23.2 C
Kocaeli
Cuma, Ağustos 21, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1296

İslamda Hizmetin Önemi ve Hizmette Edeb

Hizmetin Alanı

İnsanın Allah rızası için yaptığı tüm iyiliklere hizmet denir. Bir insanın sıkıntısını giderme, işini görme, yetimi büyütme, talebeye yardım, iş bulma, çırak yetiştirme, borçluya destek olma, kamu yararına cami, okul yaptırma, hizmettir.

Hatta, hayvanları himaye etme, eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırma da hizmettir.

En büyük hizmet ise bir insanın Rabbini tanımasını, ona yönelmesini sağlamaktır.

Mümine hizmet gerektiği gibi, inkar bataklığına batan, haramlara bulaşan insana da hizmet gerekir.

Hizmet, imanın ve güzel Müslümanlığın ölçüsüdür. Hizmet müminin aynasıdır.

Hizmet, Cenab-ı Hakk’ın ahlakının kulda yansımasıdır. Rahman ve Rahim olan, kainata merhametle tecelli eden Rabbini tanıyan müminin hedefi, herkese rahmet olacak bir kıvama gelmek olmalıdır.

Hizmetin Kıymeti

Allah rızası için bir hizmetin içinde bulunmak kadar kazançlı bir iş yoktur. Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz hizmet ehli için şöyle buyurmaktadır:

“Kim bir müminin dünya sıkıntılarından birisini giderirse, Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim mümin kardeşinin ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahiretteki ayıplarını örter. Bir kul din kardeşinin yardımında bulunduğu sürece, Allah da ona yardım eder.” (Ebu Davud, Tirmizî)

Bir topluluk içinde en büyük sevabı onlara hizmet eden alır.”

Hizmetin faziletini anlatan en güzel hadisi şerif şudur:

Ashabtan Abdullah İbnu Abbas (Radiyallahu Anh), Hz. Peygamber’in (s.a.v) mescidinde itikafa girmişti. Yanına bir adam geldi, selam verdi ve oturdu. İbnu Abbas (r.a) adamın yüzüne baktı, onu biraz kederli gördü:

-Ey falancı! Seni kederli ve üzüntülü görüyorum, bir sıkıntın mı var? Diye sordu. Adam:

-Evet, ey Allah Rasülünün amcasının oğlu. Falancının üzerimde velâ hakkı var, para karşılığında beni hürriyetime kavuşturdu. Fakat şu kabirde yatan Peygamber hakkı için söylüyorum, üstlendiğim borcu ödeyecek gücüm yok dedi. İbnu Abbas (r.a):

-Onunla senin hakkında konuşsam olur mu? diye sordu. Adam:

-İstersen bir konuş dedi. İbnu Abbas (r.a) hemen ayakkabılarını giydi, mescitten çıktı.

Adam:

-İtikafta olduğunuzu unuttunuz herhalde! diye hatırlatmada bulundu. İbnu Abbas (r.a):

-Hayır unutmadım. Fakat ben şu kabirde yatan Hz. Peygamberden (s.a.v) işittim. O aramızdan ayrılalı çok geçmedi. Bu arada İbnu Abbas’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Sözüne devam etti: Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Kim bir din kardeşinin ihtiyacını gidermek için yürür ve sıkıntısını giderirse, bu yaptığı, onun için on senelik itikaftan daha hayırlıdır. Halbuki, kim Allahu Teala’nın rızası için bir gün itikafa girse Allahu Teala onunla cehennem ateşi arasında üç hendek koyar. Her bir hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır.”

Tabiinden Ebu Kilabe el-Basri (Rahmetullahi aleyh), şu hadiseyi anlatmıştır:

“Resûlullah (s.a.v), yolculuk yaparken ashabını gruplara ayırıyordu. Bir defasında grubun birisi Efendimizin (s.a.v) huzuruna gelerek gruptaki bir şahsı şöyle övmeye başladılar:

“Ey Allah’ın Resûlü! Biz bunun gibisini görmedik. Bir yere indiğimizde hemen namaza koşar; durmadan namaz kılar. Hareket edince tek işi Kur’an okumaktır. Bir de devamlı oruç tutuyor.” dediler.

Resûlullah (s.a.v):

“O bunları yaparken ihtiyaçlarını kim görüyor?” diye sordu. Arkadaşları:

“Bizler!” diye cevap verdiler. Resûlullah (s.a.v), aynı soruyu bir kere daha sordu. Onlar tekrar “Bizler!” diye cevap verince, Efendimiz (s.a.v):

“Bu durumda sizin hepiniz ondan daha hayırlısınız buyurdu.”

Hizmetteki Edepler

Ancak, Arifler “Hizmetteki edep, hizmetten daha üstündür.” demişlerdir. Hizmetin bu derece kıymetli olması ancak şu edeplere dikkat edildiğinde mümkün olur:

Hizmet sırf Allah için olmalıdır. İçimizdeki nefsani hisleri tatmin etmek, insanların rağbetini çekmek, özel çıkarlar sağlamak, baş olmak, hürmet beklemek için hizmet etmek doğru değildir. Din ile dünya kazanmaya çalışan, kullar görsünler ve övsünler diye hayır peşinde koşan, Yüce Allah’ı unutup insanlardan gelecek menfaate bakan kimse büyük bir aldanma içindedir.

– Hizmette öncelik sırasına dikkat edilmelidir. Farz bir ibadeti ihmal edip hizmet peşinde koşmak Yüce Mevla’nın rızasına uygun değildir. Hizmet ehli önce farz vazifeleri ve hizmetleri yerine getirmeye çalışmalı, haramlardan kaçınmalıdır.

– Hayır ve hizmet yapmaya en yakınlardan başlamalıdır. İnsanlar içinde anne baba hukuku en ön sırayı alır. Anne babayı aç bırakıp mahallenin muhtaçları ile uğraşmak doğru değildir.

– Hizmet ehli ailesinin, çoluk çocuğunun haklarını da dikkate almalıdır. Hizmet yüzünden evini ve işini ihmal eden başarıya ulaşamaz.

Ancak hizmetin gerektirdiği fedakarlıktan da kimse kaçmamalıdır.

– Bir kadın kocasının hak yolundaki hizmetlerini destekler, yardımcı olur ve elinden geldiği kadar ona imkan hazırlarsa, onunla aynı sevabı alır.

– Allah yolundaki hizmetlere katılan bir kadın, evli ise kocasının haklarını göz ardı edip nefsinin istediği gibi serbest hareket etmemelidir. Müslüman bir kadının koca ve çocuklarına karşı farz olan vazifelerini yapması zaten dinî bir hizmettir, en büyük hayırdır.

– Dili acı, yüzü sert, kalbi katı, gönlü dar olan kimse, hizmet edeyim derken hezimete sebep olur. Kalpleri toplamak yerine dağıtır, ısındırayım derken soğutur ve sevdirmek yerine nefret ettirir. Hizmette kin, intikam, acelecilik, düşmanlık, haset ve ihanet olmaz.

Hizmet ehli, şu ayeti kerimede işaret buyurulduğu gibi insanlara yumuşak davranmalıdır:

“Rasulüm sen onlara Allah’tan bir rahmet ile yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafında kimse kalmaz hepsi dağılır giderdi. Onlarda gördüğün kusurları affet, onlar için Allah’a istiğfar et ve yapılacak işlerde kendileriyle istişare yap.”

– Hizmetteki bir başarıyı kimse kendinden bilmesin. Her türlü başarı Rabbül Aleminin ikramıdır. Yeryüzünde müminler, gökyüzünde melekler, dua, istiğfar ve sevgileri ile hizmet ehlini desteklemektedir. Bunu bilen bir mümin,  onu vereni bilir, hayırlara vesile yapıldığı için sevinir, bir taraftan Allah’a hamd eder, öbür yandan da hizmetteki kusurları için istiğfar eder, kibre düşmez.

– Bir de hiç bir karşılık beklemeden hizmete koşan nice insanlar vardır. Fakat her hizmeti bizzat kendisi yapmak istiyor. Doğru da yapsa başkasının hizmetini kabul etmiyor. Bu da hizmet edebine sığmaz.

– İnsanlardan, fakirlikten, kınanmaktan, gelecekten korkarak Yüce Allah’a dostluk ve güzel kulluk yapılamaz. Hizmet ehli hiçbir şeyden korkmayacaktır. Arifler: “Canı değerli olanın dini değersiz olur.” demişlerdir.

– Hizmetin en büyük düşmanı fitnedir. Bunun kaynağı genelde yalandır, çoğu kez de kötü zandır. Acele verilmiş istişaresiz kararlar, delilsiz hükümler, hissi hareketler, sinsi davranışlar, fitne ateşini alevlendirmek için birebirdir. İnsan günahlarına tevbe ettiği gibi, hizmetteki kusurları için de istiğfar etmelidir.

– İnsanı bütün hayırlı ibadet, iş ve hizmetlerden geri koyan önce nefsi, sonra kötü arkadaşıdır. Onun için boş kalmaktan, işsiz, ibadetsiz, hedefsiz yaşamaktan şiddetle sakınmalıdır. Tek başına kalan kimseye şeytan yakın olur. Onun hem niyetini, hem amelini bozar. Boş kalan kimse, boş işlere bulaşır. Onun için her insan salih insanların nezareti altında Allah yolunda bir çeşit hizmet etmeyi ve onların nazarları altında kalmayı cana minnet bilmelidir.

– Hizmetin gayesi Yüce Allah’ı zikir ve yüceltmektir. Allahu Teala bütün ibadetleri kendisini zikir için emretmiştir.

Şu hadisi şerif, bunu ortaya koymaktadır. Muaz b. Enes (r.a) anlatıyor:

“Bir adam Hz. Peygambere (s.a.v) gelerek: Hangi cihad daha faziletlidir; hangi mücahit daha çok sevap alır?” diye sordu, Efendimiz (a.s):

“En faziletli cihad, içinde Allah’ın en fazla zikredildiği cihattır. En fazla sevap alacak mücahit de, Yüce Allah’ı en çok zikreden mücahittir.” buyurdu. Adam:

“Sevabı en fazla olan oruçlu kimdir?” diye sordu, Efendimiz (a.s):

“Yüce Allah’ı en çok zikreden oruçlu en fazla sevap alır.” buyurdu. Adam, namaz, zekat, hacc ve sadakayı sordu, Efendimiz (s.a.v), her defasında:

“Bu ibadetleri yaparken Yüce Allah’ı en çok zikreden kimse, en fazla sevabı alır.” buyurdu.

Orada bulunan Hz Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer’e:

“Ya Eba Hafs, zikredenler bütün sevabı alıp götürdüler.” dedi.

Rasulullah Efendimiz (a.s), ona yöneldi: “Evet öyledir.” buyurdu.

Netice olarak;

Her mümin Allah yolundaki hizmetlere bir şekilde katılmalıdır. Malı ve canı ile bizzat hizmetin içinde olamayan kimseler, kalbi, niyeti, duası, sevgisi ve rızası ile hizmetlere destek vermelidir.

Bir hayra rıza gösteren, teşvik eden ve sebep olan kimse, o hayrı yapmış gibidir. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Bir hayra niyet eden fakat gücü yetmediği veya bir mazereti olduğu için onu yapamayan ve buna üzülen kimse, o hayrı yapmış gibi sevap alır. Bunun ölçüsü, niyet edilen şeyi yapma fırsatı bulduğunda hemen yapmaktır. Yoksa boş temenni olur. İyi şeyleri temenni etmek de güzeldir, fakat bu temenni azim, arzu ve karar derecesine çıkmalı ki, o işi yapılamayınca bile sevap kazandırsın.

Herkes, kıldığı namazın, yaptığı ibadetin, kalbine fayda verip vermediğini, halka karşı muamelesi ile ölçmelidir.

Büyük veli Fudayl b. Iyaz (k.s), ölçüyü şöyle ifade ediyor: “Bir kul, bütün insanlara iyi muamele etse, fakat kümesindeki tavuğa kötü davransa, o kimse iyilerden sayılmaz.”

Terbiye olmuş insanın aldığı edep, düzen, temizlik, sadelik ve kibarlık bütün işlerine yansır. Onun kalbi gibi dili de temizdir. Niyeti gibi işi de doğrudur. İçi gibi dışı da edepli ve sevimlidir. Namazı gibi alış verişi de ilahi ölçülere uyar. Onun Yüce Allah ile hukuku ve edebi güzel olduğu gibi, anne babası, ailesi, komşuları, iş çevresi ve diğer bütün cemiyet ile de her işi güzeldir.

Rabbimiz, bizleri edebiyle hizmet edenlerden eylesin. Amin.

İnsanlar ve Sırtlanlar – 2

0

Allah (cc ) neden en güzel şekilde yarattığı insanı aşağıların aşağısına, yani cehennemin dibine atar ki;
İnsanı insan yapan Allahın canlılar içerisinde sadece insana verdiği akıl nimetidir.
İnsanlar akılları sayesinde Rabbini de nefsini de tanırlar.
Akıl yaradılışa uygun veriliş amacıyla mütenasip hareket ettiği zaman insan Allah’ın yeryüzündeki halifesi olur
Hakkıyla yetinir.
Başkalarının hukukuna tecavüz etmez,
Bedevilikten kurtulur medeni olur
Eşrefül mahlûkat yani yaratılmışların en şereflisi olur.
Aksi takdirde yaratılmışların en şerlisi olur.
İşte o zaman sırtlanlardan da yırtıcı olur ki onun yeri de cehennemin dibidir.
Cehennem sırtlanlaşmış insanlar içindir
Midesi doyduğu halde gözü doymayan hepsi ama hepsi benim olsun diyen bir yırtıcı hayvan türü biliyor musunuz siz?
Avını yakalayıp ta karnını doyuran bir aslan kalan kısmını diğer hayvanat için orada bırakır. Gözü toktur aç gözlülük aslana yakışmaz.
Bu ormanların aslanı yani vahşisi..
Oysa insanoğlunun gözünü bir gökdelen dolusu para doyurmuyor.
İkincisini istiyor.
Bu da kentlerin aslanı yani medenisi..
Sahi sizce hangisi daha vahşi hangisi daha medeni daha vicdanlı, daha merhametli.
İstisnaları tenzih ediyorum sözüm sırtlanlaşmış insanlar içindir.
Efendim hep deriz ya,
Eğitim şart.
Aslında bunu tersinden okursanız eğitim tıraş olur.
Şart olan vicdanlı olmaktır.
Şart olan insan olmaktır.
Vicdan ile cüzdan yan yana geldiğinde tercihini vicdandan yana yapar olmaktır.
Bugün tercihini vicdandan yana yapacak yüzde kaç müslüman çıkar?
Bankaları boşaltan paraları çuvallarla valizlerle kaçıran eğitimli insanlar değil mi?
Ülkenin dövizini tırlarla dışarıya kaçıranlar
Fakir fukaranın; garip gurebanın vergisini hortumlayan eğitimli insanlar değil mi?
Hangi çobanın ya da köydeki-varoşlardaki kasketli Mehmet amcanın hortumculuk yaptığını gördünüz ya da duydunuz.
Zaten böyle bir işi de beceremezler
Üstat Necip Fazıl (R.aleyh) ne demiş?

Bu taksimi kurt yapmaz
Kuzular şah
olsa

Memleketin kaynağını veda kaymağını yiyenler

Afiyet zıkkım olsun
Yiyin de çıkarmayın

Bari ayranına ve de tortusuna göz dikmeyin.
Geride milyonlarca insan var ayrandan tortudan nasiplenmek isteyen,
Sahi insanlar mı daha vicdanlı?
Kurtlar mı?
Malum insanlar solunum yaparlarken oksijen (O2) alır karbondioksit ( CO2 ) verirler,
Yani temiz hava alır kirleterek onu dışarıya veririz.
İnsanlar kirlettikleri havada zehirlenerek yok olmasınlar diye Allah yeryüzüne fotosentez sistemini yerleştirmiştir.
Fotosentez yoluyla insanların kirlettikleri hava temizlenerek tekrar insanların hizmetine sunulur.
Fakat insanlar kendilerinin hayat kaynağı olan ormanları yakmaktan yeşil alanları yok etmekten geri kalmazlar.
Kendi elleriyle kendi sonunu hazırlayan başka bir canlı türü biliyormuşsunuz…

Devamı var

Hüzünlü Sonbahar

Hüzünlü sonbaharda dökülen yapraklar gibi
Hani aşkımız vardı sararmayan
Yanardı içimiz romantik akşamlarda
Mum ışığı gibi ısıtırdı içimizi

Eriyen mum gibi eridik sanki
Sevgimiz, aşkımız, umutlarımız, birbirimize olan saygımız
Neyimiz kaldı ki bizi ayakta tutan
Tükettik birbirimizi ne olduğu anlayamadan

Güvencim vardı sana
Yanılmazdım diyordum
Ama sen her şeyi alt üst ettin
Sarardık hüzünlü sonbaharlar gibi

Oysa ki hayatta mutlu olabilirdik
Gerçekten sevsek ve inansaydık
İki elmanın yarısı gibi hayatı paylaşsaydık
Aşık olduğumuz gibi güvenseydik ve sevseydik

 

Harput Düşleri-1

Aydınlar Ocaklarının 33. Büyük Şûrası; 28 Ocağın katılımı ile ev sahipliğini Harput Aydınlar Ocağı’nın Keban Yolu Hulisi Sayın Bulvarı üzerindeki Akgün Elazığ Hotel de “Doğu Anadolu’da Emperyalizmin Tuzakları” başlığı altında yoğun bir gündemle 30-Ekim-01 Kasım 2009 tarihleri arasında yapıldı.

Aydınlar Ocakları; Milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak, millî bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele ederek millî varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirme amacını taşımaktadır.

Şûralar; yılda iki defa olmak üzere, her seferinde farklı bir Ocağın ev sahipliği ve belirlediği bir gündemle biraraya gelinerek ülke ve dünya meselelerinin tartışıldığı fikrî toplantılardır. Bu toplantılar sonucunda alınan kararlar şûra sonuç bildirileri ile aydınlarımızın; halkımızın, siyasetçilerin ve idarecilerin istifadelerine sunulmak suretiyle milli ve vicdanî görevlerini yerine getirdiklerine inanmaktadırlar. Elazığ 33. Büyük Şûrası da bu düşüncelerle tertiplenmiştir.

33. Büyük Şûra gündemi Harput Aydınlar Ocağı tarafından rasgele belirlenmemiştir.

Emperyalist ABD‘nin Türkiye dahil Moğolistan, Pakistan, Afganistan, Çeçenistan, Suriye, Irak, İran, Mısır, Kuzey Afrika ve Yemen gibi enerji kaynakları (Petrol, Doğalgaz, Uranyum, Su) üzerindeki en az 20 ülkeyi kapsayan büyük bir coğrafya parçasına yönelik siyasi, hukuki, bilgi kirletme, eğitim, ekonomi, sosyal ve askeri boyutlu kısa ve uzun vadeli bir değişimi hedefleyen sinsi bir stratejik BOP planının olduğu malumdur.

BOP Projesinin Türkiye ayaklarından biri olan “Açılım İhaneti” ‘nin uygulanmaya sokulduğu bir zamanda 33. Büyük Şûra gerçekleştirilmiştir.

Elâzığ ili, M.Ö. 3000 yıllarında kurulan Harput‘un  nispeten düzlük olan mezra’ya 1834  tarihinde taşınmasıyla yerleşime açılmıştır. 1862 Sultan Abdulaziz‘in tahta çıkışının 5 yılında Mamuret ül Aziz ismini alan şehir Atatürk tarafından tahıl ambarı bolluk ve bereket anlamına gelen El’azık adı 1937 yılında verilmiş ve zamanla da Elâzığ olarak söylene gelinmiştir.

Elazığ İli, doğusunda  Bingöl, kuzeyde Tunceli, batısında Malatya, güneyinde ise Diyarbakır illerimize komşu olup, son zamanlarda göç alan illerimiz arasında yer almaktadır.   

Pegasus Hava Yolları ile Saat:15;10’da Sabiha Gökçen Hava Alanından hareketle Elazığ’a rahat bir yolculuk yapmanın huzuru içindeyken Elazığ Hava Alanına inişte uçak tekerleklerinin büyük bir gürültüyle piste çarpması sonucunda uçakta kısa süreli bir panik yaşandı.

Fırat Üniversitesi sosyal tesislerinde yenen ilk akşam yemeğinden sonra Atatürk Kültür Merkezine geçildi. Buradaki konuşmaların ardından Elazığ Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğüne bağlı Harput Kürsübaşı Ekibi tarafından verilen mini konserde Harput ve Şanlıurfa türkülerinden oluşan bir demet sunulması günün bütün yorgunluğunu üzerimizden aldı.

Hoca Ahmet Yesevi Vakfı  Başkanı Sayın Erdoğan Aslıyüce’nin organize ettiği bir gurup arkadaşla  31-10-2009 Cumartesi günü akşamı saat:20.30 da Vali Fahribey Caddesi üzerindeki Huzur İş Merkezinin beşinci katında bulunan “Manas Yayıncılığı” ziyaret ettik.

Manas Yayıncılık  yöneticilerinden Sayın Şener Bulut Beyefendi ve arkadaşlarının sıcak karşılamasının ardından, hoş geldin faslından sonra ikram edilen Elazığ usulü çiğ köftenin ardından içilen demli çayların yanında koyu bir sohbet başladı. Mütevazı ev sahiplerimiz değişik mesleklerden on kadar bir arkadaş gurubu bir araya gelip “Manas Yayıncılık” adında bir işletme kurarak faaliyete başlamışlar. Bu güne kadar 37 eser yayımlamak suretiyle de kültür hayatımızın gelişimine katkıda bulunduklarını gördük.

Elazığ her ne kadar yeni bir cazibe ve yerleşim merkezi olmasına karşılık kültürel kökenlerini eski şehir Harput’tan getirdikleri birikimle geliştirmiş aydını bol bir ilimiz.

Bu arada İlin sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmasında gayret ve fedakarlıklarını esirgemeyen Vali Sayın Muammer Erol ile Belediye Başkanı Sayın M. Süleyman Selmanoğlu’nu tebrik ederiz.

Yine Keban İlçesinin genç Kaymakamı Hüseyin Çakırtaş’ın baraj gezimizde heyetimize gösterdikleri refakat ve nazik karşılamalarından dolayı kendilerine teşekkür ederiz.

Yazımın başlığını Harput Düşleri olarak belirlememe rağmen düşte yolculuğa bu günkü yazıda çıkamadık. Ancak kısmet olursa düşlerimizi dile getirmeye çalışacağız.

Sağlıcakla kalın.

Tak Kafana Tokadan Başka Şey

0

Ön sırada oturan öğrencim Ece’ye: “Biliyor musun, bugün, senin için çok önemli bir gün.” deyince Ece birden şaşırdı. Gözleri parladı, iki yanağı yeni açmış iki güle döndü. Niye böyle dediğimi anlayamamıştı. Meraklanması için biraz yutkundum, zaman kazandım. “Bazı günler unutulmaz, önemlidir; okula başladığınız ilk gün, evlilikteki ilk gün gibi. Bugün de, senin bundan sonraki hayatının ilk günü.” Yaptığım terdit (şaşırtma) sanatı hem Ece’nin hem sınıftaki diğer öğrencilerimin hoşuna gitmişti.

“Takma kafana, tokadan başka bir şey.” sözünü hepimiz duymuşuzdur. İnsan olmayı küçümseyici bir yaklaşım. Kafa sanki sadece toka takılacak bir mekan. İnsan olan insan, aklıyla, zekasıyla, bilinciyle, sorumluluk duygusuyla vardır ve insandır. Bu nitelikteki varlık; duyar, düşünür, gerekirse ilgi alanına giren konuları kafasında tartar, yani kafasına takar. Kafasına taktığı konular bazen kişide takıntı oluşturabilir. Bu da insan olmanın sonucudur.

Takıntı (Obsesyon), ruhçulukta ve ruhbilimde farklı tanımlanır ve farklı kavramları ifade etmek üzere kullanılır. Psikiyatri sözlüklerinde kısaca “yanlış olduğunu bildiğimiz halde kafamızdan atamadığımız, mantık ve muhakeme ile uzaklaştırılamayan, arzu edilmeyen saplantı halindeki fikirler” olarak tanımlanır. Bir zamanlar ben, her apartmanın katlarını, indiğim ya da çıktığım merdivenlerin basamaklarını sayardım. Herkesin kendince bir takıntısı olabilir. Takıntı; iradeyle, tedaviyle giderilebilecek psikolojik hastalıktır.

Geçen gün arkadaşlara şöyle dedim: “Burada sekiz kişiyiz. Dense ki ‘Azrail yedi kişinin canını alacak, bir kişiye dokunmayacak.’ sizce bu kimdir? Herkes bu kişinin kendisi olduğunu düşünecektir. Çünkü, hiç kimse ölümü kendisine yakıştırmamaktadır. Ölüm, sanki başkası için vardır, kendisi ölmeyecektir.” Ölüm, sürekli tekrarlanan, kaçışı olmayan gerçektir. Kimine göre korkunç, kimine göre sempatik. Mademki ölüm var, biz hayatımızı niçin ölüm gerçeğine göre tanzim etmiyoruz, edemiyoruz?

Rahmetli dedemden “Her geleni Hızır, her geceyi Kadir bil.” cümlesini öğrenmiştim. Kişilere değer vermek ve zamanı bereketlendirmek, kıymetlendirmek adına harika bir öğüt.

“Aklımı seveyim.” cümlesini çok severim. Kişinin özgüvenini artırdığı gibi, kişiye sinerji veriyor. Üzerinde uzun zaman çalışıp iş başardığımızda, bir orijinalliği keşfettiğimizde, başkalarının içinden çıkamadığı bir sorunu kolaylıkla çözdüğümüzde söyleriz bu sözü. Bu sözü birazcık değiştirip “Ben takıntımı seviyorum.” desek ne olur? Bunun için önce sevebileceğimiz bir takıntı edinmek gerek.

Hayatımızın son günü, ilk günümüzden daha önemsiz değildir. Her gördüğümüzü Hızır, uyandığımız her günü son gün bilmek gibi bir takıntımız olsa nasıl olur? “Bugün uyandım, bir günlük ömrüm var, akşama öleceğim.” diyebilmek,  güne bu düşünceyle başlamak ne kaybettirir bize? Bu düşüncemizi takıntı haline getirerek günümüzü ve ilişkilerimizi buna göre tanzim etmek, bizi erdemli insanlar sınıfına yükseltecektir.

Bugünümüzün, son günümüz olmadığına emin miyiz? Ruh, can kafesini terk etmeden!…

 

Hukukçu Olmak İyi Bir Şey mi?

Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine pek ilgi duyduğumu söyleyemem. Bu seneye kadar, zaman zaman birinci sayfaya kaymış ilginç olaylar ile ulusal gazeteleri internetten okuduğumda ana sayfaya yerleştirilmiş benzer haberleri okumanın dışında cinayet, hırsızlık, tecavüz, dolandırıcılık gibi adli vakalar bana cazip gelmedi.

Otuz yıllık mühendislik ve yöneticilik hayatımda çok “steril” olarak tanımlayabileceğim bir çevrede yaşadım. Bu çevrede herkesin duymasını gerektirecek ilginçlikte adli vakalar pek yaşanmadığı için, üçüncü sayfa haberi olabilecek olayların hayatımda pek bir yeri olmadı. Sadece, hekim olan eşimin “adli nöbetlerinde” gece olan vakalarda karakola veya olay mahalline birlikte gitmek durumunda kaldığımız için birçok olaya şahitlik etmiştim.

Cinayet, intihar, kanlı kavgalar yanında aile içi kavgalar, kız kaçırma, tecavüz, hırsızlık, trafik kazası vd çok sayıda adli vaka sonrası yaşananları gözleme imkânım olmuştu.

Bu olayları gördükçe her defasında bir akvaryum gibi gerçek dünyanın çirkin olaylarından soyutlanmış nezih bir çevrede yaşamanın şükrü içinde olmamız gerektiğini düşünürdüm.

İş hayatımı devam ettirirken çok büyük bir zevkle hukuk tahsilimi yapmış, fakülteden mezun olarak “hukukçu” unvanını kazanmış olmama rağmen, mahkemelere intikal eden pratik olaylar ve hukuk uygulamalarının doğrudan içinde bulunmamıştım. Yaklaşık bir seneden beri doğrudan adli vakalar, mahkemelere intikal eden uyuşmazlıklar ve yargılama süreçlerini çok yakından izlemekteyim. Yüzlerce duruşmayı izleme, katılma, hakimler, savcılar ve avukatlarla tartışmanın yanında, yüzlerce dosyayı incelemem sonucu, kendimi şimdiye kadar yaşadığım steril hayattan çok farklı bir dünyanın içinde buldum.

Bu dünyada, eşini para karşılığı başka erkeklere satarak kendi gözü önünde tecavüz edilmesini izleyen kocalar, kocasının yeğenini ayartıp ilişkiye giren ve eşinden boşanarak yeğenle evlenen kadınlar var.  Uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve terör örgütü üyeliği gibi iç içe geçmiş örgütlü suçlar; sahte nüfus cüzdanı düzenleterek işyeri açıp, bankalardan çek ve kredi kartı alan, çok sayıda esnafı dolandırarak kaybolan dolandırıcılar ve daha nice suç makineleri var. Birkaç tane yakınını zehirleyerek öldüren sıradan köylü kadın, hastane tuvaletinde düşürdüğü çocuğunu çöpe atarak ölümüne sebep olduğu için müebbet hapse mahkûm olan bir başka genç kadın da var.

Bunların yanında sıradan insanların başına gelebilen çeşitli vakaları da hatırlatmam lazım. Ödenemeyen veya ödenmeyen borçlar sebebiyle olan ihtilaflar, hacizler; Belediyeye ait arsa üzerindeki suyun veya elektriğin kaçak kullanımı sebebiyle cezalandırılanlar; ölen eşinden almakta olduğu SSK emekli maaşını, yeniden evlendiğinde SSK’ya bildirip kestirmeyi unuttuğu için, devletin herhangi bir zararı olmadığı halde, sadece tazminat değil, hapis cezası alanlar. Kardeşinin yeşil kartını kullanarak tedavi olup, devleti 30 TL zarara uğrattığı için iki sene hapse mahkûm olanlar da var.

Şahit olduğunuz binlerce çeşit hukuki ihtilafta farklı duyguların sizi sarması mukadder. Yıllarca bir arada yaşamış, çocukları olmuş çiftlerin boşanma davaları ile üzülürsünüz. Bin bir ümitle ev sahibi olmak ümidiyle senelerce aidat ödeyip, kooperatif yöneticilerince dolandırılanlara acırsınız. Devletin kamulaştırma yapması sonucu hak kaybına uğrayıp çare arayanlar; haksız tayin ve disiplin cezaları için yürütmeyi durdurma ve işlemin iptali için idare mahkemelerinde uzun yıllar mücadele edenler; idare aleyhine sonuçlanan davaları uygulamayan idarecilere karşı yeniden mücadelelerde devletimizi daha adil olmasını özlersiniz. Kardeşlerinin miras paylarının üstüne konanlara kızarsınız.

Muvazaalı satışlar, mal kaçırmalar, kaçak yapılaşmalar, çevre suçları ve yazmaya yerimin müsait olmadığı nice dava çeşitlerinde farklı duygular yaşarsınız.

Bu dava türleri insanlar arası ilişkilerdeki çeşitliliği gösterdiği gibi, birbirinin benzeri olduğunu sandığımız ve davanın konusu başlığı altında aynı kelimelerle tanımlanan her bir davanın kendine mahsus farklılıkları da söz konusudur. Adeta birbirine benzer saydığımız bütün Çinlilerin parmak izlerinin farklı olması gibi.

Adalet terazisini dengeli tutmaya çalışan hâkim, savcı, avukatlar ile diğer yargı mensuplarının işlerinin zorluğu buradan kaynaklanıyor olsa gerektir. Çünkü hem bir yandan, her bir olayın kendisine mahsus özelliklerini dikkate almak ve hem de (kara kaplı kitabın yazdığı) yazılı hukuk normlarını uygulamak zorundasınızdır.

Her bir somut hukuki ihtilafta tarafların hepsinin adalet anlayışına uygun bir çözüm bulunması mümkün değildir. Hatta nihai kararı veren hâkimlerin bile, sık sık verdikleri karardan bir iç huzuru duymadığı olabiliyor. Çünkü adaletin tam tecelli edememesi sadece “vicdan ile cüzdan arasında sıkışmaktan” kaynaklanmıyor.

Adalet, hukuk normlarına ve hukuki eşitliğe sıkı sıkıya bağlı kalmakla sağlanamayabiliyor. Çünkü bazen hukuk düzeni adil olmayabilir. Ayrıca hukuk insanların sadece toplum içindeki davranışları ile ilişkili olmaktan ibaret değil. Ahlak ve din kuralları ile de ilişkilidir. Onun içindir ki her hukuk tartışılır bir alandır.

Adalet anlayışı zamana ve taraflara göre değişkenlik gösterebilmektedir. Bir adamı öldürenin idam edilmesi, maktulün yakınlarınca adaletin tecellisi sayılabilirken, günümüz hukukçularının çoğunluğu idamı adil bulmamaktadır.

Bir müteahhidin bir başkasının arazisine, imar planına aykırı şekilde yaptığı binaya ait daireleri satması durumunda, arsa sahibini koruyup binayı yıkmak mı adildir, daireleri satın alan iyi niyetli üçüncü kişileri korumak mı daha adildir? Böyle somut olaylarda hukuk sistemi belirli tercihleri yapmak zorunda kalıyor. Bu tercihin, menfaatine uygun olmayan taraflarca adaletsiz olarak değerlendirilmesi de kaçınılmaz.

Bütün bunlara rağmen adaletin sağlıklı bir toplum ve sağlam bir devlet yapısı için vazgeçilmez olduğu muhakkak. Onun içindir ki adaletin tecellisi için çalışan bütün meslek dallarının kutsal olduğu da ortada.

Haksızlığa veya zulme uğramış olanın da, suçlu ve zalim görünenin de savunulması adaletin tam tecellisi için vazgeçilmez bir gereklilik.

Sevgili dostlar, bu durumda hayatımın bu aşamasında avukatlık mesleğini tercih etmem sizce de doğru bir karardır, diyebilir miyiz?

Atatürk’ü Anlamak

0

Yazımın başlığını okuyan okuyucuların zihinlerinde şöyle bir düşüncenin oluştuğunu tahmin etmek güç olmaz; “…Atatürk’ü tarif etmek mümkün değil, belki O’nu anlamaya çalışmak en doğru yol olur…”

Böyle bir varsayım son derece isabetlidir. Zira Atatürk’ü kelimelerle tarif etmek mümkün olsaydı, yaptıklarının sınırları çok daralırdı; yaptıklarının tarifi tam yapılamayacağına göre, O’nu da tarif etmek mümkün ve doğru olmazdı…

Evet, vefatının 71. yılında bile hâlâ tam anlaşılamayan, anlatılamayan Atatürk’ü anlamaya çalışmak en doğru bir yöntem ve çıkış yolu olabilir…

Eğer “tarif” kelimesinin sınırları içinde bir anlam geliştirilecekse bu, Atatürk için yetersiz kalır. O takdirde kişilerin söylemleriyle sınırlı bir Atatürk tarifi olabilir ki bu doğru değildir; örneğin denilebilir ki Atatürk, komple bir sporcuydu, atletti; büyük devrimciydi, askerdi, komutandı, devlet adamıydı; deha idi, filozoftu… Tüm bu özellikleri kendinde toplamış olan bir insan…

Bu özellikleri ve yetenekleri kendinde, benliğinde birleştirmiş ve Türk milletiyle bütünleşmiş, kendini geleceğe göre programlamış mütevazı, sevgi dolu, dünyaya barış için bakan, ülkesine demokrasi getirmek için gecesini gündüzüne katan, varlığını milletine adayan örnek bir insan…

Emperyalizme karşı açılan milli mücadele savaşını tüm halkıyla birlikte vermiş ve kazanmış… Zor olanı, hatta imkânsız olanı başarmış… Sadece Türk milletinin istikbalini etkilememiş, mazlum milletlere örnek oluşturmuş, Hindistan’dan Küba’ya kadar dünya milletlerine istiklâlin anlamını öğretmiş, örnek olmuş…

Hiçbir şeyi “kendisi için”, egosunu tatmin etmek için yapmamış, her şeyi milleti için yapmış… Fani dünyadan çekip gittiğinde de milletinin kalbinde silinmeyen bir iz bırakmış… Bir insan için bundan daha büyük bir varlık, değer, miras olabilir mi?

Atatürk’ü anlamayan ve O’nun fikirlerine inanmayanların hep tekrarladıkları tekerlemeyi duyar gibiyim; “…Atatürk ne yaptı ki?”

Fi tarihinde öğretmen sınıfta öğrencilerine bir kompozisyon yazdırmak istemiş, Atatürk ile ilgili olarak bir konu vermiş, kompozisyon konusu olarak; “Atatürk Türk milleti için neler yaptı?”

Verilen sayfalar dolusu cevapları inceleyen öğretmenin dikkatini tek cümle içeren bir sınav kâğıdı çekmiş; “Atatürk ne yapmadı ki!?”

Bugünkü yaşamımızda “Atatürk’e neler borçluyuz”, diye bir soru da sorulduğunda verilecek cevap ne olmalıdır acaba? Verilecek çok kısa bir cevap da olabilir, uzun da… Denilebilir ki, “…neler borçlu değiliz ki!”

Cumhuriyet düşmanları da minnettar…

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet rejimini yıkmak isteyenler de demokrasi merkezli cumhuriyet idaresinde varlıklarını sürdürmekteler… Bu yıkıcı ve yok ediciler de Atatürk’e borçlular… Milletin manevi değerlerini “işportacı…” malzemesi yapan “karanlık” kafaların varlığı da Atatürk’e borçlu…

Atatürk ve arkadaşlarının önderliğinde, Türk milleti ile birlikte, kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temel kurumlarına kurşun sıkan zihniyetlerin oluşup gelişmesini sağlayan “karanlık” kadroların, Atatürk’ün kurduğu rejim sayesinde devlet idaresine gelmesini bile sağlamıştır…

Yine denilebilir ki, sanat yapabiliyorsak, kitap yazabiliyorsak, özgürce konuşabiliyorsak, TV programı yapabiliyorsak, düşünce üretebiliyorsak bunun temeli Gazi Paşa’nın bize hediye ettiği laik, hukuk, demokratik cumhuriyete borçluyuz..

Varlık sebebimiz, Milli Mücadele Ruhu ve kazanılmış istiklâldir; bu da Mustafa Kemal ile gerçekleşti; bunu inkâr edebilecek olabilir mi?

Olur!

Çünkü, haini bol olan bir milletiz!

Hele bugünlerde bunların sayısı oldukça artmış durumda…

Cumhuriyetin temeli kültürdür…

Atatürk’ün yetiştiği “kutsal ocak” olan Türk Silahlı Kuvvetlerinden çıkmış olması bir şeyi hatırlatıyor; silahlı kuvvetler her zaman ve her devirde yeniliğin, modernliğin, çağdaşlığın öncülerini yetiştirmiştir…

Atatürk bu ocaktan dünyaya seslenmiş… Türk toplumu için düşündüğü ve uygulamaya koyduğu devrimleri “muasır medeniyet” hedefine uygun olarak planlamış ve yapmış…

Günümüzde açıkça ortaya çıkan ve “pervasızlığı” marifet sanan “kara odaklar” tarafından Atatürk düşüncesine yeni düşmanlıklar üretilmekte, hedefler saptırılmaktadır… Çağdaşlığa karşı geliştirilen “düşmanca” karşı devrim girişimleri, demokrasinin nimetlerini de kullanarak, zaman içinde gelişmiş, devlet kurumlarında kökleşmeye başlamış ve tedricen cumhuriyet kazanımlarını hedef almaya başlamıştır. Kendi kafa çemberi dışında düşünce ve görüş kabul etmeyen, fakat çok ustaca kamuflajlarla “takiye” yapan kadrolar, rejimi hedef alan yapılanma içinde olmayı sürdürmüşler ve devam etmektedirler…

Farklı düşünce ve inançta olmanın zenginliği esasına dayanan çağdaş toplum olmanın kriterleri belli noktalarda yoğunlaşmaktadır; bunların başında da laiklik gelmektedir. Toplumsal değerlerin çatışmadan bir arada yaşamasını sağlayan değer yargısı olan lâikliğin önemi işte burada ortaya çıkmaktadır…

Bugünü ve geçmişi kıyaslamak gerek… Hem lâik hem de Müslüman olunabileceğini, Atatürk Cumhuriyet rejimi ile gösterilmiş, fakat bunu hazmedemeyenler sürekli “…Atatürk düşmanlığını teşvik etmiş ve desteklemişlerdir…”

Dini motifler her toplumun fertleri arasında “harç” niteliğinde olan “yapıştırıcı” değerlerdir, bunu inkâr etmek yanlış olur; ancak, dini motifleri kullanarak insanlar üzerinde, toplum üzerinde “baskı” unsuru kurmak isteyen siyasi iradeler birinci derecede demokrasi ve Atatürk düşüncesinin rakipleri sayılmalıdır… “Esans kokulu” yerel yönetimler tarafından uygulanmaya konulan ve yöresel olarak belli alanlarda oluşturulmaya başlanan “yasaklar”, aslında kişilerin yaşam biçimlerini gösteren yeme-içme alışkanlıklarını sınırlamak değil, kişilerin özgürlükler bütünlüğünün bozma hedefidir!

Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurarken söylediği su ifade son derece önemlidir; “…Cumhuriyetin kuruluşu ne bir soy, ne bir ideoloji ne de bir din üzerine kurulmuştur; cumhuriyeti kültür üzerine kurduk…” diyor. Atatürk düşüncesinin esası bu ifadelerde saklıdır; bunlardan, cumhuriyetten ödün verilemez… Atatürk’ü anlamak için cumhuriyet kazanımlarını, özgür yaşamanın derinliğini, ibadetini zevk ve huşu içinde yapmanın huzurunu anlamak gerek…

Atatürk’ün Türk milletine en büyük hediyesi cumhuriyettir… Etrafınıza bakınız; Ortadoğu “sefalet çamurunda” debelenmeyen bir Türkiye varsa, bunu Atatürk’e ve Cumhuriyet rejimine borçludur…

Dikkatli olmak, sıkı durmak, sağlam yere basmak gerek… Ülkemin ve de milletimin hem dışarıda hem de içeride düşmanı çoktur… Kendine çok fazla düşman yetiştiren bir milletiz…

Şu günlerde Türk milletinde eksik hissedilen bir nokta var; Atatürk’ün ifade ettiği bu hedef anlamında bir tarih bilincine ihtiyaç var. Toplumuzda eksik bazı değerler, anlamalar, algılamalar sorunu var; geçmiş tarihe, toplumsal algılama ve değerlere sahip çıkma sorunu var…

Atatürk’ü anlamak, ideallerini görmek, yaşama geçirdiği fikirleri görmek, fikirleri duygulara dönüştürmek demektir… Bunlar başarılmadıkça cumhuriyetin ve demokratik yaşamın kazanımları yaşanmadan silinir gider…

Atatürk’ün cumhuriyetin temelini dayandırdığı kültür üzerindeki bu vurguyu milletimiz, başta aydınlarımız anladı mı? Biraz şüpheli! Çünkü, Atatürk düşüncesini istismar edenler de, onun ticaretini yapanlar da, onun ardına sığınıp “takiye” yapanlar da, “esans” marka ideolojilerini gerçekleştirmek için cumhuriyet kazanımlarını “araç” olarak kullananlar da “aydın” geçinen diplomalı aydıncıklardır! Vatandaş Mehmet bundan zaten haberdar değildir…

Atatürk diyor ki “…Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genel olarak şu hatamız vardır ki, inceleme ve araştırmalarımızı temel olarak çoğunlukla kendi ülkemizi, kendi tarihimizi kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı dikkate almayız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, diğer milletleri tanır, ama kendimiz bilmeyiz…”

Kurtuluş savaşı verilirken Atatürk’ün çevresindeki en yakın dostları “Amerikan mandası veya İngiliz mandası…” fikrini önerirken, O, sadece şunu düşünmüş ve uygulamış; “…ya istiklâl ya ölüm…” demiştir… Günümüzde de, tıpkı Atatürk döneminde olduğu gibi, ABD ve AB mandacılığının ötesinde “uşaklık” yapmaya hazır idealsiz, ruhsuz insanların öttürdüğü “köşe başı” isterik -düdük- çığlıklar dikkate alındığında, o günün zor şartlarında “mandacı” tabir edilenlerin, bugünkü “uşak” ruhlular yanında çok daha vatansever ve milliyetperver oldukları anlaşılacaktır.

Hiçbir devlet liderinde gözlenmeyen, fakat Atatürk’te dikkat çeken bir özgüven var… Hal ve hareketlerin temelinde bu özgüven vardır; doğal karşılanmalıdır ki özgüveni olmayan, büyük işlerde asla başarılı olamaz…

Atatürk, özgürlük ve bağımsızlık derken, milletinin dışında bir değeri ret ederken, bir aydınlanmayı, yönü, hedefi öne çıkarıyor… Kişiyi bu düşünce boyutuyla birleştiriyor…. Özgürlüğü somut bir değer olarak bireye vurgu yapıyor, “aidiyete” itibar etmiyor, bir ideolojiye, totaliter rejime sığınmıyor…

Toplumun özgün değerlerini toplumun varlık sebebi olarak alıyor ve değerlendiriyor. Örneğin, toplumun manevi değerlerini kendi gerçekleri içinde kabul ediyor. Manevi değerlerin istismar edilmesini katiyen istemiyor. İstediği şeyler somut şeyler olup uygarlığa katkı yapacak şeylerdir. Laikliği, manevi değerlerin, inançların, ibadetlerin sağlam ve özgürce uygulanması için teminat olarak görüyor, dini ve manevi değerleri fertlerin hegemonyasından arındırtıyor. Laikliğin bir anlamda inancın garantisi sayılması bu noktada önem kazanıyor.

İnsanın biyolojik doğası gereğince farklı algılamaları olabilir; bunun doğru anlaşılması ve yönlendirilmesi gerekir ki topluma yararlı olabilsin… İnsan yaşamı itibarıyla kocamış olabilir, fakat aklı ve düşüncesiyle genç olabilmek önemlidir… Türk halkı bu özelliği ile her zaman “genç” kalmayı başarmıştır…

Bugün de Türk milletinin bir bütün olarak “fikirde genç ve taze” olmak mecburiyeti vardır. Bu genç düşüncenin temeli de, Gazi Paşa’nın fikirlerini anlamaktan geçer, bu fikirleri çağdaş normlar açısından değerlendirilip “ulus-devlet” düşüncesinin esası olmalıdır. Kurtuluş savaşı, Atatürk düşüncenin oluşması, geliştirilmesi ve yaşatılması ile bu düşünce bütünlüğü bağlamında sağlanmış ve başarılmıştır…

Atatürk’ün tevazu dersi…

Atatürk’ü anlamak demek onu sevmek demektir; methetmek demek değildir… Bu ayırımı çok iyi yapmak ve anlamak gerek… Bu nedenle kendisini methedenlere karşı tevazu gösteriyor, sadece milletinin hizmetinde olduğunu, görev yaptığını ifade etmekte geri durmuyor…

Özellikle Atatürk’ün Samsun’da öğretmenlerle yaptığı toplantıdaki konuşmasında bu hususa çok iyi değinmiştir; “…şahsıma karşı birçok iltifatı yapma nezaketini gösterdiniz. Bu iltifatlar samimi ve kalpten olduğu için kuşkusuz çok memnun oldum. Duyguluyum ve çok teşekkür ederim. Yalnız, sizden olan bir kişiye sizden çok önem vermek, her şeyi ulusun bir ferdinde toplamak, geçmişe, bugüne ve geleceğe ait bir toplumsal açıklamayı böyle yüksek bir toplumun mütevazı bir ferdinden beklemek, elbette ki layık ve gerekli değildir…”

Burada verilmek istenen mesaj bellidir; amaç kendini küçültmek değil, topluma bir kıvanç duygusu vermek istediği belirtiliyor… Toplumun tüm fertlerin cumhuriyetin yerleşip yaşanmasında görevli olduğunu, sade bir vatandaş gibi kendisinin de sorumlulukları olduğunu fakat her şeyin tek kişide, kendisinde, toplanıp onun omuzlarına tüm yüklerin bindirilmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Ayrıca, burada gurur dolu bir tevazu da var…

O’nun şerefi, şanı tarihe kalsın; tarih en iyi şekilde değerlendirir…

O’nu anlayalım ve fikirlerini yaşama geçirelim yeter…

O’nun methiyelere ihtiyacı da yok; Türk milletinin, gelecek nesillerin O’nun rehberliğine ihtiyacı var…

Bilime, bilgiye ve sanata imkânlar sağlamak ve ortamı hazırlamak bizlerin, devleti idare edenlerin, tüm sorumlu ve yetkililerin görevidir… Bunu yapmak Atatürk’ü anlamakla başlar…

Atatürk düşüncenin temeli, ileriye yönelmeye, iler gitmeye, yeniliği yakalamaya yöneliktir…

Gençliğe emanetin anlamı…

Bunun için geleceği gençlere emanet etmenin temelinde sürekli ilerleme ve gelişme ruhu ve azminin yaşamasını, yaşatılmasını sağlama amacı vardır… Neden yaşlılara, orta yaşlılara değil de gençlere emanet ediyor Cumhuriyeti; çünkü onlar “gelecektir”, onlar gelecektir

Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi” bir şiir değildir… Geleceğe yönelik mesajdır, yol gösterici mesaj…

Gelecekte, yarın hür olup olmayacağımızı anlatan bir söylemdir…

Kullandığımız tüm özgürlükler bu söylemde saklıdır…

Geleceğimize yönelik tehlike ve düşmanlara işaret ediyor, tehlikelere karşı cumhuriyeti korumaya çağırıyor. Lâik, hukuk devleti ilkesi mutlaka korunmalıdır, diyor… Bu, Cumhuriyetin temel ilkesidir… Bu ilkeden taviz verildiği takdirde cumhuriyet rejimi de biter… Laik cumhuriyet, Atatürk’ün en büyük hediyesidir…

Geçmişi, tarihi iyi bilmek…

Atatürk’ün en büyük özelliklerinden biri de geçmişine çok değer vermesidir… Tarihi çok iyi bilmek ve bildirmek, öğrenmek ve öğretmek ana ilkesi olmuştur Atatürk’ün…

Bakınız şu gerçeğe; Atatürk tüm askerlik hayatı boyunca cepheden cepheye koşmuş; nerede askeri sorun varsa oraya yönlendirilmiş; Trablusgarp, Kafkaslar, Şam, Halep, Çanakkale…

Giderken de tarih okumuş, incelemiş… Örneğin, Osmanlı askeri -komutanı- olarak Şam’a giderken bile, yolda, at sırtında, tarih okumuş, araştırmış, etrafına de eğitim vermiş, tarih öğretmiş… Bu gerçekleri görüp anladıkça, Atatürk’ün bir toplumun millet olabilmesi için gerekli temel vasfın tarih ve kültürel değerler olduğuna inanması sıradan bir olay değildir…

Bu bağlamda Atatürk tarihi olayları incelemiş, geçmiş ile günün şartlarını kıyaslamış ve gereken dersleri çıkarmış, nihai kararlarını da uygulamış… Bunun için şu gerçeği ilke olarak ifade etmiş “toplumlar tarihini bilmek zorundadır…”

1932 yılında yapılan ilk Tarih Kongresinde, Atatürk çok önemli bir konuşma yapar; “…Türkler dünyaya medeniyet öğretmenliği yapmışlardır… Şimdiden emir veriyorum, kongre 4 sene sonra yapılacak, bir komisyon kurun ve dünya tarihini bilenler olsun, arkeologlar olsun, tarih araştırmaları yapan uzmanlar olsun. Lütfen bunları seçin ve 2. Tarih Kongresinde bunların hazırladığı raporu görmek istiyorum…” der…

Aradan zaman geçer ve 2. Tarih Kongresinde komisyonca hazırlanan rapor okunur, ardından komisyon tarafından hazırlanan bu raporlar Ata’ya verilir… Atatürk raporu derin bir sessizlik içinde dinler… Ve, gözlerinden aşağı süzülen yaşları silmeye gerek duymadan, yine en üstün vakar dolu duruşuyla şu ifadeleri kullanır; “…işte benim tarihim…” der…

Ve ondan sonra da Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi milli değerleri araştıran kuruluşların toplum hayatında ne denli önemli olduğunu insanlarımız zaman sürecinde anlamaya başlar…

Atatürk’ü anlamak için yaptıklarına bakmak gerek…

Cumhuriyete, onun nimetlerine bakmak gerek…

Atatürk’ü anlamak, millet olmak demek…

Atatürk, “neden her şeyde ve işte sadece Türk milletine güvendi”, diye bir soru sorulduğunda, verilecek tek cevap yoktur; birçok cevap vardır… Millete dayanmak, ona inanmak, ona güvenmek… Bunun elbette ki bir sebebi olmalı… Millete dayanıp güvendiğinin temel ilkesi, toplumu “millet” yapan hasletlerin, kriterlerin, değerlerin Türk milletinin ruhunda bayraklaştığını görmesidir…

“Bir milleti millet yapan unsur nedir”, sorusuna Atatürk kafa yoruyor ve araştırıyor. 12 yasından itibaren “düşünen” adamdır Atatürk… Haksızlıklara, olumsuzluklara tahammülü olmayan bir karakteri vardır… Haksızlıklar karşısında akılla tepki vermeye özen gösterir… Bu konularda okurken ve araştırmalar yaparken çok etkilendiği yabancı bilim insanları vardır; millet konusunda çok önemli tespitlerde bulunan araştırmacılardan etkilenmiştir…

Sosyologlara, sosyal bilimcilere göre millet olma ilkeleri farklıdır ve bunlar temel kriterleri şöyle özetlenebilir:

1-“…Milleti millet yapan şey ırk değildir; çünkü bütün modern devletler etnik karışımdır…”

2-“…Milleti millet yapan unsur din de olamaz. Devletlerin sınırları ile mezheplerin sınırları birbirleriyle özdeş değildir…”

3- “Milleti, tabii sınırları referans alarak tanımlamak da tehlikeli ve böyle keyfi bir teori de olamaz…”

İşte bu temel ilkeler etrafında “millet” olmanın ana hatlarını inceler ve irdeler… Atatürk, milleti millet yapan unsurlar konusunda kafa yorarken sosyal bilimlerin bu özelliğinden çok etkilenir.

Atatürk’e göre bir milleti millet yapan unsurların başında tarih gelir. Uygulamalarında tarihin yerini ayrı olduğunu belirtir. Çünkü tarih, milletlerin hayatını, sürekliliğini göstermektir… Tarihi olmayan milletler sürekli olamamışlardır… Medeniyetler kuran milletlerin sürekliliğini sağlayan tarih ve dil birliğidir. Tarih ve dil yaratamamış olan milletlerin hiçbir şekilde iz bırakamadıkları bilinir…

Çünkü millet, maddi olgularla tasvir edilemez…  Millet bir ruhtur, manevi bir değerdir; çokların, teklerin bütünüdür; onu anlamak ve hissetmek gerek…

Bu ruhu ve bu manevi değeri aslında “tek” değer olan iki şey teşkil eder; bunlardan bir “mazi”, diğeri ise “hal” (mevcut durum) dır; bu ifadelerin taşıdığı, yüklendiği derin anlamlar bu “tek” kavramını güçlendirir…

“Mazi” konusunu derinlemesine işlemek bu yazının sınırları yetmez, fakat “hal” durumu kısaca ifade etmek mümkündür.

O “hal” nedir, yani bugünkü özlemlerimiz nelerdir?

İnsanoğluna dair özlemlerimiz, değerlerimiz nelerdir?

Zengin bir manevi hatıralar mirasının müşterek sahipliği değil midir?

Birlikte yaşama arzusu değil midir?

Birlikte bırakılan mirası yüceltme iradesi değil midir?

Evet, özlemlerimiz, özlenen değerler bunlardır…

Birlikte bir şeyleri yükseltebilmek, yani milliyetçi olmak, yurt sevgisine sahip olmak, değerler bütünü kültüre sahip olmak demek, bir coğrafyaya, vatan toprağına, bir dile âşık olmanın sorumluluğu ile hep birlikte güzel bir şeyler yapabilme özlemidir… Kırmadan, dökmeden, çatışmadan birlikte yapabilmek, varlığı da yokluğu da paylaşabilmek…

İşte bunu anlatıyor Atatürk…

Kişiye “kul” değil vatandaş olabilmek…

Tek bir kişinin, padişahın, kulu olmaktan değil aynı zamanda emperyalizmin esaretinden kurtarmış, esaret çemberini kırmış, vatandaşlığa gelmemizi sağlamış…

Kutsal kabul edilen tüm değerlerin yok olmasına, aşınmasına karşı durmuş; istiklal demiş, vatan demiş, millet demiş, bayrak demiş…

İşte cumhuriyetin kazanımları bunlar… Bu kazanımları koruyarak, avantajları kullanarak özlemlerimizi gerçekleştirmek ve Atatürk’ün işaret ettiği “muasır medeniyet” üzerine çıkmak bizim görevimizdir…

Atatürk’ü bu anlamda anlamak ve kavramak gerek… Atatürk’ü şekilde anmak değil, beyinsel olarak yürekten anlamak ve anlatmak gerek… Atatürk düşüncesini, “şekilcilikte” değil, dimağda, kafada özümlemek gerek…

Atatürk’ü anmak için anlamak gerek… Anlamak ve yine de anlamak…

Bio-Politika

İletişimin artması ile dünyada oluşan olumlu ve olumsuz her türlü bilgiden, olaydan anında haberdar oluyoruz. Dolayısı ile ilgi duyduğumuz konuda hem bireysel olarak hem de bir STK (Sivil Toplum Kuruluşu)’na üye isek konu ile ilgili yakın ve uzak ülkelerde ki eşdeğer STK’larla veya bireylerle irtibat kurup ortak platformlar oluşturabiliyoruz. Bu platformlarda ilgilendiğimiz problemlerimizi daha güçlü olarak ifade edebiliyor ve yaptırım gücümüzü artırabiliyoruz.

Şimdilerde gündemde olan küresel ısınma ile birlikte, endüstri atıklarının çevreye etkileri bizlere çevre kirliliği, kaynakların azalması, bitki hayvan türlerindeki azalma ve yok olmalar, yoksulluk, açlık, hastalıklar, diğer çevre ve hayvanlarla ilgili durumlar, küresel problemler olarak karşımıza çıkıyor.

İletişim, ulaşım, teknolojideki baş döndürücü gelişmeler sonucunda; iş gücünün, teknolojinin , sermayenin ve diğer parametrelerin  hareketliliğini zorunlu kılmıştır.

Küreselleşme 21. Yüzyılda gelecekle ilgili fırsat ve tehditleri de beraberinde getirmektedir. Bilgi teknolojilerindeki ilerleme ile birlikte, bireyler bilgiye daha hızlı ulaşmakta ve kendini yetiştirme anlamında avantaj elde etmektedir.

Bireysel donanımın artması bireylerin daha sivil düşünmelerine katkıda bulunacaktır. Sivilleşen bireyler kendilerini veya düşüncelerini ifade eden STK kuracaklar veya var olanlara üye veya gönüllü olup faaliyetlerine devam edeceklerdir. Bu yaklaşım o ülkelerin sivilleşmesine, demokratikleşmesine, özgürleşmesine vesile olacaktır.

Küresel problemlerin çözümü için uluslararası organizasyonlar, devletlerin yetkili organları vardır. Bunlara rağmen bu problemlerin çözümlerinde hem yetersiz, hem de ağır kalmaktadırlar. Ülkelerde mevcut küresel sorunlara duyarlı azımsanmayacak sayıda bireyler ve bu bireylerin bir kısmının kurduğu irili ufaklı STK’lar ve onların gönüllüleri mevcuttur. Bu STK’ların sayısı ve etkinlikleri gün geçtikçe artmaktadır.

Bu organizasyonlar bulundukları ülkelerden küresel problemleri sürekli gündemde tutarak yasa koyuculara, topluma ve yöneticilere çözümler konusunda bilgi sunarken diğer ülkelerdeki ilgililerle de işbirliği halindedirler.

Çevresel tehditler hepimizin bildiği gibi uluslararası problemlerdir. Ülke insanları bu problemlere karşı ortak hareket edebilecekleri yapılar oluştururlar. Bu yapılar aynı tehditlerle karşı karşıya kalan diğer ülke insanlarının kurdukları yapılarla ortak bir amaç için güç birliği işbirliği yaparlar . Bu da ülke halklarının birbirleri ile iletişimini artırır. Aralarında eskilere dayanan husumetler varsa onların yerine dayanışma ve barış için zemin oluşturulur. Bu tip zeminlerin artması ülkeleri birbirine yaklaştırır.

Ülkeler dış politikalarında geleneksel yapılarından kurtulup, daha barışçıl politikalar izleyebilir. Ortak küresel problemlere karşı çözümlerde katkıda bulunacak politikalar üretebilir. Hem organize olmuş hem de çevre algısı oluşmuş ülkelerde zemin hazırdır. Bu tip politikalar ciddi olarak karşılık bulacaktır.

Bu politikalar hem çevre ülke halklarını birbirine kaynaştırırken, barışa da ciddi katkıda bulunur.  

Eğer

0

Eğer gerçekten demokratikleşme adına bir gelişme sağlamayı düşündüklerini iddia edenlerin düşündükleri demokrasiyi geliştirme düşüncesi olsa, sizde onlar gibi düşünmeyi düşünebilirsiniz.

Eğer birleşik cephenin asli ve tali unsurlarını tanımıyorsanız,12 Eylül öncesinden bu güne meydana gelen değişmeleri, gelişmeleri ve tekamül iddialarını  algılayamıyorsanız, demokrasi için çalışıyorlar zannına kapılma-nız mazur görülebilir.

Eğer gömlek değiştirdiklerini söyleyenlerin gömleklerini nasıl değiştirdik-lerini bilmiyorsanız, yeni giydikleri gömleğin çıkardıklarını iddia ettikleri gömlekten daha temiz olduğunu kabullenebilirsiniz ve hatta birkaç gömlek değiştirme işleminden sonra da demokrasi gömleğine layık olabileceklerini düşünebilirsiniz.

Eğer bunca açılım-saçılım ;hümanizmanın doruğunda, insanı her değerin merkezine koyan ve müstakil başka bir değer kabul etmeyen bir mantık kurgusundaki birileri tarafından yapılıyor olsa, makul durum olarak kabul edebilirsiniz.

Eğer Türk demokrasisini kuran ortak milli unsurlar ile devletin temel kurumlarını, önce  tesbih taneleri gibi sıralayıp, sonra da birer birer ıslah(!) etmeyi hedeflerine koyduklarını göremiyorsanız, gerçekten demokratik adımlar atıyorlar kanaatine sahip olabilirsiniz.

Eğer doğrudan doğruya hedef Türk Ordusu olmasa, Ordu içinde yapmaya çalıştıkları operasyonlarla  demokratik hayatın gelişmesine katkı yapmaya uğraştıklarını düşünebilirsiniz.Ve düşünebilirsiniz ki; Ordu  bizim ordumuz olduğundan her kurumda olduğu oranda “bozuk insan” da Ordumuzda bulunabilir.

Eğer eski çakma ülkücülerden, AKP’nin kalemşörü bir kanı bozuk Türk Ordusunu hedef alarak; “İrtica belgesi bir işaret fişeği oldu ve karanlık köşeler aydınlandı. Kendi halkına, ülkesine ve hatta kendi mensuplarına karşı komplolar, entrikalar çeviren bir fesat ocağı ile karşı karşıyayız. 1807’de Yeniçeri ordusunda bile kimsenin aklına gelmeyecek türden desiseler bunlar” diye yazmasaydı ve eğer ihanetin işaret fişeğini atarak karanlık düşüncelerini görmemizi sağlamasaydı, demokrasi şampiyonluğu için çalışma yapıyorlar diye düşünebilirdiniz.

Eğer Türk Ordusu üzerinden yürürlüğe konulan operasyonları, asttan üste hiyerarşik yapıyı da dikkate alarak, “sindirte sindirte”  uyguladıklarını kavramadıysanız,eğer ihanet zehrini  “islamın emri” diye masum bir  yeşil kapsül içinde  bu millete yutturduklarını göremiyorsanız, demokrasi reçetesinin gereğini yapıyorlar diye düşünebilirsiniz.

Eğer o kara sesin,  AKP’nin o paralı askeri, hainin; “Türk askerinin şerefini, ülkemizin güvenliğini, Türkiye’nin birliğini, halkın hukukunu, devletin bekasını koruyabilmek için bu “kurumsal yapı”ya son vermemiz ve yeni bir ordu kurmamız lâzım” diye yazdıktan sonra “Bizim Nizam-ı Cedit ordusuna ihtiyacımız var” ile bağladığı yazısını okuduktan sonra operasyonun boyutunu ve hedefini göremiyorsanız, hala demokrasi için çalışıyorlar diye düşünebilirsiniz.

Eğer hala “demokrasinin amaç olarak algılanmadığını” anlıyamıyorsanız; ağlamak lazım o zaman gülünecek halinize!..

Avrupa Türkiyesi ve Anadolu – Rumeli Ayrıştırması Tuzağı

Kavramlar, her hangi bir şeyin anlaşılması bakımından çok önem taşımaktadır.
Bu nedenle bir meseleyi konuşmadan önce o meseleye ait kavramları ortaya koymak zorunluluğu vardır.

Türk Dünyası; Cumhuriyet döneminde, aydınlarımız arasında ve eğitim müfredatımızda gereken önemi görmemiştir.

Türk Dünyasına böyle bir bakış olmayınca; Türklerin yaşadığı coğrafyayı ve vatan olarak addedeceğimiz bu toprakların sınırlarını ne aklımızda ne de yazılı kaynaklar da yeterince çizmeyi başaramadık. Bu başarısızlık günümüzde de bizi zorlayan önemli bir etkendir.

Bu açıdan bakınca konuşma konumuz ve ilgi alanımız olan Balkanlara, kimimizin Balkan kimimizin Rumeli, kimimizin de Trakya adını taktığını görüyor ve o topraklardan bizlerde kendimizi  Balkanlı, Rumelili veya Trakyalı olarak adlandırıyoruz.

Böl, parçala ve yönet anlayışı ile Türk Milletine saldıran zihniyet; maalesef vatanımız olan bu toprakları, Balkan, Rumeli ya da Trakya olarak adlandırıp kafamızı karıştırmayı ve sanki bu topraklarda birbirinden farklı insanlar yaşıyormuş gibi bir havayı, ne yazık ki; kavramları doğru olarak kullanamadığımızdan ve yerine oturtamadığımızdan dolayı yaratmayı başarmıştır.

Oysa atalarımız bu topraklara; Konya, Balıkesir, Aydın,  Amasya, Tokat, Trabzon başta olmak üzere Anadolu topraklarından ya da ön göçler sebebiyle binlerce yıl evvel ata vatanımız olan Orta Asya’dan göç ederek gitmiştir.

Batı Dünyası bizim Balkan, Rumeli veya Trakya olarak adlandırdığımız bu topraklardan varlığımızı silmek adına  bu coğrafyaya “Güneydoğu Avrupa” adını vererek son noktayı koymuştur.

Bizler de maalesef bilerek veya bilmeyerek Batı’nın dayattığı bu “Güneydoğu Avrupa” adını günümüzde bir çok yerde sıklıkla kullanmaktayız.

Oysa bu topraklar “Türkiye” olarak adlandırılan coğrafyanın Avrupa kıtasında kalan kısmını oluşturmaktadır .Bu tarihi bir gerçektir .

Bu konuda en doğru tanımlamayı tarihçi Yılmaz Öztuna yaparak Balkan, Rumeli veya Trakya olarak adlandırdığımız bu coğrafyayı “Avrupa Türkiyesi” olarak adlandırmıştır.

Gerçekten Balkan, Rumeli ya da Trakya olarak adlandırdığımız bu coğrafyanın adı “Avrupa Türkiye’si”dir. Çünkü bu topraklar Osmanlı Türklerinin ayak basmasından binlerce yıl önce kuzeyden yapılan ön göçler sayesinde Türkler tarafından vatanlaştırılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’te “Türk Milleti, Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılmış, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar Onun adına Türkeli, Türk vatanı derler” diye tarif ettiği işte Avrupası ve Anadolusu ile bu Büyük Türkiye’dir.

Bu sebeple Türkiye’nin Avrupa topraklarında kalan kısmının çeşitli devletlerle işgal edildiğini ve Avrupa Türkiye’sinden Türk Milletinin zulüm ve soykırımla göç etmek zorunda bırakıldığını çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şunu bilmeliyiz ve yaşayan insanlarımıza anlatmalıyız ki; Türkiye’nin Avrupası ve Anadolusu tektir ve bu coğrafya üzerinde yaşayan milletin adı da Türk Milletidir.

Türk Milleti; Avrupası ve Anadolusu ile aynı sefayı süren, aynı cefayı çeken, tarih ve kültürü bir, ortak inanç değerlerine sahip, düşmanlarınca bir ve beraber görülen, insan sever, vatansever, iyi niyetli ve yüksek ahlaklı, namuslu, şerefli, onurlu, gururlu insan topluluğumuzu ifade eder.

Avrupa Türkiye’sinde olduğu gibi bu havayı soluyan kişi, kendini hangi etnik aidiyete mensup hissederse hissetsin Büyük Türk Milleti ailesinin aziz ve vazgeçilmez bir ferdidir.

Tarihçi Yılmaz Öztuna “Avrupa Türkiye’sinin Kaybı” adlı eserinde, Avrupa Türkiye’sinin kaybını anlatırken, günümüz Türkiye’sinin yaşadığı sorunların geçmişte büyük benzerliklerle Avrupa Türkiye’sinde de yaşandığını ve sonucun Avrupa Türkiye’sinin kaybı ile neticelendiğini belirtmektedir.

Öztuna’nın “Avrupa Türkiye’sinde Türk ve Türkiye düşmanlarının ağlarını nasıl uzun vadede fakat planla, sabırla ve kararlılıkla ördüğüne,  Osmanlı – Türk Devletinin kendisini bu ağlardan niçin ve nasıl kurtaramadığının mutlaka elde kalan Türkiye Türkleri tarafından iyi anlaşılmalıdır” uyarısına çok dikkat edilmelidir.

Avrupa Türkiye’sini ve kaybını ortaya koyduktan sonra vurgulamak istediğimiz diğer önemli bir nokta ise; Türk Milleti arasında suni olarak yaratılmaya çalışılan Anadolu – Rumeli ayrıştırması ve bunun bir tuzak olarak Türk Milletine karşı kullanılmasıdır.

Burada  kullanılan en önemli argüman Türkiye’nin yaşadığı sorunların ve bazı kesimlerce milli – manevi yapımıza uygun olmadığı düşünülen yenilik hareketlerinin, altında, Rumeli – Balkan topraklarından yani Avrupa Türkiye’sinden göç edenlerin bulunduğu düşüncesidir.

Avrupa Türkiye’sinin kaybı ile milyonlarca Türk ve kendini Türk hisseden  insanımız  Anadolumuzun dört bir yanına göç etmiş ve bu göçlere maruz kalan insanlarımız Anadolu insanı tarafından büyük bir muhabbetle kucaklanmıştır.          Günümüzde bir ve bütün olarak her türlü saldırıya karşı koyabiliyorsak millet olarak yaptığımız bu kucaklaşma sayesindedir.

Bu gün milyonlarca insan, Anadolu’nun dört bir köşesinde atalarının kaybedilen Türk topraklarından Anadoluya göç ettiğini bilerek yaşamaktadır.

Halkın arasında 93 Harbi olarak adlandırılan Osmanlı – Rus Savaşı ile 1912 – 1913 Balkan Savaşları neticesinde, evlerinden ve yurtlarından olarak Anadolu’ya sığınmak zorunda kalan insanlarımız; elde kalan son topraklarımızın yani Anadolu Türkiyesi de elden çıkmasın diye Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verilen Kurtuluş Mücadelesine canı yürekten katılmış ve nihayetinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletine büyük bir iştiyakla sahip çıkmıştır.

Avrupa Türkiye’sinden, Anadolu Türkiye’sine sadece canlarını kurtararak sığınabilenler, bağımsız ve güçlü bir milli devletin kurulmasını, belki yaşadıkları tecrübelerden dolayı herkesten fazla istemiş olabilirler.

Ancak bunun Balkan – Rumeli Türklerine herhangi bir ayrıcalık sağlar tarafı yoktur ve olmamıştır da.

Bu durum yani Cumhuriyete ve Atatürk’ün ortaya koyduğu değerlere sımsıkı sarılmak; bazı mihraklar tarafından Anadolu – Rumeli ayrışması yapılmak sureti ile zaman zaman Türk Milletinin önüne yeni bir tuzak olarak getirilmek istenmektedir.

Ancak bu düşüncede olanlar veya kasden bu fikri seslendirenler milyonlarca Rumeli – Balkan Türk’ünü Selanik Dönmeleri yani Sabetayistlerle karıştırmakta, Masonlarla olan hesaplarını da Rumeli – Balkan Türkleri üzerinden görmeye çalışmaktadırlar.

Bu tartışmanın yaratacağı sonuçlardan kendi lehlerine bir pay çıkarmaya kalkanlar da, tartışmaları değişik araçlarla körüklemektedir.         

Bunu yapanların Türk Milletine karşı bir kasdı vardır. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu topyekün Türk Milleti tarafından gerçekleştirilmiştir.

Öyleyse Rumeli – Balkan Türkü – Anadolu Türkü diye bir ayırım yoktur ve böyle bir ayırımda kimse tarafından yapılamaz. Varolan tek gerçek Türk Milleti ve onun başardıklarıdır.

Tekrar ediyorum ve bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum, Anadolu – Rumeli ayrıştırmasını bilinçli olarak yapanların esas amacı; Rumeli – Balkan Türklerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundaki rolünü sulandırmak için araya Selanik Dönmelerini yani Sabetayistleri ve Mason Localarını katmak istemeleridir.

Böylelikle bir taşla birbirinden çok farklı iki hedef vurulmuş olmakta ve akıllar karıştırılmaktadır.

Selanik Dönmeleri yani Sabetayistler ve Mason Locaları o dönemin ve hatta günümüzün dikkate alınması gereken önemli unsurları olabilir.

Ancak bunlarla Rumeli – Balkan Türkleri asla bir tutulmamalı ve Avrupa Türkiye’sinden Anadoluya göç etmek zorunda kalan Rumeli – Balkan Türklerinin Cumhuriyet döneminde milletleşme sürecine, kültür ve edebiyata, akademik hayata, sanata, siyasete ve ekonomiye yaptığı katkılar unutulmamalıdır.

Türk Milletini böylesine bir Anadolu – Rumeli ayrıştırması ile birbirine karşı ötekileştirmek ve ayrıştırmak bu kadar ucuz ve kolay olmamalı; yaşamakta olduğumuz olaylar gözönüne alındığında buna gerçek Türk Aydınları asla fırsat ve izin vermemelidir.

KAYNAKÇA :

ACAROĞLU M. Türker                  Bulgaristan Türkleri Üzerine Araştırmalar I-II

                                               İstanbul, IQ Yayınları, 2007

AGHATABAY Z. Cahide                Mübadelenin Mazlum Misafirleri

                                               İstanbul, Bengi Yayınları, 2007

AKÇINAR Ezgi Nihan                   Göçmen

                                              Denizli, Bilal Ofset, 2005

AYAŞLI Münevver                      Rumeli ve Muhteşem İstanbul

                                              İstanbul, Timaş Yayınları, 2003

CEYHAN Nesime                        Balkan Savaşı Hikayeleri

                                              İstanbul, Selis Kitapları, 2007

DUMAN H.Harun                        Balkanlara Veda

                                              İstanbul, Duyap Yayıncılık, 2005

HABLEMİTOĞLU Necip                Yüzbinlerin Sürgünü, Kırım’da Türk Soykırımı

                                              İstanbul, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, 2004

HALAÇOĞLU Ahmet                   Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri

                                              Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995

HANÇERLİ M. Yüksel                  Girit Mübadillerinin son durağı: Çukurova

                                              Adana, Hançerli Fotoğrafçılık Yayınları, 2007

KOBAKİZADE İsmail Hakkı         Bir Mübadilin Hatıraları

                                             İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2008

KILIÇ Osman                           Kader Kurbanı

                                             Ankara, Bisav, 2007

Mc CARTHY Justin                    Ölüm ve Sürgün

                                             İstanbul, İnkilap Yayınları, 1998

ÖZSOY İskender                      Mübadelenin Öksüz Çocukları

                                             İstanbul, Bağlam Yayınları, 2007

ÖZTUNA Yılmaz                       Avrupa Türkiyesini Kaybımız

                                             İstanbul, Babıali Kültür Yayıncılığı, 2006

PARLAR Suat                           Bayraksız İstila

                                             İstanbul, Bağdat Yayınları, 2007