Türkiye’nin Büyük Çatısı (2)

30

Türkiye üzerine son 10 yıldır ciddi çalışmaları olan Prof. Dr. Fuat KEYMAN’ın olaya olan yaklaşımları benimde düşünüp bazı yerlerde ifade ettiğim anlayışı içine aldığını düşündüğüm için sayın KEYMAN beyin ifadelerinden özetler vereceğim.

Türkiye’nin sorunlarını iki temel üzerine oturtuyor Keyman bunlardan biri insani amaca yönelik olan sürdürülebilinir ekonomik kalkınma, diğeri de Birlikte yaşama.

Birlikte yaşama ile ilgili sorunların sadece Türkiye’ye ait olmadığını, dünyanın çeşitli yerlerinde bu ve buna benzer sorunlarla karşı karşıya ülkelerin olduğundan ve bu ülkelerin deneyimlerinden istifade etmek gerektiğinden bahsetti. Bu konu ile ilgili özel çalışmalarından örnekler verdi.

“.. Bir toplum içinde farklılıklar nasıl yaşayabilir sorusuna şu dört model ile cevap buluyorum.

Bu modellerin biri (1) asimilasyon ve entegrasyon modelidir. Yani abartılmış narsizimle etrafa bakan bir büyük kimlik içinde farklılıkları kendine benzeştirmek veya buharlaştırmak. Diğer model (2) gettolaşma ve segregasyon dediğimiz ise büyük kimliği güçlü kılıp diğer kimlikleri köşelere atıp susturmak, marjinalize etmektir. (3) Bir diğer modelde ise esas kimlik kendisinden farklı olan kimliklere toleranslı bakar ve onlara yaşama alanı sağlar. Son model ise (4) birlikte yaşama modelidir. Yani esas kimliğin değil bir toplumdaki farklı kimliklerin yaşayabilmesine yönelik bir anlayıştır….. Birlikte yaşama, diğer modellerden farklı olarak tüm toplumda güvenliği sağlama imkanına sahiptir.

Türkiye’deki yapı, imparatorluktan ulus devlete geçiş döneminden 1980 ve 90’lara kadar Türkiye’de asimilasyon-entegrasyon modeli tercih edilmiştir. Türk modernleşmesi bağlamında bakarsanız Türkiye’de tercih edilen şey asimilasyon olmuştur genel anlamda. Güçlü liderlik, vizyoner liderlik ile 1923-30 dönemindeki vizyoner liderliğin de yardımıyla bu süreç uzun süre devam etmiştir. Fakat 1990’lardan itibaren asimilasyona dayalı sürecin giderek zayıfladığını, temellerinin sarsıldığını ve küreselleşme ile Avrupalılaşmanın da etkisiyle toplumda çok önemli yarıkların ortaya çıktığının görüyoruz. Bu yarıkların en önemlisi etnik temelde olan Kürt sorunudur. Bu sorunu Türkiye’nin asimilasyon dışında farklı bir modelle çözmesi artık bir zorunluluktur. İkincisi azınlıklar ile ilgili süreçtir. Üçüncüsü kadınlarla ilgili süreçtir. Dördüncüsü de Aleviler ile ilgili olandır……

Cambridge Üniversitesi yayınlarından Türkiye tarihi ile ilgili çıkan yeni bir seri var, dört kitaptan oluşuyor; onların 4. kitabı ‘Modern Türkiye‘ adıyla çıktı. Amerika’da yaşayan önemli tarihçilerimizden olan Reşat Kasaba tarafından derlenmiştir.

Türkiye’nin modernleşme projesi ‘ikili bir modernleşme‘ yapısına sahiptir. Türkiye’nin modernleşme tarihi de iki kutuplu bir siyasal modernleşme tarihi olarak okunabilir. Bu kutuplardan bir tanesi 1923’lerden bugüne kadar süregelen devlet merkezci, çağdaşlaşmacı, ulusal hukuka ve ulusal kimliğe dayalı, yani bir ulus inşasına dayalı olan modernleşme programıdır. Devlet olarak başlayıp toplumun dönüşümüne giden, ama esas olarak antropolojik olarak da baktığımız zaman, Türkiye’nin ulus devletini, bürokrasisini, kalkınmasını modernleştiren bir yapıdır. Fakat bir de öbür Türkiye, yani toplum vardır. İkili yapının diğer kutubu ise toplumsal yapıdır. Burada bir modernleşme sorunu vardır; mesela Şerif Mardin buna ‘sosyal ethos sorunu‘ der. Yani siyasi anlamda modernleşmeye geçiş, modern bir toplum yaratmamıştır. O yüzden de Türkiye tarihi bu iki kutup içinde gider. Siyasal modernleşme devlet temelinde ve kurumsaldır, bunun karşısında da toplum.

Bugüne kadar da bu sosyal ethos sorunu da çözülememiştir. İlk dönemlerdeki çözülüş abartılı

narsizmle olmuştur ve başarılıdır….. Bu kötü bir şey değildir. Yani başarılı bir vizyoner lider vardır ve başarılı bir ulus devlete geçiş vardır, başarılı bir kurumsallaşma vardır. Mesela Andrew Mango’nun ‘Atatürk‘ kitabı bu bakımdan çok aydınlatıcıdır. Ama toplumsal dönüşüm sağlanamamıştır.

 

Toplumun dönüşümü sadece devletin dönüşümü ile olmamaktadır. Toplumun dönüşümü aynı zamanda küresel süreçlerin, güçlerin dönüşümüyle de olmaktadır. Çünkü dünyadaki yeni sınıfların ortaya çıkışı, yeni katmanların şekillenişi ve yeni taleplerin, farklı taleplerin ortaya çıkışı toplumsal dönüşümü de etkilemektedir. O yüzden de üç boyutlu düşünmemiz gerekiyor. Yani bir tarafta devlet ve toplumsal yapı gibi ikili bir yapı var; ama toplumun dönüşümü de sadece devletle ilgili değil, başka faktörler de var. Benim yaptığım çalışmalarda da ortaya koymaya çalıştığım gibi, toplumdaki dönüşümün öncelikli boyutu demokratikleşme ile mümkün oluyor. Burada 1945’le birlikte çok partili hayat ve Adalet Partisi tecrübesi önemlidir. İkincisi de 1980’lerle birlikte küreselleşme yoluyla ciddi bir değişim oluyor. Anadolu’nun değişmeye başlaması, yeni sınıfların ortaya çıkışı, Anavatan Partisi’nin ve AKP’nin oluşumu da bu süreçle izlenebilir. Ve 2000’li yıllardan bugüne kadar olan Avrupalılaşma süreci. Kopenhag siyasi kriterleri ve diğer reformlar, 45’ten bugüne kadar kesintilere rağmen demokratikleşme sürecinin geldiği noktayı işaret ediyor. Bu demokratikleşme sürecinde toplum hem yerelleşiyor, hem dinamikleşiyor zenginleşiyor, hem de küreselleşiyor; ve artık asimilasyonist modeli kabul etmiyor. Buradaki kırıklardan çok önemli talepler çıkıyor. Kürt sorunu bunun birincisidir, İslam’ın yükselmesi ve çok boyutlu bir hale gelmesi ikincisidir, kadın meselesi üçüncüsüdür, azınlıklar dördüncüsüdür, Aleviler beşincisidir vs diye devam edebiliriz. İşte bu yarıkları nasıl çözebileceğiz sorusuyla her toplum gibi biz de karşı karşıya kalıyoruz. Artık Türk modernleşmesi çatlamıştır ve bu ikili yapıyı birleştirmek durumundadır. Bu yarıklardan aynı zamanda ışık girmektedir. Birlikte yaşama tam da burada önem kazanıyor

Bu asimilasyonist yapı çatladı ve şimdi kimlikler arasında ilişki kurmak durumundayız. Ancak unutmayalım ki kimlik talebi aynılık üzerine yapılmaz; kimlik talebi farklılık üzerine yapılır. Yani bir Kürt kimlik talebi yaptığı zaman ben sizinle aynıyım demez; ben kendimle aynıyım yani sizden farklıyım der. Bir kadın kendiyle ilgili bir talep ortaya koyduğunda kadın-erkek eşitliği kadar kadın-erkek farklılığına da vurgu yapar. Aynı şey bir gayrimüslim için de geçerlidir. Ancak burada şu sorunla karşılaşırız: Farklılık son kertede parçalanmaya götürür. O halde asıl sorumuz şu olur: Nasıl hem farklılık taleplerini kabul edeceğiz, hem de bu farklılık taleplerinin parçalanmaya gitmesini engelleyeceğiz? Yani farklılık talepleri arasında bir birliktelik sağlayacağız. İşte burada demokratikleşme bence çok önemli.

Biz Kürtlerden birlikte yaşamayı bekleyebiliriz, ama bunu tek başlarına yapmalarını bekleyemeyiz.

Türklerden de Kürtler ile birlikte yaşamalarını tek başlarına bekleyemeyiz.

Kimlikler kendi içinde ne iyidir, ne de kötüdür; kimlikler sosyolojiktir. Hem farklılık taleplerini karşılayıp hem de parçalanmadan bir arada yaşamayı başarabilmenin anahtara kavramı ‘sosyal sermayedir‘. Yani farklılıkların birlikte yaşayacağı örgütsel ortamı yaratmak gerekir. Farklılıklar kendi içlerinde güven yaratırken diğer kimliklerle aynı güveni yaratamazlar; o yüzden de burada üçüncü bir aktöre ihtiyaç vardır. İşte bu üçüncü aktör, sosyal sermaye dediğimiz, ‘sivil toplumdur‘. Türkiye’de sivil toplumun değeri yeterince anlaşılamadığı gibi yeterince çalışılmamıştır da. Yani sivil toplumun Türkiye için önemi henüz tam olarak algılanmamıştır. Sivil toplum toplumsal güvenin de anahtar öznesidir.

Dünyadaki tüm örneklerin de bize gösterdiği gibi sivil toplumun geliştiği her yerde toplumsal güven artar. Zira sivil toplum, belli bir sorun etrafında farklı kimliklerin bir araya gelerek o sorunu çözme yolunda gönüllü olarak tartışması demektir. İnsanlar bu süreçte kendi kimliklerinden ziyade, ama onlarla birlikte, belli bir sorunu çözmek üzere müzakere etmeye başlar. Dolayısıyla sivil toplum ne kadar gelişirse tikele dönük değil birlikte yaşamaya dönük faktörler de artar. Bundan dolayı örgütlü toplum tüm bu süreçlerin anahtar kavramıdır. Eğer sivil toplum tek başına kendini güçlendiremiyorsa o zaman devlet burada yardımcı olarak devreye girer. Biz buna ‘katılımcı demokrasi‘ diyoruz. Ne kadar farklı kimlik için katılıma imkan verilirse sivil toplum o kadar güçlenir.

Türkiye’deki kültürel ortam kötü değildir ve bu yüzden sorunlarımızı kültürel temelde çözemeyiz. Yani Türkler kültürel olarak kötü oldukları için muhafazakar oluyorlar demek yanlıştır. Şu soruyu sormamız lazım: Hangi mekanizmaları hayata geçirirsek o mekanizmalar sayesinde farklılıklar arasında birlikte yaşama modelini kurumlar yoluyla gerçekleştirebiliriz. O yüzden örgütlü toplumdan ve sivil toplumdan kopmamamız lazım. Tocqueville’in de söylediği gibi, bir toplum ne kadar örgütlüyse o toplumda o kadar genel güvenlik vardır. Örgütlü toplum ne kadar zayıfsa cemaatçilik o kadar çok olur. O yüzden birlikte yaşamak esas modeldir.”

Yaşamanın güçlendirilmesinin anahtarı bana göre demokratikleşmedir“. Diyor KEYMAN bende aynen katılıyorum. Tarık beyin de söylediği gibi olaylara “Onarıcı yaklaşımla” bakmak lazım…