27.8 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1299

Adam Oldummu Baba

Unutmadım sözlerini Baba
Hatırlarım hala hikayeni
Göremesem de sevindiğini
Söylemeliyim müjdemi  Baba

Baba Oğluna sitem etmişti
Senden adam olamaz demişti
Oğul okuyup Vali olunca
Baba’yı makama istetmişti

Getirilince makama Baba
Oğul dedi Vali oldum Baba
Baba şöyle bir baktı oğluna
Adam olmamışsın dedi Baba

Hatasını anlamıştı Vali
Acınacak halde idi hali
Ayağa çağırılmazdı Baba
Bundan dolayı kızmıştı Baba

Bende şimdi Vali oldum Baba
Baş ucuna kadar geldim Baba
Sorsam bana kızarmısın baba
Acaba adam oldum mu baba

Esnek İstihdam(2 s)

Bu konu ile 22/05/2003 tarih 4857sayılı kanun çıkmış, ancak; uygulamalarına bakıldığında alt işverene verilen işlerin sayısında ciddi artışlar olmuş ve alt işveren işcilerinin bir çok haktan mahrum kaldıkları gözlendi.

Kaçınılmaz olan konular var. Eğer işte esneklik varsa, çalışma alanında da esneklik olacaktır. Bu çalışma şekli her işyeri için geçerli olamaz. Kanun hem işvereni hemde çalışanı mağdur etmeyecek tarzda olmalıdır. Uygulamanında aynı çercevede olması beklenir ancak maalesef uygulama bazen çift taraflı birbirini suistimal etmeye yönelik olabiliyor.

Avrupa’da ortalama yüzde 4 veya 5 taşeron işcisi olarak çalışıyor. Kuzey Avrupa ülkelerinde, bu oran çok düşük.  İspanya’da yüzde 33. Kore’de yüzde 55 taşeron ve geçici işçiden oluşuyor. Unilever’in Pakistan Karaçi’de bulunan Lipton ve Brooke Bond markalı çayları üreten çay fabrikasında ise 133 düzenli işciye karşılık 700 düzensiz istihdam edilen işçi var.(Petrol-İş Dergisi Eylül 2009 sayfa 42-43)

2008 Ekim ayında küresel iş federasyonları Cenevre’de bir forum düzenledi. Sonuç olarak İşverenlerin giderek yaygın bir şekilde taşeron ve geçici işçi kullanmalarının ILO’nun(Uluslararası Çalışma Örgütü) 87 ve 98 nolu temel sözleşmelerine tehdit oluşturduğunu. Bunun sonucunda çalışma ve yaşama koşullarının daha da kötüleşeceği vurgulandı.

İLO’nun düzensiz istihdama küresel standartlar getirmesinin zorunluluk olduğu belirtilerek “İstihdam yapılarının aşınması, işçilerin sendikalaşma isteğini ve kapasitesini sarsıyor, ailelere bi güvencesizlik kaygısı veriyor”.(Petrol-İş Dergisi Eylül 2009 sayfa 52-53)

Küreselleşme ile birlikte piyasa zorlaştı. Daha ucuz, daha çabuk tüketiciye ulaşan, daha kullanılabilir ürünler tüketiciler tarafından daha tercih edilebilir oluyor. En önemli faktör kaliteyi ucuza almak bu da ister istemez üretim merkezlerinde yeniden yapılanmalara gitmeyi kaçınılmaz hale getiriyor.

Devletin görevi kimseyi mağdur etmeyecek uygulanabilir çözümler bulmak. Hem işverenin hemde çalışanın bu kurallar manzumesine uyulmasını sağlamak gerekir.

Esnek istihdama ilişkin düzenlemelerin aslında işçi haklarını geriletmemeli. Bizdeki algı hiç bir çalışma kuralını tanımayan anlayışın hakim olduğu şeklindedir. Kriz, küreselleşme, işsizlikteki artışlarda buna sebep teşkil etmektedir.

İşverenlerimizdeki algı yanlışlığı da esnek istihdamı kuralsızlık diye algılayıp esnek istihdama ve taşeronlaşmaya dört elle sarılmaktalar. Bu durum genellikle kayıt dışı işyerlerinde hakim olmasına karşın diğer iş yerlerinde kuralsız , hukuk tanımaz bir şekilde esnek istihdam artmaktadır..

Esnek İstihdam(1) ‘de ( http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1158 ) yazdığım normal şartlarda beklenen çalıştıran ve çalışanı memnun eden bir gerekliliktir. Bu şartlarlarda iş barışı sağlanmış, herkesin memnun olduğu durumdu. Esnek istihdam eğer adam gibi uygulanırsa hem istihdam artar, rekabete dayanacak duruma gelen işveren iş yerini kapatmaz, dolayısı ile çalışanlar işsiz kalmaz, iş barışı sağlanır.

Eğer algı kuralsızlık olursa ve hukuki düzenlemelere uyulmazsa, sistem “modern kölelik” olur. Bu duruma bütün toplumun, bütün örgütlü işçi ve işveren sendikaların, bütün STK’ların itiraz etmesi gerekir. Önümüzdeki günlerde Türkiye’nin önemli gündemlerinden biri olacağına inanıyorum.

Örümcek Ağı ve Yargı Gücü

0

Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve yargı kararlarının adil olup olmadığı, uzun zamandır tartışılmaktadır. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinin alternatif atama listesi hazırlamaları, Adalet Bakanı ile atamalar konusunda karşı karşıya gelmeleri, yargı sistemini her yönüyle yeniden sorgulama ihtiyacını ortaya çıkartmış bulunmaktadır. Kanunları uygulama noktasında tarafsız davranacakları kanunla teminat altına alınan yargıçlar neden biri birlerinden şüphelenirler? Yasayı uygulama yetkisini kendi taraftarlarının uhdesine vermek isterler? Siyasi hükümetin taraf tutması demokrasilerde bir yere kadar doğal karşılanır. Ancak yargı mensuplarının taraf tutması hiçbir zaman doğal karşılanmaz. Çünkü bu durum, bağımsız, nesnel ve pozitif yargı ilkelerine aykırı görülür.

Tartışmanın içeriğine bakıldığında, yargı bağımsızlığı ve yargı kararlarının adil olmasının, temel bir ilke olarak algılandığı anlaşılmaktadır. Yani yargının bağımsızlığının mümkün olduğu bir önyargı olarak her kes tarafından benimsenmiştir. Yargı kararlarının adaleti sağlaması gerektiğine dair bir inanç mevcuttur. Yani sistemin kendisi doğru kabul edilmektedir. Sapmalar uygulayıcılardan kaynaklanmaktadır. Yargıçların kendi aralarında gruplaşmaları ve yasanın açık hükümlerine rağmen farklı anlamlar çıkarmaları ve uydurulan bu anlamlara göre hüküm vermeleri suç olarak kamu vicdanında yer almaktadır.

Bu seride yazcağım yazılarda, yargı bağımsızlığının fiilen mümkün olup olmadığını, modern ve mevcut hukuk sistemimizin adaletle ne kadar ilgili olduğunu açıklığa kavuşturmaya çalışacağım. Adalet ile hukuk sistemini örtüşen değerler olarak düşünmediğimi belirtelim. Çünkü hukuk düzeni adalet duygusundan bağımsız olarak işleyen bürokratik bir aygıttır. Bu aygıtın iktidardan, siyasi yönetimden, dini naslardan bağımsız bir tüzel kişiliğe sahip olması hiçbir bir şeyi değiştirmez. Çünkü bu hali ile kendi içinde büroratik olarak işleyen özel bir iktidar, güç ve kudret alanı inşa etmektedir. Dolayısıyla bağımsız yargı, fiili duruma bakıldığında sadece bir göstergedir.

Adalet arayışı, bilindiği gibi, her zaman insanlığın en önemli çabalarından birisi olmuştur. İnsanlar hep adil bir düzenin özlemini çekmiştir.  Adalet özlemi sadece ahlaki ve insani bir duygu ve istek de değildir.  Bunların ötesinde siyasi bir tavır ve tutumdur. Bundan dolayı olsa gerek, ideolojik-doktriner düzenlerin,  bütün siyasi rejimler ve iktidarların en önemli amacı söylemde de olsa, her zaman adaleti sağlamak olmuştur. Bütün yönetimler ve rejimler bunun için iktidara geldiklerini, bunun için başka ülkeleri işgal ettiklerini ve bir önceki iktidarı devirdiklerini ileri sürmüşlerdir. Adalet bu bakımdan her zaman önemli bir siyasi değer olmuştur. Buna rağmen adaletin bir türlü sağlanamadığı da tarihi bir gerçektir.

Adaleti sağlamak amacıyla bilindiği gibi, anayasalar, kanunlar, tüzükler, yönetmelikler  yani yazılı kanunlar hazırlanmıştır. Bu yasal ve yazılı kuralları uygulamak üzere güvenlik kuruluşları, yargı sistemleri, bürokratik hukuk mekanizmaları ve adalet bakanlıkları ihdas edilmiştir. Adaleti sağlama bu süreçlerin sonucu olarak hukuk sistemine bağlanmıştır. Böylece, adalet bir inanç, vicdan ve duygu durumu olmaktan zamanla çıkmıştır. Devletin veya toplumun iktidar aygıtlarının cebri bir uygulaması, bağımsız işleyen bir mekanizması haline gelmiştir. Bu düzenlemelerden dolayı, adaletin sağlandığı en önemli kuruluş, bağımsız yargı olarak algılanmaktadır. Günümüzde, yargı veya hukuk düzeni adaleti sağlayan, her kese hak ettiği cezayı veya mükafatı veren bir mekanizma olarak bilinmektedir.

Öte taraftan bürokratik olarak işleyen yargı mekanizmalarının ve hukuk düzenlerinin adaleti sağlayıp sağlamadıkları çok eskiden beri tartışılmıştır. Mesela M.Ö. altıncı yüzyıldan itibaren yazılan tarih, mitoloji ve felsefe metinlerinde, medeni toplumun, yani kurulu yazılı hukuk düzeni olan toplumlarıın, adaleti sağlamadıklarını belirten çok sayıda eleştirel metin vardır. Bunlardan en ilginç olanı,  barbar, köylü ve saf halk olarak etiketlenen İskitleri temsil eden Anakharsis’in medeni, uygar, şehirli olarak etiketlenen Yunanlıların hukuk düzenine yaptığı eleştiridir. Bu meşhur hikayeye göre, Yunanlı Solon, şehirli, medeni ve uygar bir toplum olduklarını, adaletin kendi ülkelerinde, yazılı kanunların bağımsız mahkemelerce uygulanmasıyla sağlandığını, etno-sentrik bir duygunun tezahürü olarak, övünerek iddia eder.  İskitli Anakharsis(köylülerin, bedevilerin, yazılı kanunları olmayan halkın temsilcisi) Solon’a şöyle cevap verir: “Yazılı kanunlarınız (bunları uygulayan hukuk düzeniniz) örümcek ağları gibidir. Güçsüzü tutarlar, ancak yerine göre zenginler, soylular ve güçlüler tarafından yırtılıp atılmaktadırlar.” der. Medeni toplumdan sayılmayan Anakharsis’e göre yazılı kanunlar doğruluğu, dürüstlüğü ve adaleti sağlamıyorlar. Bilakis bu değerlerin üstünü örtüyorlar. Bundan dolayı yazılı kanunlar ve bunların oluşturduğu sistem örümcek ağına benzetilmiştir.

Adalet duygusundan ve inancından bağımsız işleyen bürokratik hukuk düzenine yapılan ilginç eleştirilerden birisini de edebiyat öğretmenim Tahsin bey anlatmıştı. “Vatandaşın biri, reji idaresinin güçlü olduğu dönemlerde bir kilo tütünle yakalanıp, nezarete atılır. Uzun süre nezaret eziyeti çektikten sonra, mahkemeye hakim huzuruna çıkartılır. Hakim ilk kararını adama Birkaç yıl hapis cezası vererek açıklar.  Vatandaş hakime yalvarır. Cezayı biraz azalt, der. Hakim iyi hali göz önünde bulundurarak bu kez ceza indirimine gider. Köylü tekrar yalvarır. Bu durum, birkaç kez tekrar eder. Her seferinde, hakim başka bir ceza verir. En sonunda köylü vatandaş, hakim beye şunu söyler: “Hakim bey senin bu kanunun benim şalvarımın uçkuruna benzemektedir. Ne tarafa çekersen o tarafa gitmektedir. Ne olursun, beni bırak, gideyim” der. Halk arasında mevcut hukuk düzenine bu türden birçok eleştiri yapılmaktadır. İnce nüktelerle bu eleştiriler dile getirilmektedir. Mesela bu bağlamda anlatılan birçok “kadı fıkrası” olduğu da bilinmektedir.

Yukarıda verilen iki örnek, hukuk düzeninin adaleti sağlamak üzere müesses edildiği var sayımına dayanmaktadır. İlk ve ortaçağın hukuk düzenlerinin adaleti sağlamak üzere inşa edildikleri doğrudur. Bundan dolayı bu düzenlerin adaleti tam olarak sağlayamadığına dair yapılan eleştirilerin de gerçek bir bağlamı vardı.  Çünkü adalet sağlamak üzere inşa edilen bir hukuk düzeninden adaleti beklemek her kesin hakkıdır. Bundan dolayı da yapılan eleştirilerin bir mantığı vardı. 

Ancak mevcut modern hukuk düzenlerinin adaleti sağlamak üzere kurgulandıkları ve müesses oldukları şüphelidir. Adaleti sağlamayı amaçlayan bir hukuk sistemi ile toplumsal düzeni sağlamayı veya toplumu/kamusal alanı korumayı amaçlayan bir hukuk düzeni arasında ciddi bir farkın olduğunu konuyla ilgilenenler bilir. Modern hukuk düzenleri öncelikle kamusal düzeni korumayı gerçekleştirmek üzere tesis edilmişlerdir. Adalet gibi soyut bir amacı gerçekleştirmeyi hedeflemiyorlar.

Adalet ile kamusal düzen karşıtlığı gibi bir durum var ortada. Belki birçok kimse adalet varsa kamusal düzen de vardır, inancındadır. Bu geleneksel toplumlar için düşünülen bir durumdur. Eski geleneğin rüzgarının etkisinde kalınarak varılan bir kanaattir. Modern toplumlar için adaletle kamusal düzen arasında sanıldığı gibi doğrudan bir ilişki yoktur.  Kamusal düzen modern bakış açısı ile düşünüldüğünde, bilimsel olarak, teknik bir tarzda düzenlenmiş olan düzendir. Aslında bu tartışma yeni de değildir. Umumun menfaati için, adaletten vaz geçme veya bazı hakların kullanımını askıya alma gibi bir durumun ortaya çıktığı da zaman zaman görülmüştür.

Türkiye’de son zamanlarda vicdanların kabul etmediği ve mevcut meri kanunların içerikleri ile bağdaşmayan birçok yargı kararı gündeme gelmektedir. Yargıtay, danıştay ve diğer yargı kuruluşu üyelerinin kendi aralarında gruplaştıkları, birçok siyasi tartışmada taraf oldukları ve hukuki kararlar verirken de tarafgir davrandıkları ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu durumu birçok kimse bağımsız yargı anlayışı ile bağdaştırmıyor. Ancak bunun mevcut hukuk düzenindeki bir sapma olarak ele alınması yanıltıcı olabilir. Çünkü mevcut hukuk düzeni, adaleti sağlamak üzere kurgulanmış değildir.

Modern hukuk düzenleri, toplumsal düzeni, kamusal alanı koruma ve kollamak üzere kurgulanmıştır. Durum böyle olunca, bu kurumların üyeleri adil davranan hakimler olarak kendilerini göstermezler; işgal ettikleri iktidar alanının temsilcileri olarak kendilerini ifade ederler. Böylece muktedir güçlerle birlikte öremcek ağı denilen yazılı kanunları çekinmeden çiğnerler. Çünkü yargı mensupları bürokratik işleyişin bir uzantısı olarak güç savaşlarının yargıdaki uzantılarıdır. Bundan dolayı yargı sistemi kolaylıkla delinmektedir. Örümcek ağı gibi sadece madun ve güçsüz kesimleri engellemektedir. Güçlü ve ceberutların yolunu ise açmaktadır.

Aile Mimarı Olmak

Vahap Bey’le sohbet ediyoruz. Birkaç gün önce caddede karşılaştığı, yüreğini dağlayan olayı şöyle anlattı: “Yürüyordum. Karşıdan iki bayan geliyordu. Biri tesettürlüydü, diğerinin ise göğüs ve bacak dekoltesi oldukça fazlaydı. Birkaç adım sonra dekolte bayan kendini yere attı, bağırıp çağırmaya başladı. Söyledikleri pek anlaşılmıyordu. Ben sarası tuttu zannettim. Yanındaki bayan ‘Özel sorunları var.’ deyince işin farklı olduğunu anladım. Onun o çirkin hali, beni ve yanına toplananları utandırmıştı. Gelenler, üzerini gazete, paçavra gibi şeylerle örtmeye çalıştılar. Bayan 22 yaşlarında gösteriyordu. Öğrendiğime göre iki çocuk sahibiymiş. Özellikle sol kolunda bileğinden omzuna kadar jiletle yapılmış kesikler vardı.” Vahap Bey, gördüğü bu trajediyle ilgili yorumlar yaptı. Ortada bir facia vardı. Siz adını ne koyarsanız koyunuz. Buna ister birey, ister aile, ister medeniyet faciası deyiniz. Gerçeğin sadece adı değişir. Vahap Bey’in şu cümlesi de güzeldi: “Ailenin muhkemliği kayboluyor. Her televizyon kanalı, her internet sitesi bu kaleye gedik açmaktadır.” Evet, Emerson’un “İçine kralların bile giremediği muhkem bir kale”ye benzettiği aileye günümüzde hızla gedik açılmaktadır.

Bir tarihte Beethoven’ın “Ailesine bağlı olan, vatanına da bağlıdır.” sözünü okumuştum. Alexandre Dumas da “Aile bağları o kadar ağırdır ki, taşımak için iki kişi gerekir. Hatta üç…” der. Charles Dickens ise “Aile hayatının güzelliği, hiçbir şeyde yoktur. Bir memleketin yükselmesi, ev ve aile muhabbetine bağlıdır.” diyerek aileyi sevgi, dirlik ve birlik açısından değerlendirir.

Aile, bir sosyal müessese olarak Yaratan’ın insan fıtratına kodladığı lütuftur. Hayvanlarda bile, az gelişmiş de olsa, aile olgusu vardır. K. Mikszath “Kuş, insafsız ellerin yıkacağından korksa da yuvasını kurar.” der. Bu fıtri olguyu yaşatmak, tamamen, insanın dünya mutluluğuna, zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Dünyaya geldiniz; sizi ilk besleyen, anneniz. Babanızı tanıdınız; güven duygunuz gelişti. Ailenizin diğer fertlerini tanıdınız; çevreyle uyum sağladınız. İlk kelimeleri, ilk sevgiyi ve öfkeyi onlardan öğrendiniz. Onlar vasıtasıyla iyiyi, kötüyü kavradınız; değerleriniz oluştu. Sizler ağladığında onlar ağladı, güldüğünüzde onlar güldü. Üzüntünüzü, sıkıntınızı paylaşmak istediniz, en yakın adresiniz aileniz oldu. Sizi kimse anlamadı; ama onlar anladı. Sağlığınızda da hastalığınızda da aileniz bulundu yanınızda. Hiçbir karşılık da beklemediler bu özveri için. Siz nankörlük yapmadıkça, bu fedakarlıklarını yüzünüze de vurmadılar. Ancak, bu güzelliklerin yaşandığı yüce müessese ailenin zayıflatıldığını, çürütüldüğünü, yok edilmek istendiğini görüyoruz.

Geçirdiğimiz yüz yıllık süreçte önce aileler küçültüldü. Geniş aile, feodal kalıntı olarak lanse edildi. Okul kitaplarında ailenin modern olması; anne, baba ve en fazla iki çocuktan oluşması gerektiği yazıldı, resimlendi. Sonra anne iş hayatına çekildi, daha doğrusu itildi. Çocuklar sahipsiz bırakıldı. Zaman içinde televizyon, internet modern aile düzenindeki çocuklarımızın hem öğretmeni hem dostu oldu. Baba otoritesinden, anne şefkatinden yoksun çocuklarımız, ruhsuzlaştı. Çocuk, mutluluğu yanlış mecralarda yaşamak zorunda kaldı. Çağdaş sistemin bundan bir şikayeti olamazdı; çünkü bu sistem önce kadını, sonra çocuğu bir tüketim sahası olarak ele almıştı.

Çağımızın getirdiği teknolojik gelişmelere itiraz edemeyiz; ancak sosyal hayatımızdaki, özellikle ailemizdeki yıkımına izin vermemeliyiz. Ailemizi her türlü tahribata karşı korumak, canlandırmak zorundayız. Sokaktaki her problemin temelinde bir aile huzursuzluğunun bulunduğunu düşünüyorum. Kadın, ailenin hem temeli hem beynidir. Her şeye rağmen aile, kadının mutluluğu üzerine kurulmalıdır. Kadın, yapısı itibariyle, çocukların kendilerini en güvende hissettiği yuvadır. Baba, bu yuvayı muhkem hale getirmek, dirliği sağlamakla görevlidir.

Batılı sosyologların, toplumlarının kurtuluşu için aile modelini tekrar önermeleri sevindirici. Biz, Batının yaptığı hatayı yapmak zorunda değiliz. Onların tecrübelerinden yararlanmalıyız. Vatanını, milletini seven, insanlık adına değer üreten kişiler el ele vermeli, aile bağlarımızı zayıflatan her türlü sinsi oyuna karşı mücadele başlatmalıdır. Bu niyetle yayın yapan kanallar uyarılmalı, dışlanmalı; gazetelerin okunmaması sağlanmalıdır. Okullarımızda güçlü, mutlu aileyi özendiren eğitimler yapılmalı, etkinlikler düzenlenmelidir. İbadet aşkıyla yapılacak her eylemin sonuç vereceğine inanıyorum.

Şu ölümlü dünyada, dikili bir ağacımız olmasa dahi, mutlu bir ailenin mimarı olmak, insana yeter!

 

Dünya Çocuk Günü

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 20 Ekim 1953 tarihinde aldığı kararla 20 Ekim gününü “Dünya Çocuk Günü” olarak ilân etmiştir. Bu karar sonrasında bütün Birleşmiş Milletler (BM) ülkeleri her yıl ekim ayının  ilk pazartesi günü “Dünya Çocuk Günü”nü kutlamaktadırlar.

1979 yılında BM tekrar bir kararla çocukların haklarını teminat altına alma gereğini duymuştur. Bu konudaki görevi de, BM kendine bağlı “UNICEF” isimli (United Nations Children’s Fund-Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu- kuruluş tarihi 1954) dünya çocuklarına yardım teşkilâtına vermiştir.

UNICEF bütün dünya çocuklarının haklarını kollamak, iyileştirmek, eğitimlerini ve sağlıklarını gözetmek amacıyla faaliyet göstermeye başlamıştır. Ülkemiz de bu kuruluşun üyesidir. Ve üstlendiği görevleri yerine getirebilmek için gerekli çalışmaları sürdürmektedir.

Çocuklar bir ulusun geleceğidir. Ümididir. Her millet çocuklarına ve gençlerine, olanakları ölçüsünde en iyi sağlık ,
eğitim, öğretim ve yaşam koşullarını hazırlamaya özen göstermelidir.

Her aile çocuklarının sağlıklı, erdemli, mutlu  olmasını ve iyi yetişmelerini ister. Bu nedenle de, hayatlarında uygar ve saygın kişiler olmaları için imkânları ölçüsünde hiçbir özveriden kaçınmazlar.

Hiç kuşku yok ki, günümüzde ülkemizde ve dünyada aileler ve sorumlu görevliler, yeni nesillerini geçmişe göre daha bilinçli daha çağdaş olanaklarla ve yüksek teknolojinin ürünleriyle, araç ve gereçleriyle  destekleyerek yetişmelerine çaba göstermektedirler.

Yaşadığımız zaman kesitinde, hızlı ve olumlu toplumsal değişimlere neden olan veya olması beklenen bilimsel ve teknolojik bulgulara uyum sağlayabilmemiz, genç kuşaklarımızın bilgili ve  uygar aydınlar  olmalarıyla mümkün olacaktır.

Yeryüzündeki bütün çocuklar birbirlerine benzerler. Var olan ayrılıklar ise, bizim, onlara verdiğimiz eğitim ve öğretimdir, aktardığımızı davranışlarımızdır ve kendi alışkanlıklarımızla onları etkilememizdir.

Aile, okul ve sosyal çevre olarak çocuklarımızı yarınlara hazırlamamız hepimizin başlıca görevi olmalıdır. Onlara gereken her türlü desteği, yardımı, ilgi ve özeni göstererek, çocuklarımızı aydınlık yarınlara ulaştırmalıyız.

20 Ekim Dünya Çocuk Günü kutlu olsun.

Domuz Gribi (A/H1N1) Salgını ve Grip- İnfluenza

Bulaşma; insandan insana solunum yolu ile bulaşarak yayılan bir hastalıktır. Endemiler  (küçük bölgeli yayılma ) halinde her zaman ve her yerde görülür. 3 – 5 yılda bir epidemi (geniş bölgeli yayılma ) daha uzun aralıklarla pandemiler (ülkeler arası yayılma ) yapar.  A/H1N1 virüsü pandemi yapması beklenen bir virüs olup DSO (Dünya sağlık örgütü) bu yönde bir alarm vermiştir.

Etkeni inflüenza virüsüdür. A,B ve C olmak üzere üç tipi olan RNA grubu virüslerdir. A/H1N1 virüsü, domuzlarda hastalık yapan bir virüs iken yapı değiştirerek insanlarda hastalık yapıcı ve bulaşıcı özellik kazanmıştır.  Griplerin yapmış oldukları epidemilerde değişik serotipler etken olabildiğinden bu alt tip serotiplerinin korunma için üretilecek aşılara yansıtılması gerekmekedir.

İnflüenza virüsü dış etkilere dayanıksızdır. Güneş ısısına hassas, ultraviyoleye dayanıksızdır.56 C ‘ de birkaç dakikada inaktive olur. Sabunlu suda 30 saniyede aktivitesi düşer.

İnflüenza salgınları mevsimlerle ilgilidir. Salgınlar ısının fazla iniş çıkış yaptığı zamanlarda görülür. Irk ve cins ayrımı yoktur. Çocuklar ve gençler daha duyarlıdır. Yaşlılar,
kronik kalp-akciğer hastalığı olanlar, diyabetliler, kemoterapi görenler, immun yetmezliği olanlar hastalıkta risk grubudurlar.

Hastalığın inkübasyon dönemi kısadır. 1- 2 günde gelişir. Domuz gribinde ise 5 -10 gündür. Hastalık prodomsuz bir şekilde üşüme, titreme ile ateşin 39 – 40 C’e çıkması şeklinde başlar. Baş ,oynak ve adale ağrısı, halsizlik ,bitkinlik şeklinde sürer. Boğaz ağrısı ve yanması şikayetleri ile gelişir. Bazen bulantı ve kusma görülür. Belirtiler salgınlar arasında farklılık gösterir. En bariz belirtisi ateştir ateş 3 – 4 gün kadar sürer. 2. günü sabahı düşüp akşamı tekrar yükselir. İlave enfeksiyon olmazsa 4. günü ateş genellikle düşer. Nispi bir biradikardi  vardır. Genel şikâyetlerle birlikte üst solunum yolu sistemi şikâyetleri gelişir. Komplikasyonları da çoğunlukla solunum yolu ile ilgilidir.

Hastanın akibeti salgının şiddetine, hastanın yaş ve genel durumuna göre değişir. Hafif vakalarda mortalite (ölüm oranı ) % 0,1 ‘ i geçmezken pandemilerde %10 – 15 ‘e kadar yükselebilir. Bu sebeple A/H1N1 önemsenmeli ve koruyucu tedbirler ihmal edilmemelidir. Risk gruplarının öncelikli olarak aşılanması, hasta olanların ise gerekli istirahat dâhil tedbirleri uygulaması gereklidir.

Ateş düştükten sonra hasta bitkindir. Bu nedenle paçavra hastalığı da  denir. Bazen   2 Haftaya kadar etkisi sürer. Bu özelliği ile iş gücü kaybı etkisi yüksek bir hastalıktır. İnflüenza hastalıklarında komplikasyonlar önemlidir. Vaka kayıpları bunlarla paralellik gösterir. Bronkopnomoni, pnomoni, sinüzit gibi solunum yolu komplikasyonları önceliklidir. Toksik etkisi ile myokardit. glomerülonefrit gelişebilir. Bazen menengoansefalit, nevrit. polinevrit gibi sinir sistemi komplikasyonları görülebilir. Hastalığa yakalananların 3 – 4 gün içinde iyileşmemeleri veya bulantı-kusmada fazlalaşma veya nefes darlığı gibi şikâyetlerin eklenmesi halinde mutlaka doktor kontrolünü gerektirir.

Teşhis tekli vakalarda güçtür. Kesin teşhis virolojik araştırma ile belirlenir. Kronik belirtilere ilaveten nispi bradikardi ve lökopeni önemlidir. Özel serolojik testlerle kesin teşhişi konulabilir. Tedavi spesifik değildir. Yatak istirahati, hijyen kaidelerine dikkat. klinik belirtileri komplikasyonları düşünerek takip etmek lazımdır. Beslenmede sıvı ağırlıklı bir beslenme tercih edilir. Pyromidon türevlerinden yararlanılır. Antibiyotikler komplikasyona meyil olursa verilir.

Korunma ; inflüenza kontajiyöz bir hastalık olduğundan toplum ve ferdi hijyen kurallarına bu dönemde dikkat etmek gerekir. Hastaların derhal istirahate alınması faydalıdır.
Toplu yaşanılan yerlerin temizliği ve havadar olması daha da önem kazanır. Hasta kişilerin toplu gruplardan uzak durması, el sıkışmaması gibi ikili ilişkilerden sakınması, selamlaşmada
öpüşmemek gibi basit tedbirler önemlidir.

Kişisel korunma için inflüenza aşısı geliştirilmiştir. Bir tip diğerine bağışıklık sağlamadığı için polivalan aşı olmalıdır. Aşılama risk gruplarına yapılmalıdır. Bunlar kronik hastalığı olanlar, kalp hastalıkları, diyabetikler, hamileler, immun yetersizliği olanlar ve yaşlılardır. Aşı tek doz yapılır. Aşılama ilk 2 -3 hafta içinde bağışıklık sağlar. Aşılama sonbaharda ve her yıl tekrarlanarak uygulanmalıdır.

Alerjik reaksiyonları olanlara aşı yapılmaz. Tetanoz proflakasisi esnasında da aşı tehir edilmelidir. Aşılanmalarda bazı vakalarda lokal. bazılarında ise genel döküntü şeklinde yan etki gözlenir. Aşılanmanın genel yapılması şu anda önerilmemektedir.Risk grupları dışında , iş gücü kaybı riskine karşı , özellikli yerlerde çalışanlara da aşılama yapılabilir.

Enfeksiyon hastalıklarında öncelikli prensip  bulaşma yollarını azaltmak ve ortadan kaldırmaktır. Diğer önemli bir prensip vücut mukavemetinin sağlanması ve geliştirilmesidir. Bunlara dikkat eder, öncelikli olarak da risk gruplarını aşılatarak bu salgını en az zararla atlatırız. Aşırı lakaydilik veya aşırı titizlikten ziyade Tıp ilminin bize öğrettiklerine uymak sağlığımızın sürdürülmesi için yeterlidir.

Sağlıklı günler dileğiyle.                                                                   

 

Ziya Gökalp’i Anarken

Geçenlerde milli kültürümüzün ve milli davaların bayraktarlığını yapan köklü bir çınar daha devrildi. Yazılarıyla büyüdüğümüz Ergun Göze Allah’ın rahmetine kavuştu. Gerek rahmetli Ahmet Kabaklı, gerek rahmetli Ergun Göze yıllardır aynı gazetenin komşu sütunlarında büyük hizmetler verdiler. Her iki büyüğümüzü de rahmet ve saygıyla anıyoruz. Eserlerini genç nesillere tavsiye ediyoruz.

Rahmetli iktisatçı hocalarımızdan Prof. Dr. Sabri F. Ülgener’in daha önce kaybettiğimiz Prof. Dr. Refii Şükrü Suvla için çıkarılan bir Armağan Kitabında yazdıkları gerçekten ibret vericidir: “Hak üzre düşer meyva kemâliyle olunca…”

Bir çok hocamız, arkadaşımız, devamlı saygı ve rahmetle andığımız büyüğümüz artık aramızda yok. Onları hizmetleriyle ve eserleriyle yaşayanlara tanıtmak, hayatta olanların bir vefa borcudur.

Bugün ünlü Sosyolog, fikir adamı ve Türk milliyetçiliği fikrini sistemleştiren Ziya Gökalp’in 85. ölüm yıldönümüdür. Bu büyük insan ve değerli bilim adamı için Çemberlitaş’daki kabri başında anma toplantısı yapıyoruz. 1876’da Diyarbekir’de doğan rahmetli Gökalp’in ölüm tarihi 25 Ekim 1924’tür.

Gökalp, Diyarbekir’in en köklü ve eğitimli ailelerinden birine mensuptur. Babası Buhara Türklerinden Mehmet Tevfik Efendi, Çermik kazasından Diyarbekir’e gelmiştir. Gökalp’in okuma alışkanlığını kazanması ve edebiyata ilgi duyması babası sayesindedir. Ondan Arapça ve Farsça öğrenmiştir.

Gökalp’in yetişmesinde babasının çok geniş kütüphanesinin önemli yeri vardır.

O, yalnız bir üniversite hocası ve Millet Meclisinde mebus değil; Türklüğün hocası ve Sosyologu idi. Günlük politika üzerine çıkan; ancak ülke sorunlarından uzaklaşmayan, yüksek düşünebilen bir büyük değerdi. Yazarken ve konuşurken mutlaka mesaj veren, tevazu sahibi, oldukça mahcup ve insani ihtiraslarından sıyrılmış bir örnek milliyetçiydi. Edebiyat Fakültesindeki dersinden alınıp Malta’ya diğer aydın ve siyasilerle beraber sürgün edilmişti. Malta’da bulunduğu sırada milli mücadelenin başarılı olacağı inancını hiçbir zaman kaybetmeyen Gökalp, “Malta Mektupları” isimli bir eser de yayınlamıştır.

Osmanlıcı hareketin başarılı olamaması, İslamcı görüşün de Osmanlıyı tekrar bir arada tutamaması karşısında; milli mücadeleden başka bir yol olmadığını görmüş, mandacı ve teslimiyetçi görüşlere karşı Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde milli bağımsızlık hareketine gönül vermişti.

Aslında Türkçülük hareketi, diğer iki yolun sonuç vermemesi üzerine önem kazanmıştır. Türkçülük hareketi, bazılarının zannettiğinin aksine, bir etnik milliyetçilik projesi değil; İmparatorluk bünyesinde zamanla dışlanan ve kaybedilen kimliğin tekrar kazanılmasıdır; asla dönüştür. İmparatorluktan milli devlete geçişte asli unsur etrafında milletleşmenin adıdır.

Saltanatın ve İstanbul Hükümetinin muhalifi olduğundan ve milli mücadeleyi desteklediğinden kendisini sevmeyenler Türk olmadığını iddia etmişlerdir. İttihat ve Terakki ileri gelenlerine ve milli güçlere saldıran Ali Kemal (Artin Kemal), bu iddiada bulunmuştur. Bu haine ve diğerlerine rahmetli Gökalp, “Bana Türk Değil Diyene “isimli şiiriyle cevap vermiştir. Bu şiirden bazı mısralar aşağıdadır:

Hatta ben olaydım Kürt, Arap, Çerkez/ İlk gayem olurdu Türk milliyeti/ Çünkü Türk kuvvetli olursa mutlaka/ Kurtarır her İslâm olan milleti/ Türk olsam, olmasam ben Türk dostuyum/ Türk olsan ve olmasan sen Türk düşmanı/ Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak/ Senin öldürmek her yaşayanı/ Türklük hem mefkûrem hem de kanımdır/ Sırtımdan alınmaz Çünkü kürk değil/ Türklük hâdimine Türk değil diyen/ Soyca Türk olsa da piçtir, Türk değil.

Peyami Safa, Gökalp’in ölümü üzerine, “O mücerret bir sosyoloji değil; Sakarya’yı kazanan, Lozan’ı yaratan, Ankara’yı yapan canlı fikirdir”; Yahya Kemal ise, “Diyarbekir’in harika olan bu oğlu, istikbalin hayal edilen binasını kuran dev bir mimardır. O, ilk Müslümanlar gibi mütedeyyin (dindar), ilk Türkler gibi bâni (kurucu) idi” demiştir.

Gökalp İktisat Derneği kurarak iktisadi milliyetçilik konusuna da eğilmiştir. Gökalp, bugün karşılaştığımız iç ihanetlere, dış kuşatmalara, dayatma ve tuzaklara, Türksüz Anadolu gayretlerine ve etnik fitneye karşı hala görüşlerinden  faydalanılabilecek bir zirvedir.

Sevda

Bakir sinenin derinlerinden,
Gürül gürül gelir delicesine.
Toplanıp semadan düşerde tek tek,
Sağanak misali çarpar tenine.
Vaadine kapılır içteki can,
Dolaşır bedende durmacasına.
Alınca onayı yürekten,
Tahtını kurduğunda beyne,
Gözler bir başka görüverir.
Özlemin kızdırdığı yerde,
Susuzluktan kururken dudaklar,
Umuttan imbiklenip su oluverir.

Abdullah Gül ve Serj Sarkisyan Nobel Barış Ödülüne Aday!

Bugün 14 Ekim 2009. Bursa’da, Türkiye-Ermenistan Milli Futbol Maçı var… Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan maçı seyretmeye geliyor. 30.000 (otuzbin) polis emniyeti sağlamak için görevlendirilmiş… Ermenistan futbol takımını da 300 (üç yüz) polis koruyacakmış. Yani 11 kişiye 300 kişi… Yaklaşık her futbolcuyu 30 polis koruyacakmış… Vay o futbolcunun haline!

Tribünler de seçilmiş seyirciyle doldurulacakmış. Askeri ve polis okulu öğrencileri sivil kıyafetlerle stadın tribünlerini dolduracakmış… Sadece Bursalı taraftara, milli takım taraftarına 3.000 (üç bin) (eğer doğru ise) bilet ayrılmış. Bu üç bin seyirci de “seçilmiş taraftar” olacakmış, uslu gençlerden, cemaat, tarikat ve de ABC partisinin gençlik kollarından…

Azerbaycan bayrağı ve Kuzey Kıbrıs Türk Devleti Bayrağı yasak denilmiş, ama Ermenistan Bayrağı, Fransız, İngiliz, ABD bayrağı serbest bırakılmış!

Gözünüz aydın Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül…

Sizi kutluyoruz…

Muradınıza erdiniz…

Dört gözle beklediğiniz mevkidaşınız, nihayet teşrif etti, bugün Bursa’da olacak… Muhtemeldir ki önce birlikte “dostluğa” kadeh kaldıracaksınız, yemek yiyeceksiniz… Heyetlere başkanlık edeceksiniz…

Belki de Çankaya’da devlet töreni ile ağırlanacak…

Sonra tribünlerde millete “gülücük” maskesiyle görüneceksiniz…

Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile şeref locasında yan yana “ağababalara” mesaj niteliğinde duruşlar sergileyeceksiniz.

Sizin başarınızı alkışlayacaklar ülkeler ötesinden…

Başarınızla övünerek…

Ne güzel bir sonuç değil mi?!

Mevkidaşınız, kimine göre “büyük devlet adamı”, Ermenistan Cumhurbaşkanı da bu sonuçtan çok mutlu olmalı…

Çünkü her istediğini aldı… Verdiği tek dirhemlik şey yok!

Bugün Türk milleti Türkiye-Ermenistan milli maçını heyecanla izleyecek. Aman ha, “olay çıkmasın” diye meraklanacak… Resmi ve sivil herkes tetikte olacak! Ulusal ve uluslararası tam 93 gazeteci, televizyoncu olayı anında takip edecek…

Büyük tarihi bir gün… Ermenistan Cumhurbaşkanı “misafirimiz” diye!

Fakat o cumhurbaşkanı sabahleyin uçağına binmeden, Ağrı Dağına dönerek ve muhtemelen “ey Ararat” diyerek, “sabah milli yeminini” yaparak başladı güne…

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu içine alan “Batı Ermenistan” hayalini tazeleyerek başladı “dostluk seferine” (!)… Türklerle olan problemleri unutmak ve 95 yıl öncesine dayanan yakın tarihe rağmen yeni ve temiz bir sayfa açmak için “dostluk seferine” (!) başlamış olmalı…

Sizin için de bu sefer son derece önemli olmalı; geceleri uykunuzu bölen şu “Ermeni açılımı” nihayet gerçekleşiyor, Allah’a dualar ederek iki rekât “şükür namazı” da kılmalısınız.

Ne demiştiniz memleketiniz Kayseri’de; hani Ermenistan-Türkiye arasındaki tarihi problemleri “buz dağına” benzetmiştiniz ya, “..Buzdağı hemen ertesi gün erimez” buyurmuştunuz! İstenirse buz dağı da erir, Uludağ’daki kitle karlar da erir… Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın “sıcaklığına” ne dayanır ki!?

Türk milleti olarak, “erimez” dediğiniz buzların eriyip “çağlayan” olması için elinde geleni yapıyor… Vatandaşlar olarak görevimizi kusursuz ifa etmekteyiz; “..hepimiz Ermeniyiz”, “..hepimiz Hırantız”,hepimiz Sarkisyanız”, “karındaşımız Ermeniler..” diyoruz…

Daha ne yapalım ki?

Bu kadar yakın ve sıcak ilgiye karşın, bu kadar emniyet gücüne ne gerek var ki?

Hiç merak etmeyiniz Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, vatandaş olarak hiç kimse sizi mahcup etmeyecek, “dostunuz” ve de “mevkidaşınız” Serj Sarkisyana, Ermenistan futbol takımına asla ve asla yan gözle bakmaz, bakamaz…

Bugün 14 Ekim 2009, “Yeşil Bursa” Ermenistan Bayraklarıyla süslenmeli! Fakat Azerbaycan Bayrağı hiçbir yere asılmamalı! Her sabah Ağrı Dağına karşı Türkiye’ye… söyleseler de Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan mutlaka çok iyi ağırlanmalı, Türk misafirperverliği en iyi şekilde gösterilmelidir.

Diğer yandan, “Ermeni karındaşlarımızı memnun ve mutlu etmek için” bir zamanların “özürcü” “eksantrik aydınları” toplu halde stadyuma davet edilmeli, onların eline birer Ermeni bayrağı verilmeli ve “ya ya.. şa şa.. Sarkis Sarkis sen çok yaşa..” diye tempo tutturulmalı… Sonra, “hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Sarkisyanız” pankartları açılmalı…

Eeee canım ne buyurmuş Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül; “Niyetler sağlam olunca neticeye ulaşılır… Ona göre davranmak gerekir…

Bugün 14 Ekim 2009, tarihi bir gün…

Dostluk seferine gelmiş bugünün Ermeni temsilcilerine yanlış bir davranışla karşılık verilmemeli. Biz onları hep “karındaş” olarak andık ya… Sonuçta iki “karındaş” milletin futbol takımları maç yapacak. Güney Afrika’da yapılacak Dünya Kupasına katılma ümidini mangalda kebap eden Türk milli takımı, komşusu, tarihi “karındaşı” Ermenistan’a güzel bir galibiyeti armağan etse ne kaybeder ki?

Ermeni karındaşlarımızın üzülmesine razı olmamalıyız. Eh, haydi diyelim ki “dostluk kazansın” o zaman, “beraberlik” de fena sayılmaz. Dış İşleri Bakanlığının bunca başarılı faaliyetine (!) spordan sorumlu bakanlık da gereğini yapmalı, futbolcularımıza ve teknik heyetimize gerekli “sinyalleri” göndermelidir!?

Sonra birileri çıkıp diyorlar ki, siz elinizi veriyorsunuz, karşıdakiler “lütfedip” tutarsa tutacak, yoksa siz el tutmuyorsunuz!?

İyi de, mademki öyle bu “tantanalar” niye?

Dirayetli devlet adamı Serj Sarkisyan protokoller için, “..mademki onaylanmayacaktı neden imzalandı?” diyor… Yerden göğe kadar haklı… Belge imzalıyorsunuz, sonca “cığızlık” yapıp ipe un seriyorsunuz… Neymiş efendim, “Karabağ sorunuymuş…” Yok, efendim, Azeri’leri sakinleştirmek için “İki Devlet Bir Millet” nutuklarıymış…

Geçin beyim geçiniz onları…

Belgede buna bir vurgu var mı?

Yok…

O halde?

İmzaladığın metne bak önce, onlar bağlar sizi…

Serj Sarkisyan böyle bir vaatte bulundu mu?

Hayır…

Bizim Harput’ta bir deyim vardır; “Yeni testi su soğutur.”

Eh, yeni dostluklar peşinde olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de ortalığı soğutmaya çalışıyor gibi… Sakın ola ki özürcü eksantrik aydınların hilafına, 1973-1985 yılları arasında Ermeni Terör Örgütü Asala tarafından katledilen diplomatımızın şahadetleri Serj Sarkisyan’a hatırlatılmasın… 1914-1915 de devletine isyan ve ihanet eden Ermenilerden de bahsedilmesin… Ama “zorunlu göç” nedeniyle eşkıyalar tarafından soyguna uğrayan Ermeniler için “soykırım” denilsin tabii ki!!!

Değil mi ya canım, yeni dostumuzu kıracak değiliz ya…

Sakın ola ki geçmişin kangren yaraları kaşınmasın…

Ne diplomatlarımızın şehitliği, ne yüz binlerce sivil Müslüman’ın katledilmesi, ne de Karabağ konusu gündeme gelmelidir…

Öyle ya, söz edersek sanki Ermenilerin katlettikleri diplomatlarımız geri mi gelecek!?.. Baksanıza, sadece “niyete de Nobel ödüllü” verilebildiğine göre, cumhurbaşkanları Abdullah Gül ve Serj Sarkisyan bu kadar efor harcadıklarına göre, neden 2010 Nobel Barış Ödülü almasınlar ki?.

Bunu düşünerek “gündemi bulandırmayalım” dersek yanlış olmaz…

Abdullah Gül-Serj Sarkisyan dostluğuVatana millete hayırlı olsun” deyip dua edelim

14 Ekim 2009 tarihi, Abdullah Gül-Serj Sarkisyan dostluğu için bir “milad” olacak!

Serj Sarkisyan bundan böyle Ağrı dağına “Ararat” demeyecek, her sabah ona dönüp “er ya da geç, “Batı Ermenistan” topraklarını geri alacağız” yeminini etmeyecek!?

Milli sınırları tanıyan Kars Antlaşmasını kabul edecek!

Dağlık Karabağ işgaline son verecek!

Peki, biz ne vereceğiz?

Elimizi…

Lütfedip tutarlarsa tutacaklar, sonra kolumuzu kurtarmak için çalışacağız!!!

Başka ne vereceğiz?

Tüm sınır kapıları, hava sahası, deniz sahası, limanlar sonuna kadar açılacak Ermenilere… Ve ekonomik sıkıntı çeken Ermenistan’ı dünya ile kucaklaştıracağız…

Asala tarafından katledilmiş diplomatlarımızı, “iki devlet tek millet” sloganını unutacağız ve hep birlikte “Hepimiz Sarkisyanız” diye bağıracağız!!!

Beğenmediniz mi yoksa?

“Nobel alan cumhurbaşkanımız da var” dedirtmek için buna değmez mi yan?

Bence denemekte yarar var!!!

Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dan Abdullah Gül’e bir soru;

Peki ala, Serj Sarkisyan tüm bunlara rağmen, dönüp Abdullah Gül’e dese ki, “Ekselans Gül, siz 15 yıl önce, 1993 yılında, bir cenaze töreni dolayısıyla Türkiye’ye gelen Ermenistan Cumhurbaşkanını gerekçe göstererek, Refah Partisi Milletvekili olarak, zamanın Demirel Hükümeti hakkında gensoru dolayısıyla şöyle konuşmuştunuz;

“Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi gerçekten ipotek altına almıştır ve öyle ipotek altına almıştır ki, Ermenistan Cumhurbaşkanı Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir. Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye’ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, Bunun müsebbibi Türkiye’dir’ diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, Avrupa’nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu’nun, Asya’nın haritaları nihai şeklini almamıştır’ diye açıklamalar yapacak; Kars’ın, Ermenistan toprağı olduğunu iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye’ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..”

Şimdi de beni, Türkiye Devleti Cumhurbaşkanı olarak en üst düzeyde ağırlıyorsunuz. Bunun sebebini öğrenebilir miyim?

Sizce Abdullah Gül bu soruya ne cevap vermeli?

Üstadım, Ağabeyim, Dostum, Ergun Göze’ye

Ergun Göze bey, bir vatan ve iman şevkinin abidesi,temiz, masum,dürüst, fikir ve mana    alışverişi hızlı ve bereketli bir müstesna insandı.

Ergun Göze bey büyük hukukçu Avukat Mülazım Ahmet İzzet Efendinin oğlu olarak 1931 yılında Sivas’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini 1957 yılında bitirdi. Arkadaşları ile birlikte 1969’da Babıali yayınevini kurdu. Bir süre serbest avukatlık yaptı. Çok önemli davalarda imzası olan bir insandı.

İlk yazısı, Sivas’ta çıkan hakikat gazetesinde 1949 yılında yayınlandı. Mümtaz Turhan hocanın çıkardığı ‘Öncü’ dergisinde Ahmet Kenan imzasıyla yazılar yazdı. Babıali’de Sabah gazetesinde 1965 yılında başladığı fıkra yazarlığını Tercüman gazetesinde 1969-1989 yılları arasında sürdürdü. Türkiye gazetesinde de uzun süre fıkra yazarlığı yaptı. Son olarak Tercüman gazetesi sahibi değiştikten sonra bir müddet daha fıkra yazarlığına bu gazetede devam etti.

İslam Medeniyeti, Büyük Türkiye, Büyük Doğu ve Köprü gibi dergilerde de yazılar yazdı.

Eserleri: Meşhurların Son Sözleri (1967), Anadolu Sahabeleri (1968) Peyami Safa-Nazım Hikmet kavgası (1969), Köşebaşı (1969), Peyami Safa’dan Seçmeler (1970) Mukayeseli İslam Tarihi Kronolojisi (1971), Dirilen Çöl (1975), İslam’a Selam (1989), Gözümle ve Gönlümle Tanıdıklarım (1989), İslamiyet ve Teknoloji (1991), İslam Davası(1967), Kuran-ı Kerim Mucizesi (1969), İslam ve Demokrasi (1970), Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş (1973), Soruşturma (1975), İslam’da Dini Düşünce Yapısı…

Bu eserlerin yazarı merhum Göze ağabeyimizle önce yazılarıyla tanıştık. Daha sonra Avukatlık mesleğimizle beraberliğimiz başladı. Birçok meslek sorunlarını onun önderliğinde çözmeye çalıştık.

Ağabey -kardeş ilişkilerimiz ivazsız, garazsız, çok samimi bir şekilde devam etti.Haftada bir gün mutlaka ya kendisi beni çağırır ,’Gel, canım sıkıldı, sohbet edelim derdi.Yahut da ben ‘Ağabey, müsaitsen seninle sohbete geliyorum’ derdim.

Beraber olduğumuzda sohbetimiz sadece Türkiye meseleleri üzerine olurdu. Bir gün masanın üzerinde Tercüman’da yazarken  “ADINI KOYMAK” isimli bir makalesinin fotokopisi dikkatimi çekti. Tarihi 03.08.1983 idi. “Abi bu nedir?” diye sordum.”Bir okurum kütüphanesinde bulduğu bir yazıyı bana gönderdi” dedi.”Bakabilir miyim?” dedim. Yazıyı bana uzattı ve okudum. Ermeni meselelerini anlatıyordu.Yazıyı gönderen kişi, yazının altına şu notu düşmüştü; “Ergun ağabeyim, kütüphanemi karıştırırken bir yazınızı buldum. Aradan 26 yıl geçmiş ve değişen bir şey yok, gösterilen bir çaba da yok, olanlardan ders alan da yok, Ellerinizden öperim.” diyordu. Bu yazısının fotokopisini istedim.

Yine bir gün ziyaretine gitmiştim.Masasının üzerinde çok büyük ebatta bir kitap duruyordu.”Abi bu nedir?” dedim. “Bunu bana Erzurum Üniversitesi Rektöre gönderdi, YÜCE YURTTAN YÜKSELEN SES ALBAYRAK isimli bir kitaptır.” dedi. Aldım, inceledim, kitap Mustafa Kemal Atatürk’ün Erzurum seyahatini, orada karşılanışını anlatıyordu.”Abi bunu nasıl temin edebilirim?” diye sordum. Bana “Benim yeğenim Fahrettin Göze Erzurum Üniversitesi Rektörünün yakın arkadaşıdır. O söylemiş ve Rektör de bana göndermiş. Para ile satılmaz.” dedi. Ben de kendisine “Mesele yok, Sayın Prof. Dr. Fahrettin Göze kardeşimiz bizim Sivas Aydınlar Ocağı başkanımızdır. Onu arar rica ederim. Bana da gönderirler.” dedim. Yanından ayrıldım. Prof. Dr. Fahrettin Göze beyi aradım.”Hemen görüşeceğim” dedi ve üç gün sonra kitabı kargo ile bana gönderdi.

Yazıhanemde otururken bir mesajla acı haberi aldım. İnanamadım. Bir müddet kalakaldım. Müşterek dostlarımızı aradım. Kaderin önüne geçilmiyor, haber doğru çıktı. Sevgili ağabeyimiz Hakka Yürüdü, yolculuğuna bir müddet katıldık, uğurladık.

Mekanın cennet olsun Ergun Ağabey…