23.2 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1297

“Adem”ler “Hanzo”laşmasın

0

Bir dağ adamıdır Adem. Güçlü kuvvetlidir, taşı sıksa suyunu çıkaracak cinstendir. Rüzgarla dost, güneşle kardeş olmuştur. Ormandaki canlılar onun hayatını doldurur. Ağaçların, çiçeklerin açma ve solma mevsimlerini bilir. Tabiat anayla barışıktır o.

Ormancıyla tanışır bir gün. Anlaşırlar az gelişmiş lisanıyla. Ormancı, ona “Hanzo” diye hitap eder, şehrin cazibesinden, medeniyetin nimetlerinden bahseder. İsterse, kendisinin de ormancılık yaparak maaşlı devlet memuru olabileceğini söyler. Ne de olsa garantili iştir bu. Adem, davetini kıramaz, evine konuk olur ormancının.

Şehrin gece yanan ışıkları gözlerini kamaştırır Adem’in. Medeniyet denen şey bu olsa gerek, der. Yollar geniş, trafik hareketli, insanlar yoğundur şehirde. Kimse kimseyi takmaz, herkes koşturmaca içindedir. Diğer insanlar da ormancının dediği gibi, Hanzo der ona. Aslanlardan, kurtlardan, yağmurdan, fırtınadan korkmayan Hanzo, şehirden ürkmüştür. Yolda nasıl yürünür, karşıya nasıl geçilir, hangi ışıkta ne yapılır, bilmez bunu. İnsanlar da farklıdır. Ne davranışları, ne kıyafetleri uygundur Hanzo’nun tarzına. Ormancı onu bir gün belediye otobüsüne bindirmek ister; ancak eli sıkışır otobüsün kapısına. Başka gün trene bindirmek ister, düşmekten zor kurtulur trenden. Şehirde herkes, her şey üzerine üzerine gelmektedir sanki. Önce ruhu sonra bedeni ıstırap çekmeye başlar. Bakar ki olacak gibi değildir. “Bu eller bana yaramaz, garantili devlet maaşı da istemem.” deyip ormancıyla vedalaşır, dağ evine geri döner.

Siz, olsaydınız nasıl bir yol çizerdiniz? Şehrin cazibesine kapılıp Hanzo olmayı mı, dağa dönüp Adem kalmayı mı tercih ederdiniz? Her sistem bir kurallar bütünüdür. Kuralların kendi içinde bir mantığı vardır. Toplu yaşamak zorunda olan insan, uyacağı sistemin kurallarına uymak zorundadır. Adem’i Hanzo yapan, sisteme uyumsuz olması değil midir?

Taş yerinde ağırdır; her canlı kendi sistemi içinde değer ifade eder. Minareli köye aptessiz girilmez, kişi dahil olacağı toplumun kurallarına uymak zorundadır. Biz, insanoğlu olarak donanımsal bir sistemle dünyaya geliyoruz. Dünyada bizi kuşatan zaman ve mekanla karşılaşıyoruz. Bu bütünlüğe, isterseniz, evren diyelim. Ezel ve ebetle sınırlı olan evrenin yasaları ile bizim yaratılıştan getirdiğimiz yasalar uyumlu olmak zorundadır. Nasıl bir uyumluluk içinde olmamız gerektiğini hem insanı hem evreni yaratan, kitabıyla, bize bildirmiş. Üçü arasındaki uyumsuzluk, insanoğlunda huzursuzluğa sebep olmaktadır.

Acayip bir dünya düzeni içinde yaşıyoruz. Bu düzende insanın fıtratını bozan bütün değerler yüceltiliyor. Oluşturulan suni değerler anaforu insanı bunalıma sürüklüyor, yaşamaktan usandırıyor. Para, makam, şöhret tutkusu bazen bizi kendimizden uzaklaştırıyor. Bu tutkular, mevcut sistemde başarı olarak lanse ediliyor, bu da insanın esaret zinciri oluyor. Sonu olmayan tutkular, insanları çok zaman birbirine düşman ediyor, yalnızlaştırıyor. Bir şarkıda nakarat olarak kullanılan “Haydi gel, köyümüze geri dönelim.” cümlesi mevcut sistemden kaçışın samimi ifadesi.

Her insan, dünyaya “adem” olarak gelir. Kendisine “adem” olarak kalmak veya “hanzo” olmak iradesi de verilmiştir. Fıtratımıza ve kitabımıza uygun yaşarsak “adem” gelir, “Adem” gidebiliriz bu dünyadan. İkinci tercih “Hanzo”laşmak. Zaman, su misali hızla akıyor. Tercihimizi yapmakta, öykücükteki “Hanzo” kadar şanslı olmayabiliriz.

Yoksa hepimiz birer “Hanzo” olduk da bunun farkında mı değiliz? Ben “Adem” kalmak istiyorum.

İnsanlar ve Sırtlaanlar -1

Kahrolası bir dünya
Kor olası bir yazı
Üç bölüm halinde ele alacağımız bu yazı insan denilen canlıların iç dünyasına ışık tutacak
Birazda kafa konforunuzu bozacaktır.
Sizce insanları mı daha vicdanlıdır yoksa sırtlanlar mı?
Ben inanıyorum ve iddia ediyorum ki insanlarda sırtlanlar kadar vicdan sahibi olsalar bu dünyada hiçbir insan açlık sınırında ve de sefalet içinde yaşamak zorunda kalmazdı.
Bu iddiamı yazının ilerleyen bölümlerinde ispat edeceğim. BİİZNİLLAH
Şimdi size iki ayetin mealini veriyorum:

Muhakkak ki biz insanı en güzel biçimde yarattık,
Sonra onu aşağıların aşağısına attık. Tin süresi A 4-5

Şimdi size bir soru
Allah (cc ) en güzel şekilde yarattığı insanı neden aşağıların aşağısına yani cehennemin dibine atar ki?
Ya da cehennemin dibine atacağı insanı neden en güzel biçimde yarattı ki?
Cevabını yazının devamında bulacaksınız.
Necip Fazıl merhum bir mısrasında der ki;

Şu geçeni durdursam çekipte eteğinden
Soruversem haberin var mı öleceğinden

İnsanlar zaman zaman eş dost akraba ve sevdiklerini kaybederler ama ölümün hep başkaları için olduğunu düşünürler.
Hiç kendilerine yakın getirmezler.
Bu kalabalığın bir gün kendileri için toplanacağını hesaba katmazlar
Cenaze töreninde bile ölümü hatırlamayan,
Defin esnasında Kur’an okunurken dünyevi meseleler konuşan insanların gerçekten öleceklerinden haberleri var mıdır?
İnsanlar vicdanlarında ölümü öldürdüler artık onu hatırlamaz hale geldiler
Hatırlamış olsalardı helâlı haramı bu kadar birbirine karıştırırlar mıydı?
Hakkı batılı bu kadar iç içe sokarlar mıydı?
Doğmamış tüyü bitmemiş yetimin hakkı bu kadar fütursuzca yenilebilir miydi?

Yesin de çıkaramasınlar
Milli Şairimiz Mehmet Akif Merhum
bir mısrasında şöyle der

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Bir insan dişsizimi onu önce kardeşleri yerdi.

Kendi cinsinden olan bir canlıyı ezen sömüren onların ahi kanı ve gözyaşı üzerine saltanat kuran bir yırtıcı hayvan çeşidi biliyor musunuz siz?
Hangi sırtlan sırtlanı hangi aslan aslanı parçalar ya da sömürür?
Hakkına hukukuna tecavüz eder
Hayvanlar bile kendi âlemlerinde kendileri için av olarak yaratılanları parçalar,
Diğerlerine dokunmazlar.
Peygamberimiz (sav ) bir hadisinde buyuruyor ki;
İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa onunla yetinmeyip, bir vadi dolusu altın daha ister, oda gözünü doyurmaz…
Onun gözünü ancak bir avuç toprak doyurur.
Şimdi bakalım:

Bir aslan ya da sırtlan bir geyiği ya da ceylanı avladı mı karnını doyurur geri kalanı orada bırakır.
Sırtına vurup ta yuvasına götürmez.
Geriye kalandan kurdu, kuşu, çakalı tilkisi, akbabası, leş kargasına varıncaya kadar birçok canlı nasiplenir.
Aslan onların haklarına kral olmasına rağmen saygı duyar tenezzül etmez.
Aslana yakışanda budur
Bu davranış ormanların aslanına ait,
Bir de kentlerin aslanına bir göz atalım.
İnsan ise hakkı ile yetinmeyip diğer insanların haklarını da gasp eder.
Bakınız şimdi
Kentlerin aslanları işçiyi asgari ücretle alırlar.
10-12 – saat çalıştırır mesai bile vermezler,
Çalıştığım işyerinden tüm haklarımı aldım hiçbir alacağım yoktur diye kâğıt imzalatırlar, birçok işveren işçi ücretini zamanında ve tam olarak bile ödemez.
Kriz bahanesiyle çalışma saatlerini artırır maaşları düşürürler,
On sene önce ihracat 10 milyar dolar civarlarında iken şimdi 100 milyar dolar civarlarında,
Buna göre çalışan sayısının 10 KAT ARTMASI GEREKMEZ Mİ?
İşsiz sayısı ya da yüzdesi 10 sene öncesine göre daha da azalması gerekmez mi?
İşverenimiz 10 sene öncesine göre 10 kat daha zengin.
Çalışan kesim 10 sene öncesine göre daha yoksul.
Büyük bir sabırla karnının doyup yüzünün güleceği günü bekliyor.
Ebetteki istisnalar vardır onları tenzih ediyorum.

Bunlarda kentlerin aslanları,
Hemcinslerinin haklarına saygı duymak şöyle dursun onların iliklerini emerek semizliyorlar.
Sahi sizce sırtlanlar mı daha vicdanlı merhametli medeni yoksa insanlar mı
?

Hangi durum daha insancıl?
Kuşlar bile sabahleyin yuvalarından aç karnına uçarlar kendilerinin ve yavrularının rızıklarıyla geri dönerler.
Kanaat sahibidirler aç gözlülük etmezler.
Diğer canlıların haklarına saygı duyar gasp etmezler.
Ama insanoğlu öylemi?

“Devamı var”

33. Şura’nın Ardından

Yerli, milli, Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere bağlı olan Aydınlar Ocaklarının her yıl iki kere düzenlediği büyük şuraların 33.sü Elazığ’da Harput Aydınlar Ocağımızın ev sahipliğinde yapıldı. Şura’nın Cumhuriyetimizin 86. Yıldönümüne rastlaması da ayrı bir anlam taşıyordu. Çeşitli ocaklardan 180 civarında delegenin katıldığı, üç gün süren ve 28 Ocağımızın yer aldığı toplantı, Akgün Oteli’nde gerçekleştirildi. Son yılların en mükemmel ve verimli, hanım katılımının yüksek olduğu toplantılardan biri olan bu Şura’yı düzenleyen Harput Ocağımızın Başkanı Doç. Dr. Sayın Tarık Özcan‘a, yönetim kurulu üyelerine ve emeği geçen herkese teşekkürü borç biliriz. Ayrıca, kültürel faaliyetlere ve sivil toplum kuruluşlarının gayretlerine yakın ilgi göstermesi ile tanınan Elazığ Valisi Sayın Muammer Erol‘a, Belediye Başkanı Sayın Süleyman Selmanoğlu‘na, Fırat Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Fevzi Bingöl‘e ve Şoförler Cemiyeti Başkanlığı başta olmak üzere, çeşitli dernek ve vakıflara da şükran duygularımızı ifade ederiz.

Şura’da rahmetli hocamız Ahmet Kabaklı ve geçenlerde kaybettiğimiz değerli büyüğümüz Ergun Göze de saygı ve rahmetle anıldılar. Dünya ve ülke sorunları ile ilgili son derece kaliteli 19 tebliğin sunulduğu Şura’da; ilk gün, açılıştan sonra “Doğu Anadolu’da Emperyalizmin Tuzakları” konulu açık oturum yapıldı. Fırat Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Orhan Kılıç‘ın başkanlığını yaptığı açık oturuma, Prof. Dr. Ahmet Buran, Prof. Dr. Erdal Açıkses, Yrd. Doç. Dr. Davut Kılıç katıldılar. Harput  Musıki Grubunun müzik ziyafeti çektiği, Keban ve Harput’un ziyaret edildiği Şura’da, ilgi çekici tebliğler vardı.

Kredi kartı kullanımının doğurduğu sorunlardan, büyük alışveriş merkezlerinin esnaf ve sanatkârı, orta sınıfı çökerten, rekabeti yok eden yanlışlara; Türk tarımının ve genetiği bozulmuş gıdalardan, Trakya’da kredi borcu olan çiftçilerin topraklarının ellerinden çıkıp Yunan bankalarına geçişine; Kuzey Irak yönetimini tanımanın ve Erbil’de konsolosluk açmanın yanlışlığına; açılım adı altında önümüze sürülen tuzakların ülkemiz için ne ifade ettiğine kadar çeşitli konular ele alındı. Tesbit ve teklifler yapıldı.

Etnik şuurun ve taassubun milletleşmenin önüne geçirilmesinin asıl bölücülük olduğu ifade edildi. Bize yabancı olan etnik merkezli yaklaşımların insanlarımızı birbirine ötekileştirdiği belirtildi. Küresel gücün çokkültürlülük dayatmalarının arka plânı ortaya konuldu. Terör örgütü ile doğrudan veya dolaylı müzakerenin terörle mücadeleyi baltalayabileceği ifade edildi. Hukuk devletinin korunması ve hukukun siyasallaştırılmaması üzerinde duruldu. Bölge ülkeleri ile ve Türk Dünyası’ndaki ülkelerle kültürel, siyasi ve ekonomik ilişkilerin arttırılmasının pazarlık gücümüzü geliştireceği tesbiti yapıldı. Kardeş Azerbaycan’la “tek millet, iki devlet” prensibini tahrip edecek Karabağ’daki Rus-Ermeni işgali ve ülkemizin toprak bütünlüğünü hedef alan ifadeler ortadan kaldırılmadan kapı açmanın yanlış olacağı belirtildi. Kıbrıs’ta da tek taraflı, milli çıkarlarımızla tamamen ters, sözde açılımlardan uzak durulması gerektiği üzerinde duruldu. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının ve Türkiyeliliğin birer kültürel kimlik olmadığı ısrarla belirtildi. Sanayi kuruluşlarının yabancıların eline geçmesi, iş yerlerinin kapanması, artan işsizlik, büyüme hedeflerinin eksiye dönüşmesi, Anayasanın sürekli çiğnenmesi gibi konular değerlendirildi. Vatikan patentli diyalog oyunlarının inanç dünyamız, birlik ve bütünlüğümüz üzerinde doğurduğu sorunlar ele alındı. IMF-Dünya Bankası ilişkileri üzerinde duruldu. Eğitimde millilik tartışıldı. Eğitim ve öğretim dilinin Türkçe olmasının egemenlik haklarımızın bir gereği olduğu belirtilerek bundan taviz verilmemesi istendi. Eğitimde amacın sadece bilgili ve meslek sahibi insan yetiştirmek değil; bu bilgiyi ülkesi için kullanabilecek şuura sahip kılabilmek olduğu ısrarla vurgulandı. Yüksek Öğretimde eğitim sistem ve müfredatının bize uymayacak şekilde evrensel kalıplara dönük tektipleştirilmenin, Devletin sosyal sorumluluklarından uzaklaşarak vatandaşına müşteri gözüyle bakmasının yanlışlığı belirtildi.

Bir önemli tebliğde de; ülkemizdeki sosyal değişme ve karmaşa ortamında, bazı muhafazakârların liberalleşerek devşirilmiş eski sol ve olmadık çevrelerle işbirliğine gittikleri ve yanlış değerlendirmelerle küresel güçlere hizmet ettikleri ortaya kondu. Aslında, sağın milliyetçi kesimiyle milliyetsiz kesimini keskin çizgilerle birbirinden ayıran bu değişim süreci çok yönlü ele alınmalıdır. Bu süreç anlaşılmadan birçok şeyi günümüzde çözmek ve yerli yerine oturtmak mümkün değildir.

Müjde! Nur topu Gibi Bir Kürdistan’ımız Oldu

Stratejik Derinliğine kurban olduğumuz Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, Barzan Aşireti‘nin özerk yönetimini ve Kürdistan Güneşli (!) sarı-kırmızı-yeşil bayrağını tanımış oldu. Ama hâlâ kralını tanımam diyor.

Bu post reformist arkadaşların çözemediğim tek yanı var: Acaba ‘Tabu Yıkmak‘ eylemselliğini Özal‘dan da öte şeytan taşlamak misilli dinî bir ritüele döndürdülerde mi ki bu kadar haz alıyorlar? Yoksa neo-con‘ların Tanrı’yı kıyamete zorlaması gibi Ortadoğu‘yu kıyamat-i vusta‘ya mı hazırlıyorlar?

Korkuların üzerine gitmek ‘or’ câhil cesareti? İşte bütün mesele bu!

Türk‘ü, Arap‘ı, Şiî‘si, Sünnî‘si, Kürt‘ü, Acem‘i; bölge halklarına ortak bir temsil vermek için tarihî bir belgesele imza atmak mı yoksa senaryosu İsrail, rejisi Amerikan, klişe bir Eastern filminde figüranlık mı ehven? İşte kapalı gişe bu!

Çözümsüzlük Çözüm Değildir A.Ş.’nin ak kalemlerine 3 – 5 konuda yardımcı olmayı vatandaşlık görevi saymışım netekim. Telif hakları korsancılarda kalmak kaydıyla keşişlemeden sıralıyorum efendim:

1-) Kin Kapısı açılabilir, Bartho‘dan özür dilenebilir, kapıdan ilk adım atma şerefi Kezban Hatemi‘ye verilebilir. Haliç‘te Haç aramalı dalma ayinleri Olimpiyatlar‘a önerilebilir. İyi de turist gelir. Çözümsüzlük çözüm değildir!

2-) Hatay Açılımı yapılabilir, Antakya‘da oynanacak bir Suriye – Türkiye maçının başlama vuruşunu Hülya Avşar yapabilir. Samandağı‘nın adı Cebel-i Saman olarak değiştirilebilir. Jest olsun, torba dolsun; gerisi gelir. Çözümsüzlük çözüm değildir!

3-) Sivas‘a, Maraş‘a, Van‘a, Erzurum‘a Özür Anıtları dikilebilir. Diaspora Ermenilerine vize ve vergi muafiyeti, seç-beğen-al modelli yüksek yatırım kredileri verilebilir. Açılış konserini Cherr verir. Ülkemizin reklâmı denir. Çözümsüzlük çözüm değildir!

4-) Afyon Kocatepe, İnönü, Sakarya ve Dumlupınar adları değiştirilebilir. Acun‘a yeni isim bulması için ödüllü yarışma teklif edilebilir. İlk yarışmaya yeşillik olsun diye milletvekilleri getirilebilir. Jüride Yunanistan, Ermenistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi de temsil edilir. Herkes sevinir. Çözümsüzlük çözüm değildir.

5-) Malazgirt -1071 adlı bir vakıf kurulabilir. Vakıf eş başkanlıklarını Jirinonski ile Orhan Pamuk yürütebilir. “Anadolu’ya gelmemiz hataydı, Ortaasya’ya geri dönmeliyiz” temalı açık oturumlar ve diziler çekilebilir. Elveda Anadolu, Tek Turan ve Angutlar Vadisi gibi isimler önerilir. Ratingi iyidir. Çözümsüzlük çözüm değildir!

Bir dakika! Kaset sardı galiba.. Hey, makinist!

İktidar-Hırs-Açılımı

0

Adam İmralı’dan kriz yönetiyor. Krize yön veriyor, derinleştiriyor,tehdit ediyor. Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanını, Dışişleri Bakanını, AKP’yi itham ediyor. Kendi yol haritasını uyguladıklarını iddia ediyor.Teröristbaşı: “AKP benim yol haritamdan, ellerinde olduğu için yararlanıyor. Deniz Baykal ‘AKP,İmralı’nın yol haritasını uyguluyor’ diyor. Baykal’ın bu tespiti doğrudur. Ancak AKP, benim yol haritamı uygulayamaz. Fakat yol haritamdan yararlanıyorlar. Davutoğlu dışarıda, Erdoğan içeride bundan yararlanıyorlar” diyor. Peki teröristbaşının bu itham ve iddialarını ciddiye alacak mıyız?

Yaşanan bunca hadiseden sonra ortaya konanlara bakılırsa bu itham ve iddiaların doğru olma ihtimalinin yanlış olma ihtimalinden çok daha kuvvetli olduğu anlaşılır.

Teröristbaşının hayatı boyunca kurgulayıp başaramadıklarının  bu gün adım adım uygulamaya konduğunu görmek içimizi kanatmaktadır. Sade bir vatandaş olarak DTP’nin son hamlelerinin anlamını düşününce de üzüntümüz daha da artıyor. İlk defa tavizkar bir tavır sergileyen PKK ve DTP cephesi teslim olmanın akılcı bir yol olduğunu  anlamış gibi görünüyorlar. Bu durum aynen PKK liderinin derdest edilip teslim edilişi gibi bir oluş gösteriyor.

Birileri artık teslim olmanın zamanı gelmiştir, gidin teslim olun diye talimat vermiştir. Teslim olurken de endişeye mahal bir hal olmadığını, kral gibi karşılanacaklarını ve yasalar dahi çiğnenerek azami müsamaha ortamı oluşturulacağını söylemişler. Ve hatta cezadan dahi muaf şartlar oluşturacaklarını vaat etmiş olacaklar ki, aynen de öyle olmuştur…

Ancak durumdan siyaseten azami fayda sağlamayı düşünen iktidar ölçünün kaçırıldığı noktada yalpalamıştır. Sınırda yaşanan kalkışma hadisesi sonrası müthiş tepki iktidarın hedefini tutturmasını engellemiştir. Ve vatandaş iktidarın kurgusuna uymayan gerçekleri tespit tutarlılığı ile AKP’den çok daha ileri görüşlü olduğunu ortaya koymuştur. AKP hayal kırıklığı yaşamaktadır. Artık hiçbir manevra AKP’nin yıldızının düşüşünü engelleyemeyecektir.

Bunca çalışmadan sonra halkın tam anlamıyla iktidarın bakış tarzına şartlanmış olması gerekirken, son tepkilerle Türk milletinin hala milli reflekslerini kaybetmediğini ortaya koyması iktidarı kötü duruma düşürmüştür.

Son durum AKP’nin kan kaybına neden olmuştur. Bu kan kaybı bundan sonraki süreçte daha hızlı bir şekilde devam edecektir.

Kan kaybı devam ederken de AKP yeniden toparlanmak için, birilerinin canını yakmak pahasına yeni birtakım organizasyonlar yapacaktır. AKP’nin bizzat parti içi çalışmaları yanında, menfaatlerine halel gelecek dini cemaat görüntülü menfaat odakları, tarikat adıyla ticari faaliyetlerini sürdüren ticaret şirketleri, çok daha çirkin iftiralar ortaya koyacaklar. Sahte delil oluşturarak  suçlu yaratmaya çalışacaklar.
Ellerindeki bütün malzemeleri kullanacaklardır.

Son kalkışmanın hızla iktidarın irtifa kaybına neden olduğu anlaşıldığı  sırada da bir ıslak imza hikayesi gündeme oturtuldu. PKK’ya karşı savaşan Türk Ordusu hedefte… Cunta diyor iktidar yanlısı basın…

Deniz Piyade Kurmay Albay Dursun Çiçek’in hazırladığı öne sürülen ve kamuoyunda “AK Parti ile Gülen’i bitirme planı” diye bilinen belgenin uydurma olma ihtimali daha kuvvetli. Şayet böyle bir belge gerçekten var olsaydı, beş-altı ay bekletilmezdi. Bugünkü şartlar altında iktidar ve yan kuruluşları bir ıslak imza uydurarak son yaşanan olayları örtecek gündem maddesi yaratmakla müthiş bir ilke imza atmış olabilirler.

İktidar hırsının nelere kadir olduğunu AKP iktidarıyla öğrenmiş bulunuyoruz.

Allah bu memleketi hırsların iktidarlarından ve iktidarın hırslarından-hırsızlarından-arsızlarından  korusun!

Benim Dünyam

İstemiyorum!
Kalabalıkta yanlızlığı
Seviyorum!
Dostlarımla zamanları paylaşmayı
 
İstemiyorum!
Zoraki gülümsemeyi
Seviyorum!
Gerçek sevgiyle mutluluğu yakalamayı
 
Yaşamıyorum!
Herkesin keyfine göre
Arzuluyorum!
Özgürce coşarak yaşamayı
 
Umuyorum!
Şiirimdeki gibi olmayı
Biliyorum!
Hakettiğim gibi olacağımı

Terör Meselesine Çözüm İçin Elazığ Örneği

Aydınlar Ocakları’nın 33. Şura’sı Elazığ’da yapıldı. Ben de bu vesileyle hafta sonunu Elazığ’da geçirdim. Türkiye’nin dört bir yanından gelen Aydınlar Ocaklılar, senede iki defa ülkenin farklı bir şehrinde bir araya geliyor, Türkiye’nin meselelerini tartışıyor.

Elazığ’da Harput Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde yapılan Şura’da ekonomik kriz, işsizlik, Anadolu’nun küçük ve orta boy illerinden büyükşehirlere nitelikli insan göçü, büyük alışveriş merkezlerinin küçük esnafı çökertmesi gibi birçok konu anlatıldı, tartışıldı. Fakat bütün bu büyük meseleler, hükümetin yapmaya çalıştığı “Kürt ve Ermeni Açılımı” projelerinin yarattığı ağır endişelerin gölgesinde kaldı.

Bütün konuşulanlardan sonra en çok aklımda kalan Elazığlı kardeşlerimizin şu önemli mesajı oldu: “Elazığ bulunduğu coğrafyası, ilde yaşayan vatandaşlarımız arasındaki Kürt nüfus yoğunluğu itibariyle, Diyarbakır’dan çok farklı bir il değil. Üstelik buna ilaveten Türkçe ve Kürtçe konuşan Alevi kitlelerin de bulunduğu Elazığ, bütün bu farklı etnisite ve inanç gruplarının barış ve sükûn içinde yaşadığı bir il. “Bölgede terör örgütünün nüfuz edemediği ve asla edemeyeceği” az sayıda illerimizden biri. Biz Allah’a, milletimize ve devletimize verdiğimiz söze bağlıyız ve bu sözden asla dönmeyeceğiz.”

“Kürt ve Ermeni Açılımı” konularının tartışıldığı yerin Elazığ olması önemli. Çünkü bu ilimiz coğrafi olarak Doğu Anadolu Bölgesinin güneybatısında, Yukarı Fırat Bölümünde yer almaktadır. Hem “Büyük Ermenistan” ve hem de “Büyük Kürdistan” hayallerini kuranların gözünü diktiği bir coğrafya.

İli, doğudan Bingöl, kuzeyden Tunceli, batı ve güneybatıdan Malatya, güneyden ise Diyarbakır illerinin arazileri çevrelemektedir.

Elazığ’ın nüfusu 541,000‘dir. 2000 yılı Genel Nüfus Sayımı sonucuna göre ise 569,700 idi. Bu nüfusun yüzde 72 si şehir (Merkez ilçe ve diğer ilçe merkezleri), yüzde 28‘i köylerde yaşamaktadır. (Bu oranlar 2000 sayımında yüzde 64 ve yüzde 36 idi.) Elazığ’dan büyük şehirlere göç olurken, köylerden şehir merkezine göçün hızlı olduğu bir şehir Elazığ.

Elazığ, günümüzde bir “Kürt Meselesi” olduğunu ve terörün bu sorunun bir sonucu olduğunu söyleyenleri yalanlayan çok önemli bir örnek. Terörün sebebi olarak gösterilen bütün unsurları var olduğu halde, teröre geçit vermemiş bu Gakkoşlar diyarından öğreneceğimiz çok şey olmalı. (Gakkoş Elazığ’da kardeş, sırdaş, yiğit, er, delikanlı, mert, dürüst, babayiğit anlamlarında kullanılıyor, Elazığ’ın yerlisi Türkler bu sıfatla anılıyor.)

Diyarbakır ile birçok benzerliği bulunan “Elazığ’da neden terör örgütü barınamadı” sorusuna aradığım cevaplarda bazı ipuçları yakalamaya çalıştım.

Elazığ’da Türk ve Kürt kökenli vatandaşlarımız ile Sünni ve Alevi vatandaşlarımız çok iyi komşuluk içerisinde ve birbirlerinin rahatsız olacağı konuları tartışmamak hususunda son derece dikkatli ve saygılı imiş.

Elazığ’dan yetişen milliyetçi, vatansever aydınlar ortak milli kimliğimiz olan Türklük kavramına bağlılık ve vatan, millet, İslam gibi bizi birbirimize bağlayan ortak değerlerin yaşaması için, bir dantel işler gibi özenli ve gayretli çalışmalarda bulunmuşlar. Harput Aydınlar Ocağı da aynı anlayışla çalışan ve bu bayrağı devralan gönüllü kültür kuruluşlarından.

(Harput’un eteklerinde büyüyen Elazığ gayet modern bir Anadolu şehri olarak hızla serpilmekte. Elazığ-Harput arasındaki yolun ismi ise Elazığlının, manevi iklimini oluşturan aydınlarına olan büyük kadirşinaslığını gösteriyor: “Ahmet Kabaklı Bulvarı.” )

Bence Elazığ’da teröre geçit verilmemesi hususunda çok önemli bir parametre de, Diyarbakır’daki gibi bir feodal yapının Elazığ’da olmaması. Ağalık düzeninin güçlü olduğu illerde aşiret reisi konumunda olan kişiler aşiret mensuplarının okumasını, kültürlerini geliştirmesini istememekte, ahaliyi bir oy deposu olarak kullanmak suretiyle feodal güçlerini devam ettirmek istemekteler. Binlerce oya hükmedebilen bu kişiler bazen devletle, bazen terör örgütü ile pazarlık ederek, siyasi ve ekonomik güç sağlamaktalar. Feodal yapının devam ettiği içe ve illerde terör örgütü ile anlaşan aşiretler olduğu gibi, devletten yana aşiretler de bulunmakta. Her halükarda bu yapının terör konusunda hâlâ önemli bir unsur olduğu göz ardı edilmemelidir.

Kısa ziyaretimde “Fırat’ın koynundaki aziz şehir” Elazığ’da, teröre geçit verilmemesinin sebeplerini tam olarak kavramam muhtemelen mümkün olamamıştır. Ancak Elazığ örneğinin hem akademik olarak ve hem de devlet güvenlik kurumlarınca çok detaylı incelenmiş olmasını ve bundan sonra incelenmesini temenni ediyorum.

Elazığ örneğini dikkate almayan bir “açılımın” faydalı olacağını sanmıyorum.

Elazığ, tarihi Harput Kalesinin eteğinde kurulmuş. Harput ve çevresi kavimlerin geçit resmi yaptığı dörbin yıllık bir yerleşim bölgesi. Selçuklular zamanında, Malazgirt savaşından 14 yıl sonra, 1085 yılında Türk hâkimiyetine geçen bölge bundan sonra tam bir kültür merkezi olmuş. Bugün bucak (nahiye) statüsünde olan Harput, bir mahalle büyüklüğünde bir alan. Ancak bu kadar alan içine sığdırılmış muhteşem tarihi eserlerin yoğunluğu açısından şaşırtıcı.

Tarihi Harput bölgesinde yerli ahali Elazığ’a göçüp nüfus azalınca, devlet bu bölgeye Kürt/ Alevi vatandaşlarımızı yerleştirmiş, şimdilerde bu kitle kendilerine tahsis edilen arazileri genişletmek ve akrabalarını buraya çekmek suretiyle nüfuslarını ve nüfuzlarını artırmakta imiş.

Tekirdağ Aydınlar Ocağı başkanının verdiği iki haber de önemli idi. İlki halen nüfusu 1,5 milyon civarında olan Trakya’daki üç şehrimize, 2 milyon yeni nüfus iskân edileceği ve bölgenin demografik yapısının kısa zamanda değiştirileceğine dair. Bu haber gerçekleşirse Trakya bölgemizde başta terör olmak üzere ciddi sosyal ve ekonomik sıkıntıların yaşanacağı açıktır.

Diğer haber ise Trakya’da verimli tarım arazileri olmasına rağmen devletin yanlış politikaları sonucu köylüler bankalardan aldıkları kredileri ödeyemedikleri için, binlerce dönüm arazi Yunan sermayeli bankaların mülkiyetine geçmiş.

Görüldüğü gibi milletin bağımsızlığı, birliği; devletin bekası ve üniter yapısının korunmasını dert edinenler de var. Bu şekilde olan aydınlarımızın ve vatandaşlarımızın olmasına özellikle bu dönemde çok ihtiyacımız olduğu ortada.

Gıda Zehirlenmeleri Ve Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

0

Sağlıklı bir hayat için sağlıklı gıda tüketimi çok önem taşır. Gıdalarla gelen tehlikeler son yıllarda büyük artış göstermiştir. Bunun nedenleri ise; yüzey sularının daha fazla kirlenmesi, nüfus yoğunluğunun artması ve hızlı endüstrileşme üzerinde durulmaktadır. Özellikle hızlı endüstrileşme yaşadığımız doğal çevreyi olumsuz etkilemekte, yediğimiz içtiğimiz bütün gıdalarda bu etkileşimin içinde yer almaktadır.

Gıda zehirlenmeleri, yalnız ülkemizin değil, Dünyanın hijyen bakımından en ileri ülkelerinin de sorunudur. Gıdalarımız hem mikrobiyel kirlilik hem çevresel kirlilik unsurlarıyla karşı karşıyadır. Mikrobiyolojik kalite istenilen düzeye getirilebilir olmasına rağmen, çevre zehirleri kalıntıları arzu edilen minimum düzeye henüz indirilememiştir.

Gıda zehirlenmeleriyle ilgili olarak öncelikle kimyasal zehirlenmelerden bahsetmek istiyorum. Çevreden bulaşan kimyasal madde kalıntılarının başında tarım koruma ilaçları gelmektedir. Dünyada her yıl 1,5 milyondan fazla insanın tarım ilaçlarından zehirlendiği, bunlardan’ da 30 binden fazlası öldüğü bildirilmektedir.

Tarım koruma ilaçları sebze ve meyve yetiştiriciliğinde daha fazla ürün almak için kullanılır. Hedeflenen yabani otlar, böcekler, parazitler vb zararlılardır. Bu amaçla her yıl tonlarca zehirli ilaç serpilmekte buda çevrenin kirlenmesinde ve doğal dengenin bozulmasında önemli rol oynamaktadır. Bazı tarım ilaçları doğadan hiçbir şekilde yok olmamakta doğada kalan bu kimyevi maddeler yine suyun getirdiği dönüşümle ürünün yapısına girmektedir.

Tarım ilaçlarının tüm dünyada yaygın ve bilinçsizce kullanılması sonucunda bu ilaç kalıntılarının bulaşmadığı gıda maddesi kalmamış gibidir. Günlük sebze ve meyvelerin yanında çaydan, kakaoya, baldan baharatlara kadar çok çeşitli gıda maddeleri bu kalıntılarla kontamine olmuşlardır. Bu ilaç kalıntıları yemlere bulaşarak hayvanların etine sütüne yumurtasına çok az miktarda da olsa geçe    bilmektedir. Hatta anne sütünde dahi bu kalıntılara rastlandığı çeşitli araştırmacılar tarafından bildirilmektedir.

Gıdalarla insan vücuduna alınan bu çeşit ilaç kalıntıları karaciğer böbrek başta olmak üzere yağ doku ve diğer organlarda birikir. Bu zamanla belli bir birikim dozuna ulaştıktan sonra kronik zehirlenmelere ve rahatsızlıklara sebep olur. İlaçlanmış meyve ve sebzelerin yıkanmadan tüketilmesi sonucu ise belirtilerini hemen gösteren zehirlenmeler görülür.

 

Verim azlığı, kıtlık olayları nedeniyle; hiçbir tarım ilacı kullanmama mümkün olmadığı için halk sağlığı için uygulanan önlemler olarak maksimum kalıntı dozları tespit edilmiştir. Bu dozları aşan miktarlarda kalıntı taşıyan tarımsal ve hayvansal ürünlerin insan gıdası olarak satışı yasaktır. Bunun içinde gıda kontrol mekanizması’nın çok iyi işlemesi gerekir.

Kimyasal zehirlenmelerdeki diğer bir etken ağır metallerdir. Çevrenin kirlenmesinin getirdiği bir sonuç olarak gıdalarımızdaki ağır metal kalıntıları da büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Hem deniz ürünlerinde hem de bitkisel ve hayvansal gıdalarda sağlımıza zarar ceren en önemli ağır metaller olarak; kadmiyum, kurşun, arsenik ve cıva gösterilebilir.

Farkına varılmadan senelerce düşük dozlarda vücuda alınan bu ağır metal artıkları, organlarda birikir. Belli bir birikim dozuna ulaştıktan sonra da böbreklere, akciğerlere, sinir sistemine ve kanın yapısına zarar verir.

Önlem olarak; ağır metallerin işlendiği fabrikaların atık suları çok iyi arıtılmalı, hayvancılığın yaygın olduğu sahalarda ve tarım alanlarında böyle fabrikaların kurulmalarına izin verilmemelidir. Gıdalar ağır metal kalıntıları yönünden periyodik olarak kontrol edilmeli, izin verilen dozların üzerinde kalıntı taşıyan ürünlerin piyasaya çıkışları yasaklanmalıdır.

Sosisler içine fazla katılan nitratlarda kimyasal zehirlenmeler gurubu içinde yer almaktadır. Nitratın önemi toksik etkili bir madde olan nitriğin bir ön maddesi olmasından gelmektedir. Kanda oksijen taşıma görevi yapan hemoglobin nitriğin kanda fazla bulunmasıyla oluşan methemoglobinemi nedeniyle etkisizleşerek oksijen taşıyamaz duruma gelir. Bu sorun kendisini hemen belli etmez Kandaki methemoglobine’mi oranı %60 lara vardığında ise ölümle sonuçlanabilecek “siyonozis” hastalığı görülmektedir.

Şu ana kadar kimyasal kökenli gıda zehirlenmelerinden söz ettik. Şimdide hepimizin az veya çok bildiği mikrobiyel kökenli zehirlenmelerden bahsetmek istiyorum.

Gıda maddeleri mikroorganizmaların yaşamaları için uygun ortamlardır. Bir kısım mikroorganizmalar gıda üzerinde faaliyet gösterirken aynı zamanda toksin üretirler. toksinli gıdanın tüketimi sonucunda zehirlenme meydana gelir. Bakteri toksinlerinin bulunduğu gıda gözle bakıldığında genelde sağlam bir görüntü verir. Küf toksinlerinin bulunduğu gıda ise küflerin teşkil ettiği görüntü ile sağlam gıdalardan ayrılır. Bu nedenle küflü yiyeceklerin tüketilmemesi büyük önem taşır. küflenmemesi içinde iyi kurutulmuş halde serin ve rutubetsiz yerde muhafaza edilmelidir. Bakteri toksinlerin başında Clostridium botulinumun toksini gelir. Bu toksinin vücuda alınmasından sonra ortaya çıkan hastalığa “Botulizm” denilmektedir. Az görülen ancak toksini çok etkili bilinen en öldürücü zehirlerden biri olması ve hastalığın genelde ölümle sonuçlanması bu bakterinin neden olduğu zehirlenmeleri önemli kılar.

Çiğ yiyeceklerde ortaya çıkan botulizm olaylarına hemen, hemen hiç rastlanmamaktadır. Bu zehirlenme daha çok korunma amacıyla işlem görmüş bir süre depolanmış ve tüketimleri için ısıtılmaları gerekmeyen gıdalarda görülmektedir. Bunlar içinde ilk akla gelen ürünler sebze konserveleridir. Yeşil fasulye, bezelye, bakla, mercimek, nohut, ıspanak ve kuşkonmaz konserveleri sık sık zehirlenmeye neden olurlar. İkinci sırada et ve balık mamulleri ile meyve konserveleri gelmektedir.

C.botulinum ile meydana gelen zehirlenmelerin %90 ı evde yapılan konservelerde olmaktadır. Çünkü evlerde her zaman yeterli ısıl işlem yapılamıyor. Bu mikroorganizma genellikle toz ve topraktan bulaşmaktadır. Toprağa yakın hatta temas eden sebzeler bakteriye kontamine olur. Bunun için sebzeler çok iyi yıkanmalıdır.

Toksinler ısıyla tahrip olurlar. Bu nedenle tüketimden önce 5-15 dk sure kaynama ile riziko ortadan kalkar. Ayrıca hermetikli kapatıldığı halde ağzı açılmış konserve kavanozlarının ve bombaj yapmış kutuların içerikleri kesinlikle tüketilmemelidir.

Zehirlenme etmeni diğer bir mikroorganizma S.aureustur. Gıda hazırlanmasına hizmet eden işyerinin ve mutfakların hijyenik yönden yetersizliği, Gıda işçilerinin sağlık ve temizlik kurallarına yeterince uymamaları bu mikroorganizmayı önemli bir faktör olarak ortaya çıkarmaktadır. Stafilokok taşıyan insanlar direk olarak burun ifrazatı, tükürük, öksürük, enfekte yara partikülleri, deri ve yara kabuklarıyla veya indirek olarak  kontamine olmuş kirli elle dokunmak suretiyle gıda maddesine bulaştırırlar. Elle hazırlanan ve tüketilene kadar satış mağazalarında ve evlerde buzdolabında muhafaza edilen gıdalar bu tip zehirlenmeye neden olurlar. Ayrıca pişirildikten sonra hazır olarak satılan gıdalarda aynı riski taşırlar.

Ülkemizde yapılan çalışma ve kontroller sonucunda Stafilokok zehirlenmelerinin aracı olan gıdalar olarak özellikle peynir, kremalı dondurma ve pasta başta gelmektedir. Buzdolabında uzun sure bekletilmiş protein yönünden zengin gıdaların tüketilmesi sonucunda C.perfingens zehirlenmeleri görülür. Burada özellikle ızgara haşlanmış hafifçe kızartılmış et veya tavuk etleri soslar, çorbalar, etli börekler ve salatlar en önemli gıdalardır.

Diğer bir sık görülen zehirlenme; Salmonellaların neden olduğu zehirlenmelerdir. Genellikle hayvansal kaynaklı gıdalar bu zehirlenmeye neden olur. Bu mikroorganizma yaygın olarak her yerde bulunur. Doğal habitatları ise insan ve hayvanların barsak sistemleridir. Bulaşma kaynakları başta insan dışkışı olmak üzere hayvan yemleri, sığır tavuk ve ürünleridir. Salmonellanın dağılımı ve yaygın oluşu nedeniyle gıdalara bulaşmasına tamamen engel olmak çok zor bir işlemdir. Bununla birlikte yem ve gıda üretiminde,işlenmesinde ve hazırlanmasında gerekli dikkat ve gayretin gösterilmesi ile bulaşma olasılığı asgariye indirilir.

Yine çok rastlanan bir zehirlenme E.Coli zehirlenmeleridir. Özellikle çiğ yenen meyve ve sebzeler, salatalar, ezme ve püre şeklinde hazırlanmış gıdalar bu zehirlenmelerde önemli gıdalardır. Enfekte olan şahıs her zaman bu etmeni ellerinde ve giysilerinde taşımaktadır. Bugün için bilinen enfeksiyon zinciri insanlardan lağım ve atık suları kanalıyla meyve ve sebzelere bulaşması; Gıdaların tüketimi ile de insanlara geçmesi şeklindedir.Bu enfeksiyon önlemede birinci koşul temizliktir. Fabrikalarda da personel hijyeni ve temiz su kullanımı önemlidir.

Tüm bu zehirlenmeler bu zehirlenmeler çocuklarda yaşlı hasta kişilerde daha şiddetli olur. Genellikle belirtileri ishal, kusma, karın ağrısı baş dönmesi, baş ağrısı, halsizlik, kanlı dışkı ve ateştir. Belirtiler çoğunlukla gıdanın tüketiminden birkaç saat sonra görülmeye başlanır. Fakat bazı zehirlenmelerde bir iki gün sonra başlar.

Balık zehirlenmeleriyle de ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Bilindiği gibi bayat balık zehirlenmeye neden olur. Bu nedenle taze balıkla bayat balığı bir birinden ayırt etmek gerekir. Taze balıkta eti sert, katı ve kıvamlıdır. Pullar deriye yapışıktır. Solungaç kapalıdır. Elle açıldığında renk açık kırmızı pembe arasındadır. Balığın gözleri parlak ve kırmızıdır.

Bayat balıkta ise et yumuşaktır ve pullar dökülür. Göz süt beyazı ve donuk renklidir. Solungaç kapakları açıktır ve rengi de gri sarı veya açık kahverengidir. Balık etine parmakla basılan yer çökük kalır. Saydığımız bu unsurlara dikkat edilirse zehirlenme riski ortadan kalkar.

Gıda zehirlenmelerinin kontrolü için 3 genel kural vardır.

1)-Gıdalara bulaşmanın kısıtlanması veya engellenmesi, bunun için sağlık ve temizlik kurallarına tam uyulmalıdır.

2)-Mikroorganizmaların gelişmelerinin önlenmesi ve durdurulması. Bu nedenle gıdaları pişirmek ve uzun süre bekletmeden tüketime sunmak gerekir. Bunlar mümkün değilse gıdayı küçük parçalara ayırarak soğukta muhafaza etmekte gelişmeyi engeller. Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Zehirlenmeye neden olan gıdalar ele alındığında temel sorunun bu gıdaların saklanmasında bilgisizce hareket edildiği görülmektedir. Örneğin; tuzlanmış, tütsülenmiş ve kurutulmuş olması bu gıdaların sanki dayanıklı gıda maddesiymiş gibi oda sıcaklığında muhafaza edilmesine neden olmakta ki buda yanlış bir uygulamadır. Yapılan bir başka yanlışta donmuş gıdaların çözündükten sonra tekrar dondurulmasıdır. Çözünmüş bir gıda mikroorganizmaların gelişmesi ve faaliyeti için çok uygun ortamdır. Bu nedenle çözünmüş gıdanın hemen pişirilmesi veya tüketilmesi gerekir.

3)-Mikroorganizmaların yok edilmesi burada yapılması gereken pişirildikten sonra bekletilen gıdaların buzdolabında saklanmış olsalar dahi tüketilmeden önce mutlaka ısıtılmalıdır. Salçalı yemekler 10-11 dk. kaynatılmalı tavuk etleri ise 80 C ye kadar ısıtılmalıdır.

Gıda İmalathane ve fabrikalarının ise bu konuda yapılması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz.

1)-Hammaddelerinin kusurları giderilmeli yani hammadde sağlam olmalı.
2)-Mikrobiyolojik kontrol yapılmalı.
3)-Katkı maddeleri kontrollü şartlarda kullanılmalı.
4)-Üretim teknolojisinde hatalar önlenmeli.
5)-Ambalajlar hatasız olmalı
6)-Hijyen ve sanitasyon kurallarına uyulmalı
7)-Depolama, taşıma ve satış yerinde muhafaza uygun koşullarda yapılmalı.

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum. Gıda zehirlenmeleri sağlığımızı çok yakından ilgilendiren bir konu bizler sağlıklı bir hayat istiyorsak sağlıklı gıda tüketmeliyiz. Bunun içinde gıdalarımıza gereken titizliği gösterelim.

Bio-Ekonomi

Küresel algının bütün dünya milletlerinde artmasıyla birlikte, bölgelerinde meydana gelen risklere karşı diğer ülkelerle birlikte nasıl mücadele ederiz anlayışı yavaş yavaş hakim olmaya başlamıştır. Bu algının gelişiminde haberleşme ve iletişimdeki baş döndürücü gelişmelerin gücü yadsınamaz.

Dünyadaki problemler için küresel organizasyonlar kurulmuştur. 21. Yüzyılda bu organizasyonların etkinliğinin artacağını ve gelişen yeni durumlar karşısında da yeni organizasyonların kurulacağını görüyoruz.

Kapitalle uğraşanlar her zaman meydana gelen riskleri kazanca çevirmeye çalışmışlardır. Genellikle de kazanca çevirme konusunda başarılı olmuşlardır.

21. yüzyılda dünyayı tehdit eden küresel ısınma ve buna bağlı oluşabilecek çevre etkilerine karşı bir dizi önlem alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Her önlem bir organizasyon ve ekonomi demektir.

Dünyadaki tarım ürünlerinin üretim ve tüketimleri bellidir. Küresel ısınma ile birlikte oluşabilecek üretim düşüşleri o ürüne olan talebi artıracak ve fiyat dengesizlikleri ortaya çıkacaktır.

Bu şu demektir yeni dünya,yeni pazarlar,yeni iş yapış şekilleri, yeni organizasyonlar,yeni iş kolları ve ……

Yeni pazarlara egemen olmak isteyen güçler olacaktır. Bu güçler de genellikle küresel risklerin çözümünde kullanılan araçlar, mekanizmalar ve kavramlar üzerinden olacaktır.

Temiz enerji(Yeşil enerji), doğal kaynakların korunması, organik tarım, organik diğer araç gereç ve eşyaya olan talepler artmıştır. Çevre sorunlarına daha duyarlı vatandaş algısının artırılması(doğal yiyecek, doğal giyecek, doğal yaşam) ile yeşil ekonomi (Bio-Ekonomi) sektörünün gelişmesi kaçınılmazdır.

Her zaman çevre ve kalkınma arasında doğrudan ilişki vardır. İş dünyası çevre politikaları ile bağ kurma konusunda günümüzde yarışmaktadır. Teoride dünyanın doğal zenginliklerini ve çevresini korumak, sağlığını güvence altına almak, yaşam kalitesini artırmak, tüm ülke insanlarının bu imkanlarda eşit yaralanmalarını sağlamak gibi düşünceleri vardır. Bu düşünceyi ekonomiye, kazanca dönüştürmede iş adamları oldukça mahirdir.

Birbirlerini besleyen kavramların üretilmesi ile önümüzdeki günlerde; Bio-Ekonomi, Bio-Çevre, Bio-Barış, Bio-Politika gibi kavramlara daha çok rastlayacağız.

Artık dünyanın bir tarafında olan olumsuzluklara sadece olumsuzluğun olduğu ülke insanları değil, bundan haberdar olan ilgisi olan tüm dünya insanları tepki göstermektedir. “Bu dünya hepimizin” anlayışının bir göstergesidir.

Dünyadaki kaynaklarımız sınırlı, isteklerimiz ise sınırsız. Bu denklemi çözmek ise biz insanoğluna düşmektedir.

“Açılım-Saçılım-Kaçınım” Projesi-2 !?

(Konu ile ilgili 2. yazımızla devam ediyoruz)

Anadolu’dan Yükselen Ruh…

Batılı emperyal güçler, Birinci Dünya Savaşında “Türk varlığını yok ettik” diyecekleri sırada, Anadolu’dan bir yiğit ses yükseldi. Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde bütün kuvvetler birleştirilerek, din-dil-ırk farkı olmaksızın “vatan”, “namus”,”istiklâl”, “hürriyet” için düşmana karşı birleştiler, birleştirildiler… Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Alevi’si, Sunni’si birleşti; vatan toprağının her karışına kanını akıtarak kurtardı. Çanakkale’de savaşan Elazığlı, Erzurumlu; Kafkaslarda savaşan Samsunlu, Balıkesirli, Antepli; Sarıkamış’ta donan Konyalı, Edirneli, Diyarbakırlı, Adanalı idi. Onlar topyekûn savaştılar ve vatanı kurtardılar, bugüne kadar birlikte yönettiler.

Anadolu’dan istiklal ve hürriyet için emperyalizme karşı bir ruh şahlandı… “Ya istiklal ya ölüm…” dedi. Başka tercih olamaz dendi… Türk milletinin kanı ve canı pahasına bu vatan kurtuldu. İstiklâl mücadelesi verilirken, “var olma” “yok olma” kararında iken, devleti içten vuran isyanlar, hainlikler de oldu.

Yüzyıllarca Müslüman halk ile birlikte yaşamış Ermeniler, Rumlar devlete baş kaldırdılar. Halkı katlettiler. Orduyu arkadan hançerlediler. Dış düşmanlarla, yani son Haçlı ordularıyla, Gazi Paşa savaşırken, amansız bir mücadele verirken, dışarıdan saldırılar ve işgaller beş cepheden devam etti. Haçlıların içerdeki piyonları ile uğraştı Gazi Paşa…

Yok etmek istedikleri Türk milleti hürriyet için, namus için, iffet için emperyal Haçlı ordularına kafa tuttu. Onların amacı olan, kolay sömürecekleri Doğu Anadolu’da “Batı Ermenistan”, Güneydoğu Anadolu’da da “Kürdistan” kuramadılar.

Hevesleri kursaklarında kaldı.

Peki, amaçlarından vaz mı geçtiler?

Hayır…

Anadolu’da kurduramadıkları “Batı Ermenistan’ı” yeniden ihya etmek ve Türkleri Anadolu’da boğmak için yeni stratejiler oluşturdular, geliştirdiler…

Uzun Soluklu Plan ve Stratejiyi Anlayalım…

Önce toplumun geleceği olan gençliği çatıştırarak birbirine kırdırdılar.

Darbe mantığıyla sömürmeye devam ettiler.

Sonra Alevi-Sünni çatışması başlattılar.

Alevi vatandaşları tahrik ederek devlete güvensizlik deklere ettirdiler…

Acı olaylar ve can acıtan sonuçlar yaşandı Anadolu’da..

O da yetmedi…

Yeni senaryolar hazırlandı. “Kürt” kökenli vatandaşları bu kez çatışma alanına sürdüler. Bunların arasında 1915 artığı “kriptoların” oluşturduğu bir güç devlet içinde, kamuoyunu etkilemek için medya organlarında kadrolaştılar. Çok iyi kamufle edilmiş, “Türk” isimli ve kimlikli gruplar oluşturdular.

 Milli ve manevi değerlere zıt unsurların bugüne gelinceye kadar çok emek verdikleri de bir gerçektir. Örgütlenme ve içten yıkma işine Atatürk’ün ölümünden sonra hız verdikleri muhtemeldir. Devletin çeşitli kademelerine yerleştirilmiş olan gayrı milli unsurlar ülkemin lehine olan her faaliyet ve arayışı engellemek için her türlü aracı da kullanmaktan geri durmadıkları, gelişen olaylarla su yüzüne çıkması sürpriz değildir. Özellikle Türk milletinin kutsal saydığı milli ve manevi değerleri; örneğin inançları, dini, aidiyet duygusu milliyetçiliği kendilerine “düşman hedef” olarak seçmeleri de gizli saklı değildir.

Türk Kelimesi Irkçılığı İfade Etmez…

Emperyalistlerin yok etmeye çalıştığı Türk varlığını, Cumhuriyetin kurulmasıyla oluşan ulus devlet, Batılı emperyal Haçlı zihniyetinin hevesini kursağında bırakmıştır. Kurulan ulus devleti oluşturan halkın tamamı bir bütün olarak düşünülmüş, tek bir amaç etrafında toplanmıştır; Hürriyet ve istiklâl için…

Önder Mustafa Kemal, ulus devleti yaratırken tüm halkları “Türk milleti” kimliği altında ifade etmiştir. Türk milleti ifadesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan tüm halkın genel adıdır.

Bu isimde ırkçılık anlamını aramak ve çıkarmak iyi niyetin ifadesi değildir, aksine, millet düşmanlığını körüklemek demektir. Onun içindir ki Gazi Paşa “ne mutlu Türk olana” değil, “ne mutlu Türküm diyene” diyerek, bir vatandaşın kendini nasıl hissetme serbestîsini, irade kullanımını öne çıkarmıştır.

Bu terim soya veya ırka dayalı bir aidiyetten çok, kültür birliğine inanmış, tesanüt birliğine gönül vermiş, birlik-beraberlik-bütünlük içinde kaynaşmayı benimsemiş bir halkı kastetmiştir.

Farklı kültür topluluklarından oluşan Anadolu insanı, kendini Türk milletinin mensubu olarak görmüş, öyle adetmiş ve bugüne kadar o farklı kültür özelliklerini yaşamış ve yaşatmıştır.

Türk Kültürünün sahibi olan, kendini Türk hissetmekle övünen ve mutlu olan insanların çoğunlukta olduğu Türk toplumunu aldatmak ve ayrıştırmak için değişik stratejiler uygulandı.  Önce, kolay dağılmasını sağlamak için toplum bir “mozaik”e benzetildi. Sonra, yine toplumu “alt-üst” kimliklere bölündü.

Milletin ait olmadığı böyle bir ayırım söylemi siyasi ve sosyal araçlarla halka pompalanarak, psikolojik saldırı yapılarak, insanları ayrıştırarak farklı algılamalara neden olundu. Açılan bu tartışmalarla milletin birliği ve beraberliği yıpratılmaya ve zayıflatılmaya çalışıldı.

Ayrıştırma Taktiği

Türk milletini oluşturan 72 milyon insanın içinde “ben Kürdüm” ya da “kendimi Kürt hissediyorum” diyen insan sayısının ne kadar olduğu bilinmiyor. İnsanlar kendini nasıl hissediyorsa odur; zorla bir şey olamayacağına göre, insanları belli kimliklere mahkûm etmek veya sınırlamak insan haklarına zaten aykırıdır.

Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü bozmak ve tarihte başarılmayan “yok etme” plânına devamla bu kez yeni ayrıştırma plânı uygulanmaktadır. Bunun için halkımız ve devletimiz üzerinde yoğunlaştırılan ve medya tarafından pompalanan bir psikolojik taarruz vardır. Bu taktik ile Türk halkının bir kısmını farklı bir kimliğe mahkûm etmektedir. Bu taktikle adeta et-tırnak olan Anadolu halkının bir kesimine “Kürt” olduğu zannı şırınga edilerek kafalar karıştırılmakta, aidiyet ayrışımı öne çıkarılarak zihinlere ayrılık-farklılık fikri yerleştirilmektedir.

Siyasi iktidarı sayesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir garabetler ülkesine dönüştürüldü, maalesef… Gerçekler ve doğrular karşıtlarıyla yer değiştirdi; topluma “ak” olanlar “kara”, “kara” olanlar “ak” olarak sunulmaktadır. Bu menfi psikolojik propaganda nedeniyle insanların aklı karmakarışıktır. Toplumda bugüne kadar hiç itibar görmeyen, değer bulmayan toplumu ayrıştırıcı kavramlar zihinlere yerleştirilmekte, yeni nesil “zorunlu” bir aidiyet arayışına itilmektedir.

Açılım Hakkındaki Şüpheler

Türkiye Cumhuriyeti Devletine baş kaldıran örgüt ve onun liderleri ile “gizli” ilişkilerin kurulduğu, “pazarlıkların” yapıldığı şüpheleri -dedikoduları- yazılı ve sözlü basında ortalığı kasıp kavurmaktadır. Ülkenin bütünlüğüne kastedenlerle sözde “barış” sağlama komedisine karşı çıkanlara, BOP eş başkanı olduğunu unutarak, okyanus ötesi merkezlerce bu plânın dayatıldığını söyleyenlere; “ispat etmezlerse namusuz ve şerefsizdirler” demek ne kadar nezaket sınırlarına ve gerçeğe sığar? Korkarım ki birileri karşı çıkıp iddiayı tersinden okursa o zaman kim kime ne diyecek! Yazık..

Düne kadar BOP eş başkanı olarak övünen ve bunu üstün bir “paye” olarak sunan, her türlü tasarrufu “ağababa” lehine kullanmayı vaat eden bir başkası olmadığına göre, bu ağır hakaretlerin yankısı, amacı ne olabilir?

Yakışıksız yüksek doz ağır ifadelerle milletin karşısına çıkan bir başbakan tarafından idare edilen bu ülkede yaşamak çok insana “zul” gelmektedir. Bu kadar seviye fukarası bir siyasetin yapıldığı ülkemin geleceğinden şiddetle endişe duyan her aydın insan gibi beni de endişelendirmektedir, hatta korkutmaktadır!

Sosyete Güllerinden Destek…

Bakar mısınız şu komediye?

Ne olduğu belli olmayan “açılım”, “saçılım, “kaçınım” için “sosyete gülleri”nden bile medet umulduğuna göre, bu işin ne kadar ciddiyetten uzak olduğunu göstermektedir.

Diğer yandan bir başka komedi daha sahneleniyor; ülkesini ve halkını korumak için vatan bekçiliği yapan şehit, kahraman askerlerin aileleri de istismar edilmektedir. Anaların gözyaşları bahane edilerek duygu sömürüsü yapılmaktadır.

Neymiş efendim; “analar ağlamasın, kan dökülmesin, gözyaşı dinsin…” sloganlarıyla vatandaştan “duygu sömürü avansı” istenmektedir.

İyi de, tabii ki kan akmasın, analar ağlamasın…

Bunu isteyen kim ki?

Ama nasıl olacak bu iş?

Bunun cevabı yok!

Devlete isyan eden, bölücülük yapan, vatana ihanet eden Türk Ordusu mu, şehit Mehmetçikler mi? Devlete ve millete başkaldıran, silah sıkan, askerini, sivil vatandaşı katleden katil ve teröristlerin yakınlarıyla şehit aileleri aynı masaya oturtulmakta, güya “akan kan dursun, anaların gözyaşı dinsin” duygu sömürüsü yapılmaktadır.

Adeta zoraki bir müsamere sahnelenmektedir…

Neymiş efendim, güya, “barış tülbendi” boyunlara sarılmakta…

Şehit ailelerini bu sahneye zorlayan siyasi kafanın bu olayı ne kadar yüzeysel algıladığını göstermektedir.

İstismar edilmeyen bir anaların gözyaşları kalmıştı, onu da ucuza harcadılar…

Tıkanan, iktidar olma zaafını gizlemek için, yeni tertiplerle milletin duygularına dokunarak siyasi çıkış arama peşine düştüler…

Kimi kiminle barıştırıyorsunuz?

Onlar zaten bu milletin fertleri…

Ayrı milletten değiller ki!!!???

İster Mehmetçik anası olsun, ister “terörist” anası olsun…

Şehit anasıyla teröristin anası tabii ki “analık” duygu boyutunda aynı acıları çekiyorlar. Analık, üstün bir vasıftır. Ancak fark var; bir tarafta devlete silah çekmiş, baş kaldırmışların anası, diğeri tarafta ise vatanı savunanların anası…

Aradaki farkı iyi anlamak gerek.

Sanki devlete isyan eden, millete silah çeken, vatanın bölünmesini isteyen devletin askeriymiş de “barış tülbendi” ile tüm bu terör kabahatleri, suçları, acıları unutulacakmış!!!???

Kürt Kökenli Vatandaşın Özgürlüğü

Yukarıda ifade ettik; ülkede “Kürt” sorunun olmadığını, bunun bir yıkım plânın parçası olduğunu, Batı emperyalizmi tarafından hazırlanan senaryo gereğince pompalanan asıl sorun “Kürt sorunu” değil, “Kürt” vatandaşlar kullanılarak emperyal emelleri gerçekleştirilmek istenmektedir; dolayısıyla karşı karşıya olduğumuz sorunun “E.. sorunu” olduğunu anlamalıyız.

Eğer “Kürt” sorunu olsaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Yasama organında “Kürt” kökenli milletvekili, meclis başkanı, bakan olur muydu?

Merak edenler araştırsın; şu anda TBMM çatısı altında acaba kaç tane “Kürt” kökenli milletvekili vardır?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu günden bugüne kadar, moda deyimle, kendini “Kürt” olarak hisseden ve tanımlayan kaç tane milletvekili, kaç tane meclis başkanı, cumhur reisi, başbakan, vali, general, kaymakam, hâkim, savcı, öğretim üyesi, öğretmen, üst düzey bürokrat ve iş adamı çıkmıştır?

Bunu bilen var mı?

Bunların dökümlerini çıkarmak ve ortaya koymak bile ileri sürülen “Kürt sorunu” komedisinin temelsiz ve desteksiz olduğunu gösterecektir.

Ayrıca, bu rakamlar ortaya çıkarılıp ta “Kürt” ve “Türk” nüfusla kıyaslandığında, orantının “Kürt” vatandaşlardan yana yükseleceğini, terazinin yine “Kürt” vatandaşlardan yana ağır basacağı kesindir. Hatta nüfusa göre oranlama yapılacak olursa, durumun “Türk” kökenli vatandaşların aleyhine işlediği ve halen de işlemekte olduğunu da görmek mümkün olabilir.

Diğer yandan, yüzyıllardan beri birlikte yaşamış, akraba olmuş, kendilerini hiç, ama hiç farklı görmemiş insanları ayrıştırmak için zemin hazırlama plânı olan bu “açılım-saçılım-kaçınım” komedisi milletin istemlerine terstir. Böyle bir durumda milletin kendisine sorulması gerekir. Örneğin devlete isyan eden, Türk ordusuna, polisine silah çeken kişilerle birlikte yaşamak, onlarla aynı sofrada oturmanın uygun olup olmadığını yine vatandaşa sormak gerekir.

Yani Türk milletinin mikro milliyetçilik yapan “Kürtçü” bölücülerle birlikte olmak isteyip istemediğini anlamak için, demokratik bir yöntemin kullanılması daha doğru olmaz mı?

Nedir o?

Referandum…

Bu “açılım-saçılım-kaçınım” komedisinin, çok önemli bir yararı olmuştur; Türk milletinin uyanmasına vesile olmuştur.

Tıpkı Osmanlının son günlerinde ortaya çıkan iç ve dış isyanlarla mikro milliyetçilikler ve onun sonucu olarak ortaya çıkan 30 çıvarındaki “devletçik” felaketine benzer bir sürece doğru sürüklenmek istenmektedir ülkemiz…

Çok tehlikeli bir oyunun parçası olmak istemeyen herkes Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve onun değerlerine sahip çıkmalıdır.

Ulusal künye tehlikeye düşünce, devletin bekası, milletlin birliği, vatanın bütünlüğü söz konusu olunca her şey teferruat sayılacağından, kimin ne söyleyeceği, ne yapacağını, nasıl davranacağını önceden kestirmek mümkün olmaz.

Böyle bir vebalin altından hiçbir siyasi kadro kalkamaz…

Alt Yapı Hazırlığı…

Ayrıştırma plânının ön hazırlıkları yapılmadan böyle bir işe girişilir mi?

Tabii ki hayır…

Şu soruyu sormalıyız; böyle bir girişim için alt yapı hazırlığı olmaz mı?

Mutlaka olmalıdır…

Tayyip Bey ve ekibi tarafından ortaya atılan “açılım” muamması tartışılmaya devam edilirken, renkli camın ekranlarında, “tarihçi” olduğunu iddia eden bir zat tarafında millete bir sinyal verildi. Güya Türkiye’nin “ırk” oranlarını belirleyen bir araştırma yapılmışmış!?

Bravo vallahi!

Ancak bu kadar “örgütlü” ve zaman ayarlı bir çalışma olabilirdi…

Tayip Beyin “açılım-saçılım-kaçınım” projesine destek olmak için meğer çoktan ön hazırlıklar yapılmış, araştırmalar yapılmış, sonuçları da tam zamanında “köşe kapıcı” bordrolu işbirlikçilere ulaştırılmış…

Sadece yayında duyurmak gerekiyormuş, onu da tam zamanında yaptı “tarihçi” olduğunu iddia eden zat tarafından…

İşte alt yapı hazırlığı dediğimiz araştırmanın detayları; ABD tarafında yapıldığı iddia edilen “Türkiye’nin Gen Haritası Araştırması” sonucuna atıf yapıldı TV ekranlarında. Bunu yapan zat, araştırmanın doğruluğunda emin olmadığını da, kendisine verilen tepki sonucunda ancak itiraf edebildi. Tarihçi” geçinen zatın, bu ABD kaynaklı araştırmaya göre Anadolu’da Türklerin oranını yüzde 30 olduğunu ilan etmesi son derece düşündürücüdür. Üstelik böyle bir haberin doğruluğundan emin olmadan ileri sürmek, “tarihçi” geçinen bir zata ne kadar yakışır orası tartışmalıdır…

Böyle bir zamanlama ile ileri sürülen bu araştırmanın Türk milletinin muhalifleri tarafından negatif kanıt olarak kullanılması içten bile değildir. Onlara şu koz-sinyal verilmiştir; “..haydi canım, Türklerin Anadolu’daki oranı (?) kadardır; oranınız kadar konuşun..” mesajı verilmek istenmiştir.

Bu ifadeler, resmen ve açıkça bazı basın-yayın gruplarında yerleşmiş “bordrolu” “köşe kapıcıları” tarafından ısrarla pompalandı…

Bu, Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkma plânlarına farkında olmadan destek olma gafletidir.

Belli merkezlerden yönlendirildiği belli dayatılmış fikirlerle bezeli medyanın “bordrolu köşe-bucak kapıcıları”, halkın kafasını karıştırmaya devam ediyorlar. “Anadolu’nun Gen Haritası” hakkında ileri sürülen oranların “aidiyet” esasına göre sınıflandırılması kadar saçma bir konu olamaz.

Çünkü Anadolu bir gen havuzudur.

Tarih öncesi binlerce yıl önceden başlayıp İS’dan günümüze kadar geçen zaman dilimlerinde çok farklı ırktan milletler, halk toplulukları, inançlar, kültürler yaşanmıştır Anadolu’da… Bunların bir kısmı yok olmuş, bir kısmı asimile olmuş, bir kısmı yeni toplumlarla varlığını devam ettirmiştir. Tabiidir ki, hiçbir ırka özgü saf gen havuzunu Anadolu’da bulmak ya da çıkan sonuçları Türklere ya da Kürtlere mal etmek bilimsel olmadığı gibi gerçekçi de olmaz.

Özellikle böyle bir ifadenin tam da siyasi iradece önce “Kürt Açılımı“, sonra da “Demokratik Açılım” olarak ortaya attığı derken beğenilmeyip “milli birlik projesi” olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan “ucube” konu hakkında çeşitli tartışmaların yapıldığı bir dönemde, ortalığı daha da karıştırmak, doğrularla karşıtlarının yer değiştirmesine sebep olacak bir sonuca destek sağlamak, kime yarar sağlayabilir ki!? Özellikle Anadolu’daki Türklerin oranını öne çıkararak, aslı astarı olmayan bir varsayımı gerçekmiş gibi millete aktarmak, hangi menfur, hain plâna hizmet eder?

Burada bir gerçeği daha dile getirmekte yarar vardır; bu girişimle siyasi iradenin başarılı olamayacağı bellidir; ancak milletin dikkatini belli bir hedefte toplamayı başarmıştır. Ve devlet kadrolarını yandaş ehliyetsiz kişilerle doldurması ve devlet imkânlarından birilerini nemalandırması bağlamında son derece başarılıdır.

Sonuç

Sonuç olarak, siyasi iradenin ülkenin idaresinde çıkmaza düştüğü her alanda artık çıkış bulamadığı için, sorunlar karşısında boğulmaya başladığı için, milleti bir süre de bununla oyalamak amacıyla, “Demokratik Açılım” paketi, ortaya atılmış “garabet” kokan bir konudur. Siyasi irade, Ülkenin kolay idare edilemeyeceğini gözden ırak tutmak, milletin kangren olmuş iş-aş problemlerini görmezlikten gelerek, milleti oyalayacak argümanlar yaratmaktadır. İşte bu “açılım-saçılım-kaçınım” projesi de bunun bir sonucudur. Teröre dayalı siyasi istemlere taviz vermek, onları tartışmak, Türkiye’yi sonu belli olmayan felaketlere sürükler.

Ayrılıkçı düşünce mensuplarının net olan istemlerine kamuflaj yapmaya gerek yoktur; isteklerini açıktan söylüyorlar. Siyasi irade hangi tür paketi açarsa açsın, “siyasi Kürtçülüğün” hedefine çare olmaz. Onların ana hedefi ulus devleti parçalamak, “bağımsız Kürdistan” kurmak ve muhtemel gizli ajandaya alet olmaktır.

Siyasi irade bu girişimiyle bu isteme dolaylı olarak destek olmakta, cesaret vermektedir. Böylece diğer mikro-milliyetçilik akımların teröre dayalı siyasi istemlerine yol açılma riski gündemdedir; bu, Türkiye’yi bekleyen büyük felakettir. Bu yaklaşım, ulus devlete inanmayan ve güvenmeyen her aidiyet mensubu topluluğa, terörle siyasi çıkar sağlama yolunu açmak demektir. Yakın tarihimiz benzer örneklerle doludur. Siyasi erkin aklını başına devşirip yanlıştan çok seri olarak dönmesi ülke yararınadır. 19.10.2009

(Not: Siyasi iradenin açıklamaya cesaret edemediği “açılım” içeriğinin, meğer başkası tarafından çizilmiş “yol haritası” içinde saklı olduğu anlaşılmıştır. Şimdiye kadar saklı tutmanın sebebi anlaşıldı. Artık siyasi iradeye iş kalmadan, işbirliği yaptıkları terör temsilcileri söyleyeceklerini, yapacaklarını 19 Ekim günü, Silopi’de, Habur’da söylediler, yaptılar, “takke düştü kel göründü…” Sözde barış için geldiğini söyleyen terör mensuplarını davul-zurna ile karşılamak, Türk adliyesini teröristlerin ayaklarına götürerek, 7 dakikalık sözde sorgulama ile serbest bırakmakla “devletin varlığı ve ciddiyeti” tartışma konusu yapılmıştır. Teröristler zafer kazanmış “kahramanlar” edasıyla vatan topraklarını arşınlamaya başladılar. Şimdi anlaşıldı mı “açılımın” sırrı?)