14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 349

İstikrarsızlık Ve Keriz Silkeleme

Türkiye
ekonomisi belirli periyotlarla kriz dönemlerine girer, krizlerden sonra
alınan sert tedbirlerle geniş bir kesimin canının yakılması pahasına
yeniden toparlanır. Bu defa yaşadığımızın önceki krizlerden çok farklı yönleri
var.

3
senedir devam eden ekonomik sarsıntı, son 4 ayda müthiş bir ivme kazandı. Son 4
ayda yaşadığımız ekonomik fırtınanın yarattığı belirsizlik ve
öngörülemezlik
ekonomideki istikrarı temelinden sarstı.

CB ve ekonomi yönetimi bir ay içinde dolar kurunu 9 TL’den 18 TL’ye adeta bilerek çıkartan
bir politik tavır gösterdi.

“Nas” dedi, “faiz
indirmeye devam edeceğiz”
dedi. “Kur istediği kadar yükselsin,
ihracatımız artar, cari açık kapanır”
dedi. “Böyle yaparsak üretim ve
istihdam artar”
dedi.

Bunların her söylenişinde TL değer kaybetti. Yani döviz kurları yükseldi.

Bir ayda yüzde yüz değer kaybeden Türk Lirasına güven kalmadı. Bu defa bir gecede yapılan bir
operasyonla dolar kuru 18 TL’den, 10-11 TL bandına düşürüldü.

Bu
sonucu sağlamak için bir yandan bütün TL mevduatlarını dövize endeksleyen bir
vadeli hesap türü keşfedildi. “Dövize endeksli vadeli TL mevduatının faizi
kur artışının altında kalırsa aradaki farkı Hazine veya Merkez Bankası ödeyecek”

denildi.

Yapılan
gece operasyonu sırasında Merkez Bankasının doğrudan değil, devlet
bankaları ve KİT’leri kullanarak 8,5 milyar dolar döviz sattığı ve döviz
kurunun bu kadar sert düşmesini sağladığı anlaşıldı.

Böylece
TL’nin değer kaybından zarara uğramamak için 14-18 TL arasında dolar alan “küçük
yatırımcı vatandaşlar çarpılmış” oldu.
Çarpanlar da “içeriden bilgi
almış olan”
büyük mevduat sahibi zenginler. Bu gerçeği Hazine ve Maliye
Bakanı Nureddin Nebati de itiraf etti.

Bu çarpılanlar arasında, Star TV’de gördüğüm, 17 TL’den sadece 1 dolar alarak para biriktirmeye
çalışan teyze de var; emekli ikramiyesini, sattığı ev veya arabasının tutarıyla
döviz alan orta ve düşük gelirli vatandaşlar da var. Muhtemelen bunların en az
yarısı AKP’ye oy vermiş vatandaşlardır.

Ekonomide
çizilen bu sert artış ve düşüşler piyasa profesyonelleri ve içeriden
bilgi alma şansına sahip olanlar için servetlerine servet katmak için bir
fırsattır.

“Keriz silkeleme”
denilen bu tür operasyonlarda daima zenginler kazanır, fakirler kaybeder.

Devletin görevi
piyasalarda bu tür manipülasyonlara ve içeriden bilgi almaya (insider trading)
izin vermemek, özellikle küçük yatırımcıları korumaktır. Fakat bu defa devlet
vatandaşına tuzak kurmuş
, küçük yatırımcıların dişinden tırnağından
artırdığı tasarruflarının çalınmasına zemin hazırlamıştır.

Bütün
bunlar büyük suçlardır ve günü geldiğinde sebep olanların
cezalandırılması sonucunu doğurabilecektir.

Bu
suçların failleri bir de doları 18’den 11 TL’ye düşürmeyi bir başarı
hikayesi
gibi sunmaya çalışıyor. 5 yıl önce 3,5 TL ve 4 ay önce 8 TL olan
dolar kurunu 18 TL’ye çıkardıkları için özür dilemedikleri gibi kendilerine
minnet duymamızı istiyorlar.

Bu
propagandaya kanan vatandaşlarımıza Malcom X’in sözünü hatırlatalım: “Size
bıçağı dokuz santim saplayanın altı santim geri çekmesi bir lütuf değildir.”

****************************

Sürekli İyileştirme

Ekonomide
başarı sert iniş ve çıkışlarla değil öncelikle istikrar olup olmadığıyla
ölçülür. Zaman içinde elbette sistemlerde iyileştirme gereklidir. Ancak
burada iki yaklaşım söz konusu olabilir:

Bütün
sistemler, bir defa kurulduktan sonra gerileme eğilimine girer. Bahsettiğim ilk
yaklaşımda
mevcut durumu korumak ve iyileştirmek için gösterilmesi gereken
çabalar ihmal edilir. Bu gerilemenin telafi edilmez zararlar verdiği bir noktadan
sonra “yenileme” yapılır. Yenileme operasyonları önemli maliyetlere
katlanarak yapılan bir defalık, ani ve büyük değişimler gerektiren büyük
adımlar atılmasıdır.

İkinci yaklaşım ise
Japonların geliştirdiği ve dünyanın büyük şirketlerinin uyguladığı,
işletmelerde sürekli küçük çaplı iyileştirmeleri esas alan Kaizen
Modeli
dir.

Bu
modelde önce mevcudu korumak ve her gün küçük iyileştirmeler yaparak,
istikrarlı bir gelişim çizgisi içinde, rekabetçi yapıyı geliştirmek esastır.
Birkaç senede bir yapılan az maliyetli, küçük çaplı yenilemelerle sıçramalar
yapılır.
Böylece az maliyetli bir gelişimle rakiplerinin önüne geçilir.

Türkiye ekonomisini yönetenlerin zihniyetinin sürekli iyileştirme anlayışından uzak ve birinci
yaklaşım kapsamında olduğu açık.

Zamanında
mevcut sistemi korumak ve geliştirmek için yapılması gerekenleri
yapmadıklarından, sistem çalışmaz oldu. Duvara tosladıktan sonra mevcudu
yıkıp, yepyeni bir sistem inşasına giriştiler.

Fakat ön hazırlıkları, bilgileri ve pahalı maliyeti karşılama güçleri
yoktu.

Bu
yüzden sistem hedeflerinde her hafta değişiklik yapıyorlar. “Bırakın
kurlar artsın” dediklerinin ertesi günü kura müdahale ettiler. Milletin
kaynaklarının tüketim ve ranta gittiği bir sistemden “üretim,
yatırım, ihracat ve istihdam öncelikli
bir sisteme geçiyoruz” dediler. Önceki
hafta “Çin Modeli”, bu hafta “Türkiye Modeli” dedikleri bu sistemden
bir gecede vazgeçtiler.

Bütün
bu savrulma içinde, istikrarlı oldukları tek husus var: Her şart altında
haksız kazanç fırsatı yaratıyorlar ve “fakirden alıp zengine
veren” bir yöntem bulmakta
son derece maharetli olduklarını gösteriyorlar.

****************************

Tatlı Yorgunluklarınız Olsun

Büyük
bestekar Rahmetli Avni Anıl sevdiklerine “tatlı yorgunlukların olsun”
dermiş. Bana çok değerli bir temenni ve dua gibi geldi. Ben de sevgili
okuyucularıma, 2022 yılında, severek yaptığınız iyi ve güzel işlerinizden
doğan, tatlı yorgunluklarınız olsun diliyorum.

Ya Hep Ya Hiç

0

     Bir kitabı, bir
insanı ya da bir şeyi; ne tamamen kabul edip baş tacı etmeli, ne de büsbütün
yerin dibine geçirmeli. “Huz ma safa, da’ ma keder!” / “Her şeyin iyi, doğru ve
güzel tarafını almalı. Kötü, yanlış ve çirkin yönünü reddetmeli. Bir kitap veya
bir insan; ne tamamen iyi, ne de tamamen kötüdür. Her şeyde alınacak bir şeyler
vardır. Kötü, yanlış ve çirkin şeylerin de istifade edilip yararlanılacak
tarafları mevcuttur. Çünkü her şey; zıddıyla bilinir, anlaşılır, takdir edilir
ve kıymet kazanır.

     Kaldı ki, bir
şeyde ölçü; o şeyi yüzde yüz iyi, doğru ve güzel bulmak doğru olmadığı gibi,
onu yüzde yüz kötü, yanlış ve çirkin görmek de doğru değildir. Genel kaide
yüzde elli biri iyi, doğru ve güzel olan; iyi, doğru ve güzeldir. Yüzde elli
biri kötü, yanlış ve çirkin olanı da kötü, yanlış ve çirkindir.

     Nitekim İlâhî
adalet de, bu çerçeve içinde cereyan eder. Kulun iyi, doğru ve güzel tarafları
yüzde elli bir ise, ebedî âhiret hayatını kazanmış olacak. Kötü, yanlış ve
çirkin yönleri yüzde ellinin üstüne çıkarsa, azaba duçar olacak. Allah isterse
affeder. O’nun bileceği bir husus. Affa uğramazsa günahlardan temizlenince
Cennete konacak. Tabii imansız olanlar ebediyyen azaba müstehak olup Cehennemde
kalacaklardır ki, bu da başka bir mes’ele.

     Çevremizdeki
insanların bazı hatâ, kusur ve noksanları var diyerek, onlardan ilgiyi, selâm
sabahı kesmemeli. Onlara aleni bir cephe alarak; hatâ, kusur ve noksanlarının
devamına yeni fırsatlar vermemeli. Güzel davranış, yapıcı konuşma ve insanca
hareketlerle; bu tiplere güzel örnek olmalı. Onların düşünmelerine kapı açmalı,
kendilerine gelmelerini sağlamalıyız.

     Hani bilirsiniz
ya, Hz. İsa’ya “Güzel ahlâkı kimden öğrendin?” diye sormuşlar.  “Ahlâksızdan.” demiş. Böylece soranları bir
güzel düşündürmüş. Çünkü her şey zıddıyla kendini gösterir ve ortaya koyar.

     Nitekim, vermeyene
ver, hâlini sormayanın hâlini sor. Sana gelmeyene git. Kötü konuşanın sitemini
sitemsiz bırak. Sana karşı yanlış davranana karşı, nefsini müdafaa ve savunma
dışında, aynı şekilde, yani onun davranışı gibi davranma. Sana çirkin söz
söyleyene karşı dilsiz ol. Böylece muhatabımızı düşündürmüş; kendisine
kendisini hesaba çekme imkân ve fırsatını bahşetmiş ve sunmuş oluruz.

     Velhasıl dil
uzatana dilsiz, menfî el uzatana elsiz olmak gerek. Muhatabı kendine getirmenin
en güzel yolunu tercih ederek; muhatabın kendini; kendisinin yargılamasını
sağlamak gerek. Velhâsıl:

     Bırak desinler
sana avanak!

     Yine de, sözün
olsun daima hak.

     Bırak
beğenmesinler seni!

     Yeter ki beğensin
seni Hak.

            Bırak
desinler sana ahmak!

            Değil mi ki
yanındadır senin Hak.

            Ne gam be
birader olmuşken;

            Rab katındaki makama müstehak.

     O razı ise, olmasa
da kullar razı;

     Kurtaracak onu,
yaptığı samimî niyazı.

     Kulun, kulluktaki
günahı çoksa da;

     Varsa ihlâsı,
kurtaracak onu, hattâ amelin azı

          İnsan,
ahsen-i mahlûkat / ne güzel bir yaratık;

          Sarmış
benliğini, farkında olmadan sayısız atık!

          At onları
kendinden, âzâd ve hür ol artık.

          Ebed
yolculuğunda bunlar; engel olucu fazlalık.

          Ebed yolunda,
saf bir kalb; en büyük yardımcı.

          Bırakmaz
insanda, geridekiler için, en küçük bir acı.

          Asıl yoldaş,
asıl ihtiyaç, asıl meşakkat ilacı;

          Takacağın,
tek büyük cevherin olmalı iman tacı.

Tanrı Dağlarının Eteğinde Doğudan Batıdan Hikâyeler – 2

0

Çok bilen fakat
az ve öz yazan halk filozofu dostum Özer
Ravanoğlu
, ‘Tanrı Dağları’nın
Gözyaşları / Türkistan’da 25 yıl’
(Ötüken Neşriyat 2016) ve ‘Doğudan Batıdan Hikâyeler’ (Ötüken
Neşriyat 2016) isimli eserlerinden 5 yıl sonra, üçüncü kitabını yayınlandı: ‘Tanrı Dağları’nın Eteğinde Doğudan Batıdan
Hikâyeler 2

Eser, göz yaşartıcı
bomba niteliğinde bir hikâye ile başlıyor: ‘Kasabanın Delisi

Bu müthiş hikâye,
önemine binâen takdim yazısı ile başlıyor: ‘Elli
yıldan fazla bir zaman geçti. Muhtemelen 1950’li yıllarda okuduğum bir hikâyeyi
hatırlayabildiğim nispette bu güne taşımak istedim. Bu hikâyeyi kimin yazdığını
bile hatırlamıyorum. Nerede okuduğum da aklımda değil! Ama ne zaman hikâyede
anlatılan olay aklıma gelse, gözlerim dolar, aşırı derecede duygulanırım.
Bilmiyorum, olay sizi de beni etkilediği gibi etkileyebilecek mi
?’

Ravanoğlu’nun
usta anlatımı ile okuyucu da mutlaka en az yazarı kadar etkilenecektir. Çünkü
hikâyeyi nakletmiyor, görmüş ve yaşamış gibi duygu tusunamisinin bütün
coşkunluğuyla, kaleminin ucundan kâğıda değil, kelimeleri kuyumcu titizliğiyle
işleyerek kulaklara da değil, gönüllere ulaştırıyor. (s: 13-22)

Sonraki 15
hikâye de birincisi gibi duygu yüklü. Sâdece duygu değil, ibretlik hâdiselerle,
insanı tefekküre ve teemmüle yönlendiren beklenmedik gelişmelerle dopdolu. Kızıl
Moskof’un, ‘din afyondur’ safsatası
ile ve de var güçleriyle Allah’sızlaştırmaya, makineleştirmeye çalıştıkları
yüzü nur, kalbi pür-nur insanların misafirperverliği, 70 yılın artığı köhne
sistem sebebiyle gelenleri memnun edemeyecekleri endişesiyle duyduğu eziklik derecesindeki
mahcubiyet ifâdeleri ve bakışları… insanın içini delen sızılar gibi…

Beni Stalin yarattı’ Diyen Nâzım Hikmet;

Trum
trak                                                                                                                                                       
Trum trak                                                                                              
                                                   Makinaşlak
                                                                                                                                                        İstiyorum

Diyerek, güya şiir (?!) yazıyordu.

Kendisinin makinalaşıp
makinalaşamadığını kimse araştırmadı. Fakat Ravanoğlu’nun anlattıklarına göre,
Nâzım Hikmet’in hizmetinde olduğu rejim, göğsü iman dolu Türkleri
makinalaştıramadı.

İnançlı
insanlar, kendilerinden iyi durumda olanlara bakıp hayıflanmak yerine
kendilerinden kötü durumda olanları görüp, şükreder. O şükran duygularının
verdiği huzur, yönlendirdiği hizmet azmi ve o azmin meydana getirdiği mânevî
hava ve maddî eserler okuyucuya hem huzur hem de gurur veriyor. Çilekeş
soydaşlarımızın içlerine akıttıkları gözyaşlarını tebessüm incileri hâline
dönüştürmek için iştiyakla çalışan 14 kahraman… Tanrı Dağları’nın eteğinde
âdetâ destan yazıyor.

Eserde, bir
destan kahramanı var: Birlikte yola çıkanların yarıdan fazlasını alelacele
kazılmış mezarlarda bıraktıktan sonra, bin bir güçlükle Türkiye’ye ulaşabilen
Doğu Türkistan Türklerinin büyük mücâhidi İsa Yusuf Alptekin. O’nun destansı
hayatından kesitler de kitapta yer alıyor. O, en kıymetli mâdenden devâsa
âbidesi inşa edilecek idealist bir vatanseverdir. Gerektiğinde hürriyet için
neler yapılması gerektiğini O’nun yaşadığı hayattan öğrenmeye ihtiyacı olan o
kadar çok insanımız var ki…

***

16 yaşındaki
kızını Çin yetkililerinin ‘işe
yerleştirme
’ bahânesiyle uzak bir şehre gönderilmesinden ve orada bir Çinli
ile evlendirilmek mecburiyetinde bırakılmasından korkan bir anne düşününüz.
Türkiye’den gelip Bişkek’te iş kuran Ali Rıza Bey’e kızını nikâhına alması için
yalvarıyor. 16 yaşında kız evladı olan Ali Rıza Bey, bunun mümkün olamayacağını
ancak kızını Türkiye’ye göndermek için Bişkek’te görevli Büyükelçimizle
görüşeceğini söylüyor. Büyükelçiden, Türkiye ile Çin arasında imzalanan bir
anlaşma sebebiyle ile bunun mümkün olamayacağını öğreniyor. Beynine kurşun
sıkılmış, kalbine hançer saplanmış olarak durumu anne ve kızına açıklıyor. Onlarda
aynı öldürücü darbeye mâruz kalıyorlar. Dilhûn olma sırası şimdi,  79-83. sayfaları okuyanlardadır… İçerisinde
bulunduğu duruma bakıp, milyar defa trilyon defa şükredip rahatlamak isteyenler
için…

Zengin olmanın kaç yolu var’ başlıklı
hikâye, zengin olmak isteyenlere iyi gelecek. (s: 107-139)

Mezar Soygunu’ başlıklı hikâye, mevzu ve
üslûp itibariyle hiçbir benzerliği olmamasına rağmen, Peyami Safa’nın Server
Bedi müstearıyla yazdığı Cingöz Recai romanlarıyla boy ölçüşebilecek zekâ oyunu
sürprizlerle örülü. (s: 159-163)

Kitapta yer alan
hikâyelerin hepsi, okunmaya sezâ kalem ürünleridir. Birkaçının başlığı: ‘Tanrı Dağları’nın Eteğinde’, ‘Emânet’, ‘Susamur’da kan Var’, ‘Bir
Salkım Üzüm Hediye’

Göz ve yaş…
Birbirinden ayrılmaz, ikilidir. Gözyaşı, hüzünlü durumlarda da harekete geçer,
sevinç dolu anlarda da. Anadolu’nun ücrâ bir köşesinden evlâdını veya torununu
tahsil veya çalışması için uzak bir şehre gönderirken üzüntüsünden, geldiğinde
ise sevincinden gözyaşı döken analar, nineler çoktur.

Özer
Ravanoğlu’nun hikâyelerinde, sevinç gözyaşına da ısrarlı bir dâvetiyeler
gönderiliyor:

Şantiyede mutfak
görevlisinin getirdiği çayı içerken gördüm. İnşaat sâhasına giren bir adam, şantiyemizin
bekçisiyle konuşuyordu. Bekçi, eliyle beni gösterdi. Adam, yanıma geldi. Kırk
beş elli yaşlarında, bir hayli esmer görünümlü şahıstı. Bir adım gerisinde ise
kendisiyle birlikte gelen on dört, on beş yaşlarında bir delikanlı vardı.

Selâmlaştıktan
sonra konuştu:

-Ben dün akşam
televizyonda sizin yapmakta olduğunuz câmi inşaatını gördüm. Çok memnun oldum.
Size yaptığınız bu hayırlı işten dolayı teşekkür etmeye geldim. Cenab-ı Hak
sizden de çalışan işçilerinizden de razı            olsun!
Ben Lulu’yum. Siz Türkiye’de ‘çingene
diyorsunuz. İki yıl evvel Hicaz’a gittim. Hacıyım elhamdülillah. Namazlarımı
kılıyorum. Köyümüze de cami yaptırdık. Köyümüzde elhamdülillah beş vakit ezan
okunuyor, cemaatle namaz kılınıyor.

Efendim, Benim
adım Bahtiyar.  Sizden bir ricam var: İzin
verirseniz. Oğlumla biz de Hûda için bir gün de olsa câmi inşaatında çalışmak
istiyoruz! Bizim sizden herhangi bir talebimiz yok! Sâdece Allah’ın rızâsını
kazanmak istiyoruz. Elimizden gelecek yardım, ancak budur. Tabiî bir de
duâlarımız var…

……….

***     

Soydaşımızın
duygularına, inceliğine, zarafetine, konuşmasındaki asâlete hayran kalmamak
elde değil. Kendisi duygulanıyor, muhatabını da muhatabının yazdıklarını okuyan
da duygulanıyor.

Gözyaşı ile
değirmen döndürülemez. Baraj suyu da değil ki elektrik üretiminde kullanılsın. Şükür
bâbında da gözyaşı, kendiliğinden harekete geçer… kederde de sevinçte de…

Ravanoğlu’nun
kaleme aldığı diğer hikâyelerde değişik tonda, renkte ve yoğunlukta aynı
dokunaklı afmosfer var.

Özer Bey’in
arşivinde Kırgızistan Türklerinden Şabdan Batur’un hayatına âit, kızının veya
torunun anlattığı bir hikâye var ki… Manas Destanı gibi, Kırgızların dünyaca
tanınmış destanları arasında yer alabilecek kırattadır. Dünya kamuoyunun
bilgisine sunulmalı. 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:                                                                                                                                      İstiklâl
Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu İstanbul. Telefon: 0.212-251 03 50                                            
Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-posta:
otuken@otuken.com.tr  //  www.otuken.com.tr

ÖZER RAVANOĞLU:

1938 yılında Silifke’de doğdu. Silifke’de başladığı ilkokul
eğitimini Adana’da tamamladı. Ortaokul eğitimine de Adana’da devam eden
Ravanoğlu, lise eğitimini ise İstanbul Vefa Lisesi’nde tamamladı. 1963 yılında
İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı Maçka Teknik Okulu’ndan mezun oldu.
1963-1964 yıllarında Elektrik İşleri Etüt İdaresi’nde; 1966-1967 yıllarında
İstanbul Yol, Su, Elektrik Müdürlüğü’nde ve 1968’de Fen Müdür Yardımcısı olarak
Adana Elektrik İşletmesi’nde çalıştı. EMSA A.Ş.’de beş yıl çalışarak, sanayi
projelerinin yapılmasına katkıda bulundu ve EMSA Export A.Ş.’de ithalat-ihracat
işlerinin yürütülmesinden sorumlu oldu. 1968’den 1980 yılına kadar siyasetle
aktif olarak meşgul oldu. İstanbul Milliyetçiler Derneği’nde ve Türk Ocakları
Genel Merkezi’nde muhtelif görevlerde bulundu. 1992 yılında Azerbaycan’da ve
1994 yılından itibaren Kazakistan ve Kırgızistan’da çalıştı. Türk Yurdu ve
Kardeş Kalemler dergilerinde bazı yazıları ve hikâyeleri yayımlandı. 2011
yılından beri AVRASYA Yazarlar Birliği üyesidir. 

 

 

Parkinson’dan Bana Kalan

Kitabın yazarı
Yaşar Ravanoğlu Akdaş diyor ki:

2012 yılında hareketlerimde yavaşlama, ses kısıklığı,
burnumun koku almaması ve ellerimin titremesi gibi şikâyetlerle gittiğim
nöroloji doktoru bana Parkinson teşhisi koydu. Tahliler ve tetkiklerden sonra
teşhis kesinleşti. O anda ‘Ölsem daha iyi
olurdu
’ diye düşündüm. Sanki ayaklarımın dibinde uçsuz bucaksız bir uçurum
açıldı. Dünyâm başıma yıkıldı. Çocuklarımın, sevdiklerimin hayalleri gözümün
önünden sırayla geçmeye başladı.

Eve gidince vasiyetimi yazmaya karar verdim; sonra panik
içinde hastalığı kabul etmezsem, bende kalmaz gibi bir durumla reddetmeye karar
verdim. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi şaşırdım. O arada Parkinson’la ilgili
bilgi edinmeye başladım. Okuyup öğrendikçe daha çok panikledim; depresyona
girdim.

Ailemin desteği ile tedavime başlayacak olan doktorumla
tanıştım. İlk muayenem gözyaşları içinde geçti. Doktorumun tanıttığı, anlattığı
Parkinson daha az korkutucu idi. Tavsiyesi üzerine, öğrenmek istediklerimi ondan
öğrendim. Onun beni ikna etmesiyle, teslim oldum. Doktorumu sevdim ve güvendim.
Hastalığımı kabul ettim ve verdiği ilaçları kullanmaya başladım. İlaçlara
alışmam zor oldu; uyuşuk, sarsak oldum. Âni uyku atakları, (otobüste, vapurda
kısa süreli uyuklamalar olarak) bakışlarım kavanozdaki balık gibi oldu,
bulantılar yaşadım. Bu arada terapistim ile tanıştım. Onunla hayatım
kolaylaştı, yaşadığım zorluklara hemen yapabileceğim pratik önerilerle çözüm
bulabilmesi beni hem şaşırttı, hem de mutlu etti. Onun bilgi birikimine, pratik
ve ikna edici açıklamalarına hayran oldum.

Terapistimin verdiği güç ve moralle, yeni hayatıma başladım.
Tam dokuz senedir, birlikte çalışıyoruz. Verdiği ödevleri aksatmadan yaptım,
yapıyorum, yapmaya çalışıyorum.

Ben Parkinsonu tanıdım. Parkinson’lu olduğumu kabul ettim.
Ayrıca bu hastalığın asla geçmeyeceğini ama yavaşlatılabileceğini de
terapistimden öğrendim.

Çalışmalarımızda ses nefes egzersizleri yaparken, hareketim
dengem bozuluyor. Onu çalışırken hafızam, dikkatim bozuluyor. Onu düzeltirken
yazım bozuluyor, küçülüyor. Parkinson aralık bulduğu her kapıdan girmeye
çalışıyor. Yamalı bohçaya çevirdiği hayatımda, ben yamadıkça, Parkinson yeni
delikler açmaya devam ediyor.

Dokuz senedir parkinson ile yaşıyorum. Benim hayat arkadaşım
oldu. Bana değişik ruh halleri yaşatıyor. Bazen karamsar, bazen uçarı… Doğal
olarak ben de ne zaman, ne olacak korkusu içerisindeyim ama ‘zamanım az kaldı, yapacak çok iş var
misali, her şeyi bir anda yapıp denemek istiyorum. Sonuç hiç önemli değil. Ben
denemek, yapmak istiyorum. Bazen pelte gibiyim. Kolum kalkmıyor; bazen iyiyim,
bazen gayretle, zorla, inatla iyiyim. Yarının nasıl geleceğini, neler
getireceğini bilemediğim için yaşadığım bu günde iki adım yürüyüp, ayakta
durabiliyorsam gerçekten kendimi iyi hissetmeliyim diye düşünüyorum.

‘İnsanlar yaşadıkça, hayat bohçalarında yamayacakları pek
çok delik oluşur.’

Yaşar Ravanoğlu Akdaş Mayıs
2021

***

Yaşar Ravanoğlu
Akdaş Hanımefendi, iyi bir gözlemci. Gözlemlerini yazdığı manzûmelere başarı
ile aktarabiliyor.

Ses titremesi
sebebiyle çekilmek mecbûriyetinide kaldığı müzik çalışmalarının yerini, manzûmeler,
hikâyeler aldı.  Renklerin her tonuna
farklı duygularla bakarak ve tuvallerde birleştirerek meydana getirdiği
resimlerle hayatının şiir ve hikâyeden arta kalan boşluklarını başarıyla
dolduruyor. Büyük mahrumiyetlere rağmen duygularında herhangi bir değişiklik
olmadı. Güçlü irâdesiyle hiç bırakmamak üzere hayata tutunuyor. Çeşitli mahrûmiyetlerle
dûçar olan kişilere örnek olacak, destan gibi bir hayat yaşıyor.

Hayatın değişmez
bir kakîkatidir: ‘Hiçbir dert yoktur ki
daha büyüğü olmasın
.’ Anlaşılıyor ki Akdaş Hanımefendi, daha büyük bir
derde mâruz kalmadığı için şükrediyor. Öyle anlaşılıyor ki ‘Şikâyetler mihneti, şükürler nimeti artırır.’
Vecizesini kendisine düstur olarak kabul etmiş.

Kitaptaki
Manzûmelerden Örnekler:

BAHAR

Yağmur
yağar, güneş açar,

Tatlı
tatlı eser bahar rüzgârı

Kokuları
etrafa saçar;

Çimenler
yeşillenir,

Ağaçlar
çiçeklenir,

 Gönlüm şenlenir.

Papatyalar,
mimozalar,

Leylaklar,
erguvanlar,

Duygularım
coşar,

Kalbim
farklı atar

Çünkü
mevsim bahar…

Ben
baharda başka olurum

Bahar
içime dolar,

 

Ben
bahar olurum.

 

BAYRAK

Dalgalan
albayrağım, nazlı nazlı,                                                                                                       
                  Senin renginde
şehidimin kanı!                                                                                                                      
Gururla temsil edersin vatanı,    &nbsp

Etme şikâyet Ömür geçiyor Bir hikâye et

0

Niye şikâyet eder insan, hikâye etmek varken? Şikâyet, bir
zaaf mıdır, ayrıcalık mı? Şikâyet, bir özgüven eksikliği midir, patlaması
mıdır? Hikâye etmeyi becerebilse kişi, hiç şikâyete yönelir mi? Hayır,
dediğinizi duyar gibiyim.

Hikâye, bir aksiyondur. Yer, zaman, olay olmalıdır hikâyede,
tabii ki en az bir kahraman… Bir çaba işidir hikâye. Hikâyesi olan insan, ya
ter dökmüştür ya kan. İdealleri, ümitleri, duruşu, davası vardır hikâyesi
olanların. Gölgeleri kadar mekânları vardır hiç yoksa. Yük olmamışlar, yük
almışlardır.

Her hikâye, aktif bir yaşamın ürünüdür. Hareket, berekettir.
Bereket; kazançtır, ilerleyiştir, yükseliştir, kolaylaştırmadır. Her insan,
kaderindeki ecel geldiğinde ölecektir; kimisi yıpranarak ölür, kimisi
çürüyerek. Yıpranarak ölenlerin kahramanlıkları, örnek olsun diye, nesiller
boyu anlatılır, onların her biri toplumların övüncüdür.

Ya şikâyet…

Bir yakınma halidir, şikâyet. Geçmişinden, geleceğinden
memnun olmamaktır. Kendine, çevresine yük olmaktır. Oldurmak değil, öldürmektir
şikayetçilik. Ne kendisiyle ne çevresiyle barışıktır müşteki. Bütün renkleriyle
yaşama sevinci telkin eden hayat, onun için bütün enstrümanlarıyla kâbustur. 

Binitiyle köyden şehre alışverişe giden adam, katırın yolda
kokladığı her at ve eşek dışkısını heybeye koyar. Hayvanı ahıra bağlar, önüne
bir kap içinde biraz su koyar ve topladığı dışkıları katırın yemliğine
boşaltır. Katır, bu ikramdan memnun değildir, önüne konanları yemez. Adam,
söylenmeye başlar: “Niye yemiyorsun be hayvan, sen kokladın, ben topladım.”
der. Ne demiş atalarımız? “Ne doğrarsan aşına, o gelir kaşığına.” Seçmek, diğerlerinden
vazgeçmektir. Seçmek, bilgi ve irade gerektirir. Şikâyet ahlakı, kişiyi seçme
iradesinden de yoksun bırakır. Öyle ya, seçmek bir bakıma sorumluluk
üstlenmektir.

Müştekilik, bir ruh halidir; kaldırılamaz, taşınamaz bir
yüktür. İyilik, güzellik, dostluk, fedakârlık yoktur müştekinin sözlüğünde.
Kıskançlık, fesatlık, bencillik, cimrilik, karamsarlık, büyüklenme, kendini
beğenmişlik ve hiçbir şeyi beğenmezlik, yol haritasındaki kılavuz taşlarıdır.
Bilgisizlik değil, bilinçsizlik durumudur. Ölçüsüzlük, tutarsızlık en belirgin
yansımasıdır gayr-i memnunların. İstemeseler de yalan söylemek zorundadırlar.
Yalan olmazsa bu kadar güzelliğe, başarıya, olumlu hallere nasıl çamur
atabilecekler?

Bir tacirle tanıştım, adı Ufuk. Kedi, kuş, köpek, balık gibi
hayvanların hem kendilerinin hem malzemelerinin ticaretini yapıyor. Dükkânı
küçük; ama hareketli. Kendimi tanıttım, sohbete başladık. İnsanlardan yakınmak
oldu giriş cümlesi. Devam etti, işinden bıktığını, yabancı uyruklu olan eşi
vasıtasıyla Amerika’ya göç etmeyi kafasına koyduğunu söyledi. Çok kişinin sahip
olmayı hayal ettiği böyle bir iş yeri, onu mutlu etmemiş anlaşılan. Kendisine
göç etmeyi arzuladığı ülkede yaşayabileceği uyumsuzluktan, ülkemizdeki
değerlerin ne kadar insani olduğundan, bir zamanlar aynı duygulara sahip
olduğum için daha sonra bu düşüncelerimden dolayı kendime karşı duyduğum
mahcubiyetten, özünde iyi olan her insanımızın empati ve hoş görüyle
yaklaşıldığında kolayca ikna edilebileceğinden bahsederek kısa sürecek
sohbetimize başladım. Hayatımdan örnekler verdim. Sıkıntıların sabırdan,
karanlıkların ışıktan daha güçsüz olduğunu söyledim. Kaynayan suyun sert
patatesi yumuşattığını, kabuğun içindeki sıvı yumurtayı sertleştirdiğini, sert
kahveyi ise olağanüstü bir rayihaya büründürdüğünü belirtip karşılaştığımız her
sıkıntının kaynar su misali bizi arzu ettiğimiz kıvama sokabileceğini söyledim
ve ona tercihinin ne olduğunu sordum. Yaptığı işin, sunduğu hizmetin ne kadar
değerli olduğunu, belki de ağzı dili olmayan hayvanların duasını aldığını
vurguladım. Ticaret olarak yaptığı işin, sevgi ile ve Allah rızası için yaptığı
takdirde bir ibadet kadar makbul olacağını belirtince dini inanç taşımadığını
söyleyen Ufuk’un bu defa birden gözleri ışıldadı, yüzü güneş gibi parladı.
İşinden, memleket insanlarından şikâyetçi olan, dükkânını devretmeyi düşünen
Ufuk, bilmiyorum hala aynı düşüncede mi?

Toplumumuzda yaygın bir şikâyet etme hastalığı var. Amir,
memurdan; yönetilen, yöneticiden; vatandaş, esnaftan; kadın, kocasından; her
sosyal kesim bir diğerinden yerli veya yersiz, haklı ya da haksız yere şikâyet
ediyor. Yapı için taş taş üstüne koymamış, karanlıkları aydınlatmak için bir
mum dahi yakmamış insanların, bana göre hiçbir konuda şikâyet hakkı yoktur. Şikâyet
virüsü, kalpleri karartıyor, kişi ve toplumun motivasyonunu düşürüyor,
enerjimizi tüketiyor, özgüvenimizi yıkıyor, aidiyetimizi zayıflatıyor. Bu
virüsün, önce aşısını, sonra ilacını bulmak zorundayız. Bu aşı da ilaç da, bize
hikâye yazdıracak yüksek moral değerlerimizdir. Bunları, yaşatmak ve
yaygınlaştırmak zorundayız.

Şikâyet etme değil, hikâye etme iklimi oluşturmalıyız. Bu hikâyenin
konusu, vatan sevgisi olmalı; özgüven, aidiyet, fedakârlık olmalı. Bu hikâyelerin
kahramanları bizlere kutup ve rol model olmalı. Hikâyeler bu topluma “Atiyi
karanlık görerek azmi bırakmak / Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.” diye
haykıran Akif’in inanç ve heyecanını yaşatmalı.

Bozulmasın ahlak, kararmasın kalp, etme şikâyet

İnan, güven, çalış, koş, terle sen de bir hikâye et. 

Devrim Şehidi Kubilay Ve Arkadaşları

0

İzmir’in Menemen ilçesinde, 91 yıl önce şehit
edilen Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ve bekçi arkadaşları, her yıl olduğu gibi
binlerce İzmirlinin katıldığı törenle anıldı.
Menemen ilçesinde, 91 yıl önceki ayaklanmada Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay,
Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki şehit edilmişti.

Asteğmen
Kubilay’ın başını keserek öldüren Giritli Hasan oğlu Derviş Mehmet ve beş
adamının tümünün, Manisa’da ikamet ettikleri ve Nakşibendî tarikatıyla
bağlantıları oldukları ortaya çıkmıştı.

 

Yetkililerin yaptıkları konuşmalardan verilen
ana mesajlar;

*


 “Şehit Asteğmen Kubilay ve arkadaşları
Cumhuriyetimize kast etme cüretini gösteren bu karanlık anlayışa gözünü
kırpmadan, bedenlerini siper etmiştir”
 “Kahraman şehidimiz Kubilay bizim için
birçok değerin simgesi, bir değerler bütünüdür. Kubilay olmak vatanseverliktir,
Atatürk ilke ve inkılâplarından ödün vermemektir. Kubilay olmak karanlıklar
yerine aydınlığı, dogmalar yerine bilimselliği ve akılcılığı seçmektir”

*

, “Şunu çok iyi biliyoruz ki; 91 yıldır hiç
bir zaman Cumhuriyete karşı saldırı bitmedi. Biz yine çok iyi biliyoruz ki;
iyilik kötülüğü, doğru yanlışı, bilim cehaleti yener. Doğru ama belki de bu
bilginin konforuyla rehavete kapıldığımız da oluyor. O nedenle mutlaka iyiliği
çoğaltmalıyız. Mutlaka doğruyu çoğaltmalıyız. Mutlaka bilimi çoğaltmalıyız.
Yani cehaletle mücadele edeceksek, Cumhuriyetin değerlerine saldıranlarla
mücadele edeceksek çoğalmak mecburiyetindeyiz. Aramızdaki dayanışmayı artırmak,
daha çok omuz omuza olmak mecburiyetindeyiz. Cumhuriyetin erdemlerini,
Cumhuriyetin değerlerini yeni bir yüzyıla taşırken, birbirimize çok daha güçlü
bir biçimde sahip çıkmak zorundayız. Biz kazanacağız. Kazanmamızın tek yolu
birbirimize sahip çıkmaktan geçiyor”

*

 

İnce bir ustalıkla Cumhuriyet düşmanı Derviş Mehmet’in
zihniyetini kurumlaştırarak devletin kurumlarında sempatiyle taraftar bulan, etkinlik
kazanan ABD güdümlü Din Hocası Fettullah Gülen Terör örgütünün –FETÖ—Üniter,
Laik Cumhuriyetimizi ele geçirme hamlesinin başarısızlığa uğramasında Türk gençliğine,
Türk Silahlı Kuvvetlerine sonsuz minnettarız.

 

Öncelikle
vurgulayalım ki, FETÖ İhaneti, asker kullanmadan bir ülkeyi kendi dinamikleri
üzerinden kendi çocuklarını ve inançları da kullanarak ele geçirme projesidir.

Türkiye
Cumhuriyetine karşı projelendirilen bu ihanet şebekesi kırk yıldan beri bir
örümcek ağı gibi örgütlenerek neredeyse bütün kurumlarımızı ele geçirmeyi
amaçlayan ve bu ihaneti işlerken, elde edilen insanlar Islama hizmet ettikleri
düşüncesi ile huşu ile bir ibadet şuuruyla bu ihanete yardımcı
olmuşlardır. 
12 Eylül sonrası önü açılarak, devlet içindeki servis elemanları ile her türlü
devlet desteğiyle organize olan bu yapı, Siyasal İslamcılık ideolojisiyle
desteklenerek, masum bir hizmet hareketi olarak topluma yansıtılarak, toplumun
her kesiminden destek bulması sağlanmıştır. Güçlendikçe gücünü ve etki alanını
alabildiğine artırarak büyük bir sermaye gücünün de sahibi olarak, her alanda
menfaatler sunarak, insanların zaaflarını azami ölçüde kullanarak her kesim ve
her kesitte destekçi bulmuşlardır. 
Yaşanan süreçte görüldüğü gibi Siyasi Muktedirler hem milletin itikadını bozmuşlar
hem de Türk ve Atatürk düşmanlığı üstüne bina ettikleri temelsiz bir İslam
anlayışını Ümmet sıfatıyla cahil kitlere kabul ettirerek,  dini değerleri, beraberce tahrif edilerek
yozlaştırılmıştır.

 

*

Türklüğü Anadolu’dan
silmek isteyenlerin planları aksamıştır ancak bu plan iptal edilmemiştir…
Davit Rockefeler’in, “Atatürk yüzünden planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek
zorunda kaldık” sözü, planın devam ettiğinin en açık ifadesidir…

O dönemde Türklüğe
karşı olup, İngilizlere uşaklık yapan hainler ile, günümüzde Türklüğe saldıran
hainlerin hiçbir farkları yoktur…

Türk milleti bu
gerçekleri bilmek zorundadır…

 

*

Formun ÜMillet olarak içtimai bünyemize kan
kaybettiren nice maddi-manevi belaların, musibetlerin hala içindeyiz. Hem içten
hem dıştan kuşatılmış durumdayız. Uzun vadeli çalışmalara muhtacız;  sürekli kısa nefesli olaylarla meşgul
ediliyoruz. 

*

 Millet-devlet el ele, orta ve uzun vadeli
stratejiler geliştirmek zorundayız. Gündelik meselelerle yaka paça olmaya bir
süreliğine de olsa ara vermemiz gerekiyor. Bu tedbir, en acil işimiz olsa
gerek. 

İstişare Ve Danışma

0

     “Güneybatı
Arabistan’da bugünkü Yemen’de, en parlak dönemlerini M.Ö. ilk bin yılda yaşayan
ve kurucu kraliçesi Belkıs adında bir kadın olan bir devlet vardı. Toprakları
sadece Yemen’i değil Hadramevt’in geniş bir bölümünü Mahrah topraklarını ve
bugünkü Habeşistan’ın büyük bir bölümünü içine almaktaydı. Yani Arabistan
yarımadasının güneydeki aşağı kısmına bütünüyle yayılmıştı.

     “Sebeliler,
kalıntıları günümüze kadar gelen olağanüstü barajlar, bentler ve suyolu
şebekeleri inşa etmişlerdi.

     “Ülkenin
zenginleşmesi ve halkının ticarî faaliyetlere yoğun ilgisi başkent Marib’den
kuzeyde Mekke, Medine ve Suriye’ye, doğuda Arap denizi kıyılarına doğru
ilerleyen ve böylece Hindistan ve Çin’e bağlanan deniz yolları ile birleşen
‘baharat yolunu’ kontrol etmelerinden ileri geliyordu. Sebe kraliçesi Belkıs
Hz. Süleyman’ın davetine karşılık vererek Müslüman olmuş ve Süleyman devletinin
bugünkü tabirle milletler topluluğuna katılmıştır.” (R. İhsan Eliaçık)

 

     İşte böyle bir
ülkenin başı, lideri ve kraliçesi olan Sebe 
melikesi Belkıs’a  Hz.
Süleyman’dan bir mektup gelmişti. Belkıs, mektubu alır almaz etrafındaki
vezirlerine dedi ki:

     “Ey İleri
Gelenler, Beyler, Ulular, Efendiler ve Ey Yardımcılarım ve Ey Müsteşarlarım!
Doğrusu bana pek şerefli, çok önemli bir mektup bırakıldı, gönderildi. Şüphesiz
ki o Hz.Süleyman’dan gelmektedir. Gerçekten o gelen mektup:
‘Bismillahirrahmanirrahim’ / ‘Rahman ve Rahîm / Rahmeti sonsuz, merhameti
sınırsız Allah’ın adıyla!’ diye başlamaktadır! O mektupta: ‘Sakın bana meydan
okumaya kalkışmayın! Bana karşı başkaldırmayın! Bana karşı gelerek büyüklük
taslamayın ve bana Müslüman kimseler olarak, teslimiyet göstererek, teslim
olarak gelin, bana itaat ve teslimiyetinizi bildirin.’ diye yazıyor. “

     Netice olarak
kadın melike mektubu alınca, memleketin tüm işlerine bakan ve karar veren ve
uygulayan meclisine, konsey üyelerine bu konuyu sundu. Bir kadın hükümdar olan Melike
Belkıs; mektubu okuduktan sonra danışmanlarına, ileri gelen adamlarına şöyle
dedi:

     “Ey Efendiler! Ey
mele’! Ey ileri gelenler! Ey Beyler! Ey Ulular! Ey Heyet! Bu mesele hakkındaki
görüşlerinizi öğrenmek istiyorum. Bu işimde bana fetva verin. Bir fikir
söyleyin. Bir rey ve görüşte bulunun. Ne yapmamı tavsiye edersiniz? Ben, sizler
yanımda şâhit olmadıkça, size danışmadıkça hiçbir iş hakkında kararımı
kat’ileştirici, kesin karar verici değilim. Şimdi, ne yapmam gerektiği
hususunda, bana görüşlerinizi bildirin. Mâlûm olduğu üzere, bildiğiniz gibi,
siz benim yanımda hazır bulunmadıkça, ben size danışmadan, ben, siz olmadıkça,
sizin görüşünüzü almadan, sizden habersiz bir iş yapmam. Hiçbir konu hakkında,
sizler onaylamadıkça; hiçbir işe kesin bir karar vermem.”

     Nitekim “Şimdiye
kadar devlet işlerinden hiçbirinde keyfî idare yapmadım, sizin oyunuzu almadan
hiçbirini kendiliğimden yürürlüğe koymadım. Her ne emir verdimse sizin
huzurunuzda ve sizin görüşlerinizi alarak verdim. Onun için bu mektup işinde de
sizin fikir ve fetvanızla kuvvet almak istiyorum.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

     “ ‘Siz yanımda
olmadıkça.’ denilmesinden, bunların önemli işleri danışma için, huzurunda
toplanması alışılmış olan bir topluluk olduğu anlaşılıyor. Bunların, herbiri onbin
kişiyi temsil etmek üzere üç yüz on iki kişi olduğu da rivayet edilmiştir.”
(Katade)

     “Bu heyete
söylenen bu noktada, şimdiye kadar hükümet işlerinde keyfî idare yapılmamış
olması övülmüş ve görüşlerinin esas tutulmuş olduğu açıklanmak suretiyle, hoş
bir tavır gösterilerek DANIŞMANIN önemi belirlenmiştir ki, bunun açık bir
meşrutiyet geleneği olduğu anlatılmaktadır. Fakat…bu meşrutiyet emir ve
kumandaya karışma derecesine varmayan uygun bir danışma ve fikir verme
özelliğinden ileri gitmediği için tefsirciler burada yalnız istişare ve
danışmanın öneminden söz etmişlerdir.” (Elmalılı M. Hamdi Yazır)

     İstişare ve
danışmanın; insan ve devlet hayatındaki vazgeçilmez önemine; günümüzden
asırlaca öncesinden verdiğimiz bu tarihî misal ve örnekle dikkat çekmek
istedik.   

Türk Dünyâsı Türkçesi’ Meselesini Halistin Kukul İle Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu:
Türk Dünyâsı’ olarak andığımız,
Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan (bunlara
Tacikistan da dâhil edilebilir) Cumhuriyetleri ile Türkiye arasında Ortak Dil
oluşturulamadı. Konu ile alâkalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Hâlistin Kukul: Bahtiyar
Vahabzâde, benim de katıldığım ve bizzat şâhit olduğum 23-25 Ekim 1992
târihleri arasında Ankara’da toplanan Türk Dünyâsı 1. Yazarlar Kurultayı’nda
yaptığı konuşmasında şunları söyledi:

“Biz, bütün bu
zulüm ve çile rejimine, diktanın getirdiği alfabe değişikliğine rağmen
dilimizden kopmadık. Ama şimdi ben sizden soruyorum: Hür, müstakil bayrağı
göklerde dalgalanan Türkiye Türkleri olarak siz, nasıl koptunuz güzelim
Türkçeden? Uydurukçanın sizi bizden ayırmasına nasıl müsaade ettiniz? ‘Eser’i,
‘kitap’ı atıp nasıl zayıflaştırdınız? Niye fakirleştirdiniz Türkçemizi?”

Ömer Asım
Aksoy’a göre, Bahtiyar Vahabzâde, ‘zulüm, ve çile, rejim, dikta, alfabe,
rağmen, ama, hür, müstakil, müsaade, eser, kitap, fakîr’ dememeliydi!..

Tabiî ki, bu
kadar değil!..

Bahtiyar
Vahabzade’den aldığım 26.09.2001 târihli mektubunda da bu hususta şunları
yazıyordu: “(…) Türkçe’nin geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle
okudum. Benim Azerbaycan’daki 50 yıllık mücadelemin esasını ana dili ve onun
korunması teşkil ediyor. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız ki, Türkiye’de dil
kurumunun yarattığı  uyduruk sözler
(eser-yapıt, millî-ulusal, hikaye-öykü gibi) Türkiye Türkleri’ni Türk Dünyâsı
halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan ortak dile gelelim diyorsunuz,
öte yandan Türk Dünyâsı ile ortak kelimelerimizi dilinizden çıkarıyorsunuz.
Sizin bu konudaki düşüncelerinize katılıyorum. Bu bakımdan ‘Öğrenci Seçme
Sınavı’ adlı makaleniz benim kalbimi fazlasıyla rahatlattı. Bu konularla ilgili
olarak sizinle karşı karşıya konuşmak arzusundayım, inşallah Allah nasip ederse
dertlerimizi, fikirlerimizi karşılıklı olarak konuşuruz…’

Türk Dünyâsı
Türkçesinin hedefi budur ve bu olmalıdır.

Çetinoğlu: ‘Olmalıdır’ diyorsunuz. Demek ki olmadı.
Neden olmadı?

Kukul: Birçok
makalemde sözünü ettiğim ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’ hedef ilke olmadıktan sonra
bütün bu nemelâzımcılıklar ilimsizlik içinde devam edip gidecektir. Türk
Dünyâsı Türkçesini hedefleyen millî bir Türk Dili çalışmasının mevcut
şartlarda, mevcut üniversitelerimizde yapılabileceği kanaatini taşımıyorum.
Millî Türk Dili şuûru yeterince gelişmemiş yapıların bu mes’eleye yaklaşmaması
ve ona çözüm aramaması zâten görünür vaziyettedir. Kaldı ki; biraz endîşe
taşıyan üniversite mensuplarının da ders yükleri otuz-kırk saate ulaşırsa, siz
varın garabeti seyredin.

 

Çetinoğlu:
Türkçe konulu bilgi şölenlerindeki konuşma dili, dikkatinizi çekiyordur…

Kukul: Yapıldığı
târihteki bütün İstanbul gazetelerinde yer alan ibretlik bir haber
naklediyorum:

‘26-27 Nisan
2001 tarihinde Türk Dili konuşan Ülkeler Zirvesinin yedincisi İstanbul’da
yapıldı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan Nursultan
Nazarbayev, Kırgızistan Askar Akayev, Türkmenistan Saparmurat Türkmenbaşı ve
Özbekistan Meclis Başkanı Erkin Halitov ve ev sahibi Türkiye Ahmet Necdet Sezer
idi.  Sâdece Türkiye ve Azerbaycan
Cumhurbaşkanları TÜRKÇE konuşabildi. Zirvenin ortak dili RUSÇA oldu. İstanbul
Türkçesi ile ortak alfabe hâlâ gerçekleşmedi.

Türkiye,
maalesef, endişeli, çekingen ve ürkek hareket ediyor. 8. zirve 2002’de Türkmenistan’da
(Aşkabat’ta) yapılacak.’

Bugün ne
değişmiştir, bilmek hakkımızdır!..

İstikametimizi,
hiç değilse bundan böyle sağlam bir iz üzerinde devam ettirebilmemiz gerekir.
Her şeye rağmen, en azından bin üç yüz senelik yazılı ve beş bin senelik sözlü
kültüre sâhip büyük bir medeniyetin temsilcisi sıfatıyla, Türk milletinin güzel
ve güzîde dili olan Türkçenin öncelikli hedefinin ‘Türk Dünyâsı Türkçesi’
olmalı ve ardından, cihânşümûl vasfını, ilmiyle, kültürüyle, tefekkürü ve
siyâsetiyle ortaya koymalı ve devam ettirmelidir.

Bir üniversite
mensubu dostumuzun makalesinden bir cümleyle sözü bağlamak istiyorum. Diyor ki:
“Tam 39 ülke ‘Uygur kültürü, din ve inanç özgürlüğü, serbest dolaşım hakkı,
ifade hürriyeti kısıtlanıyor.’ diye haykırıyor” Cümledeki ‘serbest’ ve
‘hürriyet’ kelimelerini anladım da bunların arasında kıvranan ‘özgürlüğü’
kelimesi neyin nesi oluyor, onu anlamakta zorlandım!?

Türk Dünyâsı
Türkçesi; Dünyâ Dili Muhteşem Türkçenin eşiğidir. Bu eşiği atlamadan oraya
geçmek zordur. Bunu bir ilke ve bir hedef olarak ortaya koyup çalışmadıktan
sonra bir ileri bir geri gidip geliriz ve hâliyle yerimizde sayarız değil,
yerimizde bile sayamayız; çünkü başkaları hızla ilerliyor. Biz ise, birbirimize
övgüler düzer, bocalar dururuz!

 

 

HÂLİSTİN
KUKUL (Em. Öğretim Görevlisi- Şâir ve Yazar)

01 Ocak 1943 târihinde
T(ı)rabzon’un Beşikdüzü ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu orada okudu. 1961
yılında Erzincan Askerî Lisesi’ni bitirerek aynı yıl Kara Harp Okulu’na
girdi. 21 Mayıs 1963 hâdiseleri sebebiyle oradan ayrıldı. Sonra, Atatürk
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi F(ı)ransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne
girdi ve fakülteden 1967’de mezun oldu. Kısa bir süre liselerde öğretmenlik
yaptıktan sonra, Ocak 1972’den îtibâren Diyarbakır ve Samsun Eğitim Enstitüleri’nde
ve bilâhare Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Öğretim
Görevlisi olarak çalıştı.

İlk şiirini, 1961
yılında ‘Harbiye’nin Sesi’ dergisinde yayınladı. Bunu takiben: Türk
Edebiyatı, Defne, Çağrı, Hisar, Millî Kültür, Erciyes, Töre, Sur, Ülkemiz,
Zafer, Kültür ve Sanat, Güneysu, Çaba, Türk Yurdu, Seviye, Karınca, Bizim
Ece, Bizim Külliye, Boğaziçi, Toker, Yeniden Diriliş, Öncüler, Uzun Sokak,
Çınar Gençlik, Türkiye Çocuk, Sarmaşık Kültür, Somuncu Baba, Toşayad Kümbet,
Türkmence, Aydın Efesi, Edebice dergileri; Bab-ı Âli’de Sabah, Tercüman,
Ortadoğu, Türkiye, Hergün, Millet, Zaman, Yeni Düşünce, Büyük Kurultay,
Millet, Türkeli, Gündüz gazeteleri; wwkapsamhaber.com ve samsunhabertv
yaygınağ (internet) sitelerinde şiirleri, hikâyeleri ve makaleleri
yayınlandı/yayınlanmaktadır.

 Edebiyât
ödülleri:
Ülkemiz Dergisi şiir yarışması birinciliği (1968); Töre Dergisi
şiir yarışması 2. Teşvik ödülü (1984); Tercüman Gazetesi şiir yarışması 3.
Mansiyonu (1985); Türkiye Millî Kültür Vakfı Çocuklar İçin Şiir Yarışması 2.
Mansiyonu (1987); Türk Edebiyâtı Vakfı Mehmet Âkif Şiir Tahlilleri Yarışması
(Üniversite Öğretim Üyeleri G(u)rubunda) birinciliği (1987); Eskişehir
Valiliği Yûnus Emre şiir yarışması 3. Lüğü (1992); Ortadoğu Gazetesi şiir
yarışması 3. Lüğü (1992); Türkiye Millî Kültür Vakfı şiir yarışması 2.liği
(1994).

Yayınlanmış
Eserleri:

Şiir
dalında:
Türk’ün Ayak Sesleri (1974); Sonsuzluk Merdiveni
(1987); Şiirlerle Nasreddin Hoca Fıkraları (1989-1990-1999-2006-2014-2016);
Uyanmak Zamanı (2017) Resimli Nasreddin Hoca Çocuk
Şiirleri Kitapları:
Parayı Veren Düdüğü Çalar (1998); Ye Kürküm Ye
(1998); Buyurun Cenaze Namazına (1998); Ya Tutarsa (1998); Biraz Da Biz
Ölelim, (1998); Kuyudan Çıkardım Ya (2006); Hırsızın Hiç mi Suçu Yok (2006);
İçinde Ben de Vardım (2006 ); Hepsinin Tadı Aynı ( 2006); Yorgan Gitti Kavga
Bitti (2006), Ayçiçekle Nurdede (1989) Manzûm Destanları: Kıbrıs
Destanı (1975 – 1988); Dağıstanlı Arslan Şeyh Şâmil Destanı 1992-1995-1997);
Kanije Destanı (1992-1997) Tiyatro dalında:
Gelincikler Narindir (1986); Havada Bulut Yok (1986 ) Hikâye dalında: Zincirli
Tepe (1985); Sevgi Çemberi (1991); Yarınlar Daha Güzel (1998)  İnceleme dalında: Şeyh Şâmil ve
Çeçenistan (2002); Mevlâna Eşiğinde (2007); Çilenin Sultanı (2013) Mektup
dalında:
Post-Nişîn’e Mektuplar (2004 ). Hâtıra dalında: Darbelerde
Harbiyeli Olmak (2021)

Binin üzerinde makale ve denemesi bulunan M. Hâlistin
Kukul hakkında, hazırlanmış dört lisans tezi de mevcuttur. Hâlen, yurdumuzun
tanınmış edebiyât ve fikir dergilerinde şiir ve makaleleri yayınlanmaktadır.

Kukul’un iki çocuğu ve üç torunu vardır. 1997
yılında, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi olarak
emekli olmuştur.

 

Paragözlük Sebep, Çökkünlük Sonuç

0

Dolar aşağı – dolar
yukarı; gün dolduruyoruz adeta. “Al aşağı, vur dizi; baban görmesin bizi.” Dolar dolduracak cebimizi, düşerse
rızkımız ziyadeleşecek. Hani din –> para
değildi
?!

            Ortaokul bebelerinden bastonlu dedelere değin herkesin
ortak gündemi
. Nasıl da ayrılık gayrılıklar bitiverdi meğer parti-pırtı,
takım-taklavat işleri suni imiş; geçimlik
tek gerçekmiş.

İdeoloji değil mideolojidir işin özü. II.Dünya Savaşı’nın galiplerinin kurduğu düzenin kıdemli yancısıyız; 70 küsur yıldır
demokrasi sözcüğünün bedava gölgesinde kapitalizmin para arabasının
güvenlikçisiyiz. ‘Biz, biz, biz; küresel
finansın askerleriyiz.

Düğün-cenaze
işleri haricinde pek alâkamızın olmadığı Kuran-ı
Kerim
’in bazı kavramlarını eko-politik
trafikteki sıkışıklığımıza göre reflektör
olarak kullanabiliyoruz. Marşal Yardımı’na abone olurken ve
NATO’ya girerken sanki Haşr 7’yi
bilmiyorduk. ‘Her mahallede milyoner yaratma’ zehabına köyden kente akın
ettik; tişörtünden traşına Amerikanlaşa-laşa bugünlere geldik.

“Servet, zengin sınıflarınız arasında
dolaşan bir güç ve iktidar aracına dönüşmesin.”
âyetinin ABD’de, özellikle de Başkanlık
seçimlerindeki karşılığını bilmiyor muyduk?! Aynı sistemi ülkemize transfer
etmedik mi? Gâvurun parasıyla ve borç
sarmalıyla refah/zenginlik vaadine
halk & siyasetçi ortaklığıyla hem bile bile lades dedik hem de şimdi
musluk kuruyor diye endişe
nöbetlerindeyiz
. Kimse merak etmesin; şoförü değiştirir, aynı otobüsle
yolumuza devam ederiz. Hakça bir düzen
yani gelirlerin
yakındakiler, yetimler,
yoksullar ve yolda kalmışlar için öncelik taşıyan bir dağıtım mekanizması
kuracak değiliz ya!

Dış mihraklarmış; bedenimize göre beynimiz olmasın!?
Enflasyon, hayat pahalılığı ve zamlar; ihtirasını duyduğumuz yaşamın bedeli
olmasın!? Dolara milletçe bu kadar
bağlılığımız; yerli ve millî olandan nefretimizin dışavurumu olmasın
!?

Faiz
sebep, enflasyon sonuç
’muş; Kapitalizmin, neo-liberalizmin çarkında başka
ne olacaktı ki.. Türk siyaseti 3 çeyrek
asırlık varlığını buna borçlu
değil mi?! Sağ siyaset dövizin, kredinin sağlığından sorumlu; Sol siyaset sağlamasından ve bazen de
sollamasından..

 Bu oyunu sevenlere yani halkımızın kahir
ekseriyetine Müslüm Baba Hz. “Haberimiz
Yok
” şarkısıyla cevap veriyor. Bundan maada söyleyeceklerimiz oyundan
sıkılanlara ve haset–rekabet oyunu
yerine dostluk–sorumluluk oyunuyla
evrensel sınava cevap kâğıdı yetiştirmeye çalışanlara olsun.

Paragözlük
sebep, çökkünlük sonuç.

Çıkar
ve menfaatten başka kuş tanımama sebep; kriz ve buhran sonuç.

Dizboyu
bencillik sebep, dörtnala şiddet sonuç.

Biriktirme
histerisi sebep, değersizlik hastalığı sonuç.

Yalana
biat sebep, hakikat çarpması sonuç.

Güce
tapınma sebep, toplumsal travma sonuç.

İlkesizlik
ve ölçüsüzlük sebep; fakirin daha fakir, zenginin daha zengin olması sonuç.

Ehliyet
ve liyakat düşmanlığı sebep, Allah’ın bu akılsızlığı/ahlâksızlığı olaylar
zinciriyle cezalandırması sonuç.

Tarihten
gram ders almama sebep, aynı çukura her düştüğünde sağa-sola çamurla karışık şaşkınlık
emojileri atma sonuç.

Teklifim
odur ki oyunu 9 yaşın altındakiler
kursun, biz de onların koyduğu kurallara göre oynayalım; ‘Bu dünya hayatı
bir oyun ve eğlenceden ibaret’se şayet
.. (Bkz: Ankebut 64-66)

Bir Nebze Tefekkür

          Düşündüreyim
diye biraz,

          Çekiyorum
sayısız, nice naz!

          Varlığımdan
aldığım ölçüsüz haz,

          Sizleri de
harekete geçirsin diye,

 

          Geçtim
maddeden.

          Olsun diye
herkes için,

          Kâinatın
kıblesine,

          Samimî birer
niyaz.

 

          Baktıklarımda
gördüklerim,

          Gördüklerimde
tespitlerim,

          Tespitlerimde
düşüncelerim,

         
Düşüncelerimde,

 

          Derk, idrâk
ve algı;

          Ve nice
tefekkür huzmelerinin,

          Aydınlığı
içinde mestim.

 

          Aklen, fikren
ve zikren.

          Tayeran,
seyeran ve cevelandayım.

          Be dostkar!

 

          Her an
hareket hâlinde,

          Her an her
şeyden, her andan;

          Mestim be
dostlar!

          Mestim be
canlar!

 

          Mest ne
kelime;

          Kelimelere
sığmayan bir hâlette,

          Seyir,
seyeran ve mânevî keşifte,

          Keşfiyattayım
be dostlar!

          Be canlar!

 

          Gayri hoşça
kalın.

          Böyle
hülyalara sizler de dalın!

          Sizler de,
böyle hayâllere kanın!

 

          Meçhûl ve
bilinmezin yolunda;

          Sorgulayın be
dostlar!

          Sorun be
canlar!

Ha Bu da Rokettur

0

Temel, şanzımanı dağılan
arabasını ustaya getirir. Usta tamir eder gönderir. Temel ertesi gün yine
arabasının şanzımanı dağılmış olarak gelir. Usta yine tamir eder gönderir.
Ertesi gün yine aynı, sonraki gün yine aynı derken usta merakını yenemez ve
sorar. “Yahu Temel sen bu arabanın şanzımanını her gün dağıtmayı nasıl
başarıyorsun?” Temel, “Gel usta arabaya binip beraber gezelim” diye cevap
verir.

 

Temel ve Usta arabaya binerler.
Temel kontağı çevirir, vitesi bire takar, “Ha bu birdur” der. Araba hareket
eder, devrini aldığında Temel vitesi ikiye takar, “Ha bu ikidur”. Birkaç saniye
sonra üçe takar, “Ha bu üçdur”. Böyle böyle derken otobana çıkarlar ve Temel
altıncı vitese takar, “Ha bu altidur”. Araba artık saatte ikiyüz kilometre hıza
ulaşmıştır. Böyle son sürat devam ederken Temel, ustaya döner ve vitesi R’ye
takar, “Ha bu da Rokettur!”

 

***

 

Türkiye’yi bir arabaya benzetecek
olursak, siyasi iktidar da -hadi doğrudan doğruya Ak Parti diyelim- bu arabanın
şoförüdür. Her ne kadar bizim Ak Partililer “Bizde R yok, U var” deseler de sık
sık R yaparak manevra kabiliyetlerinin (!) yüksekliğini gösteriyorlar çok
şükür.

 

2008’e kadar yönetimde bazı
şeyleri nispeten doğru yaparken,  ülkenin
makroekonomik göstergeleri nispeten iyi giderken, Avrupa Birliği yolunda ciddi
reformlar yapılırken, ülke zihniyet olarak da batıya yaklaşırken birden bire
vitesi R’ye takarak ülkenin şanzımanını darmadağın ettiler. Koskoca ülkeyi her
anlamda Ortadoğululaştırdılar. Hezar aferin!

 

Eğitimde sık sık bakan ve sistem
değiştirerek eğitim sisteminin şanzımanını dağıttılar önce. Ergenekon, Balyoz
ve 28 Şubat yargılamalarıyla hukuk sisteminin şanzımanını dağıttılar. Üretimi
kısıtlayıp tüketimi artırarak ekonominin şanzımanını dağıttılar. Şimdi şehir
hastaneleri projesiyle sağlık sisteminin şanzımanını dağıtıyorlar.

 

Bugün gelinen noktada, CKA’nın
yani benim Cahil Kamyoncu Abim’in deyimiyle “Ver yiyeyim, ört yatayım”
zihniyetine bulanan Ak Parti, ülkenin sorunlarını çözebilecek kapasiteye sahip
değil. Zaten böyle bir dertleri de yok. Ekonomideki kötüye gidişi, örneğin
dövizdeki yükselmeyi bile kendi menfaatleri için fırsata çeviren, döviz kuru
üzerinden manipülasyon yaparak servetlerine servet katarken milleti
fakirleştiren bir güruhtan bahsediyoruz. Keşke imkân olsa da geçtiğimiz
Pazartesi akşamı piyasalar kapandıktan sonra 18 küsür TL’den Dolar satıp, Salı
sabahı 11,50’den geri alanların listesi bir yayınlansa. Ne demek istediğimi o
zaman daha iyi anlarsınız.

 

Ak Parti’nin süratlenip
süratlenip vitesi R’ye takarak ülkenin şanzımanını dağıtması karşısında ülkeyi
tamir edecek ustalar hali hazırda var ve her zaman bulunur. Ancak mesele
dağılan şanzımanı tamir edebilecek usta bulmak değil, mesele ülkeyi bu kötü
şoförden kurtararak sorunu kökten çözmek ve şanzımanı bir daha dağıtmamak.

 

Öyle görünüyor ki 2022 bir erken
seçime gebe. İster erken seçim olsun, ister 2023’de yapılacak bir normal seçim
olsun Türkiye bir yol ayrımında. Millet önümüzdeki seçimde vereceği kararla
kendi kaderini kendi tayin edecek. Denenmiş ve kötü olduğu tescil edilmiş Ak
Parti ile denenmemiş muhalefet arasında bir tercih yapacak. Öyle de böyle de
herkes kendi tercihinin sonucunu yaşayacak.