28.6 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1307

Türkiye’nin Büyük Çatısı (2)

Türkiye üzerine son 10 yıldır ciddi çalışmaları olan Prof. Dr. Fuat KEYMAN’ın olaya olan yaklaşımları benimde düşünüp bazı yerlerde ifade ettiğim anlayışı içine aldığını düşündüğüm için sayın KEYMAN beyin ifadelerinden özetler vereceğim.

Türkiye’nin sorunlarını iki temel üzerine oturtuyor Keyman bunlardan biri insani amaca yönelik olan sürdürülebilinir ekonomik kalkınma, diğeri de Birlikte yaşama.

Birlikte yaşama ile ilgili sorunların sadece Türkiye’ye ait olmadığını, dünyanın çeşitli yerlerinde bu ve buna benzer sorunlarla karşı karşıya ülkelerin olduğundan ve bu ülkelerin deneyimlerinden istifade etmek gerektiğinden bahsetti. Bu konu ile ilgili özel çalışmalarından örnekler verdi.

“.. Bir toplum içinde farklılıklar nasıl yaşayabilir sorusuna şu dört model ile cevap buluyorum.

Bu modellerin biri (1) asimilasyon ve entegrasyon modelidir. Yani abartılmış narsizimle etrafa bakan bir büyük kimlik içinde farklılıkları kendine benzeştirmek veya buharlaştırmak. Diğer model (2) gettolaşma ve segregasyon dediğimiz ise büyük kimliği güçlü kılıp diğer kimlikleri köşelere atıp susturmak, marjinalize etmektir. (3) Bir diğer modelde ise esas kimlik kendisinden farklı olan kimliklere toleranslı bakar ve onlara yaşama alanı sağlar. Son model ise (4) birlikte yaşama modelidir. Yani esas kimliğin değil bir toplumdaki farklı kimliklerin yaşayabilmesine yönelik bir anlayıştır….. Birlikte yaşama, diğer modellerden farklı olarak tüm toplumda güvenliği sağlama imkanına sahiptir.

Türkiye’deki yapı, imparatorluktan ulus devlete geçiş döneminden 1980 ve 90’lara kadar Türkiye’de asimilasyon-entegrasyon modeli tercih edilmiştir. Türk modernleşmesi bağlamında bakarsanız Türkiye’de tercih edilen şey asimilasyon olmuştur genel anlamda. Güçlü liderlik, vizyoner liderlik ile 1923-30 dönemindeki vizyoner liderliğin de yardımıyla bu süreç uzun süre devam etmiştir. Fakat 1990’lardan itibaren asimilasyona dayalı sürecin giderek zayıfladığını, temellerinin sarsıldığını ve küreselleşme ile Avrupalılaşmanın da etkisiyle toplumda çok önemli yarıkların ortaya çıktığının görüyoruz. Bu yarıkların en önemlisi etnik temelde olan Kürt sorunudur. Bu sorunu Türkiye’nin asimilasyon dışında farklı bir modelle çözmesi artık bir zorunluluktur. İkincisi azınlıklar ile ilgili süreçtir. Üçüncüsü kadınlarla ilgili süreçtir. Dördüncüsü de Aleviler ile ilgili olandır……

Cambridge Üniversitesi yayınlarından Türkiye tarihi ile ilgili çıkan yeni bir seri var, dört kitaptan oluşuyor; onların 4. kitabı ‘Modern Türkiye‘ adıyla çıktı. Amerika’da yaşayan önemli tarihçilerimizden olan Reşat Kasaba tarafından derlenmiştir.

Türkiye’nin modernleşme projesi ‘ikili bir modernleşme‘ yapısına sahiptir. Türkiye’nin modernleşme tarihi de iki kutuplu bir siyasal modernleşme tarihi olarak okunabilir. Bu kutuplardan bir tanesi 1923’lerden bugüne kadar süregelen devlet merkezci, çağdaşlaşmacı, ulusal hukuka ve ulusal kimliğe dayalı, yani bir ulus inşasına dayalı olan modernleşme programıdır. Devlet olarak başlayıp toplumun dönüşümüne giden, ama esas olarak antropolojik olarak da baktığımız zaman, Türkiye’nin ulus devletini, bürokrasisini, kalkınmasını modernleştiren bir yapıdır. Fakat bir de öbür Türkiye, yani toplum vardır. İkili yapının diğer kutubu ise toplumsal yapıdır. Burada bir modernleşme sorunu vardır; mesela Şerif Mardin buna ‘sosyal ethos sorunu‘ der. Yani siyasi anlamda modernleşmeye geçiş, modern bir toplum yaratmamıştır. O yüzden de Türkiye tarihi bu iki kutup içinde gider. Siyasal modernleşme devlet temelinde ve kurumsaldır, bunun karşısında da toplum.

Bugüne kadar da bu sosyal ethos sorunu da çözülememiştir. İlk dönemlerdeki çözülüş abartılı

narsizmle olmuştur ve başarılıdır….. Bu kötü bir şey değildir. Yani başarılı bir vizyoner lider vardır ve başarılı bir ulus devlete geçiş vardır, başarılı bir kurumsallaşma vardır. Mesela Andrew Mango’nun ‘Atatürk‘ kitabı bu bakımdan çok aydınlatıcıdır. Ama toplumsal dönüşüm sağlanamamıştır.

 

Toplumun dönüşümü sadece devletin dönüşümü ile olmamaktadır. Toplumun dönüşümü aynı zamanda küresel süreçlerin, güçlerin dönüşümüyle de olmaktadır. Çünkü dünyadaki yeni sınıfların ortaya çıkışı, yeni katmanların şekillenişi ve yeni taleplerin, farklı taleplerin ortaya çıkışı toplumsal dönüşümü de etkilemektedir. O yüzden de üç boyutlu düşünmemiz gerekiyor. Yani bir tarafta devlet ve toplumsal yapı gibi ikili bir yapı var; ama toplumun dönüşümü de sadece devletle ilgili değil, başka faktörler de var. Benim yaptığım çalışmalarda da ortaya koymaya çalıştığım gibi, toplumdaki dönüşümün öncelikli boyutu demokratikleşme ile mümkün oluyor. Burada 1945’le birlikte çok partili hayat ve Adalet Partisi tecrübesi önemlidir. İkincisi de 1980’lerle birlikte küreselleşme yoluyla ciddi bir değişim oluyor. Anadolu’nun değişmeye başlaması, yeni sınıfların ortaya çıkışı, Anavatan Partisi’nin ve AKP’nin oluşumu da bu süreçle izlenebilir. Ve 2000’li yıllardan bugüne kadar olan Avrupalılaşma süreci. Kopenhag siyasi kriterleri ve diğer reformlar, 45’ten bugüne kadar kesintilere rağmen demokratikleşme sürecinin geldiği noktayı işaret ediyor. Bu demokratikleşme sürecinde toplum hem yerelleşiyor, hem dinamikleşiyor zenginleşiyor, hem de küreselleşiyor; ve artık asimilasyonist modeli kabul etmiyor. Buradaki kırıklardan çok önemli talepler çıkıyor. Kürt sorunu bunun birincisidir, İslam’ın yükselmesi ve çok boyutlu bir hale gelmesi ikincisidir, kadın meselesi üçüncüsüdür, azınlıklar dördüncüsüdür, Aleviler beşincisidir vs diye devam edebiliriz. İşte bu yarıkları nasıl çözebileceğiz sorusuyla her toplum gibi biz de karşı karşıya kalıyoruz. Artık Türk modernleşmesi çatlamıştır ve bu ikili yapıyı birleştirmek durumundadır. Bu yarıklardan aynı zamanda ışık girmektedir. Birlikte yaşama tam da burada önem kazanıyor

Bu asimilasyonist yapı çatladı ve şimdi kimlikler arasında ilişki kurmak durumundayız. Ancak unutmayalım ki kimlik talebi aynılık üzerine yapılmaz; kimlik talebi farklılık üzerine yapılır. Yani bir Kürt kimlik talebi yaptığı zaman ben sizinle aynıyım demez; ben kendimle aynıyım yani sizden farklıyım der. Bir kadın kendiyle ilgili bir talep ortaya koyduğunda kadın-erkek eşitliği kadar kadın-erkek farklılığına da vurgu yapar. Aynı şey bir gayrimüslim için de geçerlidir. Ancak burada şu sorunla karşılaşırız: Farklılık son kertede parçalanmaya götürür. O halde asıl sorumuz şu olur: Nasıl hem farklılık taleplerini kabul edeceğiz, hem de bu farklılık taleplerinin parçalanmaya gitmesini engelleyeceğiz? Yani farklılık talepleri arasında bir birliktelik sağlayacağız. İşte burada demokratikleşme bence çok önemli.

Biz Kürtlerden birlikte yaşamayı bekleyebiliriz, ama bunu tek başlarına yapmalarını bekleyemeyiz.

Türklerden de Kürtler ile birlikte yaşamalarını tek başlarına bekleyemeyiz.

Kimlikler kendi içinde ne iyidir, ne de kötüdür; kimlikler sosyolojiktir. Hem farklılık taleplerini karşılayıp hem de parçalanmadan bir arada yaşamayı başarabilmenin anahtara kavramı ‘sosyal sermayedir‘. Yani farklılıkların birlikte yaşayacağı örgütsel ortamı yaratmak gerekir. Farklılıklar kendi içlerinde güven yaratırken diğer kimliklerle aynı güveni yaratamazlar; o yüzden de burada üçüncü bir aktöre ihtiyaç vardır. İşte bu üçüncü aktör, sosyal sermaye dediğimiz, ‘sivil toplumdur‘. Türkiye’de sivil toplumun değeri yeterince anlaşılamadığı gibi yeterince çalışılmamıştır da. Yani sivil toplumun Türkiye için önemi henüz tam olarak algılanmamıştır. Sivil toplum toplumsal güvenin de anahtar öznesidir.

Dünyadaki tüm örneklerin de bize gösterdiği gibi sivil toplumun geliştiği her yerde toplumsal güven artar. Zira sivil toplum, belli bir sorun etrafında farklı kimliklerin bir araya gelerek o sorunu çözme yolunda gönüllü olarak tartışması demektir. İnsanlar bu süreçte kendi kimliklerinden ziyade, ama onlarla birlikte, belli bir sorunu çözmek üzere müzakere etmeye başlar. Dolayısıyla sivil toplum ne kadar gelişirse tikele dönük değil birlikte yaşamaya dönük faktörler de artar. Bundan dolayı örgütlü toplum tüm bu süreçlerin anahtar kavramıdır. Eğer sivil toplum tek başına kendini güçlendiremiyorsa o zaman devlet burada yardımcı olarak devreye girer. Biz buna ‘katılımcı demokrasi‘ diyoruz. Ne kadar farklı kimlik için katılıma imkan verilirse sivil toplum o kadar güçlenir.

Türkiye’deki kültürel ortam kötü değildir ve bu yüzden sorunlarımızı kültürel temelde çözemeyiz. Yani Türkler kültürel olarak kötü oldukları için muhafazakar oluyorlar demek yanlıştır. Şu soruyu sormamız lazım: Hangi mekanizmaları hayata geçirirsek o mekanizmalar sayesinde farklılıklar arasında birlikte yaşama modelini kurumlar yoluyla gerçekleştirebiliriz. O yüzden örgütlü toplumdan ve sivil toplumdan kopmamamız lazım. Tocqueville’in de söylediği gibi, bir toplum ne kadar örgütlüyse o toplumda o kadar genel güvenlik vardır. Örgütlü toplum ne kadar zayıfsa cemaatçilik o kadar çok olur. O yüzden birlikte yaşamak esas modeldir.”

Yaşamanın güçlendirilmesinin anahtarı bana göre demokratikleşmedir“. Diyor KEYMAN bende aynen katılıyorum. Tarık beyin de söylediği gibi olaylara “Onarıcı yaklaşımla” bakmak lazım…

Açılım

Son günlerde demokrasi açılımı diye gelen gündemde sadece belli bir grubun meseleleri ele alınmamalı. Hazır demokratikleşmeden bahsediyorken bazı önemli konuları da dile getirmeliyiz. Toplumumuzda hala halkımızın örfleriyle, adetleriyle ve inançları ile alakası olmayan bazı uygulamalar dayatılarak yaptırılmaktadır. Mesela resmi törenlerde yapılan bu uygulamaların milletimizle alakası yok. Hıristiyan batının uygulamalarından alınan bu yaptırımların da yeniden gözden geçirilmesi gerek.

Yasaların bile kaynağı örf ve adetlerdir. Mantığa uygun örfler yasaların temelidir. Batıda hakim karar verirken yasada hüküm yoksa örfü esas alır ve ona göre karar verilir. Bilindiği gibi örf ve adetlerin hayata yansıması ile kültür oluşur. Bireylerin günlük yaşantılarındaki davranışları bu kültür anlayışına göre şekillenir. Toplumdan topluma değişen kültürler o toplumların kimlikleridir. Kimliğiniz devam ettikçe varlığımızı sürdürebiliriz.

Cumhuriyet sonrası ne hikmetse batılılaşacağız diye kendi kültürümüzde varolan önemli davranışlarımızı terk etmişiz. Tabandaki halkımız bunları yapmasa da devletin kurumları maalesef bunu yapıyor. Kimse ölen babası ve annesinin mezar başına gidip çelenk koyarak saygı duruşunda bulunmuyor. Bu hıristiyanların adeti. Bizim milletimiz ölünün mezarına gittiğinde elini açıp ona dua okuyor.

Ama aynı insanlar devlet büyüklerinin ölüm günlerinde heykelinin karşısına geçip saygı duruşunda bulunuyorlar.  Yani Türk Toplumunun yaşantısında olmayan bu uygulamalar yaptırımla adet haline getirilmeye çalışılıyor. Bunu da çoğu Atatürkçülük’le özdeşleştiriyorlar. Acaba Atatürk annesinin mezarını ziyaretinde bugünküler gibi saygı duruşundamı bulundu. Yoksa ellerini açıp fatiha mı okudu.

İşte bu demokratik açılım programında Türk Toplumunun tarihten bugüne yaşantısında olmamış onun inançlarına ters düşen bu davranışların tartışmaya açılarak halkın çoğunluğunun saygı duyduğu büyüklerinin anılma şeklini yeniden gözden geçirmek gerekir. Bu programlara halkın değer verdiği önemsediği konuları birilerinin istediği gibi değil, kendi istediği şekle dönüştürülmesi çareleri aranmalıdır. 

Bu uygulamaların en son örneği 30 Ağustos Bayram’ı kutlamalarında yaşadık. Vatan için canını ortaya koyup yaralanan gaziler ile bu uğurda şehit düşmüş kahramanlarımızı bir dakikalık sessiz ve hareketsiz kalarak saygı duruşunda bulunduk. Bu anışımız da elbette mahalli yöneticilerimizin bir kastı yoktu. Onlar da yukardan gelen talimatlar doğrultusunda bu uygulamayı gerçekleştirdiler. 

Teröre Çözüm- 2

Ankara’nın gündemi sıcak
Siyasilerin ve de liderlerin üslupları hiç kendilerine yakışmıyor
Şu mübarek ramazan ayında üsluplarına dikkat etmeleri gerekir.
Tepedeki sertlik aynı dozda aşağıya yansırsa hoş olmaz
Adına ister terör, isterseniz Kürt sorunu deyiniz
Kürt sorunu değil elbette
Bitirilmesi gereken terör sorununun varlığı muhakkak
Kürt açılımı, Demokrasi açılımı vs
Kavramlara takılmanın anlamı yok
Önemli olan terörün bitirilmesidir
Bunun içindir ki tüm siyasi ortak paydada buluşmalıdırlar.
Siyasiler ve liderler sorunun değil çözümün bir parçası olmalıdırlar
Tencere dibin kara anlayışı terk edilmelidir.
Terör mutlaka bitirilmelidir
Terörün bitmesini istemeyen kalantorlar olabilir.
Çünkü ölenler onların çocukları değil.
Terörden de büyük rant sağlıyorlar
Yesinde çıkaramasınlar
Şehitlerin kanı onları boğacaktır
Boğmaya da başlamıştır
Terör bitirilmelidir
Terörün bitirilmesi için en müsait zaman bu zamandır.
Neden mi?

Üç sebepten dolayı

1-      Terörün dış desteklerinden biri olan İsrail Hamas ve Hizbullah karşısında hayal kırıklığına, güç kaybına uğradı
Uluslar arası arenada eski itibarı kalmadı
Kendi derdine düştü artık uzun süre PKK ya lojistik destek sağlayamaz
PKK dan desteğini çekmek zorundadır.

2-      ABD Irak ve Afganistan da hayal kırıklığına uğradı.
Petrol umdu Coni cesedi buldu
Ekonomisi çöktü
Dünyadaki ekonomik krize sebep oldular
İkinci Vietnam ile karşılaştılar
Onlarda kendi dertlerine düştüler.
Başlarında bunca dert varken PKK ya destek veremezler
Bunun için ABD de desteğini PKK dan da çekmek zorundadır
Bu durumda Kuzey Irak PKK yı içerisinde ne kadar barındırabilir
Yâda PKK Kuzey Irak’ta ne kadar barınabilir
Bunlar Terörün dış destekleri idi birde iç de desteği var

3-      Üçüncüsü iç destekle ilgilidir.

İç destekten kastım Güneydoğu halkı değil elbette
Bölge halkının yüzde 80 i vatanını milletini seven dinine devletine bağlı insanlardır
Kimdir bu iç destek
Bunlar gövdedeki kurt misali içerden kemirirler kandan beslenirler
Ergenekon olayının patlak vermesiyle terörün iç bağlantıları da deşifre olmuş oldu
Böylece terörün iç desteği de kesilmiş oldu
Bundan dolayıdır ki PKK artık eylem yapamaz hale gelmiştir

İÇ ve DIŞ BAĞLANTILARI kesilen terör bitmeye mecbur ve mahkûmdur.

Bu gün AK PARTİ hükümeti bu durumun farkında olduğu için bunu değerlendirmek istiyor
Cumhurbaşkanımız sn Abdullah Gül bu durum için tarihi fırsat diyor.
Her zaman zemin bu kadar uygun, şartlar bu kadar müsait olmaz
Hükümetin geniş tabanlı mutabakat araması doğru olandır
Çözüme herkesin katkısı olsun
Elbette ki muhalefetinde bu sorunun çözümüne katkı vermesi gerekir
Muhalefetin görevi iktidarın her icraatına karşı çıkmak değildir
Muhalefet iktidarın yanlışlarına engel, doğrularına destek olmalıdır
İktidarın her icraatına karşı çıktınız mı inandırıcılığınızı kaybedersiniz
Terörün bitirilmek istenmesi yanlış bir düşünce değil herhalde
Metot da yanlışlık varsa sizde kendi çözüm önerilerinizi ortaya koyun
Yardımcı olun destek verin
Sadece siyasilere değil basında büyük görev düşmektedir
Tutturmuşlar İmralı’nın yol haritası
Bazıları ne kadarda terörist başının saçmalıkların yayınlamaya meraklı
Siz İmralı’nın yol haritası diye her gün bangır bangır bağırırsanız oda konuşur
Halkın ciddiye almadığı bir şeyi sizde de ciddiye almayın.
Burada muhatap ne terörist başı nede PKK’dır
Muhatap bölge halkıyla onların meclisteki temsilcileri olmalıdır
Her iki taraftan da terörün bitirilmesini istemeyenler olabilir
Bunlara karşıda dikkatli olunması gerekir
Terör bitsin gözyaşları dinsin
Ocaklara ateş düşmesin
Ciğerler yanmasın
Analar ağlamasın
Yakasında babasının fotoğrafı ile olan bitenden habersiz, endişeli gözlerle etrafına bakınan bebelerin ve gencecik gelinlerin suçu ne
Dul ve yetim kalmak onların tercihimi yoksa birilerinin çıkar ve rant hesaplarımı
,
Çözüme katkı vermeyenlere sesleniyorum
Bayrağa sarılı tabut içerisindeki sizin çocuğunuzda olabilirdi
Yeter artık her bayramda doğum ve ölüm yıldönümlerinde ağlamaktan anaların gözlerinde yaş
kalmadı
Yok, bu ABD’nin projesi
Avrupa’nın projesi
İmralı’nın projesi
PKK’nın projesi
Lütfen geçelim bunları
Asırlar boyu bu topraklarda barış ve huzur içerisinde kardeşçe yaşamış olan bu insanlar yine kardeşçe yaşasınlar
Osman dedemin torunlarına bu görüntü yakışmıyor.
Terörsüz
Barış ve kardeşlik dolu
Huzurlu ve mutlu günler temennisiyle
Yarınınız bu gününüzden aydınlık olsun.

Açılan, Saçılan Türkiye!

Mübarek Ramazan ayının hepimiz için hayırlara vesile olması, ülkemizin üzerine çöken kara bulutların bir an önce dağıtılması temennisiyle yazımıza başlayalım. Ümit ederiz ki; bu mübarek günler bizi kamplaştırmak, insanlarımızı etnik gözlükle ve taassubla birbirine ötekileştirmek isteyenleri gaflet uykusundan uyandırır. Farklılıkları esas alan, birliktelikleri dışlayan bir anlayış aslında Ramazanın kudsiyetine de aykırıdır. Farklılıkların zenginlik olabilmesi için milli kimliğin ve hâkim kültürün reddedilmemesi gerekir. Aksi halde; farklılıkları mayın tarlasına dönüştürürsünüz. Türkiye’de tehlikeli gidiş, yönetenler eliyle desteklenmektedir.  

30 Ağustos Zaferini ve milli bayramlarımızı bize kazandıran, herkesin gözü olan bu vatanı bize emanet eden şehitlerimizi, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silâh arkadaşları olmak üzere isimsiz yüzlerce vatan evladını rahmet ve saygıyla anıyoruz. Yaşayanların da onlara lâyık olabilme mecburiyetinin bulunduğunu bazılarına hatırlatıyoruz. “Vatan sevgisi imandandır” hadisinin de unutulmamasını diliyoruz.

Her 30 Ağustos’ta olduğu gibi; yaklaşık 20 senedir Edirnekapı Şehitliği’nde şehitlerimizi rahmet ve saygıyla anıyoruz. Onlara çok şey borçlu olduğumuzu biliyoruz. Şehit ailelerini kucaklıyoruz. Şehit Mehmetçiklerle başkaları adına ülkesiyle kavgalı olduğu için teröre bulaşan ihanet çetelerini bir tutanları da ayıplıyoruz ve kınıyoruz. Terörle mücadelenin asla bir kardeş kavgası olmadığını bazı sapık görüşlü ve maksatlı çevrelere hatırlatıyoruz. Terörle mücadele etnik gerekçeyle yapılmıyor. Bu mücadelenin öznesi ne Kürt’çedir; ne de Kürtler. Bunu genelleyerek Kürt sorunu diye takdim edip herkesi sorunlu gösterenler utansın!  

Etrafta bir bez parçası görüyorum. Kardeş kavgası bitmeliymiş ki; Ramazanlar mübarek olabilsin. Bu bir gaflet ve ihanet paçavrasıdır. Devlet durup dururken 25 senedir vatandaş katili olan, dışarıdan her türlü desteği sağlayan teröristlerle mi savaşıyor? Kardeş kardeşi katleder mi? Kardeş vatandaşlığı ve İstiklâl Marşını reddeder mi? Ayrı toprak talep eder mi? Emperyalizmle çirkin işbirliği yapar mı? Bayrağına ve milli kimliğine karşı çıkar mı? Onun bunun oyuncağı olur mu? Irak’ta Müslüman kanını sebil gibi akıtanlarla işbirliği yapar mı? Bir eli silâhta, adalete teslim olmayan, parmağı mayında olanlar ve sadece onların temsilcisi olan malum parti muhatap alınır mı?

Açılım diye diye öyle açıldık ki; her bir açılımdan sonra ne kadar hayalci olduğumuz ortaya çıkıyor. Sorunu çözeceğiz, 40 senedir neden çözülmedi dedik; Kıbrıs Rum’una sarıldık. Kıbrıs Rum’unu ve Yunanistan’ı yeni tanıyormuş gibi gaflet örnekleri sergiledik. Kıbrıs Türk’ünü Adada kabul etmeyenlerle barış müzakereleri yapıyoruz. Rum yönetimi ise; Gazi Magosa-Lazkiye vapur seferini kaldırmak için Suriye’ye baskı yapıyor.  

Ermenistan’la bir açılım denedik. Ermenistan, milli davalarından bir santim vazgeçmedi. Anayasasında hâlâ “Batı Ermenistan” var. Milli sembolü de Ağrı Dağı… Dağlık Karabağ’da mesafe alınmadan sınır kapısı açmayacaktık. Protokolle açmayı kabul ediyoruz. Milli çıkarlarımız, itibarımız ve Azerbaycan’a verdiğimiz sözler ne oldu? Türk Dünyasından koparılıyoruz.   

Bir gün demokratik açılım, diğer gün Kürt açılımından bahseder olduk. Öğrenim ile eğitim arasındaki farkı bilmeyenlerin kalitesi de ortaya çıkıverdi. “Kürtçe eğitim üniter yapıyı bozmaz” diyebilen bakanlar gördük. İş ortaoyununa döndü. Demek bazılarına göre; eyalet sistemi de, federal yapı da üniter yapıyı bozmayacak! Açılım bir bilmece gibi sürüyor. Ama her görüşülen kuruluştan tam destek alındığı iddia ediliyor. Açıklanamayan, içi doldurulamayan ama dış telkinlerle şekillendiği ortaya çıkan bu durum, yerli bir proje olabiliyor. Anadolu’yu İncil toprağı yapma  iddiasındakilere yeşil ışık yakılıyor.

Bazılarının gözünü etnik taassub ve ırkçılık kaplamış. Her şeye Kürt etiketi takıyorlar. Meselâ; Eyyubî Devleti için de bu söyleniyor. Buhara Türklerinden gelen Ziya Gökalp’i de Kürt diye tanımlıyorlar. Böyle giderse Churchill ve bir zamanların İran Şahı Rıza Pehlevi’de de Kürtlük arayacaklar. 1850’lerden itibaren anadili Türkçe olanların oranındaki büyük düşüş, rahmetli Prof. Dr. Mehmet Eröz’ün de incelediği gibi Türkmen aşiretlerinin Kürtleşmesini ortaya koyuyor.        

Demokrasi Şakacıları

Sümen altı edildi, yetki varken kararlar,
Bir türlü asamadık, beş paralık itleri,
Özel besiyle beslenen, bir katile bedel,
Kara Toprağa defnettik, koç yiğitleri. 

Şakamı yoksa bir çeşit yeni oyun mu bu?
Bir oyun ise, Ülkenin kalbi Meclis bu oyunun oyun sahası durumuna düşürülmüş durumda.

Mecliste iktidar, muhalefet biri birlerini yerken, birileri fersah fersah mesafe kaydediyor.
Ergenekon hala aktif, at oynatıyor meydanda, lüks hastaneler olmuş adamlara çalışma bürosu.

Bir taraftan anayasal dil sayısı çoğaltılmaya çalışılmakta iken, diğer yandan anayasal tek dil olan Türkçemiz, meclistekilerin anlaşabilmelerinde yetersiz kalıyor.
Tek dilde anlaşamayanlar, çok dilde nasıl anlaşabilecekler ki?
Mecliste skeç mi canlandırılıyor, şaka mı yapılıyor belli değil.
Yapılanlar, konuşulanlar şaka ise, biraz ağır geçiyor!
Yok, ciddi ise, işte o zaman ciddi bir problemle karşı karşıyayız demektir.
İktidar bir Kürt Açılımıdır tutturmuş gidiyor,
Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında bulunan bir muhalefet partisi (ki Kürtleri temsil ettiğini iddia ediyor);
“Askeri operasyonları durdurarak kalıcı barış sürecine destek sunması beklenen Hükümetin, tam aksine bir yandan operasyonları sürdürüp, diğer yandan Kürt halkının değerlerine dil uzatarak Kürtlerin sorununu çözmeye çalışması trajik bir yaklaşımdır.” diyor.
İyi de operasyon PKK için yapılıyor, sana ne oluyor?
Hani Kürtlerin hakkını koruyordun, hani Kürtleri temsil ediyordun. Bu durumda koruduğun Kürt asıllı kardeşlerimiz mi, yoksa Mossad destekli, CIA destekli, Ermeni orijinli PKK’lı dağ eşkıyaları mı?
Kavganın büyümesinden rahatsız olan Asker, 30 Ağustosta yapacağı konuşmayı, dört gün öne alıyor.
Konuşmaya her parti kendince yorum yapıyor.

MHP’nin yorumu:
“Açılım, askerin açıklaması ile sona ermiştir”

Şimdi bu açıklama demokrasi ile bağdaşıyor mu?
Bu açıklama, askerin meclis üzerindeki etkisini ve bu etkiyi kabul etmenin itirafı değil midir?

Sümen altı edildi, yetki varken kararlar,
Bir türlü asamadık, beş paralık itleri,
Özel besiyle beslenen, bir katile bedel,
Kara Toprağa defnettik, koç yiğitleri. 


İşin garibi, kavga bu seviyelere çıkmışken, bugünkü zemini hazırlayan çobanlar keyif içerisinde hayatını idame etmektedirler.
Yine işin garibi, açılım denen hareketin daha ne olduğu bile ortaya çıkmamışken, kürsülerden yüksek sesle itiraz edenler, hâkimin kırdığı kaleme itibar etmeyenler ve gereğini yerine getirmeyip dağdaki eşkiyaların başı olan bir caniye ada tahsis edenlerdir.

Ne manası kaldı ki hâkimin kalemi, ne?                
Bakmadınız kırık kalemine, malemine,
Bu ne olgunluk-pişkinlik, bu ne aymazlıktır?
Şimdi kürsülerden bağırmanın alemi ne?

İktidar kanadına gelince;
DTP’ barakasının altında siyaset yaptıklarını iddia edenler, “PKK’lıyız” diye basbas bağırırken, onları muhattap almanın alemi ney?
Adada beslediğiniz yaratığın yazışma trafiğine neden bu kadar musamaa gösteriliyor?

  1. PKK’nın Ergenekon Terör Örgütü tarafından kurulduğu ve ABD, İsrail ve Ermenilere hizmet etmek üzere yapılandırıldığı gün yüzüne çıktığı halde, neden uluslar arası girişimlerde bulunulamıyor veya bulunuluyorsa neden netice alınamıyor?
  2. En küçük bir olayı kullanarak ortalığı yakıp yıkan PKK piyonlarına neden bu kadar hoşgörülü davranılıyor?

Düne kadar maske takıp otobüs yakanlar, bugün maskeye bile gerek duymuyorlar.
Çünkü polisin kendilerini yakalamayacağını biliyorlar.

Polis olay çıkaranları yakalayıp yargıya sevk etme yerine, olay yerinden dağıtmakla vazifelendirildiğine televizyon ekranlarından şahit oluyoruz.
Sadece PKK’lılara mahsus bu taviz niye?

Eğer maksat AÇILIMA? halel gelmemesi ise, daha Açılım safhasında bu denli şımaran bu zevatların şımarıklıkları, açılımınızın nimetleri karşısında ne düzeye çıkacağının hesabı yapılmıyor mu?

Kısacası;
Güney Doğu’nun açılıma değil, ilgiye ihtiyacı var.
Verilmeye çalışılan haklar, Kürt asıllı vatandaşlarımızın değil, kökü dışarıda şer odaklarının talebidir.
Dile yasak, dile talebi çoğalttı. Demek ki yasakla bir yere varılmıyor.
Açık verme ki, o açığı art niyetli birileri kapatmaya ve bu sırada da nifak sokmaya fırsat bulamasınlar.
Güney Doğu’nun en büyük sıkıntısı, arkasında Baba misali bir Devleti görememektir.
Devlet zayıf kalınca, eşkıyaların tehdidi artıyor.
Eh onlarda nihayet bir can taşıyorlar.

Not:

Oldum olası Demokrasiyi anlamakta zorluk çekmişimdir.

En iyi yönetim şekli diye yutturdular,
Mazlum Cezayir’i demokrasiyle(!) vurdular.
Demokrasi getireceğiz safsatasıyla,
Koskoca Irak’ı, göz göre göre yuttular.

Zaferler Kolay Kazanılmıyor

Millî Mücadele‘mizi büyüten yokluktur, yoksunluktur. Ordunun ve paranın yok, düşmanınsa çok olduğu hengâmede çözülen diz bağları ‘Kurulur, bulunur, yenilir‘ üçlemesiyle onarılmıştır.

1911, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21, 22.. Sayması dile kolay, yaşaması zehir – zemberek tam 12 sene harp meydanları evimiz, siperler döşeğimiz, mermiler azığımız olmuş. İlköğretime yeni başlayan yavru liseyi bitirince bitirmişiz askerlik tahsilimizi.

Elde yok, avuçta yok. Kiminin ekmeklik bir parça mısırını da düşman alınca mısır koçanlarını döverek un etmişler ve ondan da ekmek. Kimi atların, katırların dışkılarındaki arpa tanelerini toplayıp temizleyerek çorba..

Kimi ağaç kabuklarını (Edirne), kimi süpürge tohumlarını (Çeşme), kimi otları ve ısırganları (Bahçecik) yiyerek yaşaya kalmışlar ve zaferin müjdesini bunun karşılığında almışlardı.

Kimi Hacer Nine gibi bitip tükenmek bilmeyen göç yolculuklarında yorgunluktan öldü diye bırakılmış, kimi Mahmut Dede gibi seferberlikten dönen babasının üniformasındaki bitleri elleriyle ayıklamış ama hepsi de mütevekkil, mağrur ve halâskârlara minnetle dolu.

O yüzden millî efsanemizin Şâiri ‘İstiklâl Marşı‘mıza âyetle başlıyor: “Korkma! Üstün gelecek sensin, sen.” (Taha – 68) Yine o yüzden ‘Allah bir daha bu millet İstiklâl Marşı yazdırmasın‘ diye dua ettiriyor.

Duanın dem vakti felâketlerse en büyük felâket 7 düvelin işgal orduları değil 7’den 70’e bu milletin 7, 8 hatta 9 parçaya bölünerek umudun sandalına kürek çekmesidir.

  • o Mevcut İktidar (Hilâfet ve Hükümet)
  • o Kuva-yı Milliye (Milli Kuvvetler)
  • o Kuva-yı İnzibatiye (Kontra Ordu)
  • o Azınlık Çeteleri (Rum ve Ermeni eşkiyası)
  • o Âdi Çeteler (Yerli eşkiya)
  • o İşgal Komiserliği (İngiliz, Fransız)
  • o Düşman Kuvvetler (Yunan)
  • o Yerli İşbirlikçiler (Hain kontenjanı)
  • o Propagandalı Yılgınlık (Hiçbiri şıkkı)

Talihin çoktan seçmeli sorusu iletişimin ve ulaşımın zar zor becerildiği lâkin

aynen bugün olduğu gibi dezonformasyonun / bilgi kirliliğinin had safhada olduğu bir vetirede kalbiyle ve gönlüyle doğru yolu bulmuştur. Feraset, labirentin çıkışıdır.

İzmihlâle giden Osmanlı Devleti‘nin ve Türk Milleti‘nin derinlikleri kendi

içinden sürgün vermesini bilmiştir. Mustafa Kemâl Paşa ve Ulusal Kurtuluş’un kıvılcımını yakan kadro çöken bir yapıdan diz çökmeyen ve sarsılmayan bir iradenin adı olarak doğmuştur.

O iradenin resm-i geçitleridir İnönü, Sakarya, Dumlupınar. Ve zafer en

çok sana ve senin peşinden kıvrım kıvrım bir ırmak gibi akan bu millete yakışıyor Gazi Paşa’m. O acıyı yaşayanların dua ve niyazlarında hep sen varsın.

Acaba bugün seni anlamak istemeyenler 90 yıl önce kaderlerini yanlış

şıklara ilmekleyenlerin torunları mıydı? Yoksa biz düşmanla boğuşurken dahi namlularını bize çeviren mantığın uzatmalı devamı mıydı?

Zaferin zekâtı affetmektir. Tövbe hatada ısrar etmemektir. Ve fakat bir çetin

soru hâlâ zihnimin koridorlarından gitmemektedir:

Şimdi – Allah korusun – benzeri bir durum olsa milletçe o seçeneklerin

hangisine yığılırdık???

Siz Ne Dersiniz?

0

Siz bir aile sırrı diyeceksiniz; ama öyle değil. Her evde yaşanabilecek bir diyalogdan bahsetmek istiyorum: Birkaç gün önceydi. Sevmek arzusuyla torunuma yöneldim. Kızım o esnada: “Baba, kızma; ama Ebrar, diğer dedesini daha çok seviyor.” dedi. Ben de “Farkındayım.” dedim ve devam ettim: “O, severken kendini bütün benliğiyle bebeğe verebiliyor. Bebek de bunu hissediyor. Onun kafasını meşgul eden fazla bir şey yok. Emekli adam, evinden, eşinden, torunundan başka dünyasını dolduran neyi var ki? Ben ise kafamda çok şey bulunduruyorum. Gerekli veya gereksiz pek çok işin, sorunun hamallığını yapıyorum. Kendi benliğime bile ulaşamıyorum. Dolayısıyla Ebrar’a karşı bütün içtenliğimi veremiyorum. Nasıl yaklaşırsan bebek da sana öyle tepki verir. Duygular karşılıklıdır. Ben, nedense, ilişkilerde resmi, mesafeli kalıyorum.

Eşimin, güzel yemek yaptığını kabul etmek zorundayım. Bir tarihte bana: “Sen yemek yerken hiç tat almıyorsun.” demişti. Doğruydu bu. O, bir süre beni gözlemiş, kafamın başka yerlerde olduğunu fark etmiş, yaptığı nefis yemeklerini övmemem üzerine bu sözü söylemişti.

Bazen dost sohbetlerinde, hal hatır ettikten sonra, birbirimize “Yeter artık, kendine zaman ayır.” tavsiyesinde bulunuyoruz. Herkes, iş yoğunluğundan, kendine zaman ayıramamaktan yakınıyor; ama kimse bulunduğu konumdan ayrılamıyor. Yine bir dostumun, bir gün kendini ziyaretimde “Artık insan olmayı özlüyorum.” dediğini hatırlıyorum.

Bazen düşünüyorum: Kendine dönmek, kendine zaman ayırmak ne demek? Bu soruya cevap bulduğumda ürperiyorum. Kendini emekli etmek, diye bir kavram gelişmiş. Bir kişi kendini nasıl emekli edebilir? Fıtri duygularımızı yaşamak için kendimizi emekli etmek zorunda mıyız? Bunun bir orta yolu yok mudur?

Bizim kültürümüzde emekli olmak, diye bir algılama yoktur. Kişi eli ayağı tuttuğu sürece insanlığa bir şeyler vermek zorundadır. Batı’da endüstrileşme sonucunda oluşan emeklilik kavramı, insanın posasının çıkması, bir işe yaramaması, nihayetinde artık ölümü beklemesi anlamına geliyor. Bu insanlar da ölüm yolculuğuna rahat yol alsınlar diye huzur evlerine gönderiliyor.

Kendimize, insani olan bir yaşam biçimi kurmak zorundayız. Bu yaşam biçiminde ne yaşarken insan olmak özlenmeli ne de huzur evlerinde ölüm beklenmeli. Bu bir kültür, eğitim ve algılama meselesidir. Bizi bizden uzaklaştıran, bizi ifsat eden huylar, anlayışlar okullarda vereceğimiz eğitimlerle, toplum içinde geliştireceğimiz örflerle yok edilmelidir. Kişiye kapasitesinin üzerinde iş yüklenmesi, insanların her şeyin başarıya endeksli olduğuna inandırılması; kişiyi erken yaşta bezdirecek, hayattan soğutacak, ona emekliliğini özletecektir. Az zamanda çok ve büyük işler yapmak tutkusu bizi bizden uzaklaştırıyorsa, o bizim gücümüz değil, esaret zincirimiz olacaktır. Yediğinden tat, sohbetten keyif almamak; erken yaşta bezginlik, yılgınlık hissetmek bunun doğal sonucu olacaktır.

İnsan yapısını, fıtratını çok iyi bilen inancımız, insanoğlunun bu duruma düşmemesi için çok güzel reçeteler önermiştir. Günde beş vakit zorunlu ibadet, gece ibadetleri; kişinin kendisini sorgulama, Yaratan’ıyla sohbet seansıdır. Sıla-ı rahim, diğer adıyla hısım akrabayı ziyaret, büyük sevaplardan, bunu terk etmek ise büyük günahlardandır. Ruh ve beden sağlığımızı korumak, temel sorumluluklarımızdandır. İntihar, büyük günahlar arasındadır.

Zaman geçirmeden, kokusunu alarak bebeğimizi sevebileceğimiz, tadına vararak yemek yiyebileceğimiz, ettiğimiz sohbetten haz alabileceğimiz, insan olmayı özlemeyip insan olarak kalabileceğimiz bir yaşam biçimi kurabilsek diyorum.

Siz ne dersiniz?

Sultanahmet– Ortaköy

Yazının başlığı çoğunuza Peyami Safa’nın Fatih- Harbiye romanının ismini çağrıştırdığını sanıyorum. Bu romanda Fatih, doğuyu, gelişmemişliği ve eskiyi temsil ediyordu, Harbiye ise gelişmişliği ve batı tarzı bir hayatı simgeliyordu. Günümüzde Sultanahmet ve Ortaköy, iki farklı hayat tarzının sembolü olarak algılanan İstanbul’un iki canlı semti. Bu hafta sonu (Ramazan ayı içinde) Sultanahmet’te bir gece ve Ortaköy’de bir gündüz geçirdim. Duygu ve izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

BİR RAMAZAN GECESİ SULTANAHMET: İstanbul Ramazan gecelerinde, Sultanahmet Camisi ve çevresinin özel bir yeri var. Birkaç seneden beri Ramazan ayı içerisinde Sultanahmet’te bulunma imkânı bulamamıştım. Hafta sonunda iftar sonrası Sultanahmet’e gitmek nasip oldu.

Öncelikle, arabayla Sultanahmet semtine girmek, girdikten sonra park yeri bulmak son derece zor oldu. İki saat kadar trafik çilesi çektikten sonra park ederek saat 23.00-01.30 arası binlerce vatandaşımızın coşkulu kalabalığı ile ortak atmosferi paylaşabildik.

Kalabalığın büyük kısmı iftarını Sultanahmet Camisi çevresinde yapmış, teravihten sonra da bir bayram yerini andıran meydanın çeşitli köşelerine yerleştirilmiş sahnelerde gerçekleşen konser ve gösterileri izlemişti. Gece 01’den sonra bile meydanın canlılığı aynen devam ediyordu. Çünkü çoğunluk sahuru da burada yapmak ve sabah namazından sonra evlerine dönmek niyetindeydi.

Sultanahmet Camisi avlusunda yapılan kitap fuarı bu sene avlunun bir kısmında değil, tamamında ve avlu dışında yapılan standlarda hizmet veriyordu. Daha geniş bir alana yayıldığı için daha ferah bir atmosfer ve muhtemelen daha fazla yayınevinin katılımı sağlanmış. Muhafazakâr kesimin kitap okuma alışkanlığının geliştiğine dair ümit verici bir canlılık gözledim.

Kalabalığın hepsinin “cami cemaati” olmadığı da kılık kıyafetlerinden ve tavırlarından belli oluyordu. Başı kapalı hanımların yanında sadece başı açık değil, biraz da dekolte sayılabilecek kıyafetli hanımların olması dikkat çekiciydi. Bayram yeri havasındaki bu atmosferde ailecek güzel bir gece geçirmek isteyen, ancak namaz kılmak için camiye girmeyen çok ciddi miktarda insanımız da bu meydanda idi.

Dikilitaş’ın bulunduğu alanın her iki tarafına yapılan minik dükkânlarda döner, köfte, gözleme gibi yiyecek büfeleri ile macuncular, mısırcılar, közde kahve ve nargileciler gibi eski Ramazanları günümüze taşıyan mekânlar oluşturulmuştu. Çok canlı bir alışverişin olduğu bu sabit mekânların yanında, çimenler üzerine yayılmış vatandaşlarımızın bir kısmı da evlerinden getirdikleri yiyecekleri tüketip, termoslarından koydukları çayları yudumlamaktaydı. Hatta bazıları yanlarında getirdikleri battaniyeye sarılıp kestirmeye başlamıştı.

Bu görüntünün İstanbul gibi yüzlerce yıl medeniyetin beşiği olmuş bir şehre yakışmadığı düşünülebilir. İstanbul’un biraz daha köylü hale geldiğinin bir işareti olduğu da söylenebilir. Fakat burada gördüğüm insanlarımız Türkiye’nin orta tabakasını teşkil eden, aile hayatına önem veren, küçük bütçelerine katık ettikleri sevgileriyle büyük mutlulukları yaşamayı becerebilen bir asalet içindeydiler. Biz bu insanları hep üzgün, karamsar, kederli ve öfkeli görmeye alışmışken, onları ortak bir bayram coşkusunu yaşarken görmek beni çok mutlu etti.

Onların arasında Türk-Kürt ayrımı, Sünni-Alevi farkı ve açılım arama gayretkeşliği yoktu. Zaten herkes kimliğini nasıl tarif ederse etsin, kılık kıyafeti ne olursa olsun diğerinin onu sorguladığı yoktu. Camide beraber, eğlencede, işyerinde beraber olan insanlarımızı farklı kimliklerle yabancılaştırmaya çalışanlar bu manzaradan biraz olsa utanmaları gerekir.

BİR RAMAZAN GÜNÜNDE ORTAKÖY: Ortaköy, Boğaziçi’nde Beşiktaş ilçesine bağlı bir semt. Boğaziçi Köprüsünün Avrupa yakasındaki ayağı bu semtte. Kıyıda Sultan Abdülmecit tarafından Mimar Nikoğos Balyan’a 1853 yılında yaptırılmış, oldukça zarif bir yapı olan Ortaköy Camisi (Büyük Mecidiye Camii) dikkat çekicidir.

Barok üslubunda yapılan ve adeta deniz üstünde imiş hissi veren bu aydınlık ve ferah cami etrafında çeşitli lokantalar, hanımların kendi el emeklerini sergilediği çok sayıda tezgâhta, incik boncuk (bijuteri) vb malzemeler satılıyor. Lokantaların haricinde çok sayıda tezgâh ve büfede gözlemeciler, kumpirciler, midye tavacılar vb satış yerleri var. Bu işyerlerindeki canlılık, buraya gelen halkın içinde oruçlu olmayanların oranının yüksekçe olduğunu düşündürtmekteydi.

Bayanların kıyafeti daha belirleyici olduğu için söylemek durumundayım, burada da başörtülü hanımlar vardı, ancak çoğunluk bayanların başı açıktı. Hatta dekolte kıyafetler hayli fazlaydı.

30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla Boğaziçi’nden (Karadeniz tarafından Güneye doğru) çeşitli savaş gemilerimiz, denizaltılarımız, uçaklar ve helikopterlerimizin yaptığı gösterileri izlemek Ortaköy gezimizin ayrı bir tadı oldu. Ortaköy sahilindeki bu canlı kalabalık içindeki her yaştan insanımızın çoğunun, hangi kıyafeti, hangi kimliği taşırsa taşısın bu gösteriyi alkışlarla, sevgiyle, coşkuyla izlediğine şahit oldum. Sıradan resmi törenlerin zoraki alkışı değil, içten, gönülden gelen sevgi ve gurur alkışlarıydı bunlar. Bu manzarayı izlemekte beni çok mutlu etti.

İskeleden kalkan teknelerle yapılan bir saatlik Boğaziçi gezisinde, dünyanın en güzel yerinde yaşamanın gururunu ve düşmanların bizi neden bölüp küçültmeye çalıştıklarını anlama şuurunu idrak edebiliyoruz.

Ortaköy’deki insanlarımız da, aynı Sultanahmet’tekiler gibi, vatanını ve milletini seviyor ve birbirlerine karşı bir ayrım gözetmeksizin bir arada güzelliklerimizi paylaşabiliyordu. Ülkemize karşı kötü niyeti olanlara karşı her iki kesim de gerekirse şehit olmayı göze alabilecek bir sevdanın pırıltılarını taşıyorlardı.

Ülkem adına son zamanlarda koyulaşan endişelerim azaldı, ümitlerim çoğaldı.

ABD’den ithal projelere uygun açılım arayanlar, asil Türk Milletinin bazı kardeşlerine ayrım yaptığı iftirasında bulunanlar utanmalı. Unutulmasın ki, ortak milli kimliğimizin adı olarak ifade ettiğimiz, Türk Milleti içine nifak sokup ayrışmalara sebep olmanın her iki cihanda da bedeli ağır olacaktır.

 

Teröre Çözüm Osmanlı Modeli-1

Terör dün vardı
Bugünde var.
Hem bizde hem de Dünya da
Yarında var olacaktır.
Terörün tarihi insanlık tarihi kadar eskidir.
Terörün babası Hz Âdem as’ın çocuklarından Kabil’dir
Terörist başıdır.
Yeryüzünde ilk kanı kardeşi Habil i öldürmek suretiyle O dökmüştür.
Bundan dolayıdır ki her terör olayında Kabil in amel defterine bir günah yazılır.
Fakat terör hiçbir milletin alınyazısı değildir.
Hele bizim gibi 600 sene 3 kıtaya medeniyet götürmüş
İnananı ve inanmayanı ile herkese adaletle muamele etmiş
Vatandaşlarının açlık ve sefalet içerisinde yaşamaları şöyle dursun,
Vahşi hayvanların bile kış günleri karınlarını doyurmuş,
Feth ettiği ülkeleri sömürmemiş,
Bilakis kalıcı eserler yapmak suretiyle oraları imar etmiş,
Hep bana dememiş paylaşmasını bilmiş,
Diyarı Fırat ta bir kurt kapsa koyunu
Adli İlahi gelirde Ömer den sorar O’nu’
Düşüncesiyle hareket etmiş bir ecdadın torunlarının kaderi acı ve gözyaşı olabilir mi?
Allah cc terörle bu milleti neden cezalandırsın ki,
Hiç kimse kaderimizde varmış deyip sorumluluktan kurtulamaz
Bugün terör varsa bir yerlerde zaaflar boşluklar vardır,
Bu boşluklar doldurulmalıdır.
Adaletin olduğu yerde terör,
Terörün olduğu yerde adalet olmaz
.
Çünkü burada insanlar doğru düşünme yeteneklerini,
Akliselimle hareket etme özelliklerini kaybederler
Terörün çözümü ile ilgili Osmanlı modeli dediğim Önerilerim Şunlardır

1-      Adaletin sağlanması:

Herkes herkesim için mutlak adalet  sağlanmalıdır.
İnsanların ırkları, dilleri, anne babaları kendi seçimleri değildir.
Hiç kimse ırkından ve de dilinden dolayı aşağılanamaz aşağılanmamalıdır
Bunlar övgü ve yergi meselesi olmaktan çıkarılmalıdır.
Bir insan kendini nasıl hissediyorsa öyle ifade etmeli
Kendi ana dilini rahatça konuşabilmelidir
Yasaklarla sorunlar çözülmez
Yasaklar alaca karanlığa benzerler
Her türlü suçu ve suçluyu kamufle etme özelliği gösterirler
Dâhili ve harici art niyetli insanlara zemin hazırlanmış olur
Devletin güçlü olması ve vatandaşlarına güvenmesi herkese eşit davranması adaletin gereğidir
Bu ülkede yaşayan herkes 1. sınıf vatandaştır
Tüm haklardan yararlanabilmelidir
Bu adaletin gereğidir
Adalette devletin görevidir.

2-      Özgürlüklerin Genişletilmesi:

Dini. Dili dini, ırkı ve rengi ne olursa olsun herkes için mutlak özgürlük esas olmalı
Eyleme dönüşmeyen hiçbir düşünce suç sayılmamalı ve cezalandırılmamalı
Devlet genel ahlak ve kamu düzeni konusunda belli düzenlemeler yapmalı
Kürtçe şarkı söylenmesi, Kürtçe kaset yapılması ile ne devlet yıkılır, nede laiklik elden gider.
Bu özgürlük devletin üniter yapısını bölmek ayrı devlet ayrı bayrak anlamını taşımaz.
Özgürlükler tek vatan içinde tek bayrak altında söz konusudur
Yolculardan hiçbirisi içerisinde seyahat ettiği gemiyi delme hakkına sahip değildir
Buna da müsaade edilemez

3-      Bölgeler arası gelişmişlik farkı azaltılmalıdır:
Herkesin işi aşı olmalı,
Tüm insanlar medeni ölçüler içerisinde yaşayabileceği gelir düzeyine sahip olmalıdır.

Terör Gaziantep’te niçin tutunamaz?
Çünkü taban bulamaz
İşi aşı olan para kazanan rahat ve huzurlu bir hayat süren insanlar gidipte sefalet içerisinde her an ölüm korkusuyla mağarada yaşamak isterler mi?
Elbette ki istemezler.

4-      Bölge sürgün yeri olmaktan çıkarılmalıdır.

Devlet Öğretmeninden polisine Hâkiminden savcısına kaymakamından valisine Bölük komutanından ordu komutanına varıncaya kadar asker ve sivil tüm yönetici ve personelin en babacan ve halkla iç içe olabilenleri görevlendirmelidir.

Halk bu yöneticiler aracılığıyla devletin şefkat -merhamet ve adaletini hissetmeli

Bugün Marmara- Ege ve Akdeniz bölgeleri vatandaşın amirin memurun zihninde nasıl bir çağrışım yapıyorsa GÜNEYDOĞU ANADOLU bölgesi de aynı yâda benzer çağrışımı yapmalı

Bunların dışında işin birde insani boyutu var.

OSMANLI 600 yıl ARABI- KÜRDÜ; LAZI- ÇERKEZİ., ERMENİ VE YAHUDİYİ Kardeşçe nasıl bir arada yaşattı

Osmanlı vatandaşıdır

Herkes devletin tanıdığı tüm haklardan özgürce istifade ederdi

Devlet herkese adaletle muamele eder

Irklar ön plana çıkarılmaz

Farklılıklarımız ayrılık sebebi değil zenginliklerimiz olarak görülür

Millet kaynaşması gerçekleştirilmiş olur

Bu Terör 25 sene devam etti bir 25 sene daha devam etmemeli.

35-40 bin vatan evladı şehit oldu

Bir tek kişi daha teröre kurban gitmemeli

Hiçbir şehit ve gazi ailesi başka ailelerinde aynı acıları yaşamasını istemez

Terörün biran önce bitirilmesini en fazla şehit ailelerinin isteyeceği kanaatindeyim

Eğer doğru bilgilendirilirlerse

Terörsüz ramazan

Acısız bayram temennisiyle…….

Türkiye’nin Büyük Çatısı (1)

Ekopolitik tarafından düzenlenen “Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet” başlıklı çalıştaya dostum Ekopolitik Koordinatörü Tarık ÇELENK beyin daveti üzerine katıldım. Çalıştay 27 Ocak 2009 tarihinde İstanbul Dedeman Otel’de yapılmıştı. İzlenimlerimle ilgili bir şeyler yazmak istemiştim ancak şartlar oluşmamıştı. Bu çapta bir organizasyonu ben devletten veya daha farklı kuruluşlardan beklerdim aslında. O zamanda Tarık’ beyle fikirlerimi paylaştım. Yaptığı işin çok önemli olduğundan bahsettim. Katılımcıların çoğu yurt dışından gelmişti ve önemli bir organizasyondu. Kendisinin bu organizasyon için harcadığı eforun karşılığında, katılımcıların sağduyu ve olaylara bilimsel yaklaşmaları beni Türkiye’de de demokratik olgunluğun düzeyi açısından umutlandırmıştı.

Bu Çalıştayın çok önemli konuklarından biri Politik psikoloji disiplinin kurucularından Prof. Vamık VOLKAN bey onur konuğu olarak ABD’den gelmişti. Ben kendisini Tarık bey vasıtası ile tanıdım. Müteaddit defalar özel toplantılarında bulundum.  Kendisinden Rusya, ABD; İsrail, Avrupa’daki devletler ve ihtiyaç hisseden devletler faydalanmış. Ancak maalesef diyorum Türkiye faydalanamamış. Son yılda Ermeni Meselesi Üzerine Cumhurbaşkanı ile geniş çaplı bir toplantı yaptı. Şimdi de İçişleri Bakanı ile açılım konusunda geniş ve teknik bir toplantı yaptılar.

Bu çalıştaya önce kimlerim katıldığına bakalım. Ondan sonra çalıştayın özetinden bahsedeceğim birde VOLKAN beyin konuya ışık tutacak söylediklerinden bahsedeceğim.

Prof. Dr. Vamık Volkan, Prof. Dr. Feroz Ahmad, Cevat Öneş, Prof. Dr. Fuat Keyman, Yrd. Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu, Doç. Dr. Mesut Yeğen, Altan Tan, Doç. Dr. Vedat Bilgin, Müfit Yüksel, Dr. İbrahim Kalın ve Oturum Başkanı Avni Özgürel yer almaktaydı.

Açılış Konuşmasını Ekopolitik Koordinatörü Tarık Çelenk yaptı. Tarık beyin açılış konuşmasını önemsediğim için aynıyla veriyorum.

“Bugün günlük hayatımızı ve geleceğimizi geçmişteki büyük savaşlar kadar yaşanan bilimsel, ekonomik ve sonuçları politik olan devinimler etkilemekte ve yönetmektedir. Varoluştan bu yana tarihin şekillenmesinde insanın ne kadar büyük ve önemli rol oynadığı açıktır. İnsan yapıcı ve yıkıcı dürtülerinin motivasyonunun etkisi altında büyük toplumsal dönüşümleri gerçekleştirmiştir. Bu dönüşümler bazen büyük medeniyetlerin inşası, bazen de büyük felaketlerin tezahürü şeklinde sonuçlanmıştır. Tarihçiler, sosyologlar, psikologlar ve genel anlamda toplumbilimciler, bu yapıcı ve yıkıcı süreçleri kendi yöntemleriyle anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmışlardır.

Burada bizler için önemli olan, süreçleri ve dönüşümleri ne kadar anlayabildiğimiz ve birlikte
yaşadığımız insanlar için ne kadarını kontrollü ve sağlıklı bir şekilde örgütleyebildiğimizdir.

Zannederim bizlerin yetişkin kuşaklar olarak coğrafyamızda şahit olduğumuz hadiselerin niteliği, farklı disiplinlerden gelen sosyal ve psikopatoloji bilimcilerin daha fazla ilgisini çekmektedir. Yaklaşık 1000 yıl önce Anadolu’muzda oluşmaya başlayan dönüşümsel kimlik oluşumunun ağırlık merkezi, Bizans deneyiminden de yararlanan Selçuklu ve Osmanlı tarihsel birikimi ile 18-19. yüzyıllara sayın Volkan’ın deyimiyle “büyük bir çadır” haline dönüşmüştü. Günümüzde bu büyük çatının gölgesinin yok olduğu coğrafyalarda her türlü kargaşa ve istikrarsızlık hissedilirken kalan ana gövde Türkiye Cumhuriyeti ile temsil edilmektedir.

Bazı birliktelikler suni iç içe geçmiş parçalar halinde şekillenirken bazı birliktelikler ise ortak bir kader anlayışı ile vücut bulur. Muhakkak ki müşterek bir çatı altında yaşanan, ortak zafer ve yaslarla da derinleşen Osmanlı kimliğinin parçalanması, bir Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun, çağımızda ise Sovyetler Birliği’nin veya Yugoslavya gibi sentetik yapıların dağılması ile tam benzeşmez. Ekonomik ve politik olarak ayrışan söz konusu yapı sonrasındaki toplumların sosyal ve psikolojik açıdan ortak bir kimliğin sinyallerini bugün de verdiklerini gözlemleyebiliriz. Bu kapsamda ülkemiz güncelinde yaşanan kimlik-aidiyet ve toplumsal iletişim sorunlarının çözüm hipotezlerini, disiplinlerarası ve onarıcı bir yaklaşımla tartışmak bu toplantımızın ana konusudur. Bu platformun alışılagelenden farklarından biri de, bilindiği üzere, psikanalitik ve nesne ilişkileri yaklaşımının sosyo-politik süreçlere katkısını tartışmaya açmaktır.

Siyasi karar alıcıların irrasyonel kararları tarihi etkilemiştir. Siyaset bilimciler bunları açıklayabilmek için bilişsel psikolojinin kavramlarını zaman zaman ödünç alarak kullanmışlardır. Psikodinamik yaklaşım ise karar vericilerin politik eylemlerinin irrasyonel boyutlarının anlaşılmasına dönük çalışmalara henüz yeterince yönelebilmiş değildir. Buna rağmen sayın Volkan, hepinizin bildiği gibi, psikanalitik-psikodinamik yaklaşımla birey-grup ilişkileri, politik saha çalışmaları ve bunların geliştirilmesi açısından çığır açıcı çalışmaları ile önemli uluslararası başarılara imza atmıştır.

Türkiye’nin Büyük Çatısı ve Ortak Aidiyet” toplantımıza katılan farklı disiplinlerden akademisyen ve aydınlarımızın da ufuk açıcı çalışmalarına vurgu yapmak isterim. Türkiye’nin yaşanan gerçekliği dahilinde çalışma yapan bu saygın insanlarımızın değerlendirmeleri, Türkiye’deki ortak aidiyet tartışmalarının da önünü açacaktır. Karmaşık bir problemin çözümünde genelde arka plandaki ayrıntılar karşımıza çıkar. Belki de toplumumuzdaki psikolojik kaygı, temel güven duygusu sarsıntısı takıntı eşiklerinin aşılması için bu ayrıntıların politik psikoloji rehberliğinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Umarız bu rehberlik toplantımıza katılan değerli aydınlarımızın buradaki öngörü ve önerileri ile daha da ayrı bir anlam kazanacaktır”

Bu Çalıştay hakikaten çok güzel geçti . Sadece konferans verenler değil, katılımcılarında ciddi soru ve görüşleri ile birlikte ciddi katkıları oldu.

Bu yazının devamlarını nasip olursa haftalar içinde yazacağım. Sizlere soruyorum???? Acaba!!  Bu Büyük Çatı Türkiye’ye dar mı geliyor? Yoksa çatıda çatlamalar mı var? Eğer çatlamalar var ise, tamir görebilecek düzeyde mi? Yoksa yeni bir çatı yeni bir aidiyet duygusu mu? geliştirmemiz gerekir? Var olan aidiyet duygusu ve çatı sizce yeterli midir? Yeterli idi ise, niye bu fırtınalar kopmaktadır? Çatıyı ve aidiyet duygusunu biz mi iyi anlayamadık? Devlet mi iyi anlatamadı? Gibi daha uzatabileceğimiz sorular yumağına vereceğimiz samimi cevaplar, ( Onarıcı yaklaşımla) bizlere doğru yolu gösterecektir diye düşünüyorum.

 

Toplantıya katılanlar

Toplantıya katılanlar

Panelistler ülke meselelerini tartışırken

Panelistler ülke meselelerini tartışırken