14.1 C
Kocaeli
Salı, Mayıs 12, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 348

Zener Diyot!

Üniversite
yıllarından aklımda kalmış, Zener diyot
adında yarı iletken bir malzeme vardı!

Kullanıldığı
elektronik sistemde üzerine uygulanan gerilimi sabit tutmaya yarayan bir diyot
çeşidi.

Belli
bir gerilim değerine kadar akım geçirmiyor, direniyordu!

Hala
öyledir inşallah.

***

İşte
o akım geçirmediği direndiği ve geçirmeye başladığı gerilimin kırılma seviyesine
Zener gerilimi deniliyordu.

Aranızda
elektronikçi varsa bilir.

İnsan
da öyle!

Belli bir kırılma
noktası var,
işte o
eşik noktasına kadar kafa tek yönde çalışıyor, direniyor!

Akımda
, akılda, fikirde, tek yönlü işliyor!!!

Bazen
düşünüyorum!

Zener
diyotlarda ki kırılma anı denen o seviyenin insanca da karşılığı ne diye!

Olgunlaşma mı? Tartışılır.

Yediği
kazıklar! Belki!

Hayal
kırıklıkları! Yani!!!

Söylenenler
ile yaşananların bir birini tutmaması!

Belki
de hepsi.

***

Herkesin
zener kırılma anı farklı, yapılan
yanlışların yenilen kazıkların yaşanılan hayal kırıklıklarının büyüklüğüne göre
değişiyor olmalı.

Yaşadığımız
son 20 yılda benim tanıdığım insanların %80’i bu zener kırılma anını yaşadı.

Artık
herkes her yönde akım geçiriyor!

Herkes
yarı iletkenlikten tam iletkenliğe terfi etti!

Güven
duyguları alt üst.

Kötü
yönetim herkesi alim yaptı, bazı tanıdıklarım siyasal duruşlarını ideolojileri
ile açıklayamıyor.

Aynı
dünya görüşünde olduğunu iddia eden insanlar anlaşamaz hale geldi.

Sizin
anlayacağınız herkesin Zener eşiği
aşıldı!!!

***

İhtilaller
ve kalkışmalar her zaman ideolojilere ve ideologlara zarar vermiştir.

15
Temmuzda da öyle oldu.

Beli
kıvrak olan virajı aldı alamayan kırıma
uğradı.

O
da havacılık tabiri! Jet uçaklar duramadığı zaman önce hook kancasını sonra da ağ
bariyerini dener, tutturamazsa pist dışına çıkar kırıma uğrar.

Pist
dışında çok insan kaldı.

Kandırılan,
üzülen, kırılan, yalnız insanlar.

Onları toplayan
kazanır.

Tüm
farklılıklarına rağmen,

Tüm
hatalarına rağmen.

Sayıları
azımsanmayacak düzeyde!

Doğruları
yanlışları tartışılır, en azından nerde ne zaman neye tepki verdikleri belli,

Oynamıyorlar!

2023
seçimlerinde pist dışına çıkanları toplayan kazanır.

Pisttekilerin
önemli bir kısmı oynuyor, diğerleri de oturup izliyor!

Belki
oynamayı sevmediklerinden, belki de pist de yer olmadığından.

Ne bileyim!!!

Bu İktidara Nasıl İnanalım?

2022
yılında ülkemizin birinci meselesi ekonomi ve hayat pahalılığı. Bu
mesele can yakan, umutlarımızı ve hayallerimizi dahi yok eden bir boyuta geldi.

Sorunun
çözülmesi ve yaşama sevincimizi geri kazanabilmemiz için, ekonomi yönetiminin
halkı bu meseleyi çözeceğine inandırması
çok önemli. İçinde bulunduğumuz
savrulmayı durduracak dirayetli bir yönetim algısı oluşturması gerekli.

Seçim sonuçları da
buna bağlı ama daha da önemlisi milyonlarca insanın geçim sorunu da
ekonomi yönetimine güven duygusuyla doğrudan bağlantılı.

****

Ekonomiyi Yönetenler Ne Dedi?

Şimdi
dört resmî açıklamaya bakalım:

·        
AKP Genel
Başkanı ve CB Tayyip Erdoğan, 2021 yılının son günü önceki beyanlarına benzer
sözler söyledi: Yaşanan ekonomik krizin kaynağının “dış mihraklar”
olduğunu dile getiren Erdoğan, “Döviz kuru üzerinden bize
silah göstermeye kalktılar ama başaramayacaklar. Bizim silahımız daha güçlü,

bizim silahımız Nas” dedi.

Yani “Neymiş
efendim faizleri düşürüyormuşuz. Benden başka bir şey beklemeyin. Bir Müslüman
olarak ‘nas’lar neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim. Hüküm bu”
diye
söylediklerini tekrarlamış oldu.

Erdoğan
“Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokma hedefi konusunda
kararlı olduklarını”
da vurguladı.

·        
T.C.
Merkez Bankası
, 2022
yılı Para ve Kur Politikası metninde, enflasyon hedefini yüzde 5 olarak
açıkladı.

·        
Cumhurbaşkanlığı
Finans Ofisi Başkanı
Prof. Dr.
Göksel Aşan, “Kurun bu seviyelerde devam ettiği ortamda fiyat
düzeltmelerinin etkisiyle Ocak ayında eksi enflasyon bekliyorum” dedi.

Prof.
Dr. Göksel Aşan bu açıklamasında “Tasarruf sahipleri Ocak’taki negatif
enflasyonu da dikkate almasınlar, o da baz etkisiyle olacaktır” demiş. Bu
tahmini yaparken Aralık’taki çok yüksek fiyat artışlarından bir kısmının
geri alınacağı
varsayımına dayandığı anlaşılıyor.

CB
Finans Ofisi Başkanı 2022 enflasyon tahminini, “Büyük ihtimalle yüzde
15-18 arasında tamamlayacağız”
diye açıkladı.

·        
Hazine
ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’
nin “gözlerimin ışıltısına bak” tarzı konuşmalarını, rakam
vermeden yaptığı açıklamalarını kimse ciddiye almıyor. Çünkü halka bilerek
yalan söylediği
anlaşıldı:

Bakan,
20 Aralık operasyonunda “devlet olarak hiç müdahale yapmadıklarını
, kurdaki düşüşün yerleşiklerin satışıyla gerçekleştiğini” söyledi.

Oysaki, devletin 19,1
Milyar dolarlık döviz satarak müdahale
yaptığı, buna karşılık vatandaşların ve şirketlerin bankalardaki döviz
hesaplarında hiç eksilme olmadığı
ortaya çıktı.

******************************

Resmi Hedef- Halkın Beklentisi

CB Erdoğan’ın faiz indirim gerekçesi olarak “Nas”
veya İslami hükümleri gösterdiği her konuşmasından sonra kurların
yükseldiğini, TL’nin değer kaybettiğini biliyoruz.

R.T.Erdoğan
bu tür konuşmalar yaparak, 20 Aralık 2021 operasyonu ile 18 TL’den 11 TL’nin
altına kadar düşen doların halen geldiği 13,3 TL seviyesinde tutulamayacağı ve kurların
tekrar yükseleceği kanaatini
beslemektedir.

Yılın
ilk günü sanayi ve ticarethanelerde kullanılan elektriğe yüzde 130,
doğalgaza yüzde 50,
kur düşmesine rağmen akaryakıta ve ulaşıma fahiş
fiyat artışları
yapıldı. Bir de devletin her türlü vergi vd gelirlerine, yeniden
değerleme oranı
olarak belirlenen, yüzde 36 mertebesinde yapılan zamlar
devreye girdi. Bunlar her şeyin fiyatına yansıyacak.

Bu
durumda resmî enflasyon hedef ve tahminlerinin tutması mümkün
değil.
Çünkü sadece enerji ve ulaşımdaki artışlar yansısa bile enflasyon açıklanan
hedefleri çok aşar. Böylesine hayatın gerçeğinden kopuk hedef ve tahminler
en fazla bir temenni sayılabilir.

******************************

Yaptıkları Ve Yapabilecekleri Belli

Türkiye’de
kişi başına milli gelir dolar bazında 2014’ten bu yana düşme eğiliminde. Kişi
başına gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) Cumhuriyet tarihinde ilk kez 7 yıl
üst üste düşüş gösterdi.

IMF raporlarına
göre,
dünyada 2021’de 21. sıraya düşecek olan Türkiye 2022’de ise 22. sıraya kadar gerileyecek.

AKP
ve R. Tayyip Erdoğan Cumhuriyet tarihimiz boyunca dünya ekonomisi içindeki
payımızı en düşük seviyeye getirdi.

Ekonomi mevcut kadro tarafından, kötü yönetiliyor bile diyemem, yönetilemiyor.

CB
Tayyip Erdoğan’ın “Türkiye’yi dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına sokma
hedefi”
asla inandırıcı değil.

IMF’nin
son tahminine göre, 2021’de Türkiye’nin GSYİH 796 milyar dolar olacak.
Dünyanın 10. Büyük ekonomisi olan Güney Kore’nin GSYİH ise 1 trilyon
824 milyar.

Türkiye’yi G. Kore seviyesine getirmek için, G. Kore’nin yerinde sayması şartıyla, 2,3
kat büyütmek
gerekiyor.

Yedi
senedir ülkeyi küçülten bir yönetimin hangi mucizevi çözümle 21. sıradan 10. sıraya
çıkartacağını merak dahi etmiyoruz. Çünkü bu temenni bile sayılamayacak
bir fantezi. Bu tür sözler sadece hayal satmaya yarayan birer propaganda
cümlesi
olarak görülüyor.

Zaten
AKP iktidarlarının ikinci yarısında 5 yıllık Kalkınma Planları, Orta Vadeli
Planlar ve Yıllık Planlarda belirledikleri hedeflerin yanına bile
yaklaşılamadı. Daha iyi anlatabilmek için (2013’te kabul edilen) 10.
Kalkınma Planında ortaya konan 2023 yılı hedeflerini
hatırlamak yeterli. GSYİH:
2 Trilyon dolar, Kişi Başı Milli Gelir: 25 bin dolar ve İşsizlik: yüzde 5.

Konulan hedefler cennet ama gerçekleşme felaket.

Olguyu
iyileştiremeyince, algıyı değiştirmeye çalışan bu iktidara nasıl
inanalım?

Artık
açıkça belli oldu: Bunların bu kadar büyük sorunların üstesinden gelmesi mümkün
değil!

Eğitim Sevgiyi Merkezine Almalıdır

“Kimse, korktuğu adamı sevmez.” Aristo

 

“Öğretmen, korkulan kişi değil sevilen
ve sayılan insan olmalıdır. Unutulmamalıdır ki korku kaçırır, sevgi
yaklaştırır. Kaçan öğrenci değil, yaklaşan öğrenci öğrenir. Öğretmen sevilen
kişi olduğu kadar öğrencilerine öğrenmeyi de sevdirmelidir. Öğretmen sevgisi,
öğrenci sevgisi ve öğrenme sevgisi başarının dinamizmidir.”
Fahri
Kayadibi

 

“Ben gelmedim da’vi için benim işim sevi için

Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.”   Yunus Emre

 

 

Eğitim, sevgiyi merkezine alınca, insanları sevgi ve
algılarının boyutları hakkında da eğitip bilinçlendirmelidir. Böyle bir eğitim,
küreselleşen dünyanın barış, huzur, güven, dayanışma ve kardeşlik içerisinde
birlikte yaşamasına vesile olacaktır.

İnsani şartların sağlanması ve ruh sağlığının korunup
gelişmesi, sadece sevgi, huzur, güven dolu bir ortamda mümkündür.

Özellikle de gitgide küçülen günümüz dünyasında,
eğitimde bilinçli bir sevginin yeşermesi ve çoğalıp yayılması bireylerin mutluluğu
için elzemdir.

Eğitimin bölgesel ve evrensel boyuttaki yerini,
rolünü ve önemini gerçek anlamda alabilmesi, bütün insanlığın ihtiyacı olan
sevgiyi, asıl merkezine almasıyla mümkündür. Aksi halde eğitim de hâkim
güçlerin, sistemlerin maşası olmaktan ileri gidemez. Eğitimin asıl hedefi
dünyada barışı, insanlığı, dayanışmayı ve huzuru hâkim kılmaktır.

İnsan; bilinç, sevgi, inanç, güven, düşünce, algı ve
anlamadan yoksun olsa, kendisini insan olarak idrak edemez. İnsan, varlığının
sevgi içerisinde olduğunu, yani sevdiğini ve sevildiğini fark etmelidir. Bu
sayede sevginin eşsiz, benzersiz ve yeri doldurulamaz olduğunu anlama fırsatı
bulur.

Okuldaki sevgi ortamı çocuğu okula bağlayan ve
başarısını güdüleyen en büyük etkendir. Okulunu seven çocuk kendisine öğretilmek
istenen konuları severek öğrenir. Okul sevgisiyle öğrenme sevgisi paralellik
gösterir.

 Okul ortamından nefret eden
çocuk öğrenmekten de nefret eder. Başarısız olur. Sınıfta derse ilgi göstermez.
Ödevlerini yapmaz veya isteksiz yapar. Sınıf arkadaşlarıyla geçimsizdir. Okul
ve öğretmen disiplinini kabul etmek istemez.

Bunun için dağınık ve tertipsizdir. Ders esnasında kalem yontma veya
kemirme, çeşitli eşyalarla oynama, arkadaşlarıyla konuşma veya onları rahatsız
etmeyle zamanını öldürür. Dikkatini toplayarak kendisini dersine veremez.
Huysuz ve tedirgindir. Devamsızlığı fazla yapar. Bazen okuldan kaçar. Ailesi
okula gitmesi için zorladığında eve de gelmek istemez. Sevgi, çocuğu okula
bağlar, sevgisizlik ise okuldan kaçırır.

Öğretmenin öğrencisine karşı
gösterdiği sevgi ve ilgi öğrenciyi kendisine bağlar. Bu sevgi ve ilgi,
öğrenciyi öğrenmede devamlı alıcı durumunda tutar. Öğretmen öğrencisini
sevdiğini davranışlarıyla göstermelidir. Onlara karşı soğuk ve somurtkan
olmamalıdır. İsimlerini öğrenmeli ve onlara isimleriyle hitap etmelidir. Soru
sorduklarında terslemeden ve güler yüzle cevaplamalıdır.

Dengeli bir ilgi ve
sevgi için öğretmen öğrencisini iyi tanımalıdır. Öğrencisini yeterince
tanıyamayan öğretmen, ona gereğince faydalı olamaz. Çocuğa sevgi göstermek esas
olmakla birlikte, bazı bilginler öğretmenin mutedil bir yapıda olmasını tavsiye
ederek şöyle demişlerdir:

 

“Çünkü öğretmen çok yumuşak olursa, otorite
kurup disiplin sağlayamaz. Buna karşı çok sert olursa, çocuklar korkar, soru
soramaz, dersten soğur, neticede eğitim ve öğretimden nefret ederler.”  Her zaman sert ve asık suratlı
olmak nefrete, mesafesiz yaklaşımlar da laubaliliğe sebep olabilir. Diğer
taraftan sevgi, şefkat ve sempatinin öğrenci üzerinde disiplin sağlamada başarı
oranının %94 olduğu tespit edilmiştir.

 Öğretmen
öğrencilerini kendi çocuğu yerine koymalıdır. Onlara baba sevgisi ve şefkati
göstermelidir. Okul idarecilerinin ve öğretmenlerin özellikle öğretim yılı
başında öğrencilere karşı sergiledikleri tutumlar önemlidir. Daha okula yeni
gelen bu öğrencilere sert, hırçın, öfkeli ve somurtkan davranmak, öğrenciyi
okuldan soğutarak başarısız bir duruma itebilir. Sevgi, şefkat ve sempati ile
karşılanan öğrenciler ise kendilerini okullarından bir parçaymış gibi
hissederler. Okul yöneticilerini ve öğretmenlerini severler. Eğitim yılı
boyunca severek öğrenirler. Başarıya doymazlar.

Her çocuğun kendini duygusal ve
sosyal açıdan güvenli hissedebileceği, korkularını ve güvensizliğini
yenebileceği, öğretmeninin ve arkadaşlarının ona gülmeyeceği bir ortama
ihtiyacı vardır. Ancak bundan sonra çocuk korkularını ve güvensizliğini yenmeye
ve okulda başarılı olmaya başlayabilir.

Öğretmen öğrencisini sevgiyle
motive etmelidir. Çocuğun başarısızlıklarından çok başarılı yönlerini ön plana
çıkarmalı ve her olumlu başarısını överek veya ödüllendirerek onu onara  etmelidir. Sevgi ortamında böyle bir davranış
öğrenciyi daha başarılı yapacaktır.

Öğretmen, korkulan kişi değil
sevilen ve sayılan insan olmalıdır. Unutulmamalıdır ki korku kaçırır, sevgi
yaklaştırır. Kaçan öğrenci değil, yaklaşan öğrenci öğrenir. Öğretmen sevilen
kişi olduğu kadar öğrencilerine öğrenmeyi de sevdirmelidir. Öğretmen sevgisi,
öğrenci sevgisi ve öğrenme sevgisi başarının dinamizmidir.

 

            Sevgiyle
kalın

Materyalistler ve Allah

     Allah misilsiz /
benzersizdir. Vâcibü’l-Vücûd / yokluğu mümkün olmayandır. Maddeden mücerret /
maddeden soyutlanmıştır. Mekândan münezzeh / mekâna muhtaç değildir.. Tecezzisi
/ parçalara ayrılması ve inkısamı / kısımlara bölünmesi; her bakımdan muhal ve
imkânsızdır. Tagayyür ve tebeddülü / değişmesi mümteni olup imkânsızdır.
İhtiyaç ve aczi imkân haricindedir. Zat-ı Akdes / çok kutsal ve mübarek bir
zâttır.

     Allah’ın; kâinat
safahat / safhalarında ve mevcudat / varlık tabakalarında bir kısım cilve,
zuhur ve tecellileri görünür.

     Fakat ne kadar
üzücüdür ki, bazıları bunları; Zat-ı Akdes / En Kutsal Zât olan Allah diye
tevehhüm ediyor! Vehmediyor! Anlıyor! Yani yaratılanları Yaratan yerine
koyuyor! Onlara o gözle bakıyor!

     Ne hazindir ki, bu
tip insanlar; Yüce Allah’ın bir kısım mahlûkatına / yaratıklarına; Ulûhiyetinin
/ İlâhlığının ahkâmını / hükümlerini mal ediyorlar!

     İşte bunlar;
dalâlet ehlidir! Doğru yoldan, yâni Allahın bir ve eşsiz olduğundan gâfil kimselerdir.

     İşte bu gibi
kimseler; Allah’ın eserlerini tabiata isnat ediyor, doğaya dayandırıyor!

     Hâlbuki tabiat /
doğa İlâhî bir sanattır. Sâni / sanatkârâne, sanatla yaratan Allah olamaz.

     Tabiat Rabbanî bir
kitaptır, Kâtip olamaz.

     Bir nakıştır, Nakkaş / Nakış Ustası olamaz.

     Tabiat bir
defterdir, Defterdar olamaz.

     Tabiat bir
kanundur, Kudret olamaz.

     Tabiat bir kabil /
kabul edicidir, Münfail / tesir ile harekete geçendir, Fâil / yapan olamaz.

     Tabiat bir nizamdır,
nâzım / nizamlayan ve düzenleyen olamaz.

     Tıpkı şiirin Şâir,
yazının Yazar, heykelin Heykeltıraş ve yapının Mühendis ve Mimar olmadığı gibi.

     Tabiat / Doğa; bir
Şeriat-ı Fıtriye / Allahın koyduğu fıtrî / yaratılış kanunlarının maddî bir
görünüşüdür. Allah’ın isim ve sıfatlarının; taşa, toprağa bürünmüş hâlidir.
Tıpkı Yunus Emre’nin “Ete, kemiğe büründüm; Yunus diye göründüm!” misali.

     Evet Tabiat, Şâri’
/ Şeriatı / maddî manevî İlâhî kanunları ve dini ortaya koyan Allah olamaz.

     Farz-ı muhal /
olması imkânsızı; bir an için olur kabul ederek, en küçük zihayat / canlı bir
mahlûku; Tabiata / Doğaya havale edip / bırakıp da, Tabiata “Bunu yap!” desek;
o küçük hayat sahibi canlının âzâları, cihazat ve organları adedince kalıplar,
belki makineler bulundurmak gerekir. Ta ki Tabiat o işi görebilsin.

     Oysa tabiat, yapı
taşlarından meydana getirilmiş binalar gibidir. Taşları ise Ustalar
kullanmıştır.  Yani yapılan ayrı, yapan
ayrı. İkisi aynı şey değil.

     Fakat Maddeciler,
her şeyin esası madde olduğunu iddia eder! Ruhaniyatı inkar eden dinsizler;
yani Maddiyyun denilen bir kısım dalâlet sahipleri; zerre ve atomlardaki
muntazam tahavvülat / düzgün değişmeler içinde; İlâhî hallâkıyetin /
yaratıcılığın ve Rabbanî kudretin en büyük cilvesini / tecellisini hissederler.
Fakat o cilve / o tezahür / o zuhurun nereden geldiğini bilmezler! Hiçbir şeye
muhtaç olmayan Samedanî kudretin / Allah’ın cilve ve zuhurundan ileri gelen;
umumî / genel kuvvetin; nereden idare edildiğini anlamazlar!

     Madde ve kuvveti
ezelî / başlangıçsız vehmeder, zannederler!

     Zerre ve atomlara
ve onların hareketlerine; İlahi eserlerin yapıcısı ve yaratıcısı olarak
bakarlar!

     Yani zerre ve
atomları; yaratılanların yaratıcıları olarak görmeye ve göstermeye çalışırlar!

     Ne gariptir ki,
insanlarda bu derece hadsiz cehalet olabiliyor!

     Yüce Allah,
mekândan münezzeh ve uzaktır. Bununla beraber, her yerde, her şeyin icadında;
dahli ve rolü var. Çünkü fiil ve eserlerinde; her şeyi görecek, bilecek, idare
edecek bir tarz ve vaziyettedir. Böyle bir Yaratıcı varken; Materyalistler;
yaratıcılığı câmid / cansız, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız / ölçüsüz ve
tesadüf fırtınaları içinde çalkanan zerre, atom ve hareketlerine veriyorlar!

     Bunun ne kadar
câhilane / câhilce ve bilgisizce ve hurafekârâne / aslı esası olmayan
hurafe  bir fikir olduğunu; zerre kadar
aklı bulunanların bilmesi gerek.

     Nitekim evi,
yapıyı, köprüyü, han ve hamamın yapılışını; tuğla ve taşa mı veriyor? Onlar mı
yaptı diyoruz?

     İnsanın yaptıklarını;
el ayak, kalb, ciğer vb. ler mi yapıyor? Yoksa onları baş gözüyle görmediğimiz;
akıl ve şuur sahibi ruh mu yaptırıyor? Elbette, bedendeki organlarda kendini
tecelli ettiren ruh yapıyor yaptırıyor.

     Ruhun da
arkasında, onu da yaratan; her şeyin efendisi, yapıcısı, yaratıcısı olan
Yüceler Yücesi Ulu, Allahü Zülcelal Hazretleri var.

     Evet bu herifler
mutlak vahdet içinde olan Allah’tan vazgeçmişler! Bundan dolayı da, hadsiz ve
nihayetsiz mutlak birçokluğa düşmüş! Yaratılışı tabiatta yer alan sayısız
zerre, atom ve maddelere vermişler!

     Oysa harf ve
kitapların arkasında insan olduğu gibi, kelime ve cümleler de, mânâ ve
anlamlara birer libas ve kılıftan başka bir şey değil.

     Yani Materyalisler
bir tek İlahı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur
kalıyorlar! 

     Yani bir tek Zat-ı
Akdes’in / En Kutsal Zat olan Allah’ın hassası / alâmeti ve lâzım-ı zatîsi /
Zâtına gerekli olan ezeliyetini / başlangıçsızlığını ve hâlıkiyetini /
yaratıcılığını; bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz,
nihayetsiz, câmid / cansız zerrelerin ezeliyetini, belki Uluhiyetini /
İlâhlığını kabul etmeye; mesleklerince mecbur oluyorlar!

     İşte sen gel,
eçheliyet / en cahillik ve bilgisizliğin; nihayetsiz derecesine bak ki, Kâinat
ve Evrenin Hâlikının / Yaratanının hususiyetlerine bakışları hakkındaki dalâlet
ve sapkınlıklarını gör!

Devlette Liyakat, Gençlere Fırsat Eşitliği

0

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yönetimine talip olan
partiler, iktidara geldiklerinde millet çoğunluğunun onlardan merakla
bekledikleri ilk şey, bakanlıklara acaba hangi seçilmişler atanacak. Hoş şimdi seçilmişler
değil de seçilmeden gelenler atanıyorlar ya olsun, yine de insanımız kimin ne
olduğunu kısa zamanda öğrenip değerlendiriyor.

Ülkücü görüşe mensup bizim kuşak, ilk önce Milli Eğitim,
İçişleri ve Dışişleri bakanlıklarına kimlerin atandığını öğrendiklerinde
hükümet hakkında belli bir kanaat oluştururlardı.

Siyasetle ilgilenmeğe başladığımızdan buyana nice hükümetler
geldi geçti. Bu hükümetlerin içinde otel lobilerinde atanan bakanlar, kumar
borcu ödenip transfer edilen milletvekilleri, silahlı teröristlerin boynuna sarılıp
öpen İçişleri Bakanlarını dahi gördük.

Ama hatırladığım kadarıyla öyle bakanlar da vardı ki,
saygıyla anılmayı her zaman hak etmişlerdir. Bunlardan; Şehit edilen Gümrük ve
Tekel Bakanı Gün Sazak, Milli Eğitim Bakanları Ali Naili Erdem, Merhum Ayvaz
Gökdemir, ve ANAP Hükümetinde görev alan Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek,
Dışişlerinde İhsan Sabri Çağlayangil, Turan Güneş ve Kâmuran İnan gibi isimleri
sayabiliriz.…Bu bakanların dışında takdire şayan bakanlar da mutlaka vardır ama
şu anda aklımda kalanlardan bunlar birkaçı.

Yukarıda ismini zikrettiğim Merhum Gün Sazak, bakanlığa atanmadan
önce Türkiye de silah, sigara ve demir kaçakçılığı had safhadaydı. Her köşe
başında torbacılar sigaradan uyuşturucuya varıncaya kadar ne varsa serbestçe
satıyorlardı. Belediyelerin kapısında bekleyen ellerinde siyah çantalı, siyah
gözlüklü garip garip kişiler peyda olmuşlardı. Ama Gün Sazak göreve geldikten
sonra: “Bir şey değişti her şey değişti
misali Türkiye de kaçakçılık olayları, anında kesilmişti ama çok geçmeden bedelini
maalesef canıyla ödedi.(Allah rahmet eylesin.)

Yine eski Kültür Bakanlarımızdan Namık Kemal Zeybek, Türk
Cumhuriyetlerinde inanılmaz faaliyetlerde bulundu. O dönemlerde Moskova
Büyükelçisinin bir arkadaşından naklen dinlemiştim büyükelçi arkadaşına: “Bunca
yıldır hariyeciyim kendimi dışişlerine bağlı sanıyordum Namık Kemal Zeybek
bakanlığa geldikten sonra her gün yeni yeni talimatlar almaya başladım, bir an
olsun bizi boş bırakmıyor.”

Anlatmak istediğim eskiden kurumlarımız vardı, kurumlarımızın
başında da birkaç tanesi hariç adam gibi adamlar vardı. Türkiye de isim yapmış
bugün dahi isimlerinden saygıyla söz edeceğimiz kişiler: “Devlet Planlama
Teşkilatından yetişmiş İlhan Kesici, Dışişlerinde yetişmiş Onur Öymen gibi.)

Oysa bugün 20 yıllık AKP iktidarında kurumlardan söz etmenin
mümkünatı yok, devletin neresinden tutsanız elinizde kalıyor. 20 yıldır el
yordamıyla, deneme-yanılma usulüyle devlet yönetiliyor. 20 Yılda kendi
hikâyesini yazacak bir kişiyi dahi devlete kazandıramadılar.

***

Bu Çığlığı Duyun!

Gün geçmiyor ki genç işsizlerimizin feryatlarıyla karşı
karşıya kalmayalım. Bu feryat eden gençler üstelik Türkiye’nin en iyi
okullarından mezun olmuş KPSS sınavlarını 90-95 puanla kazanmış kişiler. Ama mülâkata
girip çıktıklarında 95 puan iniyor 50 puana.

Televizyonda bir kızımız ağlıyor.(Ben KPSS den 95 puan aldım,
binlerce gencin içinden 65. Seçildim, karnımda çocuğumla KPSS sınavına
hazırlanıp 95 puan aldım, ama mülâkatta elendim…adalet mi bu!”

Adalet değil tabii!

İşin bir diğer tarafı, torpil yapılarak devlet kurumlarına
doldurulan yeteneksiz kişiler devletin kurumlarını çürütüyor, fayda
sağlayacakları yere zarar veriyorlar. Peki, ama bütün bunları hiç mi düşünmez bu
yetkililer?

20 Yılda torpilli yeteneksiz kişilerce doldurulan devletin kadroları
kaç yılda temizlenir sanıyorsunuz?

Halka Yalan Söylemek Caiz mi?

Dolar
kurunun 18 liradan bir gece yarısı operasyonu ile 10-11 lira bandına düşmesinin
perde arkasında yaşananlar açığa çıkmaya devam ediyor.

Bu
operasyon yapılmasaydı daha büyük bir badire yaşayacağımız ve bugün dolar kuru
için 25-30 liraları konuşacağımız bir başıbozukluk içindeydik. En azından
şimdilik bu fahişten de öte kurlar yerine, doların 12-13 TL bandında olmasına
şükreder haldeyiz.

Maliye
Bakanının deyimiyle “küçük yatırımcının çarpıldığı”, 20 Aralık gecesi ve
akabinde olanların az konuşulan başka bir boyutu daha var: Devlet halkına
yalan söyledi.

****

Söylenen Yalanlar

O
gece Bankalar Birliği Başkanı TV’lere çıkıp “vatandaşlarımız 1 milyar
dolar
bozdurup TL’ye çevirdi” dedi. Mesai saatleri başladıktan sonra İş
Bankası Genel Müdürü
vatandaşlarımızın “1,7 Milyar dolarlık dövizini
TL’ye çevirdiği”
bilgisini verdi.

Maliye ve Hazine Bakanı Nureddin Nebati, “bireylerin gece geç saatten itibaren
dövizlerini bozdurmaya başladığına”
işaret ederek, “büyük bir heyecan
var, bazı internet siteleri kilitlendi, çöktü” dedi.

Hem
yeni bir model öne sürüyoruz
hem de öne sürülen modelle dün
Cumhurbaşkanımız adeta bir manifesto yayınladı. O andan itibaren de Türkiye’de
birçok şey değişti” dedi.

“Halkın koşa koşa döviz hesaplarını kur korumalı mevduata (KKM)
çevirdiğini”
açıkladı.

Bakan
Nebati “Devletin bir müdahalesi olmadığını, kurdaki düşüşün yerleşiklerin
satışıyla gerçekleştiğini”
söyledi.

****

İşin Doğrusu

Bu
açıklamaların halkı gaza getirmek maksatlı yapıldığı ve gerçek
olmadığı
, hadi daha açık söyleyelim yalan olduğu ortaya çıktı.

Devletin, kamu
bankalarını kullanarak, 19,1 milyar dolar sattığı ortaya çıktı.

·        
Yani
devlet bal gibi müdahale etmişti.

Ayrıca,
sürecin başlangıç ânı olan 20 Aralık’ta 259 milyar dolar olan döviz mevduatının,
8 gün içinde azalmadığı gibi, 261 milyar dolara çıktığı görüldü.

·        
Yani döviz
satıp TL’ye dönen yoktu.

Anlaşıldı
ki;

·        
Keskin
kur düşüşünün
sağlandığı
gece
devletin sert bir müdahalesi olmuştu. Etki artsın diye iç piyasanın
kapalı olduğu, dış piyasanın Noel tatilinde olduğu bir zaman seçilmişti.

·        
Bakanın
ifadesiyle “içeriden bilgi sızdırılması” sonucu yüksek kurdan döviz
satanların bir kısmı düşük kurdan döviz almış olmalıydı. Böyle yapan biri 100
bin dolarını 24 saat içinde 170 bin dolara çıkarma
becerisini göstermiş
olabilirdi.

·        
Parasının
değerini korumak için 15-18 TL’den dolar alan ve o gün gaza gelip
döviz satan küçük yatırımcı ise çarpılmıştı.

****

Yöntem Ahlâki Olmalı

Netice
itibarıyla, iktidarın “bir başarı hikayesi” olarak sunduğu
operasyonla döviz kurlarındaki korkunç yükseliş durdurulmuş ve kurlar geri
çekilmişti.

Ama
devletin bunu halktan bilgi gizleyerek, yanıltarak ve korku salarak sağladığı
anlaşıldı.

Böyle bir olay gelişmiş ülkelerde iktidarın düşmesine sebep olabilecek
büyük bir skandal olarak kabul edilir.

Ama
ülkemizde, “böyle bir yöntemle kur düşüşünü sağlamak ahlaki mi, değil mi?”
diye sorsam çoğu kişiye çok naif bir soru olarak geleceğini biliyorum.

“Yeter ki, ülke menfaatine olsun, kurlardaki köpük gitsin de ister
ahlaki yöntemle, isterse ahlaki olmayan bir usulle olsun”
diyenler olacaktır.

Aynı AKP
iktidarı, Merkez Bankası’nın 128 Milyar dolar rezervini kuru sabit
tutmak için sattığında da aynı yöntemi kullanmıştı. Halka yanlış
bilgi vererek veya bilgi gizleyerek
bu korkunç meblağda para çarçur
edilmişti. Bu para heba edilmemiş olsaydı bugünlerde yaşadığımız yüksek
enflasyon, yüksek faiz, yüksek kur, yüksek işsizlik
asla bu boyutta
olmayacaktı.

Bunlar
yapılmamış olsaydı, halkın devleti yönetenlere güveni daha fazla olacak,
yabancı paraya hücum olmayacaktı. “Küçük yatırımcı” denilen orta ve alt gelir
grubundaki vatandaşlarımız çarpılmamış olacaktı.

****

Yalan Güveni Tüketir

Devleti yönetenlerin bir konuda yalan söylediği anlaşıldığında, her
konuda yalan söyleyebileceğine inanılır.

İşte
şimdi kimse yöneticilerin söylediklerine inanmıyor, Bakanın “gözlerindeki
ışıltıya göre” karar almıyor, rakamların diliyle konuşanlara kulak veriliyor.

Bir
yandan “kurlar isterse artsın, biz Üretim- Yatırım- İstihdam öncelikli yeni
bir model deniyoruz”
demeye devam edeceksiniz.

Öte
yandan Merkez Bankasının eksi 51 milyar dolar olan net rezervine rağmen,
kısa vadeli olarak tuttuğunuz emanet paraları, dolar kuru artışını
frenlemek için, saçacaksınız.

Böyle
bir model değişimi halka büyük fedakârlıklar yükler. Bunun için halka
güven vermeniz ve istikrarlı bir politika izlemeniz gerekir.

Böylesine
ne yaptığı konusunda güven vermeyen, endişe yaratan böyle bir yönetimle
ülkenin yeni bir modele geçmesi mümkün olamaz.

Böyle bir yönetim, bu
safhadan sonra, mevcut modeli de devam ettiremez. Mevcut kur ve
enflasyon seviyelerini
de muhafaza edemez.

Çekim Değil İtim Partileri

Geçen asrın partilerine bakıyorum, bir de şu anın
partilerine. Ta derinlerde esaslı bir fark var. Daha yirmi yıl önceye kadar
siyasî partiler, neye taraftar olduklarını anlatırlardı. Şimdikiler daha ziyade
neye karşı olduklarını anlatıyor. Taraftarlığı anlatmaya pozitif propaganda
diyelim; hikâyesini karşı oldukları üzerine kurmaya ise negatif propaganda.
Liderlerin konuşmalarına bakınız: Hep negatif, hep karşı duruş hâkim.

 

Boşandığı eşle kavga

İktidar konuştuğu zaman muhalefetin aslında bölücülerle,
daha somut olarak HDP ile iş birliği, dirsek teması içinde, yan yana, omuz
omuza olduğunu söylüyor. Bir de, epey azalmakla birlikte hâlâ devam eden,
muhalefetin FETÖ’cülüğü hikâyesi var. Konu ne olursa olsun, dönüp dolaşıp bu
iki noktaya geliyorlar. “Geçim sıkıntısı!” deniyor; cevap: “Ama siz bölücülerle
iş birliği içindesiniz!” Piyasa alt-üst oldu deniyor, “Sizi gidi terörist
seviciler sizi!” cevabını alıyorsunuz.

 

Ak Parti’nin bu iki unsurla geçmişini hatırlayabilirsek…
Oslo, Dolmabahçe mutabakatlarını, “Canınızı sıkan valiler varsa bildirin,
değiştirelim.” vaatlerini, akil adamları ve en yakında İstanbul belediye
başkanı seçimlerinde Öcalan soyadlı birini televizyona çıkarmayı… FETÖ için
“Bitsin bu hasret.”ten, “Menzillerimiz aynıydı.”lara… Bunları hatırladığımızda,
iktidarın bugünkü negatiflik stratejisi şu manzarayı andırıyor: Eski nikâhlısıyla
kavgasını sürdüren boşanmış eş! Öyle ya, en şiddetli kavgalar boşanmış eşler
arasında yapılır. Derler ki bu bir cins, “Unutamam seni.” şarkısıdır.

 

 

 

“Bu iddiaların suç isnadı, niçin hukuka başvurmuyorsun.”
dendiğinde cevap alınamıyor. Ben iktidarın yerinde olsam- içimden- “Pışşşk.
Hukuka başvurayım da ana propaganda silahımı kayıp mı edeyim!” derdim. Belki de
diyordur- içinden.

 

Güce dayanmak

Muhalefet de çok farklı değil. Tek adam sistemine karşılar.
İktidarın hak, hukuk, adaletsizliğine karşılar. Ve tabi iktidarın sebep olduğu
yoksulluğa, pahalılığa, piyasa dengesizliğine, TL’nin belirsiz hâle gelişine
karşılar. Muhalefet tabiatıyla iktidarın yanlışlarını, yol açtığı sıkıntıları
dile getirecektir. Fakat arada sırada “Biz şunu şunu şunu yapacağız.” çıkışları
da beklemek hakkımız değil mi? Bu söylem de var ama “Onlar gibi
yapmayacağız.“dan ibaret kalıyor. Yani yine iktidara bağlı, onun zıddı, reddi
olmakla yetiniliyor.

 

Bir de iktidar dindar ya, “Bakın aslında biz de dindarız.”
çıkışları var. Şüphesiz bu çizgi de iktidara endeksli. CHP’nin “Helalleşme”,
İyi Parti’nin “Ömer’in yolu” ağırlıklı olarak, “Ben de, ben de!” diye
algılanıyor.

 

 

 

Hâlbuki yönetim stratejisinde “güce dayanmak” diye bir kural
vardır. Yönetim bilimin babası sayılan Peter Drucker’ın verdiği isim bu. Güce
dayanmak, rekabet ederken kendi güçlü olduğun yönleri vurgulamak, onları daha
da güçlü hâle getirmektir. Güçsüz olduğun yönlerinden, mesela rakibin öne
çıkardığı unsurlardan da hiç bahsetmemek fakat eksikliklerin varsa da gürültü
yapmadan onları tamir etmektir. Ama ana strateji, ana hareket, güçlü olduğun
cephelerde taarruza geçmek, rakibi o alana çekmektir.

 

Unutulan çoğunluk

Bu arada bütün partilerin ihmal ettiği en büyük kitle var.
Gerçekten insanın ağzı açık kalıyor. Area kamuoyu araştırma şirketinin Eylül
2021 anketinde “Kendinizi en çok hangi sosyo-politik kimlikle tanımlarsınız?”
sorusuna Milliyetçi ve Atatürkçü cevabını verenlerin yüzdesi sırasıyla 35,2 ve
33,9. İkisinin toplamı %69,1. %16,1 ile Sosyal Demokrat ve %14,8 ile
Muhafazakâr açık ara arkadan geliyor. Siz son zamanlarda bir siyasî partimizin
milliyetçiliğini veya Atatürkçülüğünü vurguladığını duydunuz mu? Belki İyi
Parti’nin “Atatürk’ün izinde” si hâriç ama o da “Ömer’in yolu”ndan sonra
geliyor.

 

İlk üç tercihi en çok hangi partiden beklersiniz? Tarihî
konumu itibarıyla da CHP’den. Onun altı okundan “Milliyetçilik” en uzun ve merkezdeki
oktur. Atatürkçülük de en çok ona yakışırdı, değil mi? “Atatürk’ün partisi”
derler sık sık. Sosyal Demokratlığı da diğerlerinin hepsinden önce
sahiplenmesi, dillendirmesi gerekirdi. Üçünden de tık yok. Belki “Bizim her
yaptığımız, her dediğimizde bunlar ‘mündemiçtir’” diyeceklerdir ama bazı
yetkili beyanlarından pek böyle anlaşılmıyor.

 

 

 Evet, yirmi, otuz,
kırk yıl önce böyle değildik. Doğruydu veya yanlıştı ama her partinin kendine
has, onu diğerlerinden ayıran bir temel tezi vardı. İnsanlar bu tezin çekimiyle
gelirdi, sevmediklerinin itimiyle değil. Çoğunlukla “Ona karşıyım!”la, az biraz
da “Ben de aslında onun gibiyim!”le tanımlamazlardı kendilerini. “Ben benim,
ben buyum!” derlerdi.( https://millidusunce.com/cekim-degil-itim-partileri/)

Mustafa Yazgan Ağabey

Yazar, şair, yayıncı, kültür
adamı ve bürokrat Mustafa Yazgan’ı (1940 Gaziantep- 2021 Karamürsel) Rasim
Cinisli’nin MTTB Genel Başkan olduğu dönemde (1965-1966) gerçekleştirilen 29
Mayıs İstanbul’un Fethi Mitinginde tanıdım. Bu mitingle bir de Fatih Anıtı
yapılması için kampanya başlatılmıştı.

Türkiye’de demokrasinin ve
insan haklarının yerle bir edildiği 27 Mayıs Darbesi sonrası ilk defa gerçekleştirilen
İstanbul Beyazıt Meydanındaki miting iğneyi yere atsanız düşmeyecek kadar doluydu.
Bu aynı zamanda darbeye ve darbecilere bir tavır, bir cevaptı.

 

Darbeye Karşı Hukuku Savunan
Yazar

Şehzadebaşı’ndaki Vefa
Lisesinden mezun olmuş üniversite imtihanlarına hazırlanıyordum. Meydana Mehter
Takımı da gelmişti. Üniversite hocaları konuştu mitingde, Ahmet Kabaklı
konuştu, Rasim Cinisli konuştu ve bir delikanlı Mustafa Yazgan mikrofona geçti.
Davudi bir sesi vardı. Mitingdeki her konuşma önemli bir mesaj veriyordu
yarınımız için. Darbe sonrası; Türkiye ve Amme İdaresi’nde asistan iken
görüşleri yüzünden işine son verilen Mustafa Yazgan’ın ses tonunda ayrıca bir
etki yüksekliği hissettim. Bütün konuşmacılarla birlikte Mustafa Yazgan adı böylece
zihnimden hiç çıkmadı. Hele darbecilerin yabancı dili olan, üreten, paylaşan, genel
kültürü bulunan, ülkenin sorunlarını bilen ve çözmeye çalışan, sahasında uzman Mustafa
Yazgan’ı mağdur etmesi kendisine daha sıcak bakmamı hızlandırdı.  Haftalık dergi Düşünen Adam’a aboneydim, Mustafa
Yazgan’ın orada yazıları vardı. Sürekli Yeni İstiklal Gazetesi okuyordum,
değerlendirmeleri önemliydi, Büyükdoğu vazgeçilmezimdi orta sahifede o’nun
imzası ve yorumlarını görüyordum. Darbeye destek olan devrimci öğrencilerle
basılarak tesisi zarar gören Milliyetçi Yeni İstanbul günlük gazetesi de olmazsa
olmazlarımızdandı. Mustafa Yazgan orada da mevcuttu. Darbeye, hukuksuzluğa,
demokrasiye, değerlerimize karşı olanlarla mücadele eden gazete ve dergilerin
tümünde Mustafa Yazgan imzası vardı; adaleti, demokrasiyi, hakkı ve
kıymetlerimizi savunuyordu. Benim de muhabirliğini yaptığım Faik Muhsinoğlu’nun
yayınladığı demokrat Gaziantep Yeni Ülkü gazetesinde de Mustafa Yazgan’ın
yazılarını görünce bir başka ortak yanımızın daha olduğunu gördüm. Hemşeri
ağabeyimdi.

 

Ulus’ta Bir Tomurcuk

Mustafa Yazgan milli görüş
hareketinde tekele karşı Korkut Özal ile ortak hareket ederek mevcut listeyi
delmiş, yönetime girmişti. Girmişti ama bir sonraki darbe 12 Eylül’de (1980)
tutuklandı. Ankara Ordu Dil Okulu ve Mamak Askeri Cezaevi’nde 9 ay tutuklu
kaldı. Çok zor günler geçirdi. Hiçbir zaman şikâyette bulunmadı, devletine
küsmedi, mağduriyetini başkaları gibi kullanmadı. İsmen tanıyordum Mustafa
Yazgan’ı ama yüzyüze tanışmamız Ankara’da oldu. TRT Haber Merkezi’nde göreve başlamıştım.
Mustafa Yazgan da Gaye Matbaacılık da Tomurcuk adlı bir çocuk gazetesi ve
kitapları yayınlıyordu. Tomurcuk’ta sahife sekreterliğinden tutun, yazarlık,
muhabirlik, grafik tasarımı ve resim çalışmalarına kadar kendisi yapıyordu. Ulus’taki
yerinde birlikte olduk. Yıllardır tanışıyormuşuz gibi öylesine bir sıcaklığı,
samimiyeti ve dostluğu vardı. “Mehmetciğim” derken ağzından onlarca
“Mehmetciğim” dökülüyordu sanki. Her sayı yayınladığı gazete, dergi ve kitaba
yeni doğan bir evladı gibi bakıyordu. İtina gösteriyordu. Hediye ediyordu. Genç
kabiliyetleri ortaya çıkarmada özel bir gayreti vardı. Bunlardan biri de vali
ve akademisyen Prof. Dr. Ulvi Saran’dı.

Başkent’te Yazarlar
Birliği’ni hayata geçirirken kendisinden kurucu olarak bize katılmasını rica ettim.
Sevindi, duygulandı ve mutlu oldu.

 

Muharrire Vefa Şöleni

Deneme, inceleme dalında
Mücadelemizin Diyalektiği İçinde Türkiye ve Dertlerim, İlim ve Ahlak, Çağımızın
Ana Meseleleri, İslam ve Kainat, Semavi Dinlerde Ahlak, Ölümsüz Gerçek, Buhran,
Monark ve Ütopia adlı eserleri dikkat çekti. Sessiz Çığlık romanı da öyleydi.

Roman, tiyatro ve şiir
dalında eserler ortaya koydu. Ömrümün Devr-i Saadeti ve Hacc Seyahat Notları adında
iki de hatıra kitabı vardı. Anılarında bardağın hep dolu taraflarını gördü. Oysa
Ankara’dan ani bir kararla Kocaeli Karamürsel’e taşınmasında tamamen ekonomik
kaygılar mevcuttu. Karamürsel’de geçim büyükşehirlere göre kısmen daha rahat
olabilirdi. Bunu ne kimseye söyleyebiliyor ve ne de konu edebiliyordu.

Kendisinin de üye olduğu Kocaeli
Aydınlar Ocağı yönetimde kim olursa olsun hep Mustafa Yazgan’a destek oldular. Dr.
İbrahim Kahraman, Ahsen Okyar, Ruhittin Sönmez ve yönetimdeki arkadaşları hemen
aklıma gelenler. Mustafa Yazgan’a Vefa Gecesi’nde ayrıca Aydınlar Ocağı Genel
Başkanı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş da özel katkı vererek hazır bulundu. Hele
sanatının 40. Yılı dolayısıyla 40 altın ile ödüllendirilerek bir tören
yapılması Mustafa Yazgan’a ilaç gibi gelmişti. Çok mutluydu. Her tarafa
konferanslara gidiyor, sohbetlere katılıyor, sempozyumlara tebliğ sunuyordu.
Sürekli bir akarı yoktu. Birikimi falan da mevcut değildi.

 

Kılpayı Kaçanlar

Genelde milliyetçi muhafazakâr
demokratlar böyle özele nedense hiç inmezler, hatta çoğu kişi birbirinin evini
bilmez, eşini ve çocuklarını tanımaz, ne yer ne içer haberleri yoktur vs. Bu
konuda tahminlerimde hiç yanılmadım. İstanbul’da bir hayırsever işadamı ortak
dostumuza konuyu açtım. Çok cüzi bir şeydi. Verdiği zarfı Mustafa Yazgan
ağabeye ulaştırdım, hemen beni aradı “Mehmetciğim çok teşekkür ederim. Zarf
Hazreti hızır gibi yetişti, oğlum parasını yatıramadığımız için vize
imtihanlarına giremiyor, bir dönem kaybedecekti bunu yatırmasaydık” dediğinde
ürperdiğimi hissettim. İstanbul’da bir gazete kendisine yazsın yazmasın cüzi
bir katkı veriyordu. Ancak geçim için bu kâfi değildi. Ekonomik sıkıntıları
artıyordu. Bir arkadaşımız Ankara’daki yönetime bunu fısıldadığında başdanışman
olarak yazısı yazılırken, gönüldaşı bildiğimiz biri bunu görüyor ve kendi
ismini yazdırıyor!. Mustafa Yazgan’ın ise Milli Saraylar’da ayda iki defa
toplanan kurulda hakkı huzur olarak 500’er TL alınacak bir yere yazısı
yazılıyor. Bunu kendisine sordum. “Ağabey bu olay doğru mu?” diye. Önce
tereddüt etti, sonra bunu nereden öğrendiğimi sordu, ben de “Bu olay doğru mu,
değil mi sevgili ağabey?” deyince “Doğru” dedi. Dehşete düştüm. Bir ara
Şanlıurfa’dan listeye girmişti milletvekili adayı olarak; kıl payı kaçmıştı
vekillik. Kaderi zorlamakla değişmiyordu.

 

Kuşatabilmek Ve Sosyal
Olabilmek

 

Vuslata 81 yaşında eren
müellif Mustafa Yazgan son bir senesini sürekli ev ile hastane arasında
geçirdi. Gel-gitleri olmadığı zaman kendisiyle konuşuyordum. Eşi Zerrin Hanım
fedakârlık örneği gösterdi bu süreçte. Hastalığın ilerlemesi üzerine Ankara
Mustafa Yazgan için seferber oldu. Kocaeli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Saadettin
Hülagü, Belediye Başkanı Tahir Büyükakın ve Hastane yetkilileri Mustafa Yazgan
için çok uğraş verdi, zaman ayırdılar. Vali Settar Yavuz Mürsel Paşa
Camii’ndeki cenaze namazına bizzat iştirak etti. Örnek, fedakar sosyal, sıcak,
kuşatan, duyarlı bir ağabeydi, idol olan bir muharrir ve güven veren bir yol
arkadaşıydı Mustafa Yazgan. Nurlarda uyusun.

Kıbrıs Milli Davamızın Üç Önemli Gerçeği…

      İngiltere’nin 1878’de Kıbrıs adasına el
koymasıyla başlayan; Kıbrıs Türk Halkının, Rumlara karşı adada gerçekleştirdiği
direnişe, var oluş mücadelesine yansıyan üç önemli gerçek vardır:

    Bu gerçeklerin ilki;

    1878 yılında Kıbrıs adasına el koyan
İngiltere’nin müstemleke döneminden, 1960 yılında kurulan Bağımsız Kıbrıs
Cumhuriyeti dönemine kadar giden süreç de dâhil ama özellikle 21 Aralık 1963
tarihinde başlayarak, 20 Temmuz 1974’e kadar devam eden Rum tedhiş hareketleri
karşısında; Kıbrıs Türklerinin ata yadigârı vatan topraklarında yaşam hakkının
savunulmasıdır.

     İkinci gerçek ise;

    Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun
tapu senedi Lozan Anlaşmasıyla Akdeniz’de kurulmuş Türk-Yunan dengesinin,  20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekâtıyla Türkiye
aleyhine bozulmasının önlenmesidir.   

     Ada
tarihine kazınan üçüncü gerçek ise:

      TMT gibi efsanevi bir teşkilatta görev
almış Türk subaylarının tarihe yazdığı nice kahramanlıklarla, o süreçte bu
teşkilata destek veren Türkiyeli ve Kıbrıs Türk siyasetçilerinin unutulmaz
çabalarının tarihe iz düşümüyle, teşkilata katılan Kıbrıs Türk Mücahitlerinin,
Mücahidelerinin adadaki var oluş mücadelesinde gösterdikleri kahramanlıklarla,
bu uğurda verilen nice şehitlerle, gazilerle ispatlıdır.

     Türk Milletinin ve onun ayrılmaz parçası
Kıbrıs Türk Halkının yakın tarihimize yazmış olduğu ilk iki gerçeğin göz ardı
edilmesinin mümkün olmayacağı gibi, yukarıda belirtmiş olduğum üçüncü gerçeğin
altını da kalın çizgilerle çizmek gerekir.

    Çünkü bu gerçek; 50’li yıllardan, 1974
yılına kadar geçen çeyrek asırlık süreçte Kıbrıs Türk’ünün adadaki direniş ve
varoluş mücadelesine önderlik ederek, Rum-Yunan ikilisinin adada
gerçekleştirmek istedikleri Enosis’i önlemek amacıyla 1 Ağustos 1958’de adada
faaliyete geçen TMT gizli teşkilatını, bu teşkilatta görev almış nice
kahramanların yerine getirmiş olduğu vatan görevini anlatır.

    İlk iki gerçek yasal antlaşmalarla, tarihi
belgelerle kanıtlıdır…

    Üçüncü gerçeğin
yazılı belgesi yok denecek kadar azdır ama bu önemli gerçek, yaşanan olaylarla
kanıtlanmış, tarihin unutmaz hafızasına ‘’Ölmek Var, Dönmek Yok’’ parolasıyla
emanet edilmiştir.

    Tarih; vicdanımıza kazınan olayların
hafızası, gerçekler ise zamanın vicdanıdır. Her şey değişebilir,
dönüştürülebilir ama tarihi gerçekler asla değişmez, dönüştürülemez. Vicdanlara
kazınan olaylar ise asla unutulmaz.

    TMT gerçeği de ne değiştirilebilir, ne de
dönüştürülebilir. Hele, hele günümüzde tarihi gerçekleri saptırarak, internet
bilgileriyle bilim insanı kisvesine bürünen, vicdanlarını cüzdanlarına tercih
eden kimileri tarafından Türk Mukavemet Teşkilatının Kıbrıs Türk halkından
aldığı destekle göstermiş olduğu o muhteşem direniş, gerçekleştirdiği başarılı
mücadele; ne yok sayılabilir, ne de aslı astarı olamayan sokak efsanesiymiş
gibi gösterilebilir!

     TMT mensupları; Kıbrıs Türk Halkının
adadaki var oluş mücadelesinde, onlara verilen vatan görevi ne ise, sadece o
görevi, kanı ve canı pahasına yerine getirmiş; ne haktan, ne de hukuktan
ayrılmamıştır.

      Kıbrıs adası Türk toprağıdır. Kıbrıs Türk
Halkı atalarından yadigâr bu vatan parçamızda sonsuza değin, hür ve bağımsız
yaşayacaktır.

      Yıllar sonra gün gelecek tıpkı bugün
olduğu gibi, tarih sayfaları yine açılacak, yaşanan tarihi gerçekler bir kez
daha sorgulanacaktır!    

       Ancak yüzyıllar sonra dahi, kimler
sorgularlarsa sorgulasın; TMT araştırıldığında, bu teşkilat nedir? Neden
kurulmuştur? Diye sorgulandığında; karşılarına hep şu gerçek çıkacak,
ağızlardan şu cümleler dökülecektir:

     ‘’Türk
Mukavemet Teşkilatı, Kıbrıs Türk’ünün adadaki direniş ve varoluş mücadelesinin
önderi, bizim yaşam kaynağımız olmuş. Bu gün ata yadigârımız Kıbrıs’ta kurulmuş
bağımsız bir devlette özgürce yaşayabiliyorsak, bu topraklar bizim vatanımızdır
diyebiliyorsak eğer; varlığımızla birlikte her şeyimizi o yıllarda atalarımızın
vermiş olduğu o muhteşem direnişe, bu direnişte görev alanlara ve tabi ki,
bizleri adada yok olmaktan kurtaran Türkiye’ye ve Mehmetçiğe borçluyuz.’’

       Kıbrıs adasında bundan 64 yıl önce ölüm, kalım mücadelesi
veren Kıbrıs Türk’ünü, bu mücadelesinde yalnız bırakmayan, onlara önderlik
ederek tarih sayfalarına ‘’TMT – Kod Adı: KİP’’ olarak geçen bu gizli teşkilat
için söylenecek, yazılacak ne varsa, hepsi bundan ibarettir.

      Unutulmasın ki!

      Yaşanan tüm gerçeklere rağmen bu efsanevi teşkilatın ada tarihine kazıdığı o muhteşem var oluş
mücadelesini göz ardı edenlere, Kıbrıs Türk’ünün ortaya koyduğu Kuva-yi Millîye
(milli güçler) ruhunu yok sayanlara verilecek cevap; tarihin derinliklerinden
bu efsane teşkilatın mensuplarından gelecek, ada topraklarında yine onların
sesi duyulacaktır:

      ‘’Kıbrıs
Türk’ünün yaşayış ve hürriyetine, malına, her türlü ananesine ve mukaddesatına,
her nerede ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için,
kendimi Yüce Türk Ulusuna adadım. Gördüğüm, duyduğum ve hissettiklerimi ve bana
emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmeyeceğime, ifşaatın ihanet sayılacağına
ve cezasının ölüm olduğuna, verilecek cezayı seve seve kabul edeceğime namusum
ve şerefim üzerine ant içerim.’’

        Vatan; Türk Mukavemet Teşkilatında görev alanlara
minnettardır.

        (Kaynakça: TMT (Ölmek Var, Dönmek Yok –
2021 Atilla Çilingir)

Sheep is in trouble its soul, butcher is in trouble of meat(!)

Ülküdaşım
Yasin Dükmen’ in bir sosyal medya paylaşımında okumuştum!

Büyük
Türkçü yazar, Hüseyin Nihal Atsız; Sınav kâğıtlarını öğrencilerine dağıttıktan
sonra, Türk hırsızlık yapmaz!

Der…

Arkasını
dönüp sınıftan çıkarmış.

Ve
hiçbir öğrencisi kopya çekmeye tenezzül etmezmiş.

Ruhu şad olsun.

***

Öyle
ya, o sınıfta o sözü duyduktan sonra azcık
haysiyeti olan kim
! Kopya çeker ki!

O
düstur ile yetişen, Türk de Türk olmayanda çekmez.

İşte değerler eğitimi
öyle verilir.

Ve
o sözü hiçbir öğrenci ölünceye kadar unutmaz.

Ki
unutmamışlar.

Atsızın öğrencisi
olmak ile iftihar ederiz!

Sözünün bize kadar ulaşması bunun en büyük örneği.

***

Ben
Milli eğitim bakanı olsam, ana sınıfından 4. Sınıfın sonuna kadar okuma yazma
ve 4 işlem matematik bilgisi hariç sadece
İYİ İNSAN
yetiştirmek için gayret ederim.

Önce
bu eğitim ve öğretim sistemine kişiliği karakteri ve fıtratı uygun insanlardan “Devlet okullarında” öğretmenler
yetiştirir!

Sonra
da o öğretmenlerle, nesiller yetiştiririm.

Öyle
ya!

Kopya
ile sınav kazanan yükselen ve bunu kendisine yakıştıran olası bir öğretmen
nasıl ahlaklı nesiller yetiştirebilsin ki!

Hayali bile mümkün
değil.

Neyse!

***

Demem
o ki;

Nesil
önemli, önce ahlaklı, vasıflı, vakur ve
donanımlı idealist öğretmenler yetiştirmek
, sonra da o öğretmenler ile,

Avrupalının,
Uzak Asyalının, deistin, şintoistin özeneceği Müslüman Türk evlatları
yetiştirmek lazım.

Daha
10 yaşından önce, çocuklar cinsellikle
sapkınlığı ayırt etmeli!

Kadın
erkek ayırt etmeden,

İnsana,
doğaya, hayvana saygının önemini bilen,

Kendi
ile barışık, konuşmayı, dinlemeyi, tahammül etmeyi bilen…

Hakkından
fazlasına tenezzül etmeyen, kanmayan kandırmayan, tüm bu küçültücü davranışlara
ihtiyaç duymayan, emeğinin karşılığına razı olan, üretken, çalışkan,
yardımsever…

Velhasıl
inancı ve etnik kimliği fark etmeksizin ASİL
BİREYLER
yetiştirmeliyiz.

İşte
o yetişen nesil, insana yakışmayan davranışlara kolay kolay yeltenmez, yapmaz
mı yapar elbet insan nihayetinde hata da yapar!

Yapar
da durmayı telafi etmeyi bilir, aşırıya kaçmaz.

Değişik ırklardan
pitbull gibi vahşi köpekler üretip üretileni alıp insan içine salmaz!

Binlerce
örnek verebiliriz hepimiz!

Her
şeyden evvela utanmayı bilir.

Hani
Müslümanların unutmaması gereken, Peygamber
efendimizden öğrendiğimi güzel bir söz var
“utanmadıktan sonra dilediğini
yap!” diye.

Öyle!

Haberleri
açıyoruz duyduklarımız izlediklerimiz karşısında aklımız tutuluyor!

Ülke
manevi olarak yangın yeri, diyanet işleri başkanımız da diyor ki arabam eskidi
sık sık bozuluyor, millet laf eder diye de değiştiremiyoruz.

Hey gülüm hey!

Hani
bir atasözümüz var herkes bilir!

Sheep is in trouble
its soul, butcher is in trouble of meat(!)