzen ve nizam. Şeriat adâlettir, adâlete riâyettir. Bunun içindir
ki Türk milleti, ‘Şeriatin kestiği parmak
acımaz
’ demiştir. Bu söz, Türk milletinin vicdan aynasıdır. Büyük bir
ihtimalle, başka milletlerde buna benzer bir söz yoktur. Şeriat kelimesi, ‘dînî hükümler’ olarak da
kullanılmaktadır. Bu mânâdaki şeriat, inancı olmayan insanları fevkalâde
rahatsız eder. Onlar bilmezler ki bu hükümlere riâyet edip etmemek, şahsın
kendi isteğine bağlıdır. Bu durum, İslâmiyet’in, bütün insanlara tanıdığı
sonsuz hürriyetin göstergesidir. (OÇ)

 

Dr. MEHMET GENÇ

     4 Mayıs 1934 târihinde Artvin’in Arhavi
ilçesinde dünyaya geldi. 1953’te Haydarpaşa Lisesini, 1958’de Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümünü bitirdi.
Kısa bir süre Ankara Valiliği’nde mâiyet memurluğu ve Şereflikoçhisar’da
kaymakam vekilliği gibi memuriyetleri deruhte etti. 1960’ta girdiği İstanbul
Üniversitesi İktisat Fakültesi Türk İktisat Târihi Enstitüsünde 1965’e kadar
asistan olarak, o yıldan 1982 yılına kadar da uzman olarak çalıştı. 1983
yılında Marmara Üniversitesinde İktisat Târihi ve Târih Metodolojisi dersleri
vermeye başladı. 1985-1988 yılları arasında TRT’de danışman olarak görev
aldı. 1985-2020 yılları arasında İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik
Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Şehir Üniversitesi ve Marmara
Üniversitesinde lisans ve lisansüstü dersleri verdi.

     Mehmet Genç, Osmanlı İktisat Târihi
alanında makale ve tebliğleriyle milletlerarası şöhrete sâhip bir ilim
adamıdır. Türk Târih Kurumu ve TÜBA Şeref üyeliğinin yanı sıra American
Research Institute in Turkey Yönetim Kurulu üyeliği bulunan Genç, Osmanlı
iktisadının temel meselelerine eğilip özgün sonuçlara ulaştığı çalışmalar ‘Osmanlı
Devleti’nde Devlet ve Ekonomi’ adıyla neşredilmişti. (Ötüken 2020) Osmanlı
maliye bürokrasisinin icmal ve defter verilerini esas alarak Erol Özvar’la
hazırladığı ve gözden geçirilip yenilenmiş baskısı Ötüken Neşriyat tarafından
yapılacaktır. Osmanlı Mâliyesi Kurumlar ve Bütçeler adlı iki ciltlik
çalışması, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi adıyla 2014 yılında
yayımlanmıştır. Aynı konu başlıkları üzerinde Erol Özvar’la söyleşileri
Osmanlı Ekonomisine Dâir Konuşmalar 1 adıyla (Ötüken Neşriyat tarafından
yayınlanacaktır.  

     Mehmet Genç, Carlo M. Cipolla’nın The
Economic History of World Population (Dünya Nüfusunun İktisat Târihi, Ötüken,
1980) adlı eserini Mehmet Sırrı Gezgin müstearıyla, Ahmed Djevad’ın eski
Türklerin meziyet ve üstünlüklerinin derlendiği kitabını ise Eski Türkler
başlığıyla, (Yağmur Yayınları, 1978. Son neşri: Yabancılar Gözüyle Türkler,
Kitabevi, 2017) çevirmiştir.

     2015 yılında kendisine TC.
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü tevcih edilen Mehmet Genç, 18
Mart 2021 târihinde ebedî âleme intikal etti ve 19 Mart’ta Fâtih Camii’nde
düzenlenen cenâze töreninin ardından cami haziresinde Osmanlı-Türk ilminin
mümtaz şahsiyetleri arasında lâyık olduğu yere defnedildi.

 

 

 

Orta Anadolu Halk
Kültüründe

DEYİMLER ve
HİKÂYELERİ

1440 sayfalık ‘Oğuz
Boyları Aşiret, Oymak, Cemaat­ler Şecere
’ isimli eserin yazarı
İsmâil Uçakcı,
Deyimler ve Hikâyeleri
isimli eserinde; İnsan topluluklarını millet
yapan ve onun dünya milletleri ara­sındaki yerini belirleyen kültür unsurlarını
ele alıyor. Bunlar aile yuvası kurma, aile yuvasını yaşatma, aileyi sona
erdirme, beddua, çeşitli konularda halk inançları, dayanışma, destan, deyim,
doğum, düğün, düğüne dâvet âdetleri, eğlence, gülmece, halk takvimi, hayır
duâsı, hikâye, iskân, köy odaları, mani, nişan, oyun, mekân, söz kesme, şiir,
ölüm merâsimleri, yardımlaşma gibi konulardır. 

 Üç yüz başlık altında ele alınan bu konuların
önlemli bir kısmı aslına sâdık kalınarak genel ağızla anlatılırken, bir kısmı
mahallî ağız ve anlatımla aktarılıyor.

Aksaray, Ankara, Çankırı,
Çorum, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Konya
, Nevşehir, Niğde, Sivas, Yozgat,
yöresinin kültür unsurlarına farklı bir pencereden bakılıyor.

Hikâyeleri anlatılan
deyimlerdan bâzıları *Al gülüm ver gülüm. *Selâm verdim borçlu çıktım.
*Karaman’ın koyunu sonra çıkar oyunu. *Akılsız başın cezâsını ayaklar çeker.
*Darısı başına. *Eski çamlar bardak oldu. *Sakla samanı, gelir zamanı. *Geçti
Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye. *Dereyi görmeden paçayı sıvama. *Ayıkla pirincin
taşını. *Ali Cengiz oyunu. *Kara kaplı defter. *Akla karayı seçmek. *Kırk
dereden su getirmek.

Yazar, bu kitabı
hazırlamaktaki maksadının; ‘Unutulmak ve
yok olmak üzere olan bu kültür unsurlarını derleyip, toplayarak kitap hâlinde
gelecek nesillerimize aktarmak
’ olduğunu açıklıyor.

Tebrike şâyan bir kültür
hizmeti…

 

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar
Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Tel: 0.212-527 33
65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64 Whatsapp hattı: 0.553-129 86 86 E-posta:
bilgekitap@gmail.com 
 WEB:
www.bilgeoguz.com 

 

 

OSMANLI
HARİCİYESİ’NİN

GÜNEY
KAFKASYA RAPORLARI (1852-1914)

 

Azerbaycan
Türklerinden

Dr. Telman Nusretoğlu, Dünyâ
târihi, siyâset ve özellikle Azerbaycan hakkında eserler veren bir
akademisyendir. Azerbaycan’da Rus kilisesi ve Rusçuluk Faaliyetleri 1828-1905,
Rusya’nın Azerbaycan’da Hâkimiyet Kurma Mücâdelesi ve Deli Petrı’dan Putin’e
Derin Rusya isimli eserleri Türkiye’de de yayınlanmıştır.

 

Türk-İslam
âleminin son cihan devleti olan Osmanlı, yüzyıllar boyunca Asya, Avrupa ve Afrika
kıtasında hâkimiyet kurmuş; farklı dil, din ve kültürden olan pek çok halkı
büyük bir hoşgörüyle bayrağı altında barındırmıştır. Osmanlı coğrafî olarak da denizlerde
ve karada yüzyıllar boyunca süper güç pozisyonunu devam ettirmiştir. Osmanlı
Arşivleri Kafkasya dâhil dünyanın pek çok coğrafyasının hâfızası durumundadır.

 

Hem Güney
Kafkasya hem de Osmanlı târihi açısından en az araştırılmış konulardan biri de
şüphesiz Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin Rus işgali sonrası açmış olduğu
diplomatik temsilcilikler yoluyla Kafkasya’da gerçekleştirdiği faaliyetlerdir.
Dr. Nusretoğlu bu eserinde özellikle 19. asrın ikinci yarısından sonra bölgede
yaşanan gelişmelerle ilgili Şehbenderliklerin 
(Konsoloslukların) hazırladıkları raporlar, değerlendirmeler, çeşitli
konularla alâkalı olarak İstanbul’a gönderdikleri bilgileri mercek altına alıyor.
Osmanlı Hariciyesi’nin Güney Kafkasya’daki faaliyetlerini aydınlatan çok önemli
Şehbenderlik belgeleri ilk defa bu kitapla açıklanıyor. 16 X 24 santim
ölçülerinde 576 sayfalık eser, Temmuz 2021’de yayınlandı.

 

BERİKAN YAYINEVİ:

 Kültür Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61
Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay, Çankaya, Ankara.

Telefon:
0.312-232 62 18 Belgegeçer: 0.312-232 14 99 e-posta:
berikan@berikanyayinevi.com   www.berikanyayinevi.com   

 

 

KARANLIĞIN SOLUĞU

 

Fransız roman yazarı Maxime Chattam çocukluğunun geçtiği Amerika’yı mekân alarak
yazdığı polisiye gerilim türündeki roman,
Ali Cevat Akkoyunlu tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. 13,5 X 21 santim
ölçülerinde 464 sayfadır.

 

New York’ta düzinelerce insan tuhaf şartlar altında
kaçırılmış, pek çoğu bulunamamıştır. Kurtulanlardan biri olan ve kafa derisi
yüzülmüş halde bir parkta ortaya çıkan Julia, cehennemden kaçtığını ve bizzat
Şeytan’ı gördüğünü iddia eder. O sırada Saint Edwards Kilisesi’nin sunağı da
kanla yıkanmaktadır…

 

Eski profil uzmanı Joshua Brolin’in de yardımıyla
soruşturmayı yürüten genç polis Annabel O’Donnel, yeni bir ilâhî varlığın,
Caliban’ın yüceltildiği sır dolu bir tapınağın izlerine ulaşır. Peki, bu
topluluğun amacı nedir? Kafa derileri yüzülmüş tam altmış yedi insanı gösteren
şok edici fotoğraflar ne anlatmaktadır? Soruşturma ilerledikçe, kendilerini
akla hayâle sığmayacak bir canavarlığın ortasında bulurlar. Yapmaları gereken
tek şey, hastalıklı bir adamın zihnini kavrayabilmektir.

 

Maxime Chattam, kendine has üslubuyla Karanlığın Soluğu’nda son derece esrarengiz ve bir o kadar da dehşet
verici bir dünyaya kapı aralıyor.

 

PANAMA YAYINCILIK:


 Yüksel
Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80 

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

 

 

KISA
KISA… KISA KISA…

1-SEYİR: Pir

Türk Romanında Zorunlu Göç Kocaeli Türk Ocağı Konuşmacı: Hilmi Özden

0

Kocaeli Türk Ocağının
davetlisi olarak Hilmi Özden 18 Aralık 2021 günü “Türk Romanında Zorunlu Göç
başlıklı bir konferans vermiştir. Dr. Özden özetle şunlardan bahsetmiştir:

Yıllardır Türkiye
coğrafyasının etrafında devam eden savaşlar sonucu var olan göç gerçeğinin
sosyologları, siyasetçileri ve sanatçıları meşgul edeceğinin görülmesi göç
konusunun edebiyat alanında da incelenmesinin gerekliliğini düşündürmektedir.
Bilindiği gibi “göç” yüzyıllardır insanlığı meşgul etmeye devam etmektedir.
Türkler zorunlu göçe maruz kalan nadir milletlerdendir. Zorunlu göçü ele alan
roman, hikâye vd sanat türleri gayet sade bir dili tercih etmişlerdir. Bunun
nedeni eserlerin yazarlarında sanatsal kaygılardan ziyade gerçeği yaşandığı
gibi okuyucuya aktarma duygu ve düşüncesinin hâkim olmasıdır.

Türk yurtlarından
Türkiye’ye zorunlu göçler roman, hikâye, sinema, şiir gibi birçok sanat dalı tarafından
işlenmiştir. Bu eserler göç öncesi, sırası ve sonrası yaşanan sosyal, kültürel
ve psikolojik sorunları ele almaktadır. Göç sürecine katılan veya ana
vatanlarında geride kalan insanlar olmuştur. Türk göçlerinin önemli bir kısmı
topyekûn sürgün şeklinde gelişmiştir. Bu insanlar yüz yıllardır yaşadıkları
toprakları Kırım sürgününde olduğu gibi bir gecede yahut Balkan ve Kafkasya
sürgünlerindeki gibi haftalar veya aylar içinde kaybetmişler sonrasında Osmanlı
topraklarına gelmişlerdir. Sibirya ormanlarına veya Türkistan bozkırlarına
sürülenler Türk boyları büyük sorunlarla yüz yüze kalmışlardır.

Türk tarihinde Kırım,
Kafkasya, Balkan ve diğer yurtlardan olan göçler çoğunluktadır. Türk
edebiyatında zorunlu göç/sürgün romanlarından Cengiz Dağcı, Emine Işınsu,
Samiha Ayverdi, Sevinç Çokum, Mehmet Niyazi, Osman Çelik gibi yazarların
eserleri bu alanda yazılmış değerli eserlerdir. Romanların tarihî konuları
kapsaması sebebiyle tarihî hakikatlerle uygunluğu da önemlidir.

Eğer Türk milleti yeniden
göç acıları yaşamak istemiyorsa zamanı ve coğrafyayı iyi okuması gerekmektedir. 
Türkiye geçmişteki benzerlerini yaşayabileceği göç riski ile karşı karşıya
bulunabilir. Türkiye’ye Libya başta olmak üzere Afrika ülkeleri, Suriye,
Irak, İran ve Afganistan gibi Asya ülkelerinden gelen sığınmacıların statüsü
ile romanlarda görülen Türk yurtlarından göçlerin durumu karıştırılmamalıdır
.
Suriye ile Afganistan’dan vd. ülkelerden başlatılan göç hareketinin nedeni
Türkiye’yi bir Türk vatanı olarak bırakmak değil her türlü tehlikeye açık
kültürel gecikmeli halklar ile çatışmaların ortaya çıkabileceği bir coğrafya
oluşturmaktır.
Örnekleri Kırım, Kafkasya, Türkistan, Irak ve Balkan
coğrafyasında  görüldüğü üzere Türk nüfusu önce azınlığa düşürülmüş sonra
Türkler göçe zorlanmıştır.

Türklerin terk etmek
zorunda kaldıkları coğrafyalar binlerce yıldır Türk vatanıdır. Eğer göç
tarihinden ve göç romanlarının vermek istediği mesajlardan Anadolu Türkleri ve
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ibret almazsa kaderi Kırım, Kafkasya, Kerkük ve
diğer coğrafyalardan farklı olmayacaktır. Türkler binlerce yıllık Türk
yurtlarından Kırım, Kafkasya, Türkistan’da Rusları, Kerkük’te Arapları,
Balkanlar’da diğer Slav unsurları duygusal bir yaklaşımla misafir etmişler daha
sonra o insanların Türkleri yabancı ve azınlık durumuna düşüreceklerini tahmin
bile edememişlerdir. Bunun bedeli Türklerin katliamlara maruz kalması, korku ve
panik içinde yurtlarını terk etmeleriyle ödenmiştir.

Geçmişten ders almayan milletlerin
bugünleri ve yarınlarının olamayacağı bir gerçektir. Edebiyatçılar başta olmak
üzere sanatçılar eserleriyle mensup oldukları milleti tehlikelere karşı uyarmak
zorundadır. Milletlerin felaketi insanlığın felaketine de zemin hazırlar. I.
Dünya Savaşı Osmanlı Devleti’nin paylaşılması için çıkarılmıştır. II. 
Dünya Savaşı da Osmanlı’dan kalan Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Doğu Avrupa
coğrafyasının yeni sahiplerini bulma kavgasıdır. Dünyanın her geçen gün
savaşlar yaşadığı ve daha da büyüklerine yaklaşıldığı asrımızda edebiyatçıların
özellikle göçle ilgilenenlerin sorumluluğu büyüktür. Edebiyatçılar ve
tarihçiler aynı zamanda milletlerine uğrayabilecekleri felaketleri önceden
hissederek yahut tarihten örnekler vererek millî şuuru güçlendirir.

Geçen dört yüz yıl boyunca
Rusya, Kazan ve Kırım’da Türklerin nüfusu katliamlarla ve sürgünlerle azaltılmıştır.
Kafkasya, Türkistan, Balkan, Batı Trakya, Girit ve adalar Türklüğü de son yüz
elli yahut iki yüz yıldır asimilasyonla veya işgal sonrasında göçe tabi
tutulmuştur. Gelecekte Türkiye Türklerini bekleyen tehlike Türkiye’de
Türklerin azınlığa düşmesidir. Çünkü emperyalist ülkelerin büyük hedefi
Türkiye’dir.
Göç romanlarının sadece dünü anlatmadığını bir kez daha
hatırlatmakta fayda vardır. Türkiye’nin çevresinde ve Afrika ülkelerinde
çıkarılan savaşlar nedeniyle insanlar yurtlarını terk ederek Türkiye’ye göç etmektedir.
Bu göçlerdeki amaç Türkiye Türklerinin sosyal bunalımlara düşürüldükten
sonra Türk kültürüne yabancı kitlelerin Türkiye için sorunlar oluşturmasıdır.

Diğer uluslarla barış
içinde yaşayacağını sanan duygusal bakış sahibi insanların 1990’ların
Bosna-Hersek katliamlarını unutmamaları gerekmektedir. Osmanlı ve diğer Türk
yurtlarındaki devlet idarecilerinin yaptıkları hatalardan ders çıkarılması icap
etmektedir. Türkiye’nin en temel sorunu demografik dengenin Türkler aleyhine
bozulmasıdır. Bu “demografik savaş” gerçeği yani nüfus ve nüfuz oyunu unutulmamalıdır.

Kırgız Türklerinin
tanınmış romancısı Cengiz Aytmatov’un “Ey güzel vatan! Sen varsan bizde varız
sen yoksan bizde yokuz bizde yokuz” veciz ifadesi her zaman hatırlanmalıdır. 

Ahde Vefa Toplantıları

0

Bütün
dünya ülkelerimde böylemidir bilmiyorum. Bizim memleketimizde yaşayan insanlar ne
kadar değerli ve kabiliyetli olursa olsunlar, umumiyetle, hayatta oldukları
süre zarfında pek kıymetleri bilinip takdir edilmezler.  Hatta öyle ki, bir kimse şahsi kabiliyeti ve
çalışkanlığı ile kendi sahasında biraz temayüz edip öne çıkmaya başlamış ise, hemen
en başta yakınındakiler olmak üzere, etrafındakiler haklı veya haksız en ağır tenkitlerini
acımasızca yapmaya başlarlar. Çok fazla yükselmesine mâni olmak için de amiyane
tabirle, paçalarından tutup devamlı olarak aşağıya doğru çekiştirirler. Bunun günlük
hayatımız da birçok örnekleri olduğu gibi, yakın tarihimizde de bir çok müşahhas
misalleri bulunmaktadır. Hayatta iken devamlı olarak tenkit edip, yerden yere
vurduğumuz kimselerin, öldükten sonra ne kadar değerli olduğunu, yerlerinin
doldurulmasının imkânsız olduğunu anlatarak sonradan yasını tutarız.

         Bu duruma yakın tarihimizden iki misal
vermek icap ederse, bunlardan birisi, Osmanlı’nın son döneminde 33 yıl
kesintisiz olarak Padişahlık yapmış olan Cennet
mekan Sultan Abdülhamid Han,
diğeri de 1950 – 1960 yılları arasında
Demokrat Parti’den 10 yıl boyunca Başbakanlık yapmış bulunan Merhum Adnan Menderes’ tir.

         Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han dünyanın
en karışık olduğu bir dönemde Osmanlı İmparatorluğunu 33 yıl dirayet ve liyakat
ile idare ederek, İmparatorluğu dağılmaktan kurtarmıştır. Ancak ne var ki, İngiliz
Ajanları ile Masonların yıllarca devam eden entrika ve her türlü yalan
iftiralar ile tahtan indiren yabancılar ve onların yerli uşakları, birkaç yıl
gibi kısa bir süre zarfında koca imparatorluğu paramparça ederek, emellerine
nail olmuşlar ve hayallerini de bir bir gerçekleştirmişlerdir. Üstelikte Sultan
Abdülhamid’e Kızıl Sultan” lakabını takmışlardır.  Üzülerek ifade edeyim ki, İngiliz Ajanları
ile Masonlar tarafından takılan bu hayasızca lakap, Memleketimizde de bir zamanlar
ders kitaplarına da girmek suretiyle yıllarca okullarda talebelere okutulmuştur.

         Bugün ise, Sultan Abdülhamid’in değeri
anlaşılmış bulunmaktadır. Bu itibarla, bırakınız “Kızıl Sultan” demeyi, unvanı ve lakabı “Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han” olarak değiştirilmiştir. Hatta
öyle ki, nerede ise, kabrinin üzerine bir türbe yapılması dahi gündeme gelmiş
bulunmaktadır.

         Rahmetli ve Merhum Şehit Adnan Menderes
ise, 1950’den itibaren on sene kesintisiz olarak Demokrat Parti’den Başbakanlık
yapmış olup, yapmış olduğu hizmetler nazarı itibara alınarak, milletin büyük ekseriyeti
tarafından takdir edilerek, sevilmiş ve sayılmıştır. Ne var ki, karıncayı bile
ezmekten imtina eden böyle Munis bir adama diktatör demişler, hatta bazı
üniversite talebelerini kıyma makinelerinde kıydırdığı iftirasını dahi atmışlardır.
27 Mayıs 1960 tarihinde de yapılan haince bir ihtilal ile devrilmiştir. Fakat
yapılan muhakeme sonunda, iftiralarının hiç birisi ispat edilememiştir.  İhtilali yapanlar tarafından kurulan ve öyle
söylendiği gibi yüksek olmayan Yüksek Adalet Divanı tarafından yapılan emsali
görülmemiş uydurma mahkemeler neticesinde idama mahkûm edilerek, karar 17 Eylül
1961 tarihinde infaz edilmiştir. O gün akşam saat 19.oo haberlerinde idam
haberi verilice bütün aile efradı olarak hüngür hüngür ağladığımızı
hatırlıyorum. Allah Merhum Adnan Menderes’e
gani gani rahmet eylesin,
ruhu şad olsun, mekanı Cennet olsun.

Bütün bu haksızlık ve yapılan
iftiralar neticesinde idam edilen Adnan
Menderes,
hiçbir zaman milletin büyük bir ekseriyeti tarafından kalplerden
silinmemiştir. Bilindiği üzere, ismi köprülere, yollara, hava alanına ve daha
birçok tesise verilmiş bulunmaktadır. Bunlar da kafi gelmemiş, mezarı İmralı Adasından,
kendisi tarafından yaptırılmış olan Vatan Caddesinin sonundaki bir yere Devlet
tarafından anıt mezar yaptırılarak oraya, eşi emsali görülmemiş çok kalabalık
bir cemaatin iştiraki ile yapılan merasimle, idam edilen iki bakan arkadaşı Dışişleri
Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan ile yan yana
defnedilmiştir. Her üçünün de ruhu şad olsun. Sebep olanların da Allah müstahakkını
versin.

****

Bu girişi yaptıktan sonra, gelelim
Ahde Vefa Toplantılarına. Ahde Vefa toplantıları ilk defa Kocaeli Aydınlar
Ocağı Başkanlığı tarafından başlatılmıştır. İlk toplantısı da 13 Kasım 2021
tarihinde vefat ederek aramızdan ayrılmış bulunan, Merhum mütefekkir, fikir
adamı, şair ve yazar Mustafa Yazgan
Beyefendi için yapılmıştır.  Bu vesile
ile Hocamızın ruhu şad olsun, mekânı Cennet olsun temennisiyle, ruhu için El Fatiha…

Daha sonraki yıllarda, Ahde Vefa
Toplantıları, Rahmetli Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, yine merhum Prof.
Dr. Turan Yazgan
, Av. Zeki Hacı İbrahimoğlu, Aydınlar Ocağı Eski
Başkanlarından rahmetli Nihat Gürer, Bestekâr Amir Ateş, Avrupa
Bakan Yard.  Prof. Dr. Alaattin
Büyükkaya
ve son olarak da Bekirpaşa Eski Belediye Başkanı Abdullah
Köktürk
için yapılmıştır.

Son olarak yapıldığı için Abdullah
Köktürk ile alakalı olarak yapılan toplantıdan kısacık da olsa birkaç cümle ile
bahsetmek istiyorum. Abdullah Bey için 13 Kasım 2021 tarihinde EMEX Otelde
Akçakocalılar Kültür Platformu Derneği tarafından bir toplantı tertip
edilmiştir. Bu toplantıya iştirak bir hayli yüksek olmuştur. Abdullah Bey, konuşmasında
geçmişte yapmış olduğu hizmetleri anlatmıştır. Bu arada, söz alan birçok
arkadaş da Abdullah Bey’in yapmış olduğu hizmetlerden ve onun ile olan müşterek
hatıralarından bahsetmişlerdir. Bu arada, her yıl 23 Nisan Çocuk Bayramı
münasebetiyle, Dünyanın muhtelif ülkelerinden Memleketimize getirmiş olduğu öğrencilerden
sitayiş ile bahsedilmiştir. Bu cümleden olarak, yurt dışından gelen bu
talebelerin ileriki yıllarda bulundukları ülkelerde, Memleketimiz için birer
gönüllü kültür elçisi olacakları hususu açık bir şekilde ifade edilmiştir

Benim de acizane kanaatime göre, Abdullah
Bey, doğduğu köyden kopmayan, toprak ile olan alakasını hiç bir zaman kesmeyen
ve ayni zamanda bulunduğu yere renk ve kalite 
katan, etrafına pozitif enerji saçan değerli bir arkadaşımızdır.

Toplantıda Abdullah Bey’in eşi Güler
Hanım ile oğlu Alihan ve kızı Sevda Nur da Babaları hakkındaki duygu ve
düşüncelerini anlatmışlardır. Hoş ve güzel bir Ahde Vefa toplantısı
olmuştur.Toplantının yapılmasında emeği geçenlerden Allah razı olsun.

Netice itibariyle, “marifet
iltifata tabidir”
düşüncesinden hareketle, bu nevi toplantıların faydalı
olduğu kanaatindeyim.

Geri Döndürülebilir ve Döndürülemez Tahribat

Geri döndürülemez tahribat” sözüyle kastettiğim ekonomimizin içinde bulunduğu vahim ve hazin tablo
değil.

Cumhurbaşkanlığı
sistemine geçtiğimizden bu yana dolar kuru 4,70 liradan 16,7 liraya çıktı. Yani
üç buçuk yılda Türk Lirası yaklaşık olarak dörtte birine düştü. Sadece son
üç buçuk ayda yüzde 100 devalüasyon oldu.
TL sadece dolar karşısında değil
bütün dünya para birimleri karşısında anormal değer kaybetti.

Enflasyondaki hızlı yükseliş yüzünden her türlü malın etiket fiyatları günlük değil, gün içinde
birkaç kere değiştirilir oldu.

Öngörülemezlik hali
yüzünden malı olan satmak istemiyor, “yarın daha pahalıya olur” diye düşünenler
ihtiyaçlarını öne alıp, bozulmayan ürünleri stoklamaya çalışıyorlar. Hiç kimse
elinde TL tutmak istemiyor. Çoğu döviz veya altın alıyor. Alabilenler otomobil,
emlak gibi alanlara yatırım yapmaya çalışıyor.

Star
TV’de döviz büfesinden bir dolar satın alan bir teyzenin videosunu
izledim. “Bu bir doları ne yapacaksın?” sorusuna, bu hanımefendi “böyle
böyle biriktirmeye çalışıyorum”
cevabını verdi. İçim yandı. Çünkü
bugün 15 liraya aldığı bir ürünün yarın 20 lira olacağını; yarın bir dolarının 20
lira olacağını görüyordu. Bu teyzemiz bile aslında 15 lirasının değerini korumaya
çalışıyordu.

Paranın
üç fonksiyonu vardır. Bunlar; Değer ölçüsü ve hesap birimi olma, mübadele
aracı olma, tasarruf aracı olma.
Türk Lirası bu üç özelliğini de
kaybediyor. Fiyatlar TL’ye göre değil dövizle belirleniyor. Ticaret dövizle
yapılıyor. Tasarruflar dövize döndü. Türkiye’deki bankaların mevduat
hesaplarının yüzde 63’ü artık döviz hesabı. Yani TL artık para olmaktan
çıkıyor.

Ekonomideki
bu savruluş, belirsizlik ve yönetemezlik halinin verdiği zararlar -mevcut
iktidar devam ettiği taktirde- düzeltilemez ve geri döndürülemez.

Ancak
bir iktidar değişikliği olur, akıl ve bilimi önceleyen, liyakatli
insanlara yetki veren bir yönetim gelirse tahribat düzeltilebilir ve bir kısım
kayıplarımız telafi edilebilir.

Bunun
için kurumlar içinde partizanlık yerine liyakatin getirilmesi, bağımsız
kurumların ehil ellerde gerektiği gibi yönetilmesi,
“söz dinleyen”
yöneticiler yerine millet menfaatini önceleyen kararlarda ısrar edebilen
yönetimlere emanet edilmesi gerekir.

Türkiye’nin
yeniden ayağa kalkmayı sağlayabilecek bir potansiyeli vardır. Eğer doğal ve insan
kaynakları iyi kullanılırsa, hukuk ve demokrasi kuralları işletilirse
kaybolan
yılların bir kısmı geri kazanılabilir. Denge ve denetim mekanizmalarını
işleten bir yönetim sistemi ile hatalar azaltılabilir.

Bahsettiğimiz
ilkelere dayalı yapılacak değişim ile birbirini olumlu olarak tetikleyen mümbit
bir ekosistem
kurulabilir.

Fakat
AKP iktidarlarının yaptığı tahribatın bir de “geri döndürülemez “ve “kısmen
geri döndürülebilir”
olanları var.

******************************

Neler Geri Döndürülemez?

Prof.
Dr. İskender Öksüz, Karar Gazetesindeki köşe yazısında, AKP iktidarının
politikalarının yarattığı geri döndürülemez kayıplarımıza örnekler
vermiş. Yazıdan alıntı yapalım:

“Mesela
beyin göçü dediğimiz insan sermayesi kaybımız! En değerli birkaç
tıp fakültemizin yıllık toplam mezun sayısından fazla hekimimizin bir yıl
içinde yurt dışına göçtü. Hekimlerimizde hâl buysa diğer alanlarda nasıldır?

Her meslekte ‘konvertible’ insan gücümüzü de kaybediyoruz.

Geri
döndürülemez (tersinmez) bir başka değişim var. Liyakatin iki paralık edildiği sözde
üniversitelerde sözde eğitim gören gençlerin yılları.
Bunlar geri
gelmeyecek.

Yazılıda
doksan- yüz alıp ilçe başkanından tezkiyesi olmadığı için sözlüde elenen
gencin kaybı ve kurumun bu genci alamadığı için kaybı…
Bunlar da geri
gelmez.

Fakat
en vahimi, yeteneklilerin, iyi yetişmişlerin dışarda kalması değil. En
vahimi, yeteneksizlerin kurumları doldurması. İşte bu sonuncusu kurumu
çökertir.

Kurum gelenektir. Liyakatlilerin
girdiği, liyakat ve başarıya göre yükseldiği, en liyakatli ve başarılının
yönettiği kurum… Bu silsile bir kere bozuldu mu bir daha eski kalitesine
dönemez.

Mühendisine,
teknisyenine, hekimine, savcısına, hâkimine güvenemeyeceğiniz ülkeler vardır
dünyada. Diplomalarının hiçbir anlam ifade etmediği ülkeler. Bunların insanları
liyakatsizdir. Anladık. Fakat şunu da anlayalım: Liyakatsiz insanların
kadrolarını oluşturduğu sistemlerden liyakat sahibi genç eleman da yetişmez.
Devre kapanmıştır. Kötü kötüyü üretecektir ve ülke alçalan bir spiral içinde
çöküşe gidecektir.

Türkiye
böyle bir felaket helezonuna düşmemeli.

İşte
palavra değil, gerçek Kurtuluş Savaşı budur.”

******************************

Liyakatsiz Kadrolar

Yeni Hazine ve Maliye
Bakanı Nureddin Nebati’nin ekonomi tahsili ve ekonomi yönetimi tecrübesi yok.

Ekonomi bilgisi Kamu Yönetimi tahsili sırasında aldığı “Ekonomi’ye Giriş”
dersinden ibaret.

“Ekonomist” olduğunu söyleyen
Cumhurbaşkanımızın hangi dersleri kimden aldığını bilmiyoruz.

Çok
bilgili ve tecrübeli uzmanların olduğu T.C. Merkez Bankası’nın başına, hiç
Merkez Bankası tecrübesi olmayan
Yeni Şafak Gazetesi ekonomi yazarı
Prof. Dr. Şahap Kavcıoğlu
başkan (guvernör) olarak atandı. Akabinde yönetimdeki
“söz dinlemeyen” üyeler de görevden alındı.
Sonra dövizin geldiği seviyeyi
biliyorsunuz.

Şimdi bu
üçlü
, Bakanın kendi ifadesiyle, “2010 yılından bu yana yanlış uygulanan
bir sistemi değiştiriyoruz”
diye “yeni bir model denemesi” yapıyor.

Sadece Merkez Bankası, TÜİK, YSK, BDDK gibi bağımsız kurumlar değil, Bakanlıklardan devlet bankalarına, Üniversitelerden
Milli Eğitim kadrolarına, İçişlerinden Dışişlerine, Adaletten Sağlığa, Anadolu
Ajansından TRT’ye devletin bütün birimleri liyakatsiz fakat siyasi
referanslı insanlarla dolu.

Liyakatsiz
AKP kadrolarının yaptığı tahribatın geri döndürülmesi çok zor olacak. Ama zararın
neresinden dönersek kârdır.

İdare
hukukunda “telafisi güç ya da imkânsız zarar veren” idari işlemler
hakkında, mahkeme “yürütmenin durdurulması” kararı verir. AKP
iktidarının zararlarını durdurmak için yapılacak en etkili önlem derhal
seçim kararı
alınması olacaktır. 

Ekonomide Devletçi Modele Dönüş Çözüm Olur mu?

0

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinden
sonra IMF politikalarını uygulamaya başlayan Türkiye, hali hazırda aynı ekonomi
politikalarını uygulamaya devam ediyor. Ak Parti eliyle uygulanmaya devam eden IMF
politikaları sonrasında Türk Telekom, Tank-Palet Fabrikası ve Şeker Fabrikaları
gibi bir kısım kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirildiğini, SEKA ve TEKEL
gibi bir kısım kamu teşebbüslerinin de tamamen kapatıldığını gördük. Devletin
üreticiden doğrudan alım yaparak üreticinin para kazanmasını sağladığı şeker
pancarı, tütün vb. gibi pek çok ürüne kota getirildiğini gördük. Bu
politikaların temel amacı devleti “küçülterek” özel teşebbüsü kuvvetlendirme ve
bu yolla ekonomiyi büyütme idi. Ancak bugün itibariyle gelinen noktada bu
politikanın gelip feci bir şekilde duvara tosladığını görüyoruz. Peki, ekonomi
modelinin duvara toslaması uygulanan ekonomi modelinin kötü olmasından mı
kaynaklanıyor yoksa uygulayıcıların kötü olmalarından mı? Galiba cevap her ikisi
de.

 

Francis Fukuyama, 2004 yılında
yayınlanan Devlet İnşası – 21. Yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim adlı
kitabında bütün dünyada devlet sektörünün küçültülmesi meselesini şöyle
anlatır;

 

“Devlet sektörünün küçültülmesi,
1980’Ier ve 1990’ların başına denk düşen kritik yıllar boyunca siyasetteki
baskın temaydı. Bu eğilimlere karşı öneriler, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve
Dünya Bankası gibi uluslararası finans kurumları ve devletin ekonomiye müdahale
oranını azaltmayı amaçlayan bir dizi tedbirde ısrar eden A.B.D. hükümeti
tarafından getirildi. Söz konusu öneri paketi, hazırlayıcılarından biri
(Williamson 1994) tarafından “Washington konsensüsü”, Latin Amerikalı
gözden düşürücüleri tarafından ise “neoliberalizm” olarak adlandırıldı.
Washington konsensüsü, yirmi birinci yüzyılın başında, sadece küreselleşme
karşıtı hareketlerin değil, ekonomi alanında daha itibarlı akademi çevrelerinin
de acımasız eleştirilerine hedef oldu (bkz. Rodrik 1997; Stiglitz 2002). Geriye
dönüp bakıldığında, Washington konsensüsünde yanlış bir şey yoktu: Gelişmekte
olan ülkelerin devlet sektörleri, çoğu durumda büyüme önünde engeldi ve
yalnızca ekonomik liberalleştirme sayesinde uzun vadede ıslah
edilebiliyorlardı. Daha doğrusu sorun, bazı alanlarda devletin küçültülmesi, aynı
anda başka alanlarda ise kuvvetlendirilmesi gereğiydi. Liberal ekonomik
reformları destekleyen iktisatçılar, bu gerçeği kuramsal olarak gayet iyi
anlamışlardı. Ancak bu dönemdeki göreli vurgu, büyük ölçüde devlet
faaliyetlerinin azaltılması üzerineydi. Bu azaltma da, çoğu zaman ya herkesi
ilgilendiren devlet kapasitesinin küçültmesi çabasıyla karıştırılıyordu ya da
bu yönde kasten yanlış yorumlanıyordu. Sonuç,
liberal ekonomik reformların pek çok ülkede, vaatlerini gerçekleştirmeyi
başaramamasıydı. Gerçekten de bazı ülkelerde uygun bir kurumsal çatının
bulunmayışı, onları liberalleşme öncesinde olduklarından daha kötü bir durumda
bıraktı. Sorun, devlet olmanın farklı boyutlarını ayrıştırmak ve bunların
ekonomik kalkınmayla ne gibi bir bağlantısı olduğunu anlamak konularında temel
bir kavramsal yetersizliğin bulunmasıdır.”
(Francis FUKUYAMA; Devlet İnşası
– 21. Yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim, s.16-18)

 

Fukuyama’nın bu ifadeleri Türkiye
açısından şu anlama gelmektedir; Türkiye’ye ekonomik kurtuluş reçetesi olarak
sunulan ve 20 yıldır Ak Parti eliyle millete şurup niyetine içirilmeye
çalışılan ekonomi modeli, Türkiye’den önce Türkiye ile emsal başka ülkelerde de
uygulanmış ve başarısız olmuştur. Buradan şu iki sonuçtan biri çıkar; Ak Parti
ya küresel sermayenin kendisine verdiği ve daha önce uygulandığı ülkelerde
fiyasko ile neticelenmiş bir ekonomi modelini “bilerek” Türkiye’yi sistematik
olarak küçültmek için uygulamaktadır ya da Ak Parti ekonomiden ve daha pek çok
şeyden anlamadığı için küresel güçlerin Türkiye’yi ekonomik olarak
zayıflatmalarına bilmeden alet olmuştur.

 

Devlet üretim sahasından çekildikten
sonra neredeyse hiçbir şey üretmeyen, 
temel gıda ürünlerini, kağıdı ve daha pek çok temel ihtiyacı yurt
dışından ithal eden ve zor kazandığı parayı dışarıda harcayan bir Türkiye ile
karşı karşıyayız.

 

Çözüm Ne?

 

Bizi tanıyan herkes bilir ki, biz
eleştirirken bağcıyı yerden yere vursak da asıl amacımız her zaman üzüm
yemektir. Eleştirilerimizle yıkarken, çözüm önerilerimizle de sonuç odaklı inşa
edici bir hareket tarzı sergileriz. Ancak, burada yazacağım ifadeler bir çözüm
önerisinden ziyade, işin ehli olan ekonomi uzmanlarına yönelik “acaba böyle bir
çözüm olabilir mi?” sorusunu sormayı amaçlamaktadır. Zira her ne kadar hem
Siyasal Bilgiler Fakültesinde hem de Hukuk Fakültesinde ekonomi eğitim almış
olsam da ben bir ekonomi uzmanı değilim. Yerimi ve haddimi bilirim. Konu
hakkında sadece ve sadece işin ehli yorum getirmelidir.

 

Çözüm önerisine yönelik sorumuza
geçmeden önce, sorumuzu gerekçelendirme adına kısa bir açıklama yapmakta fayda
görüyoruz;

 

1929 yılında bütün dünyayı ekonomik
olarak etkisi altına alan “Büyük Buhran” patlak verince, bu global ekonomik
krizden kurtulabilmek için klasik kapitalist ekonomi anlayışının yerine yeni
arayışlar içine girilir. İngiliz ekonomist John Maynard Keynes, ekonomik krizin patak veresinden on (10) yıl kadar
önce krizin çıkacağını tahmin etmiş ve krizin çözümü için de kendince çözüm
önerileri üretmiştir. 1929’da Büyük Buhran patlak verince ekonomi çevrelerinde
gözler Keynes’in üzerine çevrilir ve “Keynesçi Ekonomi Modeli” krizin reçetesi
olarak kabul edilip uygulanmaya başlar.

 

Keynesçi ekonomi politikasıyla klasik
kapitalist ekonominin “bırakınız yapsınlar” ilkesi terk edilerek, devlet
müdahaleciliğine dönüldü. Devletten beklenen, toplam talebin yetersiz kaldığı
durumlarda, çeşitli kamu harcamaları da içinde maliye ve para politikalarıyla
toplam talebi yükseltmesi, böylece işsizliği önlemesidir. Keynesçi politikalar
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kimi sarsıntıların ortadan kaldırılmasına
yardımcı olduysa da 1970’li yıllarda görülen ve ekonomide hem durgunluk, hem
enflasyon durumunu ifade eden stagflasyonu açıklamakta başarısız kalmıştır.

 

Buradan yola çıkarak; Türkiye’yi
ekonomik sahada zayıflatan şey yıllardır uygulanan devletin küçültülmesi
temelli politikalar olduğuna göre acaba gelinen noktada en azından kısmen
devletçi politikalara geri dönüş sağlanarak içinde bulunduğumuz ekonomik
krizden kurtulabilir miyiz? Devlet eliyle yatırım yapılarak, vatandaşlarımıza
iş ve istihdam sağlanması ve Türk ekonomisinin bu şekilde büyümesi sağlanabilir
mi? Bir yandan devlet eliyle yatırımlar yapılırken, diğer yandan kamu iktisadi
teşebbüslerinin ürettiği ürünler global pazarlara ihraç edilerek ekonomik
büyüme gerçekleştirilebilir mi?

 

Sormak benden, cevaplamak ehlinden.
Vesselam.