27.8 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1298

Aklıma Geldikçe

 

Geçmişin hasretiyle,
Günü eleştiririz.
Kendimize bakmadan,
Dünya değişti deriz.
Hakkıyla izleyince,
Şahsi yaşantımızı.
Bizim düşüncemizden
Gerçek farklıymış meğer!
Dünya  pek değişmemiş,
Bizler çok değişmişiz.

Dünya bir yalan rüyadır.
Yaşarken farketmez insan
Ahiret gerçek olandır
Ölünce uyanır insan

Yaşamın cazibesine kapıldık
Hakikatleri göremez olduk.
Arkamızı baki olana döndük.
Fani olanda acep ne bulduk.

Dünya neye yarar içinde insan olmazsa
İnsan neye yarar gönlünde iman olmazsa
Eş,evlat,mal ve para Dünya’da muvakkattir
İnsanlık  için yapılan hizmetler olmazsa

 

 

 

Galatasaray’ın Renkleri

20 Ekim 1905 günü Galatasaray Lisesi 5- Edebiyat sınıfında A. Sami Bey ve arkadaşları, futbol kulübünü kurarlar. Ancak kulübün ismi henüz belli olmamıştır. 

Teklifler vardır. Sınıf arkadaşları bazı isimler üzerinde dururlar. “Gloria” (zafer), “Audace” ( atak, cüret), “Aigle” (kartal) vs. önerilen hiçbir isim üzerinde anlaşma sağlanamaz. 

Takım ilk maçına isimsiz olarak çıkar. Formaları “Kırmızı-Beyaz”dır. Oyuncuları tanıyanlar, sahadaki takımın çoğunlukla Galatasaray Lisesi’nin öğrencilerinden oluştuğunu anlarlar ve onlara Galatasaraylılar derler. Böylece kulübün adı belli olur. 

O yıllarda ülkeyi yönetenler futbola karşı hoş görülü olmadıklarından soruşturma ve baskılara uğrarız korkusuyla  kulüp sorumluları milli renklerden meydana gelen kırmızı-beyaz formalardan vazgeçerler. Yeni forma rengi borda-portakal sarısı olur. Bu renkler de beğenilmez ve İngiltere’den sarı-siyah renkli formalar getirilir. 

Galatasaray yeni renkleriyle oynadığı maçlarda başarılı olamaz. Galatasaray sarı siyah formayla 1906 yılında Kadıköy kulübüyle oynadığı dört maçı kaybeder (11-0; 7-0; 6-4; 2-1) bir maçı da berabere bitirir (1-1). Formalarda eskiyince bazı kulüp mensupları, bu renklerin uğursuz olduğunu ileri sürerek başka renklerden seçim yapılmasını isterler. 

Yeni forma rengi için görevlendirilen heyet, Beyoğlu’nda bir kumaş mağazasına (Şişman Yanko) gider. Raflarda yan yana duran kumaşlar arasında üst üste duran sarı ve kırmızı topların renk uyumu ve albenisi bütün üyelerin beğenisini kazanır. Galatasaray camiası renkleri benimser. Futbolcuların ve üyelerin hanımları yeni formaları biçip dikerler. Her ne kadar bu formayla çıktıkları ilk maç ( İngiliz  Barham:3 Galatasaray:1) kaybedilse de, formalar beğenilir ve günümüze kadar gelir. 

Galatasaray’ın sarı-kırmızı renkleri değişik efsanelere konu edilmiştir. Bunların en önemlisi, Sultan II. Beyazıt Han ile ilgilidir. Sultan avlanmak için gittiği, Galatasaray Lisesi’nin bugün bulunduğu arazide bir süre dinlenmek ister. Gördüğü bir kulübeye misafir olur. Gül Baba adlı bir ihtiyar derviş tarafından ağırlanır. Ayrılırken, Gül Baba’ya iltifat eden Sultan II. Beyazıt Han, bir dileği olup olmadığını sorar. İhtiyar derviş “-Hakan’ım buraya bir irfan yuvası yap. Devlete faydalı adamlar yetişsin” diyerek, Sultan’a bir kırmızı bir de sarı gül verir. 

Sarı ve kırmızı renklerin temeli işte bu güllerdir. 

Bir başka olasılık da, sarı ve kırmızı kuşaklı tüccarlardır. Tüm İstanbul’da olduğu gibi ( 15 ve 16. yüzyılda ) Galata’da, Türk esnaf kırmızı, gayri Müslim esnafta sarı kuşak kullanırmış. 

Hatta Venedik balyosu (sefiri), İstanbul’a gelen vatandaşlarına, kırmızı kuşaklı satıcılarla alış veriş etmelerini, bunların dürüst insanlar olduklarını, sarı kuşaklıların ise güvenilmez olduğunu söylermiş. 

Sarı ve kırmızı renklerin böyle de bir geçmişi varmış. Günümüzde sarı-kırmızı renkler, Galatasaraylıların ruhudur. Kalplerinde, gönüllerinde yer etmiş bir semboldür. 

Bu yıl satışa sunulan ve sporculara ve taraftarlara giydirilen mor formalar ise, camiada  yoğun tartışma yaratmıştır. Mor rengin, Galata’ya dayanan bağlarıyla bir asalet simgesi olduğunu ileri sürenler, Galatasaray camiasının, lisesinin ve kulübünün sarı kırmızı renklere olan aşkını ve mazisinden gelen bağının gücünü göreceklerdir. 

Galatasaray Sportif A.Ş. Genel Müdür’lerinden sayın Ebru Köksal’a göre, sarı kırmızı renkler artık, eskimiş değişmeliymiş! Olmamış patlıcanın mor rengi yenilikçilikmiş! 

Birilerinin, görevlerini daha iyi yapmaları, camiaya ve maziye saygılı olmaları gerekiyor.

 

Sayın Ahmet TAŞGETİREN Beyefendi

Kocaeli Müsiad derneğindeki konuşmanızda dinleyicinizdim. Bazı tespitlerinizin fevkalade yerinde olduğunu belirtmek , takdir ve  teşekkürlerimi iletmek istedim.

Adı “Milli mutabakata” çevrilen KÜRT sorunu ve açılımı konusu fevkalade hassas bir sürece girmiş bulunuyor. Haklı bir tespitiniz olarak konunun kürt  isimlendirilmesi ile konuşulması doğru değildir.  Çünkü şu anda hissedilmese de Türk milliyetçiliğini muhafazakarlıktan çıkarıp ırkçılığa tetiklemektedir. Endişem odur ki bazı güçlerin de (Türk ve İslam Dünyasında emperyal niyetleri olan ve sürdüren) maksadı budur. Çünkü olayların seyri bir kürtçülük hareketinin ülkemizde alenileşmekte ve pervasızlaşmakta olduğunu gösteriyor. Son teslim-geri dönme olaylarında da oluşan fotoğraf budur. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hiçbir kutsalının  (Bayrağımız-İstiklal Marşımız ve Devletimize  saygıyı gösteren herhangi bir emarenin  ve özür niyetinin) olmayışı bunu düşündürmektedir. Bu duruma  milletimizden  bir tepkinin  gelişmemesi düşünülmemelidir.

Ak Parti’nin, Erdemlililer hareketi olarak başlama döneminden itibaren muhafazakar-Demokrat  çizgisine de inandığım için, il kurucu heyetinde görev alıp 2001 den beri  sorumluluk alarak  destek veren bir Türk vatandaşı olarak bunları savunamaz ve anlayamaz hale gelmiş bulunuyorum…

Balkanların ve Orta Doğunun, hürriyet-müsavat nidaları ile koca Osmanlı Devletinden koparılarak, Anadolu’daki  bir Türkiye Cumhuriyeti  Devletine dönüştürülme sürecini aşağı yukarı doğru okumuş biri olarak aynı akıbetin benzerini yaşayacağımız endişesini taşıyorum.

Kürt vatandaşlarımızın Türkiye Cumhuriyeti Devletine mensubiyetlerini doğru değerlendirmeleri ve bu konuda sorumluluklarını daha iyi sorgulamalarının gerektiğini, ayrıştırıcı değil bütünleştirici olma noktasında daha gayretli olmaları gerektiğini düşünüyorum.

Ülkemizin her köşesinde her türlü haklara, bütün insanlarımızın eşit olarak yararlanabilmeleri gerekli iken; Doğudan-Batıya doğru yaşanabilen bu hak, Batıdan-Doğuya gidildikçe yaşanamadığı bir gerçektir. Değil iş için, bölgenin güvenlik sorunu sebebi ile, Doğu ve Güneydoğunun bazı illerine turizm amaçlı bile gidilememektedir.  Burada sorun devletin kurumlarından ziyade bölgedeki genel  güvensizliktir. Bunun giderilmesinde ise oradaki insanlarımıza ve yönetici unsurlara sorumluluk düşmektedir  diye düşünmekteyim.

Ana Britanica’nın etnisite tarifinde mabet-mezarlık ve toplu eğlencelerin ayrılığının gerekli olduğuna işaret edilir. Ülkemizde yaşayan Türk, Kürt, Laz, Çerkez… vs. gibi vatandaşlarımızın bu unsurlarında bu noktada belirgin bir ayrıcalık yoktur. Dolayısıyla bu guruplar bilimsel etniklik tarifine  uymazlar. Bunun için Atatürk “Türk Milletini” tariflerken bu unsurları Türk Milleti  olarak tariflemiş ve bunlar Lozan Anlaşmasında da tek millet olarak kayda geçmiştir. Hiç biri azınlık veya ikinci derecede vatandaş değildirler.

Devletimizin geleceği ve milletimizin refahı kaliteli vatandaşlık bilinç ve sorumluluğundan geçer. Her bir vatandaşımızın bu yönde bilinçlendirilip sorumluluk düzeyinin artırılması sayesinde bu olur.  Bilgi, hizmet ve mal üretiminde daha iyiyi yakalamak yeniden bir medeniyet kurmamızın temel unsurlarıdır. Bunları unutup bazı sosyal konularla tartışarak, bunları çözümsüzleştirerek bir yere gidemeyiz. Dini hassasiyetlerimiz dahil ülkemizi kavramlar kargaşasından kurtaracak bir söylem biçimini AKP, CHP, MHP, DEHAP dahil bütün siyasi partilerin bir an evvel bulmak mecburiyetinde olduğunu düşünüyorum.

Yazılarınızda ve konferansınızda böyle bir yaklaşımı gördüğüm için hem paylaşmak hem teşekkür etmek, hem de sağlık ve başarı dileklerimi iletmek istedim.

Sözün Bittiği Yer

Çanakkale’nin meşhur sahnelerinin birinde; iki gözünü birden kaybeden
bir gaziye hastanede kumandanı sorar:

Çok acıyor mu evlâdım?
Yok kumandanın, bu gözler göreceğini gördü.

Kendi adıma; benim gözlerim göreceğini gördü. 92 – 93 yıllarında Silvan
ve Kulp dağlarında boşuna dolanmışız.

Adamın biri Habur sınır kapısından köyün birine girmiş. Bakmış her
taraftan köpekler saldırıyor. Eli yerdeki taşa girmiş, bakmış taş bağlı. Öbür taşa el atmış, durum aynı. Bu nasıl bir köy demiş; köpekler serbest, taşlar bağlı. Biz de buna ‘açılım’ diyoruz.

80 sonrasında Ülkücüler için sanırım Agâh Oktay Güner demişti: Kendisi
zindanda, fikri iktidarda olan hareket. – İş tersine döndü – şimdilerde PKK için diyorlar; kendisi dağda, gücü iktidarda.

Bu saatten (iyi saatte olsunlar) olsa olsa kutlama (!) partisi verilebilir yada Apo’yu kurtarma (!) partisi..

“Bunu bana bana öğretmediniz ey sarıklı ulu hocalar
Bana bunu öğretmediniz! “

Şâhidim şehidim (Bakara / 154).

Gazi Paşa’nın Emaneti “Cumhuriyet”

Varlığımızla borçlu olduğumuz Gazi Paşa, 86 yıl önce şöyle hitap ediyordu Türk Gençliğine; “Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

İçinde bulunduğumuz şartları (şerait), bulunduğumuz durum ile sahip olduğumuz imkânları düşünmeden Cumhuriyeti savunmak, korumak görevini veriyor Gazi Paşa…

Neden bu görevi veriyor?

Çünkü Cumhuriyet demek fazilet demektir, uygarlık demektir, çağdaşlık demektir, kısaca insan olmak demektir…

Rejim olarak da halkın iradesi demektir.

Cumhuriyet yönetiminde milletin onayı esas alınır.

Cumhur demek, “Halk” demek ise, Onun kendini idare etme hakkının yine kendinde olması gerektiği için, bu görevin yine halkla yapılması zorunluluğu vardır.

Peki, sistem nasıl işliyor?

Halk, kendisini yönetmek üzere birilerine yetki verir. Yönetme yetkisini vereceği kişileri, hür iradesiyle yasaların öngördüğü şekilde seçer.

Türkiye’de bu iş nasıl işliyor, sorusuna verilecek cevap aslında bellidir ve herkes de bilir.

Gazi Paşa, Cumhuriyet’i ilan etme projesini planlarken; çok yönlü düşünmüş, belli grupların, kişilerin egemenliğine ve diktatörlüğüne meydan vermemek için ilkeler manzumesi geliştirmiştir; bu ilkelerin birincisi milletin, kendi kendisini yönetme ilkesidir. Yani milletin yegâne söz sahibi olmasını istemiştir.

Bir kişinin ya da ailenin ya da grubun diktatörlüğüne son vermek için “Cumhur’un” egemenliğini esas almıştır. Şayet Gazi paşa isteseydi ilelebet bir “Cumhur’un” diktatörü olabilirdi, bunu asla düşünmemiş ve istememiştir.

Cumhur’un iradesini esas alan sistemlerde her şeyiyle halka dayanan ve ilkeler bütününden oluşan bir yönetim şekli hiç bir dönemde olamamıştır. Cumhur, yönetimi sağlayacak temsilcileri seçmesine karşın “devlet” sisteminde kurumların çeşitliliği kaçınılmaz olmuştur. Gazi Paşa’nın kurduğu Cumhuriyet idaresi temelde halkın iradesine dayanır, doğrudur, fakat “devlet” kurumlarında kuvvetler ayrılığı yoktur. Yani tüm kuvvetler, güçler, kurumlar bir bütündür, birbiri zıddına işlem yapamazlardı.

Zaman içinde bu ilke, “kuvvetler ayrılığı” esasına dönüştürüldü. Çünkü politika ve yönetme sistemi “milli hedeflerden” saptırılmaya başlandı. Buna çare olarak devlet sistemini koruyan ve halkın iradesine sahip çıkan sistemler geliştirildi. Nitekim 1960 ve 1982 Anayasaları bu gerekçelerle (doğru-yanlış) hazırlandı.

En önemli gelişme, hak-hukuk-sosyal adalet esasına dayalı “laik cumhuriyet” idaresinin gelişmesidir. Buna göre kurumlar arasında uyum olacak, fakat birini bir diğeri gerektiğinde denetleyebilecek şekilde geniş manevra alanları oluşturuldu.

Tüm bu kuvvetler ayrılığının tepesinde mutlaka “hukuk” vardır. İcrayı da, yasamayı da hukuk denetler. Hukuk yoksa hiçbir şey yok demektir. Kanunların olması hukukun olduğunu göstermez.

Dünyada Cumhuriyet’le idare edilen birçok ülke vardır. Örneğin Libya Cumhuriyeti, Çek Cumhuriyeti, İran Cumhuriyeti gibi… Çarpıcı üç örnek verelim; Çek Cumhuriyeti (formu tam belli olmayan bir cumhuriyet), İran İslam Cumhuriyeti (bir İslam cumhuriyeti). ABD Federal Cumhuriyeti (federal bir cumhuriyet). Bunlara karşılık Türkiye Cumhuriyetine bakıldığında, çok önemli bir farkı görmek mümkündür. Bu farklılık, her cumhuriyette bir “bütünlük” halinde bulunmayan farklılıktır. İşte o farklılığın temel ilkeleri: milletin egemenliğine dayalı olması, laik olması, demokratik olması, çağdaş olması ve hukukun üstünlüğünün esas alınması ilkeleri. Türkiye Cumhuriyetini kuran Gazi Paşa, bu ilkelere dayalı bir projeyi hayata geçirmiş ve korunması için bize bırakmış, görev vermiştir; bunu yukarıda veciz ifadeleriyle hatırlattık.

Türkiye Cumhuriyetini farklı yapan en önemli ve üstün özelliği, şüphesiz ki “laiklik” ilkesidir. Fazilet olan Cumhuriyet rejimini bize sağladığı için önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e bir kez daha değil, binlerce kez minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

Bu satırlarımı okuyan herkesin Cumhuriyet Bayramını kutlarken, Gazi Paşa’nın bu emanetini ilelebet yaşaması için onu korumak, savunmak ve geliştirmek için tüm benliğimle çalışacağıma söz veriyorum.

Sizlerin de söz vereceğinize inanıyorum

“Açılım – Saçılım – Kaçınım” Projesi-1 !?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti, Tayyip Beyin önderliğinde çok ciddi ve tehlikeli sonuçları doğurabilme riskini taşıyan bir konunun girdabında, o nispette de yüzeysel yaklaşımlarla yolunu bulmaya çalışıyor. Muhalefetten umduğu desteği henüz bulmuş değildir. Türk milletinin birliği, vatanın bütünlüğü, devletim kuruluş felsefesiyle ters gelen yaklaşımlarla, bir devlet için “kırmızı çizgi” olan bu değerlerle “alay” edercesine, “teröre prim” niteliğini taşıyan girişimlerden bahsediliyor, bunların ne kadarı doğru veya yanlış bilinmiyor.

Normal şartlarda vatanın bütünlüğü ve milletin birliğine yönelik bozguncu ve ayırımcı bir söylemde bulunan insanlar, büyük cezalara çarpıtılır. Bunun bir ileri aşamasında ise “Vatana ihanet” suçuyla yargılanır. Bunu yapan her kim olursa olsun “akıbetinin fermanını imzaya açmış” demek olur. Bu, terör örgütü olabilir, siyasi örgüt olabilir, adi suç örgütü olabilir ya da kamu görevlisi olabilir…

Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti Devletine yönelik “kırmızı çizgileri” ihlal eden her kim ve örgüt olursa olsun kendi geleceğini, siyasi akıbetini etkileyecek kararı imzaya açmış olur. Bu bağlamda, gelecekte kim hakkında ve nasıl karar verileceğini bilmek bizi aşar; ancak şurası muhakkak ki devlete ve millete karşı saldırı yolunu açan da, açtıran da işin ciddiyetini tam kavradığı zaman iş işten geçmiş olacak.

Kamuoyu psikolojik propagandaya tabi tutulmuş durumdadır. Bir yandan siyasi aktörler olur-olmaz, yerli-yersiz beyanlarda bulunuyorlar. İktidar ve muhalefet karşılıklı olarak nezaket sınırlarını aşan salvolar yapıyorlar. Basın-yayın organları da bunları abartarak, “mal bulmuş” yoksul gibi “sevindirik” olmakta ve haber yapmaktadır. Böylece basın-yayın, Türk milletine uygulanan psikolojik taarruza var gücüyle destek olmaktadır.

Basın-yayın organlarında devamlı tekrarlanan iki kelimeden ibaret propaganda konusu insanların önce aklını karıştırmakta, sonra da tekrarlarla vatandaşın adeta beynini yıkanmaktadır.

Peki, nedir bu iki sözcüklü konu?

Önce “Kürt Sorunu”, sonra “Kürt Açılımı”, derken birden ifade değişti “Demokratik Açılım”, “Demokratik Paket” oluverdi. O da tutmadı ya da beğenilmedi, şimdilerde “Milli Birlik Projesi” denmeye başlandı. Bir bakıma yüzeyi “demokratik” ve “milli” aldatmaca ifadelerle cilalanmış, esas ifadesi “Kürtçülük Açılımı, Terör Açılımı” olan fakat içeriği ve amacı gizlenen, ayrıştırıcı proje millete “suratı hak” diye şırınga edilmektedir. Bu ifadeleri konu alan haberler, tartışmalar, denmeler, yazılar, röportajlar sürekli tekrarlanmakta, milletin beyni bu ifadelerle doldurulmaktadır.

Üstelik konu “duygu sömürüsü” sarmalına sokulmaktadır; “analar ağlamasın”, “anaların gözyaşı dinsin”, “akan kan dursun” benzeri sloganımsı ifadeler tekrarlanıp durmaktalar.

Tamam, be arkadaş tamam da, bunların devamını isteyen kim?

Türk milleti mi?

Türk ordusu mu?

Hayır!

Bir tespit yapalım; nedir “Kürt Sorunu?”

Önce bunu bilelim, sorunun tarifi yapılsın ki bizler de anlayalım. Bir “açılım” lafıdır gidiyor. Neyin “açılımı”, açılan nedir, “saçılan” nedir, “kaçınan” nedir söyleyen, bilen, anlayan yok.

Ama “açılım” furyası devam ediyor.

Bu iddia ile ortaya çıkan ve “sorun” olduğunu ileri süren siyasi irade ve onun başı Tayyip Bey önce şu sorunu tarif etmelidirler.

Sorunu ortaya koymadan ona çözüm aramak nerede görülmüştür?

Her ne ise sorun tarif edilmeden, hangi mantık ölçüleriyle müphem olan bir konuda varsayımlarda bulunuluyor?

Bunu yapanlar ne kadar samimi?

Sorunun tarifinde ve ortaya konulmasında siyasi iktidar samimiyetle ve cesurca irade gösteremedi. Bunun pek çok sebebi vardır. Şimdi girdiği çıkmazdan kurtulmaya çalışıyor. İçi boş olan, neyin açılacağı bilinmeyen “sloganımsı” bir girişim… Sorunun açıklanmasına yardımcı olmak ve siyasi iktidarın işini kolaylaştırmak için konuya farklı bir boyutta yaklaşalım.

Bunun için önce bazı soruları soralım ve bu soruların yanıtlarını bulalım:

Soru-1: Türkiye Cumhuriyeti (TC) sınırları içinde kendini “Kürt” hisseden TC vatandaşı insanlar var mıdır? Evet, vardır…

Soru-2: Bu insanlar günlük hayatta dillerini konuşuyorlar mı? Evet, konuşuyorlar.

Soru-3: İsteyen kendi dillerinde gazete, kitap çıkarabiliyorlar mı; radyo yayını yapıyorlar mı; şarkı, türkü söylüyorlar mı; folklorunu oynuyorlar mı; düğünlerini, sünnetlerini geleneklerine göre yapıyorlar mı? Tüm bunlara Evet…

Soru-4: TC Sınırları içinde istedikleri okulu okuyup, tahsili yapıp devletin tüm kademelerinde görevli olabiliyorlar mı? Evet…

Soru-5: “Kürt” vatandaşlarımıza, devletin herhangi bir kurumunda “sen Kürtsün buraya giremezsin” denildi mi bugüne kadar? Hayır, denilmedi…

Soru-6: “Kürt” vatandaşlarımız cumhurbaşkanı, başbakan, meclis başkanı, bakan, milletvekili, genel müdür, müsteşar, bürokrat, rektör, dekan, müdür, prof, öğretmen, subay olabiliyorlar mı? Tümüyle evet… Bu mevkileri ve meslekleri elde etmede kendilerine herhangi bir engel var mı? Hayır, yok…

Soru-7: “Kürt” vatandaşlarımız Türkiye’nin her yerinde mülk satın alabiliyorlar mı, seyahat edebiliyorlar mı, zenginlik içinde yüzebiliyorlar mı, servet sahibi olabiliyorlar mı, devlet kaynaklarını kullanabiliyorlar mı? Evet, tüm bunlara fazlasıyla evet…

Soru-8: “Kürt” vatandaşlarımız yetenekli oldukları sanat alanlarında gelişmeleri için istedikleri başarıyı elde edebiliyorlar mı, çok meşhur sanatkârlar olabiliyorlar mı? Evet…

Soru-9: Sosyal, ekonomik, politik hayatta kendilerine herhangi bir engel, ayrıcalık, ayırımcılık yapılıyor mu? Hayır…

Soru-10: Peki, “Kürt” vatandaşlarımızın bir kısmı örgüt kurarak, milletin birliğine, vatanın bütünlüğüne, devletin ve bayrağın tekliğine kastedecek nitelikte eylemler yapıyorlar mı? Devletin emniyet güçlerine silah çekiyorlar mı? Bu yaptıkları resmen devlete başkaldırı mıdır? Tümüne evet…

Şimdi düşünelim; çok özet düzeyde sadece on soruda özetleyip açıklamaya çalıştığımız bu konularda “Kürt” vatandaşlarımızın bir sorunu var mı? Yok…

İlk dokuz sorunun içeriği ile ilgili olarak “Kürt” vatandaşlarımızın da bir sorunlarının olduğunu söyleyeceklerini sanmıyorum. Hatta 10. soruda belirtilen hususlardaki yıkıcı ve bölücü faaliyetlere çoğu “Kürt” vatandaşın şiddetle karşı çıktığı da biliniyor. Bu eylemlere bazı Kürtlerin alet olduğunu, bir kısmının buna destek, bir kısmının bizzat eylemin içinde olduğunu da inkâr etmeyeceklerdir. Tüm bunlar düşünüldüğünde, devlete isyan edenler hariç, “Kürt” vatandaşların herhangi bir sorunu görünmüyor, aksine, devlete başkaldıran bazı Kürt vatandaşlar devlete “sorun” olmaktalar…

O zaman şu gerçek ortaya çıkıyor; 10. soruda belirtilen hususların kapsamında, Türkiye’de devlete isyan eden Kürtçülerin sorunu var demektir. Devlete karşı geldikleri için “Kürt Sorunu” vardır demek kadar bir gaflet olamaz. İnsani ve medeni her türlü hak kullanımına dayalı hiç bir “Kürt Sorunu” yoktur

Peki, ne vardır?

Siyasi Kürtçülük sorunu vardır.

Vatana, devlete, millete karşı bölücülük yapan “Kürtçülük” sorunu…

Peki, şimdi bunlara taviz mi verilmeli?

Mikro-milliyetçilik yapan her gruba, terör örgütü kuran ve devlete isyan eden her etnik gruba taviz mi verilmeli?

Soru-10 da ifade edilen yasa dışı eylemlerin amacı, var olduğu ileri sürülen bir sorunun ifadesi ve çözümü için, demokratik hakların kullanımı için başvurulan yöntemler değildir.

Peki, nedir bunların amacı?

Devletin birliği, vatanın bütünlüğü ve milletin birliğine yönelik ayrıştırıcı, tahrip edici eylemlerin kaynağını oluşturduğuna göre, bu eylemlere nasıl bir “açılım” önerecek Tayyip Bey ve ekibi?

Bu durumda, konunun açıklığa kavuşması için, vatandaşı da sorunun ne olduğunu anlaması için, Tayyip Bey’e sorulması gereken bazı karşı sorular gündeme gelmektedir; bunları soralım, örneğin açılımdan ne kast ettiğinizi anlamaya çalışalım.

Karşı soru-1: Ulus devletin kuruluş felsefesini inkâr eden bir örgüte ve onun uzantılarına taviz mi vereceksiniz?

Karşı soru-2: Devletin ve bayrağın tekliğinden vazgeçerek mi açılım yapacaksınız? Devletin bütünlüğüne yönelik bölücü hareketin isteklerini kabul ederek mi “demokratik açılım” yapacaksınız?

Karşı soru-3: Kürt vatandaşlar için tahdit ve tehdit olmadığına göre, Kürtçe konuşma, kendini ifade etme, Kürtçe basım-yayım, Kürtçe TV, Kürtçe radyo, Kürtçe kurs serbesttir. Kürt vatandaşların kendilerini ifade etmeleri için en ufak engelleme yoktur. Bu isteklere olumlu yanıt vermek demek -ki zaten böyle bir kısıtlama, engelleme yok, bu hakları kullanıyor durumdalar- “Demokratik Açılım” demek ise, her şeyden önce yanlış bir isimlendirmedir. Zaten bu haklar Kürt vatandaşlar tarafından kullanılmaktadır.

O zaman akla şu ihtimal geliyor; “demokratik” makyajıyla saklı bazı hedefler gizleniyor olabilir mi?!

Ve bunun ardında şu soru akla geliyor; bunları yeterli görmeyip “bölgesel otonomi” vererek mi açılım yapacaksınız?

Karşı soru-4: Bölücü örgüt ve onun uzantılarına ne kadar taviz verirseniz veriniz, ana hedeflerinden asla vazgeçmezler, onların amaçlarının “demokrasi” olmadığını anladığınız zaman, iş işten geçmiş olacaktır.

Yoksa minarenin kılıfı hazır mı?

Ve son olara, sayenizde toplumda yaratılan bu ayrıştırmayı, çözülmeyi nasıl tamir etmeyi düşünüyorsunuz?

Şimdi Gelelim Esas İşin Özüne…

Peki, nedir esas sorun?

Gizlenen gerçek nedir?

Bunun adının konulması gerekir. Bunu söylemeye ne Tayyip Bey, ne Abdullah Bey, ne Başbuğ Komutan, ne de bir başkası cesaret edip adını koyuyor!

Biz koyalım; bize göre “Kürt Sorunu” değil, “E… Sorunu” gizlenerek hedef saptırma var Türkiye’de…

Şimdi birileri, “Hopalaaaa! Bu da nereden çıktı?” diyebilir.

Birileri de, “işte tam arı kovanına çomak sokuldu” diyebilir…

Neden mi?

Açıklayalım; bugünlere gelmemizin ardındaki gerçekleri bilmeliyiz ki soruna doğru yaklaşalım. Bunun için de tarihi olayları özetleyerek bugünkü “açılım” girişimi ile kıyaslanmasını yaparsak, konu çok daha iyi anlaşılacaktır.

Birinci Dünya Savaşından önce, savaş süresince ve nihayetinde Osmanlı Devletini paylaşmaya kararlı Batılı “emperyal” güçler, Osmanlının himayesinde ve beraberliğinde 850 sene birlikte yaşamış olan Ermeni vatandaşları devlete karşı kışkırttılar. Dünün yarım kalan sancıları bugün deşilerek, kaşıyarak, şekil ve kimlik değiştirilerek yeniden yaşatılıyor Türkiye’ye…

Bu kaşınan yaranın tam anlaşılması için, bazı sorulara cevaplarını vererek konuyu irdelemeye devam etmek gerekiyor.

Örneğin;

*Osmanlıyı içten yıkmak ve parçalamak için, “emperyallerce”, yerli aracılar olarak Ermeni vatandaşlar kullanıldı mı, kullanılmadı mı?

Kullandı…

*Bağımsız Ermenistan kurma hedeflerine varmak için süreç başlatılarak Berlin Antlaşmasının 61. maddesiyle Ermeni vatandaşlara bağımsızlık hakları tanındı mı, tanınmadı mı?

Evet tanındı…

*Erzurum’da yapılan birleşik Ermeni kongresine Osmanlı Hükümeti 56 kişilik delege göndererek, bizzat önderlerine “bakanlık” teklif ederek, isyandan vazgeçmeleri ve savaş halinde Osmanlıdan yana olmaları istendi mi istenmedi mi?

İstendi…

*Ermeniler kabul ettiler mi?

Hayır…

*Ermenilere, Diyarbakır’ın da dâhil olduğu şark vilayetlerinden 6 tanesinin muhtariyeti teklif edildi mi edilmedi mi?

Edildi…

*Bunu kabul ettiler mi?

Kabul edilmedi…

*Peki, ne istiyorlardı?

Büyük Ermenistan için “bağımsız Batı Ermenistan’ı” kurmak istiyorlardı ve Anadolu’da kurdukları çetelerle, gönüllü alaylarla katliamlar yaptılar. Rus, Fransız, İngiliz ve Yunan kuvvetleri yanında yer alarak Osmanlıyı yok etmek için savaştılar mı?

Evet, katliamlar da yaptılar, savaştılar da…

*Kafkasya’dan Bitlis’e kadar, Antep’ten Harput’a kadar, Adana’dan Halep’e kadar isyan başlattılar mı?

Başlattılar…

*Osmanlı toprağını işgal eden düşmanla birlikte Osmanlı ordusunu, sivil halkını vurdular. İlginç olan ise, bu çetelerin bir kısmının başında Osmanlı Mebuslar Meclisinde (bugünkü TBMM muadili) “mebus” olan, devlete paşalık, genel müdürlük yapmış Ermeni vatandaşlar vardı… Bunların hepsi gerçek mi?

Gerçek

*Tüm birleştirici, bütünleştirici iyi niyet tekliflerine “hayır” deyip isyan ettiler ve “bağımsız Batı Ermenistan” için düşmanın saflarında savaşmayı tercih ettiler; tabi oldukları devleti yıkmak, emperyalistlerle paylaşmak için…

Tüm bunlar gerçek mi?

Evet, gerçek…

Sonra ne oldu?

Tehcir yasasıyla birçok acı olay yaşandı…

Gidenler gitti, kalanlar kaldı, ölenler de öldü maalesef…

Bir olay daha gerçekleşti bu göç sırasında; kimliklerini saklayarak, ya da başka kimliklerle varlığını sürdüren Ermeniler oldu…

Ve Osmanlı yenildi…

*Sevr antlaşması, yine devleti idare edenler tarafından imzalandı mı?

Evet, maalesef imzalandı…

Sonra, yok edilmek istenen Türk milleti, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde, milli bir uyanışla istiklâl savaşını yaptı…

Yok etmek için geldikler Anadolu’dan, Türk milletinden dersini aldılar şereflerini, haysiyetlerini bırakarak yenilgiyle gittiler…

Lozan’da, Batılı “emperyaller” tarafından yine gündeme getirilen Ermeni meselesine karşın İsmet Paşa özetle “bizim ellerimiz temizdir, sizinki de temizse gelin tarihi gerçekler ışığında konuşalım” deyip konuyu kapattı, o gün için…

Fakat Ermeni meselesi yine de bitmedi..

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında bir sessizlik oldu. Daha doğrusu devlet konuyu “uyuttu” fakat “düşman” uyumadı. Aradan bir sessiz dönemden sonra yeniden Ermeni meselesi siyasi ve terör ortamına taşındı.

ASALA terör örgütüyle devletin diplomatları katledildi.

Tarihi kin ve nefretle beslenen bir düşünce yapısıyla Türkiye Cumhuriyetinden yeni talepler oldu. Meşhur milli idealleri olan 4T talepleri…

Bakıldı ki bu talepler çok fazla etkili olamıyor, yeni şeyler söylemek ve yapmak gerektiğine karar verdiler…

Birden önü ve arkası kesilen, sanki “buharlaştı” sanılan ASALA yerine bu kez PKK terör örgütü Ülkemin başına sarıldı. Ermeni ayrılıkçıların yapamadığını, başaramadığını başka bir aracı kullanarak yapmayı planladı Batılı “emperyaller”

Hedef Türkiye’yi parçalamak, İstiklal Savaşının öcünü almak!!!???

Ermeni tehcir öcünü almak!!!???

Çünkü Anadolu halkın bir kısmının istismar edilerek, kullanılacak bir yanı (argümanı) vardı; “Kürtçülük”…

İşte işin püf noktası buradadır…

Bunun iyi anlaşılması gerekir ki “açılım” komedisinin ardındaki muhtemel senaryoların gerçek yüzleri de iyi anlaşılabilsin…

PKK’nın ASALA ile ne ilgisi var?

Diyenlere bir sorumuz olacak; devletin resmi kolluk kuvvetleriyle çatışarak ölen teröristlerin birçoğunun “sünnetsiz” olması, kimliklerinin “Ermenice” ya da “takma” isimler olması neyin işareti olarak algılanmalı?

Bölücü hareketin her aşamasını maddi ve manevi olarak destekleyen emperyaller kimlerdir, diye sormak bile “abes” olarak algılanmalıdır…

Kim tarafından mı?!

Dünün işgalci emperyalistleri, bugünün ABD-AB gömlekli sözde “dost” ve de “müttefik” geçinenler ve onların yerli uşakları tarafından…

Osmanlıyı parçalamak için nasıl ki Ermeniler kullanıldıysa, bugün de Türkiye Cumhuriyetini parçalamak için “Kürt” vatandaşlar kullanılmak isteniyor.

Hedef nedir?

Yineleyelim…

Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalamak…

Bunun için de iç çatışmaları başlatmak!!!

Böyle bir Türkiye’yi bekleyen tehlike, “sivil itaatsizlik” sonucu oluşan çatışmalara hazır stratejinin gereği olarak Birleşmiş milletlerin el koyması senaryoları muhtemeldir ki hazırdır…

Ardından gelecek olan senaryonun nihai aşaması “Batı Ermenistan’ı” kurmak ve devamında Kuzey Irak’taki “Kürdistan” sınırlarını genişletmek…

Bunların gerçekleşmesi bugünden yarına olabilecek şeyler değil tabii ki…

Orta ve uzun vadede planlanan ve amaçlanan senaryo bu olmalıdır…

İşte size özetlemeye çalıştığım “Kürt sorunu” yok, başka bir sorun var, “E… sorunu” var, ifadesinin ardındaki muhtemel gerçekler…

Batı emperyalizmi tarafından uygulanan strateji, “Kürt” vatandaşlar kullanılarak Ermeni emelleri gerçekleştirilmeye çalışılıyor!!!

Ermeni Aram Tigran’ın Posteri DTP Mitinginde Ne Arıyor???!!!

Konuyla doğrudan ya da dolaylı bağlantılı olarak bir hususu nakletmekte yarar vardır. 1 Eylül 2009 günü Diyarbakır’da, PKK’nın siyasi uzantısı olan DTP tarafından güya “barış mitingi” düzenlendi. Bu mitingde konuşulanlarla atılan sloganların hedefleri hakkında çok şeyler yazılacaktır.

Basın-yayın organlarına yansımış “mitingden notlar” haberden alıntıyı dikkatinize sunuyorum.

Haberin başlığı şöyle: “Tigran’ı unutmadılar.”

“Meydanda “Kürt sorunu muhataplarıyla çözülür. Kürt sorunu çözümü ertelenemez” yazılı pankartların yanı sıra, bir süre önce Yunanistan’da yaşamını yitiren Ermeni asıllı sanatçı Aram Tigran’ın posteri de asıldı.”(Namık Durukan’ın haberi, Milliyet, 2.Eylül,2009).

Sizce, ölmüş Ermeni bir sanatçının posterinin ne işi olur orada, “Kürt Sorunu” ile ilgili güya “barış” makyajlı ayrılıkçılık mitinginde niye asılır, nereye ve kime mesaj verilmek istenmiştir?

Takdir sizindir…

Ebru Türk-Kürt Kaynaşması

Türkiye’nin her noktasında var olan ve Ülkemin bir gerçeği olarak devam eden Türk-Kürt kaynaşmasını bozmak, ebru renklerini ayrıştırmak kadar güç olsa bile bu ayrıştırmayı denemekte kararlılar.

Bunu da ancak bir şekilde ayrıştırmak mümkün olabilir; toplumda mikro milliyetçilik yaratılarak, aidiyet fikrini öne çıkararak, karşı düşman yaratarak…

Türkiye üzerinde denenen oyun işte budur.

Bu bağlamda “Kürtçülük” belli amaçlar için öne çıkarılır ve işlenir.

Bir zamanlar Ermeni vatandaşlar kışkırtılarak, desteklenerek, vaatler yapılarak kullanıldılar; Osmanlıyı parçalama ve içten yıkma stratejisinin gereği olarak uygulandı… Bugün de “Kürt” vatandaşlarımız kullanılmaktadır Batılı emperyal güçler tarafından… Hedef Türkiye Cumhuriyetini yıkmak olduğuna göre, bu sonuca hangi vasıtayla ulaşılırsa ulaşılsın her yol mübahtır onlar için.

İşte işin ana özü budur, Türkiye’de yapılmak istenen budur.

Gerçeği Görmeye Davet

Tayyip Beyi ve AKP kadrolarını düşünmeye, gerçekleri görmeye davet ediyorum. Düştüğünüz ya da düşürüldüğünüz gaflet uykusundan -çukurundan- uyanıp çıkmalısınız. Gerçekleri görmelisiniz. Çok iyi niyetli olabilirsiniz. Hazırlanan yıkım senaryosunun amacı zaten bu “duygu yüklü iskelet” üzerine kurulmuştur. Önünüze konulan plân ve projenin temelleri yeni değildir. Çok öncelere dayanmaktadır.

Osmanlıyı paylaşmaya karar veren Batılı emperyal güçler birleşerek Birinci Dünya Savaşı adı altında Osmanlıyı, daha doğrusu Türk varlığını yok etmek için, “son haçlı seferi” başlattılar.

*Bunu inkâr etmek ya da saklamak mümkün mü?

Hayır…

*Son Haçlı Savaşı Birinci Dünya Harbi mi değil mi?

Evet…

*Batılı emperyal güçler bunu başlattılar mı başlatmadılar mı?

Başlattılar…

*Bu emperyal haçlı saldırısı sonucu yedi kıtaya yayılmış “dev imparatorluk” yok edildi mi edilmedi mi?

Edildi…

*Bu devin enkazından, 30’un üzerinde devlet kuruldu mu, kurulmadı mı?

Evet, kuruldu…

*Bu enkazın en seçkin ürünü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti değil midir?

Evet, doğrudur…

*Bu devletin kurulması için yüz binlerce Türk evladı canını verdi mi, vermedi mi?

Evet, verdi!…

*Türk milletinin istiklâli için “Misak-ı Milli sınırları” çizildi mi, çizilmedi mi?

Evet, çizildi…

Bu sınırların içinde olmasına rağmen, bugün bağırsanız sesinizin duyulacağı “Ege adaları”, her gün ayrı acıyla kıvranan “Batı Trakya”, kırk yıldan beri üçte birini korumaya çalıştığımız “Kıbrıs”ın tamamı, hayallerde kalmış “Bakü, Batum, Nahcivan” bölgeleri, sözgelişi konu olan “Musul, Kerkük ve Halep” artık gündemimizde bile değiller…

*Bunların hepsi kurulan ulus devlet Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sınırları dışında kalmadı mı?

Evet kaldı…

*Peki, şimdilerde yapılmaya çalışılan nedir?

“Açılım” projeleri adı altındaki girişimlerin, kanla kurtarılan ve kurulan ulus devletin sınırlarını, vatanın bütünlüğünü, milletin birliği ve beraberliğini tartışmaya açma riski taşıdığını bilmiyor olamazsınız…

*Milli ve manevi değerlere değer verdiğinize inanan halktan oy alarak iktidar oldunuz. Peki, milletin bu teveccühüne ters olan bu riski almaya nasıl cesaret edersiniz, bunu nasıl ve hangi gerekçe ile yaparsınız?

Çok iyi niyetli olabilirsiniz; unutmayınız ki felaketlerin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir…

Benim görevim, ülkem ve Türk milleti yararına olan doğruları desteklemek ve alkışlamak, yanlışlar için de ilgilileri uyarmaktır. Bir akademisyen olarak, düşünen ve irdeleyen bir aydın olarak benim sorumluluğum vardır.

Gücün Simgesi

Gücüne güvenme sen
Bu güç seni alçaltır
Kaba kuvvet nedir ki
Bedeni esir alır
 
Güvenme ruhuna da
Belki seni aldatır
Sen kendini tanımazsan
Başkası nasıl tanır
 
Bedenin ve ruhun ahengi
Gücünün simgesidir
Mutluluğun anahtarı
Sevgide gizlidir
 
Mutluluğun anahtarı
Açmıyorsa kapını
Aramakla bulursun
Sevgiyle sevgiyi
 

Leş Kargaları

Geçen hafta AKP Hükümeti, Türkiye’nin milli çıkarlarını hiçe sayarak, daha önce kapalı kapılar ardında anlaşmaya varılan protokolü, İsviçre’de imzaladı.

Sınırların kapatıldığı 1993 yılından bu yana ne değişti ki sınır kapılarının tek taraflı açılımına karar veren böyle bir protokol imzalanma gereği duyuldu.

Ermenistan, Azerbaycan’ın topraklarının neredeyse 1/5 ine tekabül eden topraklardan çekilmeye mi karar verdi?

Sözde soykırım iddialarından mı vazgeçti?
1921 yılında imzalanan Kars Antlaşması’nın yürürlükte olduğunu mu hatırladı?

Yoksa soykırım iddialarından kaynaklanan tazminat taleplerinden ve sınır değişikliği taleplerinden mi vazmı geçti?

Bunların tümüne verilecek cevap bellidir.

Ermenistan, sınırların kapatıldığı 1993 yılında durduğu yerde durmaktadır. Üstelik bu kez ABD ve Avrupa’dan aldığı güçle daha da sıkı durmaktadır.

Ama Türkiye’de çok şey değişmiştir.

İktidarının devamını Emperyal Güçler’ e bağlayan AKP İktidarı zamanında millet tepkisizleştirilmiştir.

Nasıl oldu bu derseniz size kısa bir hatırlatmada bulunmak istiyorum.

ABD’nin bu bölgeye yönelik planı, gerçek tetik çektirenin halen gizli kaldığı, Hırant  Dink’in katledilmesiyle başladı.

Arkasından Türk Halkı’nın yoğun bir şekilde aşağılanması süreci yaşatıldı. “Hepimiz Ermeniyiz” yürüyüşleri ile aşağılanma süreci devam ettirildi.

Aşağılanan halkların tepkisizleştiği örneklerine dünyada çokça rastlamak mümkün.

Halkın bu tepkisizliğine inanan ve Türkiye’yi o protokol masasına oturtan güçler, Ermenistan’ı kayırmışlardır. Ermeni’yi Türk’e, Hıristiyan’ı Müslüman’a tercih etmişlerdir.

O protokolün imzalandığı masanın etrafındakilere bir bakın lütfen. Osmanlı’ýı Sevr’de paylaşanların hepsi de o masanın arkasındaydı.

İngiltere’nin yerine ABD Temsilcisi olarak Bayan Clinton, Rusya Temsilcisi Lavrof, Avrupa’nın temsilcisi Salona, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun üzerine adeta abanmışlardı. Davutoğlu azıcık yan çizmeye kalksa, leş kargaları gibi ensesine çökecekler gibi duruyorlardı.

Protokolü imzalattılar ve Türkiye kaybetti.

ABD, Rusya ve Avrupa kazandı.

Rusya, Azerbaycan’ı kazandı. Amerika Kafkaslar’a ikinci adımını attı. Avrupa ikinci bir petrol, enerji nakil hattı kazandı.

Türkiye’nin Azerbaycan’ı bundan böyle kazanması zor görünüyor. Bu oyun ile birlikte, Türk’ü Kürde veya Kürdü Türk’e düşman etmekle yetinmeyenler, artık Türk’ü Türk’e düşman etmeye başlamışlardır.

AKP İktidarı’nın bu tavrıyla, kaybedeceğimiz ülke sadece Azerbaycan ile sınırlı kalmayıp, Azerbaycan çevresindeki Türk Cumhuriyetleri’ni, Yükselen Asya’yı kaybedeceğimiz aşikârdır.

Asıl hedefi Anadolu ve Trakya’yı Türk Yurdu olmaktan çıkarmak olan bu planı, Sevr gibi bozmak yine bu milletin iradesi ile tecelli edecektir.

AKP açısından bakıldığında başka çareleri yoktur. Zira başta Başbakan ve AKP yöneticileri, iktidarlarının devamının ancak ve ancak ABD ve Batı’nın isteklerini yerine getirdiği sürece mümkün olduğunu görmektedirler.

ABD desteğini çekerse, iktidarlarını kaybetme korkusu, ecel korkusu gibi sarmış her yanlarını. İşledikleri suçların korkusu, İktidar’ı daha büyük suçları işlemek zorunda bırakmaktadır her geçen gün.

Gidişat, geri dönülmez bir hal almıştır.

Erken bile değil, baskın seçim yaparak zevahiri kurtarma peşindeler.

Ama biz inananlar biliriz ki; korkunun ecele faydası yoktur.

 

Her Şeye Maydanoz

Nasıl yani? Nasıl? nasıl?
Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
İşte yine yeniden beraberiz sevgili okur…
Uzun zamandır Arızlı Konutları ile ilgili olarak yazmak istiyordum…
Çıkmaza girmiş bir konu bakalım nasıl çözüm üretilecek diye düşünürken değerli milletvekilimiz Sayın Fikri Işık’ın yaptığı açıklamalar beni harekete geçirdi… Ancak konuyu sıcağı sıcağına ele almak bana göre değildi… Konu ile ilgili değerlendirme yapma keyfine varayım istedim.

Kısmet bu güneymiş dedim ve başladım klavyemin tuşlarına bir bir dokunmaya…

17 Ağustos 1999’da yaşadığımız büyük felaketin yaralarını sarmak için adeta bütün Dünya seferber olmuştu. Kimi ülkeler gönül dostluğu yaptılar, kimileri kurtarma çalışmalarına yardım ettiler, kimileri daha da ileri giderek yaralarımızı sarmak için maddi yardımlarda bulundular.
İşte bunlardan birisi de Irak’tı. Irak’ın o dönemdeki devlet başkanı Saddam Hüseyin, depremzedeler için elini cebine atarak, 10 milyon dolar para göndermişti.
Bu para, 15 Eylül 1999’da Irak Kızılay’ı ile Türk Kızılay’ı arasında imzalanan protokol ile Türk Kızılay’ına verildi. Irak Kızılay’ı tarafından ülkemize gönderilen bu paranın bir bölümü ile Arızlı bölgesinde konutlar yapıldı.
Protokole göre, bu para ile yapılan evlere gerekli eşyalar dahi alındı. Hatta Irak Kızılay Başkanı ile Türk Kızılay Başkanı’nın, birlikte depremzedelere gideceği, bu eşyaları dağıtacakları öngörüldü.

Bir başka deyişle Saddam Hüseyin’in depremzede vatandaşların ihtiyaçlarının giderilmesi için gönderdiği paralarla yapılan bu konutlar enfes Körfez manzarasına sahip bir yerde ve depreme dayanıklı olarak yapıldı… İçleri eşyalarla döşendi.
Bu konutlara depremde hak sahibi olmayan fakat mağdur olan depremzedeler yerleştirildi. Kocaeli Özel İdaresi, buraya yerleşen depremzedelerle bir anlaşma yaparak 5 yıl ücretsiz kalmalarını sağladı. Depremzedelere 5 yılın sonunda 5 yıl daha oturmaları için izin verildi. Konutlarda oturanlardan ortak giderler için ayda 60 TL alındı.
On yılın sonunda Kocaeli Özel İdaresi, burada kalan depremzedelerin lojman kirasını ödemesini istedi. Bu istek üzerine buradaki bazı depremzedeler konutların eşyaları yanımıza kar diyerek eşyaları alıp gittiler. Kalan bazı akıllı depremzedeler ise zor günlerinde yanlarında olan devleti hiçe sayarak yapılan iyiliğin altında kalmayarak, ayaklandılar ve konutların kendilerine ait olduğunu iddia edip tapularını istediler.
Bu arada boşalan konutlara yanlış yapılarak devlet memurlarının yerleştirilmesi tüm yaşananlara tuz biber ekti ve Arızlı sakinleri daha bir hararetlenip, eylem yaparak polisle çatıştılar. Aylardır eylem yapan depremzedeler, Başbakan ile görüşmek için Ankara’ya yürümeye bile başladılar.

İşte tam bu noktada milletvekili Fikri Işık konuyla ilgilenip, depremde mağdur olan vatandaşlar için yapılan konutları inceleyerek açıklamalarda bulundu. Eylemleri ile Türkiye gündemin sık sık gelen Arızlı Konutları’nda kalan depremzedelere bu konutlarda kurasız daire verileceğini söyledi.
Buraya kadar çok güzel… Sosyal devletimiz büyüklüğünü gösteriyor ve depremde maddi manevi ciddi zararlara uğramış milleti için bir güzellik yapıyor.
Işık, “Bizim zor dönemimizde Irak Hükümeti’nin bize yaptığı yardımla bu konutlar yapıldı. Depremzedeler TOKİ’nin yapacağı konutlara taşındıktan sonra biz de bu konutları Türk Kızılayı’na devredeceğiz.”

Sezar’ın hakkı sonunda Sezar’a verildi diyorum… Çünkü Türk Kızılayı’na hibe edilen bu para ile yapılan konutlar hakkında kimse Kızılay’ı hesaba katmıyordu.

Bu da çok güzel Sayın Işık yine yapılması gerekeni çok net bir şekilde ifade ediyor.
Ancak Sayın Işık’ın son cümlesini duyunca şok geçiriyorum. Cümle aynen şöyle: “Kızılay’dan bu konutları satarak, şu anda zor durumda olan Irak’a hastane yapmasını isteyeceğiz. Böyle bir proje geliştirdik ve Başbakan’a sunacağız.”
Nasıl yani diyorum. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hastane yaptıracak parası mı yok da bu Arızlı konutlarını satıyor? Bu mesele böyle mi çözülecek? Sayın Işık… Bunu size hiç yakıştıramadım kusuruma bakmayın lütfen…

İşte tüm bunları düşünürken ben tesadüf bu ya Kızılay İzmit Şubesi Başkanı Sayın Muzaffer Şişmanoğlu’yla bir parça sohbet imkanı yakaladım ve kendisine sordum… Sayın Başkan siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Size fikriniz sorulmadı ama ya sorulsaydı neler söylerdiniz?

Şimdi söz sizde Sayın Şişmanoğlu…

“Sayın Gördü. Bazı dost devletler gibi komşumuz Irak’ta 17 Ağustos 1999 depreminde çorbada tuz misali Irak Kızılay’ı vasıtası ile Türkiye’ye yardımda bulunmuştur. Bu yardımı da uluslararası anlaşmalar gereği Türk Kızılay’ı kanalı ile yapmak üzere iki Kızılay teşkilatı kendi aralarında bir protokol yapmışlardır. Bu protokol ile Türk Kızılay’ına verilen 10 milyon doların 9 milyon dolarını o dönemin Kızılay Genel Merkez Yönetimi konut yapılmak üzere Kocaeli Valiliği’ne devretmiştir. Kocaeli Valiliği de aldığı bu dokuz milyon dolar ile Arızlı ve Yuvacık’ta devlete ait arazide konut yapmıştır. Bu konutlardan hiç birini de Türk Kızılayı’na vermemiştir. Bence bu konutlar yarı yarıya paylaşılmalı idi. Valilik devlet arsasına karşılık yarısını alırken, Kızılay’a da 9 milyon dolar karşılığı olarak yarısını verebilirdi.

Bizde hissemize düşen konutları bir kamp haline dönüştürür, orada mağdur insanları barındırırdık.

Burada Kızılay’a haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Şayet depremzedelere Sayın Fikri Işık’ın söylediği gibi TOKİ’den konut verilecekse, Arızlı ve Yuvacık’ta yapılan konutların hiç olmazsa yarısı Kızılay’a geri verilmelidir.

Türk Kızılay’ı zaten Irak’a ciddi manada yardım yapmıştır. Hala daha yapmaya devam etmektedir.

Konunun bu şekilde çözümlenmesinde büyük yarar görüyorum.”

Bugün de yine sözün tükendiği yere gelmiş bulunuyoruz sevgili okur…
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana “Her Şeye Maydanoz”unuzun davulu az… Güm be de güm güm… Güm be de güm güm… Güm… Güm… Güm…

Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
En çok beni özleyin…
Hatta bir tek beni özleyin…

 

Kürt Açılımı Başladı, Türkiye Şokta

19 Ekimde Habur’dan gelip “eve dönüş” yapan (teslim olmaya gelen) 34 PKK’lının onbinlerce kişilik DTP’li kalabalıklarca adeta kahramanmış gibi karşılanması bir kırılma noktası oldu. Üstelik pişmanlık duymadıklarını ifade edip, terör örgütü liderinin talimatıyla ve örgüt üniformasıyla geldikleri halde, “pişmanlık yasasından” yararlandırılarak (hukuka takla attırarak) salıverilmesinin yarattığı tepkiler çığ gibi artmakta.

Zor durumda kalan terör örgütü üyelerinin teslim olması değil, PKK’nın Devleti teslim alması gibi bir algının oluştuğu bu olay bir elektrik şoku etkisi yaptı. Olayın travması Türk halkının hükümete ve “Kürt/Demokrasi Açılımı”na olan destek oranını dibe vurdurdu. Gözlemlerime göre ekonomik krizde bile, “elim kırılsaydı da AKP’ye oy vermeseydim” diyen sayısı bu kadar artmamıştı.

İçimizde biriken infiali, öfkeyi, aşağılanma duygusunu, özgüven sarsılmasını bir tarafa bırakarak, olabildiğince soğukkanlı bir şekilde olayı ve muhtemel gelişmeleri değerlendirmeye çalışalım.

1- Adı hükümet tarafından önce “Kürt açılımı” daha sonra “demokrasi açılımı” ve nihayet “milli birlik projesi” olarak tanımlanan proje, ABD’nin Kuzey Irak’tan askerini çekme kararını uygulamasından önce bölgeyi dizayn etme planının bir parçasıdır. Bu plan ile PKK’nın tasfiye edilmesi suretiyle bölgenin Barzani güçlerinin kontrolünde güvenli bir bölge haline gelmesi, kısacası petrolün ve nakil hatlarının güvenliğinin sağlanmasını hedefliyor.

2- ABD’nin projesi sadece bu kapsamda ise Türkiye için bulunmaz bir fırsat yakalanmış olabilirdi.  PKK’yı destekleyen büyük devletlerin bu desteklerini veya en azından hoşgörüsünü kaldırması halinde PKK’nın gücü çok azalacak, etkin bir örgüt olması ve Türkiye’yi rahatsız etme kapasitesi düşecekti. Bu gücü kaybedince siyasi uzantısı olan DTP’nin bölgede ve Türkiye çapında alacağı oy oranı ciddi bir şekilde azalacaktı.

3- Ancak ABD projesinin Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren kısmı sadece PKK’nın tasfiye edilmesinden ibaret değil gibi. Türkiye’nin idari ve siyasi yapısının tamamen değiştirilmesi ve belki de Güneydoğu bölgemizde kurdurulacak bir Kürt Federe Devleti ile Irak’ın kuzeyindeki Barzani’nin yönettiği mevcut Kürdistan Federe Devletinin birleştirilmesi gibi farklı boyutları olma ihtimali var.

Öcalan’ın on sene önce, idam cezası verilmemesi şartıyla, bize paket edilip verilmesi ve bugün İmralı’dan açılım sürecini yönlendiren adam durumuna gelmesine varan gelişmeler herhalde tesadüfen olmadı. ABD’de bazı kuruluşlarca hazırlanan raporlarda telkin edilen süreç aşamaları ile İmralı’daki örgüt liderinin projesi ve halen gerçekleştirilen sürecin aşamalarındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Bütün bunlar Türkiye’nin bölünmesi projesi ihtimaline karşı hazırlıklı olmamızın gerekli olduğunu göstermekte.

Dağdan gönderilen ilk parti PKK’lılar vasıtasıyla sinir uçlarımıza dokunarak tepkilerimizi ölçme cüretini göstermek için bir yerlerden cesaret alınmış olması lazım.

4- Hükümetin bu konudaki niyetini ve ne gibi taahhütler altına girdiğini bilmemiz mümkün değil. Niyetini araştırmamızın bir anlamı da yok. Hükümeti yaptıkları ve yapamadıkları ile değerlendirmek durumundayız. “Hazmettire hazmettire” götüreceğiz dedikleri sürecin ilk adımında yaşananların hazmedilemezliği görüldü.

Sanki olabilecekleri hiç öngörememişler gibi, Başbakan ve ilgili bakanların DTP’yi suçlarken kullandıkları ifadeler sadece “şark kurnazlığı ve aculluk” gibi kavramlar. “Çirkin görüntüleri” engelleyemedikleri yetmezmiş gibi, PKK bayraklarını, Öcalanlı şovları, Türk bayrağı olmamasını ve teslim olan PKK’lılara kahraman muamelesi yapılmasını eleştirmek yerine, sadece aceleci (acul) olmakla suçlamaları, yani vaktinde önce bunları yapıyorsunuz tarzındaki eleştirileri, AKP muhaliflerini kızdırıyor, AKP seçmenini ise derin bir şekilde yaralıyor.

5- Bugüne kadar büyük medya gücü sayesinde birçok şey hazmettirildi. İlk defa medyanın hazmettiremediği/ hazmettiremeyeceği bir durumla karşılaşıyoruz. Dokunulan sinir ucu, beklenmedik ölçüde, ortak bir milli reflekse sebep oldu. Milli refleks derken kastım, DTP/PKK yandaşları haricindeki bütün siyasi görüşleri içine alıyor. Aynı sinir uçlarına dokunmalar devam ettikçe bu milli refleksin, patlayan bir baraj gibi, kontrol edilemez sonuçları olabilir.

Sonuçların en kötüsü, bugüne kadar verilen binlerce şehide rağmen inanılmaz bir asalet ve olgunluk gösteren toplumumuzda Türk- Kürt çatışmasını engelleyen milli sağduyunun yıkılması olur. Allah bu ülkeyi ve Türk’üyle -Kürt’ü ile bütün insanımızı böyle bir felaketten korusun.

Bir başka ihtimal, AKP iktidarının ilk seçimde barajın altına itilerek tasfiye edilmesidir. Bir önceki seçimde yüzde 22,2 ile birinci parti olan DSP’ye, 2002 seçimlerinde sadece yüzde 1,2 oy vermiş bir millet bu. (Koalisyonu oluşturan üç partinin toplam oyu yüzde 53,4 ten, yüzde 14,6 ye düşmüş ve her üç parti de barajın altında kalmıştı.)

AKP böyle bir ihtimali çok uzak görmesin. İktidarının devamını istiyorsa milletin bu sinir uçları ile oynamamalı, oynanmasına izin dahi vermemelidir.

6- DTP/PKK taraftarlarına moral vermek ve psikolojik üstünlüğü ele geçirmek için kendi açısından taktik olarak başarılı bir organizasyon yapmış oldu. Ancak bu olay, milletimizin kahir ekseriyetinde yarattığı infial açısından, Dağlıca katliamından daha vahim bir saldırıdır. Yarattığı travmanın izinin silinmesinin zorluğu düşünüldüğünde, uzun vadeli stratejileri açısından zararlı çıkacaklardır. Artık oyunda İmralı’daki önderlerinin de eskisi kadar etkin olma şansı kalmamıştır.

7- Öcalan’ın kendini kurtarması yani af ve siyaset yapma hayallerini gerçekleştirebilmesi için PKK’nın dağdan inmemesi şarttır. Şu anda yaptığı, örgüte sözü geçen tek kişinin kendisi olduğunu göstermek, pazarlık gücünü artırmaktır. Açılımın muhatabı ve Kürtlerin tek temsilcisi kabul edilmek için kozlarını kullanmaktadır. Açıkladığı “yol haritasında” da açıkça ifade ettiği gibi, PKK’nın tasfiyesi veya dağdan inmesi gündeminde değil. “Devletin, Kürtlerin kendi kendini yönetmesine imkân tanımasına” imkan verecek anayasa ve yasa değişikliklerini yaptıktan sonra, “PKK’nın yurtdışına çıkışını” sağlayacakmış!!!

Hükümetin, dış baskıların da tesiriyle, oyuna gelmemesi ve hazırlanan planı bozmak için milletçe demokratik tepkimizi en yüksek sesle haykırma zamanıdır.